Feridun Babaya

Feridun Babaya,

Çarşı Mağazalarının efsane depocusuna

Bir kitapta okumuştum, çok iyi hatırlıyorum, şöyle yazıyordu;

”Hatırlamak Kalbin Düşünmesidir Bırak kalbin düşünsün. Hatırla ” diyordu.

Bize kalbimizle düşünme fırsatı verdin, düşündürdün, insan olduğumuzu hatırlattın. Ne muhteşem enerjin ve sevgi gücün varmış be Feridun usta! Bizi tekrar birleştirdin. Değerlerimizi hatırlattın, hatırlandık, hatırladık. İçimizde közlenmek üzere olan insan olmak onurunu haysiyetini alevlendirdin, çoşturdun, yücelttin. İyi ki varsın, iyi ki bizimlesin, iyi ki seni tanımışız.

Biz Çarşının çınarları olmak için çıkmamıştık yola, lakin yıllar yıllar sonra büyük bir çınarın gölgesinde bir araya gelmeyi başardık. Artık ne rüzgar ne fırtına ne güneş bozamaz efsane birlikteliğimizi. Artık hepimiz birimiz için varız. Eller çok olunca yük hafifler derler. Bundan sonra hiç bir ağır yükün altında ezilmek yok. Geleceğe ümitle bakmak var. Hayata dört elle sarılmak var. Çoşku var neşe var ,hüzünleri geride bıraktık.

Biz sayende tekrar kenetlendik, ömür boyu sürecek ölümsüz muhteşem bir şarkıya dönüştük.

Çarşının Çınarları ekibi olarak sana sağlıklı şeker tadında bayramlar diliyoruz.

Koşulsuz kardeşlik ve mutluluklar diliyoruz.

Çarşının Çınarları Grubu Adına

Cevat ÇIRAK

Reklamlar

MECİ

Meci

Bu sabah, güneşin doğuşunu görerek uyanmak isterken, farklı sesler duyarak uyanmak zorunda kaldım. Sesler hemen evimizin arkasındaki sayvant’tan* geliyordu. Önce diğer odalardan bir ses duyarak rahatlamak, korkumu yenmek için destek bekledim ama nafile, hiç ses duyamadım. Korkum biraz daha yükselmeye başlamıştı. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Hemen ıslık çalarak kendimi teselli etmeye çalıştım ama nafile, hiç fayda etmedi,  susarak zaman kazandım. Kalktım hemen giyindim ve kendimi dışarıya attım. Hava karanlıkla gündüz arasındaydı, görebiliyor ama net olarak seçemiyordum. Ayakkabılarımı ayağıma geçirmeden ökçelerine basarak hızla arka tarafa seslerin yanına doğru koşmaya başladım. Norma koşullarda  sesin geldiği tarafa koşulmaz ama, ailem evde olmadığına göre kesin sayvant altında bir şeyler yapıyorlardır diye düşündüm. Bir an önce onların yanına sığınarak korkumadan kurtulmak rahatlamak istiyordum. Annemin ve babamın konuşmalarını duyunca korkumdan eser kalmamıştı.

Sayvant altında hummalı bir çalışma ile karşılaştım. dokuma tezgahı kurulmuştu. Dört kalın ağacın dikey ve yatay birleşiminden kare şeklinde duvara yaslanmış bir dörtgen tezgah kurulmuştu. Annem kınnapları** tefe denen delikli tahtadan geçiriyor uçları babama bağlamak için uzatıyordu. Babam kınnaplarını iki ucunu düğüm atarak birleştiriyordu.

Kalktın mı  çocuğum diye  seslendi babam.

Korktumda kalktım diyecektim ama diyemedim.

Sadece kalktım demekle yetindim.

Babam konuşmaya devam etti.

Sen bugün buralarda ol, annene yardım edersin talimatını ve yapılacakları sıraladı.

Bir sürü şey söyledi. Ben sadece dinledim, ama hiç bir şey anlamadım. Daha önce hiç görmediğim bilmediğim duymadığım bir şey yapılıyordu. Sorun değildi, babam işini bitirince nasıl olsa gidecekti. Her zamanki gibi sonra  annem bana her şeyi tekrar anlatacak izah edecekti.

Nihayet babam gidince, annem benim yüzüme baktı, gülümsedi,  anlamadın değil mi? uşağım diye sevecen bir tavırla, ve yanağımı  okşayarak olup biteni anlatmaya başladı.

Bugün bizde meci*** var dedi.

Duraksadım, düşündüm ama hiç bir şey anlamadım. Öğrenmek için deli gibi can atıyordum,  hemen soruları sıralamaya başladım. 

Ne mecisi anne, o ne demek?

Annem sorularımı cevaplamaya başlamıştı bile.

Hasır mecisi var bugün bizde dedi

Soyulmuş mısır kabuklarından, hasır öreceğiz dedi.

Kınnapların neden tefeden tek tek geçirilerek  dizildiğini şimdi anlamaya başlamıştım.

Kilim halı dokunması gibi bir çalışma yapılacaktı.

Fakat ortaya çıkacak ürünün adı, halı, kilim değil de hazır olacaktı.

Hasırı ne yapacağız sorusuna gerek duymadım. Bizim sundurmanın içinde yerde serili olan hasır epey bi eskimiş, ve yenilenmesi gerekiyordu.

Annem ramazan bayramına yakın bu eski hasırı yenilemek istiyordu. Durumu şimdi daha iyi kavramıştım.

Peki dedim, ben ne yapacağım, nasıl yardımcı olacağım sizlere.

Annem başladı yine tane tane izah etmeye;

-Komşu kadınlarımız gelecek

-İçlerindeki en tecrübelisi Küçük Mehmet kaası (karısı) Lebbe ablan  baş çıkarıcı olarak sıra başı olacak dedi. Sonra tezgahın başında sıralanmış diğer  komşu kadınlar ikiye üçe ayrılmış mısır kabuklarını uçlarından birleştirerek kıvıracak ve hasırı örmeye başlayacaklar. Böylece hasır bir uçtan bir uca oluşmaya başlayacak diye devam etti. Hasırın diğer ucuna gelince de her sıra sonundaki baş kapatıcı komşu kadın tarafından kapatılarak sonunda hasır ortaya çıkacaktı.

Sen dedi, şu leğenlerdeki ıslatılmış mısır kabuklarını bize meciye gelen, hasırı ören (dokuyan) komşu kadınlara bittikçe taşıyacak, takviye yapacaksın, onlara yardım edeceksin dedi.

Annem bana izahat vermeye devam ederken komşu kadınlar yavaş yavaş gelmeye başlamıştı bile.

Krıçmayı****  tutan (işleten) Rafi kaası Fatme abla gelir gelmez bizim annemle olan konuşmamız yarım kaldı.

Maa Rayme diye atıldı Fatma abla.

Başka kim gelecek?

Hemen başlayalım da bitirelim

Bütün mahalleli kadınları çağırdın mı?

Ancak bitecek, çok büyük bir hasır olacak.

Fatma abla soruları anneme soruyor fakat kendisi cevaplıyordu.

Annem sadece kafası ile onaylıyordu.

Bu arada, Niyazi kaası Ayşe, Baki Kaası Zele (Zeliha) de kapıdan içeri girmiş tezgahın başına kurulmuşlardı bile.

Herkes işe başlamak için baş çıkarıcı Lebbe ablayı bekiyordu.

Ve nihayet oda geldi,

Lebbe abla tezgahın kamalarına göz ucuyla baktı, sonra kontrol ettiniz mi kamalar yerine sağlam oturtulmuş mu başlıyoruz dedi.

Kontroller tamamdı.

Annemle birlikte 5 kadın bismillah deyip başladılar hasırı dokumaya.

Onlar çalışırken diğer komşu kadınlarda kapıdan girmeye devam ediyordu. İki hasır dokuyacak kadar komşu kadını ve yetişkin kızları bize gelmeye devam ediyordu.

Kendi aralarındaki iş akışı dakik saat gibi çıt çıt işliyordu.

Aynı zamandan sohbet koyulaşmış, espiriler, fıkralar, gülüşmeler, kahkahalar sayvant altını panayır yeri havasına sokmuştu.

Sayvant altında söylenen türküler sokakta yankılanmaya başlamıştı. Neşeli ortamı duyan  diğer komşu kadınlar da evimizin porta’sından girerek bizim eve geliyordu.

Hasır Meci’si korosu türküleri bir başka güzeldi.

        Alçak duvar el vermez

        Benim yarim nee gelmez 

       Nee Gelmez diye sorarsan 

      Uçeniktir (öğrencidir) gelemez,

      (Askerdir el değmez )

Türküler maniler derken, hasır şekil almaya başlamıştı. Saat yerinde durur mu? Durmaz elbet! öğlen olmuştu. Kadınlar bir saat belirlemişlerdi. Herkes aynı saatte kalkacak ara verilecekti. Herkes evine gidecek,  kendi havyanlarının yemini ve suyunu verecek, sonra tekrar geri döneceklerdi. Döndüklerinde  hep birlikte yemekler yenecek, ve sonra tekrar  hasır kaldığı yerden dokunmaya devam edilecekti.

Kadınlar tezgahın başından kalkıp evlerine hayvanlara bakmaya gidince bizde annemle kendi hayvanlarımızın yanına gittik. Annem ineklerin yemini suyunu harılarken, bende buzağının süt biberon kabı ile karnını doyurmuştum. Koyunların ve keçilerin yemek işi kolaydı, tarladan biçilmiş yoncalardan yemliklerini doldurduk ve işimizi bitirmiştik.

Komşu kadınlar gelene kadar sofrayı kurduk, önceden hazır olan börek ve yemekleri sofraya dizdik. Yağlı ekmekten üstü kaymaklı dızmana yapmıştı annem, mis gibi koku karnımın aç olduğunu hatırlatmıştı bana. Yağlı ekmek nasıl yapılır bilir misiniz?  Una soda katılır, 2 yumurta ve uynukla karılır, hamur haline getirilir. Hamur tepsiye konduktan sonra da üzerine kaymak konur ve köy fırınına atılır. Tepsi fırından çıkarken ilk gördüğünüz şey böreğin üstüdündeki kabarmış ve kızarmış  üstüdür. Size bu anı anlatamam, yaşanması gerekn bir an. O sıcak buharı tüten, mis kokan dızmana tepsisinden elinle bir dilim alırsın sonra bir de ağda (pekmez) varsa bandırırsın, oy oy yemeye doymazsız. Bayıla bayıla yersin, bir türlü doymak bilmez sofradan kalkamazsın. Doyunca bir uyku bastırır, sığınacak bir kuytu minder ararsın. Ama köyde yaşıyorsan öyle kaytaramazsın, köyde hiç iş bitmez. Daha  da kötü bir gerçek var, bekleyen işleri senin adına yapacak kimse yoktur.

Ben  hayallere dalmışken, evimizin dış kapısı açıldı.

İşini bitiren komşu kadınlarımız evlerinden döner dönmez sofraya oturdular, sohbetler eşliğinde hep birlikte yemek yediler, karınlarını doyurdular. 

 Komşu kadınlar Anneme sofrayı kaldırmaları için yardım ettiler. Ben de eksilen mısır yapraklarını takviye ettim. Nihayet hasır kaldığı yerden dokunmaya başlanmıştı.

Bir kısa süreli sohbet arasından sonra, hava tekrar şenlenmeye başlamıştı.

Meci korusundan türküler yankılanmaya başlamıştı.

        Uzun olur gemilerin direği 

        Yanık olur Sevgililerin yüreği…

Neşeli sıcak ortamlarda zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu. 

Akşam üzeri hasırın üçte biri tamamlanmıştı. Sohbet ilerlemiş konu gençlere kadar gelmişti.

Ben biten yaprakları leğenlerden kucaklıyor tezgahın başındaki tepsilere koyuyordum. Bir yandan da çocuk yaşıma rağmen meciye gelen bayanların kızlarla ilgili sohbetini dinlemeye, anlamaya çalışıyordum.

Haftaya bizim mahallede yine meci olacakmış. Lakin bu meci kız mecisi olacakmış. Sadece bekar kızların katıldığı meciler de yapılıyormuş. Genç kızlar geliyormuş, onbeş- onsekiz yaş arası kızların bir araya geldiği meciler daha bir renkli olurmuş. Genç kızların mecileri odada yapılırmış. Kızlar odada hasır dokurken köyün genç delikanlıları yavuklularını görmeye gelirmiş. Odanın küçük penceresinden sevdiklerini görmeye çalışırlar, bir şekilde yüzlerini görmeye ve  oda penceresinden sohbet etmeye uğraş verirlermiş. Erkeklerin odaya girmeleri yasakmış, ama bazı delikanlılar gözleri karartırlar, yasakları deler yavuklusunu daha yakından görmek için odaya  girerlermiş. İşte o zaman olanlar olur, kıyamet kopar, ortalık karışırmış.

Henüz yavuklusu olmayan genç kızlar, en güzel don anterilerini giyer, meciye öyle gelirlermiş. Köyün gönlünü henüz kaptırmamış  gençleri de kızların bulunduğu meci odasının altına gelerek kendi kısmetlerini arar bulmaya çalışırlarmış. O günler ne güzel günlermiş, insan özlüyor.

Bu güzel anılara yelken açmışken hasır ne durumda onu unuttuk, dönüp bir bakalım mı? Ne dersiniz?

 Hasır mecisi ciddiyetle devam ederken ikindi vakti işe ara verildi, çaylar kahveler içilirken, suda haşlanmış ve külle dinlendirilmiş, taze mısır ikram edildi. Daha sonra ortak bir kararla mola verildi. Daha sonra tekrar kadınlar hayvanlarını doyurmak için evlerine gitti. Yaklaşık bir saat sonra tekrar hazır tezgahının başına geçerek geç saatlere kadar çalışıldı. Yoğun uğraşlardan sonra mecinin üçüncü gününde kocaman bir hazır tamamlanmış oldu. Hasır tezgahtan uçları kesilip bağlandıktan sonra çıkartıldı. Güneşe kurumaya bırakıldı. 

Köy halleri işte,  yardımlaşma dayanışma olmasa işler bu kadar süratle bitirilemezdi. 

İyi ki yardımlaşma ve dayanışma varmış diyor insan. 

Bizim oralardaki köylerde İmece (meci)  çok yaygındır. Sadece hazır dokumak için meci yapılmaz. Tarla belleme, mısır soyma, patates çıkarma, çayır biçme, yufka pişirme, ev yapma işleri vb. mecisiz olmaz, olsa bile tadı tuzu olmazdı.

Günümüzde böyle dayanışma süreçleri yaşanan köy kaldı mı derseniz? Hiç sanmıyorum. Modern dünya, iş makinaları, ve köylü halkın şehirlere göç etme telaşı neticesinde meci günleri uygulaması artık bitmiştir.

Bu anımı neden mi yazmaya karar verdim.

Bir zamanlar köylerimizde biz böyle yaşardık.  Karşılık beklemeden  yardımlaşma ve dayanışma ile işlerimizi çözer, hep birlikte mutlu mesut geçinir giderdik.

Sanayi öncesi küçük yerleşim birimlerinde (komün’lerde ****) görülen bu gelenek ve göreneklerimizin, kısacası kültürümüzün unutulmaması için kağıda dökerek bir köşede dursun istedim. Belli mi olur! Belki birileri çıkar  eski güzel günleri yada etmek ister. Kültür bu, döner dolaşır yine bizi bulur.

Cevat ÇIRAK 

28.05.2019

sayvant

1.Ağıl, mandıra. 2.Üstü kapalı, yanları açık yer. 3.Samanlık, ot ve saman konulan üstü kapalı yer. 4.Evlerin dışında üstü örtülü, yanları açık genişçe saçakaltı, teras. 5.Üstü tahta ile örtülmüş yayla evi.

**kınnap

Kaba şeyler dikmeye, bağlamaya yarayan ince sicim veya kalın iplik:

***meci

1. İmece. 2. Parasız iş gören yardımcı.

mece (meci) köyde çok yaygındır. Tarla belleme, mısır soyma, patates çıkarma çayır biçme mecisiz olmaz. olsa bile tadı olmaz.

**** Krıçma

Köy Meyhanesi (Bulgarca) 

****Kömün

belli bir toprak parçası üzerinde toplu bir halde ve geniş anlamda anlaşılmak kaydıyla komşuca ilişkiler (hemşehrilik anlayışı) içinde yaşayan insanlardan oluşan, doğal yerleşme birimi niteliğindeki topluluklardır.

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Sizin Hiç Çocukluğunuzu Elinizden Aldılar mı?

Ben çocuktum , yıllar öncesiydi ,

En mutlu olduğum yıllarımdı yani…

İçinden dere geçen bir köyde

İki yanı orman iki yanı göl olan bir cennette

Kuş sesleri içerisinde

Mutlu mesut yaşarken

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Köyümüzdeki derede,

arkadaşlarımla ben

mandaların kuyruklarına tutunmuş yüzerken

Kurbağa yarışı yapar,

günümüzü gün ederken

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mektep avlusu içinde limonatasına top oynardık

kimin yendiği, kimin yenildiği belirsizdi

Maç biter hep beraber gider limonatalarımızı içerdik.

Hesabı kimin ödeyeceği önemsizdi,

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mektepte,

ana dilimizde konuşamazdık,

yasaktı

Biz yasak nedir bilir! dinlemezdik

doğuştan en iyi bildiğimiz dilimizi konuşurduk,

Ana dilimizi yani

Türkçeyi türkçe konuşurduk,

Çünkü biz Türkoğlu Türk

Evlad-ı Fatihanlardık

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden.

Çok gördüler,

Küçük gördüler, zorladılar,

bizi anlamadılar,

tuttular cennet köyümüzden ayırdılar,

bizi ana vatana yolladılar

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden.

Top oynardık bizim mahallenin merasında

top dereye kaçınca bizde topun peşinden

dereye dalardık.

Bir yanımızda kazlar yüzerdi

Diğer yanımızda korkudan çığlık atan ördekler

Nerde kaldı o mutlu günler,

tekrar ne zaman gelecekler?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mahalle bokluğunda (çöplüğünde)

İki takım kurar muharebecik oynardık

Hayvanlardan arta kalan yaş mısır saplarını silah yapardık

Saatlerce savaşır bir dakikada barış ilan ederdik.

Sonra gider,

En yakınımızın evinde cicili papa ziyafeti çekerdik

Bir dilim ekmek üzerine biraz yağ, kırmızı toz biber, biraz tuz,

Şimdi sorsam cicili papa nedir desem? bilen çıkar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Çelik çomak oynardık

Her yanımız çürür morarırdı ,

ama kimseden çıt çıkmazdı,

Kavga bilmezdik ,

haset barındırmazdık aramızda

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sahi sizin hiç çocukluğunuzu elinizden aldılar mı?

En mutlu yaşlarınızda içten gülücüğünüzü yarım bıraktılar mı?

Kan kardeşinizden, mahalle arkadaşlarınızdan ayırdılar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sizin hiç,

keçinizi, kuzunuzu, çok süt veren alaca ineğinizi

zorla sattırdılar mı?

En sevdiğiniz cefakar eşeğinizden,

sadık dost köpeğinizden ayırdılar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sahi,

Sizin hiç çocukluğunuzu elinizden aldılar mı?

Benim çocukluğumu aldılar,

hatta bir kısmını yarım bıraktılar

bir kısmını da çaldılar.

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Yıllar geçmiş olsa da üzerinden,

sevdikleri mutlulukları elinden alınan

kalbi kırılan çocuklar

işte bu yüzden,

hiçbir zaman,

unutmaz

ve asla affetmezler.

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Cevat ÇIRAK

01.05.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

View at Medium.com

Brigada

Evden çıktığımdan bu yana durmadan koşuyorum. Kalbimin atışlarını duymaya başladığımda anladım yorulduğumu. Bizim evden horemak (meyhane) önüne kadar adeta koşmamış kopmuşum. Köyümüzü boydan boya ortadan ikiye bölen Beli Lom deresinin üzerine taştan yapılmış köprünün üstüne geldiğimde, fark ettim koştuğum uzun mesafeyi. Biraz soluklanmak için köprünün kollarına teslim ettim kendimi. Kalbim göğüsümden çıkmak üzereydi. Beli lom deresi gür bir şekilde taşıdığı sularını aşağıki yazovire (göle) yolcu ediyordu. Su ahenkle dans ediyordu. Suyun melodik sesini duyunca huzur kapladı içimi. Biraz daha sakinledim. Oysa evden nasıl panikle çıkmış durmadan koşmuştum. Geç kalırım diye koştum aslında. Köyümüzün merkezinde, horemak’la yan yana olan magazine (bakkal dükkanı) yetişmeliydim. Köprünün üstüne saatime baktığımda daha yarım saat vardı kapanmasına. magazine yetişmem gerekiyordu. Tamam dedim yetiştin sakin ol.

Magazine girdiğimde satıcı neden geldiğimi anlaşmıştı sanki.

Gülümseyerek hangisinden vereyim diye sordu.

İki çeşit var biri soslu biri sade.

Ben hemen karşılık verdim, ikisinden de birer tane olsun dedim.

Bu balık konserveleri çok iyi katık dedi. Kırda karın doyurmak için çok isle (iyi) bunlar, hiç uğraşmıyorsun, açıp yemeye başlıyorsun, hazır yemek dedi. Ben evet onaylıyorum anlamında sadece kafamı öne sallayarak onay verdim. Başka dedi? Arkadaşların limonata aldı, peynir aldı, birazda helva alan oldu dedi. Tamam bana da ver aynılarından, kıra boş gitmek olmaz dedim. İçimden kırda aç kalmak, ele bakmak olmaz, biraz fazla alayım da belki alamayan olur beraber yeriz dedim. Birlikte yenen yemekler, nasıl bereketli olur bilirisiniz. Allah korusun, ya oralarda acıkır aç kalırsak ne yaparız diye iç geçirdim çocuk aklımla. Nasıl olsa param var, ne istersen alabilirdim , öyle yaptım, istediğimi aldım. Gülümseyerek maganizere (satıcıya) elimdeki parayı uzattım. Maganizer para üstünü uzatırken, bir kaç tane de morena (çikolatalı gofret) alsaydın, yemekten sonra isle gider, desert olur dedi. Avucumda duran para üstünden alması için elimi biraz öne uzattım, tamam dedim, öyle olsun haklısın. Şimdi biraz rahatladım. alışveriş tamamlanmıştı. Magazinden çıkarken teşekkür ettim satıcıya. Oda beni nazik bir şekilde uğurladı. İstersen bekle , beraber çıkalım, bende kapatıyorum diye seslendi. Çok yoğun bir gün geçirdik bugün dedi. Neden diye sormak ihtiyacında değildim,ama maganizer devam etti, brigada olduğu zaman öğrenciler geliyor, onu bunu çok alıyorlar, iyi iş oluyor, bereket versin dedi. Sonra beraber koyulduk yola. Nerdeyse eve kadar bir daha hiç konuşmadan yürüdük.

Tarif edilmez heyecan içerisindeydim. İlk kez brigadaya katılacaktım. Biliyordum bu gece heyecandan uyuyamayacaktım. Eve gelir gelmez annemin de yardımıyla çantamı hazırladım. Bir büyük şişe de su koydum ranitsama (sırt çantası), hazırdım artık. Yatağımda yattığımda uyumadan önce yarını biraz hayal etmeye çalıştım, güzel şeyler hayal ettim hep, çok derinlere dalmışım, derin bir uykuya dalmış, uyumuşum.

Sabah erkenden kalkmıştım,

Annem, nereye gideceksiniz ? Sorusuyla atıldı evimizin mutfağından.

Malina ( ahu dudu ) toplamaya dedim, bize öyle söyledi muallim, çok heyecanlıyım bakalım nasıl olacak diye devam ettim. Heyecandan ne diyeceğimi bilmiyor, sevinçten uçuyordum.

Nasıl oluyor anlamıyordum, ama annem her zaman benim halimden anlardı.

Çok kolay dedi, hiç korkulacak bir şey yok, çok keyifli olur malina toplamak. Ama dikenlerine dikkat et, ellerin kolların yara bere olacak, sonra teselli etmeye çalıştı, sıkıntı yok eve gelince krem süreriz, çok acımaz dedi.

Bu anneler olmasa biz ne yapardık? Nasıl olurdu hayatla mücadelemiz? İyi ki varlar dedim içimden. Hele benim annem dedim, ne cefakar, ne gayretli bir anne, her şeyi kardeşimle benim adıma düşünüyor dedim. Sonra biraz daha düşündüm ve son kararımı verdim. Dünyadaki annelerin hepsi böyledir dedim. Kim yavrusuna kıyabiliri ki? Her ilk adım bir anne desteği ile başlıyor, anneler bu yüzden çok kıymetli. Allah anneleri başımızdan eksik etmesin. Amin.

Annem çok güzel bir gün olacak senin için, unutulmaz bir gün olacak, bir o kadar da keyifli saatler geçireceksin dedi.

Kızlı-Erkekli cıvıl cıvıl, şen şakrak bir gün sizi bekliyor , çok beğenecek memnun eve döneceksiniz diyerek benim evimden uğurladı.

Ranitsamı (sırt çantamı) yüklendim doğru okula gittim. Hepimiz aynı durumdayız galiba, herkes hiç uyumadan sabaha çıkmış gibiydi, gözlerimiz şiş, keyiflerimiz mızmız, ruh halimiz karışık vaziyetindeydi.

Öğretmenlerimiz de gruba katılınca koyulduk yola. İstikamet Yeni Mahalle yolu üzerindeki malina bahçesi. Okul bahçesinden malina bahçesine seyahatimiz yürüyerek yirmi bilemedin yarım saat sürdü.

Bizden önce gelen köy kooperatifimizin kadın işçileri çoktan işe başlamıştı. Malina dolu tahta kasalar birer birer sıraların dışındaki açık bir alana kat kat dizilmekteydi. Güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıştı. Serin sabah havası ısınmaya, içimizi dışımızı ısıtmaya hazırlanmaktaydı. Muallimlerimiz ve kooperatif brigadiri (yöneticisi) her sıraya iki öğrenci olacak şekilde paylaşımlar yaptı. Ellerimize birer adet tahta kasa tutuşturuldu ve kısa bir iş tanımı yapıldıktan sonra görev başlamış oldu. Boyumuz kadar malinalar içerisinde bir o dalda bir bu dalda kızarmış olgunlaşmış malinaları avuçlarımıza topluyor, ezmeden sıkmadan özenle kasaları dolduruyorduk. Alıştıkça toplama hızımız artıyor, bu arada sohbetlerimiz de şenleniyordu. Önce sıralardaki emekçi işçi kadınların yanık sesli olanları şarkıları türküleri yüksek sesle okuyor, melodiler tarla içinde yankılanıyordu. Rodopların bülbülü Kadriye Latifova türküleri çok söyleniyordu. Sarı gülüm var benim, ela gözlerine kurban olduğum ( ), ve bir çok bilinen şarkı türkü sözleri tüm ekip üyelerinin katılımı ile koro halinde okunuyordu. Deliormanın ve Rumelinin hüzünlü sesi Sıdıka Ahmedova dan yavrumdan ayrıldım ( ) türküsü büyük bir çoşkuyla koro halinde söylendikten sonra malinalık içerisinde bir süre sessizlik olur. Öyle bir yanık türküdür ki o, gurbette kimsen olmaya bile, sanki gurbette evladın, bir yakının varmış gibi hüzünlenir insan. Ayrılıklar gelir aklına. Malina bahçesi küçük bir sessizlikten sonra, yeniden giderek renklenir, kahkaha sesleri, gülücükler, derken, keyifli bir ortam yeniden oluşuyordu. Bu sefer yardıma gelen genç öğrenciler gaza geliyor coşuyordu. Ama onları türküleri şarkıları biraz farklıydı. Mesala gençler, Emil Dimitrov şarkılarınından ”O malka eli” ( (Türkçesi Berkant Samanyolu)) şarkısını yavukluları ve sevdikleri ile birlikte söylüyordu. İşçi kadınlar da zaman şarkıya eşlik ediyordu. Bir başkaydı gençlerle tarlada omuz omuza çalışmak. Bulgaristanın en büyük assolisti Lili İvanova şarkıları herkesin dilindeydi. Mesela benim eski arkadaşlarım şarkısını ( СТАРИ МОЙ ПРИЯТЕЛЮ https://www.youtube.com/watch?v=0_0uqB7-Jts ) ) dillere destan bir şarkıydı. ) herkes ezbere bilir büyük bir çoşkuyla söylerdi.

Güneş yükselmiş, kızdırmaya başlamıştı. Başımıza güneş geçmesin diye şapkalar giyilmişti. Şapkası olmayanlar mendillerini başlarına şapka yerine bağlamışti. Mendili de olmayanlar çaresiz değildi, onlar da gazete kağıdından farklı model şapkalar yaparak başlarını korumaya almıştı.

Okuldan yardıma gelen biz taze öğrenciler ise yeni yeni brigadaya alışmaya çalışıyorduk.

Brigada dediğimiz şey işte buydu. Bir nevi öğrenci işçi dayanışması diyebiliriz. Köyümüzün kooperatifinde yaz aylarında işler yoğunlaşınca insan kaynağı ihtiyacı açığı oluşuyordu. İşte böyle durumlarda Kooperatif yöneticileri okul yönetimlerinden yardım talep ediyor, öğretmen ve öğrenciler de koşa koşa, seve seve yardım elini uzatıyorlardı. Brigada Rusça bir kelimeydi, türkçesi tugay anlamına geliyordu. Sosyalist sistemin örgütlü bir dayanışma modeli olarak topraklarımızda o dönemlerde sıkça kullanılıyordu. Anadolu topraklarında öteden beri var olan imece üsülünün organize edilmiş haline benziyordu.

Bu dayanışma modeli o dönemin öğrencileri için derslerden kaytarma, soluklanma ve daha da önemlisi yavuklun sevgilin varsa onunla kırda bahçede randevulaşma modeliydi.

Biz öğrencilerden korkulurdu; Bir yandan kooperatifimize destek oluyor, bir yandan aşklarımızı tazeliyor, şen şakrak bir hayat sürüyorduk. Hey gidi gençliğimin güzel deli dolu günleri hey.

Bizim ilk brigada tecrübemiz olmasına rağmen, deneyimli üst sınıf öğrencilerinden görerek ve öğrenerek keyifini sürdürdüğümüz bir modelden söz ediyorum aslında.

Malina sıralarında ikişer kişi olarak görev alan bizler, eğer yavuklumuzun sınıfı da brigadaya katıldıysa, hemen aynı sıradaki arkadaşımızla anlaşarak sevgililerimizi yanımıza alır, kumrular gibi romantik bir ortamda malina toplamaya devam ederdik. Düşünsenize sevdiğinizle birlikte aynı sıradasınız. Malina topluyorsunuz. En olgun ve güzellerini dalından kopartıp sevgilinize armağan ediyor, eğleniyorsunuz. Gözlerinizin içi gülüyor, yaşamak ama ne yaşamak diyorsunuz.

Ne yorgunluk, ne kızgın güneşin dalgaları, kavrulsanız bile umurunuzda olmuyor hiç bir şey. Şarkılar, türküler, fıkralar, şakalar eşliğinde dayanışma içinde deli dolu bir gün ve günler geçiriyor yorulduğunuzu hele çalıştığınızı hiç anlamıyorsunuz.

Öğle saati gelince bambaşka serüvenler sizi bekliyor. Yemek molası genelde en az bir buçuk saat oluyor. Maksimum yarım saatiniz yemekle geçiyor, geriye bir saat kalıyor. Bir saat bizim gibi kanı kaynayan gençlere böyle durumlarda ciddi bir zaman dilimi. Nemi yapıyoruz? Yeni Mahalle ile bizim köyümüzün tam ortasında yukarki yazovir ( göl ) var *, bizim çalıştığımız tarlaya bu yazovir 5 dakika mesafede. Yaz sıcağında serinlemek kim istemez ki? Hele grup olarak niyetelendiyseniz değmeyin keyfine. Bir saat toplu halde güneşlenip yüzdükten sonra tekrar işe dönüyoruz. Ne dolu keyifli günler yaşıyoruz, sevdiğiniz yanınızda , keyifler tıkırında, akşam olsun istemiyorsunuz. Serüvenlerimiz bitmek bilmiyor, her anı dolu dolu bir şiir gibi gün geçiriyoruz. Brigada dediğimiz şey toplu halde bir şölen, toplu halde bir dayanışma, bir kaynaşma modeli de aslında. Lakin her güzel anının, günün, bir sonu oluyor öyle değil mi. İşte akşam olmak üzere. Toplanan malinalar akşam saatlerinde gelen kooperatif araçlarına yükleniyor, satıldıkları fabrikalara pazarlara gönderiliyor.

Kooperatifte çalışan köylü kadınlar çıkınlarını alıp evlerine dönmeden hepimize teşekkür ediyorlar. Biz öğrenciler mutluluk sarhoşu olmuşuz, bu vaziyette geldiğimiz yola koyuluyoruz. Evlerimize vardığımızda hala güzel geçen bir günün sihiri etkisindeyiz. Evet yorulduk, evet biraz güneşi yedik, ama bir o kadar mutlu keyifili anılar biriktirdik. O gece yemekten sonra hemen yatıyoruz . Yorgun bedenelerimiz sıcak yataklarına kavuşunca deliksiz bir uykunun tadına keyfine varıyorlar. Sabah olunca, perdeler açılıp güneş havasız odayı sıcacık gülen yüzü ile ısıtınca anlıyorsunuz ne kadar yorululduğunuzu . Odanızın penceresini açıp temiz havaya kavuşunca hayat sen ne cömert ne güzelsin yaşamasını bilene diyorsunuz.

Yataktan kalmadan biraz yorgunluk keyfi kaçamağı yapmak istiyorsunuz. Perdelerin uçmaya başlamasından anlıyorsunuz güneşlenmiş sıcak ılık havanın odanızın içinde dolaştığını. Dün renkli bir gün, bugün mis gibi hava, size yeni mutlu günlerin müjdecisi gibi geliyor . İşte o zaman aklınıza Nazımın o meşhur dizeleri geliyor. Yaşadım diyebilmek için.

Yaşadım Diyebilmek İçin

Bilir misin?

Bir gün kuş olup uçacaksın

İşte o an gelmeden ise yaşayacaksın

Yapmadığın şeyleri yapacaksın

Belki bir şarkıya aşık olacaksın

Onu durmadan dinleyip iki gün sonra unutacaksın

Belki de bu şarkıları söyleyeceksin

Her söylediğinde kalbin yeniden atacak 

Kim bilir belki de bir bilim insanı olur da kendini onlara adarsın

Herkes sana karşı koyarken sen bunu para istemeksizin yaparsın

İşte bundan dolayı sen yaşayacaksın

Kimsenin yaşamadığı kadar

Atamın çocuğuyum diyerek ülken için öleceksin belki

Ama ölürken asla pişman olmayacaksın 

Çünkü sen bileceksen her zaman senin kanınla onur duyacak 

Bir gençlik olacak önünde

Bilmem aşık olursun belki de

İşte o zaman onun için her şeyi yapacaksın

Sadece bir gün de olsa

Onu sevdiğini hep dile getireceksin

Ya astronot olursan ne yapacaksın

Uzaya hükmedeceksin 

Diğer insanlara uçtum diye hava atacaksın belki de

Ta ki uçağın çoktan icat edildiğini hatırlayana kadar

Kahraman olmaya ne dersin 

Bir itfaiyeci olarak o ateşlere atlamak

Ve insanları kurtarmak

Seni hayata bağlayacaktır emin ol

Belki de 2 gün uyumadan ders çalışacaksın

Sonunda kötü not alacaksın

İnek olacaksın

Ama bil ki çocuklarına çalıştım diyebileceksin

Ah unutma ki öğretmen olmak da çok güzel bir şey

Çünkü çocuklara öğreteceksin

Bazen  sinirlensen de 

Onları çok seveceksin

Bilemem hiç insan olmayı denedin mi ama

İşte denediğinde yaşamından daha da önemlisi yok, anlayacaksın

Ama bunun sadece senin hayatın olmadığını bilip 

Hayvanları koruyacaksın

Belki de bir gün yeniden doğmak isteyeceksin 

Ve o gün doğacaksın ve bunların hepsini yaşayacaksın

Ne için mi?

Yaşadım diyebilmek için
  • Yukarıkı yazovir ( göl) artık yok , kurutuldu.

Cevat ÇIRAK

30.04.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

View at Medium.com

Neden Bu Karamsarlık

Neden Bu Karamsarlık

Cevat ÇırakApr 6

Son dönemlerde enteresan gözlemlerim var.

Etrafımdaki insanları gözlemliyorum.

Herkes bir negatiflik sürecine girmiş vaziyette.

Şimdi diyeceksin hayırdır neler gözlemliyorsun?

Nedir bu haller?

Mesela,

diyorum ki, şöyle bir projem var.

Hadi omuz verin yapalım, çok güzel olacak.

Cevap hep aynı benzerlikte,

Senin işin gücün mü yok!

Başına iş mi arıyorsun!

Sen bu insanlara bir şey yapamazsın!

Dertsiz başına dert açma!

gibi benzer cevaplar alıyorum.

Şaşırıp kalmıyorum, pes eder miyim asla etmem

Mesela bir ay önce dedim ki

Sürekli müdavimi olduğumuz kafemize kitaplık kuralım.

Herkes evinde okuduğu kitaplardan bir kaçı başlangıç olarak getirsin.

Of puf derken 100′ e yakın kitabımız oldu.

bu sefer,

bak göreceksin kimse yüzlerine bakmayacak!

Okumazlar, ben bunları biliyorum!

Kitaplara yazık olacak ve daha neler neler!

Şimdi bakıyorum,

okumaz denen kitapların bir kısmı okunmak için alınmış bile…

Okunuyor yani, bazı arkadaşlar ikinci üçüncü kitabı okuyor.

Hatta bir arkadaşın cidden okuduğunu görünce

okur yazarlığına destek amacıyla ona özel bir kitap getirdim evimden

Daha ilk ayında beklentimin üzerinde bir performans görüyorum.

Okuyanlar kim derseniz?

En çok olmaz girme bu işe diyenler okumaya başladı.

Bazı arkadaşlar hala inatla okumamak için direniyorlar.

Fakat onların da eşleri çocukları meraklı ve okumak istedikleri,

kitapları kitaplıktan sordurtup alıyorlar.

Onlarda zamanla bir kitap okuyacak ve sonra

devamı gelecek.

Bu okuma öğrenme işi bulaşıdır,

önce bir kaç kişi virüsü kapar,

sonra o ortamda bulunan herkes ufak ufak nasibini alır

ve sonunda herkes virüsü kapar.

E diyeceksiniz kötü mü olur? Hayır elbette.

Bağışıklık sistemleri gelişir, güçlenir.

Şimdi ne okuyorlar diye gözlemlemeye başladım.

Gözlemliyorum.

Tahminim bir kaç ay sonra yeni kitaplara ihtiyaç olacak

Genelde roman ve hikaye kitapları tercih ediliyor

Özellikle Türk ve Rus edebiyatı merakı var

Az bir kısım tarihe meraklı

Atatürk kitaplarının yeri ne zaman gidip kontrol etsem boş

Şimdi şikayet etme sırası bende

Tahminimden iyi okunuyor kitaplar.

Yapmam gereken, süreci geliştirmek

Önce, bir kütüphane kitap takip defteri almalıyım

Hangi kitap nerde kimde kayıt altında olsun

Ne tür kitaplar tercih ediliyor kayıt altında olursa

Kitaplığımızı bu yönde takviye edelim.

Marangoz bir yeğenim var

Bir bak bir raf daha ek yapalım dedim

Tamam dedi,

Olacak bu işten, oldu bu işi de geçtik.

büyüyecek bu iş daha çok kitabımız olacak

modundayız.

Ama yetmez yanına bir şey daha koyalım diyorum,

taş üstüne taş koymayı babamdan öğrendim.

Yeni ne olabileceğini buldum.

İstanbul şampiyonu bir arkadaşım var

Rica edeceğim ondan,

Gel diyeceğim bir kaç takım satranç alalım.

Haftanın 2 günü uğra,

hem kahveni yudumla,

hemde satranç oynamaya çalışan insanlara

sorgulatmayı, stratejiyi, yönetmeyi öğretelim.

Hayır diyeceğini sanmıyorum ama derse de,

sıkıntı yok bir yol bulup ikna edeceğim kuşkusuz.

İmkansız diye bir şey yoktur.

İnsan isterse,

Aklını kullanırsa,

planı düzgünse,

sabırlıysa,

almaktan çok vermeyi seviyorsa

kaçış yok, olur o iş.

Ve sonrası mı ne olur?

Dağlarına bahar gelir memleketimin.

Yüzü güler sevdiklerimin.

Cevat Çırak

06.04.2019

Kaçıp Gideceğim Buralardan

Kaçıp Gideceğim bURALARDAN

Köyümden ayrıldığım günden beri

Unutulmuş,

bir köşeye atılmış,

sıkıştırılmış gibi hissediyorum kendimi.

Üç ilçe,

dört semt değiştirdim

bazen bir çekyat köşesinde

bazen bir kanepede

hep unutulmuş buldum kendimi.

Koca İstanbul rahat ettiremiyor beni,

Hasretlik bu,

sürekli en zayıf yerimden vuruyor,

sıkıyor canımı.

Oysa bazen,

Boğaz var daha ne istiyorsun deyip

kandırmaya çalışıyorum özlem dolu kalbimi,

lakin bir türlü beceremedim,

şu lanet kandırma işini.

Rol yapamıyorum işte neysem oyum,

evet öyleyim,

fişek, deli dolu bir yürek var bende.

Köyümden ayrıldığımdan beri

Yalnızlığı seviyorum,

kimseyle paylaşmak istemiyorum

çaresizliğimi.

Şair ‘’Yalnızlık paylaşılırsa yalnızlık olmaz ‘’ demiş

Paylaşsam ne olacak ki diyorum,

ne değişecek?

Ben köy çocuğuyum arkadaş,

kırlara, meralara, ovalara,

kör olacası ormanlara kandım,

bu güzelliklere bilerek aldandım,

uzatmayalım işte ben köyüme aitim.

Bazen ne boğaz, ne martılar ve simit

zapt edemeyecek bu yorgun hasret,

özlem dolu kalbimi,

Çekip gideceğim buralardan

hiç arkama bakmadan,

nefesim bitene kadar koşarak,

çocukluğuma geri döneceğim,

ve en sevdiğim yere kavuşunca,

önce,

bir çay demleyin,

kaldığımız yerden yeniden başlıyoruz

özlediğim hayata diyeceğim.

Sonra da oturup köyümün bir ağaç gölgesine

hasret kaldığımız günlere

gülüp gülüp kendimden geçeceğim,

kaldığımız yerden,

ufuklara mutluluklara, hasretlere,

kaybolana kadar akıp gideceğim.

işte o zaman yalnızlığım seni yendim diyeceğim.

Belki o zaman,

ey yalnızlık sana elveda diyeeceğim.

Cevat ÇIRAK

23.03.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Savruluyoruz

Farkında mısınız?

Son dönemlerde toplumca savruluyoruz.

Otobüse biniyorum 53 yaşındayım, gördüklerim beni ürkütüyor

Benim zamanımda gençler yaşlılara yer verirdi

Şimdi öyle mi ? Hayır !

Gencecik çocuklar ya uyku numarasına yatmışlar

Yada çok yoğun ders/ kitap okuyorlar sözde…

Kulaklıkları da cabası, duymadım görmedim modu.

Edepsizce Savruluyoruz.

Sadece toplu taşıma araçlarında mı durum böyle?

Elbette hayır, Her yer aynı.

Mesela,

Arabanla evden yola çıkıyorsunuz

25 yıldan fazla araç kullanmışlığım var ama,

sokağa çıkınca başıma gelecekler için dua ediyorum.

Araçlarımız çok konforlu, her türlü donanım var, amma…

Mesela direksiyon simitlerinin altında sinyal kolları var biliyorunuz.

Nedense şöförler sözleşmişçesine ısrarla inat ediyorlar, kullanmıyorlar.

Sorumluluğumuz yetmiyormuş gibi, birde;

Önümüzde ve arkamızda seyreden araçlarının şöförlerin de aklından

geçenleri tahmin etmek durumundayız.

Dünyanın her yerinde yaya geçidinden geçen insanlara, canlılara yol verilir.

Bizde duruma bakar mısınız!

Çok iyi niyetle ve kural gereği yol veriyorsunuz,

fakat arkanızdaki araç şoförü size kural ihlal etmiş gibi muamele ediyor.

Haklı olduğunuzu kibarca anlatmaya çalışmak istiyorsunuz

fakat neyle karşılaşacağınızı tahmin edemiyorsunuz.

Kendinize hiç yakıştıramayacağınız çözümler üretiyorsunuz.

Camlarınızı kapatıp küfürbaz bir adam olup çıkıveriyorsunuz.

Savruluyoruz derken çok ciddiyim.

Her yönümüzle çıkmaz sokakta yol alıyoruz.

Eve ayak basıyorsunuz, tam şükür edecek, bir oh be diyeceksiniz

Ama nerde…

Bu sefer hezeyan televizyon kanalarında devam ediyor.

Her kanalda seviyesiz siyasi saygısızlık almış başını gidiyor.

Bir film, bir dizi bakayım deseneniz, kendinizden ve içinde bulunduğunuz

toplumunuzdan utanıyorsunuz.

Senaristlere kızayım diyorum ama…

Yapımcı prim yapan işler istediği için olsak gerek

Kimin eli kimin cebimde, belli olmayan,

kim kimi nasıl satıyor, belli olmayan,

Kötü örnekler oluşturan diziler, filimler, yapımlar izliyorsunuz.

Kime sorsam, haklılar,

Kime sorsan, günahsızlar

Kime neden desen, ihanete uğramış

Kime dokunsan aldatılmış

Gerçekten bu gidişat bizi ahlaken çöküşe sürüklüyor

Gerçekten diyorum, görüyorum durumu fena kötü

Toplumca ahlaksızlığa, saygısızlığa, sevgisizliğe doğru

hızla sürükleniyor yitiriliyoruz.

Sosyologlar, toplumbilimciler, eğitimciler,

Herkesten önce anne babalar, siz böyle yetişmediniz

Neden böyle yetiştiriyorsunuz. Neden ?

Yeter, dur diyelim bu rezil duruma,

Sürüklenmeyelim yeter artık.

Aslında,

Çok kolay,

çözümü var !

Bize yapılmasını istemediğimizi başkasına yapmayarak başlayalım.

Neden bu kötü gidişe dur demeyelim?

Neden görmezden gelelim?

Neden seyredelim?

Başkasından çözüm beklemeyelim

Özümüze dönelim,

Ahlak diyelim, ordan başlayalım.

Ne diyor Mevlana

İnsanla hayvan arasındaki fark, edeptir.

Cevat ÇIRAK

22.03.2019