Köyümüzdeki Okulumuz

Bugün 17 Ağustos 2019 Cumartesi. Tatil günü olduğu için iş yok. Gerçi bana üç yıldır iş yok ama 🙂 demekki işi özledim ki yazma gereği duydum. Dün geceden planladığımız program maalesef tutmadı. Sağanak yağmur son anda meteroloji tarafından bildirildiğinden evden çıkmak istemedim bugün. Nedense İstanbulda evimin salonundan bahçemizdeki yağmur damlalarının çiçeklerimin yapraklarını yıkamasını seyrederken aklıma köyüm geldi birden. Hemen açtım bilgisayarımdaki eski albümleri. Biraz nostalji yapayım, köyümün geçmişinde dolaşayım diye niyet ettim ve heyecanla sarıldım bilgisayarımın faresine. Daha ilk tıklamamla karşıma kırk yıl önce dolu dolu altı yılımı geçirdiğim köyümdeki okulum çıkıverdi karşıma.

Ne kadar sürdü o mahsun fotoğrafı süzmem, incelemem derseniz, zaman tutmadım ama içim bir tuhaf oldu. Fotoğrafa her bakışımda onlarca anı tazelendi ve zihnimde dolaşmaya başladı. İnsan hatırladıkça hepsini birden bir an önce anlatmak, paylaşmak ve anılara tutunarak kırk yıl geçmişe gidip bir köşeye sığınmak istiyor. Fakat aceleye gerek yok, istesende hepsini birden anlatamıyorsun.

Çok güzel günlerdi. Dolu dolu sağlıklı mutlu günlerdi gerçekten. Sağlıklı kelimesini bilerek koydum cümlenin başına. Neden mi? Köyde okuyan çocuklar bilir, yahu biz gerçekten ruhsal ve fiziksel olarak sağlıklı olduğumuzdan dolayı çok mutluyduk. Sevgi ile beslenince çocuklar bir başka neşe ve hayat dolu oluyor. Temiz havada gerek okulda, sınıflarda gerekse yemyeşil okul bahçesinde ne güzel anılar biriktirmişiz.

Bizim Bulgaristan Eski Cumaya bağlı Muratlar köyümüzde iki tane okul varmış bir zamanlar. Biri Türk okulu birde bizim eğitim gördüğümüz Bulgar okulu. Bir zamanlar devlet Türk ve Çingene (müslüman) ve Bulgar (Hristiyan) öğrencileri ayırmayı uygun görmüş ve bu şekilde bir sistem kurmuş. Ben şimdi işin bu tarafına çok dokunmayacağım. Dokunursam bu yazı uzar da uzar, saatlerimi alır, canımızı da sıkar, en iyisi cümleye nokta koyarak bitirelim.

Hatırlayanlar bilirde bilmeyenleri de keyifli günlerimize dahil etmek için biraz okuldaki zamanımızı nasıl geçiriyorduk onu anlatmaya çalışayım. Bilmeyenlere çok keyifli geleceğinden eminim. Bilenler zaten nasıl mutlu olacaklar size anlatamam. Mesela diyorum ki bir gün bizim sınıfımızı kırk yıl sonra tekrar bir araya getirsem, şu aşağıda fotoğrafını gördüğümüz çocuklar nasıl görünür acaba!? Neden olmasın belki bir gün bu projeyi köyde buluşur yeniden okulun merdivenlerine çıkar yeniden dondurur torunlarımıza bir anı olarak bırakırız ne dersiniz. Olmaz olmaz demeyin, neler oldu neler.

Hadi dönelim sınıflara, size okulumuzdaki bir günü özetlemeye çalışalım. Özetlemeye çalışalım diyorum çünkü hepsini yazarsam roman olur. Roman olunca fena mı olur, e olmaz tabii, hemde çok güzel olur ama okunur mu onu bilmem. Neden bilmem diyorum? Tecrubem bana uzun yazma okunmuyor diyor da ondan.

Biz köyde okula evden çıkarken koşa koşa çıkardık mesela. Bazen arızalarımız olmazmıydı? E olmaz mı, uşak aklı her zaman aynı olmaz. Ama genelde keyifli mutlu talebelerdik gerçekten. Okula ulaştıktan sonra önce ayakkabılarımızı çıkartır, düzgün bir şekilde ayakkabı dolabına düzgünce koyar, sonra sınıfa okulda bıraktığımız terliklerle girerdik. Terliklerin nerdeyse hepsi aynı model ve renk olmasına rağmen kimse kimsenin terliğini karıştırmaz, herkes kendi terliği ile ayakları üşümeden sınıfa dalardı. Düşünsenize yerler parke, ayağınızda terlikler, ve bizden önce hademenin yaktığı tutrakan marka beyaz emaye uzun soba sınıfın her köşesini sımsıcak bir yuva haline getirivermiş. Bir hayal edin bakalım, dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Ruzgar kar tanelerini ordan oraya savuruyor. İçerde muallim ders anlatıyor. Sobada kıpkırmızı olmuş, çıt çıt yanan odun sesleri odanın sessiz ruhuna farklı bir ambiyans katıyor. Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin. Ayağınızda terlikler, Yan masada yavuklunuz 🙂 öğretmen arkasını her döndüğünde ikinizde aynı anda yazmayı bırakıp bakışıyorsunuz. Küçük küçük tebessümler karşılıklı gidip geliyor. odanın içinde aşk trafiği dolu dizgin kıvranıyor. Gülücükler açıyor yüzünüzün her kasında. Gözleriniz sevgi bombardımanından fır fır olmuş bir o yana bir bu yana yetişmeye çalışıyorlar. Sadece siz mi böyle mutlusunuz hayır tabii ki de, nerdeyse bütün sınıf böyle aslında. Bir kaç arkadaşımızın yavuklusu yan sınıfta ama olsun, aradaki duvar yüreklerin pır pır etmesine mani değil ki! Bu arkadaşların gözleri saatlerde, onlar zamanı hızlı ileriye sarmakla meşgul.

Öğle yemek saati geldiğinde hep birlikte sabah kahvaltı ettiğimiz ana okulunun bodrumunda bulunan okul yemekhanesine giderken bile size onlarca anı yazarım ama, özellikle siz kendi anılarınızı cümleye yerleştirin diye açık alan bırakıyorum. Hatırlayınca mutlu olacaksınız demiyorum, zaten gülümsemeye o günleri andıkça özlemle anmaya başladınız bile. Öyle değimi ama, yalan mı ?

Daha fazla uzatmadan tadında bırakalım. Ben başlattım siz devam edin. Yazamasanız bile önümüz son bahar ve kış geliyor. Demleyin bir demlik çay, arzunuza göre kahve toplayın ev halkını siz başlatın anıları döndürmeye, isteklere peş peşe gelmeye başlayacak zaten. Beni de unutmayın. Küçük bir kuplede bana bir kelime ayırın, sevaptır 🙂

İyiki bu anıları şu an yıkık dökük okulumuzun dimdik ayakta olduğu dönemde yaşamışız diyorum. Baksanıza biraz düşününce hafızalarımıda bizimle birlikte yaşayan ve biz sağ olduğumuz sürece yaşayacak değerlerimizi keyifle onurla gururla yaşatmaya devam edebilir miydik? İşte bu yüzden en mutlu olduğumuz dönemlerde biriktirdiklerimizi bencillik edip kendimize saklamayalım. Bizden başka insanlarda bu keyifli günleri öğrensin ve ilham alsın. Evlatlarımız bu günleri yaşayamadı, onların da bu altın yılları bilmeye hakkı olmalı. Hele hele torunlarımız, olara ne demeli, zaten bir çok şeyi bizim gibi yaşayamadıklarına inandığım torunlarımız bu günleri öğrense, nasıl olur düşünsenize! Harika olur harika., Demedi demeyin alın kağıdı kalemi , yada bilgisayarınızı yazmayı deneyin, bana hak vereceksiniz. Bu altın dönem anılarından daha güzel miras mı bırakılırmış!

Hadi hafızalar tazelensin çocuklarımız ve torunlarımız bizim keyifli günlerimizi öğrensin. Bize büyüklerimiz ne öğrettiler; çocuk görerek öğrenir, ne görürse onu yapar. Çocuk ne yaparsa güzel yapar. çünkü anne babası onlara en iyisini bırakmak, devretmek için çalışır. Demedi demeyin deneyin.

En güzel günler sizin olsun

EN GÜZEL  
En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür...

Nâzım Hikmet Ran
 ( 1902  - 1963 ) 

Cevat ÇIRAK 
17.08.2019 
İstanbul 

Reklamlar

Sensin Sevgilim

Biliyorum karanlığın sonu var,
Biliyorum Aydınlık çok yakın,
Umut değil beni yarına bağlayan,
Sensin sevgilim…

Cevat Çırak

24.07.2019

Kamiloba İstanbul

Ey Uykum

Saat gecenin bitmesine yakın

Ben yine uykumun peşindeyim

Kaçtıkça kovalıyorum

Bazen yoruldu pes edecek diyorum

Ama nerde,

yanılıyorum.

Dere tepe düz gidiyorum

Uykum kaçıyor

Ben kovalıyorum.

Kendime sesleniyorum;

Başka bir çözüm bul diyorum

Koyun saymaya başlıyorum,

bir iki üç dört , olmuyor olmuyor

sayıyı unutuyorum,

evet doğru, aklımı veremiyorum

Uykum kaçıyor ben kovalıyorum

Köyümüzün deresi çıkıyor karşıma

Çimenlere uzanarak serin akan sularından,

eğilerek ağızımla,

kana kana, doya doya içiyorum

Uykum kaçıyor ben peşinden kovalıyorum

Saat sabahın ilk saatlerini gösteriyor

Uykum önümde ben peşinde kovalıyorum

Köyümün korularından geçerken,

ey uykum,

inat eteme diyorum

Elbet sende yorulcaksın

kendi ellerine teslim olacaksın

Yapma

Ey uykum

Seni uyarıyorum

Yakalanmak istemiyorsan

Köyümden çık

İnat etme,

beni pişman etme

Çocukluğumu bıraktığım yerde

Kimse benimle baş edemez

Elime su dökemez

Beni kimse

Köyümde yenemez

Uykum Kaçıyor

Ben kovalıyorum.

Sabah ezanı ile

şükür sabah oldu

aydınlık geldi diyorum

Karanlık nöbeti

Aydınlık bir güne devrediyor.

Yeni bir güne

Merhaba diyorum

Uykumu zihnimden

Silip atıyorum.

Elveda uykusuzluk

Merhaba Yeni gün

Merhaba büyük insanlık

Merhaba

Aydınlık.

Hayırlı Sabahlar

Sevgili

Elveda

karamsarlık.

Cevat ÇIRAK

20.07.2019

Ihlamur Kokan Şehrim Eski Cuma

Dünyanın en güzel şehrinde yaşıyorum aslında. İki kıtayı birbirinden ayıran boğazı ile, şehir vapurları ile yarış eden martıları ile, buram buram susam kokan simitleri ile, olmazsa olmaz ince belli bardaklarda içilen Türk çayı ile sevdiğim vazgeçilmezim İstanbul.

Şairlerin dilinden düşüremediği istanbul benim hiç bir zaman vazgeçemeyeceğim vitaminim, can suyum, nihayetinde çok sevdiğim.

Bu şehirde çok çileler çektim, bu şehirde okudum, bu şehirde kariyer yaptım, bu şehirde ailem ve çocuklarım oldu. Nihayetinde bu şehirde emekli oldum. Bu yüzden minnet ve sevgiyle anıyorum her zaman.

Lakin başka bir şehir daha var kalbimin derinliklerinde. Doğduğum şehir, çocukluğumun en keyifli en renkli anılarını saklayan şehir. Buram buram ıhlamur kokan, beni benden alan şirin mi şirin, güzel mi güzel, canımın bir parçası şehir.

Osmanlıca sözlükte şöyle tarif edilir benim ilk göz ağrım.

” Osmanlılar zamanında, Bulgaristan’da Şumnu ile Razgrat arasında yer alan meşhur bir bölge. ”

Adına bir zamanlar Cuma-i Atik denirmiş.

Bugünkü Bulgaristan Preslav Balkanı tarafından ikiye bölünen büyük bir düzlük sahanın içinde yer alan bu küçük mütevazi şehrin sihiri herkese yetecek güzellik ve şirinliktedir.

Mayıs ayı geldi mi o şehirde doğup büyüyen herkes gün saymaya başlar.

Cuma-i Atik bugünkü adıyla Eski Cuma nasıl özletir kendisini bilemezsiniz!

Mayız ayı gelince ısrarla davet eder müdavimlerini, kayıtsız kalamazsınız, hayır diyemezsiniz, eğer durumunuz musaıt ise davete seve seve icabet edersiniz.

Yola çıkma vakti gelmiştir artık,

Büyük Üstad Yahya Kemalin Sessiz Gemi şiirindeki mısralar dökülüverir kalbinizden;

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Eski Cumaya* (Meçhule) giden bir gemi kalkar bu limandan.

*Biliyorsunuz ama hatırlatmakta yarar var şiirin orjinalinde Meçhule gider gemi.

Nasıl seyahat ederseniz edin, ister kendi aracınızla, ister otobüsle, isterseniz bir dostunuzun misafiri olarak, bir an önce varmak, şehrin merkezindeki bir kafeye yerleşip kahvenizi yudumlarken, o mis ıhlamur kokularını içinize çekmeye başlar, yaşadığınıza şükredersiniz.

İlk sevincinizi sınırı geçince hissedersiniz, bu yolun yarısıdır çünkü. Sınırdaki benzincide kahve otomatından espresso kahvenizi alır, yudum yudum şehrinizin havasına, kokusuna ve dokusuna uyum sağlamaya başlarsınız. Şaka yapmıyorum güzeldir bizim küçük kasabamız, alıştırma yapmadan, prova etmeden gitmeyin sakın, o temiz balkan havası sizi alıp çoçukluğunuza yuvarlayıverir.

Sonra hep yeşili takip ederek, yolculuğunuza kaldığınız yerden devam edersiniz.

 Ortalama bir saatlik bir yolculuktan sonra, bir mola daha vermeniz gerekecektir.

İkinci molaya beş kala yolun sağındaki lavanta tarlalarını görünce arabınızı sağa çekin, inin arabanızdan dalın tarlanın içine. Kırmızıya yakın mosmor tarlanın içinde lavantalara zarar vermeden ve derin derin nefes alarak o muhteşem taze lavanta kokularını içinize çekin. Aman büyülenmeye başladığınızı kimseye belli etmeyin, bir saatten biraz fazla yolculuğunuz daha var. Lavanta tarlasından çıktıktan çok kısa bir süre sonra Petolıçka’ ya (5 yol ağızı) ulaşacaksınız, bu sizin gelenek haline gelmiş asıl mola yerinizdir. Hadi ama ne bekliyorsunuz, saat işliyor, Özlediniz biliyorum. Sıcak sıcak bira ile nasıl bir uyumu varsa bu meretlerin, yedikçe yiyesin geliyor insanın. Siz o meşhur ızgaradan taze pişmiş olarak servis edilen kebapçelerden (balkan kebabı) en az üç tane yersiniz. Sıkıntı yaşayacağınız konu başka. O kadar çok çeşidi var ki, hangi buz gibi soğuk bira markasının olacağına karar vermeye çalışırsınız. Hatırlamaya çalışırsınız, geçen sefer Zagorka içmiştim, ondan önce Şumenska, ve nihayet dolaptan aldığınız Kamenitsa açık renkli birayı satıcıya uzatır açtırırsınız. Satıcı size bardak uzatır ama siz hiçbir zaman birayı bardaktan içmediniz ki, kalsın dersiniz, buz gibi birayı ısıtmanın ne alemi var?

Lütfen acele etmeyin, kebapçeler ağızda dağılarak midenizi şenlendirsin, hadi şimdi iki yudumda biradan yudumlayın, ooh artsın eksilmesin yarasın.

Tabaklarınız ve şişeler boşalınca şehrinize ulaşmak için geri kalan yol düşer aklınıza. Kotel Balkanına doğru tırmanış başlar. Artık bir bilemdiniz bir buçuk saat oksijen deposu, yemyeşil orman yolunu takip ederek, ilk göz ağırınız şehrinize doğru yeniden yol almaya başlarsınız.

Bir an önce varmak istersiniz, lakin dağ yolu işte, çok virajlı, dikkat gerektiriyor, aman ha acele yok. Hatta biraz daha konforlu olsun diye ortama uygun bir melodi size eşlik etse fena olmaz mı? E Hadi o zaman açın radyoyu, Balkan melodileri kulağınızın pasını alıversin.

İki şarkı, üç şarkı derken tırmandığınız Kotel Balkanından inişe geçtikten az sonra karşınıza Osmanpazarı (Omurtak) tabelası çıkıverir. Artık Eski Cuma il sınırları içerisinde olduğunuzu biliyorsunuz, sevinciniz heyecanınızı tetikler, yüzünüz zaten temiz havadan dolayı kıpkırmızı olmuştur da siz onu heyecana bağlarsınız. Sevdiğiniz çocukuluğunuzun şehrine yaklaşmaktasınız, ne büyük mutluluk.

Eski Cuma yoluna girdiniz ve aşağıda doğru inerken, eşsiz doğa tekrar size eşlik eder. Cıvıl cıvıl kuş sesleri, böcekler, doğanın melodisine ortak olan serinleten ağaç yapraklarının hışıltısı, ne muhteşem değil mi? Harika hissedersiniz, yaşadığınıza bir kez daha şükredersiniz. İyi ki buralarda doğmuşum, iyi ki Eski Cumalıyım dersiniz, kendinizle gurur duyarsınız.

Şehir Merkezine gelmeden önce yolun sol tarafında sizi Beyaz At, Ray (Cennet) hoteli karşılar, son virajda olduğunu anlarsınız.

Artık dakikalar içerisinde şehre giriş yapacaksınız. Nerden mi anladınız.

Hoteli geçtikten sonra burnunuza taze açmış ıhlamur kokuları ufak dokunuşlar yapmaya başlar. Hoş geldiniz seromonisidir bu, mis gibi ıhlamur ormanına yaklaşıyorsunuzdur. Bir an önce valizlerden kurtulup devasa ıhlamur ağaçlarının altında ıhlamur kokuları eşliğinde yeni öğütülmüş kahve çekirdeklerinin harmanına kendinizi teslim etmeye hazırlanırsınız. aslında dünden hazırsınız da tekrar heyecan sarıp sarmalar bedeninizi. E güzel şeyler bunlar, keyifli anılar biriktirmek için sıcak ve neşeli bir gün. Aman ıştınmayın şimdi nazar değmesin 🙂

Şehir Merkezine girmek üzeresiniz ben sizi son bir kez daha uyarayım bazı şeyleri hatırlatayım en iyisi.

Şehir merkezi öyle böyle değil, yoğun taze ıhlamur kokar. Bir Kafenin bahçesine oturdunuz, siparişiniz alındı, garson kız bir an önce size kahvesini servis etmek için hızlı adımlarla yanınızdan ayrıldı. Siz artık yemyeşil bir doğa içinde çocukluğunuzla, gençliğinizle, unutulmaz anılarınızla baş başasınız. Eski güzel günlerin hatıraları bir bir zihninizin derinliklerinden size merhaba demeye başlamıştır. Yıllar öncesine dönersiniz, okuldaki arkadaşlarınız, gençlik yıllarındaki cambazlıklarınız, yaramazlıklarınız, kaçamaklarınız bir bir sırayla gelir gelir aklınıza. Kim bilir belki ilk aşkınızla, oturduğunuz masayı görür hatırlarsınız. İşte tam burda yeni aldığım dınki (denim, kot) pantolonumu giymiş sevgilimi bekliyordum diye hatırlarsınız. Kendi kendinize gülümsemeye başlarsınız, Bu arada garson kız kahvenizi getirirken sizin şaşkın hallerinize bir anlam veremez, gülümser. Sizde gülümsersiniz. Yaşamak işte budur dersiniz, etrafınızda göz teması kuran, gülümseyen ve gülümseten yüzler, ne hoş değil mi?! İstermisiniz garson kız espirileri ile sizi gülümsetmişken o eski sevgiliniz şehir merkezinden geçerken sizi fark edip, merhaba desin, yanınıza oturup size eşlik etsin. Oy oy oy nasıl fantezi ama. Olmaz olmaz demeyin, neler oluyor hayatta. Siz yeterki hayal edin, arzulayın, ve üzerinize düşeni yapın, tesadüf diye bir şey yoktur. Emek , sevgi, gayret, heyecan hepsi güzel şeyler, hepsi bizi biz yapan renkli seçenekler. Siz sadece hayal edin ve sonra planlayın ve harakete geçin. Çok ince düşünmeyin, hatta bir şiirden bir kuple gelsin aklınıza. Mesela ben olsam Dağlarına bahar gelmiş memleketim derdim, gerisini düşünmezdim. Düşünsenize havada taze açmış ıhlamurların yaydığı kokular, fincandan saçılan kahve kokuları ile havada buluşuyor, buna aşk demiyelim de ne diyelim, buna sevda türküsü demiyelim sessiz mi kalalım. Biz insanız, insana yakışanı yaparız, bize yakışan da budur. Evet biliyorum, siz hala yolda karşınıza çıkan mis gibi lavanta bahçesini ve kokularını da unutmuyorsunuz. Ihlamur ve kahve kokusuna lavanta kokusunu da katarak güzel kokular üçlemesi yapmak istiyorsunuz. Amacınız maddi zenginlik değil ki insana mahsus ruhsal zenginlik. Hadi hep güzelden iyiden, insanlıktan yana olalım. kardeşe kardeşçe insanlık yaraşır. Hadi dosta selam yola devam diyelim. Yazımızı Ahmet Arifle bitirelim. İçerde (Hapiste) şiirinin son bölümünde mutluluğunu şöyle tarif eder büyük usta. ”Görüşmecim yeşil soğan göndermiş, Karanfil kokuyor cigarım. Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.*

  • İçerde şiiri – Ahmet Arif

İÇERDE  

  Haberin var mı taş duvar?
  Demir kapı, kör pencere,
  Yastığım, ranzam, zincirim,
  Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
  Zulamdaki mahzun resim,
  Haberin var mi?
  Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
  Karanfil kokuyor cıgaram
  Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…     

Ahmed ARİF

Cevat ÇIRAK

24.06.2019

Yaya Geçidinden Geçerken Aklıma Düşüneler

Yaya Geçidinden Geçerken Aklıma Düşüneler

Bayramın ikinci gününden itibaren beş gün süreyle yurt dışına çıktım.

dün gece de tekrar yurda döndüm.

Kaç gündür aklıma hep yaya geçitlerinden geçerken düşündüklerim geliyor nedense.

Neden bu kadar düşündüm, bilinç altım neden bu konuyu unutmadı diye düşünür oldum.

Yurt dışı deyince yanlış anlamayın sakın, avrupanın göbeğine değil, sadece bir sınır kapısı ile ayrılan Bulgaristana gittim.

Fakat insan sormadan edemiyor. Bir sınır bu kadar mı fark ettirir yaşam biçimini ve kültür alışkanlıklarını.

Neden bu kadar derin farklar var onlarla aramızda.

Bakın şimdi.

En çok aklımda kalan trafik kurallarına uyum ve disiplin oldu nedense.

Mesela orda yaya geçidine yaklaşıyorsun, ayağını kaldırdığın an motorlu araç trafiği duruyor. Araçlar sen yaya geçidine basmadan daha yavaşlıyor, ve duruyorlar.

İster istemez Türkiyeden gelmiş bir turist olarak hayret ediyorsun tabiği.

Ben Türkiyeden kalma alışkanlıkla, kazaya neden olmamak için hızlı adımlarla yolun karşısına geçmeye çalışıyorum.

Orada ki yerli halk ise sana garip ifadelerle bakmaya başlıyor. Şaşırıyorlar!

Onlar yaya geçidinden normal adımlarla, hiç acele etmeden ve gayet güvenli bir şekilde geçerlerken ben neden bu kadar geriliyorum ki acaba?

Hatta ben bir kaç kez şöyle bir ahmaklık ettim galiba, bana yol vermek için durmaya hazırlanan araçlara el ederek geçin dedim, yol vermeye çalıştım.

Araç sürücüleri bana gülümseyerek teşekkür ettiler, el salladılar diye sevinirken, yanımdaki arkadaşım bana bakarak sırıtıyordu.

Bozulduğumu belli ederek neden gülüyorsun diye sordum.

Senin buralı olmadığını anladılar, ona gülüyorlar, bende sana gülüyorum, kusura bakma dedi.

Neden dedim?

Cevabı çok basit dedi. Sadece yaya geçitlerinde değil, hayatın her adımında önce insan dedi.

Benim hemen aklıma ‘’ Millet devlet için vardır’’ sözü geldi.

E bize böyle öğretmişlerdi, devleti yaşatmak için millet fedakarlık eder.

Gerçi insanı yaşat ki devlet yaşasın diye bir sözümüz daha var ama, sanırım o sadece kitaplarda ve sözde belkide çok gerilerde kaldı!

Şimdi hayal edelim. İstanbuldasınız. Her hangi bir yerde, yolun karşısına geçeceksiniz. Yolda trafik ışığı yok, ama yaya geçidi var. Geldiniz yaya geçidinin başına, sağa sola bakmadan yola büyük bir güvenle adımınızı attınız. Sizce ne olur, neler yaşarsınız? İnanılır gibi değil öyle değil mi?

Yaya geçidinden geçen araçlar ya sizi ezip geçecek ya da siz önünüz ve arkanızdan geçen araçlara yol vereceksiniz. Sadece bu kadarla kalsa iyi, birde koştura koştura geçmek zorundasınız, aksi taktirde yollarına çıktığın araçaların kornaları içinizi ürpertir. Siz yinede bütün bu stresli durumu satın alarak yolun karşısına geçtiğinize dua edersiniz.

Oysa Avrupalı yayalar hiç stres olmadan geçer yaya geçidinden, hiç acele etmezler, vu motorlu araçlar da onları sabırla beklerken, ne bir korna sesi, ne bir tacizle rahatsız etmez.

İşte bu stresli durumlar zamanla bizim ruh halimizi zedelerken, hayatımızı da keyifle yaşamamıza engel oluyor. Hayat kalitemiz düşüyor. Hayat kalitemiz düşünce hayallerimiz ve ümitlerimizde bir bir önce azalıyor, sonra sönüp uçup yok olup gidiyor…

Sadece trafik kurallarının sağlıklı uygulanması ile sınırlı değil elbet bu durum.

Hayatın tüm süreçlerinde bizim insanımız genellikle bir koşturmaca ve kovalamaca ile hayata tutunmaya çalışırken, gerçek anlamda medeniyette yaşayan insanlar, huzurlu ve sakin bir hayat yaşarlar. Dolayısı ile hayatının her saniyesini mutlu mesut ve lezzetle yudumlarlar.

Bir şey daha var. Bu kadar olumsuzluğa rağmen, bu gözlemimimden kendime nasıl ders çıkratırım diyorum.

Cevap uzak değil.

İyi ki geldik diyorum,

Trafik tabelalarını ve kurallarını İstanbulda kullanmaya unutmuşuz diyorum. İyi oldu da yeniden kullanmak zorunda kaldık hatırladık kurallar insanlanların konforu mutluluğu için varmış diyorum.

Sonra da kendime şu soruyu soruyorum.

Biz ülke olarak, acaba, kaç yıl sonra trafik kurallarının uygulandığı böyle medeni bir kültüre kavuşacağız diyorum?!

Kendimce bir cevap mırıldanıyorum.

Önce en az 20 yıl diyorum, sonra hayır hayır 20 yıla yetişmez bu iş, en az 50 yıl sonra belki diyorum.

Size de sorayım.

Sizce kaç yıl gerekiyor?

Cevat Çırak

12.06.2019

Eller çok olunca yük hafifleşir

İnsan hayatı olumlu olumsuz anılar ve maceralarla doludur.

İnsan bu zorlu yolda ilerlerken, ne destanlar ne badireler atlatarak ilerler yol alır.

Çarşı Mağazalarının yıldızlaştığı yıllarda herkes başarıyı alkışlarken, biz perdenin arkasındaki kahramanlar eserimizle gurur duyduk, mutlu olduk ve daha çok kenetlendik. Fakat hiçbir zaman ben demedik, hep biz dedik, bir ilk olduk, birlik olduk, kenetlendik. Yıllar geçti yollarımız ayrılmış olsa da ekip ruhunu koruyarak yolumuza devam ediyoruz. Şükürler olsun. Bugün yoluna Boyner adıyla başarılarına devam eden bu efsane markanın kurucu kahramanlarına yakışanı yaptık. Ne mutlu bizlere.

Bizler eserimizi yaratırken çok çalıştık ve elbette biraz yıprandık ve yorulduk, fakat hep mutu olmasını ve kardeşçe hayatımıza devam ettik.

Her departman üzerine düşeni canla başla yerine getirmeye çalışıyordu. Bu başarılı departmanları içerisinde merkez depomuzun rölü yadsınamaz büyüklükte takdir görüyor ve alkışlanıyordu. O efsane depo ekibinin kuruluş döneminde başında Feridun Esen vardı. Bilirsiniz Feridunu, yerinde duramaz, her yere yetimeye çalışır, durmadan usanmadan koşulsuz müşteri hizmeti verebilmek canla başla çalışırdı.

Başarımız, kapıdaki güvenlikten, temizlik görevlisinden başlayarak en üst makamlara kadar ortak mücadelemizin eseriydi, ne mutlu bizlere.

Biraz zihinlerimizi zorlarsak Feridun Esenle hepimizin iyi kötü bir anısı serüveni gelecektir aklınıza. İşte o Feridun Esen biliyorsunuz amansız bir hastalıkla mücadele etmektedir. Tedavi süreci zorlu bir süreç olmakla birlikte maddi olarak da pahalı bir süreçtir. Hastalık dolayısı ile çalışma imkanı da ortadan kalkan arkadaşımızın desteğe ihtiyacı vardır. Bir İngiliz atasözü ”Eller çok olunca yük hafifleşir” der. Biz Çarşı emekçileri aynı zamanda yürek işçisi gönül elçileriyiz. Yardımlaşma ve dayanışma bir toplumun gelişmesi için güzel vesiledir. Hepimiz Feridun Eseni seviyoruz. Sevmek fiilinden sonra gelen dünyanın en güzel fiili yardım etmektir. Bir Hint atasözü ”Kardeşinin salını karşıya geçirmeye yardım et göreceksin ki sen de karşıdasın. ” demekte bizi vazifeye davet etmektedir.

Hadi el ele verelim Feridun kardeşimizin salını karşıya geçirelim.

Bu davetin onbir ayın sultanı ramazan ayına denk gelmeside bence bir tesadüf değildir. Fitre ve zekat dönemidir, bu bize bir işarettir. Herkesin yardımlaştığı yerde işler yarım kalmaz. Bize yarım iş bırakmaz yakışmaz. Hadi gelin el verelim Feridun kardeşimizin işini imkanlarımız dahilinde tamamlayalım.

Uzatmadan yazıyı manidar bitirelim.

İyilik etmek fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın. Kur’an-ı Kerim

Sağlıklı keyifli günler dilerim.

Cevat ÇIRAK

07.05.2019

Not: En kısa süre içerisinde bir bankaya hesap açılacak ve sizlerle İBAN Numarası paylaşılacaktır.

Seni tanımadan önce Ben

Seni tanımadan önce

Ben,

Kalbimle düşünemezdim

Seni tanımadan önce

Ben,

Hissetiklerimi yazıya

dökemezdim.

Seni tanımadan önce

Bahçemize çıkıp

Çiçeklere su veremezdim

Seni tanımadan önce

Yok yere,

İki kere iki dört edemezdim

Seni tanımadan öce

Sokağa çıktığımda

Yanımdan geçenlere

Selam veremez,

bir merhaba diyemezdim.

Seni tanımadan önce

Mavi denizlerde uçan

Kkelebeklerin

Sadece bir gün ömrü olduğunu

Bilemezdim.

Seni tanımadan öce

Karanlıkta korkumdan

ıslık çalamazdım.

Seni tanımadan önce

Sevdiğimi Kaybetmenin

Ne demek olduğunu bilemezdim.

Seni tanımadan önce

Ayrılık acısı nedir bilemezdim.

Seni tanımadan önce

Çok sevdim, mutlu yaşadım

diyemezdim.

Seni tanımadan önce

Şiir şair nedir bilemezdim.

Seni tanımadan önce

Ben,

Yürekte acırmış

Geç de olsa

Öğrendim

Diyemezdim.

Seni Tanıdım

Kendimi buldum

Seni tanıdım

Hayata tutundum

Senden gizleyemezdim.

Cevat Çırak.

01.06.2109