MUCİZE İĞNE

Orak ayı bitmek üzereydi. Bereketli Köstence toprakları bu yıl yağmurların da yardımıyla

çok iyi mahsül vermişlerdi.

Köydeki herkes bereketli bir sezon geçirmesine rağmen nedense bir tedirginlik içerisindeydi.

Romanya devleti de bu günlerde sıkıntılı bir ekonomik buhranın içerisinden geçiyordu.

İkini Dünya savaşı sancılarının başladığı dönemlerdi.

Köstence Dobramin (Valeni Yenisenlia) Yenişenli’de denen bir yerlerde

Balkan gibi bir adam vardı Nazif Recep ağa.

Boyu posu ve cüssesi ile çok uzaktan bile fark edilebiliyordu.

Geçen seneden bu yana tarla ev mahsül çok da umrunda değildi.

Bir yıla yakın bir zamandır istidasının onaylanmasını bekliyordu.

Tarih yaprakları 1937 yılını gösteriyordu.

Romanyanın Köstence Dobramin (Valeni Yenisenlia) Yenişenli’de yaşayan Türklerin

neredeyse tamamında aynı telaş gözleniyordu.

Balkan gibi Nazif Recep ağa etrafına çok belli etmeden kendine kızıyor söylenip duruyordu

Gelmeyecek bu istida, ne yapıp edip bir yolunu bulmalıydım, ama olmayacak galiba diye

telaş ediyor bir an önce haberin gelmesini istiyordu.

Tarlalar toplanmış, tahıllar ambarlara konmuş, yoğun iş dönemi bitmişti.

Aslında tam zamanıydı ama bir türlü muhtarlıktan beklediği haber gelmiyordu.

Nazif Recep ağa her sabah kalktığında biraz daha ümitsizliğe kapılıyordu.

Bu sabahta pek ümitli değildi lakin hayat devam ediyordu.

Çıkıp yüzümü yıkayayım dedi,

Eylül ayının ilk günleri olmasına rağmen hala yaz havası devam ediyordu.

Evet yaza göre biraz daha ılık esiyordu yel ama, en azından terletmiyordu.

Recep ağa bahçedeki pınarın yanına geldiğinde, önce bir kuyunun içine baktı,

Birkaç metre derinde kendi kocaman gövdesinin yansımasını gördü.

İçinden koskocaman adamsın da dedi, bir kağıdı çözemen kaç zamandır.

Sadece tarlada işe yarıyorsun, oysa benim senden beklediğim daha fazlası,

ama beceremiyorsun diyordu.

Aslında Recep ağa kendisine haksızlık ettiğini biliyordu ama Balkan insanları sabırsızdır,

her şey hemen oluversin istedikleri için söylenip duruyordu.

Çok yeşili bol huzurlu bir yerde yaşamasına rağmen son dönemlerde hiç bir şey gözü

görmüyordu.

Saatler günler derken bir hafta daha geçmiş ama, hala beklediği haber gelmemişti.

Kış kapıya dayanmadan biraz odun kırayım dedi.

Baltasını işlikten aldı, keskinliğini kontrol etti.

Biraz bilemek gerekiyor dedi, işliğin kapı girişinde bulunan bileme taşına doğru yöneldi.

Bir elinle taşın çevirme kolunu tutup çeviriyor diğer elinle de baltayı taşa tutuyordu.

Bileme işini özenle yapmaya çalışıyordu, hiç acele etmiyordu.

Balkanlarda yaşayan Türkler her işlerinde zaten çok özenli insanlardı.

Öyle öte beri iş yapmayı kendilerine pek yakıştıramadıklarından dolayı titiz davranıyorlardı.

Kolay gelsin Recep ağa

Ses çok uzaktan gelmiyordu .

Hemen tanıdı, bu komşusu Molla Ahmet ağanın sesi dedi.

Sağol dedi ama kafasını çevirip bakmadı bile, nasıl osla kim olduğunu biliyordu, gerek yoktu.

Ayrıca Ahmet ağa baltayı bilediğini gördüğü için alınıp gücenmezdi.

Ahmet ağa avludan içeri girmiş Recep ağanın dibine kadar sokulmuştu.

Ne selamımı almadın komşu diye çıkıştı.

Recep ağa da kızdı selamını aldım sen duymadın dedi.

Gergin ortam biraz yumuşamıştı ki;

Ahmet ağa sana bir mujdem var dedi,

Recep ağa yine bi terslendi, yapma bana maytap dedi, zaten canım sıkkın.

Ahmet ağa bırak elinden şu baltayı maytap değil dinle beni dedi.

Ben beklediğim istidayı aldım, senin kağıdın da gelmiş muhtar haber vermemi söyledi

deyince Recep ağa sevincinden elinden baltayı fırlatıverdi.

Telaşlandı bir den gene.

ya haber iyi bir haber değilse, ben yanarım dedi.

Ahmet ağa sakin ol muhtar iyi haber olmasa bana komuşuna mujdeyi ver diye

tembihlemezdi dedi.

Recep ağa komşusunu oracıkta bırakarak koştu muhtara.

Hala tedirginliği devam ediyordu.

Muhtarı görünce duraksadı, göz göze geldiler

Muhtar hazır ol çok vaktin yok kara kış gelmeden yola çıkmaya bak dedi.

Balkan gibi dev, Nazif Recep ağa çocuklar gibi sevinerek eve doğru hızlı adımlarla yola

koyuldu.

eve vardığında

Hanımı yemek hazırlıkları telaşındaydı,

Hatun gel buraya, bırak işi gücü beklediğimiz haber geldi dedi.

Çok sevinçliyim, çok mutluyum pek yakında gidiyoruz buralardan dedi.

Hanımı durumu anlamıştı, sevinsin mi üzülsün mü iki arada kaldı

ne yapacağını bilemedi.

Anası babası kardeşleri, bütün ailesi yüzyıllardır bu topraklarda yaşıyordu,

Kolay değildi çocukluğunu geçirdiği toprakları bırakıp arkasından bile bakmadan gitmek.

Recep ağa hatununu teselli etmek için omzuna elini koydu, usulca kısık bir sesle,

üzülme dedi,

benim için kolay mı sanıyorsun, malımızı mülkümüzü, çocukluğumuzu, hayallerimizi

umutlarımızı bırakıp buralardan gitmek.

Ama dedi iç çekerek; artık bu topraklarda bize rahat gün yok,

buralar artık Türk yurdu değil ki!

Görüyorsun başımıza gelenleri, her gün başka kanunlar çıkıyor ve hiç bir şey eskisi gibi

olmayacak, biz artık kalkıp geldiğimiz topraklara, anavatanımıza dönmek zorundayız.

Çocuklarımıza burada bir gelecek yok, ne olacaksa anavatanda olsun.

Hanımı dinledi, neden kocası uzun uzun anlatıyor biliyordu aslında da,

işte kolay değildi, her şeyini bırakıp gitmek.

Gel sen birde benim yaralı yarım kalbime anlat dedi içinden.

Sonra çocuklarını düşündü, beyinin söylediklerini tekrar düşündü,

bir yanda anası, babası kardeşleri, diğer yanda henüz 13 yaşındaki güzeller güzeli kızı

Nevriye geçti gözünün önünden.

Aklı karışır gibi oldu, ama hemen toparladı kendini, ve kararını vermişti

Kızım dedi, her şeyden önce gelir, tamam dedi gidiyoruz, kararım kesin.

Aslında bu kadar düşünmesine bile gerek yoktu, zaten evde bu göç olaydından başka pek bir şey konuşulmuyordu son zamanlarda.

Kolaylı öyle yüzyıllarca yaşadığın ata yadigarı toprakları terk edip gitmek.

Balkan Türklerinin kaderinde mütemadiyen hep bir göçmek vardı.

Koca Recep ağa karsının aklı selim bir karar vereceğini biliyordu zaten,

ama ona da hak vermiyor değildi.

Kolay mıydı asırlarca vatan bildiğin toprakları terk etmek, kolay mıydı binbir zahmetle seni

var eden anayı babayı bırakıp daha önce hiç gidip görmediğin başka bir ülkeye göç etmek.

Recep ağa mezarlıktaki atalarını düşündü bir an, sarsıldı, kötü hissetti,

gözleri dolar gibi oldu.

Ana diye bir ses duyuldu yan odadan,

Karnım acıktı benim diyerek anne babasının odasına girivermişti.

Babasını görünce biraz çekindi, ama nereden bilsindi tam da babasının göz yaşı

dökeceği anda odaya girerek onu kurtaracağını.

Annesi kuzusunu kucakladı hadi bey sende ağızına sabahtan beri bir lokma koymadın

kuralım sofrayı da ben sizi doyurayım dedi.

Mamaliga Romanyanın en ünlü milli yemeği sayılırdı.

Bir koca tepsi mamaliga’yı oturtuverdi sofraya

Kaynar suda pişirilerek üzerine yağ gezdirilen mısır unu yemeği olan mamaliga

aç karınlara öyle bir iyi geldi ki, yarım saatte bir tepsi neredeyse bitmek üzereydi.

Nevriye yemekten sonra annesine yardım etti, annesi henüz ona olan biteni

anlatmamıştı, anlatsa da anlar mıydı ki acaba?

Recep ağa önümde bir ay zaman var dedi,

Aslında çok kısa bir zamandı bu, ama bu yıl içerisinde kalkacak son kafileydi

ne olursa olsun yetişecekti, işi bir sonraki bahara bırakmak istemiyordu.

Zaten bir yıldan fazla bu günü beklememiş miydi, artık ertelemek olmazdı.

Hayvanları zaten azaltmış sadece bir kaç tavuk bırakmıştı.

Tarlada kullandığı iki atı vardı, onları da satmak zor değildi.

Atlar güçlü kuvvetliydi, satmak zor olmayacaktı.

Evi üç dönüm tarla içerisindeydi, ne çok yeni neden çok eski bir ev sayılırdı.

Ama müşteri bulunur muydu kestiremiyordu.

Satılmazsa de amcalarımdan birine bırakır ama gene de yolumdan dönmem,

yola çıktım artık yolcu yolunda gerek dedi içinden.

Evin içindeki eşyalar zaten ancak bir arabaya sığacak kadardı.

Büyükçe bir at arabasına çok elzem olanı, gerekli olanı yükler, yola çıkarız diye düşündü.

Her şey planladığı gibi gitmese bile bir hafta sonra yavaş yavaş işler yoluna girmeye başladı.

Mahalleden bir kaç aile daha onlarla birlikte ata yadigarı topraklardan anavatana göç etmek

için hazılık yapıyordu.

Anlaşıp kamyon tutulacaktı, at arabasıyla zaten kabul edilmiyordu, bu nedenle atları da

elden çıkarttı.

Tarladaki ağaçlarından toplanan meyvelerden yapılan komposto ve reçeller, çok

önemliydi, önce onlar yerleştirildi.

Çapa, kürek, keser, orak, tırpan balta işe yarayacak ne kadar araç gereç varsa tekrar

kullanılacağı için arabaya yüklenmek üzere hazılandı.

Yatak ve yorganlarda sarıldıktan sonra geriye sadece evle birlikte üç dönüm bahçe kaldı.

Recep ağa yok pahasın da olsa evini satmak istiyordu, yolda paraya ihtiyaç olacaktı.

parasız hiç bir şey olmuyordu.

Evet biraz birikmişi vardı ama, yolda neler yaşanacak bilinmediğinden para ciddi bir

ihtiyaçtı.

Aslında evini biraz da aklı geride kalmasın, pişmanlık olursa nasıl olsa evim var deyip

dönmemek için de satmak istiyordu.

Karar vermişti bir kere, yola çıktım artık ölmek var dönmek yoktu.

Oda Balkanlarda yaşayan her Türk gibi ateşten gömleği giymişti çileli sırtına bie kere.

Ne olursa olsun ölmek var dönmek yok diyerek yola koyuldular.

Her ayrılıkta olduğu gibi çok zor saatler ve zamanlar yaşanıyordu.

Eşten, dosttan, yavukludan, anadan babadan ayrılmalar hiçte kolay değildi.

Koca hasta Osmanlı imparatorluğu yıkılmış, yeni yeni devletler kurulmuş

lakin kaybedilmiş toprakların milli hatıraları kimsesiz sahipsiz kalmıştı.

Yeni Kurulan Türkiye Cumhuriyeti Evlad-ı Fatihanlarına sahip çıkıyordu.

Öyle ayrılık dramları yaşanıyordu ki düşündükçe kahroluyordu insan.

Üzülmemek için kalpsiz vicdanız olmak gerekiyordu

O yüzden Balkanlardan göçün ayrılık bölümlerini anlatmak yerine,

yazan anlatan için askıya almak daha doğru bir karar oluyordu.

Tıka basa ağızına kadar eşya yüklü kamyon Nazif Recep ağa ve ailesini ve diğer göç eden

Türkleri Romanyanın Tuna nehri üzerindeki en büyük limanı olan Köstenceye indirdi.

İkinci Murat Hanla birlikte 1300 lerin başında başlayan Balkanlar macerası. Recep

ağa ve ailesinin geldikleri Anadolu topraklarına geri dönmesi ile adeta bir son buluyor , işler

başladığı yere geri sarılıyor gibiydi.

Eşyalar koca gemiye yüklendikten sonra, son vedaların, ayrılıkların yaşandığı ana geldi sıra.

Bu anları yaşamış bir göçmen çocuğu olarak, hiç yazmak uzun uzun anlatmak istemiyorum.

Benim gibi yaşayanlar beni anlar, okuyucuyu dostlarımızı bu dramatik sahnelerle göz

yaşlarına boğmak istemiyorum.

Geminin koca düdüğü son kez derin dedin öttükten sonra vapur limandan yavaş

haraketlerle demir aldı.

Artık Demir almak zaman gelmişti bu topraklardan

Bu bölümde Üsküplü büyük şair Yahya Kemalin Sessiz Gemi şiirini anmadan edemeyeceğim.

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki,giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden

Bu şiirin yazılış amacı aslında çok başka ama

Nedense bu şiiri her okuduğumda ata yurdumu terk edişim gelir aklıma.

Oysa bu şiirin başka bir hikayesi vardır ama, demek ki herkeste farkılı bir etki bırakıyor

Yeni ufuklara doğru yola çıkan dev gemi Tuna nehrinden Karadenize açılacak,

Bulgaristan sularını geçerek otuz saatlik bir yolculuktan sonra Türkiye Cumhuriyetinin

sınırlarına ulaştıktan sonra İğne adada yolculuğuna son verecekti.

Yolculuk sorunsuz başlamıştı, her şey yolunda gidiyordu,

Daha önce hiç deniz görmeyen insanların bir kısmının mideleri kalkıyordu, sürekli kusmak

için güverteye çıkıyorlar yada yakın duruyorlardı.

Çocuklar mutluydular, biraz da tedirgindiler, ama anne babaları yanlarında olduğu için her

zaman kendilerini güvende hissediyorlardı.

Anne babalar ise belirsizlik rüzgarıyla nereden nereye savrulacaklarını düşünmeye

çalışıyorlar fakat bir türlü olacakları kestiremiyorlardı.

Meçhule giden bir gemi kalkmıştı limandan.

Coğrafya kaderdir derler ya hani,

bu öyle bir şey değildi, bu kaderden de öte adı konmayan çok acı hazin bir şeydi

Gemi aşırı yükü ve biraz eski olmasından dolayı yaşlı yorgun bir atın son hamleleri gibi

ağır ağır yol alıyordu.

Yolculuğun yarısından fazlası aşılmış Türkiye kara sularına girmeye yarım gün kalmıştı.

Yolcuların merakları giderilsin diye belli aralıklarla anonslar yapılıyordu.

Fakat bu son yapılan anonsa farklıydı.

Recep ağa duyduklarına herkes gibi inanmak istemiyordu ama anons doğruydu.

Eski gemi aşırı yükten dolayı dipten su almaya başlamış, her geçen saniye suya

gömülmeye başlamıştı.

Kaptanın emri kesindi, yükte ağır ve birinci derece öncelikli olmayan gıda ve giyim

dışındaki yüklerin hepsi denize atılacaktı.

Hızlı haraket edilmesi gerekiyordu, zamanla yarış başlamıştı.

Nazif Recep atalarının mezarlarını, evini, bahçesini, çocukluğunu,

hayallerini kurduğu memleketi mazide bırakmış,

geriye kalan bir kaç kap kacak alet edavatı da anavatan için feda etmek zorunda

kalıyordu.

Vapurdaki erkek yolcuların tamamı sıraya dizilmiş imece usulu depodan çıkan tüm

önceliksiz yükü denizin derinliklerine atmaya başlamışlardı.

Gemi personeli canla başla su alan yerleri tamir etmeye çalışıyordu

Adeta zamanla yarış başlamış olmasına rağmen Karadenizle insanoğlunun savaşının

kazananı henüz belli değildi.

Yaklaşık üç dört saatlik yoğun bir uğraştan sonra yapılan anonsa tehlikenin bertaraf

edildiğini, lakin yolcuların yüklerinin önemli bir kısmının denize bırakıldığı duyuruyordu.

Recep ağa ve diğer Türk yolcuların ateşten günleri daha anavatanTürkiye’ye gelmeden

başlamıştı.

Gemide henüz rahat derin bir nefes alınamamıştı.

Yolcular arasındaki konuşmalardan anlaşıldığı

üzere daha en az iki saat bir yolculuk vardı.

Allahtan dedi Recep ağa, yanındaki sigara içtiği yolcuya, hava güzelde bir de dalgalarla

boğuşmuyoruz, yoksa şu anda denizin dibini boylamıştık.

Korkan yolcular başka bir aksaklık çıkmasın diye neredeyse kendi aralarında konuşmayı

bile kesmişler sadece dua ederek kendilerini teselli etmeye çalışıyorlardı.

Sabırsız tez canlı Nazif Recep ağa bir yandan ailesini gözetleyip kontrol ederken bir yandan

da korkusunu ve telaşını bastırmak için biten sigarasını yenisi ile değiştiriyordu.

Saatler sonra nihayet mutlu bir haber verebilmişti geminin kaptanı,

kara görünmüştü, yaklaşık yarım saat sonra İğne ada vapur iskelesine demir atılacaktı.

Yolcular arasındaki sessizlik yerini sevinç çığılıklarına bırakmıştı.

Kadınlar sürekli dua etmeye devam ediyorlardı.

Sonra bir anons duyuldu

Ama bu anons gemiden gelmiyordu,

Konuşan kişi de romence konuşmuyordu.

Türkiye Cumhuriyeti topraklarına, ana vatana hoş geldiniz kardeşlerim anonsu

yankılandıkça sanki kulakların pasını alıyordu.

Kulaklar duyduklarından dolayı bayram ediyordu.

Vapurdaki tüm yolcuların anladığı bir dilde yapılan bu anons, kış gününde içilen sıcak

ıhlamur çayı gibi ısıtmıştı ana vatanlarına kavuşan akıncı boylarının evlatlarını.

Gemi bayram yerine dönmüştü, sevinçten birbirine sarılmalar, şükür duaları yeri göğü

inletiyordu.

İnsan bu eski yorgun gemiden kurtulduklarına mı sevinsinler, ana varana geldikleri için mi

sevinsinler şaşırmışlardı.

Balkan gibi koca Nazif Recep ağa geminin merdivenindeki son basamaktan vatan toprağına

basmadan önce işleri rast gitsin diye sağ ayağı ile toprağa basmıştı.

Gemiden inen herkes toprağa öpüyor, anavatana kavuşmanın sevincine ortak oluyordu.

İyi başlayan yolculuk yolun yarısına gelindiğinde kabüsa dönüşmüştü,

Yarım yamalak bir gemiyle yolculuk edilmişti.

Eşyalar gemiden atılmasaydı belki şu anda denizin dibini boylamış olacaklardı.

Gemi yolcusunu ve yükünü indirdikten sonra boş bir şekilde geri dönmek için yola çıkmaya

hazırlanıyordu.

Bira kaç gün sonra bir haber yayıldı misafir edildikleri kampta.

Nazif Recep Ağa ve diğer yolcu kafilesini getiren gemi Karadenizin hırçın dalgalarıyla baş

edememiş ve mürettebatıyla birlikte batmıştı.

Anlayacağınız göçmen yolcuların verilmiş sadakası vardı, yoksa hepsi anavatanı görmeden

bu dünyadan çoluk çocuk göçüp gidebilirdi.

Görevliler her zamanki telaşla bir an önce gelen kafilenin konaklama yemek işlerini

tamamlamakla mesailerine devam ediyordu.

Nazif Recep ağa ailesi ve gemideki diğer evlad-ı fatihanlar için yepyeni hiç karalanmamış bir

temiz bir sayfa açılıyordu.

Bundan sonra anavatanda yaşanacak tüm acı ve hüzünlü çileler bu yeni defterin sayfalarına

yazılacaktı.

Uzun bir süre bu yeni sayfada tatlı hatıraların olmayacağını neredeyse Türkiye’ye ayak basan

kafilenin tamamı biliyordu.

Recep ağa ve ailesi kafiledeki bir kısım diğer göçmen aile ile birlikte Demirköyde bir süre

misafir edildikten sonra devletin kararı ile Kırklareli nakledildiler.

Her yeni gelen muhacir aile gibi Recep ağa ve ailesi de sıkıntılarla baş etmeye başladılar.

Geçim şartları çok sıkıntılıydı, ekmek arslanın ağızından midesine inmişti.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen bazen güzel haberler de geliyordu.

Nazif Recep ağa Türkiyeye ayak bastıktan bir kaç ay sonra Türkiye Cumhuriyeti Cumhur

Başkanı sayın Mustafa Kemal ATATÜR’ÜN imza ve onayı ile Türk vatandaşlığan kabul

edilmişlerdi.

Bu haber bir yandan büyük bir sevince vesile olmuştu,

oysa bir yandan da acı ilaç gibi tatsız tuzsuz bir şeydi.

Bu insanlar sadece 25 sene önce zaten Türk vatandaşıydılar, ve şimdi tekrar vatandaş

oldukları devlete ikinci kez vatanadaş oluyorlardı.

İkinci dünya savaşına gebe olan Avrupa kıtası ekonomik sıkıntılarla boğuşuyordu.

Türkiye cumhuriyeti ekonomik açıdan sıkıntılı ve fakir bir ülkeydi.

Sağlık sistemi hastalıklarla mücadele etmekte zorluk çekiyordu.

Doktor sayısı yetersiz olmakla birlikte ilaç bulmakta ciddi güçlükler vardı.

Ana vatana gelen muhacirler geçinebilmek için yok pahasına karın

tokluğuna günde ez 12 saat çalışıyorlardı.

Recep ağa ailesine bakmakta zorluk yaşıyor bir an önce Kırklareli’nden başka bir yere

taşınmanın çarelerini arıyordu.

Kırklareli’nde çok göçmen olduğu için ev kiralar fırlamış buna rağmen iş bulmak da çok

zorlaşmıştı.

Nazif Recep ağa Çorluyu duymuş çok beğenmişti.

Belki biraz da kendi memlekine benzeyen küçük sakin bir yerleşim birimi olduğu için

Çorluya yerleşmeyi kafasına koymuştu.

Düşüncelerini ve kararını Eşine anlatırken,

hem Çorlu diyordu sınıra yakın, orada daha mutlu oluruz.

Ama başka bir sebep daha vardı.

İçinden Çorlu sınıra yakın, dolayısı ile memlekete de yakın,

Memlekette malımızı mülkümüzü sattık ama, ne olur ne olmaz, oldu da başaramazsak

dönmek zorunda kalırsak yani,

daha az masraf ederek döneriz diye de düşünüyordu.

Dobramin’den ayrılırken bir daha geri dönmemek için her şeyi satan Balkan gibi adam Nazif

Recep ağa Türkiye’de ki yaşam koşullarını görünce herkes gibi yaptığı planları değiştirmek

zorunda kalmıştı.

Hayat her türlü zorluğa rağmen devam ediyordu.

O dönmede Balkanların farklı köşelerinden tekrar anavatana dönmek için yollara düşen

göçmenler aynı kaderi paylaşıyor ve umduklarını değil buldukları ile idare etmesini

öğreniyorlardı.

Nihayet zor da olsa bir yolunu bulup Kırklareli’nden Çorlu’nun

o zamanki adı Paşalana (Türkgücü) köyüne taşınıp yerleşebildiler

Zorlu muhacirlik sürecinin başladığı 1937 yılından bu yana hiç ara vermeden devam

ediyordu , sıkıntılar, yoklular, geçim derdi, derken şimdi bir göç daha yaşamak zorunda

kalmışlardı.

Nazif Recep ağa sınav üstüne sınav vererek Türkiyede’ki üçüncü yılını tamamlamayı

başarıyordu.

Yıllar su gibi akıp giderken zaman insan ömründen eksiltmesini çok iyi beceriyordu.

Çorlu çok küçük bir yerdi, huzurluydu, sakindi, lakin yokluklar ve imkansızlıklar içerisinde

yeni kurulmuş ülke salgın hastalıklarla da mücadele etmek zorundaydı.

Koca Balkan gibi boylu poslu Nazif Recep ağa o dönem Türkiyeyi kasıp kavuran tifo

hastalığına yakalanmıştı. İmkanlar kısıtlıydı, yaşadığı köyü bırakın Çorluda bile sadece bir

doktor görev yapıyordu. Doktora gitse ilaç ve aşı olmadığından dolayı tedavi olmadan geri

gönderilecekti.

Çok büyük umutlarla Kırklareli’nden beğenerek ve çok isteyerek geldiği Çorlunun Paşalana (

Türkgücü ) köyündeki evinde çaresiz bir şekilde hastalığın pençesine düşmüştü.

Balkan gibi boylu poslu koca Nazif Recep ağa maalesef, yorgun bedenini canıyla birlikte tifo

hastalığına yenik düşerek bu dünyaya veda ediyordu

Çok büyük umutlarla çıktığı zorlu çileli anavatan yolculuğu ata yurdundan ana yurduna

kavuştuktan çok kısa bir süre sonra hazin bir şekilde son buldu.

Muhacirlik denen bu acımasız işkence gibi yolculuk ile ilgili,

neden hep ateşten gömlek derler diye

merak edenlere büyük bir ders oluyordu .

Tam da bu arada yazar olarak anıyı bitirmeden bir not düşmek istiyorum.

Bazen biz planlar yaparken başımıza gelenlerden dersler çıkartmak için yazdığım bu

satırlara sadece Balkanlardan göç eden gençler sorumlu olmasın istiyorum.

Anavatan üzerinde hakkı olan her gencimize ders bırakmak için yazıyorum.

Bu gerçek hayattan alınmış öyküler okunsun ve bu yüce millet bir daha böyle hatalar

yapmasın diye yazıyorum.

Balkanları kaybederken, bizi o dönem yönetenlerin sorumsuzlukları yüzünden Türklerin ilk

toprakları sayılan Balkanları kaybetmenin sonuçları herkes tarafından bilinsin istiyorum.

Balkanlardaki Türkler bu sorumsuz devlet adamlarının hatalarının bedelini hala yaşamaya

devam ediyorlar bilin, bilinsin ve duyulsun istiyorum.

Allah bu yüce millete bir daha böyle acılar yaşatmasın diye tarihe not düşüyorum.

Hadi şimdi öykümüze kaldığımız yerden devam edelim.

Boylu poslu Koca Balkanlı Nazif Recep ağa hakkın rahmetine kavuştuktan sadece bir hafta

sonra 13 yaşında anavatan Türkiyeye ailesi ile ayak basan kızı Nevriye o çaresiz tifo

hastalığının pençesine düşüyor.

Bir kere kara bulutlar dolaşmaya başladı bir müddet gitmez derler ya zaten.

Aynen öyle olmuş.

Başlarındaki koca çınar gitmiş, aile bu sucak kavurucu günlerde gölgesiz ve susuz kalmıştı.

Yaşı 16 ya ermiş büyümüş serpilmiş babasına çekmiş boylu poslu güzeller güzeli Nevriye

ümitsizlik içinde kıvranırken yanında sadece annesini bulabilmiş sadece onun sesini

duyabilmiş.

Zaten başka kimsesi yok ki, görmek istese de görecek kimi varki anasından başka.

Ana gibi yar yok derler ya işte o ana geldik şimdi.

Hadi bu bölümü Çocuklarımıza anlatılacak çok eski masal gibi aktarmaya çalışalım.

Kanlar terler içerisindeki Nevriye annesinin azim dua ve gayreti ile bir at arabasına

yatırılarak köyden çıkartılmış.

Çorluda tek olan doktora annesi tarafında getirilmiş

İkinci dünya savaşının başlamasına ramak kaldığı günlermiş

Zavallı annesi aman doktor kızıma bir çare demeden doktor teşhisi koymuştur.

Allahtan ümidini kesmeyen anacığı zaten babasını bir hafta önce kaybettik, birde kızımı

da kaybedersem yaşayamam, benim kızımı hayata döndür doktor diye yalvarmıştır.

Doktor Tifo hastalığının tedavisini biliyor aslında ama imkanlar kısıtlı.

Bak anneciğim elimde sadece bir tane iğne kaldı, onu yaparım ama devamı en erken üç

gün sonra gelir, biz bunu yapalım gerisi Allah kerim demiş.

Nevriye yatakta kıvranırken annesini almış mı ümitsizlik.

Ne yapsın kadın elde yok avuçta yok, çaresizlik içinde kızına derman aramış,

kocamı kaybettim gül gibi filizimi de kaybedemem bu acılarla yaşayamam,

ne olur doktor derdime bir bir çare diye feryad etmiş

Bu anne perişan, bu anne ümitsiz feryat figan.

Doktor elindeki tek kalan o mucize iğneyi yapmış,

sonra sarmış sarmalamış, ateşini ölçmüş yazmış.

Dönmüş Nevriye!nin annesine

Annem demiş, tek kalan iğneyi yaptım, dilerim mucize olur demiş

sonrada üzülerek devamı gerek demiş.

Maalesef devamı en erken üç gün sonra gelecek.

Sen al şimdi kızını götür eve yatır sar sarmala, dediklerimi unutma harfiyen uygula uygula,

Üç gün sonra tekrar bana gelin.

Çaresiz ve ümitsiz anne Nevriye’si ile birlikte dönmüş köye.

Ümitsiz bir bekleyiş başlamış.

Ama doktorun mucize iğnesini unutmamış

Nevriye sabaha kadar kan kusmuş terlemiş,

Annesi Allah’tan ümit kesilmez diyerek sabahalara kadar dua etmiş.

Konu komşu ümitsizce beklerken Neviye gözlerini açmış iyileşmiş.

Anne bu duruma inanamamış

Tekrar doktora koşmuş

Mucize oldu doktor demiş

Doktor kontrol emtiş hastayı, iyi haberi vermiş.

Başta baba yok, elde yok avuçta yok,

anne ile kızı tutunmuşlar mucizeden sonra yeniden hayata.

Ümit hep olmalı, inanır çalışırsan iyi bir gelecek sana yar.

Anne küçük bir iğne tekrar kızımı hayata bağladı diye sevinirken.

Karanlık bulutlar gitmiş, güneş açmış otalık şenlenmiş

Kızı Nevriye 18 yaşına basıp serpilivermiş

Bir zamanlar Romanya toprağı

şimdi Bulgaristan toprağı olan Dobriçten Türkgücü köyüne

aynı yıllarda göç eden bir ailenin yakışıklı oğlu

delikanlı İsmaile sevdalanıvermiş

Aksilik bu ya İsmailin Askerlik celbi gelmiş.

Öyle derin bir aşkı yarım bırakmak olmaz.

Askere gidince çekilmez bu çile denmiş

Beni başkasına verirler diye

Nevriye İsmaile kaçıvermiş

Tam dolu dolu dört yıl beklemiş

Askerden dönsün diye İsmailini

Bir gün o dönüş günü gelip çatıvermiş

Sonra işler ve her şey çok güzel oluvermiş

hep kötü seyredip gidecek değil ya bu hayat

Önce Serpil, ardından Sermin, daha sonra Nermin

En sonunda da Nevris dünyaya gelivermiş

Romanya’dan gelen kökler

önce pek alışamamışlar eski ana toprağına

sonra kök salmış yeniden sarılıvermişler şanlı ay yıldızlı sancağa

aile büyümüş gelişmiş, peş peşe sıralanmış serpilmiş

Didem, Pelin, Anıl, Işıl, Defne, Ada, Aylin Deniz ve en sonunda Meriç

Bir bir dünyaya gelivermiş.

Kaybedilmiş topraklarımızın kökleri

Aziz hatıralarından yeniden filizlenip yeşerivermiş.

Kıssadan hisse çıkartalım derim ben

Balkanları ve doğduğu Üsküp şehrini çok seven Yahya Kemal

o topraklar resmi vatan toprağı olmaktan çıkınca

bir teselli aramış,

Üsküp şehrini ve Balkanları hayal ederek şiirini şöyle tamamlamış

”Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene” demiş

Kimi ne demek istediğini çok iyi anlamış, kimi ise hiç bir şey anlamaya çalışmamış.

Cevat ÇIRAK

04.04.2020

KOMPOT

Güzel bir günün ardından hep birlikte büyük aile olarak akşam yemeğine oturduk.

Oturduk diyorum çünkü yemek masada değil sofrada yenecekti.

Sofrada menü geniş; çorbadan tatlıya kadar her şey var.

Elbette sofranın en güzel tarafı ailecek yemek yemekle birlikte, menünün balkan

yemeklerinden oluşmasıydı kuşkusuz.

Mesela başlangıç olarak supa topçeta (misket çorbası) ile başlıyoruz.

Ardından Bulgaristan Türkleri üsülü bir tepsi kapama var sofranın yanında,

misler gibi, kokuları sarıyor etrafı.

Durun durun kurtulun kapama kokunun etkisinden. daha bitmedi ki beya.

Ardından yine bizim ora usülü patates ve kıymadan musakka var.

Eh anasını yazarken canım çekiyor bu ne böyle yahu.

Neyse burada keseyim diğer yemekler de bende saklı kalsın yeter bu kadar.

Belki başka zaman ayrıca anlatırım size lezzetli mutfağımızı.

Ben size kompot hikayesi anlatacağım, bu yüzden oturdum yazmaya.

Sofranın başındayız , yemekler yendikten sonra tatlıya geldi sıra .

Annem dedi ki iki burkan (kavanoz) kompot var, biri kızılcık öbürü ayva.

büyük sini konulmuş, aile büyüdü kalabalık.

Eskiden annem babam kardeşim ve ben, dört kişiydik.

Şimdi güveler, gelinler torunlar derken 14 kişi olmuşuz, maşallah bize.

Bu tam kadro değil bu arada, daha gelemeyen sofrada olmayanlar var.

Annem hesaplamış ki iki burkan kompot getirmiş sofraya.

Ben öteden beri ikisini de çok severim mesela.

Kızılcık kompot’unu yazın severim serin serin,

Ayva kompotu ise kışın favorimdir nedense .

İşte bu iki şahane güzelliği sofrada annemin elinde görünce ben,

daldım derinlere ve kırk sene öncesine gidiverdim.

Onlu yaşlara dönmem demek, en sevdiğim yerde olmam demek biliyorsunuz.

Köyüm, güzel köyüm geliverir aklıma, bir daha saatlerce günlerce gitmek bilmez aklımdan.

Hayatımın belki en masum, özgür mutlu mesut günleri, nasıl anlatsam size bilemiyorum ki!

Belki o cennette günlerim nedeniyle hep çocuk ruhumu korumaya çalışıyorum.

Düşünsenize ortasından dere geçen bir köy, yemyeşil,

su, kuş ve çocuk sesleri ve melodileri içerisinde.

Doğusunda bir göl, batısında daha büyük muhteşem bir göl daha.

Koyunlar, kuzular, keçiler çeşmeye su içmek için seni bekliyorlar sayanın kapısında.

Kırmızı beyaz benekli inek ve yanında yeni doğmuş buzağısı.

Bahçede en çok sevdiğim beyaz ördekler, kazlar, hindiler tavuklar.

Büyük elma ağıcının altında ki kafeste yem ve u bekleyen güvercinlerim.

Kerpiç ve tahtadan yapılmış eski osmanlı evimizin arkasındaki ambarda erzak bekleyen

tavşanlarım, Hepsi gri sadece biri beyaz, canım tırsak tavşanlarım.

Hey gidi günler hey,

Bizde mesela eşek yoktu katır vardı.

Dedem katırları tercih ederdi, onlar daha güçlü çoçuğum;

Bize iş yapacak yardımcı lazım derdi.

Katırımız iri yarı neredeyse bir at boyundaydı, ama, eşek kadar yük taşırdı derler ya…

Dedem ara sıra havaların iyi olduğu yaz günlerinde katıra beni bindirir yularını tutar

gezdirirdi.

Gezdirirdi dediğim avlu içerisindeki büyük elmanın altında arabaya bağlı dururdu

gündüzleri, oradan dama kadar, yani yüz metre kadar da olsa binerdim katıra.

Sanki katırın üzerinde değil de bulutların üzerinde süzülüyormuşçasına

mutlu mesut olurdum gerçekten.

Çocukluk işte, çok deli dolu, eğlenceli sevgi dolu yaşadığım için

unutamıyorum sanırım mesut günlerimi.

Mutlu insanları diğerlerinen ayıran özellik nedir derseniz?

Etraflarına sürekli pozitif enerji yayar mutlu insanlar, hele mutlu çocuklar, neşe saçarlar.

İşte dostlar her zaman yanımda evimizin köpeği sadık dostum lucky ve ben böyle şirin mi

şirin bir köyde yaşardık bir zamanlar.

Daha beton demir ve tuğladan olan yeni evimiz yapılmamıştı.

İki dönüm bir tarla içerisinde, iki katlı kerpiçten, tahtadan ve çatısı çingene kiremidinden bir

köy evinde yaşarken, kırk yıl sonra o muhteşem keyifli günleri hatırlayıp yazacağımı

o zamanlar bilmiyordum doğal olarak.

Başımıza nelerin geleceğini nereden bilecektik ki ?

Ama unutmak ne mümkün!

İşte Bulgaristan Eski Cuma (Targovishte) iline bağlı Muratlar (Buynovo) köyü adlı o cennet

diyarda her çeşit ev hayvanımız ve meyve ağaçlarımızla birlikte yaşardık bir zamanlar.

Sebze ve meyvelerden söz etmiyorum, her yerimiz meyve ve sebzeyle doluydu zaten.

Dedim ya eski köy evimiz iki katlıydı.

Biz üst katında oturur alt katlarımızı ise ev hayvanlarımızla paylaşırdık.

Bizim sürekli zaman geçirip oturduğumuz büyük odanın altındaki odada

buzası ile kırmızı beyaz benekli ineğimiz, birde katır bize komuşuluk ederdi.

Koyunlar ve keçiler sayvant aldında dedemin odasına yakın oluklarından

dememle babaanneme komşuluk ederlerdi.

İkinci kattaki odamızın karşısında, sundurmanın diğer tarafında ise

meşhur kışlık gıdalarımızın depolandığı kiler odası vardı.

Anahtarı bir tek dedemde ve babaannemde vardı.

Babaannem çok titiz bir kadındı.

Aynı zamanda hep mesafesini koruyan sert bir mizacı vardı.

Buna rağmen öyle güzel yemekler yapardı ki parmaklarınızı yerdiniz.

Bana göre en favori iki yemeği neydi sorsanız?

Hemen birinci sıraya Pesmet derdim. İkinci sıraya kus kusu sıralardım.

Dünyada ondan daha iyi pesmet pişireni görmedim desem yalan olmaz.

Pesmetleri don yağı (dondurulmuş hayvan yağı ) ile pişirirdi.

Kızarma derecelerini öyle bir ayarlardı ki pembe bir renkte olurdu hepsi.

Bir tanesi bile yanmaz yada çiğ kalmazdı, nasıl yetenekli bir kadındı babaannem,

bugün bile şaşar kalırım marifetine.

Diyorum ya size yemek ustasıydı kadın maşallah.

Bir çok insan kus kusu sevmez belki bilmeyenler çoğunluktadır.

Ama babaannem size bol tereyağlı ve bol köy peyniri serpiştirilmiş bir tepsi kuskus yapsında

görün bakın sofrada kaşıklar yarış halinde nasıl tepsiye dalıp çıkıyor.

Sofradakiler biraz fazla nasiplenmek için adeta kendileriyle yarışırlardı.

İşte o kus kusun üstüne size nalatacağım baş röldeki kompotlara sıra geldi.

Kilerden kendisi gider seçerdi, ve o kus kusun yanında da en çok

kızılcık kompotu yakışırdı arkadaş.

Düşünsene bol tereyağlı ve deli gibi köy peynirli kus kusun üstüne

kompot tasından kana kana, doya doya kızılcık kompotu ile kapak yapıyorsun.

Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin , bu ne böyle yahu, acıktım ben vallahi.

Bırakın beni ben köyüme döneceğim.

Kompot’un içindeki kızılcık tanelerini bazen kulak asmaz çekirdekleri suyu ile birlikte

serin serin içerdik.

Ama işte asıl sorun bundan sonra başlardı biliyor musunuz.

Neden derseniz ben doymazdım.

Bir burkan daha isterdim.

Ama nerde…

Babaannemin kuralları katı idi, öyle her istediğin her zaman olmazdı.

Şimdiki çocuklar gibi, mesela gevezelik edeceksin de sana bir tane daha açacaklar,

yok öyle bir dünya dostum.

Bir kere hayır dedi mi, hayırdır o, konu kapanmıştır.

Ama durun bakalım, bir hal çaresine bakacağım.

Benim çocukluğum derslerimde başarılı olmama rağmen hep yaramazlıklarla geçti.

Yok öyle isteklerine gem vurup kenara çekilmek.

Çocukluğumdan bu yan adetimdir, aklıma geleni yarına bırakmam yapmaya çalışırım ben.

E ne yapacağız peki, çözüm kolay.

İçimde sakladığım gerçek Cevatı gün yüzüne çıkartmak gerekiyor.

Ben aklıma koyduğumu yaparım arkadaş, yok öyle kaçmak.

Peki hadi sizi daha fazla merakta bırakmayayım.

Demiştim ya size bizim oturduğumuz ikinci kattaki odanın karşısında kiler var diye.

İşte o kapısı her zaman kilitli kilere ben bir yolunu bulmuş her zaman giriyordum.

Bizim iki katlı kerpiç evin tahıl ambarı evle bitişik olarak yapılmıştı.

Tavşanlarımız da o ambar içindeki bir bölümde kalıyordu.

Ne zaman tavşanlara su ve yemek götürmeye gitsem, gizli özel operasyon başlardı.

Ambarın çatışsına çıkılan bir bölüm vardı.

Önce tavana oradan da çatıya çıkılıyordu.

Bana tavan arası yeterliydi.

Ben o tavan arasından dikkatlice iz sürerek, yürür kilerin üstüne gelince dururdum.

Evet canlar operasyon zamanı, gelmiştir.

Kiler odasında da tavana çıkmak için ahşap bir menfez kapak vardı.

O kapağı usulca gürültü etmeden açar delikten kiler odasına salınıverirdim.

Veee karşınızda çeşit çeşit kompotlar sıra sıra dizilmişler, senin onları seçemeni bekliyorlar

Ben fakirden alıp zengine veren bir anlayışla istediğimi açar içer tanelerini de yer, eğer

çekirdek varsa onları da sarıp sarmalar is bırakmaz cebime koyardım.

Kompotu bittirdikten sonra kapağını tekrar burkana (kavanoza) takar

sonra usul usul kirişi kırardım.

Şimdi biliyorum içinizden birileri kurnazca sorgulama yapar tavana o yaşta nasıl zıplardın

yaz da görelim bakalım diye şeytanın avukatlığını yaparak ellerini ovuşturuyordur.

Lütfen arkadalar biz köy çocuğuyuz, ne zaman kafaya koyduysak o işe bir çare buluruz.

Kiler kapısının yanında altında üç raf olan bir masa vardı, o kapının açma kolu merdiven

basamağı görevi görürdü.

Önce masanın üstüne çıkar, sonra kapı açma koluna basar biraz da zıplayınca tavadaki

menfez kapağına ulaşırdım. Geriye kendini yukarı doğru çekmek kalırdı.

Evet kabul ediyorum öyle çok kolay değildi ama imkansız da değildi.

Hem kitaplarda öyle yazmıyor mu; güzel şeyler çabasız zahmetsiz olmaz demiyor mu.

Biraz üstüm başım tozlanırdı, bazende kendimi yukarı çekerken karnımda çizikler olurdu

ama olsundu, o kadar olacak güzel kardeşim.

Yok öyle üç uruşa beş köfte.

Kutsal bir amaç için yola çıkmışsın, en sevdiğim şey; öyle armut piş ağzına duş var mı, yok.

Asıl bomba operasyonumdan sonra kopardı.

Babaannem yemek zamanı kilere gider kapakları kapalı boş kavanozları görünce;

Be canım bu burkanlara ne ole bole, kim karışıtıre bunları, kim benden habersiz yiye diye

kendi kendine söylenirdi. Faturayı da her zaman canım Mehmet Ali dedeme keserdi.

Aman kim yiyecek benden başka…

kimde anahtar var Mehmet Ali de …

Doymadı yemeğe bu adam, böyle giderse kışı çıkaramayacağız

diye dedeme söylenirdi Fatma babaannem.

Dedem hiç tepki vermez bana bakarak gülümser göz kırpardı.

O göz kırpınca ve gülümseyince ben suçluluk duyar ama duygularımı

belli etmez içime atardım.

Hatta dedeme üzülürdüm. Haksız yere suçlanıyor dedeciğim derdim.

Ama dedem diyorum ya size hiç oralı olmaz her zaman geçiştirirdi.

Ne olacak hanım, kim yiyecek bizden başka der konuyu hemen kapatırdı.

Günler böyle akıp giderken ben büyümeye , kilerdeki boş kavanozlar

da çoğalmaya devam ediyordu.

Hiç unutmuyorum bir pazar sabahı evde pesmetler pişirilmiş sıcak sıcak mideye

indirilmişti. Ev halkı işe koyulmaya hazırlanıyordu.

Pesmetler yenmiş üzerine köy yoğurdundan yapılmış ayranlar içiliyordu.

Ben pesmetlerden sonra illa kompot tercih ederdim, biraz tatlı olması gerekiyordu benim

içeceğim.

Gelin görün ki sevdiğim şey bu sabah sofrada yoktu.

Tavşanların ekmeğine suyuna bakma vakti geldi dedim içimden gülümseyerek.

Koşa koşa gittim ambara, her zamnki yollardan geçerek kiler odasındaki kapağı ulaştım.

Ev kalabalık diye çok sessiz çalışıyordum.

Kapağı açtım, sıra sıra dizilmiş kompotları görünce

az sonra cennetin kapısındasın dostum dedim kendimle konuştum.

kızlıcık mı istersin ayva mı, kiraz mı hepsi senin,

içime bir neşe geldi keyiflendim.

Bir yandan da ne kadar kurnaz olduğumu düşünüyor kendimle gurur duyuyordum.

Aynı anda menfez kenarlarından tutunmuş bedeni odanın içine salmıştım.

Geriye sadece ellerimi bırakmak kalmaştı.

Ellerimi bıraktım ve tam yere düşmek için hazırlanıyordum

Aanlayamadığım bir şey oldu yere düşmedim nedense

Hava da mı kaldım diye tavana bakıyordum, bir terslik vardı.

Bedenimde önce bir sıcaklık hissetti sonra iki kol arasında olduğumu fark ettim.

Kafamı çevirmemle dedemle yüz yüze geldim.

Korku ve heyecan mı yaşıyordum yoksa yolun sonun mı gelmiştim…

Oyun bitti dedim.

Yakalandık.

Korku dağları sarmıştı, ne diyeceğim ne söyleyeceğim, nasıl savunacağım kendimi hiç bir şey

düşünemez oldum.

Dedem bu arada tüm bedenimi usulca ayaklarımın üsten bırakıverdi.

Ayaklarımın üzerindeydim ama sağlam mı basıyordum güvendemiydim bilmiyordum.

Sadece korkuyordum başka bir şey düşünecek durumda değildim.

Gelecek şiddetli tepkiyi bekliyordum, savunmasız zavallı bir düşman askeri gibi

hissediyordum.

Cezamı razıydım, ayrıca razı olmasam kaç yazar diyordum içimden.

Olanlar olmuştu artık.

Suçlu ve kısık bir sesle dede diye giriş yaparak başladım söze

Dedem hiç konuşmadan bana işaret parmağı ile sus işareti yaparak, usulca hangisinden

açalım dedi.

Suç üstü olmuşum zaten birde tercih mi yapacaktım, hadi canım ordan.

Sen hangisinden istersen dede deyiverdim istemsizce.

Dedem gülümseyerek, sen kızılcık seviyordun bende kızılcık seviyorum hadi sen seç bir tane

açalım içelim demez mi.

Ben bittim dedim, hayır hayır ben bitmedim yandım kül oldum ben.

Dedem belindeki kınında taşıdığı gözü gibi baktığı çoban bıçağını çıkarttı ve burkanı açtı.

Gerçekten içtik kızılcık kompotunu, içtik ama ne içtik, ben anlamadım,

Dedem hem burkandan içiyor, hemde kis kis gülüyordu,

bir yandan da sessiz ol işareti yapıyordu.

Babaannem dedeme kızıyor dedem oralı olmuyordu ya hani,

içimden, neden kayıtsız kaldığı belli oldu dedim.

Sonra ilk kez binbir zorlukla tavandan girdiğim kilerden kompot yedikten sonra ilk kez kapısından çıktık dedemle birlikte.

Bu olay aramızda kalan ilk sırrımız değildi elbet, daha sonra neler neler yaşadım da

dedem tarafında kurtarıldım bir bilseniz, yazsam roman olur.

Dedem hem gülüyor hem de sayvant altındaki odasına doğru ilerliyordu, ben bir adım geriden başım önde ayak adımlarımı sayarak ve sadece önüme bakarak yürüyordum.

Cevat ÇIRAK

21.03.2020

Boyalı Beygir

Evvel zaman içindekalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken Balkanlar’da Deliorman eteklerinde Eski Cuma’ ya Bağlı şirin mi şirin Muratlar adında bir köy varmış . Köyün iki gölü, koruları, meraları, bir de köyün tam ortasından geçen serin ve engin akan bir deresi varmış. Köyün neşeli, hayat dolu, çalışkan halkı çiftçilik ve hayvancılıkla geçinip dururmuş. Köyün aşağı mahallesinde Ali, Veli ve Sali (Salih) adında üç kardeş yaşarmış. Babalarının gölgesinde ve himayesinde aynı evde mutlu mesut hayat sürerlermiş.

Güneş doğmadan kalkar güneş batana kadar tarlalarında bıkmadan usanmadan çalışırlar yaşayıp giderler imiş. Her zaman olmasa da babaları ne derse dinlerler sözlerinden çıkmazlar imiş. En büyük kardeş olan Alinin her zaman babası ile kararları pek uyuşmaz sıkıntı yaşarlar imiş. Yine öyle tartışmalı günlerden bir gün evin fedakar atı ile ilgili sorun çıkmış. Büyük oğlan Ali, iki kardeşi Veli ve Sali’yi de ikna ederek babasının huzuruna çıkmış. Baba demiş bizim beygir artık yaşlandı, gündelik işlerimizde bile yoruluyor, artık eskisi gibi çalışmak istemiyor. Orak ayından sonra güz gelecek biz yine tarlaları sürmeye bu beygirle gideceğiz ama, korkuyorum tarlalarımız sürülmeden kalacak diye eklemiş. Babası bağdaş kurup oturduğu minderin üstünden şöyle bi doğrulmuş. Sağ elindeki tespihi sol eline değiştirmiş, öfkeli ve kırgın bir sesle; Siz ne diyorsun demiş? Bu beygir bizim ailemize kaç yıldır hizmet ediyor, emek veriyor, siz hiç bunu düşündünüz mü demiş. Ben karşıyım, sattırmam beygirimizi demiş, konuyu kapatmak istemiş. Lakin bir de ne görsün! Ortanca kardeş Veli girmiş söze; Baba bende ağam gibi düşünüyorum, biz para biriktirdik bizimkini satar biraz üstüne koyar daha iyisini, güçlüsünü satın alır geliriz demiş. Tam sıra küçük kardeş Sali’ye geçecekmiş ki tecrübeli baba vaziyeti anlamış, tamam demiş, tamam anlaşıldı, nasıl bilirseniz öyle yapın bakalım demiş. Pazar günü gidin Şeytancık pazarına göreyim sizi bakalım ne iş yapacaksınız diyerek konuyu kapatmış.

Ailenin cengaverleri üç kardeş o gece çok sevinçli ve babalarına karşı ilk zaferlerini kazanmış olarak erkenden girmişler yataklarına. Gece bitmek bilmemiş, gözlerine uyku girmemiş. Sabaha kadar üç kardeş hep yeni alacakları beygiri düşünüp konuşmuşlar. Biri iri olsun, diri olsun, birde siyah olsun bana yeter demiş. Biri genç olsun, uysal olsun rengine bakmam demiş. Kimsenin gözüne uyku girmeden sabah olmuş. Kalkmışlar erkenden pazara gidecekler. Saçlarına aklar düşmüş beygirlerini hazırlamışlar, yelesini taramışlar, tımar etmişler , arabaya koşmuşlar ve pazara gitmek için yola çıkmışlar. Şeytancık pazarı Şumnu il sınırlarında yaşadıkları köye arabayla bir – bir buçuk saat mesafedeymiş. Güneş doğmadan varmışlar pazara.

Mevsimlerden yaz, aylardan haziran günlerden pazar imiş. Pazar yeri daha erken saatlerde çok kalabalık imiş. Pazarda satıcıların sesleri birbirine karışıyor, bazen gürültüden kimin ne dediği fark edilmez duyulmaz imiş. Bizim üç kafadar pek pazarcılık işinden anlamadıklarından, diğer usta pazarcılar gibi bağırıp çığırtkanlık yapmayı bilmez imiş.

Beygirlerine müşteri çıkmasa da ara sıra fiyatı soran çıkar imiş. Güneş yüzünü göstermeye başladığı saatlere yaklaşırken bizim üç kafadarın yanına kurnaz bir at cambazı gelmiş. Beygirin dişlerine bakmış, yelesini yoklamış, nallarına mıhlarına bakmış, yaşını sormuş, öğrenmesi gereken her şeyi öğrenmiş. Sonra dönmüş üç kardeşe deyin bakalım ağalar nedir bu güzel atın ederi! Büyük kardeş Ali heyecanlı bir sesle 450 demiş. Cambaz fiyatı yüksek bulmuş, olmaz demiş. Genç olsaydı 450 ederdi ama ilerlemiş yaştaki bir beygire bu para çok, 400 Leva olursa el sıkışalım diyerek elini uzatmış. Ali tutmuş cambazın elini, pazarlık başlamış. Üç aşağı beş yukarı derken cambazın ilk söylediği fiyata gelinmiş ve pazarlık bitmiş, eller ayrılmış. Cambaz kuşağından çıkarttığı para dolu kesesini açmış bir bir sayarak 400 leva parayı Alinin eline saymış. Parasını ödediği malını alıp usul usul pazarın içinden çıkmış uzaklara karışmış gitmiş.

Bizim üç kafadar çok sevinmişler, atı sattık şimdi geriye yenisini almak kaldı diyerek sevinçten bir birine sarılmışlar. Büyük ağa Ali girmiş söze, daha erken pazar bugün bereketli, aceleye getirmeyelim, yeni bir at almadan önce gidelim aç karınlarımızı doyuralım demiş. Üç kardeş gitmişler kendilerine kebapçeler (Balkan kebabı) kırnaçeler, köfteler sipariş etmişler, bir güzel aç karınlarını doyurmuşlar.

Bu arada beygiri bizim üç kafadar kardeşten alan cambaz, boş durmamış. Köyün yani Şeytancık pazaranın kenarına çıkmış, yeni aldığı atı bir ağaç gölgesine bağlamış.

Sonra yardımcısına dönerek; Bu saçı ağırmış atın önüne bir şinik arpa koyun, büyük bir kova su koyun, bol bol su içirin, saman yedirin karnını doyurun, güçlensin, kendine gelsin demiş. Kendisi de dönmüş pazara. Çok geçmeden elinde bir kutu ayakkabı boyası ile dönmüş yaşlı beygirin yanına. At bu arada bir şinik arpayı yemiş bitirmiş, bol bol su içmiş, kendine gelmiş güçlenmiş, duruşu bile değişmiş. Cambaz atın bu halini görünce ümitlenmiş, gülümsemiş, olacak bu iş, demiş, başlamış atı keyifle boyamaya. Beygirin her tarafını siyah boya ile bir güzel boyamış, saçının çok ağırmış bölgelerini kapatmak için iki, gerekirse üç kat boyamış. Alaca bulaca olan at simsiyah olmuş. Cambaz işini çok iyi biliyormuş, boyanın üstüne daha çok parlasın diye kadife bir bezle bir güzel silmiş at kuaförden çıkmış manken gibi olmuş. Sonra almış atı biraz güneşe çıkartmış, boya kurudukça daha çok parlamış, kokusu uçup gitmiş. Seslenmiş yardımcısına gel demiş zamanı geldi, yeni atımızı pazara çıkartalım, satalım demiş. Cambaz az bu cambaz değil, tanınmasın diye yardımcısına her konuda taktik vermiş bilgilendirmiş. Fiyatını da ezberletmiş. Yardımcısı almış atı çıkarmış yeniden pazara.

Bu arada

Bizim üç kafadar kardeş, karınlarını doyurmuş, sıra gelmiş kahve içmeye. Üç bol köpüklü sade kahve söylenmiş, sohbet koyulaşmış. Nasıl bir at alınacak konusunda uzlaşılmış, ellerindeki para hesaplanmış, denkleştirilmiş. İş karara bağlanmış, sıra pazara gidip yen atı bulmaya gelmiş.

Üç kardeş daha at pazarına girmeden uzaktan yeni gelen siyah atı fark etmişler. Bu at yeni, sabah yoktu demişler, konuşmuşlar. Gidelim soralım bakalım atı fiyatını demişler.

Yaklaşmışlar satıcının yanına.

Fiyat nedir usta?

Satıcı atının yelesini okşayarak Pırıl Pırıl at,

800 Leva ağam demiş.

Bizim kafadarlar atı çok beğenmiş, simsiyah at, pırıl pırıl parlıyor, diri mi diri

Çok istiyorsun demiş ortanca kardeş Veli

Satıcı oralı olmamış,

Siz bilirsiniz demiş, benim atım çok iyidir, daha ucuza veremem.

Büyük kardeş Ali girmiş söze

Ağa demiş bizim hepi topu 750 leva paramız çıkışıyor, olur dersen anlaşalım.

Koşup arabamıza köyümüze yola koyulalım demiş.

Cambazın yardımcısı talimatı daha önce aldığı için biraz diretmiş ama;

Geç oluyor, tamam sattım gitti hayrını görün demiş,

Bizim kafadarlar çok mutlu mesut, koşmuşlar yeni beygirlerini arabaya, koyulmuşlar yola. Evlerinin önündeki portaya girdiklerinde baba.. baba… diye seslenmişler sevinçten. Çok güzel bir beygir aldık simsiyah, genç besili parlak, diri mi diri…

Baba atı görünce bir irkilmiş,

Bu bizim at demiş, bu benim atım demiş

Lakin keşke demez olaymış,

Oğulları babasına gülmüşler alay etmişler, ama alınmasın diye de pek belli etmemişler

Akşam yemeğinde sofrada yarınki iş planlarını konuşmuşlar. Baba yarın yurtluktaki yasağa gideceğiz mısırları kazacağız. O yüzden çok oyalanmayın erken yatın yarın çok işimiz var demiş.

Sabah yeni bir gün, pırıl pırıl nefis mi nefis bir yaz havası olacağı daha güneş doğmadan belli, yeni bir beygir, yüzler gülüyor keyifler yerinde tarlaya yola çıkışmışlar ailecek.

Yeni atlarını otlasın diye çakmışlar meraya. Üç kardeş ve baba girmişler mısır tarlasına. Herkes tutmuş bir sıra, mısırları otlarından ayırmaya başlamışlar. Güneş yükselmeye başlamış. Tarla büyük, herkes harıl harıl çapalara sarılmış sırasını çıkartmaya bitirmeye çalışıyor. Tam serinlemeye, harareti söndürmeye , suya ihtiyaç olduğu bir sırada hava bozulmuş. Kocaman bir bulut gelmiş tarlada çalışanların üstüne,

Başlamış bir yaz yağmuru. Saniyeler içerisinde gökten bereket yağmaya başlamış. Tarla çamur olmadan çıkalım bir ağıcın altına girelim daha fazla ıslanmayalım demişler. Başlamışlar atın bağlı olduğu koruluğun yanına koşmaya. Daha ağcın altına girmeden yaz yağmuru yağmış bitmiş gitmiş. Kara bulut yerini pırıl pırıl güneşli bir güne bırakmış yerini.

Çocuklar merada otlayan beygiri görünce donup kalmışlar. Korkudan atın otladığı tarafa bakamaz olmuşlar. Yaz yağmuru atın boyasını almış götürmüş, at bir güzel yıkanmış kendine, gerçek haline dönmüş rahatlamış. ağırmış saçları ile hiç bir şeyden habersiz güzel güneşli günün keyfini çıkartmaya devam etmiş.

Baba daha yağmur dinmeden durumun farkına varmış.

Dönmüş sus pus olmuş çocuklarına

Hiç ezilip büzülmeyin,

Ben size söylemiştim değil mi?

Demiş.

Bu benim beygirim, bu benim fedakar atım, söylemiştim dinlemediniz.

Çok sevdiği atına kavuşmanın mutluluğunu yaşıyormuş

Üç kardeş ilk kazıklarını yediklerine mi yansınlar, büyük sözü dinlemenin cahilliğine mi yansınlar, bilememişler, ağacın altında öylece kala kalmışlar.

Bir yandan sevincinden atının yanına koşan babalarının sesleri yankılanıyormuş kulaklarında;

benim atım bu benim canım. benim fedakar yoldaşım…

Neden kulağımız iki tane de dilimiz bir, sanırım çok dinleyip az konuşmak için.

Cevat ÇIRAK

15.12.2019

Pazar

Dızmana

Bilirsiniz köyde çocukları çok boş bırakmaya gelmez.

Buna rağmen

nedense bugün kendime yapacak bir iş uğraş bulamadım

Günlerden pazar aylardan yaz.

Ev halkının tamamı evde, annem bahçede, babam hayvanların karnını doyurmakta.

Kardeşim sundurmada oynamakta.

Bir tek kocabamda (dedem) telaşlı bir hazırlık seziyorum.

Kocaba dedim uzaktan, nereye gidiyorsun?

Kocabam elindeki eşeğin hanutlarını arabaya bırakmaya çalışıyordu,

cevabını beklemeden beni de götür , benim işim yok dedim.

Gülümsedi kocabam, olur ba çocuğun dedi, hem bana yardım edersin.

Şeytancağa pazara gideceğiz seninle ona göre giyin.

Ama git babana söyle izin al, sıkıntı yaşamayalım sonra gel bana yardım et.

Kocabam götürücekte içimden, babam izin vermeyecek.

Yok öyle yağma, izin cepteydi zaten.

Dediğim gibi de oldu izin çıktı, ben artık yola hazırdım.

Şeytancık pazarına ilk kez gidecektim,

Duyuyordum pazarın namını ama hiç kısmet olmamıştı gitmek.

Kocabam bu arada eşeği damdan çıkartmış eşek arabasına bağlamıştı.

Eşek önüne konan kurumuş otları yemeğe başlamıştı.

Kocabam boş durmadı, bana hemen bir iş verdi.

Al şu parayı git bana magazinden 4 paket Varna sigarası al gel dedi.

Ben zaman kaybetmemek adına koştura koştura yola koyulmuştum bile.

Güneş yükselmeye başlamıştı, içimizi ısıtıyor, yaşama azmimizi tetikliyordu.

Elimde 4 paket Varna sigara paketi ile porta kapısından içeriye girdiğimde

Kocabamın elinde bir paketle oda kapısından çıktığını gördüm.

Ne çabuk geldin dedi,

başımı okşadı, para üstünü de benden almadı, senin olsun dedi.

Hadi git bu torbayı arabanın angıç koluna as sigaraları da içine atıver, sonra gel ,

yola çıkmadan yemek yiyelim dedi.

Elimdeki poşetle arabaya doğru hızlandım, poşetin içinde sıcak börek kokuları

burumunun etrafından dolaşarak mavi gökyüzüne karışıyordu.

Mis gibi börek kokuyordu, çok severim böreği,

En çok kıvırma ve dızmana böreğini severim.

Hemen anladım poşette dızmana böreği vardı, kokusundan belli dedim.

Demek ki babaannem bize yolda ve pazarda yemek için dızmana yapmıştı.

Dızmanayı kokusundan anlarım ben, çok güzel bir Balkan tepsi böreğidir.

İçinde köy peyniri, üstünde kaymaklı yumurtalı köy yoğudu ile kapanmış mis kokan

börekten canım çekti.

Karnımın aç olduğunu hatırladım dızmana kokusunu duyunca.

Elimdeki poşeti kocabamın dediği gibi arabanın angıcına astım,

hızlıca odaya geri döndüm.

Oda diyorum dedem sayvant altında babaannemle bir göz odada yaşıyordu.

Babaannem girmeden ellerini yıka öyle gel diye seslendi.

Hava ısınmıştı, biraz derlemiş olmalıydım ki yüzüme su vurunca serinlik iyi geldi.

Sofrada duran dızmana tepsisi yarı yarıya boştu.

Demekki tepsinin yarısı o biraz önce arabanın angıçına astığım poşetteydi.

Yolluğumuz hazırdı, yolda aç kalma ihtimali kalmamıştı.

Onlu yaşlarda bir çocuk masumiyeti ile sevindim bu durma.

Harika bir sımsıcak yaz gününde çok mutluydum.

Dedem hadi çocuğum kaşıkla çorbanı, biraz da börek ye yola çıkalım artık.

diyerek kalktı sofradan.

Odadan çıktı ve eşeği arabaya koşmaya gitti.

Çok sürmedi bende karnını tıka basa doyurmuş olarak vardım yanına.

Kocabam arabayı yola hazırlamıştı,

Biraz sonra eşeğe deeh diyerek komut verecek

Şeytancık yolculuğu başlayacaktı.

Çocuğum dedi börek ve sigaralarının olduğu poşeti bulamadım.

Nereye koyduysan bana ordan bir paket sigara verde bir cigara yakayım dedi.

Tamam kocaba dedim ve poşeti astığım angıça doğru çevirdim.

Elimi uzatıp alacaktım ama, elim hava kala kaldı.

Naylon poşet yerinde yoktu, sadece poşetin bir sapı angıçta sallanıyordu.

Birden korkudan dede poşet yok yerinde diye haykırdım.

Dur sakin ol, belki arabanın içine, belkide yere düşmüştür diyerek atladı arabadan.

Ben arabanın içinde o da dışında poşeti arıyorduk ama nafile poşet yoktu.

Ba çocuğum dedi telaşlı biraz da üzgün ve gergin bir sesle.

Sen poşeti nereye koydydun

Bende, koyduğum yeri göstererek,

te buraya koydum, sigaraları da içine attım diye cevap verdim.

Kocabam arabada koşulu eşeğe doğru çevirdi yüzünü

Eşeğin sanki hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi bir hali vardı.

Eşek karnı tok iken huysuzluk etmezdi sakince komutlara uyardı.

bugünde nedense çok sakindi.

Kocabam eşeğe bir kez daha baktı.

Eşek nispet yaparcasına kuyruğu ile üstüne konan sinekleri kovmakla meşkuldu.

Kocabam şimdi bana dönecek ve yüzü asılarak kızacak diye beklerken,

olanlar oldu.

Kocabam kahkaha atarak gülmeye başladı.

Çocuğum dedi bizim deli eşek dızmanayı yemiş üstüne de,,

benim sigaraları bir güzel tüttürmüş .

Üzülme dedi tekrar, korkma, sana kızmayacağım.

Bende kabahat bu işi sana bırakmamalıydım,

bırakırsam da seni uyarmalıydım, ama unuttum dedi.

Bu kahrolası deli kart eşek daha önce de benim sigaralarımı yemişti dedi.

Eşek sanki Şumnu şehrinin Şeytancık köyündeki pazara götürülüp

satılacağını anlamıştı.

Ben Şeytancık pazarına gittim ama nasıl gittim birde bana sorun.

Yazın en güzel günlerinden bir günde bu eşek başıma iş açmıştı.

Kocabam hem giderken hemde Şeytancık pazarından eşeği satmış olarak dönerken

hep bana takılarak ve gülerek keyifli bir yolculuk geçirdi.

Ben hala kendimi affedemiyor sinirden kahroluyordum, ama adam hala gülüyordu!

Boğazkesen Köyü çatrığına geldiğimizde köye yaklaştık çocuğum dedi;

Kocabam öyle deyince, hiç duymadığım duysam bile bilmediğim bu köyle ilgili

merakımı giderecek sorular sormak istiyordum ama,

şaka yapar diye inadına sormadım.

Tamam dedi kocabam , ben sana kızmadım kendime kızdım

üzülme diye saçımı sıvazladı, beni teselli etmeye çalıştığı belliydi.

Ben dedi bu kart deli eşeği sattık yerine de arabada koşulu katırı aldık diye

sevinemiyordum bile.

Bu deli eşek bana çok çektirdi üzülme kurtulduk ondan dedi

Hatta dedi yine gülerek satmadan dızmana ile karnını doyurduk,

üstüne de sigara ile keyifini yaptık ya, iyi ettik çok iyi…

Yine de bakma sen, deliydi meliydi, biraz fazla huysuzdu ama vicdanım rahat ve

huzurlu vedalaştık, güzel ayrıldık diyerek saçımı okşamaya devam etti.

Ne yalan söyliyeyim kocabam beni teselli etmişti, köye daha sakin girecektim.

Geçtiğimiz yollar ve yol üzerindeki köylerle ilgili sorular sormaya başlamıştım.

Dedem benim merakımı gidermeye devam ediyordu.

Bizim köye komşu iki en yakın köyden biriydi Boğazkesen köyü,

Birde yine bizim köye çok yakın Yeni Mahalle köyü vardı.

İkisinden de Şeytancık pazarına gidilebiliyordu.

Şeytancık pazarının kurulduğu köy bize çok yakındı ama bizim kasabaya bağlı değildi.

Biz Eski Cuma kasabasına bağlı Muratlar köyünde yaşardık,

Keyfim yerine gelmiş kocabam anlattıkça ben her şeyi hafızama kaydetmiştim.

Ogün Bulgaristanın tamamını anlatsa dinlemeye hazırdım.

Kocabamın dediklerine inanmıştım, vicdanımı rahatlatma sırası bana gelmişti.

Deliydin inatçıydın huysuzdun ama diyorum eski eşeğimize hitap ederek

Biz kimseyi evimizden aç susuz göndermeyiz

Sıcacık peynirli dızmanayla karnını doyurur Varna sigarası tüttürerek uğurlarız

diyordum içimden.

Gülme eğlenme sırası sanki bana geçmişti

Güneş hala doyumsuz güzelliği ile gülümsemeye devam ediyordu.

Cevat Çırak

29.1.2019

İstanbul

Keyifli Bir Günün Anısına

Dün unutulmaz bir gün yaşadık diyebilirim canlar,

Sürekli birlikte vakit geçirdiğimiz dostumuzun kafesinde

küçük bir köşe masada

dört arkadaş,

Havadan sudan tatlı sohbetler eder iken

Birden hadi kalkın gidiyoruz diye bir ses böldü sessizliği

Nerde nasıl ne için diye sorulmaz bizde

Davete icabet ettik, koyulduk yola

Çok yol alamadan bir köşe döndük,

hoş geldiniz buyurun dedi ve girdik kapıdan

Küçük ayaklı bir sepha üzerinde eski gazeteden bir örtü karşıladı bizi,

etrafında 4 plastik tabure

Masa hazırlanmış önceden , mesele anlaşıldı

ziyafete davet edilmiştik

Bakalım bizi bugün neler bekliyor, hadi hayırlısı…

Bir binanın giriş katındaki dükkandayız dört arkadaş

perde yerine bir buzdolabı kolisi çekilmiş pencerelere

kimseyi rahatsız etmeyeceğiz yani,

Arabanın arka bagaj kapısı açıldı, mutfak olarak kullanacağız,, enteresan

Dükkanla karton perde arasında ziyafet soframız

dört plastik tabure sandalye yerine

Küçük üstü gazete ile örtülmüş metal ayaklı bir sepha,

masa yerine, güzellik işte bu.

Arabanın bagajındaki nevale çoktan hazırlanmış bizi bekliyor

Şarap yeni yapılmış taze ev yapımı, bitirilmiş bir meşrubat kabında,

Meze, sucuk ev yapımı, kavurma burkanda( kavanozda)

Bardaklar kağıt, geri dönüşümlü yani,

iki cam tabak, ev sahibi başlıyor dilimlemeye, kesmeye,

belli ki ustalaşmış, ince ince diliyor bıçağı tutuşundan belli

İlk kadehler kalkarken hepimizi bir eksiklik hissediyoruz,

şerefe diyemiyoruz

iki dostumuz daha var davet etmeliyiz

Biri kafenin sahibi, diğeri muhabbetlerin fatihi,

Bir eksikle tamamlandık, kafenin sahibi şimdi yanımızda

kolları kırık ama ona özel bir koltukta oturuyor,

Bizde misafire saygı büyük, bizde insana sevgi sonsuz,

bize yetişmek için, muhabbetten geri kalmamak için,

hemen bir kağıttan kadehi yuvarlıyor, tamam şimdi oldu eşitlendik diyoruz

Keyif dolu muhabbet başlıyor, çıkarsız menfaatsiz bir sıcaklık gönlümüzde

mezeler ilaç gibi, bizim ora işi üstelik hepsi naturel, ilaçsız yani, sağlıklı.

Şarap yağ gibi akıp gidiyor, gırtlaklar bayram yeri, mideler keyifli,

Yanlış olmasın diye hatırlatıyorum,

Oturduğumuzda öğlen saatlerini biraz geçiyordu,

bir kadeh, bir buçuk litrelik gazoz şişesi derken,

keyifler yerli yerinde, ıştınma* 🙂

Hadi birde bunu deneyelim, bu bıldırdan** diyor ev sahibi

koyuyor önümüze başka içilmiş gazozdan kalma bir yeni şişeyi

Kafalar yavaş yavaş rayına oturmuş, şarapta eski olunca

türküler şarkılar faslına geçiyoruz,

İçimizde bir Barış Manço hayranı var,

şunu çal bunu oynat derken muhabbet koyulaşıyor,

Telefondan Barış Manço çalışıyor, Alla beni pulla beni diyor,

Ama biz zaten çoktan allanmış pullanmışız, kafalar mısmıl*** yerinde

Ev sahibi çok titiz adam, önümüzdeki tabaklardan meze bittikçe

dilip dilip yeniliyor tabakları,

rahatsız olurum ben, misafir önünde öyle boş tabakla olmaz diyor

Keşke şarabı da öyle takip etmese,

Biraz zaman sonra, geçen seneki de bitti diyor, Selanikli arkadaş.

kalkıp bir yeni şişe ile geri dönüyor ev sahibi,

altı yıllık diyor, bununla devam edelim…

e, edecek halimiz kalmadı ama, kuyruklar dik bizde

kimse hayır yeter demiyor, saat geç oldu demek aklımıza gelmiyor,

Hadı hayırlısı bakalım, bu işin sonu elbet bir yere varacak, ama nereye…

Bakıyorum da kimsenin eli yeni açılmış şişeye varmıyor,

açtık şişeyi ama depo dolmuş mezede çok yer yok, gitmiyor artık,

beş arkadaştan sadece bir ben devam ederim diyor,

Ben diyor Rafilerdenim, bizde bayrak yere düşmez

gülüşüyoruz, keyifliyiz, mutluyuz, şerbet gibiyiz derken

Ev sahibi bir şişe kızılcık şerbeti çıkartıyor, vay anasını diyoruz,

bereket bereket üstüne, keyif keyif üstüne, şükürler olsun.

En kötü günümüz böyle olsun der gibiyiz hepimiz.

Biz kim miyiz, söyleyeyim o zaman,

Dördümüz Deli Orman eteklerinden

Ev sahibi Şumnu Dereköylü

Biri hep Omurtak Obitelliyim diyor ama,

Can Mahalleden olduğunu biliyoruz,

Nerden mi biliyoruz çünkü bizim köyün dağmadı

Birimiz Yunanistan göçmeni

Geri Kalan ikimiz

Eski Cuma Muratlar köyünden

Ama birimiz Rafilerden

Diğerimiz yani ben,

Sen hem Rafilerden hem Molla Ahmetlerdensin diyorlar…

Gülüşüyoruz, kafalar keyifli, yürekler neşeli,

Eğri Eğri, Doğru Doğru şarkısı çalıyor, yine Barış Mançodan

Lakin biz artık ne haldeyiz bilmiyoruz,

Hadi diyoruz kafeye kahve içmeye,

Ben devam edeceğim diyen dostumuz alıyor şarap şişesini,

Kalan nevaleyi yanına, çıkıyoruz sıcak salaş mekandan

Keyifliyiz, mutluyuz, demlenmişiz gururluyuz,

Dostluk budur işte diyoruz, hayat budur,

Zihnimize hep güzellikler, iyi duygular, insani şeyler yani.

Kahve içmeye gidiyoruz, yoldayız,

Aklıma Mevlanın sözleri geliyor,

” Kendine bak kendine…

Özüne, Sözüne, Benliğine,

İlgilenme kimseyle,

Kim ne yemiş,

Kim ne giymiş,

Bundan sana ne.

Sen kendini besle,

Bilgiyle,

Sevgiyle.

Ancak o zaman ulaşırsın,

İnsan olmanın erdemine…

Cevat ÇIRAK

26.01.2019

*konuşma

**geçen yıldan

*** tam tamına

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Çocukluğum Kaldı Köyümde

Tam kırk yıl önce,

Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde

Ilık bir Eylül gününde

tahtadan yapılmış kasaların içine ,

Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik

Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza

Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası.

Devam ettik yüklemeye,

köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik

Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık

itinayla yerleştirdik, zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza …

Kış olur soğuk olur ısınırız belki diye kesilmiş odunlarımızı,

Sobamızı taşı ve maşası ile birlikte aldık koyduk yanımıza

Sandıkları kapatman önce neyi unuttuk diye tekrar tekrar baktık arkamıza

Hesapta unuttuğumuz bir şey kalmamıştı sözde…

Oysa biz,

Köyümüzün temiz havasını,

sıcak mis gibi güneşini ,

yemyeşil ormanlarını,

serin sular akan şorul şorul deresini,

Bahçemizdeki bardak eriğini (mürdüm eriğini)

Var var diye öten beyaz ördeklerimizi

Kazlarımızı, can dostlarımızı,

ailemize yıllarca hizmet etmiş güzel gözlü eşeğimizi

alaca ineği ve yeni doğmuş küçük buzağısını

evimizin penceresinde güneşlenen saksıdaki çiçeklerimizi

Arka bahçemizdeki erik dut kiraz ağaçlarımızı

Mahallemizdeki koca çeşmeyi

komşumuzun dalları bizim bahçeye sarkan armut ağacını

her sabah ailemize taze yumurta veren tavuklarını

koyunlarımızı , ama daha çok unutamadığım beyaz ve kara kuzularımızı

evimizin bekçisi sadık dostumuz köpeğimizi

koyamadık o koca göçün ayrılığa sebep olan lanet sandığa…

Yer bulmadığımızdan değil, imkansızlığımızdan , çaresizliğimizden,

çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde.

Yüzyıllar süren ata yurdu maceramızı bir kaç günde yükleyiverdik

uzun bir tren katarının sıradan vagonundaki manasız konteynerine.

Oldu bittiye getirildi hayatımız, çocukluğumuz mutluluğumuz,

alındı elimizden.

Biz artık anavatandaydık,

göçmen oluvermiştik anlamadan dinlemeden.

Sonra çok gittik geldik, gördük kokladık toprağımızı

Özlem giderdik, rüyalarımızda gördük, unutamadık.

fakat bir türlü kavuşamadık, bir türlü sarılıp ağlaşamadık,

doya doya hasret gideremedik, avazımız çıktığı kadar bağırıp ağlaşamadık,

hep yarım kaldı hasretlerimiz.

Özlemeye devam ediyoruz edeceğiz elbet, hakkımız.

Lakin çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde

koyacak yer bulamadık, yerine geçecek yar bulamadık, bulsakta

köyümüzün evimizin yerine asla koyamadık

öğrendik ki mutlu olduğunuz çocukluğumuz

hiçbir sandığa sığmayacak, hiç bir tren onu yerinden alıp taşıyamayacak,

Biz özleyeceğiz bazen ziyaretine gideceğiz, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Soranlara ne günlerdi diyeceğiz, keyifli mutlu zamanlardı, çok güzeldi

çok özeldi diyeceğiz de,

Çocukluğum kaldı evimizde, köyümüzde diyemeyeceğiz.

Bağrımıza koca bir taş basıp önümüze bakacağız,

geçmişimizi hep güzel anacağız, hiç unutmayacağız. unutturmayacağız.

Coğrafya kader mi diyeceğiz?

Cevat ÇIRAK

22.01.2019

Yediler Ormanında Kayak

Okullar yarıyıl tatiline girmişti.

Kış kendisini iyiden iyiyi’ye hissettirmeye başlamıştı.

Sokaklarda kar seviyesi rahatlıkla diz boyuna ulaşmıştı

Hatta bazı yerlerde çok daha faza kar görülmekteydi.

Aşağı Mahalle Çocukları evlerine kapanmıştı diye, düşünmeyin

Dünya döndükçe aşağı mahalle çocuklarını kimse özgürlüklerinden alıkoyamazdı.

Hepimizin skileri (kayakları) vardı.

Bazıları eski fıçı tahtasından bazıları daha basit ağaç malzemeden, bazılarımızdan ise pırıl pırıl kırmızı renkli Pirin marka skilerimiz vardı.

Baban kardeşimle beni hiç ayırmaz, birimize ne alırsına diğerine de daha iyisini alırdı.

Mesela benim kızağım tahtadan altı hızlı kaysın diye demirle güçlendirilmişti. Kardeşimin kızağında ise daha fazla demir vardı, sadece üst oturma kısmı tahtadandı. İkisi de özel yapımdı. Komşu Naçıköy’deki (Makreopol) kooperatifin marangoz ustasının imzasını taşıyorlardı.

Skilerimiz (kayak takımlarımız) ise kırmızı renkli Pirin marka, dükkandan satın alınmıştı. İkisi de aynı boy, ikisi de takım halinde alınmış, altları beyaz üstleri kırmızıydı. Kayışları (baton kısımları) beyaz meşinden ayakkabıya göre ayarlanabilir mekanizma ile tamamlanmıştı. Kardeşimle ikimiz karıştırmayalım diye altlarına ve yanlarına kendi isimlerimizi yazmıştık.

Bütün yazı mağazada (bodrum) asılı duran skilerimizi karla buluşturma zamanı gelmişti.

Bir gün önceden mahalleden birkaç arkadaş anlaşmış sözleşmiştik. Kalın giyineceğiz ama mutlaka yarın sabah köyümüzün kuzeyinde bulunan Yediler ormanına kayak koşmaya gidecektik. Tüm hazırlıklar bir gün önceden tamamlanmıştı demiştim ama, bir türlü sabah olmak bilmiyordu.

Erken yatmıştım, uyumak için hiç sevmediğim halde süt bile içmiştim ama bir türlü zaman ilerlemiyordu. Sabaha kadar dışarıda uğuldayan sert rüzgarın sesini dinleyerek geçirdim.

Nihayet sabah olmuştu.

Hızlı bir şekilde karnımı doyurduktan sonra artık evden çıkıp maceraya atılma zamanı gelmişti.

Kapımın arkasında dimdik yaslanmış duran kayaklarıma bakınca, en güzel kayaklar benimkiler dedim içimden, yüzümde tebessümle yanlarında yaklaştım ve elime alıp yere koydum. Önce paltomu giydim. Şalımı bağladım, son olarak kafama kalpağımı (bir tür kışlık şapka) geçirdim. Eldivenlerimi giymeden ayakkabıların boyuna göre kayaklarımın ölçüsünü ayarladım. Hazırlıklar tamamdı, her şey hazır görünüyordu. Eldivenlerimi ellerime geçirdim kayakları omzuma koydum ve adeta maceraya dalar gibi attım kendimi sokağı.

Çok sıkı giyinmiştim ama dışarıda kar yağmaya devam ediyordu. Hava tahmin ettiğimizden daha serti, işimiz kolay olmayacağı benziyordu.

Evlerinin önünde bekleyen arkadaşları bir araya geldik , eksik gedik var mı diye kontrol ettik. Evet bir arkadaşımız çok istemesine rağmen ailesinden izin alamadığı için gelemeyeceğini öğrendik. Bir eksiktik ama kararlıydık. Şartlar ne olursa olsun , Yediler ormanına gidilecek ve en tepe noktaya kadar yüründükten sonra, bayır aşağı kayaklarımızı koyverecektik.

Yanlış anlaşılmasın hava eksi derecelerde, kar diz boyu, sert bir rüzgar ve biz daha hedefe ulaşmadan soğuktan donmuşuz ama ziyanı yok, bu hayal gerçek olacak, dönmek yok, dönenin kaşığı kırılsın. Fazlası var eksiği yok.

Hepimiz Yediler ormanın en tepe noktasındayız. Yan yana dizilmişiz. Son hazırlıklar yapılıyor. Hepimizin kayakları ayaklarımıza geçirilmiş, paltoların tüm kopçaları (düğmeleri) kontrol edilmiş, yünden elle örülmüş şallarımız düzeltilmiş ıslak eldivenler sıkı sıkı iplerinden bağlanmıştı.

Önümüzdeki sık ormanlık içinde nasıl biteceği belli olmayan maceramız başlamak üzereydi. Kar şiddetini arttırıyor, rüzgar savrularak ordan oraya yön değiştiriyordu. Sadece el parmaklarımız mı donmuştu sanıyorsunuz, hayır elbette. El ayak parmaklarımız soğuktan ne yapacağını şaşırmıştı, karnımız aşırı soğuktan ağırmaya başlamıştı ama, hepimiz kuyrukları dik tutuyorduk. Kimseden bir gevezelik ve mırıldanma ibaresi alınmıyordu. Zaten ben vazgeçtim, dönüyorum diyen olsa rüzgardan sesini duyuramayacaktı.

Bir iki üç … yüksek volumlu start sesini duyduk el işaretini gördükten sonra yokuş aşağı koyveriverdik kendimizi. Hepimiz aynı anda çıkış çizgisinden fırladık, bazı arkadaşlar biraz ustalıklarından biraz da uyanıklarından arayı açmaya başlamışlardı. Uyanıklık diyorum çünkü, bende kayaklarımın altına yağ sürmüştüm. Daha hızlı kaymak için evde bulunan gündöndü ve ya katı yağlarla kayaklarımızı yağladığımız olurdu.

Rüzgar arkamızdan itiyor, hızımız her saniye artıyor ve kayakların kontrölü her an zorlaşıyordu. Hıza dikkat edeceksin, arkadaşına çarpmamaya dikkat edeceksin, aynı zamanda da önündeki koca koca orman ağaçlarına çarpmayacak manevra yapacaksın, hiç kolay sanmayın, çok çok zor bir iş. Yaşamayan ne bilsin. Aslında şu an tek tek bir odaya çekip sorsanız hepimiz çoktan pişmanız, lakin bir arada sorsanız kimse burnundan kıl aldırtmaz.

Çıkmışız bir yola gidiyoruz gündüz gece. Bir an önce koyun sayalarının yanındaki pınara kadar kayacağız ve oradan toparlanıp hemen evimize sıcak sobanın köşesine yığılıp kalacağız. Macera hızla devam ederken, pişmanlığımız hızla artıyor, ve yavaş yavaş yorgunluk ve soğuktan kontrolü kaybetmek üzereyiz.

Süratle akıyorum, zig zag yapıyorum, bazı ağaçları aştıktan sonra kayaklar bir tümsek üzerinden geçiyor , zıplıyor, yere düşer düşmez ise toparlamak bana düşüyor, sorun yok toparlıyorum, ama zor toparlıyorum, yorgunluğumuz ve pişmanlığımız artarken, maceramız devam ediyor.

Hesaplarıma göre önümdeki iki ağacın arasında geçin onların önündeki kocaman bir ağaç kökünün etrafından geçip yoluma devam edeceğim diye hesap ediyorum ve kıl payı gerçekleştiriyorum. Böyle manevralar keyfimize keyif katıyor. Ben buları düşünürken küt diye bir ses duyuyorum, Birden bir sessizlik anı yaşıyorum. Bir kaç dakika sonra gözlerimi açıyorum. Bir de ne göreyim. Burnumun dibindeki ağaca sarılmışım. Başım hafif hafif ağrıyor, Kayakların biri ayağımdan fırlamış, diğeri hala ayağımda. Oturduğum yerde belli ki bir kaç dakika kalmışım, üstüne oturduğum karlar erimiş ve donuma kadar ıslanmışım. Ziyanı yok burda kalmaya devam edersem donacağım , kaldığım yerden devam etmeliyim.

Artık bundan sonrasına gazi olmuş yaralanmış bir asker gibi devam ediyorum. Daha yavaş gitmeliyim diyorum, daha sakin, bir çarpma daha yaşarsam bayıldığım yerde donarım diyorum.

Bitiş çizgisine ulaştığımda şükür ediyorum. Sıcak sobanın yanına bulunduğum pınarın yanından en çok on beş dakikada, ulaşırım diye hesap ediyorum. Evimize yaklaştım. Hızla yürümeye çalışıyorum ama, koca ağaçla çarpışmamdan bu yan geçen sürede, ağırılarım sızılarım artıyor. Kendimi daha çok dinlemeye başlıyorum. Ağırılarım artıyor, canım hem soğuktan hem de yorgunluktan acıyor. Pişmanlık diz boyu. Sadece ben mi öyleyim diye yanımdaki arkadaşlarıma bakıyorum; onlar da aynı berbat bıkkın, bitik, duyguları yüzlerine yansımış berbat durumdalar. Birbirimize moral vererek evlerimize yaklaşıyoruz. Evinin kapısını gören ayakkabıları ile atıyor kendine sobanın yandığı odaya. Bahçe kapmızı görünce enerjimin bitmek üzere olduğun fark ediyorum. Kapının kolunu tutup kapatacak gücüm yok ; bir şey olmaz deyip açık bırakıyorum. Elimdeki kayakları kapı girişine adeta fırlatıyorum. Kapıyı usulca açıp sobanın sıcaklığını hissedince bir maceranın sonun daha geldiğimizi anlıyorum.

Ağırılarım sızılarım var ama, söylenemem, şikayet edemem, ses çıkartırsam bir o kadar fırçayı da ev halkından yiyeceğim biliyorum.

Sessizce üstümü değiştirmiş, kuru kıyafetlerimi bir şekilde üstüme geçirmişim. Sobanın üstündeki ıhlamur kaynayan çaydanlık gözüme ilişiyor, sobanın içinde yanan odun sesleri çıtırdıyor, dalıp dalıp giderken yorgunluktan sızıp, uykuya dalıyorum.

Cevat ÇIRAK

20.01.2019

Geçmişim Girdi Kapımdan

Akşam olmak üzere, hava yeterince karamsar.

Hayır olsun diyorum, ümit üretmeye devam.

Az sonra kasvetli havanın nedeni belli oluyor.

Hafif hafifi kar taneleri uçuşuyor bahçemde

Hava kararıyor gece lambası haber veriyor

Karın yoğun bir şekil aldığını

İçimde nedensiz tarifsiz bir hüzün hissediyorum.

Tam o sırada

Geçmişim giriyor evimin kapısından

Köyüm geliyor aklıma

Masamda sıcak kahvemin ve dumanı

Peşinden kahve kokusu kaplıyor oturduğum salonu

Telaşsız geçmişi ziyarete gidiyorum

Dedemin bir katlı tek odalı evindeyim

Dışarda lapa lapa yağan diz boyu kar var

Sayada yeni doğmuş kuzular sesleri

Odada soba cayır cayır yanıyor

Sobanın üstünde mısır tenceresi mis gibi kokular salıyor

Fırında kumpirler olmak üzere

Dedem sobanın başına bağdaş kurmuş

Elinde sucuk ve bıçak yerde sofra bezi

Özenle bir kangal köy sucuğunu odun koruna hazılıyor

ince dilimlenmiş sucuk çoktan teslim olmuş ateşe

Bir tepsi dızmana (börek) , davlumbazda hazır

Dedemin kedileri biri beyaz biri boz

Kapıda miyavlıyorlar , kapının açılmasını bekliyorlar

Mirasçılar geldi diyor dedem, çabuk ol ilk kangal sucuk hazır

Kapı açılıyor kediler yerlerini biliyor, sıcak sobanın altı

yarısını ekmeksiz indirmişim mideye, yenisini bekliyorum

Dedem katık et demiyor, ben yedikçe o kesiyor yenisini hazırlıyor

Kediciklerin de hakkı var diyor dedem ikisine ayrı ayrı dilimliyor

Radyoda Sıdıka Ahmedova

yanık sesiyle Yavrumdan Ayrıldım türküsünü okuyor,

Boğazım düğümleniyor, hayallerim, memleketim, çocukluğum

bir bir geçiyor gözümün ününden,

Her şeyimiz yarım kalmış, her yanımız özlem ve hasret dolu,

Onlarca yıl geçmiş, biz hala ateşten gömlekle yaşıyoruz,

Bir yanımız Ata yurdunda bir yanımız Ana yurdunuda

İçimizde buruk bir sevinç, yarım kalmış mutlu çocukluk gençlik hayallerimiz

Ne bizim oralı, Nede bizim buralıyız…

yarım yamalak yaşıyoruz bu kısacık hayatı.

Radyoda türkü değişmiş

Kadriye Latifova Bayram gelmiş neyime okuyor

Gözlerim dumanlanıyor, dışarıda yağan kar , içimde tarifsiz fırtına

gözlerim doluyor, elimle siliyorum gözlerimin nemini ,

sobanın dumanındandır diyorum, sobanın dumanından

Kediler bana bakıyor,

Ben sokakta yağan lapa lapa yağan kar tanelerine

Yaşamayan ne bilsin ki ?

Özlem diyorum, ayrılık diyorum, hasretlik diyorum

Vatan hasreti diyorum, diyorumda da diyorum,

Kediler bana bakıyor…

Cevat ÇIRAK

15.01.2019

MUTLULUK

MUTLU’LUK

Her senin sonunda  önce kocaman heyecanlar sonra travmalar yaşatırız kendimize. Ne mutlu bizlere ki, uzun sürmez bu melankolik durumumuz. Hemen gelmekte olan yeniye sarılmak nedir böyle. Ama evet biz insanız, genelde yeniyi severiz. Eski yılın son gün ve gecesinde, gelmekte olan yeni yıla bizleri bağlayan saatlere kurtarıcı olarak sarılırız. 

Özellikle 2018 yılı için diyebilirim ki hepimizi çok yoğun bir şekilde yordu ve yıprattı. İşte bu nedenle olsa gerek, yılbaşı gecesi eski yıldan kurtuluyoruz diye sevinir yeni yıl gelmek üzere diye ümitlerimizi tazeler sinirlerimizi rahatlatmaya çalışırız. Hayaller umutlar saklandıkları sandıktan çıkartılır yeniden hafızamıza yüklenir, masalar kurulur sofralar donatırız. İmkanlarımız değerinde sevdiklerimize hediyeler almaya çalışırız. Ben hediyeye de karşıyım gerçi ama, teamüller her yıl beni yanıltır. Bu son gecenin bir kaç saatinde neler olur derseniz; Aslında kendimizi mutlu olduğumuza ikna etmeye çalışırız, ama nafile bir uğraştır bu, içimizdeki o vicdan dediğimiz kocaman adalet terazisinin karşısına geçince mış gibi dönem sona erer, kendimize geliveririz. O gece, yani eskiyi yeniye bağlayan gecede, birkaç saat sonra ne değişecektir ki, aslında hiçbir şey değişmez. Yarın, sabah olacak, yeni yılın ilk gününde,  bizler kaldığımız yerden yolumuza devam ediyor olacağız, hayat devam ettiği, aktığı yerden çarkında bizi öğütmeye devam edecek, kaldığı yerden sürüp gidecektir aslında. Aksini düşünen varsa, yada başka bir fikri olan varsa, ya şimdi konuşsun yada ebediyete kadar sussun deseler: Çoğunluk susmayı tercih edecektir. Oysa ben size gerçek olan, çıkarsız olan, insana yakışan gerçek mutluluktan bahsetmek istiyorum. Amerikalı hümanist yazar Kurt Vonnegut;

‘ Ve lütfen mutlu olduğunuzda bunu fark edin; ve haykırın ya da mırıldanın ya da sadece düşünmekle yetinin, ‘Eğer bu muhteşem değilse, muhteşem olan nedir ki!  ” der.

Nasıl güzel bir tarif ama öyle değil mi?

Şimdi sizden ricam olacak. Yukarıdaki fotoğrafa sakince ve dikkatlice bir bakınız.

Sizce bu çocuklar hangi ruh haliyle bakıyorlar?

Ceplerinde harçlıkları var mı?

Üstündeki kıyafetlerden, ayağındaki ayakkabılarından her hangi bir endişe veya eziklik hissediyorlar mı?

Nur yüzlü bu çocukların karınları aç mı tok mu?

Gözlerindeki ışıktan geleceğe umutla bakıp bakmadıklarını, çözümleyebildik mi?

Soruları daha çeşitlendirebilir  çoğaltabiliriz de. Ama eminim çok zaman kaybetmenden, kısa bir sürede, bir fikir  sahibi oldunuz diye düşünüyorum.

Bana sorarsanız ellerinde  avuçlarında yok bu çocukların. Gariban fakir kenar semtlerden birinin  ailesinin çocukları bu çocuklar, ama; işte bu masum çocuklar hepimize o mus mutlu gülen cennet yüzleri ile, sımsıcak hissettiriyorlar. Nasıl doğal bir hoşgörü ve kalpten gelen tertemiz bir sevgi ile sarılmışlar hayata. Birçoğumuzdan  daha mutlu mesut görünüyorlar. Kanımca onları böyle mutlu keyifli eden şey, var olanla yetinmeyi ve şükretmeyi becerebilmeleridir. Sahip olduklarının kıymetini çok iyi biliyorlar, gönülleri çok zengin bir eda içerisindeler. Varlıklarını paylaşmaya hazırlar, hatta paylaşırlarsa mutlulukları çoğalacak coşacakmış gibi bir ruh halleri var. 

Durumları ne olursa olsun anı yaşıyorlar, kalplerinde bir gram kötülük yok.

Ruhları iyi insanların sihirli elleri ile yoğurulmuş bu çocuklar ne kadar  mutlular, nasılda hayata bağlılar, nasılda da mutluluğun tam ortasına kurulmuş elmadan pay alan kurtçuklar gibi göz haklarının doğal sefasını sürüyorlar.

Fotoğrafa bakınca sorular soruyorum kendime.

Yeni yıl gibi özel günleri beklemeye ne gerek var ki?

Sabah uyandınız, perdenizi açtınız, odanızın içini dolduran ışığın kaynağı olan sonsuz enerji mucizemiz güneş, uzaktan size gülümsüyorsa, al sana tertemiz yeni bir sayfa. Al sana mutluluk.

Tercih senin. İster bu yeni sayfayı güne çevir, ister bir kaç saat olarak değerlendir, yada hayal gücün, insan sevgin varsa, gönlün iyiliklerle dolup taşıyorsa, senin özel bir güne ihtiyacın yoktur, yaşadığın sürece hayata karşı her zaman bir sıfır öndesindir.

Bakın ünlü bir filozof mutluluk hakkında ne diyor;

”En büyük düşünürlerden Sokrates’e göre mutluluk dışarıdan gelen ödüllerle, başkalarından duyulan övgülerle elde edilmez. Aksine kişinin kendine bahşettiği özel, kişisel başarılardan gelir.

İhtiyaçlarımızı azalttıkça, küçük mutlulukların değerini anlarız.”

Bu sözler sanki yukarıdaki fotoğrafta bize umut veren çocukların mutluluk formülünü binlerce yıl öteden vermiş gibi.

Evet mutlulukla ilerleyen bir kahramanlar ordusuyuz aslında, lakin yolda yürürken sadece önümüze baktığımız için, yolun kenarındaki muhteşem doğayı ve güzellikleri kaçırıyoruz sanki. Oysa  bir başka bilge kişilik ne güzel tarif etmiş.

Hedef yolculuktur” mantrasına benzer şekilde, Buddha mutluluğu, bir yere, bir şeye ulaşmaktan ziyade; kişinin yaşamakta bulduğu doyum olarak tanımlıyor.

Ulaşılması gereken, mutlak bir amaç olmadığını söyleyen Buddha, mutluluğu ancak yolculuğumuz sırasında bulacağımıza inanıyor.

Hadi iki işi bir arada deneyelim ne dersiniz? Hem yolumuza devam edelim, hemde yolun kenarında açan çiçekleri, kiraz ağaçlarını, ağaçaların dallarında beste yapan kuşların melodilerini fark edelim, yüzümüz şenlensin, gönlümüz coşsun zengileşsin, keyiflenelim. 

Konfüçyüs’ün mutluluğa yaklaşımı tarih boyunca;

 ”Olumlu Düşüncenin Gücü gibi birçok kitapta yankılandı.

Konfüçyüs’egöre mutluluk, biz onun varlığına inandıkça kendisini arttırır.”

Keyfini sürün, bu günün yarını yok, telafisi yok, yıl başını beklemeyin, anı yaşama hakkımız var bizim. Güzel günler ve mutluluk hep sizinle olsun. Mutluluklar hep senin olsun. Yeni yılı beklemeye gerek kalmasın, mutluluk yanıbaşımızda, yeterki hissedelim ve başımızı çevirelim, görmeyi ve daha da ötesi güzel bakmayı bilelim.

Mutlu Yıllar…

Cevat ÇIRAK

31.12.2018

Köyümüzde İşçi Bayramı Kutlamaları

 Köyümüzde İşçi Bayramı Kutlamaları 

I.

Bu sabah normal saatimizden önce kalkmıştık. Bir mayıs işçi bayramı kutlamaları her sene olduğu gibi, bu yılda güneş yükselmeden, insanları bunaltmadan başlıyordu. Hepimiz köy meydanında pametniğin (anıtın) önünde toplanmış bir saatten fazla süren sıkıcı konuşmaları dinliyorduk. Korkarım uyku düzenimizin ayarı biraz da bize anlamsız gelen törenler nedeniyle  bozulmuştu gibi sanki. Öyle bir mahmurluk, bir keyifsizlik ki, her yıl aynı can sıkıcı konuşmalar tekrarlanıp döndürülüyordu. Ne tesadüf konuşmacılarda üç aşağı beş yukarı hep aynı kişilerden oluşuyordu. Havanın güzelliği olmasaydı bu tören sanırım hiç katlanılacak gibi değildi. Mayıs ayı bildiğiniz gibi karlı soğuk kış günlerinden çıkıp, ilk baharın insanın içini ısıttığı zamanlara denk gelirdi her yıl. Fakat bu tören neden bu kadar uzadı, hadi artık bitsin artık diye sabırsızlanıyorduk.

Biz öğrenciler gibi törene katılan işçilerde sabah yapılacak güreş müsabakalarının sonuçlanmamış yorumlarına başlamıştı bile. Geçen sene İsmet Pehlivan şampiyon olmuştu, genç yeni güreşçilere şans veriyorlardı. Asıl şenlik şimdi törenlerden sonra başlıyordu yani. Güreşlerden sonra komşu köyümüz Yeni Mahalle ile özel bir maç yapılacaktı. Biz Öğrenciler bu maçla daha fazla ilgiliydik . Özellikle bizim köyün bu sene çok hızlı olduğunu düşünüyor mavi formalı bizim takımı tutuyorduk, Biliyorsunuz bizim köye 4 km uzaktaki Boğazkesen ve maç yapacağımız 3 km yakınımızdaki Yeni Mahalleden de öğrenciler okumaya geliyordu. Onlar bizden farklı düşünüyorlardı, Yeni Mahalle gençleri doğal olarak kendi beyaz formalı takımlarını tutuyorlardı. Boğazkesen gençleri ise hem bizim köyün takımına hemde rakip takımına karşı mesafeliydi. Nasıl desem onlarda haklı olarak en büyük Boğazkesen köyünü görüyorlardı lakin maçları olmadığı için pek oralı olmuyorlardı. Boğazkesen’liler maçtan sonra koşulacak at yarışları ile daha çok ilgileniyor  bir yandan da reisi (otobüsü) kaçırmaktan, köylerine geç dönmekten endişe ediyorlardı. Konuşmalar böyle şekilleniyor, bir an önce törenin bitmesini bekliyorlardı. 

Koyde güreşler 

Çok şükür tören bitmişti, Köy halkı ve komşu iki köyden gelen öğrenci ve işçiler güreşlerin yapılacağı alana doğru çekiliyorlardı. Güreşler genelde  sağlık ocağının arkasındaki polanada (merada) yapılıyordu, bu yılda orada yapılacaktı. Kalabalık insan seli her geçen dakika artıyor, güreş meydanındaki gürültü gittikçe tırmanıyor yükseliyordu. Anonslar yapılmaya ve ufaktan küçük boyların güreşleri başlamış bazıları tamamlanmak üzereydi. Sıra büyüklere gelmişti. Herkes bira an önce final müsabakası için daha şimdiden birbirini ikna etme yarışındaydı. Bir kesim tekrar onun kazanacağını savunurken, bir kesim ise muhalefet ediyor, komşu köylerden gelen çok  güçlü genç güreşçilere şansa veriyorlardı. Yanımdaki arkadaşlarıma dedim ki, rakip gençler ne kadar güçlü olursa olsunlar bizim İsmet pehlivan tecrübesiyle kimseye koca TKZS (köy emek tarım kooperatifi) koçunu kaptırmaz. Allem eder kullem eder,  gene şampiyon olur, koçla beraber büyük ödül olan parayı da cebine koyar bakar işine. Kimseden ses çıkmadı, herkes sus pus olmuştu. Bakalım neler yaşanacak dilerim yanılmam. Büyük güreş, büyük kapışma asıl güreş başlamıştı. Köyümüze dışarıdan gelen genç pehlivanın diri güçlü bünyesi biraz gözümü korkutmuştu, iyi de güreşiyordu, oyun üstüne oyun deniyor ama bir tülü bizim koca İsmet pehlivanı deviremiyordu. Güneş yükselmeye başlamış, hava biraz daha ısınmıştı. Yarım saattir süren amansız müsabaka iki güreşçiyi de yormuştu. Hata yapanın, bir anlık dikkati dağılanın yenileceği bir maç olacağı belli olmuştu. İşte  bu anlar bizim tecrübeli güreşçimizin anlarıydı, tecrübesini konuşturacak ve yine galip gelecekti. İsmet pehlivan ters bir künde ile rakibimi yeşil meranın çimlerine sermişti. Güreş başlamadan bitivermişti. Demek ki tek başına güçlü olmak yeterli olmuyordu, zamanlama, taktik bunlar hep tecrübe işiydi. Dışarıdan gelen rakip güreşçi çok üzgün değildi, büyük bir  ustaya yenilmiş ve bu oyundan büyük dersler çıkartmıştı. İsmet pehlivana sarılmasından saygısından beden dilinden belli ediyordu. Zafer çığılıkları bütün güreş alanını inletiyor, köylülerimiz bizim pehlivanı alkış yağmuruna tutuyorlar, omuzlarda gezdiriyorlardı. İsmet pehlivan 100 leva parayı cebine koymuş, koca TKZS koçunu’da omuzlarına almış sevinçten daireler çizerek meydanda turluyordu. Güreş hevesini almış köylülerimiz ve misafirlerimiz yavaş yavaş İsa Armutluk alanında bulunan köyümüzün futbol sahasına doğru yol çıkmış, hatta biraz telaşla az sonra başlayacak olan maça yetişmeye çalışıyordu.

II.

Bir Mayıs işçi bayramı kutlamaları keyifli bir hale gelivermişti, insanlar tören sıkıntısından nefes almış, eğlenmeye, hayattan keyif almaya başlamıştı. Şimdi  en heyecanlı bölüme sıra gelmişti.

Komşu Takım Yeni Mahallenin formaları beyazdı, Bizim köyün takım formaları mavi. İki takım da çok güçlü, iki takımda çok iddialıydı. Üç köyden erkekler gençler  maç başlamadan saha kenarlarındaki yerlerini almışlar, sabırsızlıkla maçın başlama saatini bekliyordu. He iki takım oyuncuları son hazırlıklar ile haşır neşir oluyorlar, birbirlerine son taktikleri veriyorlardı. Takımlar açıklanmıştı.

Yeni Mahalle Takimi 

Yeni Mahalle Köyü Takımı:

1-  Yusuf (Hacıların)

2- Nazım (Kroyf)

3- Niyazi (Çerençeli Niyazi)

4- Müsfer (Ehlimanov)

5- Mehmet (Çolakların)

6- Müsfer ( Hacıların)

7- Cefer (Velilerin)

8- Selim (Çolakların)

9- Çakır Ahmet 

10- Neşko 

11- Nejdi 

Teknik Direktör : Velilerin Mustafa (Sadıkov)

Mur

Muratlar Köyü Takımı :

1- Mustafa ( Kara Mehmet )

2- Nuri Hüseyin 

3- Küçük Sabri 

4- Rıdvan ( Tepelilerin)

5- Büyük Sabri (Strugar- (tornacı))

6- Küçük İbrahim ( Hacı İbramların)

7- Küçük İsmail  (Hacı İbramların)

8- Remzi Aga (Alfa )

9- Ramisko 

10- Nihat (Tıkız)

11- Osman (Gorski)

Teknik Direktör : Küçük İbrahim ( Hacı İbramların)

Hakem : Boğazkesen Köyünden İzzet Muallim 

Görüleceği üzere kadrolar çok çetin ve güçlü kadrolardı. 1983 yılının en önemli derbi maçlarından  biri oynanacaktı. Hakem İzzet muallim saha kenarından hem kale direklerini kontrol etmesi için birilerini görevlendiriyor, hemde acil bir müdahalesi için gerekli kontrolleri yapıyordu. Köyümüzdeki sağlık ocağının felşeri (sağlık memuru) Geneova mazereti dolayısı ile maça gelememiş onun yerine köylümüz Ömer Felşer nasıl olsa oradaydı zaten, göz kulak olacaktı. Köyümüzün  Rus  UAZ marka yeşil lineykası (ambülansı) şöförü Talip Aga ile saha kenarında hazır bulunuyordu. Son hazırlıklar neredeyse tamam gibiydi. 

Maç saati gelip çatmıştı. Seyirciler biraz kebapçelerin biraz da biraların etkisiyle coşmuştu. Şarkılar türküler  söyleniyor, sloganlar atılıyor, herkes kendi takımına sahip çıkarak destek olmaya çalışıyordu. 

Hakem İzzet Muallim son centilmenlik hatırlatmalarını yaptı ve düdüğünü çalarak müsabakayı başlatmıştı. Kura çekimini misafir takım kazandığı için kale seçimini onlar yapmıştı. Maçta ilk ayağını topla buluşturan Muratlar Köyünden Tıkız Nihat ile paslaşan küçük İsmail oyuna hızlı başlamışlardı. Sahada fırtınalar kopuyordu, top bir o kaleye bir bu kaleye gelip gidiyordu. Belli ki iki takımda birbirini deniyor, ölçmeye tartmaya ve anlamaya çalışıyordu. Kontrollü bir maç olacağı belliydi, kimse hata yamak istemiyordu. Hata yapanın kaybedeceği bir maç olacağı daha şimdiden anlaşılıyordu. Böyle özel bir günde maç kaybetmek her iki takım için de hem moral hemde prestij açısında iyi olmazdı. Maçın 11 dakikasında rakip takımın gölcüsü 10 numaralı formasıyla Neşko ceza sahasına girmeden arttığı şutla adeta yüreklerimizi ağzımıza getirmiş, top kaleyi sıyırıp auta çıkmıştı. Bizim takımın hem kaptanı hemde teknik direktörü Küçük İbrahim orta sahadaki arkadaşlarını yerden oynayın, topu kaldırmayın, tek pas yapın diye uyarıyordu. Maç dakikalar  geçtikçe gerginleşiyor oyunun hızı ve kalitesi artıyordu. Maçın 16 dakikası oynanıyordu, gene rakip takım bir hücum geliştirme peşindeydi. 11 numaralı rakip futbolcu Nejdi topu sağ açıktan ceza sahasına ortalamıştı. Havada bir muz şekli çizerek süzülen top  ceza sahası girişinde bulunan 2 numaralı Kroyf lakaplı  Nazımın ayağında oturduğu gibi şut olarak kaleye yönelmiş ve  kalecimizin sol üst köşesinden füze gibi geçerek ilk gölü rakip takım kaydetmişti. Estetik ve seyri  güzel bir gölün karşısına kaydeden olarak Kroyf Nazımın adı yazılmıştı. Hakem İzzet Muallimin uzun düdük sesi gölün tesçil edildiğinin işaretiydi, top santraya konacak ve kaldığı yerden devam edecekti. Muratlar Köyü futbolcuları biraz gerilmiş moralleri bozulmuştu. Nee atmesin, nee pas vermesin, topu ayağında çok tutesin gibi münakaşalar başlayınca  kaptanın sesi duyuldu. Arkadaşlar sakin olun daha maç yeni başladı ne bu telaş, yapmayın böyle, oyununuzu dağıtmayın sıkı durun, yardımlaşın moralleri yüksek tutun gibi klasik uyarılarını sıralıyordu. Maç kaldığı yerden devam ediyordu. Muratlar takımından 8 numaralı Remzi Agam topu rakip takımın ceza sahasına ortaladı, top 9 numaralı  Ramiskonun önüne düştü. Ramisko topu bir füze gibi rakip takım kalesine gönderdi, top o kadar hızlı olmasına rağmen kaleyi bulamadan saha dışına çıktı. Büyük bir gol fırsatı kaçmış, seyircilere saç baş yoldurmuştu. Artık ilk yarının son dakikaları oynanıyordu, hakem saatine baktı az sonra  maçın ilk yarısının bittiğini ilan edecekti.

Seyirciler bir nebze olsun heyecanlı geçen maçın ilk devresinden çok memnun görünüyorlardı. Horamakçı (Meyhaneci) Necip aga ızgarayı Isa Armutluk’ları alanındaki futbol sahasının kenarına kurmuştu.Taze taze kebapçe (balkan kebabı) ve sıcak sıcak kocaman  köfteleri ısgaraya koyduğu anda bütün sahayı ve etrafını iştah açan nefis bir koku kaplıyordu. Necip aga kebapçeleri 0,25 stotinkaya, köfteleri  0,20 stotinkaya satıyordu. Seyirciler, bizim ve komşu köylüler sadece yürüyerek maç seyretmeye gelmemişlerdi. Bazı seyirciler  Lada ve Moskovich markalı arabaları ile saha kenarına dizilmişlerdi. Arabaların bagajlarının dolu  geldikleri her hallerinden belliydi. Bazı araba bagajlarından kırmızı kasalar, bazı arabalardan ise gri ve ahşap kasalar  çıkıyordu. Kırımızı kasalarda Şumenska Spesialna Bombiçkalar vardı ( 0.33 ml Efes Pilsen şişelerinin aynı) Şumensko demek   kaliteli anlamına geliyordu,  tanesi 0,37 stotinka (kuruş) yani diğer markaya göre biraz fiyatları pahalıydı. Bir de ahşap kasalarda olan biralar vardı, o biralarda kötü değildi ama, onlar obiknovenna (sıradan) biralar sınıfındaydı.Başka bir afade ile onlar çok çabuk mayalandıkları ve çabuk bozuldukları için uzun süre bekletilmeye gelmezlerdi, fiyatları bu nedenden dolayı 0,32 stotinkaydı. Bira içmeyenler, yada alkol sevmeyenler sladoletçi (dondurmacı ) Yonuz agadan dondurma alıyor yada  gündöndü alıp  çıtlatıyorlardı. Hava mis gibi bahar kokuyordu, birde bu harika mevsim güneşinin yanında ızgarada pişen kebapların köftelerin yağları eriyince, ortaya çıkan mis gibi koku da aramıza sızınca, yaşamak bir başka güzel oluyordu. 

III.     

Devre arası dediğimiz, 15 dakika, iki köfte bir bira içilecek kadar kısa bir süreydi. Hakem İzzet muallim santrada top elinde saha içindeki futbolcuları sayıyordu. Son 45 dakika  oynanacaktı. Takımlarda bir değişiklik yoktu, kadrolar ilk yarıdaki kadroların aynıydı. Düdük çaldı oyun tekrar başladı. Muratlar takımı devre arasında  morallerini toplamış daha organize oynuyorlar, ama  sanırım çok istedikleri için golü bulamıyorlardı. Rakip takım daha temkinliydi, galibiyetin verdiği avantajla  kontrollü top oynamaya özen gösteriyor, az hata ile sahadan galip ayrılmak istiyordu. Ani kontra ataklar yaparak skoru garanti etmeye çalışıyorlardı. Bizim Köyün kalecisi bugün günündeydi, kaç yüzde yüz pozisyonu kurtardı saymadım ama harika oynuyordu. O bugün olmasaydı halimiz ne olurdu? Duman olurduk duman. Bizim takımı tutan seyirciler sürekli Mustafa, Mustafa diye tempo tutarak kalecimizi motive ediyordu. Zaman zaman sert geçen pozisyonlar oluyor, bu sefer her iki takım futbolcuları da hakeme dönüp itiraz ediyorlar ama çok ileri gidemiyorlardı. Nasıl gitsinlerdi, İzzet muallim bizim okulda öğretmendi, öğretmene karşı çıkılmazdı, çıkılsa bile çok saygılı ve disiplinli bir öğretmen olarak bilinir öyle anılır tanınırdı. Daha ilerisine asla musade etmezdi. Ayrıca her iki takımın ağır ziyaretçileri vardı. Mesela Muratlar köyünün Muhtarı Mıtko aga da oradaydı, Yeni Mahalleden eski muhtar İbram Embiev de oradaydı. Zaten bizim buralarda yani kültürümüzde büyüklerin, öğretmenlerin yanından saygısızlık edilmezdi. Öğretmen demek baş tacı demekti.

İkici yarının 30 dakikası çok yoğun geçiyordu. Muratlar köyü takımı atak üstüne atak yapıyor, ama rakip Yeni Mahalle de son derece akıllı ve kontrollü oynayarak zaman kazanıyordu. Artık son dakikalar yaklaşılmıştı. Son 15 dakikaya girilirken bizim takımdan kaptan ve teknik direktör Küçük İbrahim oyundan çıkmış onun yerine Pele (Akif) girmişti. Sanırım bizim teknik direktör maçı kenardan izleyip daha doğru stratejiler belirlemek istiyordu. Kaptan gemisini kurtarma peşindeydi.  Kenardan takımı yönetmeye başladığında bizim takım daha sakin akıllı oynamaya başlamıştı. Değişiklik işe yaramış kaptan ve teknik direktör zamanında yaptığı hamlelerle durumu kontrolümüz altına almıştı. Zaman yerinde durmak bilmiyordu. Saatler 88 dakikayı gösteriyordu, maçın bitmesine 2 dakika kalmış olmasına rağmen bizim takım hala mağluptu ve bir o kadar’da saldrıyordu. Rakip takım zaferi kutlamaya hazır, zafer çok yakındı. Zamana oynuyorlar fakat bizim takımın oyunun düzeldiğinin’de farkındaydılar. Herkes artık maçın bitimini beklerken bir mucize olacağına kim inanırdı. Son bir buçuk dakikada mucize beklenmiyordu. Orta sahada Yeni Mahalle takımı bir hata yaparak topu kaptırdı. Orta sahadan düz bir koşu yapan 7 numaralı oyuncumuz Küçük İsmail önündeki 3 rakip  futbolcuyu da çalımlayarak ceza sahasına girmiş kaleci ile baş başa kalmıştı. Aman yarabbim gol mü geliyordu derken, Küçük İsmail  kaleciyi de çalımladı, artık geriye meşin yuvarlağı sadece kalenin içine yuvarlamak kalıyordu. Tam o sırada bir rakip futbolcu son bir gayretle müdahale etmek istedi ama müdahale sonuç vermedi, top kale çizgisini geçerek mucize gerçekleşti, gol oldu.İnanılır gibi değildi. Öyle  şiddetli uğultu koptu ki, bana sanki 4 km ötedeki  fisek tepesinden de duyuldu gibi geldi. Yeni Mahalle takımı büyük bir zaferi kaçırmış, bizim takımı da böyle özel bir günde gemisini kurtarmıştı. Son dakikada attığımız gölle maç berabere bitmiş, hakem topu santra çizgisine koymadan maçı bitirmişti. Maçın son dakikalarındaki yüksek heyecandan dolayı oluşan stres gitmiş, yerine,  yorgunluğun hissedildiği tatlı bir anı geride kalmıştı. İşçi bayramı etkinlikleri hala devam ediyordu. Hayat insanları gülümsemeye, yaz güneşi yüreklerini ısıtmaya devam ediyordu. Sabah merasimden sonra güreşler, öğlen futbol maçı oynanmış akşam üzeri yaklaşmıştı. Saat akşam dört sularıydı, sıra  at yarışlarına gelmişti.

IV.

Fisek Tepesi 

At yarışları deyip geçmeyin. Atlar bizim çiftlikte yetiştirilen yarış atları, jokeyler bizim köyün gençlerinden seçilmiş çocuklardı. 

Yarışlara fisek tepesi eteklerinden başlanıyor ve tam bizim bulunduğumuz İsa Armutların’da son buluyordu. Yaklaşık dört kilometre yarışacak atlar İsa Armutların arasındaki kırmızı çizgiyi geçince son bulacaktı. Hepimizi yeni bir heyecan sarmıştı. Sabahın erken saatlerinden bu yana maceradan maceraya koşuyor, büyük bir keyifle eğlenmeye devam ediyorduk. Bir mayıs işçi bayramın o doyumsuz tadını çıkartıyorduk. İnkar edemeyeceğim sabahki törenler her sene canımızı sıksa da sonraki program bize ilaç gibi, derdimize derman gibi geliyordu.

Köylüler için böyle birliktelikler büyük bir kaynaşma, paylaşma ve kardeşçe yaşama fırsatı ve imkanı sunuyordu. Şimdiki gibi bilgi çağındaki gibi değildik; elimizde akıllı telefonlar, akıllı pedler modern cihazlar yoktu,  ama biz günlerimizi keyifle ve anı yaşayarak geçiriyorduk. İnternet nedir bilmezdik lakin çok mutlu çocuklardık. İşte böyle bir günün son macerasını yaşamaya gelmişti sıra. At yarışları önemliydi. Favoriler de belliydi ama son bir kaç yıldır hep aynı at şampiyon oluyordu. Bu yüzden olsa gerek  herkes bir mucize de bekliyordu sanki.  

Start verildi, yarış başladı. Başlama anonsu hepimizin kulağına kadar ulaşmıştı. Hepsi bizim TKZS çiftliğinde yetişen yarış atları son sürat koşmaya başlamışlardı lakin henüz gözle görülecek yakınlıkta değillerdi. 

Halk yine kendi arasında tahminler yağdırmaya başlamıştı. Gene Şeşin Hasan’ın kara beygiri birinci gelecek, bakın görün bakalım öyle olmayacak mı. Hayır bu sefer Hüsmen aga’nın baktığı  Genç İsmail’in bindiği Malina birinci gelecek, bak dedi’ya dersin, gibi farklı tartışmalar yapılıyor, herkes kendi fikrinin arkasında durmaya çalışıyordu. Atlar köye yaklaştıkça arkalarında daha büyük bir toz bulutu bırakarak bize doğru yani bitiş çizgisine yaklaşıyordu. Açık ara önde koşan iki at sonucu belirleyecekti. diğer dört at önde giden iki atı takip ediyor yarış son hızı ve heyecanıyla devam ediyordu. İki at bazen burun burun geliyor, o anlarda yarış kızışıyordu. Fakat siyah at daha bir diri daha bir istekli koşuyor birinciliği kimseye kaptırmak istemiyor gibiydi. Son beşyüz metreye yaklaşıldığında Fetaların Halil aganın baktığı Şeşiğin Hasan’ın bindiği Beter adlı kara beygir rakibine üç boy fark atarak yarış çizgisini büyük bir gururla geçiyordu. Artından genç İsmailin bindiği Malina ikinci olarak ipi göğüslüyordu. Halk müthiş bir sevinçle yarışı tamamlayan iki şampiyon atı alkışlarken diğer dört at da bitiş çizgisinden geçerek yarışı tamamlıyordu. Şampiyon olan namı değer kara beygir gene Beterdi. Jokeyine ödül taktim edilirken kara beygir Beter gururla yelesini bir sağ bir sola atarak adeta şov yapıyor kuyruğu ile de üzerindeki sinekleri kovalar gibi etrafına caka satıyor gibiydi.

Bir mayıs etkinlikleri programı sabah başlamış ve akşam son program olan at yarışlarının keyifli ve çekişmeli koşusuyla nihayet bulmuştu.Tören alanı boşalırken yorgun ama mutlu zamanlar geçiren Bularistan Eski Cuma Muratlar Köyü ile beraber komşu Boğazkesen ve Yeni Mahalle köylülerinin de ortaklaşa organizasyonu sona eriyordu.Yarın yeni taptaze  bir gün bu mutlu halkı bekliyordu. Yorgunluklar atılacak, armağan edilen bu dopdolu keyifli güzel gün için şükürler edilecekti. Herkes mutlu mesut yuvalarına dönmek için bitkin ve halinden memnun  olarak emin adımlarla evlerinin yolu tutmuştu.

Cevat ÇIRAK 

27.12.2018