Keyifli Bir Günün Anısına

Dün unutulmaz bir gün yaşadık diyebilirim canlar,

Sürekli birlikte vakit geçirdiğimiz dostumuzun kafesinde

küçük bir köşe masada

dört arkadaş,

Havadan sudan tatlı sohbetler eder iken

Birden hadi kalkın gidiyoruz diye bir ses böldü sessizliği

Nerde nasıl ne için diye sorulmaz bizde

Davete icabet ettik, koyulduk yola

Çok yol alamadan bir köşe döndük,

hoş geldiniz buyurun dedi ve girdik kapıdan

Küçük ayaklı bir sepha üzerinde eski gazeteden bir örtü karşıladı bizi,

etrafında 4 plastik tabure

Masa hazırlanmış önceden , mesele anlaşıldı

ziyafete davet edilmiştik

Bakalım bizi bugün neler bekliyor, hadi hayırlısı…

Bir binanın giriş katındaki dükkandayız dört arkadaş

perde yerine bir buzdolabı kolisi çekilmiş pencerelere

kimseyi rahatsız etmeyeceğiz yani,

Arabanın arka bagaj kapısı açıldı, mutfak olarak kullanacağız,, enteresan

Dükkanla karton perde arasında ziyafet soframız

dört plastik tabure sandalye yerine

Küçük üstü gazete ile örtülmüş metal ayaklı bir sepha,

masa yerine, güzellik işte bu.

Arabanın bagajındaki nevale çoktan hazırlanmış bizi bekliyor

Şarap yeni yapılmış taze ev yapımı, bitirilmiş bir meşrubat kabında,

Meze, sucuk ev yapımı, kavurma burkanda( kavanozda)

Bardaklar kağıt, geri dönüşümlü yani,

iki cam tabak, ev sahibi başlıyor dilimlemeye, kesmeye,

belli ki ustalaşmış, ince ince diliyor bıçağı tutuşundan belli

İlk kadehler kalkarken hepimizi bir eksiklik hissediyoruz,

şerefe diyemiyoruz

iki dostumuz daha var davet etmeliyiz

Biri kafenin sahibi, diğeri muhabbetlerin fatihi,

Bir eksikle tamamlandık, kafenin sahibi şimdi yanımızda

kolları kırık ama ona özel bir koltukta oturuyor,

Bizde misafire saygı büyük, bizde insana sevgi sonsuz,

bize yetişmek için, muhabbetten geri kalmamak için,

hemen bir kağıttan kadehi yuvarlıyor, tamam şimdi oldu eşitlendik diyoruz

Keyif dolu muhabbet başlıyor, çıkarsız menfaatsiz bir sıcaklık gönlümüzde

mezeler ilaç gibi, bizim ora işi üstelik hepsi naturel, ilaçsız yani, sağlıklı.

Şarap yağ gibi akıp gidiyor, gırtlaklar bayram yeri, mideler keyifli,

Yanlış olmasın diye hatırlatıyorum,

Oturduğumuzda öğlen saatlerini biraz geçiyordu,

bir kadeh, bir buçuk litrelik gazoz şişesi derken,

keyifler yerli yerinde, ıştınma* 🙂

Hadi birde bunu deneyelim, bu bıldırdan** diyor ev sahibi

koyuyor önümüze başka içilmiş gazozdan kalma bir yeni şişeyi

Kafalar yavaş yavaş rayına oturmuş, şarapta eski olunca

türküler şarkılar faslına geçiyoruz,

İçimizde bir Barış Manço hayranı var,

şunu çal bunu oynat derken muhabbet koyulaşıyor,

Telefondan Barış Manço çalışıyor, Alla beni pulla beni diyor,

Ama biz zaten çoktan allanmış pullanmışız, kafalar mısmıl*** yerinde

Ev sahibi çok titiz adam, önümüzdeki tabaklardan meze bittikçe

dilip dilip yeniliyor tabakları,

rahatsız olurum ben, misafir önünde öyle boş tabakla olmaz diyor

Keşke şarabı da öyle takip etmese,

Biraz zaman sonra, geçen seneki de bitti diyor, Selanikli arkadaş.

kalkıp bir yeni şişe ile geri dönüyor ev sahibi,

altı yıllık diyor, bununla devam edelim…

e, edecek halimiz kalmadı ama, kuyruklar dik bizde

kimse hayır yeter demiyor, saat geç oldu demek aklımıza gelmiyor,

Hadı hayırlısı bakalım, bu işin sonu elbet bir yere varacak, ama nereye…

Bakıyorum da kimsenin eli yeni açılmış şişeye varmıyor,

açtık şişeyi ama depo dolmuş mezede çok yer yok, gitmiyor artık,

beş arkadaştan sadece bir ben devam ederim diyor,

Ben diyor Rafilerdenim, bizde bayrak yere düşmez

gülüşüyoruz, keyifliyiz, mutluyuz, şerbet gibiyiz derken

Ev sahibi bir şişe kızılcık şerbeti çıkartıyor, vay anasını diyoruz,

bereket bereket üstüne, keyif keyif üstüne, şükürler olsun.

En kötü günümüz böyle olsun der gibiyiz hepimiz.

Biz kim miyiz, söyleyeyim o zaman,

Dördümüz Deli Orman eteklerinden

Ev sahibi Şumnu Dereköylü

Biri hep Omurtak Obitelliyim diyor ama,

Can Mahalleden olduğunu biliyoruz,

Nerden mi biliyoruz çünkü bizim köyün dağmadı

Birimiz Yunanistan göçmeni

Geri Kalan ikimiz

Eski Cuma Muratlar köyünden

Ama birimiz Rafilerden

Diğerimiz yani ben,

Sen hem Rafilerden hem Molla Ahmetlerdensin diyorlar…

Gülüşüyoruz, kafalar keyifli, yürekler neşeli,

Eğri Eğri, Doğru Doğru şarkısı çalıyor, yine Barış Mançodan

Lakin biz artık ne haldeyiz bilmiyoruz,

Hadi diyoruz kafeye kahve içmeye,

Ben devam edeceğim diyen dostumuz alıyor şarap şişesini,

Kalan nevaleyi yanına, çıkıyoruz sıcak salaş mekandan

Keyifliyiz, mutluyuz, demlenmişiz gururluyuz,

Dostluk budur işte diyoruz, hayat budur,

Zihnimize hep güzellikler, iyi duygular, insani şeyler yani.

Kahve içmeye gidiyoruz, yoldayız,

Aklıma Mevlanın sözleri geliyor,

” Kendine bak kendine…

Özüne, Sözüne, Benliğine,

İlgilenme kimseyle,

Kim ne yemiş,

Kim ne giymiş,

Bundan sana ne.

Sen kendini besle,

Bilgiyle,

Sevgiyle.

Ancak o zaman ulaşırsın,

İnsan olmanın erdemine…

Cevat ÇIRAK

26.01.2019

*konuşma

**geçen yıldan

*** tam tamına

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Reklamlar

Çocukluğum Kaldı Köyümde

Tam kırk yıl önce,

Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde

Ilık bir Eylül gününde

tahtadan yapılmış kasaların içine ,

Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik

Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza

Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası.

Devam ettik yüklemeye,

köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik

Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık

itinayla yerleştirdik, zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza …

Kış olur soğuk olur ısınırız belki diye kesilmiş odunlarımızı,

Sobamızı taşı ve maşası ile birlikte aldık koyduk yanımıza

Sandıkları kapatman önce neyi unuttuk diye tekrar tekrar baktık arkamıza

Hesapta unuttuğumuz bir şey kalmamıştı sözde…

Oysa biz,

Köyümüzün temiz havasını,

sıcak mis gibi güneşini ,

yemyeşil ormanlarını,

serin sular akan şorul şorul deresini,

Bahçemizdeki bardak eriğini (mürdüm eriğini)

Var var diye öten beyaz ördeklerimizi

Kazlarımızı, can dostlarımızı,

ailemize yıllarca hizmet etmiş güzel gözlü eşeğimizi

alaca ineği ve yeni doğmuş küçük buzağısını

evimizin penceresinde güneşlenen saksıdaki çiçeklerimizi

Arka bahçemizdeki erik dut kiraz ağaçlarımızı

Mahallemizdeki koca çeşmeyi

komşumuzun dalları bizim bahçeye sarkan armut ağacını

her sabah ailemize taze yumurta veren tavuklarını

koyunlarımızı , ama daha çok unutamadığım beyaz ve kara kuzularımızı

evimizin bekçisi sadık dostumuz köpeğimizi

koyamadık o koca göçün ayrılığa sebep olan lanet sandığa…

Yer bulmadığımızdan değil, imkansızlığımızdan , çaresizliğimizden,

çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde.

Yüzyıllar süren ata yurdu maceramızı bir kaç günde yükleyiverdik

uzun bir tren katarının sıradan vagonundaki manasız konteynerine.

Oldu bittiye getirildi hayatımız, çocukluğumuz mutluluğumuz,

alındı elimizden.

Biz artık anavatandaydık,

göçmen oluvermiştik anlamadan dinlemeden.

Sonra çok gittik geldik, gördük kokladık toprağımızı

Özlem giderdik, rüyalarımızda gördük, unutamadık.

fakat bir türlü kavuşamadık, bir türlü sarılıp ağlaşamadık,

doya doya hasret gideremedik, avazımız çıktığı kadar bağırıp ağlaşamadık,

hep yarım kaldı hasretlerimiz.

Özlemeye devam ediyoruz edeceğiz elbet, hakkımız.

Lakin çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde

koyacak yer bulamadık, yerine geçecek yar bulamadık, bulsakta

köyümüzün evimizin yerine asla koyamadık

öğrendik ki mutlu olduğunuz çocukluğumuz

hiçbir sandığa sığmayacak, hiç bir tren onu yerinden alıp taşıyamayacak,

Biz özleyeceğiz bazen ziyaretine gideceğiz, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Soranlara ne günlerdi diyeceğiz, keyifli mutlu zamanlardı, çok güzeldi

çok özeldi diyeceğiz de,

Çocukluğum kaldı evimizde, köyümüzde diyemeyeceğiz.

Bağrımıza koca bir taş basıp önümüze bakacağız,

geçmişimizi hep güzel anacağız, hiç unutmayacağız. unutturmayacağız.

Coğrafya kader mi diyeceğiz?

Cevat ÇIRAK

22.01.2019

Yediler Ormanında Kayak

Okullar yarıyıl tatiline girmişti.

Kış kendisini iyiden iyiyi’ye hissettirmeye başlamıştı.

Sokaklarda kar seviyesi rahatlıkla diz boyuna ulaşmıştı

Hatta bazı yerlerde çok daha faza kar görülmekteydi.

Aşağı Mahalle Çocukları evlerine kapanmıştı diye, düşünmeyin

Dünya döndükçe aşağı mahalle çocuklarını kimse özgürlüklerinden alıkoyamazdı.

Hepimizin skileri (kayakları) vardı.

Bazıları eski fıçı tahtasından bazıları daha basit ağaç malzemeden, bazılarımızdan ise pırıl pırıl kırmızı renkli Pirin marka skilerimiz vardı.

Baban kardeşimle beni hiç ayırmaz, birimize ne alırsına diğerine de daha iyisini alırdı.

Mesela benim kızağım tahtadan altı hızlı kaysın diye demirle güçlendirilmişti. Kardeşimin kızağında ise daha fazla demir vardı, sadece üst oturma kısmı tahtadandı. İkisi de özel yapımdı. Komşu Naçıköy’deki (Makreopol) kooperatifin marangoz ustasının imzasını taşıyorlardı.

Skilerimiz (kayak takımlarımız) ise kırmızı renkli Pirin marka, dükkandan satın alınmıştı. İkisi de aynı boy, ikisi de takım halinde alınmış, altları beyaz üstleri kırmızıydı. Kayışları (baton kısımları) beyaz meşinden ayakkabıya göre ayarlanabilir mekanizma ile tamamlanmıştı. Kardeşimle ikimiz karıştırmayalım diye altlarına ve yanlarına kendi isimlerimizi yazmıştık.

Bütün yazı mağazada (bodrum) asılı duran skilerimizi karla buluşturma zamanı gelmişti.

Bir gün önceden mahalleden birkaç arkadaş anlaşmış sözleşmiştik. Kalın giyineceğiz ama mutlaka yarın sabah köyümüzün kuzeyinde bulunan Yediler ormanına kayak koşmaya gidecektik. Tüm hazırlıklar bir gün önceden tamamlanmıştı demiştim ama, bir türlü sabah olmak bilmiyordu.

Erken yatmıştım, uyumak için hiç sevmediğim halde süt bile içmiştim ama bir türlü zaman ilerlemiyordu. Sabaha kadar dışarıda uğuldayan sert rüzgarın sesini dinleyerek geçirdim.

Nihayet sabah olmuştu.

Hızlı bir şekilde karnımı doyurduktan sonra artık evden çıkıp maceraya atılma zamanı gelmişti.

Kapımın arkasında dimdik yaslanmış duran kayaklarıma bakınca, en güzel kayaklar benimkiler dedim içimden, yüzümde tebessümle yanlarında yaklaştım ve elime alıp yere koydum. Önce paltomu giydim. Şalımı bağladım, son olarak kafama kalpağımı (bir tür kışlık şapka) geçirdim. Eldivenlerimi giymeden ayakkabıların boyuna göre kayaklarımın ölçüsünü ayarladım. Hazırlıklar tamamdı, her şey hazır görünüyordu. Eldivenlerimi ellerime geçirdim kayakları omzuma koydum ve adeta maceraya dalar gibi attım kendimi sokağı.

Çok sıkı giyinmiştim ama dışarıda kar yağmaya devam ediyordu. Hava tahmin ettiğimizden daha serti, işimiz kolay olmayacağı benziyordu.

Evlerinin önünde bekleyen arkadaşları bir araya geldik , eksik gedik var mı diye kontrol ettik. Evet bir arkadaşımız çok istemesine rağmen ailesinden izin alamadığı için gelemeyeceğini öğrendik. Bir eksiktik ama kararlıydık. Şartlar ne olursa olsun , Yediler ormanına gidilecek ve en tepe noktaya kadar yüründükten sonra, bayır aşağı kayaklarımızı koyverecektik.

Yanlış anlaşılmasın hava eksi derecelerde, kar diz boyu, sert bir rüzgar ve biz daha hedefe ulaşmadan soğuktan donmuşuz ama ziyanı yok, bu hayal gerçek olacak, dönmek yok, dönenin kaşığı kırılsın. Fazlası var eksiği yok.

Hepimiz Yediler ormanın en tepe noktasındayız. Yan yana dizilmişiz. Son hazırlıklar yapılıyor. Hepimizin kayakları ayaklarımıza geçirilmiş, paltoların tüm kopçaları (düğmeleri) kontrol edilmiş, yünden elle örülmüş şallarımız düzeltilmiş ıslak eldivenler sıkı sıkı iplerinden bağlanmıştı.

Önümüzdeki sık ormanlık içinde nasıl biteceği belli olmayan maceramız başlamak üzereydi. Kar şiddetini arttırıyor, rüzgar savrularak ordan oraya yön değiştiriyordu. Sadece el parmaklarımız mı donmuştu sanıyorsunuz, hayır elbette. El ayak parmaklarımız soğuktan ne yapacağını şaşırmıştı, karnımız aşırı soğuktan ağırmaya başlamıştı ama, hepimiz kuyrukları dik tutuyorduk. Kimseden bir gevezelik ve mırıldanma ibaresi alınmıyordu. Zaten ben vazgeçtim, dönüyorum diyen olsa rüzgardan sesini duyuramayacaktı.

Bir iki üç … yüksek volumlu start sesini duyduk el işaretini gördükten sonra yokuş aşağı koyveriverdik kendimizi. Hepimiz aynı anda çıkış çizgisinden fırladık, bazı arkadaşlar biraz ustalıklarından biraz da uyanıklarından arayı açmaya başlamışlardı. Uyanıklık diyorum çünkü, bende kayaklarımın altına yağ sürmüştüm. Daha hızlı kaymak için evde bulunan gündöndü ve ya katı yağlarla kayaklarımızı yağladığımız olurdu.

Rüzgar arkamızdan itiyor, hızımız her saniye artıyor ve kayakların kontrölü her an zorlaşıyordu. Hıza dikkat edeceksin, arkadaşına çarpmamaya dikkat edeceksin, aynı zamanda da önündeki koca koca orman ağaçlarına çarpmayacak manevra yapacaksın, hiç kolay sanmayın, çok çok zor bir iş. Yaşamayan ne bilsin. Aslında şu an tek tek bir odaya çekip sorsanız hepimiz çoktan pişmanız, lakin bir arada sorsanız kimse burnundan kıl aldırtmaz.

Çıkmışız bir yola gidiyoruz gündüz gece. Bir an önce koyun sayalarının yanındaki pınara kadar kayacağız ve oradan toparlanıp hemen evimize sıcak sobanın köşesine yığılıp kalacağız. Macera hızla devam ederken, pişmanlığımız hızla artıyor, ve yavaş yavaş yorgunluk ve soğuktan kontrolü kaybetmek üzereyiz.

Süratle akıyorum, zig zag yapıyorum, bazı ağaçları aştıktan sonra kayaklar bir tümsek üzerinden geçiyor , zıplıyor, yere düşer düşmez ise toparlamak bana düşüyor, sorun yok toparlıyorum, ama zor toparlıyorum, yorgunluğumuz ve pişmanlığımız artarken, maceramız devam ediyor.

Hesaplarıma göre önümdeki iki ağacın arasında geçin onların önündeki kocaman bir ağaç kökünün etrafından geçip yoluma devam edeceğim diye hesap ediyorum ve kıl payı gerçekleştiriyorum. Böyle manevralar keyfimize keyif katıyor. Ben buları düşünürken küt diye bir ses duyuyorum, Birden bir sessizlik anı yaşıyorum. Bir kaç dakika sonra gözlerimi açıyorum. Bir de ne göreyim. Burnumun dibindeki ağaca sarılmışım. Başım hafif hafif ağrıyor, Kayakların biri ayağımdan fırlamış, diğeri hala ayağımda. Oturduğum yerde belli ki bir kaç dakika kalmışım, üstüne oturduğum karlar erimiş ve donuma kadar ıslanmışım. Ziyanı yok burda kalmaya devam edersem donacağım , kaldığım yerden devam etmeliyim.

Artık bundan sonrasına gazi olmuş yaralanmış bir asker gibi devam ediyorum. Daha yavaş gitmeliyim diyorum, daha sakin, bir çarpma daha yaşarsam bayıldığım yerde donarım diyorum.

Bitiş çizgisine ulaştığımda şükür ediyorum. Sıcak sobanın yanına bulunduğum pınarın yanından en çok on beş dakikada, ulaşırım diye hesap ediyorum. Evimize yaklaştım. Hızla yürümeye çalışıyorum ama, koca ağaçla çarpışmamdan bu yan geçen sürede, ağırılarım sızılarım artıyor. Kendimi daha çok dinlemeye başlıyorum. Ağırılarım artıyor, canım hem soğuktan hem de yorgunluktan acıyor. Pişmanlık diz boyu. Sadece ben mi öyleyim diye yanımdaki arkadaşlarıma bakıyorum; onlar da aynı berbat bıkkın, bitik, duyguları yüzlerine yansımış berbat durumdalar. Birbirimize moral vererek evlerimize yaklaşıyoruz. Evinin kapısını gören ayakkabıları ile atıyor kendine sobanın yandığı odaya. Bahçe kapmızı görünce enerjimin bitmek üzere olduğun fark ediyorum. Kapının kolunu tutup kapatacak gücüm yok ; bir şey olmaz deyip açık bırakıyorum. Elimdeki kayakları kapı girişine adeta fırlatıyorum. Kapıyı usulca açıp sobanın sıcaklığını hissedince bir maceranın sonun daha geldiğimizi anlıyorum.

Ağırılarım sızılarım var ama, söylenemem, şikayet edemem, ses çıkartırsam bir o kadar fırçayı da ev halkından yiyeceğim biliyorum.

Sessizce üstümü değiştirmiş, kuru kıyafetlerimi bir şekilde üstüme geçirmişim. Sobanın üstündeki ıhlamur kaynayan çaydanlık gözüme ilişiyor, sobanın içinde yanan odun sesleri çıtırdıyor, dalıp dalıp giderken yorgunluktan sızıp, uykuya dalıyorum.

Cevat ÇIRAK

20.01.2019

Geçmişim Girdi Kapımdan

Akşam olmak üzere, hava yeterince karamsar.

Hayır olsun diyorum, ümit üretmeye devam.

Az sonra kasvetli havanın nedeni belli oluyor.

Hafif hafifi kar taneleri uçuşuyor bahçemde

Hava kararıyor gece lambası haber veriyor

Karın yoğun bir şekil aldığını

İçimde nedensiz tarifsiz bir hüzün hissediyorum.

Tam o sırada

Geçmişim giriyor evimin kapısından

Köyüm geliyor aklıma

Masamda sıcak kahvemin ve dumanı

Peşinden kahve kokusu kaplıyor oturduğum salonu

Telaşsız geçmişi ziyarete gidiyorum

Dedemin bir katlı tek odalı evindeyim

Dışarda lapa lapa yağan diz boyu kar var

Sayada yeni doğmuş kuzular sesleri

Odada soba cayır cayır yanıyor

Sobanın üstünde mısır tenceresi mis gibi kokular salıyor

Fırında kumpirler olmak üzere

Dedem sobanın başına bağdaş kurmuş

Elinde sucuk ve bıçak yerde sofra bezi

Özenle bir kangal köy sucuğunu odun koruna hazılıyor

ince dilimlenmiş sucuk çoktan teslim olmuş ateşe

Bir tepsi dızmana (börek) , davlumbazda hazır

Dedemin kedileri biri beyaz biri boz

Kapıda miyavlıyorlar , kapının açılmasını bekliyorlar

Mirasçılar geldi diyor dedem, çabuk ol ilk kangal sucuk hazır

Kapı açılıyor kediler yerlerini biliyor, sıcak sobanın altı

yarısını ekmeksiz indirmişim mideye, yenisini bekliyorum

Dedem katık et demiyor, ben yedikçe o kesiyor yenisini hazırlıyor

Kediciklerin de hakkı var diyor dedem ikisine ayrı ayrı dilimliyor

Radyoda Sıdıka Ahmedova

yanık sesiyle Yavrumdan Ayrıldım türküsünü okuyor,

Boğazım düğümleniyor, hayallerim, memleketim, çocukluğum

bir bir geçiyor gözümün ününden,

Her şeyimiz yarım kalmış, her yanımız özlem ve hasret dolu,

Onlarca yıl geçmiş, biz hala ateşten gömlekle yaşıyoruz,

Bir yanımız Ata yurdunda bir yanımız Ana yurdunuda

İçimizde buruk bir sevinç, yarım kalmış mutlu çocukluk gençlik hayallerimiz

Ne bizim oralı, Nede bizim buralıyız…

yarım yamalak yaşıyoruz bu kısacık hayatı.

Radyoda türkü değişmiş

Kadriye Latifova Bayram gelmiş neyime okuyor

Gözlerim dumanlanıyor, dışarıda yağan kar , içimde tarifsiz fırtına

gözlerim doluyor, elimle siliyorum gözlerimin nemini ,

sobanın dumanındandır diyorum, sobanın dumanından

Kediler bana bakıyor,

Ben sokakta yağan lapa lapa yağan kar tanelerine

Yaşamayan ne bilsin ki ?

Özlem diyorum, ayrılık diyorum, hasretlik diyorum

Vatan hasreti diyorum, diyorumda da diyorum,

Kediler bana bakıyor…

Cevat ÇIRAK

15.01.2019

MUTLULUK

MUTLU’LUK

Her senin sonunda  önce kocaman heyecanlar sonra travmalar yaşatırız kendimize. Ne mutlu bizlere ki, uzun sürmez bu melankolik durumumuz. Hemen gelmekte olan yeniye sarılmak nedir böyle. Ama evet biz insanız, genelde yeniyi severiz. Eski yılın son gün ve gecesinde, gelmekte olan yeni yıla bizleri bağlayan saatlere kurtarıcı olarak sarılırız. 

Özellikle 2018 yılı için diyebilirim ki hepimizi çok yoğun bir şekilde yordu ve yıprattı. İşte bu nedenle olsa gerek, yılbaşı gecesi eski yıldan kurtuluyoruz diye sevinir yeni yıl gelmek üzere diye ümitlerimizi tazeler sinirlerimizi rahatlatmaya çalışırız. Hayaller umutlar saklandıkları sandıktan çıkartılır yeniden hafızamıza yüklenir, masalar kurulur sofralar donatırız. İmkanlarımız değerinde sevdiklerimize hediyeler almaya çalışırız. Ben hediyeye de karşıyım gerçi ama, teamüller her yıl beni yanıltır. Bu son gecenin bir kaç saatinde neler olur derseniz; Aslında kendimizi mutlu olduğumuza ikna etmeye çalışırız, ama nafile bir uğraştır bu, içimizdeki o vicdan dediğimiz kocaman adalet terazisinin karşısına geçince mış gibi dönem sona erer, kendimize geliveririz. O gece, yani eskiyi yeniye bağlayan gecede, birkaç saat sonra ne değişecektir ki, aslında hiçbir şey değişmez. Yarın, sabah olacak, yeni yılın ilk gününde,  bizler kaldığımız yerden yolumuza devam ediyor olacağız, hayat devam ettiği, aktığı yerden çarkında bizi öğütmeye devam edecek, kaldığı yerden sürüp gidecektir aslında. Aksini düşünen varsa, yada başka bir fikri olan varsa, ya şimdi konuşsun yada ebediyete kadar sussun deseler: Çoğunluk susmayı tercih edecektir. Oysa ben size gerçek olan, çıkarsız olan, insana yakışan gerçek mutluluktan bahsetmek istiyorum. Amerikalı hümanist yazar Kurt Vonnegut;

‘ Ve lütfen mutlu olduğunuzda bunu fark edin; ve haykırın ya da mırıldanın ya da sadece düşünmekle yetinin, ‘Eğer bu muhteşem değilse, muhteşem olan nedir ki!  ” der.

Nasıl güzel bir tarif ama öyle değil mi?

Şimdi sizden ricam olacak. Yukarıdaki fotoğrafa sakince ve dikkatlice bir bakınız.

Sizce bu çocuklar hangi ruh haliyle bakıyorlar?

Ceplerinde harçlıkları var mı?

Üstündeki kıyafetlerden, ayağındaki ayakkabılarından her hangi bir endişe veya eziklik hissediyorlar mı?

Nur yüzlü bu çocukların karınları aç mı tok mu?

Gözlerindeki ışıktan geleceğe umutla bakıp bakmadıklarını, çözümleyebildik mi?

Soruları daha çeşitlendirebilir  çoğaltabiliriz de. Ama eminim çok zaman kaybetmenden, kısa bir sürede, bir fikir  sahibi oldunuz diye düşünüyorum.

Bana sorarsanız ellerinde  avuçlarında yok bu çocukların. Gariban fakir kenar semtlerden birinin  ailesinin çocukları bu çocuklar, ama; işte bu masum çocuklar hepimize o mus mutlu gülen cennet yüzleri ile, sımsıcak hissettiriyorlar. Nasıl doğal bir hoşgörü ve kalpten gelen tertemiz bir sevgi ile sarılmışlar hayata. Birçoğumuzdan  daha mutlu mesut görünüyorlar. Kanımca onları böyle mutlu keyifli eden şey, var olanla yetinmeyi ve şükretmeyi becerebilmeleridir. Sahip olduklarının kıymetini çok iyi biliyorlar, gönülleri çok zengin bir eda içerisindeler. Varlıklarını paylaşmaya hazırlar, hatta paylaşırlarsa mutlulukları çoğalacak coşacakmış gibi bir ruh halleri var. 

Durumları ne olursa olsun anı yaşıyorlar, kalplerinde bir gram kötülük yok.

Ruhları iyi insanların sihirli elleri ile yoğurulmuş bu çocuklar ne kadar  mutlular, nasılda hayata bağlılar, nasılda da mutluluğun tam ortasına kurulmuş elmadan pay alan kurtçuklar gibi göz haklarının doğal sefasını sürüyorlar.

Fotoğrafa bakınca sorular soruyorum kendime.

Yeni yıl gibi özel günleri beklemeye ne gerek var ki?

Sabah uyandınız, perdenizi açtınız, odanızın içini dolduran ışığın kaynağı olan sonsuz enerji mucizemiz güneş, uzaktan size gülümsüyorsa, al sana tertemiz yeni bir sayfa. Al sana mutluluk.

Tercih senin. İster bu yeni sayfayı güne çevir, ister bir kaç saat olarak değerlendir, yada hayal gücün, insan sevgin varsa, gönlün iyiliklerle dolup taşıyorsa, senin özel bir güne ihtiyacın yoktur, yaşadığın sürece hayata karşı her zaman bir sıfır öndesindir.

Bakın ünlü bir filozof mutluluk hakkında ne diyor;

”En büyük düşünürlerden Sokrates’e göre mutluluk dışarıdan gelen ödüllerle, başkalarından duyulan övgülerle elde edilmez. Aksine kişinin kendine bahşettiği özel, kişisel başarılardan gelir.

İhtiyaçlarımızı azalttıkça, küçük mutlulukların değerini anlarız.”

Bu sözler sanki yukarıdaki fotoğrafta bize umut veren çocukların mutluluk formülünü binlerce yıl öteden vermiş gibi.

Evet mutlulukla ilerleyen bir kahramanlar ordusuyuz aslında, lakin yolda yürürken sadece önümüze baktığımız için, yolun kenarındaki muhteşem doğayı ve güzellikleri kaçırıyoruz sanki. Oysa  bir başka bilge kişilik ne güzel tarif etmiş.

Hedef yolculuktur” mantrasına benzer şekilde, Buddha mutluluğu, bir yere, bir şeye ulaşmaktan ziyade; kişinin yaşamakta bulduğu doyum olarak tanımlıyor.

Ulaşılması gereken, mutlak bir amaç olmadığını söyleyen Buddha, mutluluğu ancak yolculuğumuz sırasında bulacağımıza inanıyor.

Hadi iki işi bir arada deneyelim ne dersiniz? Hem yolumuza devam edelim, hemde yolun kenarında açan çiçekleri, kiraz ağaçlarını, ağaçaların dallarında beste yapan kuşların melodilerini fark edelim, yüzümüz şenlensin, gönlümüz coşsun zengileşsin, keyiflenelim. 

Konfüçyüs’ün mutluluğa yaklaşımı tarih boyunca;

 ”Olumlu Düşüncenin Gücü gibi birçok kitapta yankılandı.

Konfüçyüs’egöre mutluluk, biz onun varlığına inandıkça kendisini arttırır.”

Keyfini sürün, bu günün yarını yok, telafisi yok, yıl başını beklemeyin, anı yaşama hakkımız var bizim. Güzel günler ve mutluluk hep sizinle olsun. Mutluluklar hep senin olsun. Yeni yılı beklemeye gerek kalmasın, mutluluk yanıbaşımızda, yeterki hissedelim ve başımızı çevirelim, görmeyi ve daha da ötesi güzel bakmayı bilelim.

Mutlu Yıllar…

Cevat ÇIRAK

31.12.2018

Köyümüzde İşçi Bayramı Kutlamaları

 Köyümüzde İşçi Bayramı Kutlamaları 

I.

Bu sabah normal saatimizden önce kalkmıştık. Bir mayıs işçi bayramı kutlamaları her sene olduğu gibi, bu yılda güneş yükselmeden, insanları bunaltmadan başlıyordu. Hepimiz köy meydanında pametniğin (anıtın) önünde toplanmış bir saatten fazla süren sıkıcı konuşmaları dinliyorduk. Korkarım uyku düzenimizin ayarı biraz da bize anlamsız gelen törenler nedeniyle  bozulmuştu gibi sanki. Öyle bir mahmurluk, bir keyifsizlik ki, her yıl aynı can sıkıcı konuşmalar tekrarlanıp döndürülüyordu. Ne tesadüf konuşmacılarda üç aşağı beş yukarı hep aynı kişilerden oluşuyordu. Havanın güzelliği olmasaydı bu tören sanırım hiç katlanılacak gibi değildi. Mayıs ayı bildiğiniz gibi karlı soğuk kış günlerinden çıkıp, ilk baharın insanın içini ısıttığı zamanlara denk gelirdi her yıl. Fakat bu tören neden bu kadar uzadı, hadi artık bitsin artık diye sabırsızlanıyorduk.

Biz öğrenciler gibi törene katılan işçilerde sabah yapılacak güreş müsabakalarının sonuçlanmamış yorumlarına başlamıştı bile. Geçen sene İsmet Pehlivan şampiyon olmuştu, genç yeni güreşçilere şans veriyorlardı. Asıl şenlik şimdi törenlerden sonra başlıyordu yani. Güreşlerden sonra komşu köyümüz Yeni Mahalle ile özel bir maç yapılacaktı. Biz Öğrenciler bu maçla daha fazla ilgiliydik . Özellikle bizim köyün bu sene çok hızlı olduğunu düşünüyor mavi formalı bizim takımı tutuyorduk, Biliyorsunuz bizim köye 4 km uzaktaki Boğazkesen ve maç yapacağımız 3 km yakınımızdaki Yeni Mahalleden de öğrenciler okumaya geliyordu. Onlar bizden farklı düşünüyorlardı, Yeni Mahalle gençleri doğal olarak kendi beyaz formalı takımlarını tutuyorlardı. Boğazkesen gençleri ise hem bizim köyün takımına hemde rakip takımına karşı mesafeliydi. Nasıl desem onlarda haklı olarak en büyük Boğazkesen köyünü görüyorlardı lakin maçları olmadığı için pek oralı olmuyorlardı. Boğazkesen’liler maçtan sonra koşulacak at yarışları ile daha çok ilgileniyor  bir yandan da reisi (otobüsü) kaçırmaktan, köylerine geç dönmekten endişe ediyorlardı. Konuşmalar böyle şekilleniyor, bir an önce törenin bitmesini bekliyorlardı. 

Koyde güreşler 

Çok şükür tören bitmişti, Köy halkı ve komşu iki köyden gelen öğrenci ve işçiler güreşlerin yapılacağı alana doğru çekiliyorlardı. Güreşler genelde  sağlık ocağının arkasındaki polanada (merada) yapılıyordu, bu yılda orada yapılacaktı. Kalabalık insan seli her geçen dakika artıyor, güreş meydanındaki gürültü gittikçe tırmanıyor yükseliyordu. Anonslar yapılmaya ve ufaktan küçük boyların güreşleri başlamış bazıları tamamlanmak üzereydi. Sıra büyüklere gelmişti. Herkes bira an önce final müsabakası için daha şimdiden birbirini ikna etme yarışındaydı. Bir kesim tekrar onun kazanacağını savunurken, bir kesim ise muhalefet ediyor, komşu köylerden gelen çok  güçlü genç güreşçilere şansa veriyorlardı. Yanımdaki arkadaşlarıma dedim ki, rakip gençler ne kadar güçlü olursa olsunlar bizim İsmet pehlivan tecrübesiyle kimseye koca TKZS (köy emek tarım kooperatifi) koçunu kaptırmaz. Allem eder kullem eder,  gene şampiyon olur, koçla beraber büyük ödül olan parayı da cebine koyar bakar işine. Kimseden ses çıkmadı, herkes sus pus olmuştu. Bakalım neler yaşanacak dilerim yanılmam. Büyük güreş, büyük kapışma asıl güreş başlamıştı. Köyümüze dışarıdan gelen genç pehlivanın diri güçlü bünyesi biraz gözümü korkutmuştu, iyi de güreşiyordu, oyun üstüne oyun deniyor ama bir tülü bizim koca İsmet pehlivanı deviremiyordu. Güneş yükselmeye başlamış, hava biraz daha ısınmıştı. Yarım saattir süren amansız müsabaka iki güreşçiyi de yormuştu. Hata yapanın, bir anlık dikkati dağılanın yenileceği bir maç olacağı belli olmuştu. İşte  bu anlar bizim tecrübeli güreşçimizin anlarıydı, tecrübesini konuşturacak ve yine galip gelecekti. İsmet pehlivan ters bir künde ile rakibimi yeşil meranın çimlerine sermişti. Güreş başlamadan bitivermişti. Demek ki tek başına güçlü olmak yeterli olmuyordu, zamanlama, taktik bunlar hep tecrübe işiydi. Dışarıdan gelen rakip güreşçi çok üzgün değildi, büyük bir  ustaya yenilmiş ve bu oyundan büyük dersler çıkartmıştı. İsmet pehlivana sarılmasından saygısından beden dilinden belli ediyordu. Zafer çığılıkları bütün güreş alanını inletiyor, köylülerimiz bizim pehlivanı alkış yağmuruna tutuyorlar, omuzlarda gezdiriyorlardı. İsmet pehlivan 100 leva parayı cebine koymuş, koca TKZS koçunu’da omuzlarına almış sevinçten daireler çizerek meydanda turluyordu. Güreş hevesini almış köylülerimiz ve misafirlerimiz yavaş yavaş İsa Armutluk alanında bulunan köyümüzün futbol sahasına doğru yol çıkmış, hatta biraz telaşla az sonra başlayacak olan maça yetişmeye çalışıyordu.

II.

Bir Mayıs işçi bayramı kutlamaları keyifli bir hale gelivermişti, insanlar tören sıkıntısından nefes almış, eğlenmeye, hayattan keyif almaya başlamıştı. Şimdi  en heyecanlı bölüme sıra gelmişti.

Komşu Takım Yeni Mahallenin formaları beyazdı, Bizim köyün takım formaları mavi. İki takım da çok güçlü, iki takımda çok iddialıydı. Üç köyden erkekler gençler  maç başlamadan saha kenarlarındaki yerlerini almışlar, sabırsızlıkla maçın başlama saatini bekliyordu. He iki takım oyuncuları son hazırlıklar ile haşır neşir oluyorlar, birbirlerine son taktikleri veriyorlardı. Takımlar açıklanmıştı.

Yeni Mahalle Takimi 

Yeni Mahalle Köyü Takımı:

1-  Yusuf (Hacıların)

2- Nazım (Kroyf)

3- Niyazi (Çerençeli Niyazi)

4- Müsfer (Ehlimanov)

5- Mehmet (Çolakların)

6- Müsfer ( Hacıların)

7- Cefer (Velilerin)

8- Selim (Çolakların)

9- Çakır Ahmet 

10- Neşko 

11- Nejdi 

Teknik Direktör : Velilerin Mustafa (Sadıkov)

Mur

Muratlar Köyü Takımı :

1- Mustafa ( Kara Mehmet )

2- Nuri Hüseyin 

3- Küçük Sabri 

4- Rıdvan ( Tepelilerin)

5- Büyük Sabri (Strugar- (tornacı))

6- Küçük İbrahim ( Hacı İbramların)

7- Küçük İsmail  (Hacı İbramların)

8- Remzi Aga (Alfa )

9- Ramisko 

10- Nihat (Tıkız)

11- Osman (Gorski)

Teknik Direktör : Küçük İbrahim ( Hacı İbramların)

Hakem : Boğazkesen Köyünden İzzet Muallim 

Görüleceği üzere kadrolar çok çetin ve güçlü kadrolardı. 1983 yılının en önemli derbi maçlarından  biri oynanacaktı. Hakem İzzet muallim saha kenarından hem kale direklerini kontrol etmesi için birilerini görevlendiriyor, hemde acil bir müdahalesi için gerekli kontrolleri yapıyordu. Köyümüzdeki sağlık ocağının felşeri (sağlık memuru) Geneova mazereti dolayısı ile maça gelememiş onun yerine köylümüz Ömer Felşer nasıl olsa oradaydı zaten, göz kulak olacaktı. Köyümüzün  Rus  UAZ marka yeşil lineykası (ambülansı) şöförü Talip Aga ile saha kenarında hazır bulunuyordu. Son hazırlıklar neredeyse tamam gibiydi. 

Maç saati gelip çatmıştı. Seyirciler biraz kebapçelerin biraz da biraların etkisiyle coşmuştu. Şarkılar türküler  söyleniyor, sloganlar atılıyor, herkes kendi takımına sahip çıkarak destek olmaya çalışıyordu. 

Hakem İzzet Muallim son centilmenlik hatırlatmalarını yaptı ve düdüğünü çalarak müsabakayı başlatmıştı. Kura çekimini misafir takım kazandığı için kale seçimini onlar yapmıştı. Maçta ilk ayağını topla buluşturan Muratlar Köyünden Tıkız Nihat ile paslaşan küçük İsmail oyuna hızlı başlamışlardı. Sahada fırtınalar kopuyordu, top bir o kaleye bir bu kaleye gelip gidiyordu. Belli ki iki takımda birbirini deniyor, ölçmeye tartmaya ve anlamaya çalışıyordu. Kontrollü bir maç olacağı belliydi, kimse hata yamak istemiyordu. Hata yapanın kaybedeceği bir maç olacağı daha şimdiden anlaşılıyordu. Böyle özel bir günde maç kaybetmek her iki takım için de hem moral hemde prestij açısında iyi olmazdı. Maçın 11 dakikasında rakip takımın gölcüsü 10 numaralı formasıyla Neşko ceza sahasına girmeden arttığı şutla adeta yüreklerimizi ağzımıza getirmiş, top kaleyi sıyırıp auta çıkmıştı. Bizim takımın hem kaptanı hemde teknik direktörü Küçük İbrahim orta sahadaki arkadaşlarını yerden oynayın, topu kaldırmayın, tek pas yapın diye uyarıyordu. Maç dakikalar  geçtikçe gerginleşiyor oyunun hızı ve kalitesi artıyordu. Maçın 16 dakikası oynanıyordu, gene rakip takım bir hücum geliştirme peşindeydi. 11 numaralı rakip futbolcu Nejdi topu sağ açıktan ceza sahasına ortalamıştı. Havada bir muz şekli çizerek süzülen top  ceza sahası girişinde bulunan 2 numaralı Kroyf lakaplı  Nazımın ayağında oturduğu gibi şut olarak kaleye yönelmiş ve  kalecimizin sol üst köşesinden füze gibi geçerek ilk gölü rakip takım kaydetmişti. Estetik ve seyri  güzel bir gölün karşısına kaydeden olarak Kroyf Nazımın adı yazılmıştı. Hakem İzzet Muallimin uzun düdük sesi gölün tesçil edildiğinin işaretiydi, top santraya konacak ve kaldığı yerden devam edecekti. Muratlar Köyü futbolcuları biraz gerilmiş moralleri bozulmuştu. Nee atmesin, nee pas vermesin, topu ayağında çok tutesin gibi münakaşalar başlayınca  kaptanın sesi duyuldu. Arkadaşlar sakin olun daha maç yeni başladı ne bu telaş, yapmayın böyle, oyununuzu dağıtmayın sıkı durun, yardımlaşın moralleri yüksek tutun gibi klasik uyarılarını sıralıyordu. Maç kaldığı yerden devam ediyordu. Muratlar takımından 8 numaralı Remzi Agam topu rakip takımın ceza sahasına ortaladı, top 9 numaralı  Ramiskonun önüne düştü. Ramisko topu bir füze gibi rakip takım kalesine gönderdi, top o kadar hızlı olmasına rağmen kaleyi bulamadan saha dışına çıktı. Büyük bir gol fırsatı kaçmış, seyircilere saç baş yoldurmuştu. Artık ilk yarının son dakikaları oynanıyordu, hakem saatine baktı az sonra  maçın ilk yarısının bittiğini ilan edecekti.

Seyirciler bir nebze olsun heyecanlı geçen maçın ilk devresinden çok memnun görünüyorlardı. Horamakçı (Meyhaneci) Necip aga ızgarayı Isa Armutluk’ları alanındaki futbol sahasının kenarına kurmuştu.Taze taze kebapçe (balkan kebabı) ve sıcak sıcak kocaman  köfteleri ısgaraya koyduğu anda bütün sahayı ve etrafını iştah açan nefis bir koku kaplıyordu. Necip aga kebapçeleri 0,25 stotinkaya, köfteleri  0,20 stotinkaya satıyordu. Seyirciler, bizim ve komşu köylüler sadece yürüyerek maç seyretmeye gelmemişlerdi. Bazı seyirciler  Lada ve Moskovich markalı arabaları ile saha kenarına dizilmişlerdi. Arabaların bagajlarının dolu  geldikleri her hallerinden belliydi. Bazı araba bagajlarından kırmızı kasalar, bazı arabalardan ise gri ve ahşap kasalar  çıkıyordu. Kırımızı kasalarda Şumenska Spesialna Bombiçkalar vardı ( 0.33 ml Efes Pilsen şişelerinin aynı) Şumensko demek   kaliteli anlamına geliyordu,  tanesi 0,37 stotinka (kuruş) yani diğer markaya göre biraz fiyatları pahalıydı. Bir de ahşap kasalarda olan biralar vardı, o biralarda kötü değildi ama, onlar obiknovenna (sıradan) biralar sınıfındaydı.Başka bir afade ile onlar çok çabuk mayalandıkları ve çabuk bozuldukları için uzun süre bekletilmeye gelmezlerdi, fiyatları bu nedenden dolayı 0,32 stotinkaydı. Bira içmeyenler, yada alkol sevmeyenler sladoletçi (dondurmacı ) Yonuz agadan dondurma alıyor yada  gündöndü alıp  çıtlatıyorlardı. Hava mis gibi bahar kokuyordu, birde bu harika mevsim güneşinin yanında ızgarada pişen kebapların köftelerin yağları eriyince, ortaya çıkan mis gibi koku da aramıza sızınca, yaşamak bir başka güzel oluyordu. 

III.     

Devre arası dediğimiz, 15 dakika, iki köfte bir bira içilecek kadar kısa bir süreydi. Hakem İzzet muallim santrada top elinde saha içindeki futbolcuları sayıyordu. Son 45 dakika  oynanacaktı. Takımlarda bir değişiklik yoktu, kadrolar ilk yarıdaki kadroların aynıydı. Düdük çaldı oyun tekrar başladı. Muratlar takımı devre arasında  morallerini toplamış daha organize oynuyorlar, ama  sanırım çok istedikleri için golü bulamıyorlardı. Rakip takım daha temkinliydi, galibiyetin verdiği avantajla  kontrollü top oynamaya özen gösteriyor, az hata ile sahadan galip ayrılmak istiyordu. Ani kontra ataklar yaparak skoru garanti etmeye çalışıyorlardı. Bizim Köyün kalecisi bugün günündeydi, kaç yüzde yüz pozisyonu kurtardı saymadım ama harika oynuyordu. O bugün olmasaydı halimiz ne olurdu? Duman olurduk duman. Bizim takımı tutan seyirciler sürekli Mustafa, Mustafa diye tempo tutarak kalecimizi motive ediyordu. Zaman zaman sert geçen pozisyonlar oluyor, bu sefer her iki takım futbolcuları da hakeme dönüp itiraz ediyorlar ama çok ileri gidemiyorlardı. Nasıl gitsinlerdi, İzzet muallim bizim okulda öğretmendi, öğretmene karşı çıkılmazdı, çıkılsa bile çok saygılı ve disiplinli bir öğretmen olarak bilinir öyle anılır tanınırdı. Daha ilerisine asla musade etmezdi. Ayrıca her iki takımın ağır ziyaretçileri vardı. Mesela Muratlar köyünün Muhtarı Mıtko aga da oradaydı, Yeni Mahalleden eski muhtar İbram Embiev de oradaydı. Zaten bizim buralarda yani kültürümüzde büyüklerin, öğretmenlerin yanından saygısızlık edilmezdi. Öğretmen demek baş tacı demekti.

İkici yarının 30 dakikası çok yoğun geçiyordu. Muratlar köyü takımı atak üstüne atak yapıyor, ama rakip Yeni Mahalle de son derece akıllı ve kontrollü oynayarak zaman kazanıyordu. Artık son dakikalar yaklaşılmıştı. Son 15 dakikaya girilirken bizim takımdan kaptan ve teknik direktör Küçük İbrahim oyundan çıkmış onun yerine Pele (Akif) girmişti. Sanırım bizim teknik direktör maçı kenardan izleyip daha doğru stratejiler belirlemek istiyordu. Kaptan gemisini kurtarma peşindeydi.  Kenardan takımı yönetmeye başladığında bizim takım daha sakin akıllı oynamaya başlamıştı. Değişiklik işe yaramış kaptan ve teknik direktör zamanında yaptığı hamlelerle durumu kontrolümüz altına almıştı. Zaman yerinde durmak bilmiyordu. Saatler 88 dakikayı gösteriyordu, maçın bitmesine 2 dakika kalmış olmasına rağmen bizim takım hala mağluptu ve bir o kadar’da saldrıyordu. Rakip takım zaferi kutlamaya hazır, zafer çok yakındı. Zamana oynuyorlar fakat bizim takımın oyunun düzeldiğinin’de farkındaydılar. Herkes artık maçın bitimini beklerken bir mucize olacağına kim inanırdı. Son bir buçuk dakikada mucize beklenmiyordu. Orta sahada Yeni Mahalle takımı bir hata yaparak topu kaptırdı. Orta sahadan düz bir koşu yapan 7 numaralı oyuncumuz Küçük İsmail önündeki 3 rakip  futbolcuyu da çalımlayarak ceza sahasına girmiş kaleci ile baş başa kalmıştı. Aman yarabbim gol mü geliyordu derken, Küçük İsmail  kaleciyi de çalımladı, artık geriye meşin yuvarlağı sadece kalenin içine yuvarlamak kalıyordu. Tam o sırada bir rakip futbolcu son bir gayretle müdahale etmek istedi ama müdahale sonuç vermedi, top kale çizgisini geçerek mucize gerçekleşti, gol oldu.İnanılır gibi değildi. Öyle  şiddetli uğultu koptu ki, bana sanki 4 km ötedeki  fisek tepesinden de duyuldu gibi geldi. Yeni Mahalle takımı büyük bir zaferi kaçırmış, bizim takımı da böyle özel bir günde gemisini kurtarmıştı. Son dakikada attığımız gölle maç berabere bitmiş, hakem topu santra çizgisine koymadan maçı bitirmişti. Maçın son dakikalarındaki yüksek heyecandan dolayı oluşan stres gitmiş, yerine,  yorgunluğun hissedildiği tatlı bir anı geride kalmıştı. İşçi bayramı etkinlikleri hala devam ediyordu. Hayat insanları gülümsemeye, yaz güneşi yüreklerini ısıtmaya devam ediyordu. Sabah merasimden sonra güreşler, öğlen futbol maçı oynanmış akşam üzeri yaklaşmıştı. Saat akşam dört sularıydı, sıra  at yarışlarına gelmişti.

IV.

Fisek Tepesi 

At yarışları deyip geçmeyin. Atlar bizim çiftlikte yetiştirilen yarış atları, jokeyler bizim köyün gençlerinden seçilmiş çocuklardı. 

Yarışlara fisek tepesi eteklerinden başlanıyor ve tam bizim bulunduğumuz İsa Armutların’da son buluyordu. Yaklaşık dört kilometre yarışacak atlar İsa Armutların arasındaki kırmızı çizgiyi geçince son bulacaktı. Hepimizi yeni bir heyecan sarmıştı. Sabahın erken saatlerinden bu yana maceradan maceraya koşuyor, büyük bir keyifle eğlenmeye devam ediyorduk. Bir mayıs işçi bayramın o doyumsuz tadını çıkartıyorduk. İnkar edemeyeceğim sabahki törenler her sene canımızı sıksa da sonraki program bize ilaç gibi, derdimize derman gibi geliyordu.

Köylüler için böyle birliktelikler büyük bir kaynaşma, paylaşma ve kardeşçe yaşama fırsatı ve imkanı sunuyordu. Şimdiki gibi bilgi çağındaki gibi değildik; elimizde akıllı telefonlar, akıllı pedler modern cihazlar yoktu,  ama biz günlerimizi keyifle ve anı yaşayarak geçiriyorduk. İnternet nedir bilmezdik lakin çok mutlu çocuklardık. İşte böyle bir günün son macerasını yaşamaya gelmişti sıra. At yarışları önemliydi. Favoriler de belliydi ama son bir kaç yıldır hep aynı at şampiyon oluyordu. Bu yüzden olsa gerek  herkes bir mucize de bekliyordu sanki.  

Start verildi, yarış başladı. Başlama anonsu hepimizin kulağına kadar ulaşmıştı. Hepsi bizim TKZS çiftliğinde yetişen yarış atları son sürat koşmaya başlamışlardı lakin henüz gözle görülecek yakınlıkta değillerdi. 

Halk yine kendi arasında tahminler yağdırmaya başlamıştı. Gene Şeşin Hasan’ın kara beygiri birinci gelecek, bakın görün bakalım öyle olmayacak mı. Hayır bu sefer Hüsmen aga’nın baktığı  Genç İsmail’in bindiği Malina birinci gelecek, bak dedi’ya dersin, gibi farklı tartışmalar yapılıyor, herkes kendi fikrinin arkasında durmaya çalışıyordu. Atlar köye yaklaştıkça arkalarında daha büyük bir toz bulutu bırakarak bize doğru yani bitiş çizgisine yaklaşıyordu. Açık ara önde koşan iki at sonucu belirleyecekti. diğer dört at önde giden iki atı takip ediyor yarış son hızı ve heyecanıyla devam ediyordu. İki at bazen burun burun geliyor, o anlarda yarış kızışıyordu. Fakat siyah at daha bir diri daha bir istekli koşuyor birinciliği kimseye kaptırmak istemiyor gibiydi. Son beşyüz metreye yaklaşıldığında Fetaların Halil aganın baktığı Şeşiğin Hasan’ın bindiği Beter adlı kara beygir rakibine üç boy fark atarak yarış çizgisini büyük bir gururla geçiyordu. Artından genç İsmailin bindiği Malina ikinci olarak ipi göğüslüyordu. Halk müthiş bir sevinçle yarışı tamamlayan iki şampiyon atı alkışlarken diğer dört at da bitiş çizgisinden geçerek yarışı tamamlıyordu. Şampiyon olan namı değer kara beygir gene Beterdi. Jokeyine ödül taktim edilirken kara beygir Beter gururla yelesini bir sağ bir sola atarak adeta şov yapıyor kuyruğu ile de üzerindeki sinekleri kovalar gibi etrafına caka satıyor gibiydi.

Bir mayıs etkinlikleri programı sabah başlamış ve akşam son program olan at yarışlarının keyifli ve çekişmeli koşusuyla nihayet bulmuştu.Tören alanı boşalırken yorgun ama mutlu zamanlar geçiren Bularistan Eski Cuma Muratlar Köyü ile beraber komşu Boğazkesen ve Yeni Mahalle köylülerinin de ortaklaşa organizasyonu sona eriyordu.Yarın yeni taptaze  bir gün bu mutlu halkı bekliyordu. Yorgunluklar atılacak, armağan edilen bu dopdolu keyifli güzel gün için şükürler edilecekti. Herkes mutlu mesut yuvalarına dönmek için bitkin ve halinden memnun  olarak emin adımlarla evlerinin yolu tutmuştu.

Cevat ÇIRAK 

27.12.2018 

Sladoletçi Yonuz Aga


                                            Sladoletçi Yonuz Aga

Hava mis gibi.

Haftanın da  son günü.

Okuldan eve yeni gelmişim.

Saat güneşin çekilmesine yakın.

Evimizin bahçesindeki sebzeleri sulamayı çok seviyorum

Özellikle domateslerin suyu ne kadar çok sevdiklerini biliyorum

Çeşmeyi açıyorum, su, markucun (hortumun)  ucundan dökülüyor

Toprak susuzluktan olsa gerek dudakları çatlamış gibi yorgun ve bitkin

Su toprakla buluşuyor, aman Allahım, nasıl arzulu bir buluşma bu böyle,

İşte diyorum sevenlerin kavuşması gerçekleşiyor, etrafa bir güzel koku yayılıyor

Topraklı suyun kokusunu kocabam (dedem) sevdirmişti, bayılırım hatta özlerim bu sahneyi ve bu sihirli kokuyu.

Öyle bir zevkle sevgiyle suluyorum ki domatesleri, su toprağa hayat veriyor.

 Sıra biberlere gelince biraz suyun hızını  kesiyorum, onlar domatesler gibi değil

Kocaba’mın öğrettiğinden öyle biliyorum, her sebzenin meyvenin durumu özel

Birden kulağıma davul sesi geliyor, galiba yukarı mahalleden geliyor ses

Evet evet eminin, davulun sesinden anlıyorum yukarı mahalleden geldiğini

Eh diyorum gene yaşadın Cevat, üç gün üç gece düğün var, bolluk bereket var.

Bizim köyde düğünler Cuma’dan başlar, pazar akşamına kadar devam eder

O zamanlar öyleydi, kırk yıl önce yani, masalar kurulur. koyunlar danalar kesilir, pilavlar piyazlar serilirdi sofralara.

Kasalarla biralar, damacana damacan ev yapımı toprak altında yıllanmış, çocuğun kızın düğünü için saklanmış, yıllandırılmış, erik üzüm rakıları,

Ama ben en çok sladolet (dondurma) yiyeceğim bol bol ona seviniyorum,

Hatta muhtemelen yarına kadar bana uyku yok, ufff ya sabah olmaz artık bana,

hemen yatsak uyusak sabah olsa diye içimden geçiriyorum çocuk aklımla

Nasıl sevinmem, bakın şimdi anlamaya çalışın beni, hak vereceksiniz

Yarın sabah herkes güzel elbiselerini giyecek, ayakkabılarını silecek

İşleri biraz öteleyecek, erteleyecek ve düğüne gidecek, yenecek içilecek

güzel sohbetler edilecek, yeni aşklar yeni yavuklular, yeni hayaller başlayacak

Ama, bunların benim için bir önemi yok, ben dondurma kokusunu aldım bile

Yarın Yonuz aga yeşil koşlu (sepetli) motoru ile gelecek düğün meydanına

Açacak çadırını (şemsiyesini) motorun sepetindeki donduma kazanın üstüne

Sonra külahları çıkartacak kaşondan (kutudan), bir güzel dizecek  üstü üste.

Sonra açacak dondurma kazanın kapağını, önce kendi tadına bakacak, bakalım lezzet tamam mı diye

Sonra da evde kese kağıdından hazırladığı gündöndü kaplarını özenle çıkartacak

Gündöndü çuvalını da yanına açacak,  sonra tamam diyecek her şey tamam.

Köy sütünden doğal dondurma, kaymak mis mis, ah bir külah olsa da yesek

İşte ben bu dondurma motorundan ötürü bu gece uyuyamayacağım,

Daha şimdiden 20 santin (kuruş) parayı ayarlamam lazım diyorum

Yatakta uykusuzluktan dönmektense plan yapmam lazım.

Annem diyorum kesin verir kıyamaz, dedem de verir o garanti, oldu bu iş

Ama yedek plan da olması lazım keselerinde (cüzdan) bozuk para yoksa yandık.

Kağıt para vermezler, çok olur alıştırmamak için tabiği, yoksa para var, ama…

Amaan  diyorum olmadı kümesten yumurta toplarım, gider Kadir agaya  satarım, ne olacak ki!

Hemen dondurmalar bitmeden benim bu para işlerini halletmem lazım.

Zaman sınırlı, saman değerli, para işini kafamda çözmeye çalışırken, dalıyorum…

Nihayet sabah oluyor, düğün kalabalıklaşmadan hazırım, paralar cepte,,,

Zarten para hiç sorun olmazdı ki o zamanlar, para işi en kolay iş,

Ama bakalım dondurmacı Yonuz aga kaç külah verecek, of sıkıntılı işer işte

Düğün alanına ulaşır ulaşmaz hemen gözüm koşlu motoru aramaya başlıyor

Birden göremeyince tereddüt ediyorum, bugün gelmiyecek mi acaba diye

Tansiyonum fırlıyor, canım sıkılıyor, hayat enerjim düşüyor, derin bir iç çekiyorum

Çok belli olmuş her halde, mahalleden ve köyden arkadaşlar farkediyor durumu

Onlar, sormadan ben meraklarını gideriyorum,

Yonuz aga gelmemiş motor yok, ben dondurma almaya geldim, canım sıkıldı diyorum.

Teeee motor orda, muzikantların (orkestranın) arkasında, bak görmemsin,

Daha sabahtan geldi, diyor bir arkadaşım,,,,

Ağustos sıcağında suya yanmış, suyu görmüş domatiler gibi seviniyorum

Bir elim hep cebimde, hiç çıkarmıyorum, çünkü santinler o cebimde,

Koşa koşa gidiyorum yeşil koşlu motorun yanına;

Bir dondurma diye sesleniyorum,

Gür ve öksürükle karışık bir sesle cevap gecikmiyor.

Kaç santininlik ne kadar istesin

Bir kaç kere yiyecem diye soruya soruyla cevap veriyorum.

5 santine oleri mi?

Olmaz diyor, gülümseyerek, en az 10 santinlik oleri,  ama ben sana  biraz veririm diyor,

Var benim param, 10 santinlik olsun, tamam diyorum

Kazan açılınca taze buram buram, serin serin dondurma kokuları sarıyor etrafı,

Biraz fazla doldurdum, ama bana söz ver yavaş yiyeceksin, yoksa hasta olursun

Tamam Yonuz agam, acele etmiyeceğim, yavaş yavaş yiyeceğim,

Dondurma külahı elimde, nasıl mutluyum, söz verdim yavaş yalayacağım diye,

Ama bir yandan da akar ziyan olur korkusuyla çabuk çabuk bir üstten bir yandan,

yudumluyorum taze dondurmayı.

Dondurma daha ben bir yere oturamadan bitiyor, ama çok tatlı ne yapem,

Dayanamıyor insan…

Keyfim yerine geliyor, nasıl özlemişim, nasıl hasret kalmışım, dondurmaya

Hemen ccebimden bir on santin daha çıkartıyorum, koşa koşa motorun yanına

Sıra var, köyümüzün çocukları bir ordan biri burdan sesleniyor,

Bana on santınlık, ben yirmi santınlık isteem, cıvıl cıvıl etraf

Çocuklar mutlu, çocuklar kımıl kımıl renkli, çocuklar dondurmaya hayran.

Bağrışmayın kafam şisti, sıraya girin, korkmayın bitmeyecek, daha evde de var

Yonuz aga hem çocukları sıraya sokmaya çalışıyor, hemde gürültüden rahatsız

Ama biz çocuklar nasıl sevinmeyelim, nasıl biter diye endişe etmeyelim, ya biterse, ya tam sıra bana geldiğinde hiç kalmazsa, ne yaparız telaşıyla coşuyoruz

Yonuz aga alışverişten memnun, biz çocuklar dondurmanın lezzetinden memnun

Yonuz aga bizi çok seviyor, bizde onun muhteşem dondurmasını seviyoruz.

Biz Köylü çocukları dondurmayı Yonuz aga ile tanıdık, onun sayesinde sevdik.

O zamanlar, yani kırk sene evvel köyde dükkanlarda dondurma satılmazdı ki

Bize dondurmayı sevdiren, tanıtan, mutlu eden yüzümüzü güldüren, sladoletçi Yonuz ( dondurmacı Yunus) agayı hiç unutmadık, unutmayacağız.

Yıllar sonra Yonuz aga da  zorunlu göçle Bulgaristanın Eski Cuma Muratlar köyünden Türkiye’ye İstanbula göç etti. Yıllarca Türkiyede yaşadıktan sonra hakkın rahmetine kavuştu, sırası gelen herkes gibi ebediyete intikal etti. Allah mekanını cennet eylesin.

Biz sladoletçi Yonuz aganın çocukları olarak onu hiç unutmayacağız, hep güzel hatıralar ile kendisini yad etmeye devam edeceğiz.

Cevat ÇIRAK

17.12.2018