Arama Sonuçları: İstanbul Kitapçısı

https://www.istanbulkitapcisi.com/arama

Türkiye’nin Şarap Dosyası

“Bir bulut olsam, yüklenip yağsam, Dökülsem damla damla toprağıma Bir deli nehir bir asi rüzgar Olup kavuşsam üzüm bağlarına” – Sezen Aksu Üzümün, asmanın kökeni neresidir? Anadolu olduğu iddiası oldukça güçlü. Bu tam olarak ne kadar geriye gidiyor bilinmese de stellerden ve buluntulardan görünen; Hititlerin üzüm üretimi yaptığı açıkça belli. Türkiye’nin en zengin müzelerinden Anadolu […]

Türkiye’nin Şarap Dosyası

BAYRAM KOLACI

Sabah yüzümü yıkamak için bahçemizdeki çeşmeye çıktığımda pırıl pırılı bir yaz havası ile karşılaştım.

Güneş sıcak ve keyifli bir günün beni beklediğini müjdeliyordu.

Yüzümü yıkadıktan sonra omuzumda asılı duran peşkirle (havlu) ellerimi ve yüzümü kuruladım.

Gözlerimi kapattım, yüzümü güneşin geldiği yöne çevirdim, içim ısınsın istedim.

Güneşin sıcaklığı ile birlikte hafif bir yel esiverse bir yandan ısınırken serinlik olsa ne güzel olurdu diye geçirdim içimden.

Birden evimizin duvarında dayalı duran çalı süpürgesini gördüm.

Haraketli ve yoğun günlerin geldiğini hemen anladım.

Çalı süpürgesi porta ile evimizin bahçesini temizlemek süpürmek için çıkardı.

Bunu daha dün anlamalıydım dedim.

Evet evet dün evimiz kalabalıktı, komşu kadınlar bizdeydi, ve koca bir gün hamur açtılar.

Her eve bir iki tepsi ev baklavası hazırlanmış, tepsiler sıra sıra dizilmişlerdi.

Bayram geliyordu ama ben daha çocuktum bu kadar çabuk gelmesini ya bilmiyor yada beklemiyordum.

Babam evimizdeki hayvanların karınlarını temizlemekle meşgul olacaktı.

Dedem at arabasının tamiri onarımı ile uğraşıyordu, kardeşimde onun yanındaydı.

Aile meclisi çoktan görev dağılımı yapmış her kes üzerine düşen görevini bir an önce tamamlamaya çalışıyordu.

Annem çalı süpürgesiyle bahçemizin önünden porta girişine kadar olan alanı süpürecekti.

Hadi üstüne bir şeyler giy gel bana yardım, evimizin önünü süpürelim yarın bayram daha çok işimiz var diyerek emrivaki bir ses tonuyla seslendi.

Daha ne işimiz var ana dedim. Zaten dün tepsi tepsi baklavalar yaptınız ya daha ne yapacaksın ki? Onlar bize yeter de artar bile dememe kalmadı.

Saç kokutacağız oğlum dedi ve devam etti; ölmüşlerimizin ruhuna senenin belli dönemlerinde yaparız nasıl unutursun.

Sonra hatası anladı, bir çocukla konuştuğunu hatırladı ki gülümseyiverdi.

Ölmüşlerimizin ruhuna diye bazen pesmet, pişi, akıtma dökülür konu komşuya dağıtılırdı onu biliyordum ama, yine de sormak istedim.

Sen hangisini yapacaksın ana dedim.

Kolaç dedi kolaç yapacağız, bayram arefelerinde biz hep kolaç yaparız oğlum dedi.

Sakın öğleden sonra bir yere ayrılma pişen kolaç’ları komşulara bu sene sen dağıtacaksın dedi.

Bir yandan avlu içini süpürüyoruz diğer yandan annem dünden hamur hazırlamıştım, hamurum var, sen kümesten bana yumurta getirir, taze yumurta ile yapalım, güzel olsun diye talimatlar vermeye devam ediyordu.

İçimden ne taze yumurtası, sanki dün kümesten topladıklarımın günü geçti de taze yumurta istiyorsun ana diye tebessüm ediyordum.

Kocaman çalı süpürgesi bir taramada en az bir kaç adım temizliyor yerdeki tozun kabasını topluyordu.

Çalış süpürgesi deyip geçmeyin, eğer çalımını usülünü bilmezseniz avlu içini toza dumana katarsın.

Süpürmeyi bilmek de bir marifet ister.

Öyle kolay iş değildir yani!

Anam azla yetinir mi elbette hayır?

Her köyümüzdeki kadın gibi hadi dedi sokağımızın önünü de geçelim.

Bayramda gelen geçen olur, temiz bulsunlar sokağımızı laf etmesinler.

Bu arada ben her zamanki gibi tembellik peşinde aman ne gerek var sokak bizim değil ki biz neden süpürüyoruz diye geçiriyordum içimden.

Ama gelin görün ki annem sanki içimden geçenleri okuyor gibiydi!

Mırıldanma da dedi, al şu süpürgeyi birazını da sen süpür bende biriken taş ve gübürleri (çöp) atayım.

Ama dedim nasıl olur ben koca çalı süpürgesi ile sokak mı süpürceğim ana,

Kızlar görürse benimle alay ederler, yapamam ben, zaten baksana bu süpürge benim boyum kadar ben nasıl süpüreyim.

Anam kararlı bir ses tonuyla, aylazlık etmeye yer arama, kızlar seni görünce ne olacak anana yardım ediyorsun, ne var bunda!

Hem bizim mahallede kaç tane kız var ki seni görecek, hadi çabuk ol düzgün süpür mahalleyi toza dumana katma diyerek elindeki gübür’leri atmak için sokağın başındaki bokluğa (çöplüğe) doğru ilerledi.

Kimseler beni elimde boyumdan büyük süpürgeyle sokak süpürürken görmesin diye bizim avlumuza bakan yolu hızlıca süpürmüş nefes nefese kalmıştım.

Anam döndüğünde ben avlunun içine kaçmıştım bile.

Bitirdin mi de, kafamı evet anlamında salladım.

Çok yorulmuş susamıştım.

Evin önündeki çeşmeden su içeceğim dedim, çeşmeye yöneldim.

Annem hayır terlesin şimdi su içme hasta olursun önce git çalı süpürgesini yerine bırak dedi.

Süpürgeyi sayvant (üstü kapalı kuruluk) altına götürürken gerçekten yüzümden terler akıyordu.

Anam her zamanki gibi haklıydı, terli iken su içmek olmazdı.

Üstümü değiştirmek için eve girdiğimde köy sobasının sıcaklığını daha kapıdan hissettim.

Köy sofrası kurulmuş, kolaçlar hazırlanmış, üstlerine yumurtalar sürülmüştü bile.

Daha kapıdan girer girmez talimatlar başlar diye düşünürken, düşünmeme gerek kalmadı.

Hemen bana kilerden çoroltu (çörek otu) burkanını (kavanoz) getir talimatını almıştım bile.

Hiç uflayacak puflayacak halim kalmamıştı, itiraz etmek zaten bir işe yaramıyordu.

En iyisi git getir sonra git ne yapacaksan yap dedim içimden.

Annem bir tepsi içinde çoroltu bekleyen kolaçların üzerine öyle güzel serpiyordu ki karnımın aç olduğunu fark ettim.

İlk tepsi fırına girdiği andan itibaren dayanamadım.

Ne zaman pişer benim karnım açıktı deyiverdim.

Elini yüzünü yıka, üstünü değiş gel bak sana ne yapacağım dedi anacığım sevgi dolu yüz ifadesiyle gülümseyerek.

Temizlenip paklanmıştım, ama bayramlıklarımı giymemiştim,

Bayramlıklar yarın giyilecekti, bugün arefeydi.

Bir an önce bayram gelsin istedim.

İlk önce dedemin elini öpüyordum her zaman, en büyük parayı her zaman o veriyordu.

Kırmızı bir para, 5 leva , harca harca bitmez çok bereketli bir paraydı be ya.

Dedem disiplinli adamdı, bayram dan bir hafta önce kime ne vereceğini hesaplar ona göre cüzdanından yerlerine ayırırdı.

Sonra diğer dedeme giderim oda bu kadar büyük olmasa da kağıt para verirdi, ooo yaşadım yine bu bayram diye hayal ederken gene annemin sesi duyuldu.

Nerde kaldın oğlum, kolaçlar fırından çıkmak üzere, hadi gel artık.

Belli ki kontrol amaçlı köy sobasının fırın kapağını açmıştı annem. Mis gibi taze ekmek kokusu ve çoroltu kokusu sanki ayrı yerlerden gönderilmişte sonradan birbirine kavuşmuş iki yavuklu gibi sarmaş dolaş evin içinde dolaşıyordu.

O tarifsiz kokuyu içine çektikçe acıkman her saniye çoğalıyordu.

Köy ekmeği bir başka güzeldir ama, adı kolaç olunca ve fırından da tazecik çıkınca tek bir eksiği kalır o mübareğin.

Nedir o bilin bakalım?

Hemen cevap vermeyeyimi ballandıra ballandıra anlatayım merak edin biraz 🙂

Misler gibi kızarmış ve nefis bir kokusu olan kolaç tepsisi fırından çıkınca öyle hemen servis edilmez bir kere.

Yok öyle armut piş ağızıma hemen düş modeli.

Biz şimdiki nesil çocuklar değil sabır etmeyi de biliriz de.

Gene de çocuksun işte, çabucak oluversin istiyorsun işte.

Bizi analarımız biraz tarlasına gitsin diye avuturlar, ekmeğin yenecek kıvama gelmesini böyle kandırarak bizi bekletirlerdi.

Biz de fırından çıkan taze ekmek neden tarlasına gitsin ki diye hiç merak edip akıl edip sorma gereği duymazdık.

Fırından çıkan ekmekler bir havluya sarılır bir süre tarlasına gitsin diye bekletilirdi.

Sonradan nedeni öğrendik ama olsun, güzel bir ritüeldi bence, bekledikçe o mis gibi ekmek kokusunu içine çektikçe daha çok karınımız acıkırdı

Artık dayanamaz hale gelmek üzere olduğumuz anlarda ekmek sarılı peşkirlerin içinden çıkar sofraya konurdu.

İşte o anı size anlatamam, bunu yaşamanız gerekiyor.

Hani dedim ya ekmeğin bir eksiği kalırdı diye, işte o eksiğin tamamlanma anı gelirdi.

Neydi o biliyormusunuz?

Bakın şöyle anlatayım,

Taze kolaç yada ekmeğin içi açılır, sıcacık ekmeğin içine taze köy peyniri ile doldurulur sonra usulca kapatılır, ve üstten biraz iç içe geçsinler kaynaşsınlar diye bastırılırdı.

Hadi silin ağızının kenarından akan suyu becanım, yapmayın böyle e ha.

Siz köylü uşağısınız, şansılısınız.

Çıkın şimdi bahçeye, bir kaç sap taze yeşil soğan, bir iki taze mis gibi domates koparın bakalım oradan, hah şöyle be ya.

Yıkayın çeşmede bir güzel.

Hadi gidin şimdi içinde peyniriyle kaynaşmış kolacınızı alın elinize, küçük bir yudum ısırın bakem, çiğneyin bakem biraz, hadi şimdi biraz soğandan ısırın, biraz domatesten, oooh mis.

Acele etmeyin ey ehali boğulacaksınız yarın bayram becanım.

Oldu mu şimdi bu, bak ben size dedim çok yemeyin diye, daha köy baklavası vardı ama siz kaç kolaç yediniz de doymadınız ben anlamadım ki.

İşte şimdi anamın kolaçlarının içine ne koyduğunu öğrendiniz öyle değil mi?

Daha anlatacaklarım var ama , bana rahat yok ki.

Annem hadi uşağım dedi, bu çıkan kolaçlar soğumadan dağıtmaya başla bakalım.

Sen ilk tepsiyi dağıtamaya başladığında diğer tepsi de pişer sonra onları da alır dağıtırsın diyerek beni yolcu etmek için kapıya kadar uğurlamıştı bile.

Hem yürüyor hemde anamın talimatlarını dinleyerek çok dikkatli olmaya çalışıyordum.

İlk kez tek başıma kolaç dağıtmaya gönderiliyordum.

Görevimi kusursuz yapmam gerekiyordu.

Mahallenin en aşağısından, başından başla, hiç bir kapıyı boş geçme sakın, iyi bayramlar demeyi unutma, büyüklerinin ellerini öpmeyi unutma elindeki tepsiyi sıkı tut düşürme, kolaçların üstlerini açık bırakma, örtüyü kaybetme.

Ben yola çıkmışken arkamdan bu talimatları yağdırıyordu anam.

Her çaldığım kapıda çok iyi karşılanıyor , iltifatlar alıyor, anneme babama selamlar alıyordum, sadece bunlar mı elbette hayır.

Birde verdiğim kolacın yerine o evin kolacından bir tane alıyor öyle geze geze tüm evlerden ölmüşlerin ruhuna yapılan pişirilen kolaçlardan pesmetlerden bir tane bizim eve getiriyordum.

Saç kokutma geleneklerimiz her bayram istisnasız tekrar ediliyordu.

Çok güzel bir gelenek olarak hatırımda kalmış ve hiç unutmamıştım.

Bulgaristan Türkleri bayram ve özel günlerinde her zaman saç kokutarak, kapılarına kadar gelen ölmüşlerin ruhları sevindiriyor, atalarını ve ebedi dünyaya göçüp gidenlerini hiç ama hiç unutmuyordu.

Rahmetle anmak galiba böyle bir güzellikti.

Sadece bunlarla yenilmiyordu, evlerde kuran okunur dualar edilirdi,

Ama bu gelenekler biraz gizli saklı yapılanlar kısmıydı.

Bu hatıralarım benim en özel anılarım olarak hep yaşayacaklardı.

Bir zamanlar Bulgaristan Eski Cuma Muratlar köyünde ben daha çoçuk yaşlarımda iken ,yani günümüzden en az kırk yıl önce bu güzel geleneklerimiz yaşatılırken ben bunları hafızama kazımışım ki unutamıyorum.

Bayram sabahları erkekler bayram namazından sonra mezarlığa giderlerdi, anneler bayram sofrası hazırlardı, çocuklar yeni bayramlık urbalarını (kıyafet) giyer el öpmek için sıraya girerlerdi.

Erkekler eve döndüklerinde bayram hep birlikte yemek yemekle başlardı.

Her zaman önce evin gelini yada kızlarının tuttuğu ibrik ve leğenle eller yıkanır, peşkirle kurulanır öyle sofraya oturulurdu.

Ailenin tamamı bir arada olduğu için en büyük sofra kurulurdu,

Evin en büyüğü bizde dedem di.

Önce sofra duası edilirdi, sonra dedemin ”de buyurun” talimatıyla kaşıklarlar sofrada yarış ederdi.

Güzel günlerdi, hemde çok güzel günlerdi, para çok değerli değildi, insan iyi yürekli insan çok kıymetli ve değerliydi.

Her evde bayram parası yoktu, bazen ceviz, bazen meyve, bazen şeker, bazen para verilirdi.

Her çocuğun bir bayram torbacığı vardı. boyunlarında asılı durur, her kapıdan sonra doldukça dolardı.

Özellikle bu yıl bu Corona virüsü nedeniyle ilk kez evde kalarak bayram kutlayacağız.

Nedense bu günleri yazmak hatırlamak istedim nedense.

Dedim ya güzel günlerdi, anmadan edemezdim

Bu vesile ile tüm islam alemine iyi bayramlar diliyorum.

Geleneklerimizi kültürümüzü hiç bir zaman hafızanızdan çıkartmayın diyorum.

Ramazan bayramımız tekrar kutlu olsun.

Büyüklerimin ellerinden küçüklerimin gözlerinden öpüyorum.

Cevat ÇIRAK

23.05.2020

İstanbul

EFSANE DERBİ

(Bulgaristan Eski Cuma Boğazkesen- Muratlar Köyleri Futbol Derbisi )

Eski Cuma ilinin doğusunda üç güzel köy, birlik beraberlik içinde yaza hazırlanıyorlardı.

Muratlar, Boğazkesen, ve Yeni mahalle köyleri birbirinden kız alıp vermişlerdi.

Bakmayın siz üç ayrı köy olduklarına, üç kardeş gibi üç mucize şirin köy

Öyle köyler ki herkes birbirini tanır, herkesin iyi kötü komşu köyle bir anısı vardır.

Hangi köyde güzel bir gelişme olsa hep birlikte gülüp, gerektiğinde hep birlikte ağlamasını da

bilen üç kafadar köy.

Hepsi iyi yürekli mert çalışkan Anadoludan göçe eden Türklerin kurduğu Türk köyleri

Neden öyle diyorum elimde sağlam kaynaklar var.

Osmanlının tahrir defterlerine baktığınızda görürsünüz,

Anadoludan göç etmiş yörüklerinin 15 yüzyılın başlarında Balkan topraklarına

deli orman eteklerine kurdukları ilk köyler bunlar.

Yani daha Anadolunun büyük bir kısmı Osmanlı Türk toprağı bile değilken

Osmanlı İmparatorluğu toprağı bu köyler.

Bir yüce milettin evlatları bu köyler, şanla şerefle Türklük aşkıyla yanıp tutuşan bu

topraklar her zaman Türklük kokar, Anadolu kokar, mis gibi insanlık kokar.

Yahya Kemal Beyatlı üstadımızın ”Bütün o topraklar Türklük kokuyor” dediği

topraklardasınız rahat olun, yabancılık çekmezsiniz, hangi kapıyı çalsanız tanrı misafiri

olarak baş tacı edileceğiniz Türk topraklardasınız yani.

Ne güzel değil mi oralarda doğduk, yeşile gürül gürül akan suyuna, gür ve sık ormanlarına

kurban olduğumuz topraklar.

Hani Yahya Kemalin ” Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene” diye seslenip

unutamadığımız topraklar.

Biz Muratlar, Boğazkesen ve Yeni Mahalle çocukları çok iyi biliriz kıymetini, her zaman

anarız , imkan buldukça ziyaret ederiz, imkan yoksa anılarımızda yaşatır anarız,

bir yolunu bulup yaşatırız yani.

İşte dostlar ben size yine bu köylerde yaşanmış büyük bir olaya,derbi maçına götüreyim

diyorum.

Bu üç köyün gençleri arasında ne zaman bir futbol maçı oynansa derbi maçıdır her zaman.

Sanırsınız ki Fenerbahçe Galatasaray derbisi oynanacak.

Hayat durur, o derece yani.

Bütün çevre köylerde bile olay olur, kulaktan kulağa yayılır.

Deliorman eteklerinde şampiyonluk şarkıları, eğlenceler yapılır, maç sonucu ne olursa olsun

her zaman dostluk kardeşlik güzellik kazanır.

Evet dostlar muhteşem bir giriş yaptıktan sonra gelelim asıl konumuza.

Bir pazar günü ama öyle her hangi bir pazar günü değil.

Güneşin daha sabahtan gülümsemeye başladığı bir keyifli heyecanlı pazar günü.

Yılı bin dokuz yüz seksen, takvim ayın dördünde durmuş gibi sanki.

Aylardan mı ne* ?

Bilenler henem anlayacaklar…

Erguvan çiçeklerinin açmaya başladığı bir aydayız.

Komşu köyler de dahil, herkes haftalar öncesinden bu maçla yatar bu maçla kalkar olmuştu.

Büyük derbinin, maçın sonucu tahmin edilmeye çalışılıyor, o büyük günü bekliyorlardı.

Nihayet o gün gelmişti.

Ev sahibi takım daha güneş yüzünü göstermeden hazırlıklara başlamıştı.

Maç erken bir saatte oynanacaktı.

Maç saati sabah 10 olarak belirenmişi.

Bu nedenle Dobruca stadında hummalı bir çalışma devam ediyordu.

Koca Boğazkesen köyünün yaşlısından gencine gözüne bir gram uyku girmemişti,

Maç saati yaklaştıkça heyecen tırmanıyor, tansiyon arttıkça zaman geçmek bilmiyordu.

Davut annenin bahçesinde ve saksılarında çiçek kalmamıştı.

Davut anne çiçeklerini ne kadar çok severdi oysa,

Çiçek istemeye gelen kimseyi kırmak da istemiyor fakat verdikçe de içi cız ediyordu.

STRELA (OK) Boğazkesen futbol takımının adıydı, çok anlamlıydı.

Misafir takımın adı MILNİYA (YILDIRIM ) olarak bilinir ve tanınırdı.

Maçın başlama saati gelmeden çok önce STRELA (OK) takımı sahada hazırlıktaydı.

Isınma haraketleri başlamış, misafir takım MILNİYA (YILDIRIM) bekleniyordu.

Büyük derbi maçlarında stat daha erken dolar ya hani,

İşte Boğazkesen köyünün Dobruca stadı bugün seyirci rekorları kırıyordu.

Koca köyde hayat dumuştu, büyük küçük herkes stada akın akın geliyor , sahanın etrafından

insan selinden geçilmiyordu

Köyün kızları Davud anneden ve evlerinden alıp getirdikleri çiçekleri maç saatinde

sabırsızlıkla vermek için can atıyordu.

Boğazkesen Strela takımı kadrosu belliydi

1- Alkin Erecep – Kaleci

2- Feyzullah Molla

3- İzzet (Muallim) Hatip – kaptan

4- Sabri Mehmet

5- Salim Aziz

6- Erecep İlyaz

7- Sebahattin Seyit

8- Fevzi Berber

9- Fevzi Çakmak

10- Salih Davut (Kempes)

11- Mümin Adil

Yedekler

12- Embiye Nasuh (kaleci)

13- Ahmet Mehmet

14- Sebahattin Macar

15- Şevket Macar

16- Muzaffer Adem

17- İvan Todorov

18- İliya İvanov

Çok iyi çalışılmış en iyi kadro kurulmuştu.

İşin hiç şakkası yoktu, STRELA takımı bu maçı kazandığı taktirde bir üst lige çıkacaktı.

Hiç hata yapmadan etkili bir futbol için seyirce etkisi dahil her şey düşünülmüş,

ilmek ilmek işlenmişti.

Saatler dokuzu biraz geçerken misafir takımı getiren Rus malı GAZ Marka kamyon köy

meydanında göründü, önce sesi sonra kendisi stada doğru ilerlemiş ulaşmıştı.

Kamyondan inen Misafir takım oyuncuları kalabalık ve yoğun tezahürat ve coşkuyu görünce

şaşırmış heyecanlarını gizlemeye çalışmış olsalar bile nafileydi.

Misafir takım Boğazkesen köyünedeki hafif eğimli Dobruca stadında çok maç oynamıştı, ama

hiç böyle bir atmosferle karşılaşmamışlardı.

Seyirci akın akın gelmeye devam ediyordu.

Köyün genç kızları ellerindeki çiçekleri misafir takım oyuncuları için hazırlamadıklarını

hemen belli etmişlerdi.

Sevgi ve yoğun bir seyirci desteği ile çiçekler ev sahibi oyuncularına bir bir veriliyor,

alkışlar 5-6 km uzaktaki Yeni Mahalle köyünden bile duyuluyordu.

Boğaz kesen gençleri futbolcularını çiçeklere boğarken misafir takım oyuncuları olanı biteni

şaşkınlıkla izliyorlardı.

Yoğun bir duygu atmosferine girilmişti.

Maçın başlamasına dakikalar kalmıştı.

Hakemler Eski Cuma’dan gelmişti.

Çok ciddi bir maç yönetecekleri yüzlerindeki ifadelerine yansımıştı.

Başlama düdüğü çalmadan önce önce top kontrol edildi, sonra saha ve file direkleri kontrol

edildi.

Sıra futbolculara gelmişti,

Orta hakem ve yan hakemler tek tek sahadaki futbolcuları saydı, gerekli notları aldı.

Sonra misafir Muratlar Köyünün futbolcuları sayıldı.

Muratlar Köyü MILNİYA (YILDIRIM ) takımı kadrosu şöyleydi

1- Mustafa Mehmedov (Kara Mehmedin oğlu)

2- Emrullah Halilov

3- Mehmet Tıkız

4- Hüseyin Ahmedov

5- Müşreddin Selimov

6- Remzi Habilov

7- Muhiddin Mustafov

8- Sabri Ahmedov

9- Goşo Gvatkov

10- İbrahim Osman (kaptan)

11- İsmail Hilmiyev

Yedekler

12- Netko Hristov

13- Şeşik Hasanh

14-Pele

15- Rami Tepeli

16- Yusuf Osman

Boğazkesen Köyü Muhtarı Bahriye Hanım da taraftarların arasındaydı.

Muratlar köyünün muhtarı Bay Mitko sabah erkeden ava gitmiş olduğundan

maça av tüfeği ile gelince herkes önce bir şaşırmıştı, fakat maçın atmosferi bu olağan dışı

durumu hemen unutturmuş, dikkatleri hakemin başlama düdüğüne çevirmişti.

Orta hakem düdüğünü ağızına götürdü.

Düdük daha başlama vuruşunu çalmadan seyirciden gelen aşırı yoğun tezahüratın

sesleri ile maç başlamıştı.

Boğazkesen köyünün STRELA (OK) takımı öyle hızlı bir başlangıç yapmıştı ki, misafir takımın

oyuncuları bu maçı daha ilk dakikalarda ne kadar zorlu geçeceğini anlamışlardı.

Gerçekten işleri çok zor görünüyordu.

Maçın sonucunu daha ilk dakikalarda kimse tahmin edemiyorken olanlar olmuştu.

Başlama düdüğünden çok az bir zaman sonra ev sahibi takımından Fevzi aldığı uzun

pas ile misafir takımın defansının arkasınsa sarkmış ve ustaca bir vuruşla takımını bir sıfır

önce geçirmişti.

Boğazkesen Köyü meşhur Dobruca bayırı stadı daha önce hiç böyle bir taraftar uğultusu

yaşamamıştı.

Köyün gençleri adeta çoşmuştu.

Yer gök Strela (Ok) sesleri eşliğinde inliyordu.

Misafir takımın muhtarı Bay Mitko yerinde duramıyor, söyleniyor ama bir yandan daha

erken daha erken her şey değişir diye teselli arıyordu.

Muhtar Mitko’nun yanında bulunan Muratlar köyünün diğer ağır misafirleri

Bay Goşo Kirov ve Muhtarın MVR (Emniyet Teşkilatı) de çalışan

oğlu Goşo Mitkov da oradaydı.

Güneş yavaş yavaş hayata ve bu güzel güne hem gülümsüyor,

hemde biraz daha yükselerek ışınlarını dik olarak göndererek

ateşli seyircinin ateşini biraz daha yükseltiyordu.

Ev sahibi takım için hayati bir maç oynanıyordu, maç sonunda bir üst lige terfi etmeleri söz

konusuydu.

Haftalarca bu günü düşünerek hazırlık yapmışlardı.

Bu maç kesin bir şekilde net bir skorla kazanılacaktı, başka bir alternatif görünmüyordu.

Bu yüzden misafir takımın ağır misafirlerinin ne düşündüğü çok önemli değildi.

İlk yarı çok hızlı başlamış, ev sahibi takımın bitmek bilmeyen atakları misafir takımı

yormaya başlamıştı.

Hava ısınmaya başlamışken ev sahibi takım Kempes lakaplı 10 numaralı Salih Davutun çok

güzel bir plase gölü ile galibiyeti adeta perçinlemişti.

Daha ilk yarının ortalarında net bir sonuca doğru gidiliyordu.

Boğazkesen Köyü sanki en büyük bayramlarından birini yaşıyordu.

Ahali coşmuş, sevinç sesleri yeri göğü inletmeye başlamıştı.

Misafir takımın bir köşeye sıvışan seyircilerinde homurdanmalar başlamıştı.

Durumun daha da kötüye gideceğinden korkuluyordu.

Misafir takım taraftarlarının ortak görüşü bu yöndeydi.

Fakat ev sahibi takım çoşmuştu bir kere.

Akınlar durmadan yenileniyor, atak üstüne ataklar sürekli tazeleniyordu.

Bitmek bilmeyen bir hırsa daha fazla gol atmak için canla başla çalılıyordu.

Seyircinin sihirli gücü ile futbolcular adeta bir ok gibi yeniden yeniden fırlatılıyor

hedefi vurmaya çalışıyorlardı.

Bitmek bilmeyen akınlar ilk yarının bitmesine yakın yine sonuç veriyordu.

Önündeki rakipleri tek tek çalışmayarak hızla rakip kaleye yönelen 7 Numaralı Sebahattin

Seyitin gölü tabelayı tekrar değişmiştirmiş durum 3-0 olmuştu.

Muratlar Köyü futbolcularında moral diye bir şey kalmamış, hezimetin boyutu tahmin

edemez duruma düşmüşlerdi.

Muratlar takımın 11 numaralı futbolcusu İsmail Hilmi o sıralar Varna’da askerdi.

Sırfı bu özel büyük maçı kaçırmamak için izin almış maçı izlemeye gelmişti.

Aslında oynamayı hiç düşünmemişti ama ısrarlar üzerine hayır diyememişti.

Fakat şimdi çok farklı düşünüyordu.

Ne zaman köyünün maçı olsa kışladan izin alarak köyüne dönen İsmail maçtan sonra bir çok

zaman köyün muhtarı tarafından taksiyle birliğine gönderiliyordu.

Muratlar Köyü Muhtarı Bay Mitko İsmaili Köyün taksicisi Rafi Hasanla Varna’ya birliğine

götürüyordu.

Ama bu sefer gidişat kötüydü, böyle olmayacağını sadece İsmail değil herkes tahmin

edebiliyordu.

Hatta İsmail daha önce muhtar Bay Mitko’yu kızdırdığı günleri hatırlamıştı.

Bir bir İsmailin aklına daha önce kendi köy takımına karşı oynadığı Yeni Mahalle maçları

geliyordu.

İsmail Kendi köy takımını bırakmış komşu köy Yeni Mahallenin takımına transfer olmuştu.

Kendi yetiştiği köy takımına karşı oynarken gol ve göller atmış sonra da olanlar olmuştu.

Köyün Muhtarı Bay Mitko annesi fırında ekmek satıcısı olduğu halde İsmaile ekmek bile

vermemişti.

Hatta İsmailin Yeni Mahalle takımı adına kendi köy takımına attığı gölden sonraki akşam

muhtar Bay Mitko köy meyhanesine girmesini bile yasaklamıştı.

İsmail Bunları düşünürken felaket üstüne felaketin geleceğini tahmin edemiyordu.

Olanlar olmaya devam ediyordu.

İlk yarının son dakikaları oynanırken seyirciler kempes kempes diye tezahürat yapmaya

başlanmıştı.

İsmail top santraya konduktan sonra 10 numaralı Kempes lakaplı

futbolcusu Salih Davutun gölü göl attığını anlamıştı.

Durum daha ilk yarıda 4-0 olmuştu.

Ama fırtına devam edecek gibiydi.

Başlama vuruşu yapılmadan ilk yarının bittiğini düdüğün sesi ilan etmişti.

Boğazkesen çocukları coşmuştu bir kere, yer gök bayram ediyordu.

Dobruca mahallesi, mahalle olalı böyle bir bayram ne görmüş ne de duymuştu.

Boğazkesen köyünün en son kurulmuş mahallesinde bulunan Dobruca stadında

normal zamanlarda toplar aşağıki kaleden bazen taaa köy meydanına kadar indiği çok

görülmüştü.

Ama bugün böyle bir şey söz konusu değildi.

Sahanın etrafı seyirci yoğunluğu nedeniyle adeta bir insan duvarı ile kapanmıştı.

Dobruca Mahallesi köye 1940 yılında Romanyadan geri alınan Dobruca bölgesinden köye

nakledilen Bulgar aileler tarafından kurulmuştu.

Köy stadının bulunduğu mahalle daha önce hiç böyle bir bayram yeri ve atmosferi

yaşamamıştı.

Fakat hala maçın ikinci yarısı oynanmamıştı.

Boğazkesen köyü takımı bayram ederken misafir takım adeta maçın bir an önce birmesini

bekliyordu.

İlk yarı sadece ev sahibi takım için başlıyor gibiydi.

Misafir takım prosedürün tamamlanması çin sahaya çıkıyordu.

İkinci yarı başladığında misafir takım tekrar saldırmaya başlamıştı.

4-0 galip takımın kaptanı hem oyunu yönetmeye çalışıyor hemde maçtan önce rakip takımla

yaptığı konuşmaları ve iddialı bahisleri aklına getiriyor gülümsüyordu.

Rakip takımdan tornacı Sabri çok büyük laflar etmişti. ”Bu maçı kaybedersek bu topu

yiyeceğim demişti.” İzzet kaptan hem hatırladıkça gülümsüyor hemde büyük zaferi

coşkuyla kutlamak için 90 dakikanın bitmesini bekliyordu.

İzzet kaptan aynı zamanda Muratlar köyünde öğretmendi,

Karşı takımda öğrencileri de vardı.

Bunlardan biri de Varna’da askerlik yapan ve şu anda sahada 11 numara ile rakip takımda

oynayan İsmaildi.

İsmail maçtan önce daskale (öğretmen) diye seslenip üç parmağını göstererek uzaktan en az

üç atacağız diye takılıyordu.

İzzet hoca da sanki içine doğmuş gibi beş parmağın yetmez diğer elindeki parmaklardan da

ilave et diye seslenmişti.

Kim bilir daha ne iddialı laflar ediliyor ya da edilmişti.

Boğazkesen köyü takımı kaptanı bunları düşünürken acaba rakip takımın oyuncuları ne

düşünüyordu.

Rakip takım ikinci yarıdaki fırtınanın dinmesini bekliyordu,

Maalesef işler bekledikleri gibi gitmiyordu.

Fırtına sağanak göle dönüşmüştü.

Maç devam büyük bir heyecanla devam ediyordu…

Misafir takıım 9 numaralı Fevzi Çakmakın attığı nefis gölle tekrar coşmuş tabela yeni bir gölle

süslenmiş ve durum 5-0 olmuştu.

Boğazkesen Köyünde erguvan mevsiminde mucizeler yaşanıyordu.

Misafir takımın kaptanı İbrahim maçın artık dönmesi mümkün değildir diyordu içinden.

Maç sanki yeni başlamış gibi tekrar başladığında artık herkes başka hesaplar peşindeydi.

Boğazkesen köyü meyhanesi maçtan sonraki bankete hazırdı hazır olmasına da,

işler çok değişmişti.

Hesapların yeniden yapılması gerekiyordu.

Daha önce böyle bir kalabalık yaşanmamıştı.

Acaba kebapçeler (kebap) yeterli olacak mıydı.

Mastikalar, konyaklar rakılar tekrar tekrar sayıldı, bir kamyon yeni bira gelmişti ama yeterli

olacak mıydı?

Hemen hazırlıklar yapılmalıydı, stoklar yeterli gelmezse diye komşu köylerin meyhaneleri ile

görüşüldü. Hava güzeldi dışarıda da oturulurdu ama bu masalar yeterli gelmez ise

tahtalardan ve kasalardan da uyduruk masalar yaparız diye düşünüldü.

Meyhane bayrama hazırlanırken sahadan yine gooool diye sesler yankılanıyordu.

Evet yine yer gök inliyordu, ve bu sefer bugün çok iyi oynayan Kempes şanına yakışan

kapanışı yapmıştı.

Kempes Salih günün kahramanı olmuştu.

Maç bittiğinde tabelada

STRELA:6 — MILNİYA: 0 yazıyordu.

Davut anneden alınan çiçekler Boğazkesen köyünü bahçeye dönüşmüştü.

Köyün yakışıklı gençleri, güzel kızları, yaşlısı genci takımın yıldız futbolcuları ile halay

çekiyorlardı.

STRELA takımı bir üst lige çıkmıştı.

Komşu köyün muhtarı Bay Mitko çoktan köyüne doğru yola çıkmıştı.

Tornacı Sabri topu yiyeceğim demişti ama yemiyecekti.

İsmail Rafi Hasının taksisiyle Varnaya gidemeyeceğini artık tahmin etmiyor çok iyi

biliyordu.

Boğazkesen Köyü zaferlerin en güzeline en değerlisine büyük kalın harflerle

bir şanlı imza atmıştı.

Ama her zamanki gibi sayılacaktı her şey.

Maçın kaybedeni yoktu, kardeş kardeşinden bir şey kazanmak için hiç çalışır mıydı?

Kazananı çok kaybedeni olmayan bir maç oynamış ve bitmişti.

Şimdi sıra meyhaneye gidip maçın keyfini çıkarma vaktiydi.

Kardeş kardeşe düşman olabilir miydi?

Balkanlar öyle bir coğrafya değildi.

Balkan Türkleri sadece bir oyun oynamış ve gene eğlenerek bitirmesini bilmişlerdi.

Sıra bir sonraki maçta değildi.

Sıra güneşli sımsıcak uzun keyifli bir pazar gününü tatlıya bağlama günüydü.

Muhtar Bay Mitko köyüne ulaşmış evinin kapısından gimeye çalışırken hiç yemek yemeden

hemen biraz yatıp dinlenmeyi düşünüyordu.

Boğazkesen köyünde banken (ziyafet) yeni başlamıştı.

Kebapçe kokuları dalga dalga üç köyün üzerinde rotasız gemi gibi bir o yana bir bu yana

savrulup duruyordu.

Aylardan erguvanların açtığı aydı

Tarih 1980 yılını gösteriyordu.

Balkanlar son beşyüz yıldır olduğu gibi kim ne derse desin Türklük kokuyordu.

Ertesi gün hayat kaldığı yerden devam edecek, fakat bu maç tarihe geçecekti.

Yazımızı bitirmeden önce 40 yıl önce yaşanmış bu güzel anımızı yad ettik, hatırladık. İlber Ortaylı hocamızı da anmak için fırsat oldu.

İmparatorluğun Son Nefesi adlı kitabında;

“Balkanlar diye bir Türk yurdu vardır. Bunun üzerinde saldırgan emeller besleyecek değiliz, ama bunu bilmek ve tanımak zorundayız.”

Bizde bilmeye anmaya anlamaya ve gelecek nesillerimize aktarmaya devam ediyoruz edeceğiz …

Cevat ÇIRAK

23.04.2020

Notlar:

1- Katkılarından dolayı Boğazkesen Köyünden İzzet Paksoy muallime, Muratlar Köyünden İbrahim Yılmaz ve İsmail Yılmaza teşekkür ederim.

2- Ekli fotoğraf maçın oynandığı Muratlar köyü kadrosunu temsil etmemektedir. Fotoğraftaki kadro Muratlar köyünün daha sonraki yıllardaki köy takımı kadrosudur. O yılları hatırlatması nedeniyle sembolik olarak eklenmiştir

*Maçın oynandığı gerçek tarih Eylül ayı sonu Ekim başıdır.

Tatar Hasan’ların İbrahim Ağa

İkinci dünya savaşı bitmiş, kağıtlar dağıtılmış dünya yeniden yapılandırılmıştı.

Bulgaristan topraklarında değişim baş döndürücü bir hızla devam ediyordu.

1944 yılında Bulgaristan Halk Cumhuriyeti olarak yeniden isimlendirildi,

Sovyetler Birliği destekli yeni bir idare iş başına geçmişti.

Nüfusun yüzde sekseni köylerde yaşıyor yüzde yirmisi şehirliydi

Sosyalist hükümet 13 Kasım 1945’te Bulgar tarımının gönüllü kooperatifleşmesi yasasını

çıkartmıştı. Üç yılda ülke tarımının yüzde sekizi kooperatiflerde birleşti.

Hükümet 1946 yılında iri toprak sahiplerinin topraklarını millileştirdi ve topraksız köylülere

dağıtıldı.

Kooperatifçilik haraketinde zor da kullanılarak 1948 yılı sonunda toprağın % 34

kooperatifleştirildi.

Emek Tarım kooperatifleri TKZS’ler kuruldu.

Aynı yıllarda Bulgar iri ölçekli sanayi tesislerinin ve madenlerinin % 83.6 ‘sı özel sektörün

elindeydi.

1947 yılında başlayan sanayi işletmelerinin millileştirme sürecinde ilk önce 1.997 büyük

ölçekli sanayi işletmesi ve 4.027 irili ufaklı sanayi tesisi, atölye ve zanaatçi dükkanı

millileştirildi. *

Orta Bulgaristan Balkan eteklerinde bulunan Filibe iline bağlı Karlovo şehri de bu

yaşananlardan nasibini almıştı.

Tatar Hasanların İbrahim Ağa ilerlemiş yaşına rağmen olan biteni anlamaya çalışırken,

zorlu bir dönemden geçmekteydi.

Hayatın daha neler getireceğini de pek kestiremiyordu.

Baba yadigarı gül bahçelerini ve gül yağ üretim işliği elinden alınmış, millileştirilmişti.

Koca yürekli çalışkan üretmeyi seven İbrahim ağa ata yadigarı topraklarına sahip

çıkamadığı için kendini suçluyordu.

Tüh anasını diyordu, çoluk çocuğumun rızkını, yıllarca atalarımın tırnakları ile kazıyarak

biriktirdiklerimi, bir günde elimden aldılar, ben bunun hesabını yarın ahirette nasıl

vereceğim diyordu.

Tatar Hasanların heybetli İbrahim ağası ata yadigarı topraklara çok üzülmekteydi,

Fakat felaketler daha yeni başlamış gibiydi; postaneden evine yeni ulaşan resmi bir yazıyı

eline almış okurken birden gözleri dolmuş okumayı yarıda kesmek zorunda kalmıştı.

İbrahim ağanın elindeki son varlığı da devletin eline geçiriliyordu.

Çocuklarının önünde göz yaşına boğulmak istemiyordu.

Kalktı arka bahçedeki sayvant altına geçti, ve küçük bir tabureye oturdu.

Elleri titriyor, göz yaşları elindeki kağıdın üzerine damlıyordu.

Birden Allahım sen bana yol göster diye feryad etti, inledi,

ve sessiz akan göz yaşları sagnak bir yağmura dönüşmüştü sanki..

Koca deri tüccarı İbrahim ağa yıllarca didinip uğraşarak kurduğu işini en kısa sürede

kendi elleri ile ceketini alıp devlete devredecekti.

Elinde okuduğu devletten gelen yazıda kısaca bunlar yazıyordu.

Deri işine girdiği gençlik yıllarını hatırladı.

Beş parasız borç alarak başladığı işinin ilk günlerini hatırladı.

Borçlar ödendikten sonra ilk eline geçen parayla nasıl ailesini ve çocukları dışarıda yemeğe

çıkarttığını hatırladı.

İki kızı ve sevgili hanımı ile yemekten sonra türk kahvesi içmeye gitmişlerdi.

Daha sonra sevgili güzel kızları lunaparka gitmek istemişti, babası da onları kırmamış

götürmüştü.

Anılar yıldırım hızıyla aklından tek tek geçmeye başladı.

İbrahim ağanın yaşlı gözlerinden bir bir film şeridi gibi geçen güzel anılar bitmek

bilmiyordu.

Kaniye hanım dayanılacak gibi değil bey, ama kaderde varsa yapacak bir şey yok diyerek

anılarının arasına giriverdi.

İbrahim ağa sayvantın altında yalnız olduğunu sanıyordu ama ilk göz ağırısı sevgili eşinin

sesini duyunca oturduğu yerden kalktı.

Sen, ne zaman geldin hanım diyecekti ama diyemedi, çok sevdiği hayat arkadaşını görünce

dindirmeye çalıştığı göz yaşları tekrar coşup akmaya başladı.

Kaniye hanım her şeyden önce bir ana ve yıllarca türk gelenek ve göreneklerine göre

yetiştirilmiş bir hanıma yakışır şekilde sorumluluk aldı.

Kalk bey sevdiğin yemeklerden hazırladım, hadi yıka yüzünü çocuklarla birlikte

güzel bir yemek yiyelim her işte bir hayır vardır, önümüze bakalım diyerek eşini teselli

etmeye çalıştı.

Kaniye hanım dik durmaya evinin direği kocasına moral olmaya çalışıyordu ama

onun da ruhunda fırtınalar kopuyor, içi kan ağılıyordu.

İki kız evlat sahibi Kaniye hanım, ellerinden alınan mal ve mülkten çok kızanlarının

geleceğini düşünüyordu.

Kaniye hanım, bir de yeni inşa ettirdikleri saray gibi dayalı döşeli evini düşünüyordu.

Osmanlı mimarisi ile yapılan yeni evde güle güle oturmak nasip olmayacaktı.

Devlet evleri ile ilgili hiç bir şey istememişti aslında ama, Kaniye hanım daha yeni yapımı

bitmiş evin de ellerinden akıp yitip gideceğini düşünüyordu nedense.

Günler akıp geçip gidiyordu.

İbrahim ağaya devlet isterse kendi iş yerinde çalışabileceğini de bildirmiş, düşünmesi için de

bir hafta da süre tanımıştı.

Ata yadigarı topraklarını, atadan miras gül yağ işliğini kendi elleri ile devlete veren İbrahim

ağa adeta yeryüzünde sınavdan, sırat köprüsünden geçtiğini düşünüyordu.

Bu saatten sonra ne iş yapabilirdi, nerede çalışırdı.

Yaşı epey ilerlemişti.

Takvimler 1950 yılının Haziranı başını gösteriyordu.

İbrahim ağa artık 69 yaşındaydı, bu yaşta tekrar gidip işçilik yapabilir miydi?

Kendi sorduğu sorulara cevaplar arıyor, bazıları cevaplanıyor fakat gelecekle ilgili sorular

cevapsız ve belirsiz kalıyordu.

Yeniden başlarım diyordu, ama ya tekrar elimden alınırsa ben ne yaparım,

tekrar aynı çileyi eziyeti bu yorgun yürek kaldırmaz kaldıramaz diyordu.

Yılların tüccarı İbrahim Ağa kendisini çok iyi tanıyordu.

Gerçi oğlu gibi sevdiği damadına güveniyordu ama, o da işsiz kalmıştı.

Süleyman Deliormanlıydı, İbrahim ağanın ilk kızı Rhime ile evliydi.

Torun sahibi İbrahim ağa ailesine düşkün bir osmanlı evladıydı.

Çok düşünmüştü, etraf konu komşu ne yapıyor diye de merak edip öğrenmişti.

Günler akıp gidiyor, gündüzler geceleri kovalıyordu.

Tatar Hasanların İbrahim ağa nihayet kararını vermişti.

Gelecekle ilgili planlarını önce eşi Kaniye hanıma anlattı.

Hanım dedi ben kararımı verdim.

Bize artık bu topraklarda rahat olacağı yok, vaziyet onu gösteriyor.

Ben dedi, ana vatan Türkiyeye göç etmeye karar verdim.

Elimizde bir tek bu ev var onu da satarız evlatlarımızı bu belirsizlik içinden kurtarır

anavatanda kendimize gelecek ararız ne dersin?

Kaniye hanım eşinin kararlarına her zaman güvenmiş destek olmuştu.

Her şey bir yana çocuklarım bir yana diyerek, tamam bey, sen nasıl istersen dedi.

İbrahim ağa sonra durumu damadı Süleymana, büyük kızı Rahimeye ve küçük kızı Hidayete

anlatıp izah ederek karara bağladılar.

İbrahim ağa ertesi gün hükümet konağına kararını bildirmek için giderken başı dik gitti.

Hükümet konağındaki yetkili memura kendi kurduğu işte işçi olarak çalışmayacağını bildirdi.

Hazır hükümet konağına gelmişkin istida verip Türkiye’ye göç etmek istediğini de yetkililere

bildirmişti.

Hükümet yetkilileri bu göç etme kararı ile ilgili kendisine bir cevap vermemişti.

İbrahim ağa hemen hazırlıklara başlamıştı, zaten yapacak çok fazla da bir şey yoktu.

Epi topu üç beş eşya ve ev vardı ellerinde kalan.

Her şeylerini zaten devlet ellerinden almıştı.

Bulgar topraklarında ellerinde son kalan taşınmaz olan yeni evleri de çok geçmeden elden

çıkarmıştı. Yeni ev sahibinden kısa bir müddet burada kalmaları yönünden talepte

bulunmuş, sağ olsun yeni evlerinin sahibi de anlayışla karşılamıştı.

Sıcak bir Ağustos sıcağında çok az bir eşya ile yola çıkılacaktı. Çantalar valizler arabaya

yüklendi ve tren garına doğru yola çıkılmıştı.

Heyecanlı ve bir o kadar belirsiz bir yolculuk için teker dönmüş, veda saati gelmişti.

Evin içindeki eşyalar kapının önünde istiflenmişti.

Çok büyük hayaller ile inşa ettiği evin anahtarları ile son kez önce evin kapısı kilitlemişti.

Yeni ev sahibi misafirlerini yolcu ederken elindeki anahtarı yeniden kapıya takmış

yolcu ettiği misafirlerinin sokağın köşesini dönmek için sabırsızlıkla bekliyordu.

İbrahim ağa ve ailesi arkalarına dönüp dönüp evlerine bakmak istemediler.

Sadece küçük kızları Hidayet evden başını hiç ayırmadan uzun uzun bakmıştı.

Hidayet 18 yaşında yetişkin bir kızdı, olanı biteni anlayacak yaştaydı.

Artık mutlu mesut büyük hayal kurup yaşamak istediği bu evi belki hiç göremeyecekti, bu

yüzden uzun uzun bakmayı tercih etti.

Derin derin iç geçirdi, ağlamamak için gözyaşlarını zor zapt edebiliyordu.

Tren istasyonuna gelindiğinde önce evrak kontrolünden geçmeleri gerekiyordu.

Devletin şefkatli kolları maalesef uzun zamandır türk kökenli bulgar vatandaşlarına aynı

şefkati göstermiyordu.

İbrahim ağa elindeki pasaport ve istida kağıdını memura uzattı, memur önce aile fotoğrafını

kontrol etti, sonra işlemlerin devamı için masa başında bekleyen amirine imza için götürdü.

Resmi işlemler başlayınca nedensiz bir şekilde sessizlik oluşuyordu, bir aran nefes bile

alınmıyor gibi oluyordu.

Ya problem çıkarsa endişesi insanları geriyordu.

İbrahim ağa ve ailesi bir an önce evrakların onaylanmasını ve trene binmeyi bekliyordu.

Masa başındaki memur izin belgesini imzalamadan yanındaki memuru geri göndermişti.

Sanki işler pek iyi gitmiyor dedi içinden Kaniye hanım,

kocasıyla göz göze geldiğinden onun da aynı kaygıları taşıdığını fark etmişti.

Ve olanlar oldu.

Gelen memur devletin elindeki evrakta eksik olduğunu bu nedenle geri dönmelerini aktardı.

Bir sonraki tren için 2 hafta beklemeleri gerekiyordu. Memur böyle söylemişti.

İbrahim ağa küplere binmişti, her şeyimizi alıp bu trene göre hazırlık yaptıklarını, gidecek

bir evleri bile olmadığını anlatmaya çalışıyor, sinirden gidip masa başındaki amiri

tekmelemek istiyordu.

Aile perişan olmuş, üzüntüden ne yapacaklarını bilemiyorlardı.

Böyle zamanlarda rahatlamak ve sinirleri yatıştırmak için çare yoktu,

İayan etmek istiyor fakat sonuçlarını bildiği için dudaklarını ısırmaktan başka çare

bulamıyordu. Sinirden titriyor, göğüs tahtası yerinden çıkacakmış gibi hissediyordu.

Bu yıllarda Bulgaristan Türklerinin kaderi böyle yazılmıştı sanki,

çile sıkıntılı ve acılar her evde benzer şekillerde yaşanıyordu.

Ayrıca bağırmak çağırmak isyan etmek bu zamanda çok daha kötü

olumsuz sonuçlar doğuruydu.

Tüm aile boynu bükük bir şekilde çaresizce geri dönmek zorunda kalmışlardı.

İbrahim ağa evrakında bir eksik olmadığını anlamıştı aslında.

Sorun başkaydı.

Ama dedi içinden inadında gitmeyeceğim.

Benim elimden aldıkları fabrikamda beni işçi olarak çalıştırmayacaksınız.

Ben o fabrikayı ne uğraşılar ve çilelerle o hale getirdim siz bunu hiç düşündünüz mü?

Ne haliniz varsa görün size eyvallah etmek yok dedi.

Çaresiz uğurlamaya gelen bir kaç konu komşu ve akraba ile geri dönüldü.

Asıl çile şimdi başlıyordu,

bir küçük araba eşya, yedi nüfus, nereye gidecek nerede kalacaklardı.

İbrahim ağa içinden, bakalım daha neler yaşayacağız göreceğiz diyordu.

Ama ne olursa olsun bu yorgun beden size eyvallah etmeyecek,

inadım inat diye söyleniyordu.

Bu arada kapı komşusu Mustafanın sesi duyuldu,

İbrahim abi dedi , sakın üzülme bu günler geçecek.

Kapım size açık, gelin bir sonraki sefere kadar benim evimden kalırsınız,

sizi dışarıda bırakacak halimiz yok ya, sakın üzülmeyin buyurun geçin diyerek misafirlerini

içeriye aldı.

Eşyalar sudurmanın altına iki dakikada diziliverdi.

Dert üstüne derdin yaşandığı günlerdi.

Tatar Hasanların İbrahimin ağa komşusunun evinden kendi evine karşı oturmuş derin derin

sigarsını tüttürüyordu.

Yorgun bedeni bu sıkıntıları bakalım atlatabilecekmiydi.

Türkiyeye tren iki haftada bir kalkıyordu, lakin haftalar geçmek bilmiyordu.

İbrahim ağa ve ailesi sıkıntılı ve acımasız günlerden, sınavlardan geçiyorlardı.

Nihayet beklenen gün gelmiş, eski biletler yanmış, yenileri alınmış, eşya için gerekli para

tekrar yatırılmıştı.

Eşyalar bu sefer bir at arabasına yerleştirildi ve tren garının yoluna girildi.

İbrahim ağa bu sefer daha temkinliydi, evrak kontrol memurunu dinlemedi peşinden amirin

yanına kadar geldi.

Lakin amir İbrahim ağanın bu hareketini görünce daha çok sinirlendi,

İbrahim ağaya dönerek,

Ne laf anlamazsın sen be adam senin evrakın da eksik var dön evine dedi.

İbrahim ağa biraz daha amire yaklaşıp boğazına sarılıp sıkıcak gibi oldu ama,

geri adım attı, yaşını hatırladı, sonranı ve olacakları da biliyor tahmin edebiliyordu.

Sınanıyoruz ama Allah kerim, ya sabır diyerek tekrar alesinin yanına geldi beklemeye

başladı.

Kimse bir şey soramıyordu, her şey ortadaydı zaten,

İbrahim ağa da çok sinirliydi kimseden soru beklemiyordu.

Beklenen memur geldi ve evlerine geri dönmeleri gerektiğini hatırlatarak uzaklaştı.

Bilinçli bir yıldırma ve sindirme yapıldığı çok belliydi.

Bu acılar sadece İbrahim ağa yaşatılmıyordu, varlıklı Türk ailelerinin hepsine benzer

sıkıntılar yaşatılılıyordu.

Ateşten gömlek giyilen günler başlamıştı,

Bulgaristan türkleri diğer Balkanlarda yaşayan türkler gibi yollara düşürülmüş işkence ve

yıldırma politikalarına acımasızca maruz bırakılıyorlardı.

İbrahim ağa komşusu Mustaya dönerek, kusura bakma kardeş sana da yük oluyoruz ama , bu

gece de idare et biz kiralık bir ev bakalım bizim durumuz hiç belli değil dedi.

Komşusu Mustafa ısrar etse de İbrahim ağa gururlu adamdı yok kardeşim, sen bize

yapacağını yaptın, Allah razı olsun, hakkını helal et dedi.

Ertesi gün sabah erkenden kiralık ev aranmaya başlandı,

İki sokak ötede kerpiç eski bir ev bulundu, kirada önce anlaşılmadı.

Ev sahibi derme çatma bir eve dünyanın parasını istiyordu, ve nuh diyor peygamber

demiyordu.

İbrahim ağa elde avuçta ne varsa tüketmeye başlamıştı.

Zaten neden bu işkencelere maruz bırakıldığını da çok iyi biliyordu.

Günler haftalar derken İbrahim ağa tam üç ay boyunda iki haftada bir yeniden bilet parası

yeniden yük ve eşya parası ödüyor ama bir türlü evrakı tamam olmuyordu.

Aradan geçen süre zarfında elde avuçtaki paralar tükenmek üzereydi.

Ev sahibine kiralar aylık peşin ödeniyordu.

İbrahim ağa ve ailesi her geçen gün biraz daha toplum içinde küçük düşürülmeye ve

aşağılanmaya devam ediyordu.

İbrahim ağa ve hanımı her gece bu işin sonunun nereye varacağını konuşuyor ama bir türlü

sonunu kestiremiyorlardı.

Kaniye hanım en son elindeki yüzük ve kulağındaki küpeleri küçük bir çocuk yastığının

içine pamuklara sararak dikivermişti.

Kocasına İbrahim başımıza bir şey gelirse paramızı pulumuzda bitiyor zaten, bu yastığı

torunlar için yanımıza alırız diye tembih ediyordu.

Tatar Hasanların İbrahim ağa ne günlerden geçiyordu.

Bazen şimdi adı Karlovo olan şehrin asıl adıyla anıldığı günlere geri dönüyor mutlu mesut

dönemlerini hatırlıyordu.

Asıl adı Karlı Ova olan şehrin alsında yüzde yüz bir Türk şehri olduğunu çok iyi biliyordu.

II. Bayezid döneminde Osmanlı kumandanı ve Şehzade Cem’in (Cem Sultan) lalası Karlozâde (Karlızâde) Ali Bey tarafından XV. yüzyılın başından itibaren çoğunlukla Türk-Yörük nüfusunun yerleştiği bir bölgede tesis edilmiş, adına kurucusuna nisbetle Karlıova veya Karlova denilmişti.**

İbrahim ağa bazen atalarından kalan çeyiz sandığında sakladıkları Omanlıdan kalma

tapularını çıkartıp bakıyor, sonra tekrar güzelce katlayarak bir gün lazım olur diye

saklıyordu.

Neden bu hale gelindiğini daha öce çok düşünmüş olmasına rağmen son günlerde daha bir

enine boyuna bu içine düştükleri durum zihnini meşkul ediyordu.

Osmanlının ilk topraklarıydı Balkan toprakları.

Balkan toprakları Osmanlı topraklarına 1350 yıllarından itibaren katılmaya başlanmıştı.

Daha Anadolunun sadece bir kısmı Osmanlı toprağı iken Balkanlar türk toprağı olarak

kayıt altına alınmıştı.

Ne olmuştu da bu topraklar 500 yıl sonra neredeyse hiç savaşılmadan elden çıkmış

kaybedilmişti.

Bunun hesabını birileri vermeli diyordu İbrahim ağa.

Lakin bu saatten sonra verse ne olacak ki, olan olmuştu.

Balkanlarda yaşayan miylonlarca türk ellerinde Osmanlı tapuları olmasına rağmen yabancı

durumuna duşürülmüştü.

Yüzyıllarca barış içerisinde kardeşçe yaşayan Balkan insanları birden bire birbirine düşman

olmuştu.

Osmanlı devlet idaresi nasıl bir sorumsuzluk sergilemişti de elindeki buram buram Türk

kokan bu toprakları neredeyse hiç savaşmadan kaybederek kendi halkına bu sıkıntıları

yaşatmış ve yaşatmaya devam ediyordu.

Sadece İbrahim ağanın sorduğu ve cevabını bulamadığı sorular değildi bu sorular.

Balkanlarda kalan türklerin hepsi aynı soruları soruyor maalesef sorular cevapsız kalıyordu.

Devlet adamı liyakat ile seçilmeli, hesap verebilme sorumluluğu olmalı, halkına ve hakka

hizmet için var olmalıydı. Devlet yönetmek ciddi bir iş, bu sorumsuzluğun faturası neden

halka çıkartılır ki diyordu.

İbrahim ağa her geçen gün ümidini yitirmeye başlamıştı.

Ne zaman tren garına gitse geri döndürüleceğini biliyordu.

Günler bir bir akıp gidiyor ümitsizlik her geçen gün damlaya damlaya göl oluyordu.

Bey dedi Kaniye Hanım, yarın tren var bir git bak amirle konuş belki bugün istidan kabul

edilir de gideriz.

Tamam gideceğim dedi İbrahim ağa ama inanmadığı yarım ağızla söylemesinden belli

oluyordu.

Sabah olduğunda İbrahim ağa sofraya oturmadan evden çıkmış tren garına gitmişti,

hiç umudu yoktu ama adettendi artık her günü geldiğinden gidip bi bakıyordu.

Bu sabah her zamanki amir gitmiş yerine daha genç ciddi bir amir görev yapıyordu.

İbrahim ağa amire yaklaştı; biz dedi üç aydan fazla bir zamandan bu yana Türkiyeye göç

etmek için istida verdik, ama her seferinde kabul görmediği için bilet almamıza rağmen tren

binip gidemedik, belki bugün onay çıkmıştır, sormaya geldim dedi.

Yeni gelen amir hiç terslemedi, insan gibi cevap verince İbrahim ağa bir duraksadı.

Uzun zamandır ilk kez olması gerektiği gibi cevap alıyordu, kulaklarına inanmadı şaşırdı.

Amir sen dedi neden bekliyorsun ki senin istidan 2 ay önce kabul edilmiş onaylanmış senin

şu an Türkiye’de olman gerekiyordu.

İbrahim ağa şaşırdı, nasıl olur dedi, ben 3 aydır her tren seferinde gelip kontrol ettim

çıkmadı dediler geri çevirdiler.

Şimdi de yalancı durumuna mı düşürülüyorum, yeter artık benimle oynamayın dedi.

Amir İbrahim ağa ben yeni geldim sana gördüğümü söylüyorum, bir an önce eşyalarını al ve

tren kalkmadan yerleş dedi.

İbrahim ağa eve nasıl vardığını bilemedi

zaten kaç aydır hazır bekiyorlardı

Hemen apar topar ne varsa acelece yüklendi ve tren garına varıldı.

Bakalım yeni amirin söyledikleri doğru muydu.

Eşyaları vagona alırlarsa bu iş tamam demekti.

Memur son kontrolleri yaptıktan sonra

vagon numarasını ve koltuk numaralarını tek tek izah etti.

Eşyalar için ayrılan vagonlar en arkada hemen oraya götürün yükleyin dedi.

Bu sefer gidiyorlardı.

Gerçekten inanılır gibi değildi

Tren uzun uzun üç kez düdüğünü öttürdü, harakete hazırdı artık.

Nedense vagona binene kadar herkes çok neşeli ve mutluyken tren haraket edince birden bir

matem havası oluştu.

Trende yolculuk edenlerin hepsinde aynı hava hakimdi.

Yaşlısı genci, bayanı erkeği bir birilerine sarılarak ağlıyorlardı.

En az beşyüz yıllık bir geçmiş geride bırakılıyordu.

Mezarlıkta kalan atalar, analar babalara yarın ahirette nasıl hesap verilecekti.

Çocuklukları, anıları, komşuları, dostları, hepsi ama hepsi bir sınır geçilecek ve bir daha belki

görmemek üzere yok olup silinip gidecekti.

Hepisinin sırt çantasında Osmanlı tapuları duruyordu ama nafile duruyordu.

Artık 500 yıl Türk toprağı olan Balkanlar artık Osmanlı devletinin değildi.

İşin daha da kötüsü anavatana gidiyorlardı ama, geldikleri topraklar da onları muhacir

olarak kabul edecekti.

Yeniden vatandaş olmak için sorgulanacaklar, haklarında araştırmalar yapılacak uygun

görürlerse tekrar türk vatandaşı olacaklardı.

Her Balkan türküne bu durum bir travma yaşatıyordu.

Ceplerindeki tapular ne ata yurtlarında ne de ana vatanlarında hükümsüzdü

Birileri bu ayıbın hesabını vermeliydi.

Bu yaşananlar yerden göğe kadar bir insanlık ziyanlığı idi.

Bu arada İbrahim ağa 3 ay neden bekletildiğini eşyalarını trene yüklerken

oradaki çalışan görevlilerden öğrenmişti.

Daha önceki asık süratli memur muhacirlerden rüşvet aldığı için tutuklanmıştı.

İbrahim ağa çok kulak asmadı, tren salına salına yoluna devam ediyordu.

Gece yarısını biraz geçe sabah saatlerinde tren türk sınır kapısında durmuştu.

Yolcular geldik diye sevinmeye başlamışken durumun pek de sevinecek bir durum olmadığı

az sonra anlaşılmıştı.

Bulgar gümrük memurları trende arama yapacaklardı.

Yanlarında ziynet eşyası ve değerli ne varsa bırakılması gerekiyordu.

Yapılacak aramalarda yasaklara uymayanlar geri gönderilcekti.

Kaniye hanım torunun başının aldında bulunan yastığı usulca aldı.

Kocasına baktı, bey dedi ben ne olursa olsun anavatanıma bu kadar yaklaşmışken geri

dönemem, çoluk çocuğumun geleceğini yok edemem, bu yastık bize nasip değilmiş dedi ve

trenin camından yastığı fırlatıp atıverdi.

İbrahim ağa ve Kaniye hanımdan başka kimse olan biteni anlamamıştı.

İbrahim ağa neler neler feda etmişti de bu yastığı ve içindekileri mi feda etmeyecekti,

bu fedakarlığın onların yanında bir lafı bile olmazdı.

Karı koca birbirlerine bakışıp hafifçe tebessüm ettiler,

ikisi de o anda sarılmak istedi ama damadın ve torunların yanında böyle bir şey nasıl

olurdu, zaten onları birbirine bağlayan değerler çok başkaydı.

Tekrar göz göze geldiler gülüştüler, paylaşmak aynı hisler ile mutlu mesut yaşamak bu olsa

gerekti.

Yapılan son aramadan sonra tren yolcu ve yükü ile birlikte Türk sınırına geçmişti.

Tren görevlileri bir yandan Bulgar lokomotifini Türk lokomotifi ile değiştirmeye çalışırken

yolcuların gümrük işlemleri yapılmaya başlanmıştı.

İbrahim ağa 500 yıl önce dedelerinin II Murat Hanla fetih için çıktığı topraklara kavuşuyor

olmanın sevinci ve gururu ile mutlu hissediyordu.

Türk sınırı geçildiğinde trenden inenler anavatan toprağı ile adeta kucaklaşıyordu.

Her inen önce eğilip toprağı öpüyor ve daha sonra ellerini semaya açarak şükür duaları

ediyordu.

Osmanlının akıncı birlikleri anavatanlarına dönmenin sevincini yaşarken

anavatanları da onları muhacir ya da soydaş olarak karşılıyordu.

Evlad-ı Fatihanları çok çetin ve zor bir dönem bekliyordu.

Tren yolculuğu aslında çok zahmetli ve yorucu bir süreçti

daha bir günlük yol vardı. çekilecekti, neler çekilmemişti ki, olsundu.

Herkes bu günleri gördüğüne dua ve şükür ediyordu.

Çileli ağır bedeller ödenmiş kocaman kalın bir kitabın son sayfası kapanıyor, yeni bir kitap

yazmak için yeni bembeyaz masum sayfalar açılıyordu.

yorucu yıpratıcı fakat bir o kadar da ümit vaat eden yolculuk devam ediyordu.

Ertesi akşam üzeri tren Sirkeci garına ulaşmıştı.

Muhacirler belirli bir sırayla trenden indiriliyor ve gerekli işlemler

yapıldıktan sonra daha önceden belirlenmiş misafirhanelere alınıyorlardı.

Ekim ayı başlarında İstanbul serin bir hava ile misafirlerini karşılıyordu.

İbrahim ağa 69 yaşının verdiği yorgunluğu çileli bir yolculuktan sonra

iyiden iyiye hissetmeye başlamıştı.

Anavatana gelmişlerdi sevinmesi gerekiyordu,

ama derin düşüncelere dalmıştı.

O koca şanlı geçmiş ne olacaktı.

Hemen unutulacak yaşanmamış mı sayılacaktı.

İbrahim ağa bir türlü bu geçmişi düşünmeden edemiyordu.

Bu arada zaten bir avuç eşyasının bir kısmı da ya vagondan çalınmış

ya da istanbulda kaybolmuştu.

Yine de buna şükür ediyordu, alet edevat önemli değildi ama çocukların üstü başı duruyor ya

ona şükür diyordu.

Hava her geçen gün biraz daha soğuyordu

Beş gündür misafirhanede kalıyorlardı.

Artık belirttikleri adrese gitme vakti gelmişti.

İbrahim ağanın daha önce göç eden akrabaları Bursada ikamet ediyorlardı,

İbrahim ağa da istidanın geldiği Bursaya gitmeyi tercih etmişti.

Yine bir yolculuk başlamıştı.

Bu yolculuk Yalovaya kadar vapurla yapılacak daha sonra akrabalarının da yardımıyla

motorlu bir araca transfer yapılacaktı.

İbrahim ağa dik durmaya çalışıyor, ailesinin moralini yüksek tutuyordu.

Artık akrabalar da yanlarındaydı, bu bile çok özel bir armağandı onlar adına

Bursaya vardıklarında bir kaç gün amcalarında kaldıktan sonra kiraya taşınıldı.

İbrahim ağanın yaşı 70′ e merdiven dayamıştı, çalışmak istiyordu ama zaten onu işe

kim alırdı, alsa bile ne kadar çalışırdı oda belli değildi.

Bu işe yaramayan halleri ile çocuklarına yük olduğunu düşündüğü bile oluyordu.

Koca İbrahim ağa ne durumlara düştüm diye de üzülüyordu.

Evde zaman geçirmeye çalışıyor lakin zaman bir türlü geçmek bilmiyordu.

bazen kıraathanelere de gidiyordu ama artık hiç bir şey eskisi gibi değildi,

Kıraathanede insan neden zaman geçirsin diye de söyleniyordu.

Bedeni burada ruhu Karlı Ovada gezinip duruyordu.

Babasının gül bahçelerinde geçirdiği gençlik günlerini herkese anlatıyordu.

Deri tüccarı olduğu zamanları ise pek bir gururla anlatır deri konusunda uzman olduğunu

her seferinde kanıtlamaya çalışıyordu.

Büyük kızı ve damadı Bursa merinos fabrikasında işe girmişlerdi bile .

Küçük kızı Hidayet Hanım artık genç bir kız , yirmili yaşlarındaydı

İbrahim ağa kızını da hayırlı ise ile kırıp sarmanın zamanı geldi diye düşünürken

Gene Bulgaristan Montana (Mihailovgrad) göçmeni bir damat nasip olmuştu.

Onun da adı Süleymandı,

İbrahim ağa her geçen gün ata yurdunu, memleketini ve evini özler düşünür olmuştu.

Her geçen gün ona ağır gelmeye başlamış, ,sürekli memleketini düşünür olmuştu.

Hele küçük kızını kırıp sardıktan sonra İstanbula gelin gidip yerleşmesi ona çok ağır gelmişti.

İbrahim ağa anavatanına kavuşmuş kavuşmasına ama ata yurdu Karlı Ova ile yatar

Karlı Ova ile kalkar olmuştu.

Aradan 3 yıl geçmiş lakin değişen pek bir şey olmamıştı, beden burda ruhu ata yurdundaydı.

Kaniye Hanım da aslında pek farklı değildi ama, kızları torunları çocuklarını anavatana

sağsalim getirebildiği için idare edip gidiyordu.

İbrahim ağanın yorgun ve kırık kalbi daha fazla dayanamamıştı.

Anavatana kavuştuktan ata yurdundan ayrıldığından bir kaç yıl sonra,

72 yaşına geldiğinde bir gece ansızın ruhunu teslim edip göçüp gidivermişti.

Hayat bu dünyadan gelip geçen bir yolculuk değil miydi zaten, gelip görüp göçüvermişti.

Sevgili eşi Karlı Ovalı Tekerleklerin Mehmetin kızı Kaniye Hanım, Büyük Kızı Rahime,

damadı Süleyman, torunları Leman, ve İbrahim, küçük kızı Hidayet küçük damadı Süleyman,

kızları Asuman ve Yasemin hayatlarına İbrahim ağanın bıraktığı yerden devam ediyorlardı.

Tatar Hasanların İbrahim Ağa yarım asırlık birikimlerini ve mirasını hayatı boyunca hiç

unutamadığı Bulgaristan Karlı Ova şehrinde (Karlovo) bırakarak neredeyse 3 valizle gelmişti

Türkiye’ye

Benim rahmetli dedem de 70 yaşında geldiği Türkiyede, bana

hep şöyle sitem ederdi.

Oğlum biz alışmışız çalışmaya kahvede oyun oynayarak hayat geçmez.

Biz burada dakika dakika ölümü bekliyoruz derdi

Rahmetlik dedemde göç edişimizden 2 yılı sonra hakkın rahmetine kavuşmuştu.

İbrahim Ağa da dedem gibi daha fazla dayanamamış hayata gözlerini yummuştu.

Kolay mıydı ömrünü geçirdiğin topraklardan ayrılıp kalabalık bir şehit hayatında yaşamak.

Kolay mıydı ovalarda derelerde bir ömür geçirdikten sonra bir apartmaan dairesine sıvışık

yaşamak

Hiç bir şey göründüğü gibi değil aslında ama kader demişler adına.

Hatta coğrafya kaderdir diyorlar ama yanılıyorlar.

Biz Balkan Türkleri o topraklardan hiç kopmadık kopmayacağız.

Üsküplü büyük Balkan şairi Yahya Kemal Beyatlı doğup büyüdüğü ve özleyipte gidip

göremediği şehre ”Biz sende olmasak bile, Sen bizdesin gene ” diye sesleniyor.

Evet biliyorum Yahya Kemal bu dizeyi kendi doğup büyüdüğü şehir Üsküp için söylemiş

ama sanki Balkanlardan gelen tüm Evladı Fatihanları da düşünerek yazmış gibi geliyor bana.

Balkan’a Seyahat başlıklı bir yazısında,

” Bir Türk gönlünde nehir varsa Tunadır, dağ varsa Balkandır” der ve şöyle devam eder.

”Türklük Avrupaya doğru cezr-ü meddi biten deniz gibi o dağlardan çekilmiş, lakin tuzunu

bırakmış. Bütün o toprak Türklük kokuyor.”

Ben bu vesile ile Karlı Ovalı Tatar Hasanların İbrahim ağaya ruhun şad olsun ağam diyorum,

gönlün ve kalbin huzur içinde rahat uyu Evlad-ı Fatihan diyorum.

Gene Yahya Kemalin dizeleriyle tüm Balkan Türklerine selam ve saygılarımı sunuyorum.

” Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la Asyadan,

Bir bir Diyar-ı Ruma dağıldık Sakaryadan.”

Cevat Çırak

17.04.2020

İbrahim Ağa ve ailesi

*https://www.bghaber.org/bghaber/zorlu-donusumler-ve-cokus/

** https://islamansiklopedisi.org.tr/karlova

SELANİK’TE AŞK

Ahmet uzun zamandır planladığı tur programını imzaladıktan sonra kuş gibi hafiflemişti.

Elindeki sözleşme zarfını çantasına attıktan sonra hem sözünü tutmuş olmanın verdiği

iç huzurla hem de kendisinden çok sevdiği hayat arkadaşına doğru yol almaya başladı.

Sultanahmet meydanında her zamanki buluşma yerine geldiğinde yüzü gülümsedi.

Canından çok sevdiği Aynuruna her zamankinden daha sıcak ve içten sarıldı.

Sultanahmet meydanı bildiğiniz gibi cıvıl cıvıl insanlarla doluydu.

Herkes bir yerlere yetiliyor gibiydi, kimse içinde yürüdükleri parkın içinde yeni açan

çiçekleri ve özellikle rengarenk taze gelin gibi süzülen lalelerin güzelliklerini fark

edemiyordu.

Parktaki ağaçlarda kuşlar birbirileri ile karşılıklı serenat halindeydi,

Sanki insanlar dışındaki tüm canlılar yeni açmış kırmızı, beyaz, sarı, mor lalelerin ihtişamını

fark etmiş gibiydiler.

Hava bildiğimiz Nisan ayı havasıydı, insanlar koşuşturmaya devam ederken, doğanın

kendilerine sunduğu güzellikleri hep sonraya erteliyor, hayatlarını bu şekilde

özensiz ve mutsuz ederek devam ediyor ve öteliyorlardı.

Belediyenin temizlik görevlisi elindeki süpürge ile yerden topladığı sigara izmaritlerini çöp

kovasına atarken, içinden mırıldandığını belli ediyordu.

Kim bilir yorgun bedeni neye tahammül edemiyordu.

Aynur hoş geldin sevgilim, seni çok özledim nerde kaldı diye söze başladı.

Yüzünde huzur ve sevginin pırıltıları ayaklanmış dans ediyordu.

Ahmet gecikmedim ki, koşa koşa sana geldim hayatım.

bende seni çok özeldim diyerek katıldı söze.

Sana bir sürpriz yapacağım demiştim ya diye devam etti.

Aynur’un heyecanı katlandı,

sevinçten olsa gerekti yanakları kıpkırmızı oldu.

Heyecanlanınca hep öyle yanakları kızarırdı, bu ilk değildi.

Ahmet hazır mısın sevdiğim dedi!

Aynur ürkek bir kuş gibiydi, ne diyeceğini düşünmeden evet deyiverdi.

Yunanistana Selanik şehrine gidiyoruz, tur operatörü ile bugün sözleşme imzaladım

müjdemi isterim dedi.

Aynuru görmeniz lazımdı, havalara uçtu. Selanik en çok gitmek görmek istediği şehirdi.

Birden evden nasıl izin alırım telaşı dolaştı zihninde ve bedeninde.

Acaba babası ne derdi? İzin verir miydi!

Ama hızla aklına giren telaşı aynı hızla çıkarıp atıverdi zihninden.

Nasıl olsa annem bir yolunu bulur babamdan benim adıma onay alır dedi içinden.

Zaten babası da hayır demezdi sonuçta kızı babasının doğduğu topraklara gitme istiyordu.

Bu muhteşem anı olumsuz düşüncelerle yıkmak istemiyor, yüzü gülüyordu.

Neden Selanik şehrini istiyordu? Neden Ahmet ile tanıştıklarından bu yana ısrar ediyordu,

kimse tahmin edemiyordu.

İlla Selanik diyordu başka da bir şey demiyordu.

Oysa etrafındaki bütün arkadaşları yurt dışı seyahati deyince ilk önce akıllarına Paris,

Londra, Roma gibi şehirleri sığdırıyorlardı.

Hatta Aynura biraz eski kafalı muamelesi de yaptıkları oluyordu.

Oysa Aynur Selanikli olan dedesinden o kadar çok hikaye dinlemişti ki,

kafasında, hayalinde kocaman bir Selanik şehri kurmuş onunla dolaşıyordu.

Köklerinin izlerinin peşinden gitmek istiyordu,

anne Selanik mübadele muhaciriydi,

Babasının ailesi ise küçük yaşlarda dedesi ile zor bela anavatana göç etmiş bir başka

muhacir aile idi.

Aynuru belki kimse anlayamıyordu ama o her şeyin farkındaydı.

Kafasında, her şeyi nedenleri ile birlikte sıralıyor hep Osmanlının Selanik şehrini

düşünüyor hayal ediyordu

Bir nedeni daha vardı Selanik şehrini görmek için.

Ama onu kimseyle paylaşmıyordu.

Kendi kendine söz vermişti Aynur. Selaniki görmeden bu sırrını kimseyle paylaşmayacaktı.

Aynur bunları düşünürken, Ahmetin’in sesi ile gerçek dünyaya dönüverdi.

Hayatım pasaportun var mıydı senin? Yoksa, hemen bugün işlemlere başlayalım, vize

başvurusu için geç kalmayalım dedi.

Aynur kafasını evet anlamında aşağı yukarı salladı. Sonra sözle devam etti konuşmaya

Geçen yılı hatırlasana hayatım dedi. bu konuyu konuşmuştuk ve sende baa söz vermiştin.

Hatırladın mı canım, diyerek Ahmetin elini sım sıkı tuttu.

Ahmet sevdiğinin sıcacık elini avucunun içine alınca bir hoş gülümsedi, içi kıpır kıpır oldu,

bu heyecandan güç alarak sevdiğinin yanağına bir öpücük konduruverdi.

Öpücük Aynurun yanaklarını gene elma alına dönüştürüverdi.

Ahmet tamam hatırladım dedi, ve bir eliyle Aynurunun beline kadar olan saçlarını

okşayarak mutluluğuna ortak oldu.

Aynur sormadan Ahmet benimde pasaportum var, biliyorsun dedi.

Tatlı tatlı tebessüm ederek kendi sorduğu soruyu cevapladı; geçen yıl ailecek doğduğumuz

topraklara, ata yurdumuza Bulgaristana giderken çıkartmıştık biliyorsun dedi.

Ahmet’in ailesi de Bulgaristan Eski Cuma Boğazkesen Köyü muhaciriydi.

Onlar daha yeni anavatana göç etmek zorunda kalmışlardı.

Zalim Jivkov rejimi 1989 yılında yüzbinlerce Bulgaristan Türkünü apar topar Türk sınırına

koyuvermişti.

Ahmetin Babası onları ailecek tekrar kimlik ve pasaportlarını yenilemek için Bulgaristana

götürmüştü.

Balkan Türkleri kaybedilmiş topraklarımızın aziz hatırlarıydı. Lakin hiç kolay değildi bu aziz

hatıraları anlatmak anlamak ve o çileleri yaşamak.

Yaşayan çeken biliyordu. Damdan düşenin halinden damdan düşen anlıyordu.

Belki bu yüzden Aynur ile Ahmet koca fakültenin içerisinde birbirilerini buluvermişlerdi.

Ahmet Bulgaristanda doğmuş altı aylık bebek iken ailesi ile birlikte ata yurdundan

anavatana resmen kovulmuştu.

Ailesinin çektiği çileleri ancak daha sonra anne babasından dinleyerek büyüdü.

Dedesi ve baba annesi hala Bulgaristanda’ki köylerinde ikamet ediyorlardı.

Geçen yaz ilk kez anne baba ve kardeşi ile gittiklerinde evlerinin olduğu köyü görünce hem

çok sevinmiş hemde hüzünlenmişti Ahmet.

Boydan boya yemyeşil olan köyümde büyüseydim, nasıl olurdu, neler yaşardım ne kaçırdım

acaba diye düşünmüştü ilk kez.

Muhacir çocukları çok iyi bilirler ”Ateşten gömlek ne demek” evini barkını bahçeni apar

topar bırakıp gitmek ne demek, o yüzden onların içlerindeki hasretler ve özlemler hep

yarımdır, eksiktir ve buruktur içleri.

Ata topraklarına gitseler anavatanları Türkiye gözlerinin önünden akıllarından gitmez;

Türkiyede olunca ise muhabbet hep oradan, memleketten açılır, bir türlü bitmek bilmez

sohbetleri.

O yüzden iki muhacir evladı bir araya gelse ne konuşurlar diye merak edenler olursa diye

söyleyelim dedim.

Hep memleket, her an memleketin dağları ovaları dereleri konuşulur,

Bulgaristan göçmeniysen eğer, Deliorman maceraları, Dobruca ovaları, Rodop dağları,

Kırcaali doğası tekrar tekrar anlatılırda bitmez iyileşmez sevdaları.

İşte belki bu yüzden Balkanlar’da Türk ve müslüman olmak zordur. Balkanlarda Türk olmak

demek hep yolda olmak demektir; Türk olmak demek mücadeledir, azimdir, sabırdır…

Balkanlarda Türk olmak yürek ister, sabır ister, durmadan usanmadan çalışmak didinmek

ister, ister de ister sonu gelmez isteklerin.

Ahmet sevgilisine dönerek, karnın acıktı mı, yemek yiyelim, hem seyahat planımızı

konuşuruz ne dersin diye sordu?

Aynur sabah Ahmedimle bulacağım diye kahvaltı etmeden evden çıktığı için kurt gibi

açıkmıştı, hemen davete icabet etti.

Olur ben çok açım diye yanıtladı sevdiceğini.

Zaten Sultanahmetteyiz dedi Ahmet, Aynur anlamadı,

Anlamayacak ne var hayatım, Meşhur Sultanahmet köftesisi varken başka yer olmaz dedi.

Zaten meşhur köfteci yolun karşısında onları bekliyordu.

Aynur hadi hemen gidelim karnım gurulduyor diye atıldı.

Köfteler piyaz, salata ayranlar eşliğinde sipariş edildi.

Yemek muhabbeti belliydi zaten,

Tur programı ve tarih kesindi.

Mayıs ayının üçünde Cuma günü İstanbuldan kalkış, ayın beşi pazar günü dönüş olarak

sözleşmede belirtilmişti.

Cuma cumartesi ve pazar günü üç gün sürecekti program.

Aynur ve Ahmet gelen yemekleri yemiş olmalarına rağmen,

seyahat planları henüz bitmemiş her ayrıntı kaçırılmasın diye özenle devam

ediyordu.

Garson çok güzel tatlılarımız var yanında çay ikramımızdır diyerek çok uzayan seyahat

programı tamamlatıvermişti.

Ne tatlı ne de çay istemiyorlardı, garsona teşekkür ettiler ve hızlıca toparlanarak köfteci

dükkanından çıkarak okulun yolunu tuttular.

Seyahat tarihine daha bir ay bir zaman vardı,

ama, ikisi de bir an önce bu tarihin gelmesini iple çekiyorlardı nedense.

Aynur Ahmetin sürprizine çok sevinmiş görünüyordu ama Ahmetin gerçek sürprizi bu

değildi. Onu Selanike saklamıştı.

Aynur ise çok güzel bir sürpriz oldu benim için diyerek hızlı adımlarla okula yetişmeye

çalışıyor ve sımsıkı tuttuğu, gelecek planladığı eli hiç bırakmayacakmış gibi daha sıkı

kavrıyordu.

Ahmet hızlı adımlarla derse yetişmeye çalışırken ince sürpriz planın detayları için ayrı

planlar peşindeydi.

Her şey çok güzel olmalıydı, plan kusursuz işlemeli diyordu içinden.

Muhteşem olacaktı her şey, Ahmet sen bu işlerin adamısın diyordu kendi kendine.

Aynur sevdiğinin kolunda adet yürümüyor, pembe bulutlar üzerinde uçuyormuşçasına derse

doğru yetişmeye çalışıyordu, ama ders falanda çok umrunda değildi aslında.

Aynur yol hiç bitmesin biraz daha uzasın düşüncesi ile ilerlerken Ahmet iyi dersler hayatım

diyerek bırakıverdi Aynurun elini.

İstanbul Üniversitesinin fen ve edebiyat fakülteleri yan yanaydı. Sultanahmetten Vezneciler

yürüyerek 10-15 dakika mesafedeydi, ve zaman kimilerine göre geç kimilerine göre erken

sayılıyordu.

İyi dersler hayatım çıkışta beni bekleme yarın görüşürüz dedi Ahmet sevdiceğine.

Yanağına bir öpücük kondurmayı da ihmal etmedi her zamanki gibi.

Aynur kendi binasına girene kadar en az iki kez arkasına dönüp Ahmedini bir kez daha

görürüm ümidiyle bakmıştı ama görememişti.

Günler akıp gidiyordu…

Ahmet ve Aynur ikisi de son sınıf öğrencileri idi.

Ahmet kimya bölümünde okuyordu, çok zor bir bölümdü, ailesine daha fazla yük

olmadan dört yılda mezun olmaya çalışıyordu.

İşi hiç kolay değildi fakat başarmak zorundaydı.

Aynur aynı üniversitenin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okuyordu, oda son sınıf

öğrencisi olduğu için mezun olmayı kesin kafasına koymuştu.

Çok enteresan bir ilk tanışma maceraları vardı.

İkisi de daha birinci sınıfa yeni kayıt olmuş iken tesadüfen tanışmışlardı.

Beyazıt Sahaflar Çarşısında Ahmet kendi bölümü ile ilgili bir ders kitabını ararken Aynurla

bir kitapçı dükkanında tanışmışlardı.

Kitapçıdaki satıcı Ahmedin göçmen olduğunu şivesinden anlamış, aynı şive ile karşılık

verimişti

Ahmet kitabın fiyatını sordu,

Seksen lirayı duyunca

Çok pahalı bu beya nasıl tamamlayacağız biz bu kitapları bu pahalılıkta diye isyan edince

Yok beya dedi satıcı, iskontolu fiyatını söyledim sana, yoksa daha pahalı beya.

İşte tam o sırada dükkandaki diğer bayan müşteri elindeki kitabı göstererek fiyatını

sormuştu.

Ahmet satıcı ile aynı anda sesin geldiği tarafa yönelince, Aynurla göz göze geldiler.

Daha önce hiç tanışmamış olmalarına rağmen Ahmet içinde bir şeylerin titrediği hissetmişti

Satıcı olan bitenin farkında değildi, lakin Ahmete olanlar olmuştu.

Kumral saçlı ela gözlü bu güzel kızın etkisine girmişti adeta,

Kız kitabı alıyorum diyerek parasını uzattı, satıcının poşete koyduğu kitabını alarak iyi

günler dedi dükkandan ayrıldı.

Ahmetin donup kaldığı anlardı bu anlar.

Hemen toparladı kendisini, satıcıya ben tekrar geleceğim diyerek fırladı çıktı kapıdan.

Güzel kızın gitttiği tarafa yöneldi, kız iki dükkan ötede elinde beğendiği başka bir kitabı

inceliyordu.

Ahmet oh dedi içinden, ya kaybolsaydı ben ne yapardım, sonra nefesini ayarlamaya çalıştı.

Bir yolunu bulup kızla diyalog kurmalıydı ama nasıl ?

Kızın durduğu kitapçının yanına geldi,

Eline bir kitap aldı, çevirdi arkasındaki fiyatına baktı, sonra off bu ne beya dedi , çok pahalı

bu kitaplar,

Kız bu şiveyi duyunca, hafif bir tebessüm etti.

İçinden bizden biri diye geçirdi.

Kız yanındaki genci fark etmiş gibi davrandı,

minik bir tebessümle kafasını çevirerek; hangi kitabı alacaktınız çok pahalı

geldi demez mi!

Ahmete gün doğmuştu, bunu hemen fırsata çevirmesi gerekiyordu.

Sormayın dedi. Kimya bölümünün kitapları çok pahalı ne yapacağım bilemiyorum.

Kız merak etmeyin bende Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kayıt oldum bizim kitaplar da

sizin kitaplardan farklı değil, ama almak zorundayız başla çare yok dedi.

Kitap dükkanın sahibi de istemeyerek konuşmalara şahit olmuştu.

İki öğrencinin de durumunu anlayışla karşıladı.

İsterseniz dedi aynı kitapların ikinci elleri de var, ben durumu sıkıntılı olan öğrencilere

teklif ediyorum isterseniz bakabilirsiniz.

İki genç bir bine baktılar, ve nasıl olduysa aynı anda tamam bakalım dediler.

İşte o gün kader Aynurla Ahmeti tanıştırmış ve yollarını çizmişti.

Kitapçıdan istedikleri kitapların hepsini uygun fiyata aldıktan sonra, bu iyi niyetli kitapçıyla

uzun sürecek bir arkadaşlıklarının başlangıcı olacağını da anlamışlardı

Teşekkür edip dükkandan ayrılınca

Ahmet bu güzel kızı bırakmak istemedi,

Sahaflar Çarşısının hemen çıkışında Beyazıt kütüphanesinin önündeki çay bahçesini işaret

ederek;

Güzel bir alışveriş oldu, paramız da arttı.

Biraz utanarak ve sıkılarakta olsa çay ısmarlasam sizin için uygun olur mu dedi,

Kız saatine baktı, biraz kararsız gibiydi, etrafını ve çay bahçesini süzdü,

Ahmet yanlış anlamayın sakın, sadece bir çay içer tanışmış oluruz diyerek ürkütmeden

ısrar etti.

Kızı rahatlatmak adına benim Ahmet diyerek elini uzattı,

Kız Aynur dedi elini uzattı tokalaştılar.

Peki tamam bir çay içelim dedi kız, teklifi kabul etti.

Kalabalıktan uzak bir masa seçildi, çaylar söylendi,

sohbet sohbeti açtı, çaylar tekrar tazelendi.

Üçüncü çaylar içilirken iki saate yakın süren muhabbet her iki genci rahatlatmış

karşılıklı güven oluşmuş arkadaşlık kısa sürede ilerlemişti.

İşte böyle başlamıştı Aynurla Ahmetin büyük aşkı.

O gün, üç yıl önce yani, akıllarında böyle bir şey yokken

şimdi bambaşka bir fırtına kopuyordu yüreklerinde.

Kim bilir belki gerçekten ‘aşk tesadüfleri sever’ sözü doğruydu

Belkide bu bir tesadüf değildi, belki de bu gerçekten bir kaderin cilvesiydi kim bilir.

Hayat mucizelerle doluydu.

Her yeni gün yeni fırsatlar demekti.

Beklenen büyük nihayet gelmişti.

Otobüs son yolcularını saat 23.00 gibi Bakırköy Ömür durağından almıştı.

Ahmet Aynurun evine yakın olduğu için bu duraktan binmeyi tercih etmişti,

Bizim için küçük Aynur ve Ahmet için büyük Selanik turu başlamıştı.

Rehber son misafirlerini de aldıktan sonra rota hakkında kısa bilgilendirme yapıyordu.

Keşan İpsala sınır kapsındaki pasaport işlemlerinden sonra

Dedeağaç – Gümülcine – İskeçe – karayolu takip edilerek Selanik’e yolculuk edeceğiz.

Yaklaşık yolculuk süresi normal hava şartları ve sınır geçiş süreleri dahilinde on saattir.

Ahmet koridor tarafında Aynur pencere tarafına oturmuşlardı

Daha doğrusu Ahmet öyle istemişti

Aynur halinden fazlasıyla memnundu.

Yolculuk gerçekten uzun sürecekti.

Aynur kitap okumayı tercih etti

Ahmet ise kulaklıklarını takıp müzik dinleyecek belki de biraz kestirecekti

Macera başlamıştı

Aynur Kitap okurken uyuya kalmıştı,

Ahmet Aynurun uykusunu fırsat bilip rehberle konuşmaya gitmişti,

Konuşması olumlu geçtiği belliydi, dönerken yüzü gülüyordu.

Yarın yorucu bir gün olacak biraz uyumaya çalışayım diyerek Aynurun omusuna başını

düşürdü.

Ahmet ertesi günün çok renkli ve unutulmaz bir gün olacağını biliyordu.

Belki hemen sabah olsun istediği için uyumak en kestirme çözüm olarak görünüyordu

Sabahın erken saatlerinde yarı uykulu bir şekilde otobüs hoparlörlerden rehberin uykulu

günaydın sesi ile yarım uyur vaziyetten uyandılar.

Selanik şehrine hoşgeldiniz anonsu herkesi heyacanlandırdı

Ahmet için heyecanlı saatler başlıyordu

Bir yıldır planladığı büyük sürprizin günü gelmişti.

Heyecanlı saatlerden bir kişi hariç artık herkesin haberi vardı,

Rehber arkadaş sağ olsun çok anlayışlı davranmış ve her konuda Ahmetin içini rahatlamıştı.

Selanik şehrine gelince ilk ziyaret edilecek yer neresidir bilir misiniz ?

Bilenler bilir Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürkün doğduğu ev ilk ziyaret yeridir.

Şehir girişinden geçildikten sonra rehberin artık uyanmış görünen sesi duyuldu: Atamızın

doğduğu ev ziyaret edilecektir, az sonra otobüsten inmeye hazır olun anonsu duyuldu.

Bu müthiş anons herkesin heyecanını yükselti.

Aynurun yıllarca herkesten sakındığı ve sadece kendisinin bildiği sırrının zamanı gelmişti.

Aynur sadece heyecanlı değildi, aynı zamanda bir o kadarda gururlu hissediyordu kendisini.

Dedesinin vasiyetini yerine getirecekti az sonra,

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürkün evini mutlaka ziyaret et kızım sesleri çınlıyordu

kulaklarında.

Rahmetli dedesini çok seviyordu, muhteşem dakikalar Aynuru bekliyordu.

Herkesin gözleri otobüsün camlarında mucizenin doğduğu evi görmek için can atıyordu.

Beklenen an geldi dedi rehber bakın yolun karşısında ne duruyor.

Herkes rehberin işaret ettiği yere doğru yöneldi,

Aynur ilk önce evin önündeki kalabalığı fark etti,

Ayakları titremeye başladı, gözleri dolmak üzereydi

Ahmete tutundu, bırakma beni dedi

Ahmet merak etme dedi ama

Aynurun kalp atışlarını duyuyordu

Bu arada otobüs misafirlerini indirmeye başlamıştı.

Aynurla Ahmetin ayakları yere değdiğinde

eller kenetlendi,

Ahmet hem yürüyor hemde Aynuru teselli etmeye Çalışıyordu.

Atatürkün evi bu aylarda Türkiye’den gelen ziyaretçiler nedeniyle hep yoğun oluyordu.

Rehberlerinin etrafında toplandılar ve kapının onlara açılmasını beklemeye başladılar

Aynur bunca yıl sırrını herkeslerden saklamış olmasına rağmen son dakikaları beklemekte

sıkıntı yaşıyordu.

Ahmet ise büyük sürprizi için son viraja girmiş bulunuyordu.

Beklenen an gelmişti, kapı açıldı,

ziyaretçiler önce bahçeye daha sonra da merdivenlerden evin içine gireceklerdi.

Yetkililer düzen bozulmasın diye uğraşırken ziyaretçilerden anlayış ve özen bekliyorlardı.

Hava Mayıs ayının başı olmasına rağmen açık ve güneşliydi

Saatler 10.00 gösteriyordu

Aynur ve Ahmet evin içine girince önce salondaki duvar bilgilendirme yazılarını okumaya

başlamışlardı.

İkisi için de çok özel olan bu evi sürpriz ve sırlar ile gezioyorlardı.

Büyük önderin okul notlarını incelenirken Ahmet planını uygulamaya koymuştu.

Aynur müthiş bir mutluluk ve gurur ile mucizevi anlar yaşamaktaydı

Atatürkün doğduğu odaya gelindiğinde heyecan doruktaydı

Aynur artık mutluluktan ağlıyordu

Ahmet hayatım hadi Atamızın mumyasının olduğu odaya geçelim dedi.

Odanın kapısında tur rehberleri vardı,

Ahmetle göz göze geldiler ama hiç belli etmediler

Aynur odaya girdiğine Ahmete dönerek ne şanslıyız Atamızın odasında bizden başka kimse

yok başbaşayız dedi.

Artık yıllarca içinde tuttuğu sırrını sevgilisi ile paylaşmanın zamanı gelmişti.

Ahmete dönerek sana büyük sırrımı anlatmanın zamanı geldi dedi.

Selaniki görmek istemesinin nedenini Ahmete anlattı ve tekrar gözleri doldu

Dedesine verdiği sözü tutmuş olmanın rahatlığı yüzüne yansımıştı.

Çok mutluyum sevgilim dedi, beni buraya getirdiğin için sana minnettarım diyecekti ama,

yıllarca herkesten sakladığı sırrı gerçekleştiği için, dedesine verdiği sözü tuttuğu için

hüngür hüngür sevinç göz yaşları döküyordu.

Hala odanın içinde sadece ikisi vardı belki biraz da onun etkisiyle Aynur daha bir csoşku

doluydu.

Ahmet Atatürkün önünde Aynurun elinde tutarak kendisine doğru dönmesini rica etti

Aynur biran duraksadı, şaşırdı, ruh hali iniş çıkışlı dakikalar yaşıyordu.

Ahmet Aynurun önünde diz çökmüş, elinde pırlanta yüzük kutusu ile bana ömrümün

sonuna kadar iyi günde kötü günde eşlik eder misin, benim yoldaşım olur, benimle evlenir

misin teklifini yaptı.

Atatürkün evinde yoğun bir kalabalık olmasına rağmen anlık bir sessizlik oldu.

Ziyaretçilerin neredeyse tamamı Aynurun ağızından çıkacak cevaba kilitlenmişti

Aynur mutluluktan ağlarken başka bir fırtınaya tutulmuş gibi yeni bir şaşkınlık sürecine

girmişti.

Evin içerisindeki sessizlik gitmiş yerini yoğun bir alkış yağmuruna bırakmıştı.

Aynur beklenen evet cevabını vermiş ve daha sonra Ahmetin boynuna sarılarak kendinden

geçmiş ve sevdiğinin kollarına kendisini bırakarak mutluluk ve aşırı sevinçten bayılmıştı.

Selanik Selanik olalı böyle bir efsane evlilik teklifi yaşamamıştı.

Aynur kendinden geçmeden önce sadece nefes nefese kaldığı halde son bir güçle seni

seviyorum bir tanem diyebilmişti.

Ahmet bu sözleri duyunca, canından çok sevdiği hayat yoldaşına çok daha sıkı bir şekilde

sarılarak şükürler olsun diyebildi.

Rehberin organize ettiği grup sıraya girmiş gençeleri tebrik etmeye başlamıştı.

Otobüs genelde orta yaş ve üzerinde misafirlerden oluşan bir kafileydi.

Aynurla Ahmet yaşlarında bir çift daha vardı.

Burcu ve Yalçın çifti yeni evlenmişlerdi

Onlarda hala bal aylarının keyfini sürmeye çalışıyorlardı.

Henüz bir gün birlikte olmalarına rağmen Aynur ve Ahmet çiftiyle çok iyi kaynaşmışlar ve

arkadaş olmuşlardı.

Ahmet bu sürpriz evlenme teklifi hakkında bir yolunu bularak Yalçın ve Burcuyu

bilgilendirmiş yardımlarını istemişti.

Yeni arkadaşlar severek Ahmete yardımcı olacaklarını ve her türlü yanında olacaklarını

beyan ettiklerinden ahmet Aynurun mutluluktan baygınlık geçirdiği anları çok organize bir

şekilde atlatmıştı.

Aynur bir müddet sonra kendine geldiğinde nedense önce yüzük parmağını kontrol etme

ihtiyacı duydu.

Yaşadıkları hayal mi gerçek mi anlamak öğrenmek istiyordu.

Parmağındaki ışıl ışıl parlayan tek taş pırlantayı görünce, Ahmet dönerek bu benim

Çemberlitaştaki kuyumcuda deneyip çok beğendiğim yüksük dedi.

Ahmet gülümsedi, evet hayatım dedi.

Aynur şaşkındı, ben sana bundan hiç bahsetmemiştim, sen nerden biliyorsun bu tek taşı

beğendiğimi diye meraklı gözlerle Ahmete soruyu yönelti.

Ahmet sen beni çok hafife alıyorsun şekerciğim diyerek gülmeye başladı.

Nereden bilebilirdi ki etrafındaki herkesin Ahmete çalıştığını.

Aynur en yakın arkadaşının bu bilgiyi Ahmete aktardığını anladı .

Ah Ayşin ah alacağın olsun senin dedi.

Ahmet uzun saçlı ela gözlü sevgilisine olan aşkından ve mutlu biten evlilik teklifinden dolayı

çok mutlu hissediyordu, bu yüzden etrafına gülücükler saçıyordu.

Tur otobüsünün radyosunda tesadüfen miydi bilinmez Lara Fabianın efsane şarkısı Je t’aime çalıyordu. Gruptaki yolcular bir sonraki ziyaret noktasına haraket etmişken, muhteşem sürpriz evlilik teklifini konuşuyordu.

Hayat güzel bakana, iyi yürekli iyi düşünen insanlara güzelliklerini ve iyiliklerini düşünmeden sunmaya devam ediyordu.

Cevat ÇIRAK

01.04.2020

Ormanı Yeşili ve Hayatı Çok Özledim Dostlar

Biliyor musunuz dostlar

Ormanı özledim

yeşil yapraklarının hışırtısını

her attığım adımda

yere düşen ümitsiz yaprakların

benimle konuşmasını özeldim

Ağaç kakanın yuvasını yaparken çıkarttığı sesleri

Sincabın benimle saklambaç oynamasını özledim

Sadece sırt çantam çakım ve elimdeki sopayla

Mesela Çatalca’da ormanın kucağında

yürüdükçe şükretmeyi, doğanın kollarına sığınmayı özledim

Sırt çantam demişken

İçinde bir kangal sucuk

bir termos çay,

bir güzellik daha

ama onu şimdi söylemek istemem

Hayal ediyorum

Ormanda saatlerce yürümüşüm

ama hala doyamamış gözüm arkamda kalmış

Sanki yıllar sonra kavuşmuşuz da doyamadan birbirimize

ayrılmışız gibi ormanı ozledim

Kocaman boylu poslu ağaçlar arasında yürürken

Birden kulaklarımda sus sesi yankılanmış

işte bu ,

tam aradığım güzellik demişim.

Sonra doğadan izin alarak

küçük bir ateş yakmışım

Sırt çantamda sucuk var ya

onun hatırına işte ne yapayım

Bir kangalın yarısı bile yeter fazlada gözüm yok

çakım ne güne duruyor

yere yeni düşmüş kırık bir dal bulmuşum

ucunu sivriltmiş sucuğumu dilmişim

közde pişecek ya

acele etmiyorum işte

beklerken boş durur muyum hiç

Açmışım şişeyi mantarı elimde

yosun var mı mantarda diye inceliyorum

Mis gibi kokuyor

Doğa işte

Çok cömert insana

özellikle kırmızı seçmişim

Boğaz kare Öküz gözü karışımı

Neden öyle biliyor musunuz?

Buram buram Anadolu koksun istemişim.

Canım Anadolum

Sırça köşküm, Ata yadigarım

Can yoldaşım.

Açmışım kollarımı yaşıyorum demişim,

Yaşadım diyebilmek için haykırmışım

Sonra elimdekini farketmişim,

bereket, niğmet, servet demişim

Sucuk elimden usulca korların üzerine konuvermiş

ilk yağlar düşüyor közlerin arasına

sessizlik birden sucuk kokusu ile sarmaş dolaş olup

coşuvermiş.

Şişe elimde

bardak kadeh istemem ki

bakın işte burası çok önemli

ilk dalga lezzet geliyor

Önce hafif kızarmak üzere olan sucuktan bir kertik almışım

Evet Elimle , neden şaşırdınız!

Biraz yanıyor elim, çok sıcak,

bende zaten öyle olsun istiyorum

acımdan tadına varılamaz ki!

Bu lanet virüsten önce de öyle yapıyordum ki zaten

Öyle seviyorum demek ki,

Damağım önce sucuğun yağına kavuşuyor

Sonra sarımsak kokusu hafif belli ediyor kendini ,

bende varım diyor,

kimyon karabiber derken dil nasibini alıyor,

Hayat budur dostlar, yaşam budur , güzel olan budur,

İşte şimdi tam zamanı,

Şarap her zaman tamamlayıcı lezzet görevindedir.

O muhteşem sıcak dilim gırtlaktan boğaza doğru ilerliyor

Mavi sularda bir yelkenli gibi enginlere açılır gibi yani

Şarap yelkenleri dolduran yel gibi

İlaç gibi yani,

Damak bu lezzeti biliyorum diyor bir yandan

Bu zevk, bu lezzet bu mucize unutulur mu hiç

Kaydetmiş belleğine

Közde kızarmış sucuk yolculuğunu tamamlayıp

Mideye indiğinde

kendinden emin, korkmuyor

Biliyor arkasından şarap gelecek

İşte o zaman ne olacaksa olacak

Ama mutluluk garanti,

kesin çok güzel olacak

Tam o sırada kapadığım gözlerim yeniden açılıyor

Önce şükretmek geliyor tekrar içimden

Yeşile, doğaya, Sincaba, ekmeğinin peşinde koşturan karıncaya

Ağaçkakana, yuvasında ince hesaplar yapan tilkiye,

Korkudan kalbi tir tir tireyen tavşana,

göldeki balığa, vak vak eden kurbağaya ,

ve en çok da yeniden dalında yeşermeye çalışan yaprağa

Sizi seviyorum diye haykırmak

sımsıkı sarılıp

Biraz içimi temizlemek için

hüngür hüngür ağlamak istiyorum

Acıdan değil, kederden değil, evde tıkılıp kalmaktan değil

Sevinçten belkide,

Belkide acizliğimden

Kim bilir bu güne kadar ki sahte alimliğimden sıkıldığım için

doya doya ağlamak geçiyor içimden,

Mutluluktan sevinçten ağlamak

Kim bilir belki de üzüm gibi ezilmekten

yorulmuşum,

dara düşmüşüm kendi insanlığımın içinde kaybolmuşum.

Çok özlemişim dostlar, canlar, insanlar

Köy çocuğuyum ben,

bildiğiniz etten kemikten

ama önce doğaya, hayvana ve sonra da

bir çok kazıktan ve tecrübeden sonra insana sevdalıyım ben

İyi insana, yürekli vicdanlı olan insana

Cana can katana, sevdalı insana

Bir zavallıyım ben,

Çok özledim dostlarım çok,

Ormanı, yeşili, yaprağı,

sıcak bir çay fincanındaki ilhamı,

şaraptaki endamı, en çok da

yeniden hayata tutunmaya çalışan

yeşeren yaprağı çok özlemişim çok.

Özlemek ne güzel bir niğmet dostlar

Özlemek hasret gidermek ne büyük

ne muhteşem bir servet dostlar

insan hiç kaybetmek istemiyor

neyi mi , yapmayın canlar ,

doğayı, güzeli, huzuru ve sevgiyi

özledim.

Dostlar gerçekten özledim

insan olmayı, yalnız iken bir hiç olduğumuzu

Birlik beraberlik ve dayanışmayı

çok özledim dostlar.

Hmde çok.

Verdikçe var olmayı çok özledim dostlar

Hemde çok.

Cevat Çırak

14.04.2020

İstanbul.

MUCİZE İĞNE

Orak ayı bitmek üzereydi. Bereketli Köstence toprakları bu yıl yağmurların da yardımıyla

çok iyi mahsül vermişlerdi.

Köydeki herkes bereketli bir sezon geçirmesine rağmen nedense bir tedirginlik içerisindeydi.

Romanya devleti de bu günlerde sıkıntılı bir ekonomik buhranın içerisinden geçiyordu.

İkini Dünya savaşı sancılarının başladığı dönemlerdi.

Köstence Dobramin (Valeni Yenisenlia) Yenişenli’de denen bir yerlerde

Balkan gibi bir adam vardı Nazif Recep ağa.

Boyu posu ve cüssesi ile çok uzaktan bile fark edilebiliyordu.

Geçen seneden bu yana tarla ev mahsül çok da umrunda değildi.

Bir yıla yakın bir zamandır istidasının onaylanmasını bekliyordu.

Tarih yaprakları 1937 yılını gösteriyordu.

Romanyanın Köstence Dobramin (Valeni Yenisenlia) Yenişenli’de yaşayan Türklerin

neredeyse tamamında aynı telaş gözleniyordu.

Balkan gibi Nazif Recep ağa etrafına çok belli etmeden kendine kızıyor söylenip duruyordu

Gelmeyecek bu istida, ne yapıp edip bir yolunu bulmalıydım, ama olmayacak galiba diye

telaş ediyor bir an önce haberin gelmesini istiyordu.

Tarlalar toplanmış, tahıllar ambarlara konmuş, yoğun iş dönemi bitmişti.

Aslında tam zamanıydı ama bir türlü muhtarlıktan beklediği haber gelmiyordu.

Nazif Recep ağa her sabah kalktığında biraz daha ümitsizliğe kapılıyordu.

Bu sabahta pek ümitli değildi lakin hayat devam ediyordu.

Çıkıp yüzümü yıkayayım dedi,

Eylül ayının ilk günleri olmasına rağmen hala yaz havası devam ediyordu.

Evet yaza göre biraz daha ılık esiyordu yel ama, en azından terletmiyordu.

Recep ağa bahçedeki pınarın yanına geldiğinde, önce bir kuyunun içine baktı,

Birkaç metre derinde kendi kocaman gövdesinin yansımasını gördü.

İçinden koskocaman adamsın da dedi, bir kağıdı çözemen kaç zamandır.

Sadece tarlada işe yarıyorsun, oysa benim senden beklediğim daha fazlası,

ama beceremiyorsun diyordu.

Aslında Recep ağa kendisine haksızlık ettiğini biliyordu ama Balkan insanları sabırsızdır,

her şey hemen oluversin istedikleri için söylenip duruyordu.

Çok yeşili bol huzurlu bir yerde yaşamasına rağmen son dönemlerde hiç bir şey gözü

görmüyordu.

Saatler günler derken bir hafta daha geçmiş ama, hala beklediği haber gelmemişti.

Kış kapıya dayanmadan biraz odun kırayım dedi.

Baltasını işlikten aldı, keskinliğini kontrol etti.

Biraz bilemek gerekiyor dedi, işliğin kapı girişinde bulunan bileme taşına doğru yöneldi.

Bir elinle taşın çevirme kolunu tutup çeviriyor diğer elinle de baltayı taşa tutuyordu.

Bileme işini özenle yapmaya çalışıyordu, hiç acele etmiyordu.

Balkanlarda yaşayan Türkler her işlerinde zaten çok özenli insanlardı.

Öyle öte beri iş yapmayı kendilerine pek yakıştıramadıklarından dolayı titiz davranıyorlardı.

Kolay gelsin Recep ağa

Ses çok uzaktan gelmiyordu .

Hemen tanıdı, bu komşusu Molla Ahmet ağanın sesi dedi.

Sağol dedi ama kafasını çevirip bakmadı bile, nasıl osla kim olduğunu biliyordu, gerek yoktu.

Ayrıca Ahmet ağa baltayı bilediğini gördüğü için alınıp gücenmezdi.

Ahmet ağa avludan içeri girmiş Recep ağanın dibine kadar sokulmuştu.

Ne selamımı almadın komşu diye çıkıştı.

Recep ağa da kızdı selamını aldım sen duymadın dedi.

Gergin ortam biraz yumuşamıştı ki;

Ahmet ağa sana bir mujdem var dedi,

Recep ağa yine bi terslendi, yapma bana maytap dedi, zaten canım sıkkın.

Ahmet ağa bırak elinden şu baltayı maytap değil dinle beni dedi.

Ben beklediğim istidayı aldım, senin kağıdın da gelmiş muhtar haber vermemi söyledi

deyince Recep ağa sevincinden elinden baltayı fırlatıverdi.

Telaşlandı bir den gene.

ya haber iyi bir haber değilse, ben yanarım dedi.

Ahmet ağa sakin ol muhtar iyi haber olmasa bana komuşuna mujdeyi ver diye

tembihlemezdi dedi.

Recep ağa komşusunu oracıkta bırakarak koştu muhtara.

Hala tedirginliği devam ediyordu.

Muhtarı görünce duraksadı, göz göze geldiler

Muhtar hazır ol çok vaktin yok kara kış gelmeden yola çıkmaya bak dedi.

Balkan gibi dev, Nazif Recep ağa çocuklar gibi sevinerek eve doğru hızlı adımlarla yola

koyuldu.

eve vardığında

Hanımı yemek hazırlıkları telaşındaydı,

Hatun gel buraya, bırak işi gücü beklediğimiz haber geldi dedi.

Çok sevinçliyim, çok mutluyum pek yakında gidiyoruz buralardan dedi.

Hanımı durumu anlamıştı, sevinsin mi üzülsün mü iki arada kaldı

ne yapacağını bilemedi.

Anası babası kardeşleri, bütün ailesi yüzyıllardır bu topraklarda yaşıyordu,

Kolay değildi çocukluğunu geçirdiği toprakları bırakıp arkasından bile bakmadan gitmek.

Recep ağa hatununu teselli etmek için omzuna elini koydu, usulca kısık bir sesle,

üzülme dedi,

benim için kolay mı sanıyorsun, malımızı mülkümüzü, çocukluğumuzu, hayallerimizi

umutlarımızı bırakıp buralardan gitmek.

Ama dedi iç çekerek; artık bu topraklarda bize rahat gün yok,

buralar artık Türk yurdu değil ki!

Görüyorsun başımıza gelenleri, her gün başka kanunlar çıkıyor ve hiç bir şey eskisi gibi

olmayacak, biz artık kalkıp geldiğimiz topraklara, anavatanımıza dönmek zorundayız.

Çocuklarımıza burada bir gelecek yok, ne olacaksa anavatanda olsun.

Hanımı dinledi, neden kocası uzun uzun anlatıyor biliyordu aslında da,

işte kolay değildi, her şeyini bırakıp gitmek.

Gel sen birde benim yaralı yarım kalbime anlat dedi içinden.

Sonra çocuklarını düşündü, beyinin söylediklerini tekrar düşündü,

bir yanda anası, babası kardeşleri, diğer yanda henüz 13 yaşındaki güzeller güzeli kızı

Nevriye geçti gözünün önünden.

Aklı karışır gibi oldu, ama hemen toparladı kendini, ve kararını vermişti

Kızım dedi, her şeyden önce gelir, tamam dedi gidiyoruz, kararım kesin.

Aslında bu kadar düşünmesine bile gerek yoktu, zaten evde bu göç olaydından başka pek bir şey konuşulmuyordu son zamanlarda.

Kolaylı öyle yüzyıllarca yaşadığın ata yadigarı toprakları terk edip gitmek.

Balkan Türklerinin kaderinde mütemadiyen hep bir göçmek vardı.

Koca Recep ağa karsının aklı selim bir karar vereceğini biliyordu zaten,

ama ona da hak vermiyor değildi.

Kolay mıydı asırlarca vatan bildiğin toprakları terk etmek, kolay mıydı binbir zahmetle seni

var eden anayı babayı bırakıp daha önce hiç gidip görmediğin başka bir ülkeye göç etmek.

Recep ağa mezarlıktaki atalarını düşündü bir an, sarsıldı, kötü hissetti,

gözleri dolar gibi oldu.

Ana diye bir ses duyuldu yan odadan,

Karnım acıktı benim diyerek anne babasının odasına girivermişti.

Babasını görünce biraz çekindi, ama nereden bilsindi tam da babasının göz yaşı

dökeceği anda odaya girerek onu kurtaracağını.

Annesi kuzusunu kucakladı hadi bey sende ağızına sabahtan beri bir lokma koymadın

kuralım sofrayı da ben sizi doyurayım dedi.

Mamaliga Romanyanın en ünlü milli yemeği sayılırdı.

Bir koca tepsi mamaliga’yı oturtuverdi sofraya

Kaynar suda pişirilerek üzerine yağ gezdirilen mısır unu yemeği olan mamaliga

aç karınlara öyle bir iyi geldi ki, yarım saatte bir tepsi neredeyse bitmek üzereydi.

Nevriye yemekten sonra annesine yardım etti, annesi henüz ona olan biteni

anlatmamıştı, anlatsa da anlar mıydı ki acaba?

Recep ağa önümde bir ay zaman var dedi,

Aslında çok kısa bir zamandı bu, ama bu yıl içerisinde kalkacak son kafileydi

ne olursa olsun yetişecekti, işi bir sonraki bahara bırakmak istemiyordu.

Zaten bir yıldan fazla bu günü beklememiş miydi, artık ertelemek olmazdı.

Hayvanları zaten azaltmış sadece bir kaç tavuk bırakmıştı.

Tarlada kullandığı iki atı vardı, onları da satmak zor değildi.

Atlar güçlü kuvvetliydi, satmak zor olmayacaktı.

Evi üç dönüm tarla içerisindeydi, ne çok yeni neden çok eski bir ev sayılırdı.

Ama müşteri bulunur muydu kestiremiyordu.

Satılmazsa de amcalarımdan birine bırakır ama gene de yolumdan dönmem,

yola çıktım artık yolcu yolunda gerek dedi içinden.

Evin içindeki eşyalar zaten ancak bir arabaya sığacak kadardı.

Büyükçe bir at arabasına çok elzem olanı, gerekli olanı yükler, yola çıkarız diye düşündü.

Her şey planladığı gibi gitmese bile bir hafta sonra yavaş yavaş işler yoluna girmeye başladı.

Mahalleden bir kaç aile daha onlarla birlikte ata yadigarı topraklardan anavatana göç etmek

için hazılık yapıyordu.

Anlaşıp kamyon tutulacaktı, at arabasıyla zaten kabul edilmiyordu, bu nedenle atları da

elden çıkarttı.

Tarladaki ağaçlarından toplanan meyvelerden yapılan komposto ve reçeller, çok

önemliydi, önce onlar yerleştirildi.

Çapa, kürek, keser, orak, tırpan balta işe yarayacak ne kadar araç gereç varsa tekrar

kullanılacağı için arabaya yüklenmek üzere hazılandı.

Yatak ve yorganlarda sarıldıktan sonra geriye sadece evle birlikte üç dönüm bahçe kaldı.

Recep ağa yok pahasın da olsa evini satmak istiyordu, yolda paraya ihtiyaç olacaktı.

parasız hiç bir şey olmuyordu.

Evet biraz birikmişi vardı ama, yolda neler yaşanacak bilinmediğinden para ciddi bir

ihtiyaçtı.

Aslında evini biraz da aklı geride kalmasın, pişmanlık olursa nasıl olsa evim var deyip

dönmemek için de satmak istiyordu.

Karar vermişti bir kere, yola çıktım artık ölmek var dönmek yoktu.

Oda Balkanlarda yaşayan her Türk gibi ateşten gömleği giymişti çileli sırtına bie kere.

Ne olursa olsun ölmek var dönmek yok diyerek yola koyuldular.

Her ayrılıkta olduğu gibi çok zor saatler ve zamanlar yaşanıyordu.

Eşten, dosttan, yavukludan, anadan babadan ayrılmalar hiçte kolay değildi.

Koca hasta Osmanlı imparatorluğu yıkılmış, yeni yeni devletler kurulmuş

lakin kaybedilmiş toprakların milli hatıraları kimsesiz sahipsiz kalmıştı.

Yeni Kurulan Türkiye Cumhuriyeti Evlad-ı Fatihanlarına sahip çıkıyordu.

Öyle ayrılık dramları yaşanıyordu ki düşündükçe kahroluyordu insan.

Üzülmemek için kalpsiz vicdanız olmak gerekiyordu

O yüzden Balkanlardan göçün ayrılık bölümlerini anlatmak yerine,

yazan anlatan için askıya almak daha doğru bir karar oluyordu.

Tıka basa ağızına kadar eşya yüklü kamyon Nazif Recep ağa ve ailesini ve diğer göç eden

Türkleri Romanyanın Tuna nehri üzerindeki en büyük limanı olan Köstenceye indirdi.

İkinci Murat Hanla birlikte 1300 lerin başında başlayan Balkanlar macerası. Recep

ağa ve ailesinin geldikleri Anadolu topraklarına geri dönmesi ile adeta bir son buluyor , işler

başladığı yere geri sarılıyor gibiydi.

Eşyalar koca gemiye yüklendikten sonra, son vedaların, ayrılıkların yaşandığı ana geldi sıra.

Bu anları yaşamış bir göçmen çocuğu olarak, hiç yazmak uzun uzun anlatmak istemiyorum.

Benim gibi yaşayanlar beni anlar, okuyucuyu dostlarımızı bu dramatik sahnelerle göz

yaşlarına boğmak istemiyorum.

Geminin koca düdüğü son kez derin dedin öttükten sonra vapur limandan yavaş

haraketlerle demir aldı.

Artık Demir almak zaman gelmişti bu topraklardan

Bu bölümde Üsküplü büyük şair Yahya Kemalin Sessiz Gemi şiirini anmadan edemeyeceğim.

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki,giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden

Bu şiirin yazılış amacı aslında çok başka ama

Nedense bu şiiri her okuduğumda ata yurdumu terk edişim gelir aklıma.

Oysa bu şiirin başka bir hikayesi vardır ama, demek ki herkeste farkılı bir etki bırakıyor

Yeni ufuklara doğru yola çıkan dev gemi Tuna nehrinden Karadenize açılacak,

Bulgaristan sularını geçerek otuz saatlik bir yolculuktan sonra Türkiye Cumhuriyetinin

sınırlarına ulaştıktan sonra İğne adada yolculuğuna son verecekti.

Yolculuk sorunsuz başlamıştı, her şey yolunda gidiyordu,

Daha önce hiç deniz görmeyen insanların bir kısmının mideleri kalkıyordu, sürekli kusmak

için güverteye çıkıyorlar yada yakın duruyorlardı.

Çocuklar mutluydular, biraz da tedirgindiler, ama anne babaları yanlarında olduğu için her

zaman kendilerini güvende hissediyorlardı.

Anne babalar ise belirsizlik rüzgarıyla nereden nereye savrulacaklarını düşünmeye

çalışıyorlar fakat bir türlü olacakları kestiremiyorlardı.

Meçhule giden bir gemi kalkmıştı limandan.

Coğrafya kaderdir derler ya hani,

bu öyle bir şey değildi, bu kaderden de öte adı konmayan çok acı hazin bir şeydi

Gemi aşırı yükü ve biraz eski olmasından dolayı yaşlı yorgun bir atın son hamleleri gibi

ağır ağır yol alıyordu.

Yolculuğun yarısından fazlası aşılmış Türkiye kara sularına girmeye yarım gün kalmıştı.

Yolcuların merakları giderilsin diye belli aralıklarla anonslar yapılıyordu.

Fakat bu son yapılan anonsa farklıydı.

Recep ağa duyduklarına herkes gibi inanmak istemiyordu ama anons doğruydu.

Eski gemi aşırı yükten dolayı dipten su almaya başlamış, her geçen saniye suya

gömülmeye başlamıştı.

Kaptanın emri kesindi, yükte ağır ve birinci derece öncelikli olmayan gıda ve giyim

dışındaki yüklerin hepsi denize atılacaktı.

Hızlı haraket edilmesi gerekiyordu, zamanla yarış başlamıştı.

Nazif Recep atalarının mezarlarını, evini, bahçesini, çocukluğunu,

hayallerini kurduğu memleketi mazide bırakmış,

geriye kalan bir kaç kap kacak alet edavatı da anavatan için feda etmek zorunda

kalıyordu.

Vapurdaki erkek yolcuların tamamı sıraya dizilmiş imece usulu depodan çıkan tüm

önceliksiz yükü denizin derinliklerine atmaya başlamışlardı.

Gemi personeli canla başla su alan yerleri tamir etmeye çalışıyordu

Adeta zamanla yarış başlamış olmasına rağmen Karadenizle insanoğlunun savaşının

kazananı henüz belli değildi.

Yaklaşık üç dört saatlik yoğun bir uğraştan sonra yapılan anonsa tehlikenin bertaraf

edildiğini, lakin yolcuların yüklerinin önemli bir kısmının denize bırakıldığı duyuruyordu.

Recep ağa ve diğer Türk yolcuların ateşten günleri daha anavatanTürkiye’ye gelmeden

başlamıştı.

Gemide henüz rahat derin bir nefes alınamamıştı.

Yolcular arasındaki konuşmalardan anlaşıldığı

üzere daha en az iki saat bir yolculuk vardı.

Allahtan dedi Recep ağa, yanındaki sigara içtiği yolcuya, hava güzelde bir de dalgalarla

boğuşmuyoruz, yoksa şu anda denizin dibini boylamıştık.

Korkan yolcular başka bir aksaklık çıkmasın diye neredeyse kendi aralarında konuşmayı

bile kesmişler sadece dua ederek kendilerini teselli etmeye çalışıyorlardı.

Sabırsız tez canlı Nazif Recep ağa bir yandan ailesini gözetleyip kontrol ederken bir yandan

da korkusunu ve telaşını bastırmak için biten sigarasını yenisi ile değiştiriyordu.

Saatler sonra nihayet mutlu bir haber verebilmişti geminin kaptanı,

kara görünmüştü, yaklaşık yarım saat sonra İğne ada vapur iskelesine demir atılacaktı.

Yolcular arasındaki sessizlik yerini sevinç çığılıklarına bırakmıştı.

Kadınlar sürekli dua etmeye devam ediyorlardı.

Sonra bir anons duyuldu

Ama bu anons gemiden gelmiyordu,

Konuşan kişi de romence konuşmuyordu.

Türkiye Cumhuriyeti topraklarına, ana vatana hoş geldiniz kardeşlerim anonsu

yankılandıkça sanki kulakların pasını alıyordu.

Kulaklar duyduklarından dolayı bayram ediyordu.

Vapurdaki tüm yolcuların anladığı bir dilde yapılan bu anons, kış gününde içilen sıcak

ıhlamur çayı gibi ısıtmıştı ana vatanlarına kavuşan akıncı boylarının evlatlarını.

Gemi bayram yerine dönmüştü, sevinçten birbirine sarılmalar, şükür duaları yeri göğü

inletiyordu.

İnsan bu eski yorgun gemiden kurtulduklarına mı sevinsinler, ana varana geldikleri için mi

sevinsinler şaşırmışlardı.

Balkan gibi koca Nazif Recep ağa geminin merdivenindeki son basamaktan vatan toprağına

basmadan önce işleri rast gitsin diye sağ ayağı ile toprağa basmıştı.

Gemiden inen herkes toprağa öpüyor, anavatana kavuşmanın sevincine ortak oluyordu.

İyi başlayan yolculuk yolun yarısına gelindiğinde kabüsa dönüşmüştü,

Yarım yamalak bir gemiyle yolculuk edilmişti.

Eşyalar gemiden atılmasaydı belki şu anda denizin dibini boylamış olacaklardı.

Gemi yolcusunu ve yükünü indirdikten sonra boş bir şekilde geri dönmek için yola çıkmaya

hazırlanıyordu.

Bira kaç gün sonra bir haber yayıldı misafir edildikleri kampta.

Nazif Recep Ağa ve diğer yolcu kafilesini getiren gemi Karadenizin hırçın dalgalarıyla baş

edememiş ve mürettebatıyla birlikte batmıştı.

Anlayacağınız göçmen yolcuların verilmiş sadakası vardı, yoksa hepsi anavatanı görmeden

bu dünyadan çoluk çocuk göçüp gidebilirdi.

Görevliler her zamanki telaşla bir an önce gelen kafilenin konaklama yemek işlerini

tamamlamakla mesailerine devam ediyordu.

Nazif Recep ağa ailesi ve gemideki diğer evlad-ı fatihanlar için yepyeni hiç karalanmamış bir

temiz bir sayfa açılıyordu.

Bundan sonra anavatanda yaşanacak tüm acı ve hüzünlü çileler bu yeni defterin sayfalarına

yazılacaktı.

Uzun bir süre bu yeni sayfada tatlı hatıraların olmayacağını neredeyse Türkiye’ye ayak basan

kafilenin tamamı biliyordu.

Recep ağa ve ailesi kafiledeki bir kısım diğer göçmen aile ile birlikte Demirköyde bir süre

misafir edildikten sonra devletin kararı ile Kırklareli nakledildiler.

Her yeni gelen muhacir aile gibi Recep ağa ve ailesi de sıkıntılarla baş etmeye başladılar.

Geçim şartları çok sıkıntılıydı, ekmek arslanın ağızından midesine inmişti.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen bazen güzel haberler de geliyordu.

Nazif Recep ağa Türkiyeye ayak bastıktan bir kaç ay sonra Türkiye Cumhuriyeti Cumhur

Başkanı sayın Mustafa Kemal ATATÜR’ÜN imza ve onayı ile Türk vatandaşlığan kabul

edilmişlerdi.

Bu haber bir yandan büyük bir sevince vesile olmuştu,

oysa bir yandan da acı ilaç gibi tatsız tuzsuz bir şeydi.

Bu insanlar sadece 25 sene önce zaten Türk vatandaşıydılar, ve şimdi tekrar vatandaş

oldukları devlete ikinci kez vatanadaş oluyorlardı.

İkinci dünya savaşına gebe olan Avrupa kıtası ekonomik sıkıntılarla boğuşuyordu.

Türkiye cumhuriyeti ekonomik açıdan sıkıntılı ve fakir bir ülkeydi.

Sağlık sistemi hastalıklarla mücadele etmekte zorluk çekiyordu.

Doktor sayısı yetersiz olmakla birlikte ilaç bulmakta ciddi güçlükler vardı.

Ana vatana gelen muhacirler geçinebilmek için yok pahasına karın

tokluğuna günde ez 12 saat çalışıyorlardı.

Recep ağa ailesine bakmakta zorluk yaşıyor bir an önce Kırklareli’nden başka bir yere

taşınmanın çarelerini arıyordu.

Kırklareli’nde çok göçmen olduğu için ev kiralar fırlamış buna rağmen iş bulmak da çok

zorlaşmıştı.

Nazif Recep ağa Çorluyu duymuş çok beğenmişti.

Belki biraz da kendi memlekine benzeyen küçük sakin bir yerleşim birimi olduğu için

Çorluya yerleşmeyi kafasına koymuştu.

Düşüncelerini ve kararını Eşine anlatırken,

hem Çorlu diyordu sınıra yakın, orada daha mutlu oluruz.

Ama başka bir sebep daha vardı.

İçinden Çorlu sınıra yakın, dolayısı ile memlekete de yakın,

Memlekette malımızı mülkümüzü sattık ama, ne olur ne olmaz, oldu da başaramazsak

dönmek zorunda kalırsak yani,

daha az masraf ederek döneriz diye de düşünüyordu.

Dobramin’den ayrılırken bir daha geri dönmemek için her şeyi satan Balkan gibi adam Nazif

Recep ağa Türkiye’de ki yaşam koşullarını görünce herkes gibi yaptığı planları değiştirmek

zorunda kalmıştı.

Hayat her türlü zorluğa rağmen devam ediyordu.

O dönmede Balkanların farklı köşelerinden tekrar anavatana dönmek için yollara düşen

göçmenler aynı kaderi paylaşıyor ve umduklarını değil buldukları ile idare etmesini

öğreniyorlardı.

Nihayet zor da olsa bir yolunu bulup Kırklareli’nden Çorlu’nun

o zamanki adı Paşalana (Türkgücü) köyüne taşınıp yerleşebildiler

Zorlu muhacirlik sürecinin başladığı 1937 yılından bu yana hiç ara vermeden devam

ediyordu , sıkıntılar, yoklular, geçim derdi, derken şimdi bir göç daha yaşamak zorunda

kalmışlardı.

Nazif Recep ağa sınav üstüne sınav vererek Türkiyede’ki üçüncü yılını tamamlamayı

başarıyordu.

Yıllar su gibi akıp giderken zaman insan ömründen eksiltmesini çok iyi beceriyordu.

Çorlu çok küçük bir yerdi, huzurluydu, sakindi, lakin yokluklar ve imkansızlıklar içerisinde

yeni kurulmuş ülke salgın hastalıklarla da mücadele etmek zorundaydı.

Koca Balkan gibi boylu poslu Nazif Recep ağa o dönem Türkiyeyi kasıp kavuran tifo

hastalığına yakalanmıştı. İmkanlar kısıtlıydı, yaşadığı köyü bırakın Çorluda bile sadece bir

doktor görev yapıyordu. Doktora gitse ilaç ve aşı olmadığından dolayı tedavi olmadan geri

gönderilecekti.

Çok büyük umutlarla Kırklareli’nden beğenerek ve çok isteyerek geldiği Çorlunun Paşalana (

Türkgücü ) köyündeki evinde çaresiz bir şekilde hastalığın pençesine düşmüştü.

Balkan gibi boylu poslu koca Nazif Recep ağa maalesef, yorgun bedenini canıyla birlikte tifo

hastalığına yenik düşerek bu dünyaya veda ediyordu

Çok büyük umutlarla çıktığı zorlu çileli anavatan yolculuğu ata yurdundan ana yurduna

kavuştuktan çok kısa bir süre sonra hazin bir şekilde son buldu.

Muhacirlik denen bu acımasız işkence gibi yolculuk ile ilgili,

neden hep ateşten gömlek derler diye

merak edenlere büyük bir ders oluyordu .

Tam da bu arada yazar olarak anıyı bitirmeden bir not düşmek istiyorum.

Bazen biz planlar yaparken başımıza gelenlerden dersler çıkartmak için yazdığım bu

satırlara sadece Balkanlardan göç eden gençler sorumlu olmasın istiyorum.

Anavatan üzerinde hakkı olan her gencimize ders bırakmak için yazıyorum.

Bu gerçek hayattan alınmış öyküler okunsun ve bu yüce millet bir daha böyle hatalar

yapmasın diye yazıyorum.

Balkanları kaybederken, bizi o dönem yönetenlerin sorumsuzlukları yüzünden Türklerin ilk

toprakları sayılan Balkanları kaybetmenin sonuçları herkes tarafından bilinsin istiyorum.

Balkanlardaki Türkler bu sorumsuz devlet adamlarının hatalarının bedelini hala yaşamaya

devam ediyorlar bilin, bilinsin ve duyulsun istiyorum.

Allah bu yüce millete bir daha böyle acılar yaşatmasın diye tarihe not düşüyorum.

Hadi şimdi öykümüze kaldığımız yerden devam edelim.

Boylu poslu Koca Balkanlı Nazif Recep ağa hakkın rahmetine kavuştuktan sadece bir hafta

sonra 13 yaşında anavatan Türkiyeye ailesi ile ayak basan kızı Nevriye o çaresiz tifo

hastalığının pençesine düşüyor.

Bir kere kara bulutlar dolaşmaya başladı bir müddet gitmez derler ya zaten.

Aynen öyle olmuş.

Başlarındaki koca çınar gitmiş, aile bu sucak kavurucu günlerde gölgesiz ve susuz kalmıştı.

Yaşı 16 ya ermiş büyümüş serpilmiş babasına çekmiş boylu poslu güzeller güzeli Nevriye

ümitsizlik içinde kıvranırken yanında sadece annesini bulabilmiş sadece onun sesini

duyabilmiş.

Zaten başka kimsesi yok ki, görmek istese de görecek kimi varki anasından başka.

Ana gibi yar yok derler ya işte o ana geldik şimdi.

Hadi bu bölümü Çocuklarımıza anlatılacak çok eski masal gibi aktarmaya çalışalım.

Kanlar terler içerisindeki Nevriye annesinin azim dua ve gayreti ile bir at arabasına

yatırılarak köyden çıkartılmış.

Çorluda tek olan doktora annesi tarafında getirilmiş

İkinci dünya savaşının başlamasına ramak kaldığı günlermiş

Zavallı annesi aman doktor kızıma bir çare demeden doktor teşhisi koymuştur.

Allahtan ümidini kesmeyen anacığı zaten babasını bir hafta önce kaybettik, birde kızımı

da kaybedersem yaşayamam, benim kızımı hayata döndür doktor diye yalvarmıştır.

Doktor Tifo hastalığının tedavisini biliyor aslında ama imkanlar kısıtlı.

Bak anneciğim elimde sadece bir tane iğne kaldı, onu yaparım ama devamı en erken üç

gün sonra gelir, biz bunu yapalım gerisi Allah kerim demiş.

Nevriye yatakta kıvranırken annesini almış mı ümitsizlik.

Ne yapsın kadın elde yok avuçta yok, çaresizlik içinde kızına derman aramış,

kocamı kaybettim gül gibi filizimi de kaybedemem bu acılarla yaşayamam,

ne olur doktor derdime bir bir çare diye feryad etmiş

Bu anne perişan, bu anne ümitsiz feryat figan.

Doktor elindeki tek kalan o mucize iğneyi yapmış,

sonra sarmış sarmalamış, ateşini ölçmüş yazmış.

Dönmüş Nevriye!nin annesine

Annem demiş, tek kalan iğneyi yaptım, dilerim mucize olur demiş

sonrada üzülerek devamı gerek demiş.

Maalesef devamı en erken üç gün sonra gelecek.

Sen al şimdi kızını götür eve yatır sar sarmala, dediklerimi unutma harfiyen uygula uygula,

Üç gün sonra tekrar bana gelin.

Çaresiz ve ümitsiz anne Nevriye’si ile birlikte dönmüş köye.

Ümitsiz bir bekleyiş başlamış.

Ama doktorun mucize iğnesini unutmamış

Nevriye sabaha kadar kan kusmuş terlemiş,

Annesi Allah’tan ümit kesilmez diyerek sabahalara kadar dua etmiş.

Konu komşu ümitsizce beklerken Neviye gözlerini açmış iyileşmiş.

Anne bu duruma inanamamış

Tekrar doktora koşmuş

Mucize oldu doktor demiş

Doktor kontrol emtiş hastayı, iyi haberi vermiş.

Başta baba yok, elde yok avuçta yok,

anne ile kızı tutunmuşlar mucizeden sonra yeniden hayata.

Ümit hep olmalı, inanır çalışırsan iyi bir gelecek sana yar.

Anne küçük bir iğne tekrar kızımı hayata bağladı diye sevinirken.

Karanlık bulutlar gitmiş, güneş açmış otalık şenlenmiş

Kızı Nevriye 18 yaşına basıp serpilivermiş

Bir zamanlar Romanya toprağı

şimdi Bulgaristan toprağı olan Dobriçten Türkgücü köyüne

aynı yıllarda göç eden bir ailenin yakışıklı oğlu

delikanlı İsmaile sevdalanıvermiş

Aksilik bu ya İsmailin Askerlik celbi gelmiş.

Öyle derin bir aşkı yarım bırakmak olmaz.

Askere gidince çekilmez bu çile denmiş

Beni başkasına verirler diye

Nevriye İsmaile kaçıvermiş

Tam dolu dolu dört yıl beklemiş

Askerden dönsün diye İsmailini

Bir gün o dönüş günü gelip çatıvermiş

Sonra işler ve her şey çok güzel oluvermiş

hep kötü seyredip gidecek değil ya bu hayat

Önce Serpil, ardından Sermin, daha sonra Nermin

En sonunda da Nevris dünyaya gelivermiş

Romanya’dan gelen kökler

önce pek alışamamışlar eski ana toprağına

sonra kök salmış yeniden sarılıvermişler şanlı ay yıldızlı sancağa

aile büyümüş gelişmiş, peş peşe sıralanmış serpilmiş

Didem, Pelin, Anıl, Işıl, Defne, Ada, Aylin Deniz ve en sonunda Meriç

Bir bir dünyaya gelivermiş.

Kaybedilmiş topraklarımızın kökleri

Aziz hatıralarından yeniden filizlenip yeşerivermiş.

Kıssadan hisse çıkartalım derim ben

Balkanları ve doğduğu Üsküp şehrini çok seven Yahya Kemal

o topraklar resmi vatan toprağı olmaktan çıkınca

bir teselli aramış,

Üsküp şehrini ve Balkanları hayal ederek şiirini şöyle tamamlamış

”Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene” demiş

Kimi ne demek istediğini çok iyi anlamış, kimi ise hiç bir şey anlamaya çalışmamış.

Cevat ÇIRAK

04.04.2020

SELANİK’TE AŞK

Ahmet uzun zamandır planladığı tur programını imzaladıktan sonra kuş gibi hafiflemişti.

Elindeki sözleşme zarfını çantasına attıktan sonra hem sözünü tutmuş olmanın verdiği

iç huzurla hem de kendisinden çok sevdiği hayat arkadaşına doğru yol almaya başladı.

Sultanahmet meydanında her zamanki buluşma yerine geldiğinde yüzü gülümsedi.

Canından çok sevdiği Aynur’una her zamankinden daha sıcak ve içten sarıldı.

Sultanahmet meydanı bildiğiniz gibi cıvıl cıvıl insanlarla doluydu.

Herkes bir yerlere yetiliyor gibiydi, kimse içinde yürüdükleri parkın içinde yeni açan

çiçekleri ve özellikle rengarenk taze gelin gibi süzülen lalelerin güzelliklerini fark

edemiyordu.

Parktaki ağaçlarda kuşlar birbirileri ile karşılıklı serenat halindeydi,

Sanki insanlar dışındaki tüm canlılar yeni açmış kırmızı, beyaz, sarı, mor lalelerin ihtişamını

fark etmiş gibiydiler.

Hava bildiğimiz Nisan ayı havasıydı, insanlar koşuşturmaya devam ederken, doğanın

kendilerine sunduğu güzellikleri hep sonraya erteliyor, hayatlarını bu şekilde

özensiz ve mutsuz ederek devam ediyor ve öteliyorlardı.

Belediyenin temizlik görevlisi elindeki süpürge ile yerden topladığı sigara izmaritlerini çöp

kovasına atarken, içinden mırıldandığını belli ediyordu.

Kim bilir yorgun bedeni neye tahammül edemiyordu.

Aynur hoş geldin sevgilim, seni çok özledim nerde kaldı diye söze başladı.

Yüzünde huzur ve sevginin pırıltıları ayaklanmış dans ediyordu.

Ahmet gecikmedim ki, koşa koşa sana geldim hayatım.

bende seni çok özeldim diyerek katıldı söze.

Sana bir sürpriz yapacağım demiştim ya diye devam etti.

Aynur’un heyecanı katlandı,

sevinçten olsa gerekti yanakları kıpkırmızı oldu.

Heyecanlanınca hep öyle yanakları kızarırdı, bu ilk değildi.

Ahmet hazır mısın sevdiğim dedi!

Aynur ürkek bir kuş gibiydi, ne diyeceğini düşünmeden evet deyiverdi.

Yunanistan’a Selanik şehrine gidiyoruz, tur operatörü ile bugün sözleşme imzaladım

müjdemi isterim dedi.

Aynur’u görmeniz lazımdı, havalara uçtu. Selanik en çok gitmek görmek istediği şehirdi.

Birden evden nasıl izin alırım telaşı dolaştı zihninde ve bedeninde.

Acaba babası ne derdi? İzin verir miydi!

Ama hızla aklına giren telaşı aynı hızla çıkarıp atıverdi zihninden.

Nasıl olsa annem bir yolunu bulur babamdan benim adıma onay alır dedi içinden.

Zaten babası da hayır demezdi sonuçta kızı babasının doğduğu topraklara gitme istiyordu.

Bu muhteşem anı olumsuz düşüncelerle yıkmak istemiyor, yüzü gülüyordu.

Neden Selanik şehrini istiyordu? Neden Ahmet ile tanıştıklarından bu yana ısrar ediyordu,

kimse tahmin edemiyordu.

İlla Selanik diyordu başka da bir şey demiyordu.

Oysa etrafındaki bütün arkadaşları yurt dışı seyahati deyince ilk önce akıllarına Paris,

Londra, Roma gibi şehirleri sığdırıyorlardı.

Hatta Aynur’a biraz eski kafalı muamelesi de yaptıkları oluyordu.

Oysa Aynur Selanikli olan dedesinden o kadar çok hikaye dinlemişti ki,

kafasında, hayalinde kocaman bir Selanik şehri kurmuş onunla dolaşıyordu.

Köklerinin izlerinin peşinden gitmek istiyordu,

anne Selanik mübadele muhaciriydi,

Babasının ailesi ise küçük yaşlarda dedesi ile zor bela anavatana göç etmiş bir başka

muhacir aile idi.

Aynur’u belki kimse anlayamıyordu ama o her şeyin farkındaydı.

Kafasında, her şeyi nedenleri ile birlikte sıralıyor hep Osmanlının Selanik şehrini

düşünüyor hayal ediyordu

Bir nedeni daha vardı Selanik şehrini görmek için.

Ama onu kimseyle paylaşmıyordu.

Kendi kendine söz vermişti Aynur. Selanik’i görmeden bu sırrını kimseyle paylaşmayacaktı.

Aynur bunları düşünürken, Ahmet’in  sesi ile gerçek dünyaya dönüverdi.

Hayatım pasaportun var mıydı senin? Yoksa, hemen bugün işlemlere başlayalım, vize

başvurusu için geç kalmayalım dedi.

Aynur kafasını evet anlamında aşağı yukarı salladı. Sonra sözle devam etti konuşmaya

Geçen yılı hatırlasana hayatım dedi. bu konuyu konuşmuştuk ve sende baa söz vermiştin.

Hatırladın mı canım, diyerek Ahmet’in elini sımsıkı tuttu.

Ahmet sevdiğinin sıcacık elini avucunun içine alınca bir hoş gülümsedi, içi kıpır kıpır oldu,

bu heyecandan güç alarak sevdiğinin yanağına bir öpücük konduruverdi.

Öpücük Aynur’un yanaklarını gene elma alına dönüştürüverdi.

Ahmet tamam hatırladım dedi, ve bir eliyle Aynur’unun beline kadar olan saçlarını

okşayarak mutluluğuna ortak oldu.

Aynur sormadan Ahmet benimde pasaportum var, biliyorsun dedi.

Tatlı tatlı tebessüm ederek kendi sorduğu soruyu cevapladı; geçen yıl ailecek doğduğumuz

topraklara, ata yurdumuza Bulgaristan’a giderken çıkartmıştık biliyorsun dedi.

Ahmet’in ailesi de Bulgaristan Eski Cuma Boğazkesen Köyü muhaciriydi.

Onlar daha yeni anavatana göç etmek zorunda kalmışlardı.

Zalim Jivkov rejimi 1989 yılında yüzbinlerce Bulgaristan Türkünü apar topar Türk sınırına

koyuvermişti.

Ahmet’in Babası onları ailecek tekrar kimlik ve pasaportlarını yenilemek için Bulgaristan’a

götürmüştü.

Balkan Türkleri kaybedilmiş topraklarımızın aziz hatırlarıydı. Lakin hiç kolay değildi bu aziz

hatıraları anlatmak anlamak ve o çileleri yaşamak.

Yaşayan çeken biliyordu. Damdan düşenin halinden damdan düşen anlıyordu.

Belki bu yüzden Aynur ile Ahmet koca fakültenin içerisinde birbirilerini buluvermişlerdi.

Ahmet Bulgaristan da doğmuş altı aylık bebek iken ailesi ile birlikte ata yurdundan

anavatana resmen kovulmuştu.

Ailesinin çektiği çileleri ancak daha sonra anne babasından dinleyerek büyüdü.

Dedesi ve baba annesi hala Bulgaristan da ki köylerinde ikamet ediyorlardı.

Geçen yaz ilk kez anne baba ve kardeşi ile gittiklerinde evlerinin olduğu köyü görünce hem

çok sevinmiş hem de hüzünlenmişti Ahmet.

Boydan boya yemyeşil olan köyümde büyüseydim, nasıl olurdu, neler yaşardım ne kaçırdım

acaba diye düşünmüştü ilk kez.

Muhacir çocukları çok iyi bilirler ”Ateşten gömlek ne demek” evini barkını bahçeni apar

topar bırakıp gitmek ne demek, o yüzden onların içlerindeki hasretler ve özlemler hep

yarımdır, eksiktir ve buruktur içleri.

Ata topraklarına gitseler anavatanları Türkiye gözlerinin önünden akıllarından gitmez;

Türkiye de olunca ise muhabbet hep oradan, memleketten açılır, bir türlü bitmek bilmez

sohbetleri.

O yüzden iki muhacir evladı bir araya gelse ne konuşurlar diye merak edenler olursa diye

söyleyelim dedim.

Hep memleket, her an memleketin dağları ovaları dereleri konuşulur,

Bulgaristan göçmeniysen eğer, Deliorman maceraları, Dobruca ovaları, Rodop dağları,

Kırcaali doğası tekrar tekrar anlatılır da bitmez iyileşmez sevdaları.

İşte belki bu yüzden Balkanlar’da Türk ve müslüman olmak zordur. Balkanlarda Türk olmak

demek hep yolda olmak demektir; Türk olmak demek mücadeledir, azimdir, sabırdır…

Balkanlarda Türk olmak yürek ister, sabır ister, durmadan usanmadan çalışmak didinmek

ister, ister de ister sonu gelmez isteklerin.

Ahmet sevgilisine dönerek, karnın acıktı mı, yemek yiyelim, hem seyahat planımızı

konuşuruz ne dersin diye sordu?

Aynur sabah Ahmet’imle bulacağım diye kahvaltı etmeden evden çıktığı için kurt gibi

Acıkmıştı, hemen davete icabet etti.

Olur ben çok açım diye yanıtladı sevdiceğini.

Zaten Sultanahmet’teyiz dedi Ahmet, Aynur anlamadı,

Anlamayacak ne var hayatım, Meşhur Sultanahmet köftecisi varken başka yer olmaz dedi.

Zaten meşhur köfteci yolun karşısında onları bekliyordu.

Aynur hadi hemen gidelim karnım gurulduyor diye atıldı.

Köfteler piyaz, salata ayranlar eşliğinde sipariş edildi.

Yemek muhabbeti belliydi zaten,

Tur programı ve tarih kesindi.

Mayıs ayının üçünde Cuma günü İstanbul’dan kalkış, ayın beşi pazar günü dönüş olarak

sözleşmede belirtilmişti.

Cuma cumartesi ve pazar günü üç gün sürecekti program.

Aynur ve Ahmet gelen yemekleri yemiş olmalarına rağmen,

seyahat planları henüz bitmemiş her ayrıntı kaçırılmasın diye özenle devam

ediyordu.

Garson çok güzel tatlılarımız var yanında çay ikramımızdır diyerek çok uzayan seyahat

programı tamamlatıvermişti.

Ne tatlı ne de çay istemiyorlardı, garsona teşekkür ettiler ve hızlıca toparlanarak köfteci

dükkanından çıkarak okulun yolunu tuttular.

Seyahat tarihine daha bir ay bir zaman vardı,

ama, ikisi de bir an önce bu tarihin gelmesini iple çekiyorlardı nedense.

Aynur sürprize  çok sevinmiş görünüyordu ama Ahmet’in  gerçek sürprizi bu

değildi.

Onu Selanik’e saklamıştı.

Aynur ise çok güzel bir sürpriz oldu benim için diyerek hızlı adımlarla okula yetişmeye

çalışıyor ve sımsıkı tuttuğu, gelecek planladığı eli hiç bırakmayacakmış gibi daha sıkı

kavrıyordu.

Ahmet hızlı adımlarla derse yetişmeye çalışırken ince sürpriz planın detayları için ayrı

planlar peşindeydi.

Her şey çok güzel olmalıydı, plan kusursuz işlemeli diyordu içinden.

Muhteşem olacaktı her şey, Ahmet sen bu işlerin adamısın diyordu kendi kendine.

Aynur sevdiğinin kolunda adet yürümüyor, pembe bulutlar üzerinde uçuyormuşçasına derse

doğru yetişmeye çalışıyordu, ama ders falanda çok umurunda değildi aslında.

Aynur yol hiç bitmesin biraz daha uzasın düşüncesi ile ilerlerken Ahmet iyi dersler hayatım

diyerek bırakıverdi Aynur’un elini.

İstanbul Üniversitesinin fen ve edebiyat fakülteleri yan yanaydı. Sultanahmet’ten

Vezneciler yürüyerek 10-15 dakika mesafedeydi, ve zaman kimilerine göre geç

kimilerine göre erken sayılıyordu.

İyi dersler hayatım çıkışta beni bekleme yarın görüşürüz dedi Ahmet sevdiceğine.

Yanağına bir öpücük kondurmayı da ihmal etmedi her zamanki gibi.

Aynur kendi binasına girene kadar en az iki kez arkasına dönüp Ahmet’ini bir kez

daha görürüm ümidiyle bakmıştı ama görememişti.

Günler akıp gidiyordu…

Ahmet ve Aynur ikisi de son sınıf öğrencileri idi.

Ahmet kimya bölümünde okuyordu, çok zor bir bölümdü, ailesine daha fazla yük

olmadan dört yılda mezun olmaya çalışıyordu.

İşi hiç kolay değildi fakat başarmak zorundaydı.

Aynur aynı üniversitenin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okuyordu, oda son sınıf

öğrencisi olduğu için mezun olmayı kesin kafasına koymuştu.

Çok enteresan bir ilk tanışma maceraları vardı.

İkisi de daha birinci sınıfa yeni kayıt olmuş iken tesadüfen tanışmışlardı.

Beyazıt Sahaflar Çarşısında Ahmet kendi bölümü ile ilgili bir ders kitabını ararken Aynur’la

bir kitapçı dükkanında tanışmışlardı.

Kitapçıdaki satıcı Ahmet’in göçmen olduğunu şivesinden anlamış, aynı şive ile

karşılık vermişti

Ahmet kitabın fiyatını sordu,

Seksen lirayı duyunca

Çok pahalı bu be ya nasıl tamamlayacağız biz bu kitapları bu pahalılıkta diye isyan

edince

Yok be ya dedi satıcı, iskontolu fiyatını söyledim sana, yoksa daha pahalı be ya.

İşte tam o sırada dükkandaki diğer bayan müşteri elindeki kitabı göstererek fiyatını

sormuştu.

Ahmet satıcı ile aynı anda sesin geldiği tarafa yönelince, Aynurla göz göze geldiler.

Daha önce hiç tanışmamış olmalarına rağmen Ahmet içinde bir şeylerin titrediği hissetmişti

Satıcı olan bitenin farkında değildi, lakin Ahmet’e olanlar olmuştu.

Kumral saçlı ela gözlü bu güzel kızın etkisine girmişti adeta,

Kız kitabı alıyorum diyerek parasını uzattı, satıcının poşete koyduğu kitabını alarak iyi

günler dedi dükkandan ayrıldı.

Ahmet’in donup kaldığı anlardı bu anlar.

Hemen toparladı kendisini, satıcıya ben tekrar geleceğim diyerek fırladı çıktı kapıdan.

Güzel kızın gittiği tarafa yöneldi, kız iki dükkan ötede elinde beğendiği başka bir

kitabı inceliyordu.

Ahmet oh dedi içinden, ya kaybolsaydı ben ne yapardım, sonra nefesini ayarlamaya çalıştı.

Bir yolunu bulup kızla diyalog kurmalıydı ama nasıl ?

Kızın durduğu kitapçının yanına geldi,

Eline bir kitap aldı, çevirdi arkasındaki fiyatına baktı, sonra of bu ne be ya dedi , çok

Pahalı bu kitaplar,

Kız bu şiveyi duyunca, hafif bir tebessüm etti.

İçinden bizden biri diye geçirdi.

Kız yanındaki genci fark etmiş gibi davrandı,

minik bir tebessümle kafasını çevirerek; hangi kitabı alacaktınız çok pahalı

geldi demez mi!

Ahmet’e gün doğmuştu, bunu hemen fırsata çevirmesi gerekiyordu.

Sormayın dedi. Kimya bölümünün kitapları çok pahalı ne yapacağım bilemiyorum.

Kız merak etmeyin bende Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kayıt oldum bizim kitaplar da

sizin kitaplardan farklı değil, ama almak zorundayız başla çare yok dedi.

Kitap dükkanın sahibi de istemeyerek konuşmalara şahit olmuştu.

İki öğrencinin de durumunu anlayışla karşıladı.

İsterseniz dedi aynı kitapların ikinci elleri de var, ben durumu sıkıntılı olan öğrencilere

teklif ediyorum isterseniz bakabilirsiniz.

İki genç bir bine baktılar, ve nasıl olduysa aynı anda tamam bakalım dediler.

İşte o gün kader Aynur’la Ahmet’i tanıştırmış ve yollarını çizmişti.

Kitapçıdan istedikleri kitapların hepsini uygun fiyata aldıktan sonra, bu iyi niyetli kitapçıyla

uzun sürecek bir arkadaşlıklarının başlangıcı olacağını da anlamışlardı

Teşekkür edip dükkandan ayrılınca

Ahmet bu güzel kızı bırakmak istemedi,

Sahaflar Çarşısının hemen çıkışında Beyazıt kütüphanesinin önündeki çay bahçesini işaret

ederek;

Güzel bir alışveriş oldu, paramız da arttı.

Biraz utanarak ve sıkılarak ta olsa çay ısmarlasam sizin için uygun olur mu dedi,

Kız saatine baktı, biraz kararsız gibiydi, etrafını ve çay bahçesini süzdü,

Ahmet yanlış anlamayın sakın, sadece bir çay içer tanışmış oluruz diyerek ürkütmeden

ısrar etti.

Kızı rahatlatmak adına benim Ahmet diyerek elini uzattı,

Kız Aynur dedi elini uzattı tokalaştılar.

Peki tamam bir çay içelim dedi kız, teklifi kabul etti.

Kalabalıktan uzak bir masa seçildi, çaylar söylendi,

sohbet sohbeti açtı, çaylar tekrar tazelendi.

Üçüncü çaylar içilirken iki saate yakın süren muhabbet her iki genci rahatlatmış

karşılıklı güven oluşmuş arkadaşlık kısa sürede ilerlemişti.

İşte böyle başlamıştı Aynur’la Ahmet’in büyük aşkı.

O gün, üç yıl önce yani, akıllarında böyle bir şey yokken

şimdi bambaşka bir fırtına kopuyordu yüreklerinde.

Kim bilir belki gerçekten ‘aşk tesadüfleri sever’ sözü doğruydu

Belki de bu bir tesadüf değildi, belki de bu gerçekten bir kaderin cilvesiydi kim bilir.

Hayat mucizelerle doluydu.

Her yeni gün yeni fırsatlar demekti.

Beklenen büyük nihayet gelmişti.

Otobüs son yolcularını saat 23.00 gibi Bakırköy Ömür durağından almıştı.

Ahmet Aynur’un evine yakın olduğu için bu duraktan binmeyi tercih etmişti,

Bizim için küçük Aynur ve Ahmet için büyük Selanik turu başlamıştı.

Rehber son misafirlerini de aldıktan sonra rota hakkında kısa bilgilendirme yapıyordu.

Keşan İpsala sınır kapsındaki pasaport işlemlerinden sonra

Dedeağaç – Gümülcine – İskeçe – karayolu takip edilerek Selanik’e yolculuk edeceğiz.

Yaklaşık yolculuk süresi normal hava şartları ve sınır geçiş süreleri dahilinde on saattir.

Ahmet koridor tarafında Aynur pencere tarafına oturmuşlardı

Daha doğrusu Ahmet öyle istemişti

Aynur halinden fazlasıyla memnundu.

Yolculuk gerçekten uzun sürecekti.

Aynur kitap okumayı tercih etti

Ahmet ise kulaklıklarını takıp müzik dinleyecek belki de biraz kestirecekti

Macera başlamıştı

Aynur Kitap okurken uyuya kalmıştı,

Ahmet Aynur’un uykusunu fırsat bilip rehberle konuşmaya gitmişti,

Konuşması olumlu geçtiği belliydi, dönerken yüzü gülüyordu.

Yarın yorucu bir gün olacak biraz uyumaya çalışayım diyerek Aynur’un omzuna

başını düşürdü.

Ahmet ertesi günün çok renkli ve unutulmaz bir gün olacağını biliyordu.

Belki hemen sabah olsun istediği için uyumak en kestirme çözüm olarak görünüyordu

Sabahın erken saatlerinde yarı uykulu bir şekilde otobüs hoparlörlerden rehberin uykulu

günaydın sesi ile yarım uyur vaziyetten uyandılar.

Selanik şehrine hoş geldiniz anonsu herkesi heyecanlandırdı

Ahmet için heyecanlı saatler başlıyordu

Bir yıldır planladığı büyük sürprizin günü gelmişti.

Heyecanlı saatlerden bir kişi hariç artık herkesin haberi vardı,

Rehber arkadaş sağ olsun çok anlayışlı davranmış ve her konuda Ahmet’in içini rahatlamıştı.

Selanik şehrine gelince ilk ziyaret edilecek yer neresidir bilir misiniz ?

Bilenler bilir Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu ev ilk ziyaret yeridir.

Şehir girişinden geçildikten sonra rehberin artık uyanmış görünen sesi duyuldu:

Atamızın doğduğu ev ziyaret edilecektir, az sonra otobüsten inmeye hazır olun anonsu duyuldu.

Bu müthiş anons herkesin heyecanını yükselti.

Aynur’un yıllarca herkesten sakındığı ve sadece kendisinin bildiği sırrının zamanı gelmişti.

Aynur sadece heyecanlı değildi, aynı zamanda bir o kadarda gururlu hissediyordu kendisini.

Dedesinin vasiyetini yerine getirecekti az sonra,

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün evini mutlaka ziyaret et kızım sesleri çınlıyordu

kulaklarında.

Rahmetli dedesini çok seviyordu, muhteşem dakikalar Aynur’u bekliyordu.

Herkesin gözleri otobüsün camlarında mucizenin doğduğu evi görmek için can atıyordu.

Beklenen an geldi dedi rehber bakın yolun karşısında ne duruyor.

Herkes rehberin işaret ettiği yere doğru yöneldi,

Aynur ilk önce evin önündeki kalabalığı fark etti,

Ayakları titremeye başladı, gözleri dolmak üzereydi

Ahmet’e tutundu, bırakma beni dedi

Ahmet merak etme dedi ama

Aynur’un kalp atışlarını duyuyordu

Bu arada otobüs misafirlerini indirmeye başlamıştı.

Aynur’la Ahmet’in ayakları yere değdiğinde

eller kenetlendi,

Ahmet hem yürüyor hem de Aynur’u teselli etmeye Çalışıyordu.

Atatürk’ün evi bu aylarda Türkiye’den gelen ziyaretçiler nedeniyle hep yoğun oluyordu.

Rehberlerinin etrafında toplandılar ve kapının onlara açılmasını beklemeye başladılar

Aynur bunca yıl sırrını herkesten  saklamış olmasına rağmen son dakikaları

beklemekte sıkıntı yaşıyordu.

Ahmet ise büyük sürprizi için son viraja girmiş bulunuyordu.

Beklenen an gelmişti, kapı açıldı,

ziyaretçiler önce bahçeye daha sonra da merdivenlerden evin içine gireceklerdi.

Yetkililer düzen bozulmasın diye uğraşırken ziyaretçilerden anlayış ve özen bekliyorlardı.

Hava Mayıs ayının başı olmasına rağmen açık ve güneşliydi

Saatler 10.00 gösteriyordu

Aynur ve Ahmet evin içine girince önce salondaki duvar bilgilendirme yazılarını okumaya

başlamışlardı.

İkisi için de çok özel olan bu evi sürpriz ve sırlar ile geziyorlardı.

Büyük önderin okul notlarını incelenirken Ahmet planını uygulamaya koymuştu.

Aynur müthiş bir mutluluk ve gurur ile mucizevi anlar yaşamaktaydı

Atatürk’ün doğduğu odaya gelindiğinde heyecan doruktaydı

Aynur artık mutluluktan ağlıyordu

Ahmet hayatım hadi Atamızın mumyasının olduğu odaya geçelim dedi.

Odanın kapısında tur rehberleri vardı,

Ahmet’le göz göze geldiler ama hiç belli etmediler

Aynur odaya girdiğine Ahmet’e dönerek ne şanslıyız Atamızın odasında bizden başka kimse

yok baş başa’yız dedi.

Artık yıllarca içinde tuttuğu sırrını sevgilisi ile paylaşmanın zamanı gelmişti.

Ahmet’e dönerek sana büyük sırrımı anlatmanın zamanı geldi dedi.

Selanik’i görmek istemesinin nedenini Ahmet’e anlattı ve tekrar gözleri doldu

Dedesine verdiği sözü tutmuş olmanın rahatlığı yüzüne yansımıştı.

Çok mutluyum sevgilim dedi, beni buraya getirdiğin için sana minnettarım diyecekti ama,

yıllarca herkesten sakladığı sırrı gerçekleştiği için, dedesine verdiği sözü tuttuğu için

hüngür hüngür sevinç göz yaşları döküyordu.

Hala odanın içinde sadece ikisi vardı belki biraz da onun etkisiyle Aynur daha bir

coşku doluydu.

Ahmet Atatürk’ün önünde Aynur’un elinde tutarak kendisine doğru dönmesini rica etti

Aynur biran duraksadı, şaşırdı, ruh hali iniş çıkışlı dakikalar yaşıyordu.

Ahmet Aynur’un önünde diz çökmüş, elinde pırlanta yüzük kutusu ile bana ömrümün

sonuna kadar iyi günde kötü günde eşlik eder misin, benim yoldaşım olur, benimle evlenir

misin teklifini yaptı.

Atatürk’ün evinde yoğun bir kalabalık olmasına rağmen anlık bir sessizlik oldu.

Ziyaretçilerin neredeyse tamamı Aynur’un ağızından çıkacak cevaba kilitlenmişti

Aynur mutluluktan ağlarken başka bir fırtınaya tutulmuş gibi yeni bir şaşkınlık sürecine

girmişti.

Evin içerisindeki sessizlik gitmiş yerini yoğun bir alkış yağmuruna bırakmıştı.

Aynur beklenen evet cevabını vermiş ve daha sonra Ahmet’in boynuna sarılarak kendinden

geçmiş ve sevdiğinin kollarına kendisini bırakarak mutluluk ve aşırı sevinçten bayılmıştı.

Selanik Selanik olalı böyle bir efsane evlilik teklifi yaşamamıştı.

Aynur kendinden geçmeden önce sadece nefes nefese kaldığı halde son bir güçle seni

seviyorum bir tanem diyebilmişti.

Ahmet bu sözleri duyunca, canından çok sevdiği hayat yoldaşına çok daha sıkı bir şekilde

sarılarak şükürler olsun diyebildi.

Rehberin organize ettiği grup sıraya girmiş gençleri tebrik etmeye başlamıştı.

Otobüs genelde orta yaş ve üzerinde misafirlerden oluşan bir kafileydi.

Aynur’la Ahmet yaşlarında bir çift daha vardı.

Burcu ve Yalçın çifti yeni evlenmişlerdi

Onlarda hala bal aylarının keyfini sürmeye çalışıyorlardı.

Henüz bir gün birlikte olmalarına rağmen Aynur ve Ahmet çiftiyle çok iyi kaynaşmışlar ve

arkadaş olmuşlardı.

Ahmet bu sürpriz evlenme teklifi hakkında bir yolunu bularak Yalçın ve Burcuyu

bilgilendirmiş yardımlarını istemişti.

Yeni arkadaşlar severek Ahmet’e yardımcı olacaklarını ve her türlü yanında olacaklarını

beyan ettiklerinden Ahmet Aynur’un mutluluktan baygınlık geçirdiği anları çok organize bir

şekilde atlatmıştı.

Aynur bir müddet sonra kendine geldiğinde nedense önce yüzük parmağını kontrol etme

ihtiyacı duydu.

Yaşadıkları hayal mi gerçek mi anlamak öğrenmek istiyordu.

Parmağındaki ışıl ışıl parlayan tek taş pırlantayı görünce, Ahmet dönerek bu benim

Çemberlitaş’taki kuyumcuda deneyip çok beğendiğim yüksük dedi.

Ahmet gülümsedi, evet hayatım dedi.

Aynur şaşkındı, ben sana bundan hiç bahsetmemiştim, sen nerden biliyorsun bu tek taşı

beğendiğimi diye meraklı gözlerle Ahmet’e soruyu yönel ti.

Ahmet sen beni çok hafife alıyorsun sevgilim  diyerek gülmeye başladı.

Nereden bilebilirdi ki etrafındaki herkesin  Ahmet’e çalıştığını.

Aynur en yakın arkadaşının bu bilgiyi Ahmet’e aktardığını anladı .

Ah Ayşin ah alacağın olsun senin dedi.

Ahmet uzun saçlı ela gözlü sevgilisine olan aşkından ve mutlu biten evlilik teklifinden

Dolayı çok mutlu hissediyordu, bu yüzden etrafına gülücükler saçıyordu.

Tur otobüsünün radyosunda tesadüfen miydi bilinmez Lara Fabianın efsane şarkısı

 Je t’aime çalıyordu. Gruptaki yolcular bir sonraki ziyaret noktasına hareket etmişken,

muhteşem sürpriz evlilik teklifini konuşuyordu.

Hayat güzel bakana, iyi yürekli iyi düşünen insanlara güzelliklerini ve iyiliklerini düşünmeden sunmaya devam ediyordu.

Cevat ÇIRAK

01.04.2020

KOMPOT

Güzel bir günün ardından hep birlikte büyük aile olarak akşam yemeğine oturduk.

Oturduk diyorum çünkü yemek masada değil sofrada yenecekti.

Sofrada menü geniş; çorbadan tatlıya kadar her şey var.

Elbette sofranın en güzel tarafı ailecek yemek yemekle birlikte, menünün balkan

yemeklerinden oluşmasıydı kuşkusuz.

Mesela başlangıç olarak supa topçeta (misket çorbası) ile başlıyoruz.

Ardından Bulgaristan Türkleri üsülü bir tepsi kapama var sofranın yanında,

misler gibi, kokuları sarıyor etrafı.

Durun durun kurtulun kapama kokunun etkisinden. daha bitmedi ki beya.

Ardından yine bizim ora usülü patates ve kıymadan musakka var.

Eh anasını yazarken canım çekiyor bu ne böyle yahu.

Neyse burada keseyim diğer yemekler de bende saklı kalsın yeter bu kadar.

Belki başka zaman ayrıca anlatırım size lezzetli mutfağımızı.

Ben size kompot hikayesi anlatacağım, bu yüzden oturdum yazmaya.

Sofranın başındayız , yemekler yendikten sonra tatlıya geldi sıra .

Annem dedi ki iki burkan (kavanoz) kompot var, biri kızılcık öbürü ayva.

büyük sini konulmuş, aile büyüdü kalabalık.

Eskiden annem babam kardeşim ve ben, dört kişiydik.

Şimdi güveler, gelinler torunlar derken 14 kişi olmuşuz, maşallah bize.

Bu tam kadro değil bu arada, daha gelemeyen sofrada olmayanlar var.

Annem hesaplamış ki iki burkan kompot getirmiş sofraya.

Ben öteden beri ikisini de çok severim mesela.

Kızılcık kompot’unu yazın severim serin serin,

Ayva kompotu ise kışın favorimdir nedense .

İşte bu iki şahane güzelliği sofrada annemin elinde görünce ben,

daldım derinlere ve kırk sene öncesine gidiverdim.

Onlu yaşlara dönmem demek, en sevdiğim yerde olmam demek biliyorsunuz.

Köyüm, güzel köyüm geliverir aklıma, bir daha saatlerce günlerce gitmek bilmez aklımdan.

Hayatımın belki en masum, özgür mutlu mesut günleri, nasıl anlatsam size bilemiyorum ki!

Belki o cennette günlerim nedeniyle hep çocuk ruhumu korumaya çalışıyorum.

Düşünsenize ortasından dere geçen bir köy, yemyeşil,

su, kuş ve çocuk sesleri ve melodileri içerisinde.

Doğusunda bir göl, batısında daha büyük muhteşem bir göl daha.

Koyunlar, kuzular, keçiler çeşmeye su içmek için seni bekliyorlar sayanın kapısında.

Kırmızı beyaz benekli inek ve yanında yeni doğmuş buzağısı.

Bahçede en çok sevdiğim beyaz ördekler, kazlar, hindiler tavuklar.

Büyük elma ağıcının altında ki kafeste yem ve u bekleyen güvercinlerim.

Kerpiç ve tahtadan yapılmış eski osmanlı evimizin arkasındaki ambarda erzak bekleyen

tavşanlarım, Hepsi gri sadece biri beyaz, canım tırsak tavşanlarım.

Hey gidi günler hey,

Bizde mesela eşek yoktu katır vardı.

Dedem katırları tercih ederdi, onlar daha güçlü çoçuğum;

Bize iş yapacak yardımcı lazım derdi.

Katırımız iri yarı neredeyse bir at boyundaydı, ama, eşek kadar yük taşırdı derler ya…

Dedem ara sıra havaların iyi olduğu yaz günlerinde katıra beni bindirir yularını tutar

gezdirirdi.

Gezdirirdi dediğim avlu içerisindeki büyük elmanın altında arabaya bağlı dururdu

gündüzleri, oradan dama kadar, yani yüz metre kadar da olsa binerdim katıra.

Sanki katırın üzerinde değil de bulutların üzerinde süzülüyormuşçasına

mutlu mesut olurdum gerçekten.

Çocukluk işte, çok deli dolu, eğlenceli sevgi dolu yaşadığım için

unutamıyorum sanırım mesut günlerimi.

Mutlu insanları diğerlerinen ayıran özellik nedir derseniz?

Etraflarına sürekli pozitif enerji yayar mutlu insanlar, hele mutlu çocuklar, neşe saçarlar.

İşte dostlar her zaman yanımda evimizin köpeği sadık dostum lucky ve ben böyle şirin mi

şirin bir köyde yaşardık bir zamanlar.

Daha beton demir ve tuğladan olan yeni evimiz yapılmamıştı.

İki dönüm bir tarla içerisinde, iki katlı kerpiçten, tahtadan ve çatısı çingene kiremidinden bir

köy evinde yaşarken, kırk yıl sonra o muhteşem keyifli günleri hatırlayıp yazacağımı

o zamanlar bilmiyordum doğal olarak.

Başımıza nelerin geleceğini nereden bilecektik ki ?

Ama unutmak ne mümkün!

İşte Bulgaristan Eski Cuma (Targovishte) iline bağlı Muratlar (Buynovo) köyü adlı o cennet

diyarda her çeşit ev hayvanımız ve meyve ağaçlarımızla birlikte yaşardık bir zamanlar.

Sebze ve meyvelerden söz etmiyorum, her yerimiz meyve ve sebzeyle doluydu zaten.

Dedim ya eski köy evimiz iki katlıydı.

Biz üst katında oturur alt katlarımızı ise ev hayvanlarımızla paylaşırdık.

Bizim sürekli zaman geçirip oturduğumuz büyük odanın altındaki odada

buzası ile kırmızı beyaz benekli ineğimiz, birde katır bize komuşuluk ederdi.

Koyunlar ve keçiler sayvant aldında dedemin odasına yakın oluklarından

dememle babaanneme komşuluk ederlerdi.

İkinci kattaki odamızın karşısında, sundurmanın diğer tarafında ise

meşhur kışlık gıdalarımızın depolandığı kiler odası vardı.

Anahtarı bir tek dedemde ve babaannemde vardı.

Babaannem çok titiz bir kadındı.

Aynı zamanda hep mesafesini koruyan sert bir mizacı vardı.

Buna rağmen öyle güzel yemekler yapardı ki parmaklarınızı yerdiniz.

Bana göre en favori iki yemeği neydi sorsanız?

Hemen birinci sıraya Pesmet derdim. İkinci sıraya kus kusu sıralardım.

Dünyada ondan daha iyi pesmet pişireni görmedim desem yalan olmaz.

Pesmetleri don yağı (dondurulmuş hayvan yağı ) ile pişirirdi.

Kızarma derecelerini öyle bir ayarlardı ki pembe bir renkte olurdu hepsi.

Bir tanesi bile yanmaz yada çiğ kalmazdı, nasıl yetenekli bir kadındı babaannem,

bugün bile şaşar kalırım marifetine.

Diyorum ya size yemek ustasıydı kadın maşallah.

Bir çok insan kus kusu sevmez belki bilmeyenler çoğunluktadır.

Ama babaannem size bol tereyağlı ve bol köy peyniri serpiştirilmiş bir tepsi kuskus yapsında

görün bakın sofrada kaşıklar yarış halinde nasıl tepsiye dalıp çıkıyor.

Sofradakiler biraz fazla nasiplenmek için adeta kendileriyle yarışırlardı.

İşte o kus kusun üstüne size nalatacağım baş röldeki kompotlara sıra geldi.

Kilerden kendisi gider seçerdi, ve o kus kusun yanında da en çok

kızılcık kompotu yakışırdı arkadaş.

Düşünsene bol tereyağlı ve deli gibi köy peynirli kus kusun üstüne

kompot tasından kana kana, doya doya kızılcık kompotu ile kapak yapıyorsun.

Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin , bu ne böyle yahu, acıktım ben vallahi.

Bırakın beni ben köyüme döneceğim.

Kompot’un içindeki kızılcık tanelerini bazen kulak asmaz çekirdekleri suyu ile birlikte

serin serin içerdik.

Ama işte asıl sorun bundan sonra başlardı biliyor musunuz.

Neden derseniz ben doymazdım.

Bir burkan daha isterdim.

Ama nerde…

Babaannemin kuralları katı idi, öyle her istediğin her zaman olmazdı.

Şimdiki çocuklar gibi, mesela gevezelik edeceksin de sana bir tane daha açacaklar,

yok öyle bir dünya dostum.

Bir kere hayır dedi mi, hayırdır o, konu kapanmıştır.

Ama durun bakalım, bir hal çaresine bakacağım.

Benim çocukluğum derslerimde başarılı olmama rağmen hep yaramazlıklarla geçti.

Yok öyle isteklerine gem vurup kenara çekilmek.

Çocukluğumdan bu yan adetimdir, aklıma geleni yarına bırakmam yapmaya çalışırım ben.

E ne yapacağız peki, çözüm kolay.

İçimde sakladığım gerçek Cevatı gün yüzüne çıkartmak gerekiyor.

Ben aklıma koyduğumu yaparım arkadaş, yok öyle kaçmak.

Peki hadi sizi daha fazla merakta bırakmayayım.

Demiştim ya size bizim oturduğumuz ikinci kattaki odanın karşısında kiler var diye.

İşte o kapısı her zaman kilitli kilere ben bir yolunu bulmuş her zaman giriyordum.

Bizim iki katlı kerpiç evin tahıl ambarı evle bitişik olarak yapılmıştı.

Tavşanlarımız da o ambar içindeki bir bölümde kalıyordu.

Ne zaman tavşanlara su ve yemek götürmeye gitsem, gizli özel operasyon başlardı.

Ambarın çatışsına çıkılan bir bölüm vardı.

Önce tavana oradan da çatıya çıkılıyordu.

Bana tavan arası yeterliydi.

Ben o tavan arasından dikkatlice iz sürerek, yürür kilerin üstüne gelince dururdum.

Evet canlar operasyon zamanı, gelmiştir.

Kiler odasında da tavana çıkmak için ahşap bir menfez kapak vardı.

O kapağı usulca gürültü etmeden açar delikten kiler odasına salınıverirdim.

Veee karşınızda çeşit çeşit kompotlar sıra sıra dizilmişler, senin onları seçemeni bekliyorlar

Ben fakirden alıp zengine veren bir anlayışla istediğimi açar içer tanelerini de yer, eğer

çekirdek varsa onları da sarıp sarmalar is bırakmaz cebime koyardım.

Kompotu bittirdikten sonra kapağını tekrar burkana (kavanoza) takar

sonra usul usul kirişi kırardım.

Şimdi biliyorum içinizden birileri kurnazca sorgulama yapar tavana o yaşta nasıl zıplardın

yaz da görelim bakalım diye şeytanın avukatlığını yaparak ellerini ovuşturuyordur.

Lütfen arkadalar biz köy çocuğuyuz, ne zaman kafaya koyduysak o işe bir çare buluruz.

Kiler kapısının yanında altında üç raf olan bir masa vardı, o kapının açma kolu merdiven

basamağı görevi görürdü.

Önce masanın üstüne çıkar, sonra kapı açma koluna basar biraz da zıplayınca tavadaki

menfez kapağına ulaşırdım. Geriye kendini yukarı doğru çekmek kalırdı.

Evet kabul ediyorum öyle çok kolay değildi ama imkansız da değildi.

Hem kitaplarda öyle yazmıyor mu; güzel şeyler çabasız zahmetsiz olmaz demiyor mu.

Biraz üstüm başım tozlanırdı, bazende kendimi yukarı çekerken karnımda çizikler olurdu

ama olsundu, o kadar olacak güzel kardeşim.

Yok öyle üç uruşa beş köfte.

Kutsal bir amaç için yola çıkmışsın, en sevdiğim şey; öyle armut piş ağzına duş var mı, yok.

Asıl bomba operasyonumdan sonra kopardı.

Babaannem yemek zamanı kilere gider kapakları kapalı boş kavanozları görünce;

Be canım bu burkanlara ne ole bole, kim karışıtıre bunları, kim benden habersiz yiye diye

kendi kendine söylenirdi. Faturayı da her zaman canım Mehmet Ali dedeme keserdi.

Aman kim yiyecek benden başka…

kimde anahtar var Mehmet Ali de …

Doymadı yemeğe bu adam, böyle giderse kışı çıkaramayacağız

diye dedeme söylenirdi Fatma babaannem.

Dedem hiç tepki vermez bana bakarak gülümser göz kırpardı.

O göz kırpınca ve gülümseyince ben suçluluk duyar ama duygularımı

belli etmez içime atardım.

Hatta dedeme üzülürdüm. Haksız yere suçlanıyor dedeciğim derdim.

Ama dedem diyorum ya size hiç oralı olmaz her zaman geçiştirirdi.

Ne olacak hanım, kim yiyecek bizden başka der konuyu hemen kapatırdı.

Günler böyle akıp giderken ben büyümeye , kilerdeki boş kavanozlar

da çoğalmaya devam ediyordu.

Hiç unutmuyorum bir pazar sabahı evde pesmetler pişirilmiş sıcak sıcak mideye

indirilmişti. Ev halkı işe koyulmaya hazırlanıyordu.

Pesmetler yenmiş üzerine köy yoğurdundan yapılmış ayranlar içiliyordu.

Ben pesmetlerden sonra illa kompot tercih ederdim, biraz tatlı olması gerekiyordu benim

içeceğim.

Gelin görün ki sevdiğim şey bu sabah sofrada yoktu.

Tavşanların ekmeğine suyuna bakma vakti geldi dedim içimden gülümseyerek.

Koşa koşa gittim ambara, her zamnki yollardan geçerek kiler odasındaki kapağı ulaştım.

Ev kalabalık diye çok sessiz çalışıyordum.

Kapağı açtım, sıra sıra dizilmiş kompotları görünce

az sonra cennetin kapısındasın dostum dedim kendimle konuştum.

kızlıcık mı istersin ayva mı, kiraz mı hepsi senin,

içime bir neşe geldi keyiflendim.

Bir yandan da ne kadar kurnaz olduğumu düşünüyor kendimle gurur duyuyordum.

Aynı anda menfez kenarlarından tutunmuş bedeni odanın içine salmıştım.

Geriye sadece ellerimi bırakmak kalmaştı.

Ellerimi bıraktım ve tam yere düşmek için hazırlanıyordum

Aanlayamadığım bir şey oldu yere düşmedim nedense

Hava da mı kaldım diye tavana bakıyordum, bir terslik vardı.

Bedenimde önce bir sıcaklık hissetti sonra iki kol arasında olduğumu fark ettim.

Kafamı çevirmemle dedemle yüz yüze geldim.

Korku ve heyecan mı yaşıyordum yoksa yolun sonun mı gelmiştim…

Oyun bitti dedim.

Yakalandık.

Korku dağları sarmıştı, ne diyeceğim ne söyleyeceğim, nasıl savunacağım kendimi hiç bir şey

düşünemez oldum.

Dedem bu arada tüm bedenimi usulca ayaklarımın üsten bırakıverdi.

Ayaklarımın üzerindeydim ama sağlam mı basıyordum güvendemiydim bilmiyordum.

Sadece korkuyordum başka bir şey düşünecek durumda değildim.

Gelecek şiddetli tepkiyi bekliyordum, savunmasız zavallı bir düşman askeri gibi

hissediyordum.

Cezamı razıydım, ayrıca razı olmasam kaç yazar diyordum içimden.

Olanlar olmuştu artık.

Suçlu ve kısık bir sesle dede diye giriş yaparak başladım söze

Dedem hiç konuşmadan bana işaret parmağı ile sus işareti yaparak, usulca hangisinden

açalım dedi.

Suç üstü olmuşum zaten birde tercih mi yapacaktım, hadi canım ordan.

Sen hangisinden istersen dede deyiverdim istemsizce.

Dedem gülümseyerek, sen kızılcık seviyordun bende kızılcık seviyorum hadi sen seç bir tane

açalım içelim demez mi.

Ben bittim dedim, hayır hayır ben bitmedim yandım kül oldum ben.

Dedem belindeki kınında taşıdığı gözü gibi baktığı çoban bıçağını çıkarttı ve burkanı açtı.

Gerçekten içtik kızılcık kompotunu, içtik ama ne içtik, ben anlamadım,

Dedem hem burkandan içiyor, hemde kis kis gülüyordu,

bir yandan da sessiz ol işareti yapıyordu.

Babaannem dedeme kızıyor dedem oralı olmuyordu ya hani,

içimden, neden kayıtsız kaldığı belli oldu dedim.

Sonra ilk kez binbir zorlukla tavandan girdiğim kilerden kompot yedikten sonra ilk kez kapısından çıktık dedemle birlikte.

Bu olay aramızda kalan ilk sırrımız değildi elbet, daha sonra neler neler yaşadım da

dedem tarafında kurtarıldım bir bilseniz, yazsam roman olur.

Dedem hem gülüyor hem de sayvant altındaki odasına doğru ilerliyordu, ben bir adım geriden başım önde ayak adımlarımı sayarak ve sadece önüme bakarak yürüyordum.

Cevat ÇIRAK

21.03.2020