Erik Rakısı Kozanak ve Şarap (Köy hikayeleri serisi)

 

Günlük güneşlik bir yaz havası, kuşlar yine her zamanki melodilerine çalışıyorlar, ve her seferinde daha güzel seslere ve mucizelere imza atıyorlardı. Doğa kış uykusundan uyanmış üzerindeki uyku mahmurluğunu atmış uzun bir yaza hazırlanıyordu. Her yer yeşilin tonları ile bezenmiş, doğanın bir parçası olan her oyuncu marifetlerini sergilemek adına adeta yarışıyordu.  Ilık yaz ruzgarı aşk kokuları ile raks ediyor ,yüzümüzdeki gülümsemelere yansıyor, ömrümüze ilave ömürler katıyordu. Biz Muratlar köyünün Kiril i Metodi okulunun aşağıdaki okul bölümünde  4 sınıfa devam ediyorduk. Yıl 1977  aylardan Haziran günlerden cumaydı,  5 dersi tamamlamış son kalan müzik dersi için öğretmenin bir an önce gelmesini bekliyorduk. Bir hafta boyunca zaten ne çok yolulmuştuk bir an önce öğretmen gelse de dersini bitirip tatil saati gelse diye hayal kuruyorduk. Bu arada çoçukluğun vermiş olduğu enerji ile ders arasında kendi aramızda şakalaşıyor hafta sonu planlarımızı gözden geçiriyorduk. Sanırım biraz fazla gürültü emtişiz ki yan sınıftaki diğer dördüncü sınıfa giden arkadaşlarımızı rahatsız etmiştik. Öğretmen kapıdan sınıfa girince sinirli bir ifade ile susun dedi ve bize bağırdı, birden sınıf sessizliğe büründü, hepimiz sus pus olduk. Öğretmen Popov aslında her zaman böyle gergin ve sinirliydi onu biliyorduk ama belli ki bugün sıkıntı başkaydı, rutin hallerinin dışına taşmış yüksek sesle hatta bağırarak konuşuyordu.  Daha masasına oturmadan sinirlilik hali devam ediyor kendi kendine söyleniyor ara ara bizleri kontrol edip sanki patlamak için bir bahane ve suçlu arıyordu.  Sürekli sınıfın arka kısımlarındaki haylaz öğrencileri gözleri ile tarıyor  ve kıvılcımı ateşleyecek bahane arıyordu. Oysa güneş bahçe katındaki sınıfımızın  çift kapaklı pencerelerinden içeriye sızmış biz öğrencilerin gözlerini alıyor sanki bizlerle oynaşmak güzel vakit geçirmek istiyormuşçasına hepimize kur yapıyordu. Açık olan pencelerden dışardaki ılık yaz rüzgarı sınıfının içerince usulca sokuluyor ve o gergin ve belirsiz puslu havayı alıp yerine mis gibi yaz mevsimin güzel kokuları ile renklendirmek istiyormuşçasına, çok çaba gösteriyordu. Bıktım dedi Popov sizlerle ilgili şikayetler duymaktan, derse 5 dakika geç kaldım diye yan sınıftaki öğretmenin sizi şikayetinden sonra verecek cevap bulamadım, utandım diyerek devam etti; Teneffüs saatinde  sohbetler ediyorduk, ve sohbetlerimiz hep ana dilimiz olan Türkçeydi. Bildiğimiz gibi okulumuzda Bulgarca konuşuluyordu, sınıfımız 19 kişiydi ve hepsi Türk ve Roman öğrencilerden oluşan bir sınıftık , bir tane bile Bulgar uyruklu öğrenci yoktu bizim sınıfımızda. Hepimiz daha yeni Bulgarca öğrenmeye başlamıştık,  yani aslında öğretmenin her dediğini, söylemek istediğini tam olarak anlayamıyor sıkıntı yaşıyorduk. Hocam dedim biz aslında ne demek istediğinizi tam olarak anlayamıyoruz sıkıntı yaşıyoruz kusura bakmayın, tekrar edebilir misiniz. Benim arkamdan bir kaç öğrenci daha benzer ifadelerle dil kaynaklı sıkıntılarını dilleri döndüğünce dile getirmeye çalıştı ama nafile hoca daha çok hiddetlendi. Bu okulda resmi dil Bulgarca herkes bulgarca konuşacak , başka diller konuşmak yasak, konuşanlar suç işliyor, bundan sona başka dilde konuşanı yakalarsam disipline veririm, hiç affetmen ceza alırsınız diye konuşmasına devam ediyordu. Korkarım daha önce olan olmuş diğer öğretmen bizi sadece gürültü yapıyoruz diye değil Bulgarca konuşmuyoruz diye de şikayet emişti. Popov müzik öğretmeni idi köyümüze yeni tayin olmuş daha yeni yeni bizleri tanıyor ve uyum sağlamaya çalışıyordu. Bizler hocamız hakkında çok fazla bir şey bilmiyorduk ama hiçte boş değildik. En azından  babasının aşırı milliyetçi bir papaz olduğunu  öğrenmiştik, biliyorduk. Bu bilgiden  yola çıkarak aslında Trükleri bu yüzden sevmediğini ve bu nedenle Türk kökenli öğrencilere karşı biraz önyargılı olduğunu kendi aramızda bazen konuşuyorduk, yani aslında bu konunun sadece hocamızı değil bizleri de rahatsız ettiğini müzakere diyorduk.

Kamil yanımda oturuyordu ve Popov bize söylenmeye devam ettikçe yerinde duramıyor ,sinirleniyordu, artık iç sesiyle konuşurken seslerin bana kadar geldiğini duymaya ve hissetmeye başlamıştım, fakat dönüp  müdahale edemiyordum, dersteydik ve her hamlem beni suçlu ilan edecekti, bu yüzden sakin olmaya kendimi tutmaya çalışıyordum. Felaket kapımıza kadar yaklaştı, hayır olsun diye düşünürken olanlar oldu. Yanımdaki mahalle arkadaşım, okul ve sınıf arkadaşım Kamil hiç Bulgarca konuşmadan Türkçe konuşmaya başladı, sesi titriyor, öfkeden  yüzündeki damarlarının nasıl kanla dolduğunu tüm sınıf görebiliyordu. Hocam dedi benim eve gitmem lazım, geç kaldım, damdaki hayvanların yem ve su saati geldi, bu işi benim görevim, evde benden başka kimse yok. Popov duraksadı şaşırdı, ilk birkaç saniye nasıl bir yol izlemesi gerektiğini bilemedi, saliseler süren bir zaman dilimden sonra şoku atlattı ve daha çok bağımaya başladı. Ben daha size biraz önce Bulgarcadan başka dil yasak demedim mi, siz neden beni dinlemiyorunuz, bunu yanınıza bırakmayacağım, suç işliyorsunuz diye söylenmeye başlamıştı. Bu arada bir eliyle Kamilin sol kulağından tutmuş, yok yok zapt etmiş daha doğru bir kelime buldum, koparırcasına çekiyordu. Ama arkadaşım Kamil sanki hiç acımıyormuş gibi inatla psikolojik savaşı başlatmıştı. Birden kafasını sağa sola hızla savurarak kulağını öğretmenin elinden kurtardı ve söylenmeye başladı. Ben gidiyorum gitmem lazım, söyledim size hayvanları aç bırakamam gerekiyor, bu benim görevim diye biraz önce söylediği sözleri yine Türkçe konuşarak tekrarladı. Kamil açık olan pencereye  doğru yöneldi, yürümeye başladı , hoca gideceğini anlamış ve kendisini bir şekilde bu girdaptan kurtarmaya çalışıyordu. Bu arada benim de kırmızı çizgilerim aşılmış bende Kamile destek olmak ve haksızlığın karşısında zavallı durumdan kurtularak söylenmeye başlamıştım bile. Bende Türkçe konuşuyor sesimi yükselterek konuşuyor ve arkadaşımın yanına yürümeye başlamıştım. Kamille yan yana geldik, göz göze geldik ve sanırım ikimizde aynı şeyi düşünüyorduk , düşündüğümüzü yaptık. Kapıdan çıkılması gerekirken biz direk açık olan pencereden bahçeye  atladık. Popov bize gidin ailelerinizi okula davet edin gelsinler bu böyle gitmez onlarla konuşacağız diye arkamızdan haykırıyordu. Biz hızlı adımlarla mahallemize yaklaşırken eylem planı hazırlıyor evdekileri nasıl idare edeceğimizi planlıyorduk.  Neyse çok geçmeden ortak bir yol bulunmuştu, eve erken gelmemizin nedeni son ders boş geçti hocanın işi çıkmış diyecektik ve o şekilde durumu yöneteceğimizi biliyorduk. Ben evden limonata şişesine erik rakısı alacaktım,  Kamilde evde meze olarak ne bulursa onu getirecekti. Ben eve ulaştığımda annem evdeydi, damdaki hayvanların karınlarını doyurmakla meşkul’du. Beni gördü neden erken geldin diye sormadan ben son dersin boş geçtiğini o yüzden erken geldiğimi açıkladım.  Sanki durumu iyi idare etmiştim. Kamilde annesine durumu uygun bir dille açıklamış ve olayı soğutmuştuk. Evde kısa bir süre kaldıktan sonra mağazaya (Bodrumdaki mahsene) indim evde bulduğum bir limonata şişesine Rakı fıçısından erik raksı doldurdum. Sonra nedense içki gözüme az göründü, şarap fıçısından yanından bulduğum kapaklı temiz bir burkana (kavanoza) kırmızı şarap doldurdum ve ikisini de annemden gizleyerek  evlerimizin bulunduğu mahallenin aşağısındaki Buzluca (Tuzsuz Çeşme) çemesinin yanındaki merada Kamille buluştuk. Ben gazete kağıdında sararak getirdiğim limona şişesindeki erik rakısını ve burkana doldurduğum kırmızı şarabı açtım. Kamil ooo şaraptamı getirdin iyi etmişsin içeriz dedi ve elindeki naylon poşeti açmaya başladı. Ben dedi seninle bulaşacağımızı söyleyince annem kozanak yapmıştı sana da bana da gönderdi yeriz meze niyetine dedi. Gerçekten Kamilin annesi sevgili Fatma ablam kozanakları yeni yapmış poşetin içinden çıkarken bunu kokusundan anlayabiliyorduk. Biraz sohbet ettik, durum değerlendirmesi yaptık, ve dedik ki ne olacaksa olsun hadi biraz içelim biraz rahatlarız dedik. Aslında ikimizde yaptığımızın ne kadar yanlış olduğunu biliyorduk ama ne zaman sıkışsak aramıda slogan olan şu sözü kullanırdık. Koli ne moli ( Koli yalvarmaz anlamına gelen Bulgarca bir sözdü bu).  Limonda şişesinden bir ben bir Kamil içiyor sonra  tekrar Kamile veriyordum,  ikimizde yaşıtız, yani ikimizde 12 yaşındaydık, kanımız kaynıyordu, öfkemiz gitmiş yerine bir korku almıştı ama, biz kuyruğu dik tutmaya kararlıydık.

Güneş yükselmiş tama tepemizdeydi, Haziran ayının en sıcak  sıcak günlerini yaşıyorduk. Yüzümüz biraz güneşin etkisiyle fakat daha çok rakının etkisiyle terlemişti, alkol şişede durduğu gibi durmuyordu gerçekten,  gülmeye şakalaşmaya başlamıştık. Üzerimizdeki nahoşluğa rakı mezesi olan kozanaklara fatura etmiştik, bu nedenle çabuk sarhoş olmuştuk. Hayatımızda ilk kez rakıya meze olarak bir hamurdan yapılmış ve içerisinde marmelat olan bir  tatlıyı meze yapmıştık. İlk başta sevememiştik ama birkaç yudum rakıdan sonra tadı düzelmiş ve bize keyif vermeye başlamıştı. Mutluyduk yani, rahatlatmıştık, öfke ve kızgınlığımızı üzerimizden atmıştık. Kamil şişeyi gidip doldurayım bizim evde erik rakısı yok ama bir fıçı üzüm rakısı var dedi, otur dedim otur erik rakısıyla üzüm bizi bozar, burkandaki (kavanozdaki) şarapla devam edelim daha iyi olacak dedim. Şarap rakıdan sonra bizi içtikçe avdan dönmüş köpekler gibi hem yordu hemde iyice bozdu bozguna uğrattı; Artık sarhoş olduğumuzu söyleyen olsa kabul etmeyecek kıvama gelmiştik.  Bu mahallenin ağası bizdik, ne mahallesi köyün ağası bizdik, yok yetmez dünya bir yana biz bir yana modundaydık. Ancak  buraya kadarını yani şarabın bitmesine kadar olan bölümü hatırlıyorum.  Sonra nemi olmuş, biz güneşin altında sızıp kalmışız, 2 saat sonra uyandığımızda ikimizde oturduğumuz yere  kusmuşuz , sonra  başımıza limonata şişesi ile burkanı (kavanozu) bekçi koyup uyuya kalmışız. Sıcaktan yandığımıza mi yanayım, midemin acı veren durumuna mi  dövüneyim, yoksa deli gibi ağıran başımıza mı üzüleyim bilmiyorum. Biz rakı kozanak ve şarapla maceralar yaşarken, annemler aslında durumu anlamışlar, daha sonra bir araya gelmişler, hocayla görüşmüşler, durumu babalarımız duymasın diye tatlıya bağlamışlar ve her zaman olduğu gibi bizi kurtarmışlar. Anneler olmasa bizi kim koruyacak kollayacak ki zaten.

Ertesi gün elbette disipline çıktık, durum okul yönetimi tarafından değelendirildi, fakat bir daha tekrar edilmeyeceğine dair sözlerimiz alında ve olay tatlıya bağlanmıştı,  hayat olmadığı kadar çok daha renkli ve deli dolu akmaya devam ediyordu ve etmeyede devam edecek.

 

Bu hikaye gerçek yaşanmış bir hikayedir, ve yine köyümüzdeki değerli hoş görülü eğitim sevdalısı öğretmenlerimize ve bizleri her zaman koruyan ve kollayan annelerimize adanmıştır. En çok da benim Köydeki en iyi arkadaşım yoldaşım rahmetli Kamil (Rafioğlu )Kaderliye ve onun değerli annesi yengem Fatma Kaderliye adanmıştır. Allah mekanlarını cennet eylesin, kabir rahatlığı versin.

17.03.2017

Cevat ÇIRAK

 

 

 

Reklamlar

About Cevat Cirak

''Herkes kendi ateşinde yanar''
Bu yazı Eski Cuma, Muratlar Köyü, Buynovo, Targovishte, hikaye, Bulgaristan,, Genel, Yaşadım diyebilmek için. içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s