Türkiye’de İlk Okul ve Eğitim Günüm

köydeki benim okulum

Fotoğraf 1 Köydeki okulumun bugünkü hali.

Eylül ayını severim, sadece benim doğum günüm olduğu için sevmiyorum elbet, ben pek doğum günlerini sevemem aslında. Eylülü sevmemin en önemli nedeni yağmurun toprakla buluşma anıdır. Öyle güzel bir koku yayılır etrafa, sanırsın doğum kokusudur. Boşuna dememiş şair yağmurla toprağın kavuştuğu an oluşan kokuyu insan sever diye , insan topraktan geldiğinden olsa gerek öteden beri sever bu naftalanja* kokusunu.

Bana bu kokunun lezzetini rahmetli dedem öğretmişti. Köyümüzdeki evimizin bahçesinde sıcak yaz günlerinde her akşam akşam saat beşten sonra çeşmeye bağladığımız hortumla, evimizin önündeki domates, biber, salatalık ve karpuzları sulardık ikimiz. Dedem gözlerini kapar mis mis deyip, derin derin çıkan kokuyu içine çeker şükürler olsun derdi. Ben baştan 12 yaşında olmama rağmen dedemin bu garipsediğim haraketlerine bir anlam yükleyemezdim. Bana sabırla sende anlayacaksın acele etme anı yaşa derdi. Dedem evde yokken, ben tek başıma bahçeyi sulamaya başladığımda dedemin o muhteşem dediği kokuyu keşfetmeye başlamış, hatta akşam saatini iple çekme, sebebimin, bu koku olduğunu anlamıştım. İnanamıyorum, Eylül ayından girdik, köye gittik ,dedemi hatırladık, bahçemizi suladık lakin, asıl konumuz bu değildi ki bizim. Ben size, Bulgaristandan Deli Orman bölgesi Eski Cuma kasabası Muratlar köyünden 1978 yılının Eylül ayının, onsekizinci günü, Türkiye’ye İstanbula göç ettikten sonra okula kayıt edildiğim ilk günü anlatacaktım. İstanbulun taşı toprağı altın diyorlardı, bizde duyuyorduk işitiyorduk, çocuk aklımla ne güzel, her yer altın, kimse aç susuz kalmaz diye hayaller bile kurduğum dönemlerim olduğunu hatılıyorum.

Hava daha erkenden güler yüzünü gösterceğini hissettirmişti, o gün babamla erkenden kalkmıştık, en güzel kıyafetlerimizi giydik, beni, istemeye istemeye zorla duşa da soktular misler gibi oldum diyebilirim. Özel bir gün benim için, çok sevdiğim köyümdeki okulda 6 sınıfı bitirmiş ve başka bir dünyaya inmiş ,göçmüş,  bir uzaylı gbi hissediyorumdum ama olsun, ilk kez Türkiyede İstanbulda 7 sınıfımı tamamlamak üzere bir okula kayıt olacaktım. Vefa Poyraz Orta ve Lisesi Küçükköy’de bizim oturduğumuz eve 15 dakika yürüme mesafesinde köydeki okulumla kıyasladığımda dev bir bina, ürkütüyor insanı, öyle demeyin, bende heyecan tavan yapmış durumda, ben bile nefes alış verişlerimden birşeylerin normal dışı seyrettiğini hissedebiliyorum. Düşünsenize 18 Eylülde öncelikle yaşadığın ülken, yönetilme şeklin, ekmeğinin, suyunun tadı bile bir başka oluvermiş şipşak. Yürüdüğün koşturduğun top oynadığın sokaklar yok artık. İlk gün yeni evine yerleşmişiz, ertesi günü ailen iş aramakla geçirmiş, diğer gün sana iş bulunmuş ve bugün ayın 21 okula kaydım yapılacak. üç gün içerisinde hayallerin ve dünyan değişmiş ama sen dik durmaya, ayakta kalmaya gayret ediyorsun. Daha okulun bahçesine girdiğimiz anda, o büyük devasa bina üstüme üstüme gelmekle kalmıyor, adeta beni içine çekmeye çalışıyor, bir canavara benzetiyorum yeni okulumu, korkuyorum, ürküyorum, lakin, yanımda babam var ondan korktuğumdan olsa gerek sakin görünmeye, kalmaya çalışıyorum. Evden çıkarken tarafıma gerekli uyarılar yapıldığı için çocukça davranışlar sergilememem gerekiyor. Babam önce okul müdürü ile görüşüyor, müdür beni uzaktan bir süzüyor, babama dönüp kafası ile tamamdır işareti yaparken aynı zamanda detayların görüşülmesi için müdür muavininin odasına yönlendiriyor. Hayırlı olsun, merak etmeyin çabuk alışır, bir kaç güne arkadaşları ile kaynaşır sesleri geliyor, müdür beyin peşimizden. Babam bana dönüyor bak her şey güzel olacak , artık kendi ana dilinde okuyacaksın, liseyi bitirince istediğin okulda okuyabileceksin, burası bizim anavatanımız, öyle düşün diyor, sonra saçımı okşuyor, teselli etmeye çalışıyor kendince, fakat bendeki tedirginlik milim azalmıyor, tam tersi, endişelerim saniye saniye yükseliyor. Müdür yardımcısı ile yapılan görüşmeler ve sonraki sınıfıma girişime kadar geçen sürede neler yaşadığımı sormayın hiç ama hiç, iz, kayıt kuyut yok. Çünkü ben artık heyecandan yürüyen bri tabut gibiyim. Sınıfın kapısına gelince müdür muavini elime bir kağıt uzatıyor.

Kağıtta:

Sınıfı : 7 F

Öğrenci No: 3286

Öğlenci yazdığını hatırlıyorum.

 

Sınıfın kapısı açılıyor, giriyoruz, müdür bey, babam ve ben, içerdeki gürültü birden kesiliyor, sınıftaki tüm gözler benim üzerime çevrilmiş, tepeden tırnağıma kadar süzülüyorum. Müdür bey gerekli açıklamaları yapıyor ve beni sınıfa tanıtıyor.  Hemen bana boş yer aranmaya başlanıyor. Dua ediyorum, aman sakın önlerden bir yer olmasın diye. Eğer diyorum ön sıralarda oturursam öğretmenler beni hep fark eder sözlüye tahtaya kaldırır, köyümde konuştuğum türkçe ile konuşacağım, herkes benim lehçemle alay edecek ve gülecekler, rezil olacağım diyorum içimden. Hocam bizim masada bir kişilik yer var isterseniz buraya gelsin sesi duyuyorum, hoca dönüp bana bakıyor, sanırım boy kontrölü yapıyor, uygun buluyor ve ben sol sıra en arkadan ikinci masaya geçiyorum, Koridor tarafı mecburen bana uygun görülmüş çöküyorum resmen, oturmuyorum, ama aslında şanslı olduğumu düşünüyorum, ön sıralardan kurtuldum ya diyorum içimden. Babam ve müdür bey odadan daha çıkmadan gürültü kaldığı yerden daha gür başlıyor. Masamdaki yeni arkadaşlarım dışında kimse benimle pek ilgilenmiyor, bende zaten ilgi beklemiyorum, çünkü zaten benim konuştuğum türkçe ile onların ki o kadar farklı ki komik duruma düşmektense susmak işime geliyor açıkçası. Sanki biraz kendime gelmeye başladım gibi, nerden mi anladım, etrafımda olan biteni görmeye duymaya başladım sanki, gürültüler, patırtılar bildiğiniz okul curcunası işte diyorum. Bu kadar kalabalık bir sınıf olamaz zaten diyorum içimden, her halde diyorum okul toplantısı bu sınıfta yapılacak tüm öğrenciler bu sınıfa toplanmışlar, toplantı bitince herkes rahat oturacak üç kişi aynı masada olmaz diyorum çocuk aklımla, teselli ediyorum kendimi. Aniden içeriye bir takım elbiseli öğretmen giriyor, herkes ayağa kalkıyor selam veriyor, selamı alan hoca oturun çocuklar diyor. Sınıf başkanı yoklama almaya başlıyor, anlıyorum ki bu bir okul toplantısı değilmiş, bu tek başına 7 F sınıfıymış, en son kaydedilen öğrenciyim ve sınıfın mevcudu 72 imiş benimle birlikte 73 kişi olacakmış. Ruhum daralıyor, yüreğim sızlıyor, başım dönüyor, 3 kişi oturulan masada zaten bunalmışım, herşey üstüme üstüme geliyor,  bütün bu çirkinliklerden kurtulmak niyetiyle gözlerimi kapatıyorum ve bir anlık hayale dalıyorum. Köyümdeki okuldayım. Bizim köydeki okulumuzda sınıflar 19 kişiydi, rahat ve konforlu  masalarda 2 ikişer kişi oturuyoruz. Sınıfa ayakkabılarla girmiyoruz, ayağımda terliklerimiz var. Sınıflarımız soba ile ısıtılıyor. Her tersimiz başka bir sınıfta yapılıyor.  Biyoloji dersi laboratuarda, 2 öğrenciye bir mikroskop veriliyor. Soğan zarının hücrelerini ve hücrenin haraketlerini izliyoruz. Mesela fizik dersinde radyo yapıyoruz, o radyolardan müzik dinliyoruz. Coğrafya dersinde bahçedeyiz, hava raporları alıyoruz, hangi balkana (dağ) ne kadar yağmur yağacak onu tartışıyoruz. Beden derslerimiz kapalı spor salonunda yapılıyor, İş bilgisi derslerimiz iş atölyesinde geçiyor, iş makinaları kullanıyoruz, kesip biçiyoruz. boş zamanlarımızda fotoğraf kurusuna devam ediyorum, karanlık odada film yıkıyorum, fotoğraf basıyorum. Derken kolumu tutarak bana seslen yeni sınıf arkadaşımı fark ediyorum, yoklama yapılıyor elini kaldır adın okundu diyor. Rüya bitiyor, ben artık yeni bir dünyadayım, o eski güzel günler yok artık diyorum. Günler ilerliyor ben alışmaya çalışıyorum, biraz yavaş devam eden bir süreç lakin alışmam lazım. Bazen okul kantininde simit gazoz sırası beklerken, yeni arkadaşlarıma biliyor musunuz bizim köyümüzdeki okulda yemekhane vardı diyorum, söylediklerime inanan vardır elbet ama çoğunluk inanmıyordur, eminim. Şimdi kalkıp desem ki bizim köyümüzden onlarca öğretmen yetişti, mühendisler, doktorlar, pilotlar, veterinerler, gazeteci ve yazarlar çıktı, bana kim inanır. Desem ki 1970 li yıllarda köyümüzde sağlık ocağı, 2 kütüphane bir sinema vardı, ama biliyor musunuz şu an ben bile bu söylediklerime inanmakta güçlük çekerim deyip vazgeçiyorum.  Tek tesellim var o da artık ana dilimizde okulum var, kendi dilimde okuyup yazacağım, ve birilerinin belirlediği okullarda değil kendi istediğim bölümleri seçip okuyabileceğim.  Biliyorum hiç kolay olmayacak  ” Muhacirlik ateşten gömlek giymektir”  demişler, bizde o gömlekten giyenlerdeniz artık, sıfırdan yeni bir hayat yeni bir düzen bizi bekliyor.  Hayat acımasız, hayat hoşgörüsüz , uzun bir yol var önümüzde. Yolcu yolunda gerek dostlar, durmak bize yakışmaz.

*Naftalanja: 1 Nesnelerden yayılan küçücük zerrelerin burun zarı üzerindeki özel sinirlerde uyandırdığı duygu:

Cevat ÇIRAK

29.01.2017
cevatcirak@gmail.com

Diğer hikayelerim için blog sayfalarım.

https://cecolive.blogspot.com.tr/

 

Reklamlar

About Cevat Cirak

''Herkes kendi ateşinde yanar''
Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s