Bizim Köyde Kurban Bayramı

Adı üstünde bayram sevilmez mi !?

Hele bir de çocuk yaşlarda bayram yaşamak nasıl güzel bir mutluluk anlatamam size.

Çocuklar genelde şeker bayramını (ramazan ) daha çok severler öyle değil mi?

Adı üstünde şeker bayramı.

Ama ben kurban bayramını da çok severdim.

Benim kurban bayramı ile ilgili büyük unutulmaz ders niteliğinde bir anım var.

Bayramlar köyde bir başka güzeldir.

Hele bir yaza denk geldiyse bizim oranın lisanıyla mısmıl bayram olurdu.

Hadi gene çocukluğuma götüreyim sizi.

Tam tamına kırk bir yıl öncesine gidelim.

Kurban bayramı gene tam benim istediğim gibi yaza denk gelmiş.

Urbalar bir hafta öncesinden kasabadaki büyük GUM denen magazinden (mağazadan)

alınmış.

Hepsi gıcır gıcır, hele ayakkabılar, nasıl anlatayım size beyaz bağcıklı, üstü kırmızı kumaş,

altı beyaz lastik kauçuk karışımı, tam ayağıma göre, baş ucumda yatağımın altına bayramı

bekliyorlar.

Bayramın ilk gününe kadar her sabah kutusunu açar bakarım sonra özenle tekrar yerine

koyarım.

Günler geçmek, gitmek bilmez.

Üç gün kaldı, iki gün kaldı, bir gün kaldı derken uykusuz geceler geçirirsin.

Bu sene aldığımız pantolonda kendinden kemerli.

Bir örnek becanım e ha ama.

Biz köy çocukları ne olacak, bir çift ucuz ayakkabıya çikolata kutusu bulmuş gibi seviniyoruz

işte.

Köy dediysem de hemen öyle küçük görmeyin bakalım.

Kocaman köy bana göre.

İki yazovir (göl), ortasından geçen şarıl şarıl yaz kış akan bir dere.

Kuzeyi komple boydan boya orman ve koruluk.

Köyde 550 hane yaşıyor, ağırlıklı türk, canlı yaşayan bir köy.

Durun daha bitmedi be ya, benim köyüm öyle iki kelime ile anlatılır mı hiç.

Bir ana okulu, bir ilk okul bir de orta okul; yani toplam 3 ayrı bina, hatta öğrenci çok olursa

bir de iki derslikli prefabrik okul, hepsi yan yana dizilmiş durumda.

Bahçelerinde futbol basketbol voleybol sahaları, bir adet kantin, yemekhane, bir kütüphane

ve en sevdiğim tiyatro ve kino (sinema) salonu.

Yaz akşamlarını nasıl unuturum, köye güzel bir sinema filmi geldiği zaman kinocu (makinist)

İbrahim ağam açar köyün ses sistemi bütün köylü duyar filmin geldiğini.

Akşamı bekler mutlu olur köylü canlarım, sabırsızlanırlar, filme yetişmeye çalışırlar.

Yani sevgili okuyucu köy diyorum ama, bana göre cennet.

Köy lafı çocuk kalır yanında.

Düşünsenize bizim köy artı komşu Boğazkesen ve Yeni Mahalle köylerinden gelen

çocukların doldurduğu sınıflar; cıvıl cıvıl bir hayat, anlatırken özlediğimi itiraf ediyorum

gerçekten unutulmaz günler yaşadım ben canım köyümde vallahi.

Durun be ya, daha köyümüzün çeşmelerinden bahsedeceğim.

Öyle bir köy ki tam 17 adet çeşmesi var. Neredeyse her mahalleye iki çeşmeden fazla

düşüyor.

Nereye hangi mahalleye gitsen hep su sesi duyarsınız.

Her çeşmenin kurnasından gelen su tınıları köyün merkezinden akan Beli lom deresi ile

adeta melodi yarışındalar.

Ben size sadece köyün içindeki çeşmeleri yazayım onlar size yeter.

Bir de köyümüzün dışında su kaynakları pınarlar var, hadi onları size anlatmayayım, onlar

da bize kalsın. Nazar değer be ya 🙂

Bu arada yanlış anlaşılmasın köyde şebeke suyu da var, her evde su var yani.

Öyle ki köyün ortasında bir tane de köy hamamı düşünün.

Şimdi benim anı-öykülerimi ilk kez okuyan okuyucular nerede bu köy diye merak

ediyorlardır öyle değil mi?

Nerede mi bu köy?

Deliorman eteklerinde Eski Cuma kasabasına bağlı Muratlar köyü, bizim şirin yemyeşil

canımız köyümüz.

İstanbuldan sabah çıksanız akşam olmadan köyümüzdeniz.

Ama maalesef o kadar kolay değil, arada sınır var, o da yetmez gümrük var.

Bulgaristanda kaldı bu güzel anılar.

Hasretimiz oldu, ben zaten size dediğim gibi kırk bir yıl öncesini anlatıyorum,

çocukluğumdaki köyümüzden söz ediyorum.

Hey gidi çocukluk günlerim hey, beni siz aldatınız, köyümünden kopardınız.

Bu nasıl cümle oldu böyle yahu, ama olsun böyle kalsın, içimdeki hiç tükenmeyen sevdam

kapanmayam yaramı size ancak böyle anlatabilirdim.

İşte bu eski Rumeli Beylerbeyi sancağında bulunan güzelim köyden size bir bayram anımı

anlatmaya kararlıyım da, köyümü de bu covid 19 yüzünden bir yıldır göremiyorum ya, anlata

anlata bitiremedim, kusura bakmaz hoş görürsünüz artık, daha ne diyeyim.

Kolay değil be ya, gurbette olmak gibi bir şey bu hasretlik, yakıyor ciğerimi ama ne

yapacaksınız işte, başa gelen çekiliyor maalesef.

İşte bu benim efsanem olan,

bizim köyde kurban bayramı hazırlıkları bir yıl önceden başlardı.

Durun şaşırmayın, nasıl olur demeyin merak edin biraz be ya, anlatacağım da,

biraz acele ediyorsunuz gibime geliyor bre more, yapmayın böyle becanım, e ha ama ha 🙂

Şimdi biz İstanbul gibi şehirlerde yaşayanlar ne yaparız, bayram yaklaştı kurbanlıklar pazara

inmiştir, hadi kurban bakmaya diye evden çıkarız öyle değil mi?

İşte bizim köyde öyle pazara mazar’a gitmek yok.

Köylü adam pazardan kurbanlık alır mı be ya, amma yaptınız ha.

Köylü adam tee bir yıl önceden sayasına girer yeni doğmuş kuzularının arasından kurbanını

seçer seneye benim kurbanım budur der.

Sonra o kurbana gözü gibi bakar. Samanı bolca verir, yemi torpillidir.

Diğer koyunlar ayda bir şinik (ölçü birimi) yem yerse, kurbana 1,5 şinik yem verilir.

İşte bu yüzden kurban bayramı hazırlıkları bir yıl önceden başlar bizim güzel şirin

çocukluğumu bıraktığım köyümüzde.

Hatta köy çobanına her sabah bıkmadan usanmadan bildiği halde tekrar tekrar kurbanlık

koç hakkında bilgi verilir özen gösterilmesi istenir, beklenir.

Bayrama bir kaç gün kala işler iyice kızışır evde, kolay değil kurban bayramı geliyor.

Sokak, avlu içi çalı süpürgesi ile boydan boya süpürülür, tertemiz edilir.

Evin içindeki yatak örtülerine kadar her şey değişir.

Yüklükteki bayramlık örtüler battaniyeler çıkar.

Hele siz bir de %100 yün Rodopsko (marka adı) odeyalo (battaniye ) çıkmış mı? Yatağın

üstüne serilmiş mi, saat tamam demektir, bayram gelmiştir artık.

Yani anlayacağınız bayram önce evin içine ve bahçesine gelir girer bağdaş kurur oturur.

Kırvatların (yatak) üstü yeşil kırmızı beyaz çizgi desenli Rodopsko battaniyeler ile örtülmüş

mü! Bilin ki artık yarın bayramdır.

Bu battaniyeler bir değer, servet bizim oralarda, çok kıymetliler.

Rodop dağlarının eteklerindeki meralarda otlayan koyunların yününden özenle seçilerek

dokunurlar. o yüzden evdeki misafir odası kadar değerlidirler.

Belki bir gün, o meşhur, kimsenin giremediği misafir odalarını da yazarım, kim bilir!

Bayramın ayak seslerinin ikinci işareti de ev hamurundan yoğurulmuş meşhur bayram

kolaçlarıdır, bir gün önceden hazırlanır ve konu komşuya mahalleye dağıtılır.

Kolaç’lar, bacamıza kadar geldiklerine inanılan ölmüşlerimizin ruhlarını anmak hatırlamak

içindir.

Biz saç kokutma da deriz, geleneklerimiz önemlidir bizim için, ata yadigarı gelenekler,

kuşaktan kuşağa aktarılmalı hatırlanmalı.

Olmaz başka türlü bizde be ya.

Ölülerimizi hiç unutmaz her bayram saç kokutur anarız.

Don yağı ile pesmet (bir tür yağda kızartılmış içine peynir vb. konan börek) ve akıtma (krep)

da dökülür.

Geleneklerimize bağlı yaşarız yani, hiç sekme aksama olmaz bizde.

Kurban bayramı bizim oralarda resmi olarak tatil değildir aslında, ama biz onu resmi hale

getiririz, işe gitmeyiz bir yevmiye yanar ama sağlık olsun.

Bayram bizim bayramımız, bir yevmiye nedir ki, giden para olsun, canımız sağ olsun.

Hristiyan bir ülkede olmamıza rağmen, ritüelimiz daha sabah namazından önce başlar.

Evin erkekleri sabah namazına gider, hanımlar son hazırlıkları kontrol eder.

Bilirsiniz çocuklar erken kalkmayı sevmezler normalde ama bu bayramdır be ya kalkılmaz

mı?

Çocuklar kalkar yüzlerini yıkar giyinir, tertemiz, ak pak olurlar. Biraz yetişkinler babaları ile

namaza giderler.

Daha küçük olanlar babalarının namazdan dönmesini beklerken hesap peşine düşerler.

Şöyle hesap yaparlar , babam kağıt para verir, dedem zaten garanti kağıt para verir.

Annem okşar sever vermesede olur ama verirse daha iyi olur diye hesap yaparlar.

Sonra tek tek kafalarının içinde mahalleyi dolaşırılar; üst komşum 20 stotinka (kuruş) alt

komşum beni sever 50 stotinka , karşı komşu para vermez ya lokum verir ya ceviz, derken

kurban saatine kadar zaman böyle hayal kurarak gelip geçer.

Baba eve gelince evdeki trafik artar, hoca gelir, peşkirle hayvanın gözü kapanır.

Dualar edilir, ve sonra bismillah kurban kimin adına kesiliceke rituel tamamlanır.

Bu arada çocuklar pek kurbanın yanında tutulmaz.

Yetişkin olan çocukları farklı bir görev bekler.

Size asıl anlatmak istediğim bölüm de bu bölümdü aslında.

Bizim köyde kurban bayramlarında kesilen kurbandan ihtiyacı olana dağıtılması gereken

etler ile ilgili çok güzel bir uygulama vardır, işte unutamadığım anılarımdan bir güzel

dayanışma örneğiniz anlatacağım size.

Kurban bayramında her köy evinin bahçe ya da avlu kapısına bir sepet ve ya yerine

geçebilecek temiz bir kap asılır.

Kurbanlar evde kesildikten sonra pay edilecek kısımlar özenle hazırlanır ve bir tepsiye

aynı özenle dizilir.

Bu paylar artık komşuların kapılarında asılı duran sepetlerin içine gitmeyi beklerler.

Ben bilirim bu işin nasıl yapıldığını ama bugüne kadar yaşım küçük diye hiç bu görev bana

verilmemişti.

İlk kez babam bana bu görevi uygun görmüştü bu yıl. Her detayını ve tüm süreci tepeden

tırnağı yeniden anlatmaya başlamıştı bile.

Çok meraklı ben, bu görevin bana verilmesini bekleyen ben, görev tarafıma verilince bir

heyecanlandım, hatta biraz da korktum, sormayın gitsin.

Ya tepsi ağır gelirse ya düşürürsem, ya bir aksilik çıkarsa kaza geçirirsem ve daha neler neler

düşünmeye başladım.

0niki yaşımı çoktan devirdim geçtim ama!

Bir yandan telaşımı belli etmemeye çalışıyorum, bir yandan babamın son talimatlarını

alıyorum, bir yandan da bir an önce bitsin şu iş nereden başıma aldım diye sızlanmakla

meşgulum.

Duygular şelale yani…

Hiç unutmuyorum elimde üstü örtülü tepsiyle evimizin bahçe kapsından çıktığımda,

önce karşı Ömer dedemlerin portasında asılı duran sepeti gördüm ve bir parça attım.

Kalbim ürkmüş bir kuş kalbi gibi atıyordu, ilk parça sepete girdikten sonra sanki biraz

rahatladım, ilk sepet tamam gerisi de gelir kolaymış dedim.

Sonra bir kaç ev daha gezdim onlara da sorunsuz tepsideki etlerden bıraktım.

Gayet iyi gidiyor dedim sorun yok ve benim korkular tamamen bertaraf olmuştu.

Zaten tepside de bir ya da iki parça et kalmıştı, hafiflemiştim.

Çocuk aklımla evet diyorum kolaymış, yaptım bakalım babam eve dönünce sevinecek mi?

Hem bunları düşünüyorum hemde bir an önce eve döneceğim saati-anı iple çekiyorum.

Neden derseniz evde kurban etinden kavurma var

onun hayalini kuruyorum.

Bir yandan acele ediyorum.

Bir evin daha önündeyim, sıkıntı var, sepet biraz yüksek asılmıştı, boyum kısa uzanmakla

yetişmeyecektim, bende, elimden tepsiyi yere bıraktım, eti elime aldım basket atar gibi

fırlattım, aklımca basket atacaktım.

Lakin olanlar oldu, hani bazen basket topunu atarsınız da potaya asılı kalır ya işte onun

benzeri bir durum oldu.

Fırlattığım etin kemikli kısmı sepetin içinde kaldı ama et olan bir bölümü sepetin dışında

kaldı, et ne içerde ne dışarda yani.

Para ver böyle at desen olacak iş değil ama, oluyor işte.

Benim tansiyon nabız gene fırladı mı!

Ya düşerse,

ya yerde pislenirse, kurban eti bu günah,

ya başka bir aksilik çıkarsa…

Neler neler düşünüyorum bir görseniz ne haldeyim.

Zıplasam diyorum, itmeye çalışsam, ya sepetin ipi koparsa, ya sepetin içindeki etlerin hepsi

yere serilip heba olursa.

Aldı mı beni bir telaş.

İçimden de sayıyorum bu arada; diyorum ki hani çok kolaydı, hani hallediyor’dun,

hani babandan teşekkür alacaktın.

Aaah ah, işte hayat sen nelere kadirsin.

Elbette sepete zıplamaya cesaret edemedim.

Çok çabuk öğrendiğimi sanmıştım ama, hesapta olmayan işler çıkıyor karşınıza.

Çocuksun işte telaşlanıyorsun, yük ağır ilk sorumluluğum, ama ben şu an çaresizce

terliyorum.

İlk aklıma gelen kaçmak, ama kaçacak bir şey yapmadım ki ben diyorum, kaçmak olmaz.

gerildim bittim derken, birden irkildim.

Bitirmişsin etleri dedi komşu abim.

Öyle bir ses beklemediğimden olsa gerek yerimden zıpladım.

Allahtan ellerim boştu, ya elimde tepsi olsaydı, ya tepside kalan etler heba olsaydı.

Başladım gene çocuk aklımla saydırma, uşak aklı işte be ya, ne beklersin ki başka.

Kul dara düşmez ise hızır yetişmezmiş derler ya.

Korku dağları eriyiverdi.

Ben çare düşünürken çözüm kapıma yanıma kadar gelivermiş meğer.

Ben daha durumu izah etmeye vakit bulamadan komşu abi durumu anlayıp dinlemeden

uzun boyu ile yarısı dışarıda kalan parçayı sepetin içine atıvermişti.

Benim büyük mesele ettiğim derdim sorun olmaktan çıkıvermişti.

Yüzüme tekrar kan gitmeye başlamıştı sanki, gülümsemeye başlamışım.

Ne oldu sana dedi, biraz önce çok asıktı süratın şimdi rahatladın gülüyorsun.

Hiç uzatmadan durumu izah ettim.

O da bana gülümseyerek üzüldüğün şeye bak dedi, ne var bunda, elini omuzuma attı, hadi

gidelim oyalanmayalım bayram bizi bekler dedi.

Yolda giderken de bana nasihatler vermeye devam ediyordu.

Ben gelmeseydim bile kapıyı vurur ev sahibinden yardım isterdin, olur biterdi dedi.

Bayram bugün, üzülme değil mutlu olma günü dedi.

Rahatlamıştım.

Evet çok haklıydı belki.

Ama ben kimseden yardım almadan afferin almak peşindeydim.

Çocuk aklı işte…

Eve giderken hayatımın derslerinden bir kaçını aynı anda almış olduğumu o yıllarda

bilmiyordum doğal olarak.

Gelecekte profesyonel hayatımda kullanacağım en büyük dersi alıyormuşum meğer hiç

unutmadım unutmayacağım.

O günden sonra hangi iş verilirse verilsin, işi sonlandırmadan atıp tutmak yok bende.

Büyük bir ciddiyetle ve sorumlulukla aldığım görevi en eyi şekilde yapmaya özen gösterdim.

Bir büyük ders daha, bazen çok basit ve kolay çözümleri olan sorunları bile kafamızda çok

büyütüyoruz.

Oysa sıkışınca yardım istemeyi de bilmek gerek öyle değil mi?

Çocuk yaşımda benim için büyük bir travma olan bu hadise hep aklımın bir köşesinde

durmakta ve durmaya da devam edecekti.

Yıllar sonra itiraf etmek de yine bana düşmüştü, yada artık bu kafamdaki, masada açık

duran dosyayı kapatma vakti saati gelmişti.

Ömür boyu içimde tutmak anlamsızdı.

Yıllar sonra içimden çıkartıp açık duran dosyayı kapatmış rahatlamıştım.

İşte sayın okuyucu, bizim köyümüzde kurban bayramları böyle yaşanırdı.

Şimdi düşünüyorum da

Ne güzel geleneklerimiz varmış,

Veren el, alan eli görmez bilmezmiş

Bizim köy çok güzeldi, insanları yardım sever ve sevecendi

Hayat akıp giderken bize farkında olmadan dersler vermeye devam ediyor, etmeye devam

edecekti.

Şimdi ben görevimi bir sürü maceradan sonra tamamladım ya,

elimdeki tepsi boş ya, benden iyisi yok be ya.

Bu kurban eti dağıtma görevi benim ilk görevimdi, babam daha kapıdan girince

gülümsemişti ya, ilk sessiz aferini ben almış oldum ya, benden iyisi yoktu.

Çeken bilir, yaşayan bilir, hiç unutmadım ama bu hikayeden iş hayatım boyunca hep

faydalandım.

Şimdi bana müsade sevgili okuyucu, anım zihnimde devam etsin dursun,

En sevdiğim yer sofrası kurulmuş, yerim ayrılmış, şu görev kahramanı

genç bi otursun da kavurmalar bitmeden nasiplensin be ya.

Size de iyi bayramlar, kurban bayramınızı kutluyorum, her şey gönlünüzce olsun

Hadi kalın sağlıcakla

Cevat ÇIRAK

17.07.2020

İstanbul

Balkan Türklerinin Çocuklarına

Yahya Kemal Balkanlar Üsküp doğumlu ve doğduğu topraklara aşık bir milli şairimizdi. Ne zaman Balkanlardan konu açılsa aklıma hep Yahya Kemal gelir.

Bu dizelerine hayranım mesela;

Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la
Asya’dan
Bir bir diyâr-ı Rûm’a dağıldık
Sakarya’dan

Bu diziler hep bana memleketimi hatırlatır.

Kopartılmak zorunda kaldığımız güzelim Diyar-ı Rum toprakları hepimizin yürek yarası.

Balkanlar deyince önce Bulgaristan gelir aklıma.

Balkanlarda en çok Türkün yaşadığı topraklardır Bulgaristan.

Kuzeydoğu Bulgaristan Deliormanda, daha kuzeyde Dobrucada, güneyde Kırcaalide yoğun bir Evlad-ı Fatihan hala Türk ve müslüman olarak yaşamaya ve mücadele etmeye devam etmektedir.

Yahya Kemal ” Bir Türk’ün gönlünde nehir varsa Tuna, Dağ varsa Balkan’dır der.

Evet Balkan Türklerinin gönlünde hep ata topraklarında yarım kalmış hüzünlü özlem dolu hatıraları vardır.

Bu öyle bir yaradır ki merhemini tazeledikçe kapanmaz bir hal alır sürüp gider.

Rumeli Fatihi olarak bilinen Orhan Gazinin büyük oğlu olan Gazi Süleyman Paşa 1352 yılında Dimetokada Bulgarları yenmiş ve Avrupa Kapısını açmıştır.

İşte bu tarihten itibaren Osmanlının fetihleri devam etmiştir.

Yahya Kemalin şiirinde bahsettiği, Hacı Bektaş-ı Velinin öğrencisi Sarı Saltuk, Balkanların Osmanlılar tarafından fethedilmesinden önce Balkanlarda ve civarındaki bölgelere seyahat ederek insanlara İslâm’ı tebliğ eden bir derviştir.

Görüleceği üzere biz Balkan Türkleri 93 harbi olarak anılan Osmanlı Rus Savaşına kadar (1877-1878) Balkanları vatan bellemiş, beş asır bu topraklarda at koşmuşturmuş bir milletin evlatları olarak nam salmışız.

Maalesef Osmanlı’nın hazırlıksız yakalandığı 93 harbi bir yıl sürmüş ve İstanbul yakınlarında Yeşilköyde Ayastefanos Anlaşması imzalanarak son bulmuştur.

93 Harbi olarak adlandırılan savaşlar yoğun olarak Bulgaristan topraklarında gerçekleşmiş olduğundan, bu savaştan sonra Bulgaristan Türklerinin çileli, eziyet dolu, zülüm yılları başlamıştır.

Savaştan hemen sonra haksızlıklar ve zülümler başlamıştır.

1877-1886 yılları arasında Türk mektep ve medrese binalarının 1.500 (bin beşyüz) kadarı yıkılmıştır. (Kaynak 1)

Ayakta kalan diğer Türk okulları, yeni kurulan Bulgar Prensliği tarafından karşılıksız devletleştirilmiştir. (Kaynak 2)

Kısa bir süre sonra Bulgaristan Türkleri el birliğe ile yeniden okullarını toparlamaya başlamıştır. Bina ihtiyaçlarını karşılamak için Türk halkı mescitleri, misafir odalarını, hatta eğitime uygun olmayan ambarları okul haline getirerek çocuklarının eğitim ve öğrenimini sağlamaya gayret etmiş, öğrencilerini okulsuz bırakmamaya çalışmıştır.

Bulgaristan Türkleri 1894-1895 yılları arasında Türk okulları için 268.237 leva harcamıştır. Yapılan harcamanın sadece % 4 lük kısmı (11.946 leva) Bulgar hükümeti tarafından karşılanmıştır.

Her türlü imkansızlığa ve engellemeye rağmen 1894-1895 yılları arasında Türk toplumunun 1.300 ilk ve orta okul: bu okullarda görev yapan 1.516 öğretmen 75.582 Türk öğrenciye hizmet etmeye çalışmıştır. (Kaynak 3)

Türklerin yoğun gayretinin aksine Bulgar devletinin denetim ve yetkisi her geçen gün artmıştır. Osmanlı devleti ile yapılan ikili anlaşmalara rağmen, Bulgar hükümetleri üstlendikleri yükümlülükleri yerine getirmemiştir.

Halk Çiftçi Birliği döneminde küçük iyileşmeler olduysa da uzun sürmemiştir. 1923- 1931 askeri darbe döneminde Bulgaristan Türklerinin sorunları ve sıkıntıları artmaya devam etmiştir.

Bulgaristan Türklerinin fedakar öğretmenleri evlatlarının eğitimi için her türlü fedakarlığa göğüs germeye devam ederken Türkiye Cumhuriyeti Bulgaristan Türklerine yardımlar yapmaya devam etmiştir.

Türkiye Cumhuriyetinde yeni Türk harfleri ile ilgili kanun çıkmadan (1 Kaım 1928) Bulgaristan Yanbolu’da ilk yeni Türkçe harfler ile Yenilik gazetesi 13. Ekim 1928 tarihinde neşredilmiştir. Kısa bir süre sonra Turan (1928), Savaş (1929) , Rodop (1929), Halk Sesi (1929), Deliorman (1929) gazeteleri Latin harflerine geçmiştir.

Türk Öğretmenler Birliği Bulgaristan Türklerinin yeni harflerle eğitimi için hızla karar vermiş ve yeni Türkçe harflerle eğitime geçmiştir.

Bu arada Bulgaristan hükümeti boş durmamıştır. Sofyadaki Baş müftülük aracılığı ile yeni alfabeye muhalif bir tavır sergilemiştir. Arap Alfabesi ile basılan kitapların süresini 4 yıl geçerli olmasını müftülük sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin gayreti ile bu karardan vazgeçilmiştir.

Delioraman gazetesi bu haberi ”Arapça Yasaktır” başlığı ile basmıştır.

Halk dershanelerinin düzenlediği kurslar ile Türkler hızla yeni Türk alfabesini öğrenmeye başlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Bulgaristandaki Türklerin yeni harflerle eğitimine bu dönemde nakdi ve ayni desteklerde bulunmaya devam etmiştir.

Bu arada Sofya’daki Baş müftülük Türkiye Cumhuriyet rejimi aleyhine yazılara izin vermiştir. Böylece Cumhuriyet rejimine karşı olanlar ve olmayanlar olarak Bulgaristan Türklerini bölmek için için Bulgaristan devleti çaba sarfetmeye devam etmiştir.

Bulgaristan Türkleri her geçen gün planlı ve programlı bir şekilde sindirilmeye çalışılmış, zengin Türklerin mal ve birikimine bedavadan sahip olmak için çeşitli sindirme ve yıldırma politikaları ile göçe zorlanmışlardır.

Bu konuya somut bir örnek vermek gerekirse; 1934 yılında Bulgar Polis Müdürlüğünce hazırlanan bir talimatnameden alıntı yapalım.

” Biz yurdumuzda yaşayan Türkleri eritip Bulgar yapacağımızı hayal edemeyiz. Bu yüzden de Türkleri cehalet içinde tutmak, kültür düzeylerini en düşük seviyede tutabilmek için ekonomik açıdan da ayaklarının üstünde doğrulabilmelerine izin vermemek için ellemizden geleni yapmalıyız” (Kaynak 4)

Görüldüğü üzere sistemli ve planlı bir şekilde Bulgaristan Türkleri taciz edilmiştir.

Bundan sonraki yıllarda zorluklar devam etmiştir. 1941-44 yılları arasında Bulgaristan yöneticileri çeşitli bahanelerle Türk öğretmenleri görevden almış, Türk okullarını kapatıp, Bulgarlaştırma politikasını uygulama yolunu tutmuştur. (Kaynak 5)

9 Eylül 1944 tarihinde Bulgaristanda yeni bir dönem başlamıştır. Kısa bir süre sonra Bulgaristan Halk Cumhuriyeti Türk okullarını tamamen ortadan kaldırmıştır. Devlet 1946 yılında başladığı devletleştirme sürecini 1948 yılında tamamlamıştır. 1959 yılında Türk azınlıklık ilk ve orta okulları Bulgar okulları ile birleştirilmiştir.

Bundan sonraki yılları (1960 sonrasını) yazmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Hepimizin bildiği gibi 1990 yılına kadar devam eden sosyalist hükümetler Türk çocuklarına ana dillerinde eğitim hakkı tanımamıştır.

Bulgaristan Türklerinden başka Balkan ülkelerinde yaşayan Türkler sıkıntı çekmedi çok rahat yaşadılar diyebilir miyiz?

Bu sorunun cevabı hayırdır elbette.

Ben sizlere sadece en çok Evlad-ı Fatihanın yaşadığı Bulgaristandan bahsettim.

Eski Yugoslavya Romanya ve Yunanistanda yaşanan bire bir aynı olmasa bile yüzlerce örnek olay var elbette.

Yazıyı uzatmamak ve asıl hedefimize odaklanmak adına kısa tutuyorum.

Hele yakın geçmişte NATO askerlerinin gözü önünde Bosnada Srebrenitsada yaşanan acılarımız henüz çok taze.

“Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.”

Aliya İzzetbegoviç

Bu yukarıdaki sözler ne bir eksik ne de bir fazladır.

Ekleme yapmaya gerek olduğunu düşünmüyorum.

Görüleceği üzere çok kısa bir özet dahi durumun vahametini açıklamaya yetmektedir.

Oysa durum çok farklı olabilirdi aslında…

İmkanlar sağlandığı sürece çocuklarımız başarıya giden yolda yıldız gibi parlayacaktır.

Balkan Türklerinin çocukları zekidir, çalışkandır.

Çocuklarımıza olan güvenimiz eğitim öğretim anlamında tamdır.

Yaşanan bu uzun işkence ve zülüm döneminden dersler çıkartmamız kaçınılmazdır.

Bu kısa özetten sonra çocuklarımıza seslenmek istiyorum.

Sevgili Balkan Türklerinin kıymetli evlatları.

Bu yazıya neden gerek duydum?

Neden Balkan Türklerinin çocukları eğitim öğretim ve sonrasındaki iş hayatlarında üst düzey görev ve sorumluluk alamadılar bilin istedim.

Açıkça görüldüğü üzere çocuklarımız eğitim ve öğretim hayatlarında bilinçli ve planlı olarak

geri bırakılmışlardır.

Bu kabul edilemez durumu yıkmak gerekmektedir.

Engellerimizden kurtulma zamanı çoktan gelmiştir.

Büyük zorluklar ve sıkıntılar sürecinden sonra çok şükür yolumuzda büyük denilebilecek engeller kalmamıştır.

Balkan Türkleri asırlardır çok çeşitli badireler acılar sıkıntılar yaşadılar.

Başta Türk öğretmenleri ve aileleri olmak üzere yılmadan her konuda mücadele etmeye devam ettiler ve halen etmektedirler.

Balkan Türklerinin aydınları, planlı ve bilinçli bir şekilde, şiddet ve eziyetle ya kamplara sürüldü, ya göçe zorlandı, ya da kayıp oldular.

Balkan Türklerinin iş adamları geçmişte şiddet ve planlı işkence ve yıldırma politikaları uygulanarak göçe zorlandı, ellerindeki taşınır ve taşınmaz mallarına bedavadan el konuldu.

Balkan Türklerinin çocukları, çalışkan, akıllı, eğitime açık gençler olmalarına rağmen planlı ve programlı bir şekilde yozlaştırıldı, geri bırakıldılar.

Geçmiş dönemler incelendiğinde beyaz yakalı ve mavi yakalı olarak adlandırdığımız üst ve orta düzey yönetici kadrolarına bakıldığı zaman Balkanlardaki Türk çocuklarının çok az bir kısmının bu seviyedeki pozisyonlarda görev aldığını ve emek verdiğini görebilirsiniz.

Yeni bir dönemdeyiz artık.

Bu yukarıda saydığımız olumsuzluklar ve engeller özellikle Bulgaristan da yaşamaya devam eden çocuklarımız için artık büyük ölçüde geçerli değildir. Bulgaristanda demokrasi her geçen gün gelişmeye ve yükselmeye devam ettiği sürece, inanıyorum ki Türk gençleri yetenekleri ile göz dolduracaklar, çoktan hak ettikleri makam ve mevkileri söküp alacaklardır.

Türkiyeye göç eden ailelerimizin çocuklarına gelince. Sizler bu vatanın asil ve eşit yurttaşlarısınız. Önünüzde en ufak bir engel kalmamıştır. Balkanlardan gelen anne babalarınız Prof. Dr. İlber Ortaylı hocanın da belirttiği gibi Türkiyenin ara elaman ihtiyacını gidermiştir. Sınırlı ve kısıtlı imkanlarla anne babalarınız gerçekten büyük fedakarlık ile yeni düzende kendilerine yer bulmuş, binbir gayretle ayaklarının üzerine kalmasını bilmişlerdir.

Kısıtlı imkanlarla mucizeler yaşatan anne babalarınız Balkanlardaki özellikle Bulgaristandaki kısıtlı eğitim imkanları olmasına rağmen, harika işler başarmış, çalışkan insanlardır.

Anne babanızla ne kadar gurur duysanız azdır.

Siz gençlerimize düşen görevler büyüktür ve zahmetlidir.

Atalarımız geçmişte bu uğurda büyük bedeller ödemiştir.

Sizlerin önünde eğitiminize engel hiç bir sebep neden kalmamıştır.

Size güvenmek için onlarca neden sayabiliriz.

Ülkeyi yöneten kadrolar arasında en önde olmak en çok sizlere yakışacaktır.

Ülke yönetiminde sorumluluk almanız için her türlü destek ve fedakarlığa hazır olduğumuzu bilmenizi isteriz.

Özetlemek gerekirse.

Derler ki her göçmen ailesinin anavatanında 3 dönemi vardır, her aile bu üç dönemi sırasıyla yaşar.

Peki nedir bu üç dönem?

Hadi hep birlikte bakalım.

1- Dönem, yeni düzene alışma tanıma ve yer edinme dönemi.

Biz aile büyükleri (dedeler, büyük anneler) ve daha sonra anne babalar ve onların çocukları bu dönemi tamamladık diye düşünüyorum.

Geldik, yerleştik, uyum sağladık, öğrendik ve mücadeleye devam ediyoruz, her zaman bugünkü halimize şükür etmeye de devam ediyoruz.

2- Dönem, kazanmaya başlama dönemi, toplumda saygınlık ve itibar dönemi,

İşte şimdi sıra sizde.

En iyi okullarda okuyacaksınız.

En yüce görevlerde çekinmeden korkmadan sorumluluk alacaksınız.

Yaptığınız işten gurur duyacaksınız.

Biz size inanıyor ve güveniyoruz.

Büyük Atatürk Cumhuriyetimizin ilk yıllarında yurt dışına eğitim almaları için gönderdiği gençlere yazdığı mektupta “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum; alevler olarak geri dönmelisiniz.” diye uğurlamıştır.

Gençler atasını mahçup etmemiş ve alev olarak yurda dönerek vatanlarına olan borçlarını çok çalışarak ödemişlerdir.

İşte bu dönem sizin döneminiz olacaktır.

Biz Balkan Türkleri yıldızlarımızı deniz kıyısından ya da göklerden toplamıyoruz.

Bizler yıldızlarımızı akıllı, planlanlı, disiplinli ve çok çalışarak kendimiz yetiştiriyoruz.

Bizim yıldızlarımız gençlerimizdir. Sizlere olan güvenimiz tamdır.

3 – Dönem, Atalarının izlerini aramaya başlama, köklerini arama dönemi,

Bu dönemi de bizler başlatacağız, sizler peşimizden gelecek bayrağı bizden devralacak ve layık olduğu hak ettiği yere Rumeli Beylerbeyi snacağını dikeceksiniz. Üçüncü aşamaya sizin de çocuklarınız katılacak omuz verecekler, ve her şey çok güzel, çok parlak ve muhteşem olacak.

Neden derseniz bizim geçmişimiz karınlık değil, gurur duyulacak bir geçmişimiz ve tarihimiz var.

Nereden gelip nereye gittiğimiz hilesiz hurdasız çok net.

Bu üçüncü aşama önemli ve elzem bir aşamadır. Neden çok önemli ve gerekli derseniz ?

Cevabım hazır;

Kaşgarlı Mahmut Divan-ü Lugati’t Türk adlı eserinde şöyle der: ’Soyunu bilmeyen nesilden, güçlü bir gelecek inşa etmesini beklemek hüsran olur.’ diyerek rotamızı belirlemiştir.

Bilmem anlatabildim mi?

Durun bitmedi, bir şey daha var;

Unutmayalım ki Balkanlar diye bir Türk yurdu vardır. Bunun
üzerinde saldırgan emeller besleyecek değiliz, ama bunu
bilmek ve tanımak zorundayız.
İmparatorluğun Son Nefesi / İlber ORTAYLI

Sanırım şimdi daha net ve anlaşılır oldu.

Sakın ola Ata yurdunuzu unutmayasınız, sakın ha, çünkü, tarih tekerrürden ibarettir. Gün gelir tarih bizi Balkanlara davet eder kim bilir!

Sevgili gençler Türkiyede de okumak kolay değil falan gibi gerekçeler sıralamayın, teferruata takılmayın. Muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur.

Hadi yazıya nokta koymadan önce bir şey daha hatırlayalım, öyle vedalaşalım.

“Türkiye Cumhuriyetinin, özellikle bugünkü gençliğine ve yetişmekte olan çocuklarına hitap ediyorum: Batı senden, Türk’ten çok geriydi. Manada, fikirde, tarihte bu böyleydi. Eğer bugün batı teknikte bir üstünlük gösteriyorsa, ey Türk Çocuğu, o kabahat da senin değil, senden öncekilerin affedilmez ihmalinin bir sonucudur. Şunu da söyleyeyim ki, çok zekisin! .. Bu belli. Fakat zekânı unut! .. Daima çalışkan ol…”

Mustafa Kemal Atatürk

Saygılarımla

Cevat ÇIRAK

26.07.2020

Kaynak 1 : Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım Sayfa 166

Kaynak 2 : Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım Sayfa 166

Kaynak 3: Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım.

Kaynak 4: İsmail Cambazov, Balkanlarda Türkler ve Müslüman azınlıklar. Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım. S.174.

Kaynak 5: Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım. S. 175

Diğer kaynaklar: İslam ansiklopedisi, vikipedi,

Özellikle Doç. Dr. Bulent Yıldırım’ın son kitabı olan Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Lukanka

Şimdi diyeceksiniz ki nerden çıktı bu lukanka

Durun anlatacağım be ya, ne bu acele, e ha.

Bu covid 19 çıktığından bu yana sınırlar kapalı ya hani.

Pazarlarda memleketten gelen orjinal lukanka kalmadı ya.

İnsanımızın ayarları bozuldu,

o pazar benim bu pazar senin lukanka arar durur oldular.

Çok şükür bulunmama diye bir şey söz konusu değil.

Artık Bulgaristan Türklerinin damak tatlarını ve lezzetlerini lukanka da dahil olmak üzere Türkiyede de yapan çok firma var da bulmakta zorluk yaşamıyoruz.

E ben boş durur muyum, durmam,

Hemen açtım bilgisayarı başladım yazmaya.

Aman durun be ya, benden pazardaki lukankalardan bahsetmemi

beklemiyorsunuz her halde.

Hadi kırk yıla geriye saralım lentayı (filmi).

Hazır olun başlıyoruz.

Deli Orman eteklerinde yemyeşil, suyu bol, insanı neşeli yardımsever bir köye gidelim.

Eski Cuma (Targovishte) ilinin Muratlar Köyü (Buynovo)

Takvimler 1970 yılları gösteriyor.

Beşinci sınıftan altıncı sınıfa geçmişim

Deli dolu aklına eseni yapan bir yaştayım

Evde her türlü yemek zenginlik olmasına rağmen hep dışarda yemek yemeyi tercih

ediyorum.

Bulgaristan Türkleri, tütün işler, hayvan bakar, tarlalar süpürge ekili,

Çubritsa adlı iştah açıcı bir baharat ekiliyor, bizim amcalar parayı istiflemiş yada istiflemeye

başlamışlar, birikimler yapılmış yapılmaya devam ediliyor.

Nasıl anlatayım size, durun buldum, bizim oranın lehçesi ile kısaca açıklamaya çalışayım.

Yaşattıre millet becanım.

E millet yaşattıre de uşakları yaşattırmasın mı ?

E ha ama,

Uşaklar mısmıl yaşattıre.

Ben 12 -13 yaşında bir çocuğum.

Zaten o zaman her şey ucuz, para kıymetli, bolluk ve berekete ulaşmış ehali (ahali)

Bende bir çok köy çocuğu gibi dışarıdayım, yemeklerimi hep dükkanlardan temin ediyorum.

Bir konuda seçiciyim ama,

Biraz da evdekilerin telkinleri ile seçiciyim,

yoksa bana kalsa ben basacam parayı alacağım lukankayı.

Ama içinde ne olduğu belli değil, etin kalitesi ile ilgili şüpheler var diye,

lukankalar evde yeniliyor arkadaş, o kadar bitti.

Muhacirlerin hepsi, enik encek lukanka nedir ne değildir bilirler de ben gene de

biraz tarifinden söz edeyim.

Bilmeyenler de bilgilensin.

Lukana dediğiniz şey bildiğimiz sucuk.

Ama durun buradaki bildiğimiz sucuklardan farkı var.

Genellikle dana etinden yapılır. Ama kuzu bulursan, hele karaca eti bulursan şahane olur.

Bizde genelde dana etinden yapardık.

Şimdi yeni moda bir de hindi etinden olanı da var, yapılıyor yani.

E ne var bundan bildiğimiz sucukların hepsi böyle diyenleriniz vardır, ama durun acele

etmeyin be ya.

Anlatıyorum yavaş yavaş, sindire sindire,

eni kunu (detaylı) anlatıyorum fark var hemde mısmıl fark var.

Eti kıyma haline getirirsin, içine sadece kimyon, kara biber, tuz ilave edersin.

Bölgesel olarak bazı farklılar yok değil, bazı bölgeler içine pırasa da kıyar, bazı bölgelerde

çubritsa (baharat) ilave eden de oluyormuş, ama mesela bundan ibaret yani.

İçine sarımsak konmaz, koruyucu kimyasal konmaz, doğal üründür yani.

Kıyılmış ete baharatlarını karıştırırsın, sonra bir gece bekletirsin.

Ertesi gün hazır olan eti gene hayvan bağırsağına et kıyma makinası yardımıyla doldurursun.

Çatal (kangal) haline gelince kesersin iple bağlarsın, eti bağırsaklara doldurma işi bitince sıra

sucukları bir ipe, oklavaya asarak kurutmaya bırakılma sırasına gelir.

Durun biraz be ya daha olmadı, hemen ekmek peşine düşmeyin, çiğ sucuk yenmez ki be ya.

Havanın durumuna göre kuruyacak, güneşin yardımı ve baharatların marifeti ile bağırsak

içindeki et pişmeye başlayacak; yaş sucuklar kurumaya başlayacak.

Hadi toplayın sucukları bakalım, kurun sofrayı, getirin oklavayı,

ya da bir şişe bulun,

Durun be canım, yeme sırası gelmedi daha.

İncelteceğiz sucukları, ezeceğiz yani, biraz daha incelteceğiz, yuvarlak sucuklar inceltilerek

tekrar asılarak kurumaya devam edilecek.

Hep lüpletmeye aklınız gidiyor, ama durun taa olmadı becanım.

Çok canınız çektiyse al oradan bir kangal, bak bakalım sobada odun koru (köz) var mı?

E varsa ne duresin be canım soy sucuğun barsağını dilimle koy korun üstüne şimdi,

bak ne oleri, dinle cızırtıları açılsın iştahın, e ha 🙂

Bu arada sevgili okuyucu bizim oranın şivesine bilerek döndüm,

başka türlü anlatılmaz bu mubarek be ya.

Siz okuyucular anlamışsınızdır da ben gene de belirteyim dedim. Ne olur ne olmaz.

Yar ekmeği aç içini, al eline maşayı yanacek sucuk sobanın içinde, çabuk ol a şöyle becanım.

Koydun mu ekmeğin içine sucuğu, yağlar ekmeğin içine işledi mi, koku evin içince mis gibi

dolaşmaya başladı mı?

Hiç Iştınma (konuşma) şimdi ayda gitsin. Yarasın.

Yavaş ba bilazer (birader), tıkancan çiğnede ye, boğulacan ba.

Vay arkadaş yazarken canım çekti iyi mi!

Asıl şenlik bir iki hafta sonra, neden derseniz sucuklar gerekirse bir kaç kez daha askıdan

indirilip oklava ve ya şişe ile inceltilir.

Baktın artık yumuşak değiller ama öyle katır katur serte değiller, işlem tamam dır.

Artık istediğin zaman ya indir bir kangal, ya da ailen görmeden çal bir çatal soy derisini,

ister dilimle, istersen ısıra ısıra keyifle ye be ya 🙂

Ekmeksiz de olur, ekmekle de olur, bir biracık buldun onunla mısmıl olur.

Şarap buldun diyelim, dilimle diz tabağın içine, soğut şarabı,

Öyle yalnız mı içecen, komşuları da davet et, hadi başlayın bakalım.

Nasıl ama, lezzet yerinde değil mi?

Bakalım bu muhabbetin sonu nerede bitecek?

Neden derseniz komşular daha gidecek evlerinden kendi yaptıkları lukankalardan getirecek.

Onlar denenecek, sonra gece uzun, başka misafirler gelecek, onlar sadece sucuk pastırma

getirmeyecek, tuba (bidon) ile gelecekler.

Neden bidonla gelecekler diye soran olursa gülmeyin utanmasın zemane (acemi, çocuk) ,

belli ki bizim oranın adetlerini pek bilmiyor 🙂

Gülmeyin ey, gücenmesin çocuk, misafir ne de olsa, öğrenecek ba,

Doldurun önündeki boş duran bardağı masa da boş duran bardak olmaz ki!

Yahu ben nereden buraya geldim, konuyu bir toparlayalım, bu ne böyle.

Şaşıttıresiniz (şaşırtıyorsunuz) beni

Ben size kendi lukanka anımı analacaktım ya, oturduk masaya kalacağız orada ey.

Neyse hala geç değil kalktım ben sofradan. 🙂

İşte ne diyorduk, ailem bizim lukankalar daha iyi diye dışarıdan almama izin vermiyordu ya.

Bende inanıp almıyordum.

Ama evde de istediğim kadar yememe izin verilmiyordu, hasta olurum diye.

E tamam kabul ediyorum bazen de araklıyordum ama, sayılı mal hemen yakalanıyordum.

Kardeşimde sağ olsun istihbarat görevlisi gibi ispiyonlamaya bire birdi.

Ama durun be canım, ben size daha önceki kitabımda da ne dedim, aklına koydun mu

yapacaksın arkadaş, başka yolu yok bunun.

Her derdin her sorunun bir çözümü vardır, can sıkmayın, halledeceğiz.

Ben bakıyordum, evdekiler ipte sallanan lukankaları saymaya başladılar mı, hemen b

planına geçiyordum.

Karşı komşumuz rahmetli Ömer dedemlere gidiyordum.

Ömer dedemle aram çok iyiydi her zaman.

Güler yüzlü Ömer dedem beni daha portadan görür görmez

Fatmee sucuk getir Cevat geleri diye seslenirdi.

Ömer dedem komik adamdı, her zaman neşeli ve gülen yüzü ile bana döner;

Sobada kor var pişirem mi diye sorardı.

Ben açlık durumuma göre ya çiğ yerdim, yada közde kızartılırsa daha bir lezzetli oluyordu.

Ömer dedemin sayvant altı da hemen hemen köyümüzdeki her evde olduğu gibi sucuk ipleri

ile doluydu.

Her taraf mis gibi lukanka kokardı.

Diyorum ya Ömer dedem yaman adamdı diye, benim daha elimdeki sucuk bitmeden

Fatma anneme yenisini getirdi.

Bazen pastırma da var bak diye bana tavandan sarkan pastırmaları eliyle işaret ederek

gösterirdi.

Ben et olan pastırmaları sevmezdim de, işkembenin kurutulmuş halinden

olan pastırmadayı severdim.

Ama pastırma konusunda uzmanım annemin abisi Rahmetli Baki dayımdı.

Lukankayı evde de yerdim ama, ustam Ömer dedemdi rahmetli, o beni yerken şımartırdı.

Allah mekanını cennet eylesin.

İşkembe ve sakatat konusunda da sevgili dayıcığımın üzerine tanımazdım.

Dayım pastırmalarına gözün gibi muamele ederdi. Kim bilir hani çiçekleri olanlar, bahçe

sevenler, çiçekleri ile konuşur ya, rahmetli dayımda pastırmaları ile konuşurdu.

Diyeceğim o ki dostlar bakmayın siz şimdi bizim şehirde yaşadığımıza,

biz köylüyüz be ya, şehirli olmak kim biz kim!

Zaten şehirli çocuklar ne yaşıyor ne biliyor ki amaan sende ordan.

Şehir sizin olsun ben köylüyüm arkadaş, nokta.

Ha bu arada lukanka yapmaya niyetlenirseniz benim bir çatalı (kangalı) ayırın ansızın

gelirim bak, ona göre 🙂

Son bir şey, tamam gidiyorum.

Ailem bana dışarıdan lukanka neden yedirmiyormuş biliyor musunuz.

Çok sonra aklım erince öğrendim, dışarıdakilerde domuz eti varmış ondan mış be ya.

Köyünüzü unutmayın, nereden geldiğinizi inkar etmeyin, bir de kimlerden olduğunuzu unutmayın.

Bu arada

Sofrada bıraktıklarımı merak etmeyin düzelir onlar bir iki güne bir şey kalmaz, iki kuvvetli analgin’e bakar iş. Ama tubalar (bidonlar) boşalmıştır.

Hadi kalın sağlıcakla

Cevat ÇIRAK

11.07.2020

View this post on Instagram

"Balkanlarda Kalan Çocukluğum" Tam kırk yıl önce, Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde Ilık bir Eylül gününde tahtadan yapılmış kasaların içine… Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası. Devam ettik yüklemeye, köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık itinayla yerleştirdik, zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza … Yazarımız: @cevat_cirak #tilkikitap #kitap #kitaptavsiyesi #yayinevi #basım #baskı

A post shared by Tilki Kitap Yayınevi (@tilkikitapyayinevi) on

Babalarımızın Gölgesinde Yaşamak

Hiç unutmam annem anlatır ben dinlerim tekrar tekrar

Sen doğduğunda baban sevincinden nasıl davranacağını bilemedi der durur hep

Babam doğum haberimi alınca, sevinçten motosikletine atlamış

Köyden kasabadaki hastaneye basmış gitmiş,

Hastahaneye vardığında o sevinçten heyecandan gülümser etrafına gülücükler saçarken

Doktor ve hemşirelerde ona bakıp gülümsüyormuş,

Çok sonra fark etmiş japenkalarla (plaj terliği) hastanede dolaştığını

Yokluk yılları kolay değil, zor günlerde doğmuşum.

Yağmurlu bir Eylül günü, gece yarısını biraz gece dünyaya merhaba demişim

Daha o gün başlamışım ailemin başına dert olmaya,

Gündüzler dururken gecenin bir vakti doğmak nedir ya

İnsanları uykusuz bırakıp huzursuz etmek 🙂

Sonra tamam erkek çocuk geldi diye sevinmiş ailem lakin

Herkes 3 gün sonra taburcu olurken ben tee 45 gün sonra çıkmışım hastaneden

doğum sırasında kolum dönmüş mecbur iyileşmesi beklemek gerekiyor,

Babam sabah erken gelir dikilirmiş kapıya, beni görmeden çalışamazmış

Yetmez mesai bitince de hiç üşenmez yine çalıştığı köyden atlar gelirmiş beni görmeye

Diyorum ya sorunlu yaramaz bir çocukmuşum diye…

Sarıymış saçlarım mesela, çok güzel sarışın bir uşaktın der durur hala annem

Okul yıllarımda yine bir sürü dert sıkıntı yaramazlık ne isterseniz var bende

Ama kimse şikayet etmiyor, edemiyor, çünkü okulda o zamanların tabiri ile

alacı bir talebeydim, her sene sınıf birincisi, bazen okul birincisi falan olurdum,

Herkesi memnun ederdim, ama babam bir türlü memnun olmak bilmezdi nedense

Ben verdikçe o bir adım ötesini işaret eder, daha çok isterdi,

Ne yapsam yaranamadığımı düşünürdüm.

Düşerdim mesela bazen, hiç öyle koşa koşa gelip beni kaldırmazdı babam,

Düştüğün gibi bir kalk bakışı atardı, ben ağlama seramonimi yapamadan korkar kalkardım,

Mesela köyde çocuklar bir bela mı yapmış, ya da evde bir şey mi kaybolmuş,

Babama hiç telaş etmezdi, bilirdi kimin yaptığını, ev halkı benim masumiyetine inanırdı da,

Ama babam inanmaz hemen beni sorguya çeker doğruyu öğrenirdi,

Mesela yalan söylememeyi annemden öğrendim daha çok,

Lakin doğruları gerçekleri itiraf etmeyi babam öğretti bana,

Yıllar böyle geçti gittti,

Büyüdüm evlendim baba oldum bende,

Çocuklarım olduğunda sözde babam gibi olmayacaktım

Yıllarca bu sözü verdim kendime ama yıllar geçtiB

Boş yere atıp tuttuğumu anlamaya başlayıverdim

Evet düştüğümde kaldırmadı diye kızdığım babam

bana düşenin dostu olmaz, düşebilirsin, ama,

düştüğün yerden kalkmak için kimseden yardım beklemeyeceksini

öğretmiş aslında,

Çok şükür düştüğüm günlerimde, dizlerimin yara bere olduğu günlerde

Önce yaralı dizlerimin üstüne yaslanmayı , sonra da ayaklarımın üstüne kalkmayı

bana hep babam öğretmişti, çocuklarım olduğumda anladım.

Babam yine haklı çıktı,

Mesela hiç unutmam köyümdeki okul yıllarımda

okuldan eve gelirken bir kurşun kalem ve bir silgi bulmuştum yolda

Akşam babam öğrendi, vay sen misin bulan

Ya kaybeden çocuğun başka kalemi ve silgisi yoksa,

Ya anne babasının durumu başka kalem silgi alacak durumda değilse

Vay anası diyorum içimden, sanki devletin hazinesini soyduk

Çıkıp karşısına avazım çıktığı kadar çalmadım buldum diye haykırmak geliyor ama

Yapamıyorsun arkadaş, ya tekrar haklı çıkarsa,

Daha önce denedim yahu, genellikle hep babam haklı çıkıyor

Annem hızır gibi yetişir beni kurtarırdı adeta,

Naapsın uşak çalmamış ya bulmuş der beni savunurdu ama nafile

Babama göre o yerde bulduğum kalem silgi yetim hakkı, garibanın ailelerin alın teri,

Bulsan da senin olmuyor, gideceksin öğretmenine ben kalem silgi buldum diyeceksin,

Yetimin garibanın hakkını alın terini sahibine iade edeceksin, nokta.

İşte bu yüzden yıllarım yolda hiç bir şey bulmayım diye dua ederek geçti benim.

Okul yıllarımda da öyleydi iş hayatımda da, hep kendi paramla aldım ne aldıysam,

Hani düşmez kalkmaz bir Allah diyorlar ya, mesaj bence çok yerinde ve doğru,

Hayatı boyunca bir şeyler başarmaya çalışan herkes hatalar yapıyor,

bu gayet doğal, olması da gerekiyor zaten,

İşin sırrı nerede biliyor musunuz?

Düştün mü arkadaş, düştüğün gibi kalkmasını bileceksin.

Kimseden yardım falan dilenmeyeceksin,

Allem edip kullem edip bir yol bulup düştüğün yerden

dimdik ayağı kalkmayı sen kendin becereceksin.

Babamın öğretilerini yetişkin bir adam olduktan sonra ancak idrak ettim

Hatta bazılarını büyük Atatürkümün Gençliğe hitabesindeki satırlara benzetirim hep.

Sanki anlaşmışlar gibi, hem babam hemde büyük önderim hep aynı şeyi öğüt veriyorlar.

Eh diyorum kendi kendime, ikisi de Rumeli Çocuğu be ya 🙂

İkisi de Balkanların mert cesur delikanlıları,

Bak keyiflendim yine 🙂

Şımarmayalım devam edelim.

Düştüğün yerden bir takım bahanelerin arkasına sığınıp zavallı gibi yatıp kalmayacaksın.

Kurtarıcı beklemeyeceksin, düştüğün yerden kendi inanç azim ve gayretinle kalkacak,

kaldığın yerden hedefine yürüyecek devam edeceksin.

Bakın aşağıdaki Ey Türk Gençliğinden aldığım alıntıya, farklı cümlelerle aynı istikamet hedef gösteriliyor.

ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ

   Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

   Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

   Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

  Mustafa Kemal Atatür

Demem o ki dostlar, baba gölgesinde yaşamak, nasıl bir şey biliyor musunuz?

Kendi toprağında, kendi ay yıldızlı al bayrağının altında yaşamak gibi kutsal bir şey,

Analarımız sayesinde hamur oluyoruz, babalarımızın sayesinde ise,

sıcak fırına girip terleyip pişiyor mis kokan ekmekler oluyoruz.

Babalarımızın gölgesinde ana dilimizi konuşuyor, şarkı ve türküler söylüyoruz.

Deliormanlı bir şairin dediği gibi;

Ne güzel şey Türkçe konuşmak, Ne güzel şey Türkçe gülmek,

İşte bizi biz eden bir çok kerameti babalarımızın gölgesindeki güçten alıyoruz.

Onların bize öğrettikleri ile varız,

Onların bizi sıcak ateşe sokup, dövüp dövüp soğuk suya atmasıyla çelik gibi varız,

Hala gölgesinde yaşadığımız babalarımıza ne kadar teşekkür etsek az…

Hadi bitirelim artık,

Her ne kadar ben böyle günlere inanmıyor olsam da,

yarın babalarımızın günü,

Hem hatırlatayım, hem de sizi babalarınızla çocukluğunuza götürmek istedim.

Kız olur erkek olun fark etmez.

Babalar oğullarının ilk kahramanı, kızlarının ilk aşkıdır derler,

Hediye şart değil,

Babanız hayatta ise, hala gölgesinde yaşıyorsanız,

Babanız ebediyete intikal ettiyse de

bir sofra etrafında demli bir çay ve sohbet eşliğinde babanızla ya da babanız gıyabında onu

anarak ailecek keyifli bir gün geçirmeye,

Ne dersiniz?

Cevat Çırak.

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

19.06.2020

İstanbul