Dana ve Kantar

img_0001_2

Manşet girin (Yazoviri)

 

Güneşli pırıl pırıl bir güne uyanmıştık.,bahçemizdeki kuşlar cıvıl cıvıl şarkılarına daha yeni başlmış kelebekler henüz uçma hazırlıkları yapmaktaydı. İki kedimiz güzel havanın kokusunu çoktan almış ve erkenden sobanın altındaki yataklarından köyümüzün meralarında oyun oynamaya başlamışlardı. Ördekler, kazların  ve tavuklarımızın kahvaltı saati geldiğinden sabırsızlıkla bahçemizde annemin yolunu gözlüyorlardı. Çok uzaktan sihirli gözler ile bakan köpeğimiz  Sergey beni unutma dercesine varlığını sesi ile duyurmaya çalışıyordu. Birden annemin uyaran ve içten sesi ise irkildim. Cevat babanı akşam duydun bugün damdaki danayı kantara* götüreceksiniz, sakın unutma kardeşin (Mehmet) sana yardım edecek ama sen hem danaya dikkat et hem kardeşine zarar gelmesin diye iki kez dikkatli diyerek  emi oğlum diye bitirdi. Anne, gün uzun dedim, 3 kere gider geliriz merak etme sen iş bizde.  Annem ev işlerini bitirene kadar evde oyalanmış çıkmasını beklemiştik. Annem evden çıktıktan sonra ben nasıl olsa daha çok erken diyerek, hadi balık tutmak için olta takımlarını alalım ve aşağıdaki göle (yazovire) balık tutmaya gidelim biraz balık tutalım, daha sonra gelir danayı kantara tartıya götürürüz diyerek, aldım kardeşimi çıktık yola. Şansımıza gölde bizden başka balık tutan çok kimse yoktu, sadece 2 çocuk gölün diğer yakasında oltaları atmış zillerin* haber vermesini bekliyorlardı. Köyümüzün aşağısında yer alan  göl yaklaşık 3-4 top sahası büyüklüğünde sulama amaçlı sonradan yapılmış bir göldü.  Köyümüzün batısında komşu Selimköy’le aramızda bir sınır gibiydi . Etrafında meyve bahçeleri vardır.  Bu arada ben tabii usta balıkçılardan olduğumdan olsa gerek, hemen soyundum sadece üstümde siyah boxer şortumla (gaşta )  göülün içerisindeki bir kütüğün üzerine yerleştim ve oltamı  orda suya attım, beklemeye başladım. Kardeşim Mehmet ise gölün kenarından kendi çapında oltasıyla balık tutmaya çalışıyordu. Balık avcılığı  konusunda uzman olmadığımız gibi balık çeşitlerini de bilmiyorduk tabii, hangi balık  oltamızadkai iğneye takılırsa onu yakalıyorduk. Bahsettiğim yıllar 1970-78’li  yıllar, bizim köyümüzde 2 göl var, Turkiyeye göçler  başlamış lakin çok yoğun olmadığından dolayı cıvıl cıvıl bir hayat sürüyoruz , sosyalist yaşamın bize sunduğu tüm imkanlardan yararlanıyoruz. Mesala ben nerdeyse hiç evde yemek yemezdim, her zaman cebimide para olur, olmasa da isteyecek çok sevenim akrabam vardı. Köy meydanında güzel bir pastanemiz vardı (Saldkarnitsa)  ben nerdeyse  her gün orda  karnımı doyurur, her istediğimi alır  çıkardım. Sadece ben öyle yaşamazdım herkes öyle bolluk ve bereket ile güllük gülistanlık bir hayat sürüyorduk. Düşünsenize  köyümüzde 2 kütüphane, sinema, spor salonu, 3 ayrı okul, (anaokulu, ilkokul, ortaokulumuz var. Köy hamamı, meyhane, terzi, berber, postane, ve ambülansı bile olan bir sağlık ocağımız ve doktorumuz vardı. Komşu koylerden olan Boğazkesen (Presak) ve Yenimahalleden  (Tvırdintsi) öğrenci arkadaşlarımız geliyor, kaynaşmışız deli dolu hayat, güzel mi güzel, keyifli mi keyfli , masalımsı hayat sürüyorduk. Bu günleri özlemle anacağımızı nerden bilebilirdik ki? Öyle değil mi? Hey gidi günler hey.

Neyse konuyu dağıtmadan göle  yani balık avına dönelim. Ben bir kaç küçük şaran balığı yakalamıştım ama, kime yeterdi, 4 kişilik bir ailemize en az 1-1,5 kg balık tutmam gerekiyordu. Bu nedenle sürekli oltayı çekiyor yeni yem takıp tekrar hayallere umutlara yelken açıyor dalıyordum. Güneş yükselmiş ve batmaya başlamıştı fakat nedense bir türlü şansımız dönmüyor, balıklar bizi es geçiyordu. Yorulmuştuk kardeşim çoktan gitmeye razı bir ifadeyle beni uzaktan izliyor fakat ses çıkartmıyordu. Diğer yakadaki balıkçılar arkadaşlar kalkıp gitmişlerdi. Ortalık o kadar sessiz ,sakin ve keyifli idi ki adeta kendimizden geçiyorduk. Birden korku dolu  yüksek bri ses duydum, hayal sandım ama değilmiş,  Agaa  (abii) babam geliyor diye bir ses.  Korkak ürken ve bağıran titreyen bu ses ile irkildim ve hemen kendime geldim. Gerçekten babam, Balkançe (50 cc) motorsikleti ile  gölün doğu tarafından, yani köy girişinden normal bir hızdan biraz süratli bir hızla bize yaklaşmaktaydı. Eyvah dedim, eyvah yandık, bittik biz. Neden buraya geldiğini anlamıştım babamın. Biz danayı kantara tartıya götürcektik ama akşam olmuştu,  o hayal alemindeki ben, ben olmaktan çıkmıştım. Korku bacayı sarmıştı, işin ucunda dayak vardı, ceza vardı, en önemlisi de kardeşim vardı, annemde söz vermiştim kardeşimi koruyacağım kollayacağım diye ama onu da suça ortak edivermiştim. Hemen elimdeki oltayı fırlatmış gölün kenarına ulaşamıştım bile. Hiç farkında değildim ama kıyafetler elimde koşmaya başlamıştım, kardeşim arkamdan koşuyor ve ağlıyordu, fakat koşmaktan başka çaremiz yoktu. Bir an önce evimize ulaşmalıydık. Düşünsenize babam motosikleti ile kovalıyor, ben,  yalınayak yayan ve çıplak koşuyorum ama hep öndeyim, motosiklet bana yetişemiyor. Kardeşim kısa bir süre sonra bıraktı ve pes etti, lakin babam onu es geçti bir şey yapmadı, anladım asıl hedef  benim. Korku insana neler yaptırmıyor ki, her zamankinden daha fazla efor, her zamankinden daha fazla sorumluluk, neden, çünkü ucunda benim hayatım var, canım var, hey gidi günler hey. Aslında sonucunu biliyorum, kesin dayak var o kaçınılmaz bir gerçek,  ama ben aslında dayaktan korkmuyorum, dayak benim gibi hayatı her gün yaramazlıklar ile dolu bir çocuk için günlük reçete ile düzenli alınan ilaç gibi birşey. Alışmışım yani, ama kimseye kızmıyorum, hakediyordum biliyorum, ama ne yapayım sanki dünyaya yaramazlık yapmak için görevlendirilerek gelmiştim. Benim derdim korkum yoktu lakin, babam anneme yine benim yüzümden  bir çuval laf edecek, benim yüzümden annem üzülecek, kahrımı hep olduğu gibi sevgili annem çekecekti.

Neyse koş koş nereye kadar, eve ulaştım ve peşimden babam ve kardeşim motosikletle geldiler. ben hazırdım olacaklara, dananın hatırına bir dayak daha yiyecektim hazırdım gerçekten. Ama hiç aklıma gelmeyen şey oldu babamın sanırım öfkesi yolda geçip gitmişti, kızgınlığı yüzündeki ifadeden henüz tam olarak çekip gitmemişti ama ne dayak ne ceza almamış ve bugünüde böylece büyük bir serüven yaşayarak ve ailemede de yaşatarak kapatmıştık.

Cevat ÇIRAK

25.02.2017

img_0001_2

 

Dana* Bulgaristan Eski Cuma Muratlar Köyünde yaşadığım yıllarda 1978 yılına kadar (Türkiye’ye göç edene kadar) başımdan geçen ilginç ve  aklımda iz bırakan anılardan yazılmış hikayelerden sadece bir tanesidir, başka gerçek köy hikayesinde buluşmak üzere.

*Danayı Kantara götürmek: Köylülerimiz hayvancılıkla uğraşır ve yetiştirdikleri büyük baş hayvanları yeterli kiloyuya ulaşınca et kombinesine (Devlete ait Rodopa Et kombinesi) satarak gelir elde ederlerdi.

*Ziller: İğnelerine yem takılmış ve suya atılmış oltaların karada kalan sopalı ucuna  küçük bir işaret zili takılır.

Reklamlar

About Cevat Cirak

''Herkes kendi ateşinde yanar''
Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s