Yaya Geçitlerinden Geçerken Aklıma Düşenler

Bugün hava mevsim normallerinin 3-5 derece üzerinde, yani çok sıcak ,  nem oranı da  beklenen seviyelerin çok üzerinde, üstelik  çok yorucu bir gün geçirmeme rağmen, nedense , içimden yazı yazmak geldi.  Ne yazmam gerektiği konusunda sıkıntı yaşamadım, sanırım bilinç altımda malzemeler uzun zaman önceden toplanmaya başlanmış olmalı ki, duygularım beni bu yazıyı yazmaya teşvik etti diye düşünüyorum.

Efendim  konu nerden aklıma düştü, nasıl gelişecek daha da önemlisi  bakalım nasıl sonuçlanacak. Geçen Mayıs ayında büyük Balkanlar turuna katılmış ve 8 ülkeyi ziyaret etme fırsatım olmuştu. Balkanlar biliyorsunuz yakın tarihimizde ve hala devam eden ciddi sıkıntılar yaşamış ve yaşamaya devam ediyor. Büyük bir devlet olan Yugoslavyanın kurucusu Tıto’nun ölümünden sonra parçalanarak 7 yeni devletin kurulmasının sonuçlarını kafamda sorgularken yakaladığım bir konuydu yazacaklarım. Neyse uzatmayayım. Bulgaristanın başkenti Sofyada şehir turunda iken, bir yaya geçidinin tam ortasında ”Benim ülkem neden böyle değil’ gibi bir soru sordu bana iç sesim . Neden biz Türkiyede yaya geçitlerinden geçerken burdaki gibi güvenli ve huzurlu geçemiyoruz ? Bu yaya geçtileri zaten, biz insanların, huzurlu ve güvenli bir şekilde ve  öncelikli geçmemiz için düşünülmemiş miydi? Biz neden ülkemiz dışındaki bir medeni ülkenin  yaya geçitlerinden geçerken, onları kullanırken kendimizi özel hissediyoruz ve mutlu oluyoruz. Hatta neden bir araç ülkemizdeki gibi bizi görmezden gelir aracını üzerimize salar diye de endişeye kapılıyoruz.  Neden bir kaç geçiş denemesinden sonra tam bir rahatlama ile kendimizi daha huzurlu bir ortamda ve özel hissediyoruz. Hemen sonra sadece bu ülkelerde değil ki diyoruz ,  tüm medini ülkelerde yayaların geçiş üstünlüğüne çok büyük bir saygı gösteriliyorken, bizde tam terzi hezeyanlar yaşanıyor. Gerçekten insan her seferinde bu soruyu sormak ihtiyacına sevk ediyor kendisini. Çok yıpratıcı stres yaratan ve sadece insanı değil tüm ülke vatandaşlarımızı geren ,üzen, bu duruma  katlanmak zorundayız, neden?  Sofyada ve ya Belgradda yoldan karşıdan karşıya geçerken  yayalara yol veren gülen yüzlü şöförler ile  karşılaşırken başka hissediyoruz, Ülkemizdeki durumu yazmaya gerek varmı?  Bence yok,  yazıp daha fazla canımızı sıkmayalım. Sanırım ben  bu konunun nedenini sorguluyorum. Tahmin edenleriniz var biliyorum. Genellikle öncelik ”eğitim” diye başlıyor ve devam ediyoruz  nedenleri sıralamaya. Ama bence o kadar basit değil bu sorunun cevabı. Öncelikli neden olarak  eğitim diyenlere, peki, bizdeki ney, yada nedir diye  soru ile cevap  verebilirim. Ehliyet kursları, araç trafiği, yoğunluk,  bir yerlere yetişme telaşı gibi daha bir çok neden sayabilirim. Bana göre bunların hiçbiri değil, çünkü bu saydıklarımızın hepsi bizde de var. Fakat uygulamada sanki biz başka bir dünyadan gibiymişiz gibi bir durum çıkıyor ortaya. Prof. Üstün Dökmen hocamın dediği gibi hepimizin din dersi notları pekiyi ama , her türlü yolsuzluk, ahlaksızlık, sorumsuzluk hep bizde. Biz neden güzel olanı, doğru olanı, huzur vereni değil de bu kara düzeni tercih editoruz. Bize neler oluyor?  Neden böyleyiz?  Ne içiriyorlar, ya ne içiyoruz biz? Toplum olarak her kuralı bildiğimiz halde bu durumlara düşmemizin nedeni bana göre, ne eğitim, ne tek başına ahlak.  Biz  sorumluluklarımızı bildiğimiz halde,  evrensel kurallar her medeni topluma öğretildiği  gibi bizede öğretildiği halde, neden hep kopya çekmeye yelteniyoruz, yöneliyoruz. Hep kısa yoldan sonuç almak, emek vermeden çok kazanmak, çaba göstermeden en yüksek fayda ve karların peşinde koşturuyoruz.  Neden? Göçebe toplum düzenindeyken  yerleşik toplum düzenine geçemedik diye olabilir mi acaba ? Yabancı bir şehir planlamacısının  İstanbulu ziyaretinde gördüğü yarım binalar, sıvasız boyasız evler, çatısız  kiremitsiz konutlardan sonra ”İstanbulu 500 sene önce  almışsınız fakat hala yerleşememişsiniz sözü bize çok şey anlatıyor aslında. Her şeye mecbur muşuz gibi yaşamayı bırakmalıyız. Mesela plan yapıyoruz fakat gerekli olduğu için değil bizden zorla bir kurum veya birilileri talep ettiği için yapıyoruz. Planı uygulamaya gelince zaten başından plana inanmadığımızdan dolayı birebir plana uymamız  gerektiğine de inanmadığımızdan, sadık hiç mi hiç kalamıyoruz. Sonra planımızı ve uygulamamızı denetime gelen kurum ve ya yetkiliye ahlaksız teklifler yaparak daha da küçülüyoruz. İşin başka bir boyutu daha var saygı güven ilişkisi. Güvenmediğimizden dolayı saygıyı değil nazara almak yok sayıyoruz.. Saygı deyince aklımıza güç gösterisi geliyor.  Haklının değil güçlünün yanında saf tutarak yol almayı tercih ediyoruz. Ülkemizde son 30-40 sene içerisinde oluşan  yeni alış veriş biçimine yabancılar bir isim bulmuş , pragmatizm. Nedir pragmatizm? Kısaca çıkar işikisi demek. Oysa medeni toplumlar ”Kazan-Kazan – Kazandır ” felsefesi ile yola devam etme kararı almış ve bir dirhem sapmadan yollarına  devam edebiliyorlar. Amaaan ben ne diyorum yahu, saat olmuş sabahın 02.00’si bendeniz oturmuş millete  ne anlatmaya çalışıyorum.  Boş versene sen, böyle gelmiş böyle gider diyenlere sesleniyorum. Aloo böyle gitmez millet gerçekten gitmez. İstersek yapabiliriz ve çok geçmeden bir yerden başlamalıyız. Hadi bana müsade, sizede  hayırlı  sabahlar.

Reklamlar

About Cevat Cirak

''Herkes kendi ateşinde yanar''
Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s