Ey Uykum

Saat gecenin bitmesine yakın

Ben yine uykumun peşindeyim

Kaçtıkça kovalıyorum

Bazen yoruldu pes edecek diyorum

Ama nerde,

yanılıyorum.

Dere tepe düz gidiyorum

Uykum kaçıyor

Ben kovalıyorum.

Kendime sesleniyorum;

Başka bir çözüm bul diyorum

Koyun saymaya başlıyorum,

bir iki üç dört , olmuyor olmuyor

sayıyı unutuyorum,

evet doğru, aklımı veremiyorum

Uykum kaçıyor ben kovalıyorum

Köyümüzün deresi çıkıyor karşıma

Çimenlere uzanarak serin akan sularından,

eğilerek ağızımla,

kana kana, doya doya içiyorum

Uykum kaçıyor ben peşinden kovalıyorum

Saat sabahın ilk saatlerini gösteriyor

Uykum önümde ben peşinde kovalıyorum

Köyümün korularından geçerken,

ey uykum,

inat eteme diyorum

Elbet sende yorulcaksın

kendi ellerine teslim olacaksın

Yapma

Ey uykum

Seni uyarıyorum

Yakalanmak istemiyorsan

Köyümden çık

İnat etme,

beni pişman etme

Çocukluğumu bıraktığım yerde

Kimse benimle baş edemez

Elime su dökemez

Beni kimse

Köyümde yenemez

Uykum Kaçıyor

Ben kovalıyorum.

Sabah ezanı ile

şükür sabah oldu

aydınlık geldi diyorum

Karanlık nöbeti

Aydınlık bir güne devrediyor.

Yeni bir güne

Merhaba diyorum

Uykumu zihnimden

Silip atıyorum.

Elveda uykusuzluk

Merhaba Yeni gün

Merhaba büyük insanlık

Merhaba

Aydınlık.

Hayırlı Sabahlar

Sevgili

Elveda

karamsarlık.

Cevat ÇIRAK

20.07.2019

Reklamlar

Ihlamur Kokan Şehrim Eski Cuma

Dünyanın en güzel şehrinde yaşıyorum aslında. İki kıtayı birbirinden ayıran boğazı ile, şehir vapurları ile yarış eden martıları ile, buram buram susam kokan simitleri ile, olmazsa olmaz ince belli bardaklarda içilen Türk çayı ile sevdiğim vazgeçilmezim İstanbul.

Şairlerin dilinden düşüremediği istanbul benim hiç bir zaman vazgeçemeyeceğim vitaminim, can suyum, nihayetinde çok sevdiğim.

Bu şehirde çok çileler çektim, bu şehirde okudum, bu şehirde kariyer yaptım, bu şehirde ailem ve çocuklarım oldu. Nihayetinde bu şehirde emekli oldum. Bu yüzden minnet ve sevgiyle anıyorum her zaman.

Lakin başka bir şehir daha var kalbimin derinliklerinde. Doğduğum şehir, çocukluğumun en keyifli en renkli anılarını saklayan şehir. Buram buram ıhlamur kokan, beni benden alan şirin mi şirin, güzel mi güzel, canımın bir parçası şehir.

Osmanlıca sözlükte şöyle tarif edilir benim ilk göz ağrım.

” Osmanlılar zamanında, Bulgaristan’da Şumnu ile Razgrat arasında yer alan meşhur bir bölge. ”

Adına bir zamanlar Cuma-i Atik denirmiş.

Bugünkü Bulgaristan Preslav Balkanı tarafından ikiye bölünen büyük bir düzlük sahanın içinde yer alan bu küçük mütevazi şehrin sihiri herkese yetecek güzellik ve şirinliktedir.

Mayıs ayı geldi mi o şehirde doğup büyüyen herkes gün saymaya başlar.

Cuma-i Atik bugünkü adıyla Eski Cuma nasıl özletir kendisini bilemezsiniz!

Mayız ayı gelince ısrarla davet eder müdavimlerini, kayıtsız kalamazsınız, hayır diyemezsiniz, eğer durumunuz musaıt ise davete seve seve icabet edersiniz.

Yola çıkma vakti gelmiştir artık,

Büyük Üstad Yahya Kemalin Sessiz Gemi şiirindeki mısralar dökülüverir kalbinizden;

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Eski Cumaya* (Meçhule) giden bir gemi kalkar bu limandan.

*Biliyorsunuz ama hatırlatmakta yarar var şiirin orjinalinde Meçhule gider gemi.

Nasıl seyahat ederseniz edin, ister kendi aracınızla, ister otobüsle, isterseniz bir dostunuzun misafiri olarak, bir an önce varmak, şehrin merkezindeki bir kafeye yerleşip kahvenizi yudumlarken, o mis ıhlamur kokularını içinize çekmeye başlar, yaşadığınıza şükredersiniz.

İlk sevincinizi sınırı geçince hissedersiniz, bu yolun yarısıdır çünkü. Sınırdaki benzincide kahve otomatından espresso kahvenizi alır, yudum yudum şehrinizin havasına, kokusuna ve dokusuna uyum sağlamaya başlarsınız. Şaka yapmıyorum güzeldir bizim küçük kasabamız, alıştırma yapmadan, prova etmeden gitmeyin sakın, o temiz balkan havası sizi alıp çoçukluğunuza yuvarlayıverir.

Sonra hep yeşili takip ederek, yolculuğunuza kaldığınız yerden devam edersiniz.

 Ortalama bir saatlik bir yolculuktan sonra, bir mola daha vermeniz gerekecektir.

İkinci molaya beş kala yolun sağındaki lavanta tarlalarını görünce arabınızı sağa çekin, inin arabanızdan dalın tarlanın içine. Kırmızıya yakın mosmor tarlanın içinde lavantalara zarar vermeden ve derin derin nefes alarak o muhteşem taze lavanta kokularını içinize çekin. Aman büyülenmeye başladığınızı kimseye belli etmeyin, bir saatten biraz fazla yolculuğunuz daha var. Lavanta tarlasından çıktıktan çok kısa bir süre sonra Petolıçka’ ya (5 yol ağızı) ulaşacaksınız, bu sizin gelenek haline gelmiş asıl mola yerinizdir. Hadi ama ne bekliyorsunuz, saat işliyor, Özlediniz biliyorum. Sıcak sıcak bira ile nasıl bir uyumu varsa bu meretlerin, yedikçe yiyesin geliyor insanın. Siz o meşhur ızgaradan taze pişmiş olarak servis edilen kebapçelerden (balkan kebabı) en az üç tane yersiniz. Sıkıntı yaşayacağınız konu başka. O kadar çok çeşidi var ki, hangi buz gibi soğuk bira markasının olacağına karar vermeye çalışırsınız. Hatırlamaya çalışırsınız, geçen sefer Zagorka içmiştim, ondan önce Şumenska, ve nihayet dolaptan aldığınız Kamenitsa açık renkli birayı satıcıya uzatır açtırırsınız. Satıcı size bardak uzatır ama siz hiçbir zaman birayı bardaktan içmediniz ki, kalsın dersiniz, buz gibi birayı ısıtmanın ne alemi var?

Lütfen acele etmeyin, kebapçeler ağızda dağılarak midenizi şenlendirsin, hadi şimdi iki yudumda biradan yudumlayın, ooh artsın eksilmesin yarasın.

Tabaklarınız ve şişeler boşalınca şehrinize ulaşmak için geri kalan yol düşer aklınıza. Kotel Balkanına doğru tırmanış başlar. Artık bir bilemdiniz bir buçuk saat oksijen deposu, yemyeşil orman yolunu takip ederek, ilk göz ağırınız şehrinize doğru yeniden yol almaya başlarsınız.

Bir an önce varmak istersiniz, lakin dağ yolu işte, çok virajlı, dikkat gerektiriyor, aman ha acele yok. Hatta biraz daha konforlu olsun diye ortama uygun bir melodi size eşlik etse fena olmaz mı? E Hadi o zaman açın radyoyu, Balkan melodileri kulağınızın pasını alıversin.

İki şarkı, üç şarkı derken tırmandığınız Kotel Balkanından inişe geçtikten az sonra karşınıza Osmanpazarı (Omurtak) tabelası çıkıverir. Artık Eski Cuma il sınırları içerisinde olduğunuzu biliyorsunuz, sevinciniz heyecanınızı tetikler, yüzünüz zaten temiz havadan dolayı kıpkırmızı olmuştur da siz onu heyecana bağlarsınız. Sevdiğiniz çocukuluğunuzun şehrine yaklaşmaktasınız, ne büyük mutluluk.

Eski Cuma yoluna girdiniz ve aşağıda doğru inerken, eşsiz doğa tekrar size eşlik eder. Cıvıl cıvıl kuş sesleri, böcekler, doğanın melodisine ortak olan serinleten ağaç yapraklarının hışıltısı, ne muhteşem değil mi? Harika hissedersiniz, yaşadığınıza bir kez daha şükredersiniz. İyi ki buralarda doğmuşum, iyi ki Eski Cumalıyım dersiniz, kendinizle gurur duyarsınız.

Şehir Merkezine gelmeden önce yolun sol tarafında sizi Beyaz At, Ray (Cennet) hoteli karşılar, son virajda olduğunu anlarsınız.

Artık dakikalar içerisinde şehre giriş yapacaksınız. Nerden mi anladınız.

Hoteli geçtikten sonra burnunuza taze açmış ıhlamur kokuları ufak dokunuşlar yapmaya başlar. Hoş geldiniz seromonisidir bu, mis gibi ıhlamur ormanına yaklaşıyorsunuzdur. Bir an önce valizlerden kurtulup devasa ıhlamur ağaçlarının altında ıhlamur kokuları eşliğinde yeni öğütülmüş kahve çekirdeklerinin harmanına kendinizi teslim etmeye hazırlanırsınız. aslında dünden hazırsınız da tekrar heyecan sarıp sarmalar bedeninizi. E güzel şeyler bunlar, keyifli anılar biriktirmek için sıcak ve neşeli bir gün. Aman ıştınmayın şimdi nazar değmesin 🙂

Şehir Merkezine girmek üzeresiniz ben sizi son bir kez daha uyarayım bazı şeyleri hatırlatayım en iyisi.

Şehir merkezi öyle böyle değil, yoğun taze ıhlamur kokar. Bir Kafenin bahçesine oturdunuz, siparişiniz alındı, garson kız bir an önce size kahvesini servis etmek için hızlı adımlarla yanınızdan ayrıldı. Siz artık yemyeşil bir doğa içinde çocukluğunuzla, gençliğinizle, unutulmaz anılarınızla baş başasınız. Eski güzel günlerin hatıraları bir bir zihninizin derinliklerinden size merhaba demeye başlamıştır. Yıllar öncesine dönersiniz, okuldaki arkadaşlarınız, gençlik yıllarındaki cambazlıklarınız, yaramazlıklarınız, kaçamaklarınız bir bir sırayla gelir gelir aklınıza. Kim bilir belki ilk aşkınızla, oturduğunuz masayı görür hatırlarsınız. İşte tam burda yeni aldığım dınki (denim, kot) pantolonumu giymiş sevgilimi bekliyordum diye hatırlarsınız. Kendi kendinize gülümsemeye başlarsınız, Bu arada garson kız kahvenizi getirirken sizin şaşkın hallerinize bir anlam veremez, gülümser. Sizde gülümsersiniz. Yaşamak işte budur dersiniz, etrafınızda göz teması kuran, gülümseyen ve gülümseten yüzler, ne hoş değil mi?! İstermisiniz garson kız espirileri ile sizi gülümsetmişken o eski sevgiliniz şehir merkezinden geçerken sizi fark edip, merhaba desin, yanınıza oturup size eşlik etsin. Oy oy oy nasıl fantezi ama. Olmaz olmaz demeyin, neler oluyor hayatta. Siz yeterki hayal edin, arzulayın, ve üzerinize düşeni yapın, tesadüf diye bir şey yoktur. Emek , sevgi, gayret, heyecan hepsi güzel şeyler, hepsi bizi biz yapan renkli seçenekler. Siz sadece hayal edin ve sonra planlayın ve harakete geçin. Çok ince düşünmeyin, hatta bir şiirden bir kuple gelsin aklınıza. Mesela ben olsam Dağlarına bahar gelmiş memleketim derdim, gerisini düşünmezdim. Düşünsenize havada taze açmış ıhlamurların yaydığı kokular, fincandan saçılan kahve kokuları ile havada buluşuyor, buna aşk demiyelim de ne diyelim, buna sevda türküsü demiyelim sessiz mi kalalım. Biz insanız, insana yakışanı yaparız, bize yakışan da budur. Evet biliyorum, siz hala yolda karşınıza çıkan mis gibi lavanta bahçesini ve kokularını da unutmuyorsunuz. Ihlamur ve kahve kokusuna lavanta kokusunu da katarak güzel kokular üçlemesi yapmak istiyorsunuz. Amacınız maddi zenginlik değil ki insana mahsus ruhsal zenginlik. Hadi hep güzelden iyiden, insanlıktan yana olalım. kardeşe kardeşçe insanlık yaraşır. Hadi dosta selam yola devam diyelim. Yazımızı Ahmet Arifle bitirelim. İçerde (Hapiste) şiirinin son bölümünde mutluluğunu şöyle tarif eder büyük usta. ”Görüşmecim yeşil soğan göndermiş, Karanfil kokuyor cigarım. Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.*

  • İçerde şiiri – Ahmet Arif

İÇERDE  

  Haberin var mı taş duvar?
  Demir kapı, kör pencere,
  Yastığım, ranzam, zincirim,
  Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
  Zulamdaki mahzun resim,
  Haberin var mi?
  Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
  Karanfil kokuyor cıgaram
  Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…     

Ahmed ARİF

Cevat ÇIRAK

24.06.2019

Yaya Geçidinden Geçerken Aklıma Düşüneler

Yaya Geçidinden Geçerken Aklıma Düşüneler

Bayramın ikinci gününden itibaren beş gün süreyle yurt dışına çıktım.

dün gece de tekrar yurda döndüm.

Kaç gündür aklıma hep yaya geçitlerinden geçerken düşündüklerim geliyor nedense.

Neden bu kadar düşündüm, bilinç altım neden bu konuyu unutmadı diye düşünür oldum.

Yurt dışı deyince yanlış anlamayın sakın, avrupanın göbeğine değil, sadece bir sınır kapısı ile ayrılan Bulgaristana gittim.

Fakat insan sormadan edemiyor. Bir sınır bu kadar mı fark ettirir yaşam biçimini ve kültür alışkanlıklarını.

Neden bu kadar derin farklar var onlarla aramızda.

Bakın şimdi.

En çok aklımda kalan trafik kurallarına uyum ve disiplin oldu nedense.

Mesela orda yaya geçidine yaklaşıyorsun, ayağını kaldırdığın an motorlu araç trafiği duruyor. Araçlar sen yaya geçidine basmadan daha yavaşlıyor, ve duruyorlar.

İster istemez Türkiyeden gelmiş bir turist olarak hayret ediyorsun tabiği.

Ben Türkiyeden kalma alışkanlıkla, kazaya neden olmamak için hızlı adımlarla yolun karşısına geçmeye çalışıyorum.

Orada ki yerli halk ise sana garip ifadelerle bakmaya başlıyor. Şaşırıyorlar!

Onlar yaya geçidinden normal adımlarla, hiç acele etmeden ve gayet güvenli bir şekilde geçerlerken ben neden bu kadar geriliyorum ki acaba?

Hatta ben bir kaç kez şöyle bir ahmaklık ettim galiba, bana yol vermek için durmaya hazırlanan araçlara el ederek geçin dedim, yol vermeye çalıştım.

Araç sürücüleri bana gülümseyerek teşekkür ettiler, el salladılar diye sevinirken, yanımdaki arkadaşım bana bakarak sırıtıyordu.

Bozulduğumu belli ederek neden gülüyorsun diye sordum.

Senin buralı olmadığını anladılar, ona gülüyorlar, bende sana gülüyorum, kusura bakma dedi.

Neden dedim?

Cevabı çok basit dedi. Sadece yaya geçitlerinde değil, hayatın her adımında önce insan dedi.

Benim hemen aklıma ‘’ Millet devlet için vardır’’ sözü geldi.

E bize böyle öğretmişlerdi, devleti yaşatmak için millet fedakarlık eder.

Gerçi insanı yaşat ki devlet yaşasın diye bir sözümüz daha var ama, sanırım o sadece kitaplarda ve sözde belkide çok gerilerde kaldı!

Şimdi hayal edelim. İstanbuldasınız. Her hangi bir yerde, yolun karşısına geçeceksiniz. Yolda trafik ışığı yok, ama yaya geçidi var. Geldiniz yaya geçidinin başına, sağa sola bakmadan yola büyük bir güvenle adımınızı attınız. Sizce ne olur, neler yaşarsınız? İnanılır gibi değil öyle değil mi?

Yaya geçidinden geçen araçlar ya sizi ezip geçecek ya da siz önünüz ve arkanızdan geçen araçlara yol vereceksiniz. Sadece bu kadarla kalsa iyi, birde koştura koştura geçmek zorundasınız, aksi taktirde yollarına çıktığın araçaların kornaları içinizi ürpertir. Siz yinede bütün bu stresli durumu satın alarak yolun karşısına geçtiğinize dua edersiniz.

Oysa Avrupalı yayalar hiç stres olmadan geçer yaya geçidinden, hiç acele etmezler, vu motorlu araçlar da onları sabırla beklerken, ne bir korna sesi, ne bir tacizle rahatsız etmez.

İşte bu stresli durumlar zamanla bizim ruh halimizi zedelerken, hayatımızı da keyifle yaşamamıza engel oluyor. Hayat kalitemiz düşüyor. Hayat kalitemiz düşünce hayallerimiz ve ümitlerimizde bir bir önce azalıyor, sonra sönüp uçup yok olup gidiyor…

Sadece trafik kurallarının sağlıklı uygulanması ile sınırlı değil elbet bu durum.

Hayatın tüm süreçlerinde bizim insanımız genellikle bir koşturmaca ve kovalamaca ile hayata tutunmaya çalışırken, gerçek anlamda medeniyette yaşayan insanlar, huzurlu ve sakin bir hayat yaşarlar. Dolayısı ile hayatının her saniyesini mutlu mesut ve lezzetle yudumlarlar.

Bir şey daha var. Bu kadar olumsuzluğa rağmen, bu gözlemimimden kendime nasıl ders çıkratırım diyorum.

Cevap uzak değil.

İyi ki geldik diyorum,

Trafik tabelalarını ve kurallarını İstanbulda kullanmaya unutmuşuz diyorum. İyi oldu da yeniden kullanmak zorunda kaldık hatırladık kurallar insanlanların konforu mutluluğu için varmış diyorum.

Sonra da kendime şu soruyu soruyorum.

Biz ülke olarak, acaba, kaç yıl sonra trafik kurallarının uygulandığı böyle medeni bir kültüre kavuşacağız diyorum?!

Kendimce bir cevap mırıldanıyorum.

Önce en az 20 yıl diyorum, sonra hayır hayır 20 yıla yetişmez bu iş, en az 50 yıl sonra belki diyorum.

Size de sorayım.

Sizce kaç yıl gerekiyor?

Cevat Çırak

12.06.2019

Eller çok olunca yük hafifleşir

İnsan hayatı olumlu olumsuz anılar ve maceralarla doludur.

İnsan bu zorlu yolda ilerlerken, ne destanlar ne badireler atlatarak ilerler yol alır.

Çarşı Mağazalarının yıldızlaştığı yıllarda herkes başarıyı alkışlarken, biz perdenin arkasındaki kahramanlar eserimizle gurur duyduk, mutlu olduk ve daha çok kenetlendik. Fakat hiçbir zaman ben demedik, hep biz dedik, bir ilk olduk, birlik olduk, kenetlendik. Yıllar geçti yollarımız ayrılmış olsa da ekip ruhunu koruyarak yolumuza devam ediyoruz. Şükürler olsun. Bugün yoluna Boyner adıyla başarılarına devam eden bu efsane markanın kurucu kahramanlarına yakışanı yaptık. Ne mutlu bizlere.

Bizler eserimizi yaratırken çok çalıştık ve elbette biraz yıprandık ve yorulduk, fakat hep mutu olmasını ve kardeşçe hayatımıza devam ettik.

Her departman üzerine düşeni canla başla yerine getirmeye çalışıyordu. Bu başarılı departmanları içerisinde merkez depomuzun rölü yadsınamaz büyüklükte takdir görüyor ve alkışlanıyordu. O efsane depo ekibinin kuruluş döneminde başında Feridun Esen vardı. Bilirsiniz Feridunu, yerinde duramaz, her yere yetimeye çalışır, durmadan usanmadan koşulsuz müşteri hizmeti verebilmek canla başla çalışırdı.

Başarımız, kapıdaki güvenlikten, temizlik görevlisinden başlayarak en üst makamlara kadar ortak mücadelemizin eseriydi, ne mutlu bizlere.

Biraz zihinlerimizi zorlarsak Feridun Esenle hepimizin iyi kötü bir anısı serüveni gelecektir aklınıza. İşte o Feridun Esen biliyorsunuz amansız bir hastalıkla mücadele etmektedir. Tedavi süreci zorlu bir süreç olmakla birlikte maddi olarak da pahalı bir süreçtir. Hastalık dolayısı ile çalışma imkanı da ortadan kalkan arkadaşımızın desteğe ihtiyacı vardır. Bir İngiliz atasözü ”Eller çok olunca yük hafifleşir” der. Biz Çarşı emekçileri aynı zamanda yürek işçisi gönül elçileriyiz. Yardımlaşma ve dayanışma bir toplumun gelişmesi için güzel vesiledir. Hepimiz Feridun Eseni seviyoruz. Sevmek fiilinden sonra gelen dünyanın en güzel fiili yardım etmektir. Bir Hint atasözü ”Kardeşinin salını karşıya geçirmeye yardım et göreceksin ki sen de karşıdasın. ” demekte bizi vazifeye davet etmektedir.

Hadi el ele verelim Feridun kardeşimizin salını karşıya geçirelim.

Bu davetin onbir ayın sultanı ramazan ayına denk gelmeside bence bir tesadüf değildir. Fitre ve zekat dönemidir, bu bize bir işarettir. Herkesin yardımlaştığı yerde işler yarım kalmaz. Bize yarım iş bırakmaz yakışmaz. Hadi gelin el verelim Feridun kardeşimizin işini imkanlarımız dahilinde tamamlayalım.

Uzatmadan yazıyı manidar bitirelim.

İyilik etmek fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın. Kur’an-ı Kerim

Sağlıklı keyifli günler dilerim.

Cevat ÇIRAK

07.05.2019

Not: En kısa süre içerisinde bir bankaya hesap açılacak ve sizlerle İBAN Numarası paylaşılacaktır.

Seni tanımadan önce Ben

Seni tanımadan önce

Ben,

Kalbimle düşünemezdim

Seni tanımadan önce

Ben,

Hissetiklerimi yazıya

dökemezdim.

Seni tanımadan önce

Bahçemize çıkıp

Çiçeklere su veremezdim

Seni tanımadan önce

Yok yere,

İki kere iki dört edemezdim

Seni tanımadan öce

Sokağa çıktığımda

Yanımdan geçenlere

Selam veremez,

bir merhaba diyemezdim.

Seni tanımadan önce

Mavi denizlerde uçan

Kkelebeklerin

Sadece bir gün ömrü olduğunu

Bilemezdim.

Seni tanımadan öce

Karanlıkta korkumdan

ıslık çalamazdım.

Seni tanımadan önce

Sevdiğimi Kaybetmenin

Ne demek olduğunu bilemezdim.

Seni tanımadan önce

Ayrılık acısı nedir bilemezdim.

Seni tanımadan önce

Çok sevdim, mutlu yaşadım

diyemezdim.

Seni tanımadan önce

Şiir şair nedir bilemezdim.

Seni tanımadan önce

Ben,

Yürekte acırmış

Geç de olsa

Öğrendim

Diyemezdim.

Seni Tanıdım

Kendimi buldum

Seni tanıdım

Hayata tutundum

Senden gizleyemezdim.

Cevat Çırak.

01.06.2109

Feridun Babaya

Feridun Babaya,

Çarşı Mağazalarının efsane depocusuna

Bir kitapta okumuştum, çok iyi hatırlıyorum, şöyle yazıyordu;

”Hatırlamak Kalbin Düşünmesidir Bırak kalbin düşünsün. Hatırla ” diyordu.

Bize kalbimizle düşünme fırsatı verdin, düşündürdün, insan olduğumuzu hatırlattın. Ne muhteşem enerjin ve sevgi gücün varmış be Feridun usta! Bizi tekrar birleştirdin. Değerlerimizi hatırlattın, hatırlandık, hatırladık. İçimizde közlenmek üzere olan insan olmak onurunu haysiyetini alevlendirdin, çoşturdun, yücelttin. İyi ki varsın, iyi ki bizimlesin, iyi ki seni tanımışız.

Biz Çarşının çınarları olmak için çıkmamıştık yola, lakin yıllar yıllar sonra büyük bir çınarın gölgesinde bir araya gelmeyi başardık. Artık ne rüzgar ne fırtına ne güneş bozamaz efsane birlikteliğimizi. Artık hepimiz birimiz için varız. Eller çok olunca yük hafifler derler. Bundan sonra hiç bir ağır yükün altında ezilmek yok. Geleceğe ümitle bakmak var. Hayata dört elle sarılmak var. Çoşku var neşe var ,hüzünleri geride bıraktık.

Biz sayende tekrar kenetlendik, ömür boyu sürecek ölümsüz muhteşem bir şarkıya dönüştük.

Çarşının Çınarları ekibi olarak sana sağlıklı şeker tadında bayramlar diliyoruz.

Koşulsuz kardeşlik ve mutluluklar diliyoruz.

Çarşının Çınarları Grubu Adına

Cevat ÇIRAK

MECİ

Meci

Bu sabah, güneşin doğuşunu görerek uyanmak isterken, farklı sesler duyarak uyanmak zorunda kaldım. Sesler hemen evimizin arkasındaki sayvant’tan* geliyordu. Önce diğer odalardan bir ses duyarak rahatlamak, korkumu yenmek için destek bekledim ama nafile, hiç ses duyamadım. Korkum biraz daha yükselmeye başlamıştı. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Hemen ıslık çalarak kendimi teselli etmeye çalıştım ama nafile, hiç fayda etmedi,  susarak zaman kazandım. Kalktım hemen giyindim ve kendimi dışarıya attım. Hava karanlıkla gündüz arasındaydı, görebiliyor ama net olarak seçemiyordum. Ayakkabılarımı ayağıma geçirmeden ökçelerine basarak hızla arka tarafa seslerin yanına doğru koşmaya başladım. Norma koşullarda  sesin geldiği tarafa koşulmaz ama, ailem evde olmadığına göre kesin sayvant altında bir şeyler yapıyorlardır diye düşündüm. Bir an önce onların yanına sığınarak korkumadan kurtulmak rahatlamak istiyordum. Annemin ve babamın konuşmalarını duyunca korkumdan eser kalmamıştı.

Sayvant altında hummalı bir çalışma ile karşılaştım. dokuma tezgahı kurulmuştu. Dört kalın ağacın dikey ve yatay birleşiminden kare şeklinde duvara yaslanmış bir dörtgen tezgah kurulmuştu. Annem kınnapları** tefe denen delikli tahtadan geçiriyor uçları babama bağlamak için uzatıyordu. Babam kınnaplarını iki ucunu düğüm atarak birleştiriyordu.

Kalktın mı  çocuğum diye  seslendi babam.

Korktumda kalktım diyecektim ama diyemedim.

Sadece kalktım demekle yetindim.

Babam konuşmaya devam etti.

Sen bugün buralarda ol, annene yardım edersin talimatını ve yapılacakları sıraladı.

Bir sürü şey söyledi. Ben sadece dinledim, ama hiç bir şey anlamadım. Daha önce hiç görmediğim bilmediğim duymadığım bir şey yapılıyordu. Sorun değildi, babam işini bitirince nasıl olsa gidecekti. Her zamanki gibi sonra  annem bana her şeyi tekrar anlatacak izah edecekti.

Nihayet babam gidince, annem benim yüzüme baktı, gülümsedi,  anlamadın değil mi? uşağım diye sevecen bir tavırla, ve yanağımı  okşayarak olup biteni anlatmaya başladı.

Bugün bizde meci*** var dedi.

Duraksadım, düşündüm ama hiç bir şey anlamadım. Öğrenmek için deli gibi can atıyordum,  hemen soruları sıralamaya başladım. 

Ne mecisi anne, o ne demek?

Annem sorularımı cevaplamaya başlamıştı bile.

Hasır mecisi var bugün bizde dedi

Soyulmuş mısır kabuklarından, hasır öreceğiz dedi.

Kınnapların neden tefeden tek tek geçirilerek  dizildiğini şimdi anlamaya başlamıştım.

Kilim halı dokunması gibi bir çalışma yapılacaktı.

Fakat ortaya çıkacak ürünün adı, halı, kilim değil de hazır olacaktı.

Hasırı ne yapacağız sorusuna gerek duymadım. Bizim sundurmanın içinde yerde serili olan hasır epey bi eskimiş, ve yenilenmesi gerekiyordu.

Annem ramazan bayramına yakın bu eski hasırı yenilemek istiyordu. Durumu şimdi daha iyi kavramıştım.

Peki dedim, ben ne yapacağım, nasıl yardımcı olacağım sizlere.

Annem başladı yine tane tane izah etmeye;

-Komşu kadınlarımız gelecek

-İçlerindeki en tecrübelisi Küçük Mehmet kaası (karısı) Lebbe ablan  baş çıkarıcı olarak sıra başı olacak dedi. Sonra tezgahın başında sıralanmış diğer  komşu kadınlar ikiye üçe ayrılmış mısır kabuklarını uçlarından birleştirerek kıvıracak ve hasırı örmeye başlayacaklar. Böylece hasır bir uçtan bir uca oluşmaya başlayacak diye devam etti. Hasırın diğer ucuna gelince de her sıra sonundaki baş kapatıcı komşu kadın tarafından kapatılarak sonunda hasır ortaya çıkacaktı.

Sen dedi, şu leğenlerdeki ıslatılmış mısır kabuklarını bize meciye gelen, hasırı ören (dokuyan) komşu kadınlara bittikçe taşıyacak, takviye yapacaksın, onlara yardım edeceksin dedi.

Annem bana izahat vermeye devam ederken komşu kadınlar yavaş yavaş gelmeye başlamıştı bile.

Krıçmayı****  tutan (işleten) Rafi kaası Fatme abla gelir gelmez bizim annemle olan konuşmamız yarım kaldı.

Maa Rayme diye atıldı Fatma abla.

Başka kim gelecek?

Hemen başlayalım da bitirelim

Bütün mahalleli kadınları çağırdın mı?

Ancak bitecek, çok büyük bir hasır olacak.

Fatma abla soruları anneme soruyor fakat kendisi cevaplıyordu.

Annem sadece kafası ile onaylıyordu.

Bu arada, Niyazi kaası Ayşe, Baki Kaası Zele (Zeliha) de kapıdan içeri girmiş tezgahın başına kurulmuşlardı bile.

Herkes işe başlamak için baş çıkarıcı Lebbe ablayı bekiyordu.

Ve nihayet oda geldi,

Lebbe abla tezgahın kamalarına göz ucuyla baktı, sonra kontrol ettiniz mi kamalar yerine sağlam oturtulmuş mu başlıyoruz dedi.

Kontroller tamamdı.

Annemle birlikte 5 kadın bismillah deyip başladılar hasırı dokumaya.

Onlar çalışırken diğer komşu kadınlarda kapıdan girmeye devam ediyordu. İki hasır dokuyacak kadar komşu kadını ve yetişkin kızları bize gelmeye devam ediyordu.

Kendi aralarındaki iş akışı dakik saat gibi çıt çıt işliyordu.

Aynı zamandan sohbet koyulaşmış, espiriler, fıkralar, gülüşmeler, kahkahalar sayvant altını panayır yeri havasına sokmuştu.

Sayvant altında söylenen türküler sokakta yankılanmaya başlamıştı. Neşeli ortamı duyan  diğer komşu kadınlar da evimizin porta’sından girerek bizim eve geliyordu.

Hasır Meci’si korosu türküleri bir başka güzeldi.

        Alçak duvar el vermez

        Benim yarim nee gelmez 

       Nee Gelmez diye sorarsan 

      Uçeniktir (öğrencidir) gelemez,

      (Askerdir el değmez )

Türküler maniler derken, hasır şekil almaya başlamıştı. Saat yerinde durur mu? Durmaz elbet! öğlen olmuştu. Kadınlar bir saat belirlemişlerdi. Herkes aynı saatte kalkacak ara verilecekti. Herkes evine gidecek,  kendi havyanlarının yemini ve suyunu verecek, sonra tekrar geri döneceklerdi. Döndüklerinde  hep birlikte yemekler yenecek, ve sonra tekrar  hasır kaldığı yerden dokunmaya devam edilecekti.

Kadınlar tezgahın başından kalkıp evlerine hayvanlara bakmaya gidince bizde annemle kendi hayvanlarımızın yanına gittik. Annem ineklerin yemini suyunu harılarken, bende buzağının süt biberon kabı ile karnını doyurmuştum. Koyunların ve keçilerin yemek işi kolaydı, tarladan biçilmiş yoncalardan yemliklerini doldurduk ve işimizi bitirmiştik.

Komşu kadınlar gelene kadar sofrayı kurduk, önceden hazır olan börek ve yemekleri sofraya dizdik. Yağlı ekmekten üstü kaymaklı dızmana yapmıştı annem, mis gibi koku karnımın aç olduğunu hatırlatmıştı bana. Yağlı ekmek nasıl yapılır bilir misiniz?  Una soda katılır, 2 yumurta ve uynukla karılır, hamur haline getirilir. Hamur tepsiye konduktan sonra da üzerine kaymak konur ve köy fırınına atılır. Tepsi fırından çıkarken ilk gördüğünüz şey böreğin üstüdündeki kabarmış ve kızarmış  üstüdür. Size bu anı anlatamam, yaşanması gerekn bir an. O sıcak buharı tüten, mis kokan dızmana tepsisinden elinle bir dilim alırsın sonra bir de ağda (pekmez) varsa bandırırsın, oy oy yemeye doymazsız. Bayıla bayıla yersin, bir türlü doymak bilmez sofradan kalkamazsın. Doyunca bir uyku bastırır, sığınacak bir kuytu minder ararsın. Ama köyde yaşıyorsan öyle kaytaramazsın, köyde hiç iş bitmez. Daha  da kötü bir gerçek var, bekleyen işleri senin adına yapacak kimse yoktur.

Ben  hayallere dalmışken, evimizin dış kapısı açıldı.

İşini bitiren komşu kadınlarımız evlerinden döner dönmez sofraya oturdular, sohbetler eşliğinde hep birlikte yemek yediler, karınlarını doyurdular. 

 Komşu kadınlar Anneme sofrayı kaldırmaları için yardım ettiler. Ben de eksilen mısır yapraklarını takviye ettim. Nihayet hasır kaldığı yerden dokunmaya başlanmıştı.

Bir kısa süreli sohbet arasından sonra, hava tekrar şenlenmeye başlamıştı.

Meci korusundan türküler yankılanmaya başlamıştı.

        Uzun olur gemilerin direği 

        Yanık olur Sevgililerin yüreği…

Neşeli sıcak ortamlarda zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu. 

Akşam üzeri hasırın üçte biri tamamlanmıştı. Sohbet ilerlemiş konu gençlere kadar gelmişti.

Ben biten yaprakları leğenlerden kucaklıyor tezgahın başındaki tepsilere koyuyordum. Bir yandan da çocuk yaşıma rağmen meciye gelen bayanların kızlarla ilgili sohbetini dinlemeye, anlamaya çalışıyordum.

Haftaya bizim mahallede yine meci olacakmış. Lakin bu meci kız mecisi olacakmış. Sadece bekar kızların katıldığı meciler de yapılıyormuş. Genç kızlar geliyormuş, onbeş- onsekiz yaş arası kızların bir araya geldiği meciler daha bir renkli olurmuş. Genç kızların mecileri odada yapılırmış. Kızlar odada hasır dokurken köyün genç delikanlıları yavuklularını görmeye gelirmiş. Odanın küçük penceresinden sevdiklerini görmeye çalışırlar, bir şekilde yüzlerini görmeye ve  oda penceresinden sohbet etmeye uğraş verirlermiş. Erkeklerin odaya girmeleri yasakmış, ama bazı delikanlılar gözleri karartırlar, yasakları deler yavuklusunu daha yakından görmek için odaya  girerlermiş. İşte o zaman olanlar olur, kıyamet kopar, ortalık karışırmış.

Henüz yavuklusu olmayan genç kızlar, en güzel don anterilerini giyer, meciye öyle gelirlermiş. Köyün gönlünü henüz kaptırmamış  gençleri de kızların bulunduğu meci odasının altına gelerek kendi kısmetlerini arar bulmaya çalışırlarmış. O günler ne güzel günlermiş, insan özlüyor.

Bu güzel anılara yelken açmışken hasır ne durumda onu unuttuk, dönüp bir bakalım mı? Ne dersiniz?

 Hasır mecisi ciddiyetle devam ederken ikindi vakti işe ara verildi, çaylar kahveler içilirken, suda haşlanmış ve külle dinlendirilmiş, taze mısır ikram edildi. Daha sonra ortak bir kararla mola verildi. Daha sonra tekrar kadınlar hayvanlarını doyurmak için evlerine gitti. Yaklaşık bir saat sonra tekrar hazır tezgahının başına geçerek geç saatlere kadar çalışıldı. Yoğun uğraşlardan sonra mecinin üçüncü gününde kocaman bir hazır tamamlanmış oldu. Hasır tezgahtan uçları kesilip bağlandıktan sonra çıkartıldı. Güneşe kurumaya bırakıldı. 

Köy halleri işte,  yardımlaşma dayanışma olmasa işler bu kadar süratle bitirilemezdi. 

İyi ki yardımlaşma ve dayanışma varmış diyor insan. 

Bizim oralardaki köylerde İmece (meci)  çok yaygındır. Sadece hazır dokumak için meci yapılmaz. Tarla belleme, mısır soyma, patates çıkarma, çayır biçme, yufka pişirme, ev yapma işleri vb. mecisiz olmaz, olsa bile tadı tuzu olmazdı.

Günümüzde böyle dayanışma süreçleri yaşanan köy kaldı mı derseniz? Hiç sanmıyorum. Modern dünya, iş makinaları, ve köylü halkın şehirlere göç etme telaşı neticesinde meci günleri uygulaması artık bitmiştir.

Bu anımı neden mi yazmaya karar verdim.

Bir zamanlar köylerimizde biz böyle yaşardık.  Karşılık beklemeden  yardımlaşma ve dayanışma ile işlerimizi çözer, hep birlikte mutlu mesut geçinir giderdik.

Sanayi öncesi küçük yerleşim birimlerinde (komün’lerde ****) görülen bu gelenek ve göreneklerimizin, kısacası kültürümüzün unutulmaması için kağıda dökerek bir köşede dursun istedim. Belli mi olur! Belki birileri çıkar  eski güzel günleri yada etmek ister. Kültür bu, döner dolaşır yine bizi bulur.

Cevat ÇIRAK 

28.05.2019

sayvant

1.Ağıl, mandıra. 2.Üstü kapalı, yanları açık yer. 3.Samanlık, ot ve saman konulan üstü kapalı yer. 4.Evlerin dışında üstü örtülü, yanları açık genişçe saçakaltı, teras. 5.Üstü tahta ile örtülmüş yayla evi.

**kınnap

Kaba şeyler dikmeye, bağlamaya yarayan ince sicim veya kalın iplik:

***meci

1. İmece. 2. Parasız iş gören yardımcı.

mece (meci) köyde çok yaygındır. Tarla belleme, mısır soyma, patates çıkarma çayır biçme mecisiz olmaz. olsa bile tadı olmaz.

**** Krıçma

Köy Meyhanesi (Bulgarca) 

****Kömün

belli bir toprak parçası üzerinde toplu bir halde ve geniş anlamda anlaşılmak kaydıyla komşuca ilişkiler (hemşehrilik anlayışı) içinde yaşayan insanlardan oluşan, doğal yerleşme birimi niteliğindeki topluluklardır.

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com