Çocukluğum Kaldı Köyümde

Tam kırk yıl önce,

Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde

Ilık bir Eylül gününde

tahtadan yapılmış kasaların içine ,

Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik

Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza

Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası.

Devam ettik yüklemeye,

köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik

Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık

itinayla yerleştirdik, zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza …

Kış olur soğuk olur ısınırız belki diye kesilmiş odunlarımızı,

Sobamızı taşı ve maşası ile birlikte aldık koyduk yanımıza

Sandıkları kapatman önce neyi unuttuk diye tekrar tekrar baktık arkamıza

Hesapta unuttuğumuz bir şey kalmamıştı sözde…

Oysa biz,

Köyümüzün temiz havasını,

sıcak mis gibi güneşini ,

yemyeşil ormanlarını,

serin sular akan şorul şorul deresini,

Bahçemizdeki bardak eriğini (mürdüm eriğini)

Var var diye öten beyaz ördeklerimizi

Kazlarımızı, can dostlarımızı,

ailemize yıllarca hizmet etmiş güzel gözlü eşeğimizi

alaca ineği ve yeni doğmuş küçük buzağısını

evimizin penceresinde güneşlenen saksıdaki çiçeklerimizi

Arka bahçemizdeki erik dut kiraz ağaçlarımızı

Mahallemizdeki koca çeşmeyi

komşumuzun dalları bizim bahçeye sarkan armut ağacını

her sabah ailemize taze yumurta veren tavuklarını

koyunlarımızı , ama daha çok unutamadığım beyaz ve kara kuzularımızı

evimizin bekçisi sadık dostumuz köpeğimizi

koyamadık o koca göçün ayrılığa sebep olan lanet sandığa…

Yer bulmadığımızdan değil, imkansızlığımızdan , çaresizliğimizden,

çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde.

Yüzyıllar süren ata yurdu maceramızı bir kaç günde yükleyiverdik

uzun bir tren katarının sıradan vagonundaki manasız konteynerine.

Oldu bittiye getirildi hayatımız, çocukluğumuz mutluluğumuz,

alındı elimizden.

Biz artık anavatandaydık,

göçmen oluvermiştik anlamadan dinlemeden.

Sonra çok gittik geldik, gördük kokladık toprağımızı

Özlem giderdik, rüyalarımızda gördük, unutamadık.

fakat bir türlü kavuşamadık, bir türlü sarılıp ağlaşamadık,

doya doya hasret gideremedik, avazımız çıktığı kadar bağırıp ağlaşamadık,

hep yarım kaldı hasretlerimiz.

Özlemeye devam ediyoruz edeceğiz elbet, hakkımız.

Lakin çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde

koyacak yer bulamadık, yerine geçecek yar bulamadık, bulsakta

köyümüzün evimizin yerine asla koyamadık

öğrendik ki mutlu olduğunuz çocukluğumuz

hiçbir sandığa sığmayacak, hiç bir tren onu yerinden alıp taşıyamayacak,

Biz özleyeceğiz bazen ziyaretine gideceğiz, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Soranlara ne günlerdi diyeceğiz, keyifli mutlu zamanlardı, çok güzeldi

çok özeldi diyeceğiz de,

Çocukluğum kaldı evimizde, köyümüzde diyemeyeceğiz.

Bağrımıza koca bir taş basıp önümüze bakacağız,

geçmişimizi hep güzel anacağız, hiç unutmayacağız. unutturmayacağız.

Coğrafya kader mi diyeceğiz?

Cevat ÇIRAK

22.01.2019

Reklamlar

Köyde Kurbağa Yarışları

                                          O gün günlerden hangi gündü derseniz hatırlayamadım. Hava sımsıcaktı, doğa canlanmaya başlamış, bahçelerimizdeki ağaçlar çiçeklerini açmış, hatta bazıları, çiçeklerini dökmeye başlamış, meyvelerini küçük şımarık sevimli bir kedi yavrusu gibi sevgi ile büyütmeye başlamışlardı bile. Tusuz Çeşme (Buzluca Çeşmesi) ile Tepelilerin demir işliği olan Hasan dayımın evlerinin önündeki polananın (meranın ) otları büyümüş hatta bir karışı çoktan geçmişti. Biz aşağı mahalle uşakları bu merada en çok çelik çomak oynamayı severdik. Ne oyundu ama, kafamız dahil çürümedik, ezilmedik morarmadık yerimiz kalmazdı, ama biz hiç şikayetçi değildik. İşte ben bu meranın üzerindeki çimlere uzanınca sanki purjinalı (yaylı) yatakta yatar gibi hissederdim. Mustafa Kocababamın (dedemin) evi de benim güneşlendiğim meranın batısında yer almaktaydı. Çok yakındı kocabamın (dedemin) evi aslında, ama sayalar tarafından gelen bir dere polana (mera) ile ev arasında olduğu için nedense benim o yaşlardaki çocuk kafamda çok uzak görünüyordu. Bizim aşağı mahalle çocukları biraz yaramaz zıpır çocuklardı, sadece onlar değil bende onlar gibiydim, hatta daha yaramazdım diyebilirim.

O merada oynarken, sadece hoplayıp zıplamazdık,  aklımıza ne cinlikler gelirdi bir bilseniz. Bugün gene her zamankinden daha bir  formumdaydım, yine bir cinlik  aklıma gelmişti, ve hemen denemeliydim. Sırt üstü uzanmış merada güneşlenirken eğlenceli olacağını düşünüyordum, aynı zamanda kendi kendimle diyalog halindeydim, uzaktan bakınca deli gibi bir haldeydim, hayalimle gülüyor konuşuyordum. Bir Kurbağa ile denemiştim çok güzel olmuştu, şimdi dedim ki ne kadar kurbağa bulursam hepsine aynı şeyi yapacağım ve daha sonra arkadaşlarıma haber vereceğim, onları şaşırtacaktım. Planım hazırdı, şartlar benden yanaydı, okul da yoktu, dersleri düşünmeden bir an önce harakete geçmeliydim. Ligor aganın sebze bahçesini sulamak için köyümüzün içinden geçen Beli Lom deresinden bir su yolu açılır, tam bahçenin girişinden geçici bir duvarla kesilerek, özetle topraktan duvar yapılarak suyun birikmesi ile orta ölçekli sayılabilecek büyükçe bir göl oluşturuldu. O gün ben suya  girdiğimde fark etmiştim gölde bir insan boyuna yakın su toplanmıştı. Biz zıpır yaramaz  köy uşakları yazın bile buz gibi akan Beli Lom deresinin sularında yüzmeyi çok severdik. Daha da keyifli olması için mahallemizin mandaları ve malakları ile beraber yüzmekten bambaşka bir keyif alırdık. Mandalarla birlikte yüzünce derenin suyu çamur gibi olurdu, farkında olmadan çamur banyosu da yapar dururmuşuz aslında, ama biz nerden bileceğiz o yaşlarda çamurun banyosu olduğunu becanım, uşaktık  biz o zaman. İşte biz arkadaşlarla ve mandalarla yüzerken kurbağalar da bize katılırdı. Ne keyifli bir hayatımız varmış, yazarken bile o günleri nasıl özlüyorum. Düşünsenize Beli Lom deresindesin içide malaklar, mandalar, yanında kurbağalar kazlar ördekler, birde biz uşaklar hep beraber yıkanırdık. Suyun altındaki balıkları saymıyorum, çünkü onları göremiyorduk, hesaba katmıyorum onları.. Masallardaki kahramanlar gibiyiz yani, bildiğiniz gibi değil. Ben biraz güneşlenip yine uyduruk gölün içinde buluyorum kendimi, bir kurbağa vırak vırak yanımda dolaşıp duruyor, etrafımdan dönüyor, suya dalmak istemiyorda sanki benimle oyun oynamak istiyor hayvan. Hava çok güzel, hayvan deyip geçme oda güneşlenmek istiyor diyorum içimden,  moralim düzeliyor, çocuk ruhumu okşuyor bu düşüncem. Kurbağa tam bana sırtını dönmüş uzaklaşacakken sağ elimle yakaladım kurbağayı, çamurlu suyun  içinde yürüyerek sudan çıktım, meraya oturdum, ve etrafıma bakmaya başladım. Oturduğum yerden sağa sola döndükçe de üzerimdeki kara gaşta’dan (boxer siyah kilot) akan sular çimlerle buluşuyor adeta onlara bu sıcak havada kısmen de olsa hayat veriyorlardı.

Ben etrafımda dolanıp duruyordum. Aradığım kuru bir saman sapıydı, biraz zaman aldı fakat nihayet aradığımı bulmuştum. Kurbağayı sol elime aldım avuçladım ve iyice sıkıştırdıktan sonra; hadi dedim benekli yeşil kurbağa, biraz sık dişini, hiç canın acımayacak. Saman sapını kurbağanın poposuna soktuktan sonra derin ve sık nefes alarak kurbağayı planladığım gibi şişirmeye başladım. Çok uzun sürmesin, kurbağa işkence çekmesin diye olsa gerek, hızla şişirmiştim, çocuk aklı işte. Elimdeki kurbağa davul derisi gibi gerilmiş, kocaman olmuştu,  sonra onu koşar adımlarla götürdüm suyun üzerine bıraktım. Bu arada çok dikkatliyim, hiç bir haraketini kaçırmak istemiyorum. Kurbağa suyun üstünde bir o yana bir bu yana savrulmaya çalışıyor lakin hiç bir haraketi ile  sonuç alamıyordu. Ben bu arada dalmayı denemesini istiyordum, ve heyecandan daha yakından izlemeye devam edebilmek için dizlerime kadar tekrar o meşhur çamurlu göle girmiştim bile. Mandalar yavru malakları ile hiç oralı olmuyorlar, keyiflerine keyif katarak güneşleniyorlardı. Güneş yükselmiş olmalıydı, çünkü benim kafamın tepesi sıcaktan yanıyordu, tamamen içgüdüsel olarak kafamı soğutmak için gövdemin tamamını suyun içine bırakıvermiştim. Su çamurluydu ama aynı zamanda serindi ve bana çok iyi geldi. Ellerimle yüzümü kurularken bir de ne göreyim benim kurbağa da az ilerde dalmaya çalışıyor ama içi hava dolu olduğu için dalamıyordu. Kurbağa daha sonra bir çok kez denemesine rağmen başarılı olamıyordu, uzun zaman suyun üzerinde kaldığı için güneşten de sırtı derisi iyi ısınmış olmalı ki, huzursuzluk onu daha çok geriyordu. Gerildikçe de benim nefesimle içine üflediğim hava yavaş yavaş çıkıyordu. Nihayet kurbağa eski normal boyutlarına ulaşmış, tekrar suya dalmaya başlamıştı. İşte size o bahsettiğim müthiş fikir buydu. Şimdi bu müthiş fikri geliştirmem gerekiyordu. Aklım hemencecik çalışmış fikrime cevap vermişti. En az diyordum  en az 5 kurbağa yakalamalıyım ve şovumun hazırlıklarını tamamladıktan sonra arkadaşlarıma haber verip onlara parlak fikrimi sunmalıyım.  Lakin yardıma ihtiyacım olacaktı, beş kurbağayı aynı anda  şişirmem mümkün omayacaktı. İşte bu yüzden arkadaşlarımın yardımına ihtiyacım vardı. Karnım acıkmış biraz da susamıştım ama aklıma koyduğumu yapacaktım, sabırsızlanıyor hızlı ve seri  haraket ediyordum. Kısa sürede bir küçük kapalı havuzun içine tam tamına 6 kurbağa kapatmıştım. Artık Harakete geçme zamanıydı, merada benden bihaber arkadaşlarım kendi aralında futbol maçı yapıyorlardı. Bir ıslıkla arkadaşlarımı yanımda bulmuştum, belli ki onlarda futbol maçından sıkılmışlardı ki, hemen yanımda bitiverdiler. Arkadaşlarıma durumu izah ettikten sonra oyun başladı. Son anda oyunun kurallarını değiştirmiş olmam onları da heyecanlandırmıştı. Altı kurbağayı altı arkadaşım şişirecek, bir arkadaşımız hakem olacak, iki arkadaşımız başlama çizgisi için bir ip bulacak başlama yerini belirleyecek, iki arkadaşımızda  finiş çizgisi ipini tutacaktı. Heyecan fırtınasına hazırdık. Kurbağalar şişirilmiş olarak avuçlarımızda depinip duruyorlardı. Dizlerimize kadar derenin içindeydik artık, start cizgisinin önünde mi demem gerekiyor bilemiyorum ama biz ve kurbağalarımız yarışa hazırdık. Tam 2 metre mesafede finiş çizgisi duruyordu, gözler bir o çizgiye bir de elimizde kıvranan kurbağalardaydı. Hakemin başlama düdüğü ıslık sesiydi, duyar duymaz ellerimiz açılmış ve kurbağalar kendi kulvarlarından hızla yarışmak üzere tarafımızdan  fırlatılmışlardı. Ortalık harman yeri gibi oluvermişti, bizler suyun üstünde hoplayıp zıplarken göl tamamen çamur oluvermişti. Hepimiz suya dalıp çıkıyor kurbağalarımızı ürküterek yarıştan birinci çıkmaya çabalıyorduk. Mandalar bizim gürültümüzden rahatsız olmuş güneşlenmeye çıkmışlardı,  ördekler ve kazlar zaten tırsık ürkek havyanlardı çoktan evlerine sıvışmışlardı bile. Kurbağalar bir yandan içlerindeki havayı boşaltmaya çalışırken bir yandan da bizden uzaklaşmanın hesapları içerisinde gibiydiler. Bizim ise en deli dolu, neşe dolu, keyifli anlarımızdı. Yarış bahaneydi am  kurbağaları yarıştırmak şahaneydi. Emin olun o anlar gerçekten muhteşemdi. Artık yarışın bir önemi yoktu zaman durmuştu. Çamurlu gölün içendiki oyunumuz saatlerce sürmüştü,  güneş batmak üzereydi. Karınlarımız gurulduyordu, deli gibi  açtık, temiz suya muhtaçtık, kirliydik, hepimiz çamur içerisindeydik ama kimse bundan rahatsız değildi, çünkü biz o keyifli anlarda dünyanın en mutlu çocuklarıydık. Nice güzel yarınlar ertesi günler, bir sonraki günler bizim maceralarımızla renklenmeyi bekliyordu. Biz Eski Cuma Muratlar köyünün çocuklarıydık, kimse bizim mutluluğumuza engel olmadı, olamazdı, her yeni gün mutluluğumuz için tanrının biz çocuklara armağanıydı, güneş epey yol almış yediler ormanın arkasına kadar varmıştı. Mutlu keyifli deli dolu günlerimiz sanki hiç bitmeyecek gibiydi…

Cevat ÇIRAK

04.04.2018

AKARDEON’UM ANILARIM

AKARDEON

Merhaba dostlarım ve okumayı seven arkadaşlarım. Bugün  yeni yılın ikinci günü, ilk ayı yani Ocak ayındayız. Hava mis gibi, güneş her zanki gibi cömert ve karşılıksız ışık ve sevgiyle içimizi ısıtıyor, ne güzel bir gün. Ben önümüzdeki hafta sınavlarım olduğu için , ders çalışma planları yaparken  nedense bu mevsimde mis gibi havayı ve penceremden bana gülümseyen güneşi görünce bıraktım, ders kitabımı oturduğum koltuğumun üzerine usulca koyarak çalışmayı öteledim. Neden bilmiyorum ama, çocukluğumun kırık buruk hatıraları canlanıverdi yüreğimde, ruhumu bir hüzün kapladı, duraksadım ve anılarda gezintiye çıkıtım tarifsiz.

Tam 40 yıl önceydi, yıl 1978, aylardan 18 Eylül,  ailem üzerine ateşten bir gömlek giymiş, varını yoğunu arkasında bırakmış ve anavatan hasreti ile çıkmış belirsiz dertli sıkıntılı bir yola koyulmuştu. Türkiyeye göç ediyorduk, Bulgaristanın Deli Orman bölgesinde bulunan Eski Cuma kasabasının Muratlar köyünden yeni yaptığımız ve içinde sadece beş ay oturduğumuz  evimizi  bedelenin üçte birine satarak bizi Edirneye götürecek trene binmek için Şeytancık kasabasına doğru yoldayız. Zorlu, sıkıntılı dönüşü olmayan , maceralı unutulmaz  bir yolculuktan sonra önce Edirne ve daha sonra Istanbula sağsalim ulaşıyoruz. Akrabalarımızın bizi karşılamasından sonra Gaziosmanpaşa Beşyüzler semtindeki kiralık evimize ulaşıyoruz. İki günde 13 yaşındaki bir çocuğun ruhunun kaldırmayacağı aksiyonla nasıl çarpışmış  baş etmişim tarif edemem size, hala 40 yıl geçmesine rağmen anlayamıyorum. Şimdi biraz hızlanalım, ilk gün evimize yerleşiyoruz, ikinci gün tüm aile fertlerine kardeşim ve yaşlı dedem hariç iş aramaya koyuluyoruz.  Annem Bayrampaşada bir tekstil atölyesinde, Babam çok uzak bir  yermiş İstanbul dışında  Kumburgaz’da bir çiftlikte ve bende oturduğumuz mahallede küçük bir terlik üreten atölyede işe başlıyoruz.  Şimdi diyeceksiniz ki okul işi ne oldu,  okul işi bir gün sonraya kaldı, önce iş konusu  halledildi, ertesi gün mahallemizdeki orta okula kaydım yapıldı. Bulgaristanda altıncı sınıfı bitirmişim 7 sınıfa Türkiyede devam edeceğim. İki okulum arasında 600 km mesafe olmasına rağmen, ülke farklı, dil, farklı, kültür bambaşka bir farklı, tepetaklak olmuşum da ağlayanım yok. Kader bizi kervanına katmış sürüklüyor bir yerlere ama nereye bilen yok. Öyle karışmış ki çocuk kafam, köyümde ki okulda 19 kişilik çok modern sınıflarda eğitim görürken bugün istanbulun Gaziosmanpaşa semtindeki 84 kişilik sınıfındayım. Sabah işe gidiyorum öğlenci olduğum için akşama kadar okula, bu arada akşam da ders çalışmak için zamanımız yok,  eve iş alıyoruz terliklerin ökçelerine deri kaplıyoruz, ek gelir elde etmeye çalışıyoruz. Neden böyle yoğun çalışıyoruz çünkü biz alışık değiliz kirada oturmaya, bir an önce arsa almalıyız ve kendi evimizi inşa etme telaşındayız.  Sadece çalışarak birikecek paraya bu işler olur mu olmaz elbet. Bulgaristan’dan yanımızda getirebildiğimiz ve satılabilecek durumda ne varsa  hafta sonları yakın semt pazarlarında bazen babam, bazen annemle ve bazende ben tek başıma pazarda küçük bir tezgah açarak, şahsi eşyalarımızı satmaya çalışıyoruz. Yazarken bile zorlanıyor insan, ne dertli fırtınalı günlermiş, nasıl katlanmışım, nasıl sakin kalabilmişim, düşünüyorumda hala işin içerisinden çıkamıyorum. Hiç unutamadığım o kadar çok anım varki hangi biri anlatsam. En ağırıma gidenlerden  bir tanesi neydi biliyor musunuz. Kış bitti diyerekten yatarken üzerimize örttüğümüz yüzde yün battaniyelerimiz vardı, onları bana sattırdılar, sonra uzun orta kısa dalga yayın yapan evimizin neşesi bir radyomuz vardı onu da Topkapı pazarında yine ben sattım, ama eve dönerken minibüste gözyaşlarımı içime akıttım, içim parçalandı. Neyse bu bölümde çok kalmayalım, biz yaklaşık bir yıl sonra bir miktar peşin para ve kalanı senetle olmak üzere arsamızı aldık. Nasıl mutluyuz evde bayram havası esiyor, dedem, babam, annem, ben ve kardeşim yer sofrasına oturmuşuz akşam yemeğindeyiz,  Her akşam yediklerimiz nerdeyse hiç değişmediği için belli tarhana çorbası,  turşu, soğan ekmek ve su. Yinede şikayet edemem çok şukur karnımız doymaktaydı,  güzel günlerdi özlüyor insan.  Arsa aldık sevinçliyiz dediysem de , öyle anlatılacak kadar büyük bir yer değildi arsa, toplam 148 metrekare bir yerdi, ama Türkiyede ilk sahip olduğumuz şeydi, fakat gerçekten bizim miydi değilmiydi ondan bile daha emin değildik, çünkü biz hala muhacir kağıdı ile oturuyorduk  anavatanımızda, misafirdik yani. Yarın birileri çıksa hadi gidin dese bizim dediğimiz toprakta , Bulgaristanda bıraktığımız topraklarımız gibi elimizden alınabilir el konulabilirdi. Ama olsun biz arsayı aldığımız gece çok umutlu ve mutluyduk, ilk kez o sofrada iyi ki böyle güzel sıcak yüreklerden oluşan bir ailem var, ne mutlu bize dediğim günlerdi o günler. Bazen düşünüyorum da nasıl katlanmışım nasıl sabır gösterip dayanmışım, hiç kolay değildi, ama ailemizin manevi gücü ve sevgisi ile şu an bile katlanamayacağım işlere imza atmışız, şükürler olsun. Neyse hayat devam ediyor, yaklaşık 6 ay sonraya denk gelen bir tarihte biz evimizin temelini attık ve inşaata başlamış olduk.  Kaynak yetersizliği yüzünden belki biraz ağır ilerliyordu ama her geçen gün taş üstüne taş koyuyorduk. Benim yüküm armıştı, sabahları daha erken kalkarak önce 7 km uzaktaki inşaata gider 8 adet 200 LT kapasiteleri olan inşaat suyu varillerini iki kova ile  500 metre mesafedeki bir komsunun su kuyusundan elle taşırarak dolduruyordum. Dolduruyordum derken yazmak kolay da siz bir de bana sorun, 15 yaşıma merdiven dayamışım,  yüküm belki iki belki beş katı ağır, lakin umut bizi ayakta tutmaya devam ediyor. O yıllar yani 1980 yıllar, zor yıllar Türkiye için, herşey kara borsa, enflasyon üç sıfırlı rakamlar ile anılıyor, akşam yatıyor sabah kalkıyorsun her şeyin fiyatını zamlanmış buluyorsun. Birşeyi almak için kuyruklar var saatlerce sıra bekliyorsun sana sıra gelene kadar mesela tüp kalırsa alıyorsun, kalmadıysa çaresiz boş tüp ile evine dönüyorsun. Boş tüple eve dönmek ne demek günümüzün gençeleri bilemez, o yüzden bu konular ayrıca ele alınıp yazılması gereken konular, üzerinde çok durmayayım, çünkü anlayamazsınız.  Efendim gelelim zurnanın son deliğine, evimiz artık hasırını atma aşamasında, yani evin üstünü betonla kapama aşamasına gelmiş bulunmaktayız, kalıp çakılmış, elektrik ve su ve atık gideri boruları döşenmeye başlanmış demirlerin montajı yapılıyor, ve usta sürekli babamdan çimentonun ne zaman geleceğini  soruyor. Dedim ya size o yıllar enteresan yıllar, zor yıllar, sıkıntılı yıllar diye,  ve beklenen korktuğumuz şey oluyor. Parası ödediğimiz çimento fabrikası grev kararı alıyor, bizim inşaat için sipariş ettiğimiz çimentolar kara borsaya düşüyor,  sadece bir günde birim fiyatlarına  hatırı sayılır oranda zam geliyor. Buraya kadar bir şekilde inşaatı getirmişiz fakat bu zam bizim tüm planlarımızı tepe taklak ederek bizim tüm heyecanımızı alıyor ve yerine verdiği şey üzüntü üzüntü ve yine üzüntü. Eş dostan borç isteyecek durum hiç yok zaten, o yolların hepsi denenmiş ve tüketilmiş. Çimento kara borsa olduğu için senet sepet kabul edilmiyor, tek çare var oda nakit para bulunmamsı gerekiyor. Ama nerden ve  nasıl bulunacak ? İhtiyacımız olan para da öyle çok büyük bir para değil aslında, zaten parasını ödemişiz de grevden dolayı oluşan ekstra farkını bulmamız gerekiyor. Sayılı günler hızla ilerliyor, herkes ,nerden bulunacaksa, bu parayı bulacağız endişe ve düşüncesinde, sürekli bu konuyu konuşuyor. Kolay değil öyle mal mülk sahibi olmak, önce bir feleğin çemberinden geçmeniz gerekiyor. Hiç ama hiç unutmuyorum, Cumartesi günüydü, okuldan gelmiş evimizin balkonunda akordeon sırtımda birşeyler mırıldanmaya çalışıyordum. Daha öğle saatleriydi, evde benden başka kimse yoktu, ben de babam evde olmadığından dolayı rahattım, kendi halimde eğleniyor bir şarkının notalarını bulmaya çalışıyordum. Hava yaz havası, ılık bir rüzgar,  beni  kucaklamaya çalışan fakat balkonun duvarından dolayı bir türlü başaramayan sapsarı bir güneş,  tam bir keyif havasındayım yani. Tüm koşullar çok uygun olunca, notalarda bir neşeli, sanki bir gösteride performans sergileyen sanatçıya yardım edercesine usturuplu ve disiplinli sesler çıkartarak şov yapıyor edasındalar. Önce ihtimal vermedim, lakin ikinci kez balkona girilen kapının açılış sesini duyunca dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Aman Allahım dedim babam gelmiş, ama neden erken gelmiş demek geçti içimden. Olanca gür ve öfkeli sesiyle bana bağırmaya başladı.  Sen burda ne yapıyorsun, biz çaresizlikten nelerle uğraşıyoruz sen burda keyif yapıyorsun, başka zaman bulamadında bugünü mü buldun. Bir süre sonra sanırım söylediklerini duymamaya başladım.  Galiba hissettim biliyor musunuz, kötü bir şey olacak gerçekten hissettim. Böyle içim cız etti, sanki içimden birşeyler koptu.  Tüm bu yaşananlar anlık gelişen plansız programsız olaylardı, sanırım bu yüzden travma gibi ağır geldi.  Al akordeonu, kılıfına koy, git Cumartesi pazarına ve onu sat yoksa ev yarım kalacak, evet evet, bu ses babamın sesiydi, zaten başka da bir ses olamazdı, sadece ikimiz oradaydık.  Sadece kısık bir sesle tamam diyebildim. gerisini hiç sormayın hatırlamıyorum. Hiç ihtimal vermediğim şey başıma geldi. Babam en sevdiğimi elimden alıyordu, inanılır gibi değil ama bu bir gerçekti. Fakirlik yoksulluk karşısında çaresiz, kimsesiz hissetiğiniz  oldu hiç bilmiyorum, öyle acı bir duygu ki anlatmaya kelimeler, cümleler satırlar yeterli gelmez. Evden çıkmam pazar yerine ulaşmam saniyeler değil, sanki saliseler içerisinde cereyan etti. Hani derler ya kul sıkışmadan hızır yetişmezmiş diye, gerçekten bu söz damıtılmış denenmiş bir söz . Benim huzur sesli, kırmızı renkli, siyah kayışları ve kocaman valiz çanta kılıfı olan Akardeon’um artık benim değildi, Yeni sahibi benim yaşlarımda bir kız çocuğu karşımda duruyor, mutluluktan parlayan gözleri ile sıkıca babasının elini tuttu, keyfi çok yerinde olarak hadi gidelim baba çok merak ediyorum çalabilecek miyim dedi. Babası en sevdiğimi elimden aldı kayışından tutarak sırtına astı, hafifçe bir sallandı, valiz tam olarak sırtında oturunca gülen yüzlü mutlu kızının elinden tuttu ve pazarın içerisinde kayboldu. Evin tamamlanması için gereken para biraz fazlası ile tedarik edilmiş ev tamamlanmıştı. Küçük mü yada erken yaşta  yetişkin  olmuş  bir çocuğun hayalleri, umutları, mutlulukları bıçak gibi kesilmiş belirsiz bir bahara bırakılmıştı.  Her şeye rağmen hayat devam ediyordu, bu çekilen acılar gelecek güzel keyifli günlerin bedeliydi, ve öyle de oldu. Hiçbir şey için geç değildir, çok yakında emekli olmuş fakat çocukluğunu doya doya yaşayamamış  bu çocuğun yeni bir akardeonu olacak, ve o çocuk kaldığı yerden çocukluğuna devam edecek.  Hiç kimseden hiçbirşeyden şikayet etmeden, hep şükür ederek mutlu edecek ve mutlu olacak. Mutluluk onun da hakkı.

 

Cevat ÇIRAK

02.01.2018

 

Çocuk Sevildiğini Nasıl Anlar ?

Çocuk sevildiğini nasıl anlar?

Çocuğun baktığı iki somut şey vardır.
1- Annem babam beni özlüyor mu?
2- Annem babam benimle zaman geçirmek istiyor mu?

İşten eve döndüğünüzde ne kadar yorgun olursanız olun çocuğunuza derslerini yaptın mı sorusundan önce; kızım/oğlum bugün doya doya oynadın mı ? sorusunu sorun. Eğer hayır cevabı alıyorsanız 15-20 dakika oynayın yeterli gelecektir. Anne babam beni çok seviyor bana değer veriyor mesajı alan çocuk sevgi dolu ve özgüvenli hissedeceğinden, sadece okulda değil tüm hayatı boyunca çok mutlu başarılı bir hayat yaşayacaktır.

Not: Prof.Dr.Doğan Cüceloğlu / İletişim Donanımları kitabının 15 bölümünden derlenmiştir.