Fotoğrafçı Sali Muallim

Sabahın ılık yeli sınıfımızın açık penceresinden süzülerek içeriye dalıyor hala uyumakta olan ruhlarımızı uyandırmaya çalışıyordu. Çok erken saatlerde kalkmaya alışık biz köy çocukları nedense bugün uyku mahmurluğunu üzerimizden atamamıştık. Birden sınıfın kapısı açıldı ve sınıf öğretmenimiz kendinden emin adımlarla sınıfın ortasını adeta yararak kara tahtanın önündeki masasına doğru ilerliyordu. Sınıf birden kendine gelivermiş uykudan eser kalmamıştı. Hepimiz oturduğumuz rahlelerimizde derse hazır hale gelmiştik bile.

Sınıf öğretenimiz, bugün haftalık değerlendirme yapacağız çocuklar, defter ve kitaplarınızı kaldırın sohbet edeceğiz diyerek konuya girivermişti bile.

Önce ders notlarımızı kontrol etti. Bizim oralarda öğretmenler sınıfta bir öğrenciyi imtihan ettiği zaman verdiği notu önce kendi not defterine sonra bizdeki not defterlerine (belejnik) işler imzalardı. Bizde aldığımız notu eve dönünce velimize imzalatır ertesi günü öğretmenimize gösterirdik. Çok şükür benim bu konuda hiç sıkıntımız olmadı. Derslerim hep beş ve altıdan aşağı olmazdı. Bizim zamanımızda en yük not altıydı. Öğretmen tek tek hepimizin notlarını kontrol ettikten sonra, çocuklar size bir duyurumuz var diyerek, hepimizi meraklandırmıştı. Okulumuzda öğrencilere yönelik kurslar açılacak dedi. Açılacak kurslar fotoğrafçılık ve iş makineleri kursu olacaktır. Katılma mecburiyeti yoktur, katılmak isteyenler ders sonunda tarafıma adlarını yazdırabiliriler. Kontenjan sınırlı olacağından acele karar vermenizde fayda var diyerek duyuruyu bitirmişti.

Ben hemen fotoğrafçılık kursuna adımı yazdırmıştım. Bu kurs nedense her öğrencinin ilgilisini çekiyordu fakat zor olur düşüncesiyle arkadaşlar pek kayıt olmaya yanaşmıyorlardı. Benden başka sınıfta bir arkadaşım daha kayıt olmuştu. Köyümüzde ilk kez böyle bir kurs açılıyordu. Toplam kontenjanı bilmiyordum, farklı 6,7 ve 8’ci sınıflardan toplam 8 öğrencinin kayıt yaptırdığını öğrenmiştim.

Düşünsenize bundan kırk yıl önce bir köy okulunda fotoğrafçılık kursu açılıyordu. İlk kursiyerlerden biri de ben olacaktım. Bu yazdıklarıma inanmayanlar olabilir, ama bu benim içim bir mucizeydi. 1970 li yılların ortalarında Kuzey-Doğu Bulgaristan coğrafyasında Eski Cuma şehrinin Muratlar Köyündeki bir köyün çocukları fotoğraf makinası ve fotoğrafla buluşacaktı. Biz bugün bile bunun hayalini kuramazken sosyalist bir ülkenin köyünde çiftçilerin, emekçilerin çocukları fotoğrafçılık öğreneceklerdi. Bu müthiş ötesi bir şeydi.

Dersleri kimin vereceğini hepimiz biliyorduk. Bizim köyde bu işlerden anlayan tek bir kişi vardı, oda köyümüzün öğretmenlerinden olan Sali Muallimdi. Sali Muallim köyümüzdeki fotoğraf çeken ve bunları işleyebilecek karanlık odaya sahip tek kişisiydi.

Kurs yeri büyük okulun yanındaki bizim baraka olarak tabir ettiğimiz, sonradan ilave edilen prefabrik okulun sol tarafındaki sınıfın bitişiğindeki küçük bir odada yapılacaktı. Kurslar akşam saatlerinde yapılacaktı. Haftada 2 gün ve 2 saat olarak planlanmıştı. okul dönemi aynı zamanda kurs dönemi olarak geçerli olacaktı. Dersler akşam saat beşte başlayacak yedide bitecekti.

İlk dersimiz ilgi çeksin diye karanlık odada yapıldı. Kayıtlı sekiz kursiyerden altısı sınıfta hazır bulunuyordu. Karanlık odada Sali Muallimin ne yapacağını merak ederken heyecanlıydık, ama boş durmak olmazdı. Hocamızdan habersiz kendi aramızda çaktırmadan şakalaşıyor, zaman geçiriyorduk. Sali muallim bizim sınıfın derslerine girmediği için tanımıyordum. Nasıl bir tarzı olduğunu bilmediğimden karanlık odadaki disiplini bozmamak için pür dikkat söyleyeceklerini dinlemeye konsantre olmuştum.

Çocuklar hoşgeldiniz diyerek derse başlamıştık. Ses tonundan tecrübeli ve disiplinli bir hoca olduğunu hepimiz anladık mı bilmiyorum, lakin ben anlamıştım. Son derece kendinden emin fakat bir o kadarda sakin ve etkileyeci bir tonda konuşan hocamızın konuya verdiği önem anlaşılıyordu. Çocuklar çok meraklısınız biliyorum, öğrendikçe, keşfettikçe çok seveceksiniz, hiç elinizden eksik etmeyeceksiniz, iyi ki gelmişim diyeceksiniz diyerek bizi konunun içinde dahil etmeye çalışıyordu. Aynı zamanda elinde tuttuğu Rus malı Zenit TTL marka fotoğraf makinasını bize göstererek tanıtmaya çalışıyordu. Odanın içinde kırmızı bir ışıktan başka bir ışık olmadığı için bizde makinayı yarım yamalak görebiliyor, daha çok ilgili göstermeye çalışıyorduk. Benim için müthiş bir mucizevi gündü diyebilirim, daha ilk gün olmasına rağmen o sihirli kutudan çok etkilenmiştim. O kadar heyecanlanmıştım ki ilk geçen 2 saatlik süre bana beş bilemedin on dakika gibi gelmişti. Bu kadar kısa sürelerde biz bu işi nasıl öğrenecektik ki, bu zaman yeterli olacak mıydı, kurstan eve dönerken kafamı kurcalayan sorular sormaya devam ediyordum.

Çok geçemden kursa katılan çocukların hepsi Sali muallim sayesinde bu küçük fotoğraf makinası denen sihirli kutuyu çok sevmiştik. Hatta öyle derin sevmiş ve arzu etmiştik ki ailelerimizi ikna edip bizde fotoğraf makinası sahibi olmaya başlamıştık.

Hiç unutmuyorum Sali muallimin önerisi ve tavsiyesi ile bir okul gezisinde Sofyadaki büyük yürüyen merdivenli mağazadan kendime Smena 8 marka Rus malı bir fotoğraf makinası almıştım. Makinaya 14.5 leva para vermiştim. Deri kılıflı çok fiyakalı bir makinaydı, nasıl sevinmiştim. İçinde 36 mm bir ORWO marka film takılmış halde ilk fotoğraflarımı Bulgaristanın başkenti Sofya’da İvan Vazov tiyatrosunun önündeki parkta çekmiştim. Ne tesadüftür ki o fotoğraflar birlikte geziye katıldığımız arkadaşlarımın fotoğrafları idi, ve hala o değerli anıları saklarım. Fotoğraf makinasını aldığım mağazanın yürüyen merdivenlerini de hiç unutamıyorum bu arada; İlk kez yürüyen merdivene biniyordum, sene 1977 yazı, 12 yaşındayım, ne güzel günler geçirmiştim çocukluğumda, hiç ama hiç unutamıyorum. Güzel hissettiren günler unutulmuyor, unutulamıyor, istesiniz de olmuyor, ama ben zaten unutmak istemiyorum.

Derler ilerlemeye devam ettim. Bir kaç hafta Sonra kursumuzun öğretmeni Sali Muallim ile çok güzel vakit geçirmeye başladık. Hocamız bize fotoğrafla iligili ne biliyorsa en basit ve etkili yolla anlatıyor, bizler hayranlıkla izleyerek yeni ufuklara açılıyorduk. Sölemeden geçmemeliyim. O zamanlar okullarda resmi dil Bulgarca olmasına rağmen bizim köyde hiç Bulgar öğrenci yoktu. Buna rağmen Sali muallim bizimle karanlık odada bulgarca konuşaya başlar fakat okuldan herkes çekildikten sonra önce usulca sonra normal bir tonda türkçe konuşmaya geçiyorduk. Ne komikti ama, düşünsenize öğretmen türk, öğrenciler türk ve ya çingene çocukları, hiç bulgar öğtrenci yok ama biz bulgarca konuşmak zorundaydık. Hocamız da önce kendi ve bizim halimize gülüyordu. Zaten hangimiz çok iyi bulgarca biliyorduk ki, çok trajikomik bir durumda ama çaresiz bu duruma mecburduk. Hatta ben belki o dönemlerde bulgarcadan çok çingenece dilini daha iyi biliyordum. Çünkü biz müslüman çingene çocukları ile aynı mahallenin uşakları olarak aynı tozun içinde yuvalanıyorduk, ama illa zorla bulgarca konuşmaya zorlanıyorduk.

Bu arada Sali muallim içimizden bu işe yatkın olanları seçmeye başlamış sorumluluklar vermeye çabalıyordu. Sanırım seçilen öğrencilerden biri de bendim. Filmleri yıkama, fotoğrafları basma ve kurutma işlerini bir çok kez ben yapmaya başlamıştım. Hocamız bize güvendikçe sorumluluklarımız arttı, sadece bu kadarla kalmadık, bir kaç önemli anma gününde ve toplantılarda bizde fotoğraflar çekmeye başlamıştık. Hayat hocamızın sayesinde bize daha bir renkli ve cıvıl cıvıl gelmeye başlamıştı. Renk denizinde yüzüyor, keyifli anlar yaşıyorduk. Ah o günler ah o unutulmaz anılar, beni siz delirttiniz.

İşte bu değerli ve yetenekli Sali Mullim sayesinde bizim köyümüzdeki fotoğraf albümleri güzel ve keyifli anılarla doludur.

Unutamdan belirtmeliyim o yıllarda dijital fotoğraf diye bir şey yok, fotoğrafçılık zahmetli ve maliyetli bir işti. Herkese göre değildi yani.

Sali Öğretmen aslında bizim Salih öğretmenimizmiş; Biz Memlekette Sali Muallim diyorduk ama Türkiyeye göç ettikten sonra Salih Öğretmen olduğunu öğrenmiştik. Ne yapalım, bizim oralardaki şivemiz Salihi bilmiyordu, bizde geleneklerimize uygun haraket ediyorduk.

Günler geçtikçe ustalaştık, bir süre sonra elimizdeki fotoğraf makinelerini beğenmez olduk. Yetersiz bulmaya başladık. Salih öğretmenimiz için bu havadisler güzel havadislerdi. Bu gelişme demekti, kursun başarılı olması anlamına geliyordu.

Salih Öğretmeni yazmaya ve sizlerle paylaşmaya karar verdiğimde, en az 3-4 hafta her dakika bize böyle bir beceriyi kazandıran bu değerli hocamızı nasıl anlatmalıyım diye düşündüm, kafa yordum;

Değerli Hocamız bize;

  • Sadece vizörden bakmayı öğretmemişti, o küçük kutunun arkasından bakmayı bilirsek kocaman renkli bir dünya olduğunu öğretmişti, göstermişti.
  • Diyafram, estantene zamanlayıcı nediri öğretirken, görmenin yeterli olmayacağını, bakmayı öğrenmemiz gerektiğini anlatmaya çalışmıştı.
  • Fotoğrafı sevdirmek kolaymış, ama değerli hocam bize o sihirli kutu ile doğayı, hayvanları, insanları sevmeyi öğretmişti,
  • her nesenin, her canlının içindeki güzellikleri görmeyi öğretmişti,
  • Öğrenmek için sabırlı olmayı, başarının tesadüf olmadığını, emek istediğini öğretmişti.
  • Sevgili hocamız bize daha o kadar çok hayat dersi vermiş ki, bazılarına belki sıra gelmemiş olabiliri diye düşünüyorum bazen. Ebette bunu zaman gösterecek, beklemeyi sabretmeyi öğrendik sayesinde. Şükürler olsun.

Bence Salih Öğretmen bize en çok iyi insan olmanın kurallarını, erdemi, haysiyeti, onuru da öğretmişti. İyi insan olabildiysek hep bu emektar öğretmenlerimiz sayesinde gelişti ve mutlu sona ulaştı diyebilirim.

Yıllar sonra bu anımı sizinle paylaşırken, cümleleri düzgün kurmaya çalışırken o günler bir bir aklıma geliyor, hüzünleniyorum, o hayat doldu neşe dolu günleri iyi ki yaşamışım diyorum.

Yıllar geçmeye devam etti, Bizler ateşten gömlekler giydik, acılar sıkıntılar çektik ama bir şekilde büyüdük. Hayat devam ediyordu. Çalıştık didindik, çok çalıştık, aile kurduk, çoluk çocuk sahibi olduk, torun sahibi olduk, ve nihayet emekli olduk, hala yaşamaya çabalamaya devam ediyoruz. Şükürler olsun.

Yıllar olgunlaştırıyor insanı, hayatı daha anlamlı yaşamaya başlıyoruz galiba.

Sevgili Salih Öğretmenimin sayesinde fotoğrafı çok sevmişim ben. Öyle ki Emekli olduktan sonra kalktım üşenmedim üniversiteye tekrar geri döndüm, iki yıl dört dönem fotoğraf ve video kameramanlığı okudum. Mezuniyet diplomama baktıkça hocama ne kadar teşekkür etsem azdır diyorum. Bizim ne kadar değerli öğretmenlerimiz varmış diyorum, ççok şanlıymışız çok. Sadece Salih Öğretmen mi geliyor aklıma derseniz, hayır hayır öyle değil elbette. Daha çok anılarım var, saygıyla andığım öğretmenlerim var benim. Beden eğitimi öğretmenim Recep Muallim, Coğorafya dersine giren Cemal Muallim, çok değerli sınıf öğretmenim Remziye öğretmen, hep hatırımda olan saygıya değer iyi yürekli güzel insanlar, öğretmenlerim, yol gösterenlerim, geleceğe ışık tutanlarım, iyi varsınız.

Elbette biz son bulsun istemedik ama, bu güzel hayat dolu, önemli derslerle süslenmiş günlerde bir gün son buluverdi. Her şey aniden bitiverdi. Hiç suçumuz olmadığı halde, hak etmediğimiz istemediğimiz sıkıntılara sürüklediler hepimizi.

Bulgaristan Türkleri neler çekti neler.

Müslüman olmak, Türk olmak suç olup çıkıvermişti. Türkçe konuşmak yasaklanmış, insanlar zorunlu bir göçe zorlanmıştı. Ata yurdunu bırakma zamanı gelmişti. Zorunlu göç sonucunda muhacir olmak zorunda kalan bizler çil yavruları gibi Türkiyenin çeşitli bölge ve şehirlerine göçe zorlanmıştık.

Yeni bir dünya, yeni bir düzen ve bambaşka bir hayat bizi bekliyordu.

İşte bu günler yaşanırken, Bulgaristan’da yaşayan diğer Türkler gibi, iyi yetişmiş Türk eğitim ordusu da anavatana göç etmeye mecbur bırakılmıştı. Salih öğretmende aynı kaderi paylaştı, oda ailesinle birlikte Türkiye’ye İstanbula göç etmek zorunda kaldı. Uzun süre Bulgaristan ve Türkiyede öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldu. Halen İstanbul iline bağlı Çatalca ilçesinin şirin bir köyünden yaşamına devam etmektedir.

Sevgili öğretmenlerimizi saygı sevgi ve hürmetle anmaya devam edeceğiz, bizlere kattıklarından dolayı köyümüzün okuluna ve öğrencilerine emek vermiş tüm değerli öğretmenlerime ne kadar teşekkür etsek azdır.

Bir dileğim daha var elbet: Hiç kimse yurdundan yerinden toprağından edilmesin, hep yazıyorum yine yazacağım ” Coğrafya kaderimiz olmasın.” Olursa da kimse merak etmesin. Biz Evladı Fatihanlar nereye gitsek, nerde olsak, taş üstüne taş koyar yine en güzelini yaşar yaşatırız. Biz Balkan türkleri ve Bulgaristan türkleri yüce önderimizden biliyoruz ki ”Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. ”

Saygılarımla Değerli Salih Öğretmenim.

Cevat ÇIRAK

03.02.1019

Çocukluğum Kaldı Köyümde

Tam kırk yıl önce,

Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde

Ilık bir Eylül gününde

tahtadan yapılmış kasaların içine ,

Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik

Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza

Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası.

Devam ettik yüklemeye,

köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik

Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık

itinayla yerleştirdik, zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza …

Kış olur soğuk olur ısınırız belki diye kesilmiş odunlarımızı,

Sobamızı taşı ve maşası ile birlikte aldık koyduk yanımıza

Sandıkları kapatman önce neyi unuttuk diye tekrar tekrar baktık arkamıza

Hesapta unuttuğumuz bir şey kalmamıştı sözde…

Oysa biz,

Köyümüzün temiz havasını,

sıcak mis gibi güneşini ,

yemyeşil ormanlarını,

serin sular akan şorul şorul deresini,

Bahçemizdeki bardak eriğini (mürdüm eriğini)

Var var diye öten beyaz ördeklerimizi

Kazlarımızı, can dostlarımızı,

ailemize yıllarca hizmet etmiş güzel gözlü eşeğimizi

alaca ineği ve yeni doğmuş küçük buzağısını

evimizin penceresinde güneşlenen saksıdaki çiçeklerimizi

Arka bahçemizdeki erik dut kiraz ağaçlarımızı

Mahallemizdeki koca çeşmeyi

komşumuzun dalları bizim bahçeye sarkan armut ağacını

her sabah ailemize taze yumurta veren tavuklarını

koyunlarımızı , ama daha çok unutamadığım beyaz ve kara kuzularımızı

evimizin bekçisi sadık dostumuz köpeğimizi

koyamadık o koca göçün ayrılığa sebep olan lanet sandığa…

Yer bulmadığımızdan değil, imkansızlığımızdan , çaresizliğimizden,

çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde.

Yüzyıllar süren ata yurdu maceramızı bir kaç günde yükleyiverdik

uzun bir tren katarının sıradan vagonundaki manasız konteynerine.

Oldu bittiye getirildi hayatımız, çocukluğumuz mutluluğumuz,

alındı elimizden.

Biz artık anavatandaydık,

göçmen oluvermiştik anlamadan dinlemeden.

Sonra çok gittik geldik, gördük kokladık toprağımızı

Özlem giderdik, rüyalarımızda gördük, unutamadık.

fakat bir türlü kavuşamadık, bir türlü sarılıp ağlaşamadık,

doya doya hasret gideremedik, avazımız çıktığı kadar bağırıp ağlaşamadık,

hep yarım kaldı hasretlerimiz.

Özlemeye devam ediyoruz edeceğiz elbet, hakkımız.

Lakin çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde

koyacak yer bulamadık, yerine geçecek yar bulamadık, bulsakta

köyümüzün evimizin yerine asla koyamadık

öğrendik ki mutlu olduğunuz çocukluğumuz

hiçbir sandığa sığmayacak, hiç bir tren onu yerinden alıp taşıyamayacak,

Biz özleyeceğiz bazen ziyaretine gideceğiz, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Soranlara ne günlerdi diyeceğiz, keyifli mutlu zamanlardı, çok güzeldi

çok özeldi diyeceğiz de,

Çocukluğum kaldı evimizde, köyümüzde diyemeyeceğiz.

Bağrımıza koca bir taş basıp önümüze bakacağız,

geçmişimizi hep güzel anacağız, hiç unutmayacağız. unutturmayacağız.

Coğrafya kader mi diyeceğiz?

Cevat ÇIRAK

22.01.2019

Geçmişim Girdi Kapımdan

Akşam olmak üzere, hava yeterince karamsar.

Hayır olsun diyorum, ümit üretmeye devam.

Az sonra kasvetli havanın nedeni belli oluyor.

Hafif hafifi kar taneleri uçuşuyor bahçemde

Hava kararıyor gece lambası haber veriyor

Karın yoğun bir şekil aldığını

İçimde nedensiz tarifsiz bir hüzün hissediyorum.

Tam o sırada

Geçmişim giriyor evimin kapısından

Köyüm geliyor aklıma

Masamda sıcak kahvemin ve dumanı

Peşinden kahve kokusu kaplıyor oturduğum salonu

Telaşsız geçmişi ziyarete gidiyorum

Dedemin bir katlı tek odalı evindeyim

Dışarda lapa lapa yağan diz boyu kar var

Sayada yeni doğmuş kuzular sesleri

Odada soba cayır cayır yanıyor

Sobanın üstünde mısır tenceresi mis gibi kokular salıyor

Fırında kumpirler olmak üzere

Dedem sobanın başına bağdaş kurmuş

Elinde sucuk ve bıçak yerde sofra bezi

Özenle bir kangal köy sucuğunu odun koruna hazılıyor

ince dilimlenmiş sucuk çoktan teslim olmuş ateşe

Bir tepsi dızmana (börek) , davlumbazda hazır

Dedemin kedileri biri beyaz biri boz

Kapıda miyavlıyorlar , kapının açılmasını bekliyorlar

Mirasçılar geldi diyor dedem, çabuk ol ilk kangal sucuk hazır

Kapı açılıyor kediler yerlerini biliyor, sıcak sobanın altı

yarısını ekmeksiz indirmişim mideye, yenisini bekliyorum

Dedem katık et demiyor, ben yedikçe o kesiyor yenisini hazırlıyor

Kediciklerin de hakkı var diyor dedem ikisine ayrı ayrı dilimliyor

Radyoda Sıdıka Ahmedova

yanık sesiyle Yavrumdan Ayrıldım türküsünü okuyor,

Boğazım düğümleniyor, hayallerim, memleketim, çocukluğum

bir bir geçiyor gözümün ününden,

Her şeyimiz yarım kalmış, her yanımız özlem ve hasret dolu,

Onlarca yıl geçmiş, biz hala ateşten gömlekle yaşıyoruz,

Bir yanımız Ata yurdunda bir yanımız Ana yurdunuda

İçimizde buruk bir sevinç, yarım kalmış mutlu çocukluk gençlik hayallerimiz

Ne bizim oralı, Nede bizim buralıyız…

yarım yamalak yaşıyoruz bu kısacık hayatı.

Radyoda türkü değişmiş

Kadriye Latifova Bayram gelmiş neyime okuyor

Gözlerim dumanlanıyor, dışarıda yağan kar , içimde tarifsiz fırtına

gözlerim doluyor, elimle siliyorum gözlerimin nemini ,

sobanın dumanındandır diyorum, sobanın dumanından

Kediler bana bakıyor,

Ben sokakta yağan lapa lapa yağan kar tanelerine

Yaşamayan ne bilsin ki ?

Özlem diyorum, ayrılık diyorum, hasretlik diyorum

Vatan hasreti diyorum, diyorumda da diyorum,

Kediler bana bakıyor…

Cevat ÇIRAK

15.01.2019

MUTLULUK

MUTLU’LUK

Her senin sonunda  önce kocaman heyecanlar sonra travmalar yaşatırız kendimize. Ne mutlu bizlere ki, uzun sürmez bu melankolik durumumuz. Hemen gelmekte olan yeniye sarılmak nedir böyle. Ama evet biz insanız, genelde yeniyi severiz. Eski yılın son gün ve gecesinde, gelmekte olan yeni yıla bizleri bağlayan saatlere kurtarıcı olarak sarılırız. 

Özellikle 2018 yılı için diyebilirim ki hepimizi çok yoğun bir şekilde yordu ve yıprattı. İşte bu nedenle olsa gerek, yılbaşı gecesi eski yıldan kurtuluyoruz diye sevinir yeni yıl gelmek üzere diye ümitlerimizi tazeler sinirlerimizi rahatlatmaya çalışırız. Hayaller umutlar saklandıkları sandıktan çıkartılır yeniden hafızamıza yüklenir, masalar kurulur sofralar donatırız. İmkanlarımız değerinde sevdiklerimize hediyeler almaya çalışırız. Ben hediyeye de karşıyım gerçi ama, teamüller her yıl beni yanıltır. Bu son gecenin bir kaç saatinde neler olur derseniz; Aslında kendimizi mutlu olduğumuza ikna etmeye çalışırız, ama nafile bir uğraştır bu, içimizdeki o vicdan dediğimiz kocaman adalet terazisinin karşısına geçince mış gibi dönem sona erer, kendimize geliveririz. O gece, yani eskiyi yeniye bağlayan gecede, birkaç saat sonra ne değişecektir ki, aslında hiçbir şey değişmez. Yarın, sabah olacak, yeni yılın ilk gününde,  bizler kaldığımız yerden yolumuza devam ediyor olacağız, hayat devam ettiği, aktığı yerden çarkında bizi öğütmeye devam edecek, kaldığı yerden sürüp gidecektir aslında. Aksini düşünen varsa, yada başka bir fikri olan varsa, ya şimdi konuşsun yada ebediyete kadar sussun deseler: Çoğunluk susmayı tercih edecektir. Oysa ben size gerçek olan, çıkarsız olan, insana yakışan gerçek mutluluktan bahsetmek istiyorum. Amerikalı hümanist yazar Kurt Vonnegut;

‘ Ve lütfen mutlu olduğunuzda bunu fark edin; ve haykırın ya da mırıldanın ya da sadece düşünmekle yetinin, ‘Eğer bu muhteşem değilse, muhteşem olan nedir ki!  ” der.

Nasıl güzel bir tarif ama öyle değil mi?

Şimdi sizden ricam olacak. Yukarıdaki fotoğrafa sakince ve dikkatlice bir bakınız.

Sizce bu çocuklar hangi ruh haliyle bakıyorlar?

Ceplerinde harçlıkları var mı?

Üstündeki kıyafetlerden, ayağındaki ayakkabılarından her hangi bir endişe veya eziklik hissediyorlar mı?

Nur yüzlü bu çocukların karınları aç mı tok mu?

Gözlerindeki ışıktan geleceğe umutla bakıp bakmadıklarını, çözümleyebildik mi?

Soruları daha çeşitlendirebilir  çoğaltabiliriz de. Ama eminim çok zaman kaybetmenden, kısa bir sürede, bir fikir  sahibi oldunuz diye düşünüyorum.

Bana sorarsanız ellerinde  avuçlarında yok bu çocukların. Gariban fakir kenar semtlerden birinin  ailesinin çocukları bu çocuklar, ama; işte bu masum çocuklar hepimize o mus mutlu gülen cennet yüzleri ile, sımsıcak hissettiriyorlar. Nasıl doğal bir hoşgörü ve kalpten gelen tertemiz bir sevgi ile sarılmışlar hayata. Birçoğumuzdan  daha mutlu mesut görünüyorlar. Kanımca onları böyle mutlu keyifli eden şey, var olanla yetinmeyi ve şükretmeyi becerebilmeleridir. Sahip olduklarının kıymetini çok iyi biliyorlar, gönülleri çok zengin bir eda içerisindeler. Varlıklarını paylaşmaya hazırlar, hatta paylaşırlarsa mutlulukları çoğalacak coşacakmış gibi bir ruh halleri var. 

Durumları ne olursa olsun anı yaşıyorlar, kalplerinde bir gram kötülük yok.

Ruhları iyi insanların sihirli elleri ile yoğurulmuş bu çocuklar ne kadar  mutlular, nasılda hayata bağlılar, nasılda da mutluluğun tam ortasına kurulmuş elmadan pay alan kurtçuklar gibi göz haklarının doğal sefasını sürüyorlar.

Fotoğrafa bakınca sorular soruyorum kendime.

Yeni yıl gibi özel günleri beklemeye ne gerek var ki?

Sabah uyandınız, perdenizi açtınız, odanızın içini dolduran ışığın kaynağı olan sonsuz enerji mucizemiz güneş, uzaktan size gülümsüyorsa, al sana tertemiz yeni bir sayfa. Al sana mutluluk.

Tercih senin. İster bu yeni sayfayı güne çevir, ister bir kaç saat olarak değerlendir, yada hayal gücün, insan sevgin varsa, gönlün iyiliklerle dolup taşıyorsa, senin özel bir güne ihtiyacın yoktur, yaşadığın sürece hayata karşı her zaman bir sıfır öndesindir.

Bakın ünlü bir filozof mutluluk hakkında ne diyor;

”En büyük düşünürlerden Sokrates’e göre mutluluk dışarıdan gelen ödüllerle, başkalarından duyulan övgülerle elde edilmez. Aksine kişinin kendine bahşettiği özel, kişisel başarılardan gelir.

İhtiyaçlarımızı azalttıkça, küçük mutlulukların değerini anlarız.”

Bu sözler sanki yukarıdaki fotoğrafta bize umut veren çocukların mutluluk formülünü binlerce yıl öteden vermiş gibi.

Evet mutlulukla ilerleyen bir kahramanlar ordusuyuz aslında, lakin yolda yürürken sadece önümüze baktığımız için, yolun kenarındaki muhteşem doğayı ve güzellikleri kaçırıyoruz sanki. Oysa  bir başka bilge kişilik ne güzel tarif etmiş.

Hedef yolculuktur” mantrasına benzer şekilde, Buddha mutluluğu, bir yere, bir şeye ulaşmaktan ziyade; kişinin yaşamakta bulduğu doyum olarak tanımlıyor.

Ulaşılması gereken, mutlak bir amaç olmadığını söyleyen Buddha, mutluluğu ancak yolculuğumuz sırasında bulacağımıza inanıyor.

Hadi iki işi bir arada deneyelim ne dersiniz? Hem yolumuza devam edelim, hemde yolun kenarında açan çiçekleri, kiraz ağaçlarını, ağaçaların dallarında beste yapan kuşların melodilerini fark edelim, yüzümüz şenlensin, gönlümüz coşsun zengileşsin, keyiflenelim. 

Konfüçyüs’ün mutluluğa yaklaşımı tarih boyunca;

 ”Olumlu Düşüncenin Gücü gibi birçok kitapta yankılandı.

Konfüçyüs’egöre mutluluk, biz onun varlığına inandıkça kendisini arttırır.”

Keyfini sürün, bu günün yarını yok, telafisi yok, yıl başını beklemeyin, anı yaşama hakkımız var bizim. Güzel günler ve mutluluk hep sizinle olsun. Mutluluklar hep senin olsun. Yeni yılı beklemeye gerek kalmasın, mutluluk yanıbaşımızda, yeterki hissedelim ve başımızı çevirelim, görmeyi ve daha da ötesi güzel bakmayı bilelim.

Mutlu Yıllar…

Cevat ÇIRAK

31.12.2018

Köyümüzde İşçi Bayramı Kutlamaları

 Köyümüzde İşçi Bayramı Kutlamaları 

I.

Bu sabah normal saatimizden önce kalkmıştık. Bir mayıs işçi bayramı kutlamaları her sene olduğu gibi, bu yılda güneş yükselmeden, insanları bunaltmadan başlıyordu. Hepimiz köy meydanında pametniğin (anıtın) önünde toplanmış bir saatten fazla süren sıkıcı konuşmaları dinliyorduk. Korkarım uyku düzenimizin ayarı biraz da bize anlamsız gelen törenler nedeniyle  bozulmuştu gibi sanki. Öyle bir mahmurluk, bir keyifsizlik ki, her yıl aynı can sıkıcı konuşmalar tekrarlanıp döndürülüyordu. Ne tesadüf konuşmacılarda üç aşağı beş yukarı hep aynı kişilerden oluşuyordu. Havanın güzelliği olmasaydı bu tören sanırım hiç katlanılacak gibi değildi. Mayıs ayı bildiğiniz gibi karlı soğuk kış günlerinden çıkıp, ilk baharın insanın içini ısıttığı zamanlara denk gelirdi her yıl. Fakat bu tören neden bu kadar uzadı, hadi artık bitsin artık diye sabırsızlanıyorduk.

Biz öğrenciler gibi törene katılan işçilerde sabah yapılacak güreş müsabakalarının sonuçlanmamış yorumlarına başlamıştı bile. Geçen sene İsmet Pehlivan şampiyon olmuştu, genç yeni güreşçilere şans veriyorlardı. Asıl şenlik şimdi törenlerden sonra başlıyordu yani. Güreşlerden sonra komşu köyümüz Yeni Mahalle ile özel bir maç yapılacaktı. Biz Öğrenciler bu maçla daha fazla ilgiliydik . Özellikle bizim köyün bu sene çok hızlı olduğunu düşünüyor mavi formalı bizim takımı tutuyorduk, Biliyorsunuz bizim köye 4 km uzaktaki Boğazkesen ve maç yapacağımız 3 km yakınımızdaki Yeni Mahalleden de öğrenciler okumaya geliyordu. Onlar bizden farklı düşünüyorlardı, Yeni Mahalle gençleri doğal olarak kendi beyaz formalı takımlarını tutuyorlardı. Boğazkesen gençleri ise hem bizim köyün takımına hemde rakip takımına karşı mesafeliydi. Nasıl desem onlarda haklı olarak en büyük Boğazkesen köyünü görüyorlardı lakin maçları olmadığı için pek oralı olmuyorlardı. Boğazkesen’liler maçtan sonra koşulacak at yarışları ile daha çok ilgileniyor  bir yandan da reisi (otobüsü) kaçırmaktan, köylerine geç dönmekten endişe ediyorlardı. Konuşmalar böyle şekilleniyor, bir an önce törenin bitmesini bekliyorlardı. 

Koyde güreşler 

Çok şükür tören bitmişti, Köy halkı ve komşu iki köyden gelen öğrenci ve işçiler güreşlerin yapılacağı alana doğru çekiliyorlardı. Güreşler genelde  sağlık ocağının arkasındaki polanada (merada) yapılıyordu, bu yılda orada yapılacaktı. Kalabalık insan seli her geçen dakika artıyor, güreş meydanındaki gürültü gittikçe tırmanıyor yükseliyordu. Anonslar yapılmaya ve ufaktan küçük boyların güreşleri başlamış bazıları tamamlanmak üzereydi. Sıra büyüklere gelmişti. Herkes bira an önce final müsabakası için daha şimdiden birbirini ikna etme yarışındaydı. Bir kesim tekrar onun kazanacağını savunurken, bir kesim ise muhalefet ediyor, komşu köylerden gelen çok  güçlü genç güreşçilere şansa veriyorlardı. Yanımdaki arkadaşlarıma dedim ki, rakip gençler ne kadar güçlü olursa olsunlar bizim İsmet pehlivan tecrübesiyle kimseye koca TKZS (köy emek tarım kooperatifi) koçunu kaptırmaz. Allem eder kullem eder,  gene şampiyon olur, koçla beraber büyük ödül olan parayı da cebine koyar bakar işine. Kimseden ses çıkmadı, herkes sus pus olmuştu. Bakalım neler yaşanacak dilerim yanılmam. Büyük güreş, büyük kapışma asıl güreş başlamıştı. Köyümüze dışarıdan gelen genç pehlivanın diri güçlü bünyesi biraz gözümü korkutmuştu, iyi de güreşiyordu, oyun üstüne oyun deniyor ama bir tülü bizim koca İsmet pehlivanı deviremiyordu. Güneş yükselmeye başlamış, hava biraz daha ısınmıştı. Yarım saattir süren amansız müsabaka iki güreşçiyi de yormuştu. Hata yapanın, bir anlık dikkati dağılanın yenileceği bir maç olacağı belli olmuştu. İşte  bu anlar bizim tecrübeli güreşçimizin anlarıydı, tecrübesini konuşturacak ve yine galip gelecekti. İsmet pehlivan ters bir künde ile rakibimi yeşil meranın çimlerine sermişti. Güreş başlamadan bitivermişti. Demek ki tek başına güçlü olmak yeterli olmuyordu, zamanlama, taktik bunlar hep tecrübe işiydi. Dışarıdan gelen rakip güreşçi çok üzgün değildi, büyük bir  ustaya yenilmiş ve bu oyundan büyük dersler çıkartmıştı. İsmet pehlivana sarılmasından saygısından beden dilinden belli ediyordu. Zafer çığılıkları bütün güreş alanını inletiyor, köylülerimiz bizim pehlivanı alkış yağmuruna tutuyorlar, omuzlarda gezdiriyorlardı. İsmet pehlivan 100 leva parayı cebine koymuş, koca TKZS koçunu’da omuzlarına almış sevinçten daireler çizerek meydanda turluyordu. Güreş hevesini almış köylülerimiz ve misafirlerimiz yavaş yavaş İsa Armutluk alanında bulunan köyümüzün futbol sahasına doğru yol çıkmış, hatta biraz telaşla az sonra başlayacak olan maça yetişmeye çalışıyordu.

II.

Bir Mayıs işçi bayramı kutlamaları keyifli bir hale gelivermişti, insanlar tören sıkıntısından nefes almış, eğlenmeye, hayattan keyif almaya başlamıştı. Şimdi  en heyecanlı bölüme sıra gelmişti.

Komşu Takım Yeni Mahallenin formaları beyazdı, Bizim köyün takım formaları mavi. İki takım da çok güçlü, iki takımda çok iddialıydı. Üç köyden erkekler gençler  maç başlamadan saha kenarlarındaki yerlerini almışlar, sabırsızlıkla maçın başlama saatini bekliyordu. He iki takım oyuncuları son hazırlıklar ile haşır neşir oluyorlar, birbirlerine son taktikleri veriyorlardı. Takımlar açıklanmıştı.

Yeni Mahalle Takimi 

Yeni Mahalle Köyü Takımı:

1-  Yusuf (Hacıların)

2- Nazım (Kroyf)

3- Niyazi (Çerençeli Niyazi)

4- Müsfer (Ehlimanov)

5- Mehmet (Çolakların)

6- Müsfer ( Hacıların)

7- Cefer (Velilerin)

8- Selim (Çolakların)

9- Çakır Ahmet 

10- Neşko 

11- Nejdi 

Teknik Direktör : Velilerin Mustafa (Sadıkov)

Mur

Muratlar Köyü Takımı :

1- Mustafa ( Kara Mehmet )

2- Nuri Hüseyin 

3- Küçük Sabri 

4- Rıdvan ( Tepelilerin)

5- Büyük Sabri (Strugar- (tornacı))

6- Küçük İbrahim ( Hacı İbramların)

7- Küçük İsmail  (Hacı İbramların)

8- Remzi Aga (Alfa )

9- Ramisko 

10- Nihat (Tıkız)

11- Osman (Gorski)

Teknik Direktör : Küçük İbrahim ( Hacı İbramların)

Hakem : Boğazkesen Köyünden İzzet Muallim 

Görüleceği üzere kadrolar çok çetin ve güçlü kadrolardı. 1983 yılının en önemli derbi maçlarından  biri oynanacaktı. Hakem İzzet muallim saha kenarından hem kale direklerini kontrol etmesi için birilerini görevlendiriyor, hemde acil bir müdahalesi için gerekli kontrolleri yapıyordu. Köyümüzdeki sağlık ocağının felşeri (sağlık memuru) Geneova mazereti dolayısı ile maça gelememiş onun yerine köylümüz Ömer Felşer nasıl olsa oradaydı zaten, göz kulak olacaktı. Köyümüzün  Rus  UAZ marka yeşil lineykası (ambülansı) şöförü Talip Aga ile saha kenarında hazır bulunuyordu. Son hazırlıklar neredeyse tamam gibiydi. 

Maç saati gelip çatmıştı. Seyirciler biraz kebapçelerin biraz da biraların etkisiyle coşmuştu. Şarkılar türküler  söyleniyor, sloganlar atılıyor, herkes kendi takımına sahip çıkarak destek olmaya çalışıyordu. 

Hakem İzzet Muallim son centilmenlik hatırlatmalarını yaptı ve düdüğünü çalarak müsabakayı başlatmıştı. Kura çekimini misafir takım kazandığı için kale seçimini onlar yapmıştı. Maçta ilk ayağını topla buluşturan Muratlar Köyünden Tıkız Nihat ile paslaşan küçük İsmail oyuna hızlı başlamışlardı. Sahada fırtınalar kopuyordu, top bir o kaleye bir bu kaleye gelip gidiyordu. Belli ki iki takımda birbirini deniyor, ölçmeye tartmaya ve anlamaya çalışıyordu. Kontrollü bir maç olacağı belliydi, kimse hata yamak istemiyordu. Hata yapanın kaybedeceği bir maç olacağı daha şimdiden anlaşılıyordu. Böyle özel bir günde maç kaybetmek her iki takım için de hem moral hemde prestij açısında iyi olmazdı. Maçın 11 dakikasında rakip takımın gölcüsü 10 numaralı formasıyla Neşko ceza sahasına girmeden arttığı şutla adeta yüreklerimizi ağzımıza getirmiş, top kaleyi sıyırıp auta çıkmıştı. Bizim takımın hem kaptanı hemde teknik direktörü Küçük İbrahim orta sahadaki arkadaşlarını yerden oynayın, topu kaldırmayın, tek pas yapın diye uyarıyordu. Maç dakikalar  geçtikçe gerginleşiyor oyunun hızı ve kalitesi artıyordu. Maçın 16 dakikası oynanıyordu, gene rakip takım bir hücum geliştirme peşindeydi. 11 numaralı rakip futbolcu Nejdi topu sağ açıktan ceza sahasına ortalamıştı. Havada bir muz şekli çizerek süzülen top  ceza sahası girişinde bulunan 2 numaralı Kroyf lakaplı  Nazımın ayağında oturduğu gibi şut olarak kaleye yönelmiş ve  kalecimizin sol üst köşesinden füze gibi geçerek ilk gölü rakip takım kaydetmişti. Estetik ve seyri  güzel bir gölün karşısına kaydeden olarak Kroyf Nazımın adı yazılmıştı. Hakem İzzet Muallimin uzun düdük sesi gölün tesçil edildiğinin işaretiydi, top santraya konacak ve kaldığı yerden devam edecekti. Muratlar Köyü futbolcuları biraz gerilmiş moralleri bozulmuştu. Nee atmesin, nee pas vermesin, topu ayağında çok tutesin gibi münakaşalar başlayınca  kaptanın sesi duyuldu. Arkadaşlar sakin olun daha maç yeni başladı ne bu telaş, yapmayın böyle, oyununuzu dağıtmayın sıkı durun, yardımlaşın moralleri yüksek tutun gibi klasik uyarılarını sıralıyordu. Maç kaldığı yerden devam ediyordu. Muratlar takımından 8 numaralı Remzi Agam topu rakip takımın ceza sahasına ortaladı, top 9 numaralı  Ramiskonun önüne düştü. Ramisko topu bir füze gibi rakip takım kalesine gönderdi, top o kadar hızlı olmasına rağmen kaleyi bulamadan saha dışına çıktı. Büyük bir gol fırsatı kaçmış, seyircilere saç baş yoldurmuştu. Artık ilk yarının son dakikaları oynanıyordu, hakem saatine baktı az sonra  maçın ilk yarısının bittiğini ilan edecekti.

Seyirciler bir nebze olsun heyecanlı geçen maçın ilk devresinden çok memnun görünüyorlardı. Horamakçı (Meyhaneci) Necip aga ızgarayı Isa Armutluk’ları alanındaki futbol sahasının kenarına kurmuştu.Taze taze kebapçe (balkan kebabı) ve sıcak sıcak kocaman  köfteleri ısgaraya koyduğu anda bütün sahayı ve etrafını iştah açan nefis bir koku kaplıyordu. Necip aga kebapçeleri 0,25 stotinkaya, köfteleri  0,20 stotinkaya satıyordu. Seyirciler, bizim ve komşu köylüler sadece yürüyerek maç seyretmeye gelmemişlerdi. Bazı seyirciler  Lada ve Moskovich markalı arabaları ile saha kenarına dizilmişlerdi. Arabaların bagajlarının dolu  geldikleri her hallerinden belliydi. Bazı araba bagajlarından kırmızı kasalar, bazı arabalardan ise gri ve ahşap kasalar  çıkıyordu. Kırımızı kasalarda Şumenska Spesialna Bombiçkalar vardı ( 0.33 ml Efes Pilsen şişelerinin aynı) Şumensko demek   kaliteli anlamına geliyordu,  tanesi 0,37 stotinka (kuruş) yani diğer markaya göre biraz fiyatları pahalıydı. Bir de ahşap kasalarda olan biralar vardı, o biralarda kötü değildi ama, onlar obiknovenna (sıradan) biralar sınıfındaydı.Başka bir afade ile onlar çok çabuk mayalandıkları ve çabuk bozuldukları için uzun süre bekletilmeye gelmezlerdi, fiyatları bu nedenden dolayı 0,32 stotinkaydı. Bira içmeyenler, yada alkol sevmeyenler sladoletçi (dondurmacı ) Yonuz agadan dondurma alıyor yada  gündöndü alıp  çıtlatıyorlardı. Hava mis gibi bahar kokuyordu, birde bu harika mevsim güneşinin yanında ızgarada pişen kebapların köftelerin yağları eriyince, ortaya çıkan mis gibi koku da aramıza sızınca, yaşamak bir başka güzel oluyordu. 

III.     

Devre arası dediğimiz, 15 dakika, iki köfte bir bira içilecek kadar kısa bir süreydi. Hakem İzzet muallim santrada top elinde saha içindeki futbolcuları sayıyordu. Son 45 dakika  oynanacaktı. Takımlarda bir değişiklik yoktu, kadrolar ilk yarıdaki kadroların aynıydı. Düdük çaldı oyun tekrar başladı. Muratlar takımı devre arasında  morallerini toplamış daha organize oynuyorlar, ama  sanırım çok istedikleri için golü bulamıyorlardı. Rakip takım daha temkinliydi, galibiyetin verdiği avantajla  kontrollü top oynamaya özen gösteriyor, az hata ile sahadan galip ayrılmak istiyordu. Ani kontra ataklar yaparak skoru garanti etmeye çalışıyorlardı. Bizim Köyün kalecisi bugün günündeydi, kaç yüzde yüz pozisyonu kurtardı saymadım ama harika oynuyordu. O bugün olmasaydı halimiz ne olurdu? Duman olurduk duman. Bizim takımı tutan seyirciler sürekli Mustafa, Mustafa diye tempo tutarak kalecimizi motive ediyordu. Zaman zaman sert geçen pozisyonlar oluyor, bu sefer her iki takım futbolcuları da hakeme dönüp itiraz ediyorlar ama çok ileri gidemiyorlardı. Nasıl gitsinlerdi, İzzet muallim bizim okulda öğretmendi, öğretmene karşı çıkılmazdı, çıkılsa bile çok saygılı ve disiplinli bir öğretmen olarak bilinir öyle anılır tanınırdı. Daha ilerisine asla musade etmezdi. Ayrıca her iki takımın ağır ziyaretçileri vardı. Mesela Muratlar köyünün Muhtarı Mıtko aga da oradaydı, Yeni Mahalleden eski muhtar İbram Embiev de oradaydı. Zaten bizim buralarda yani kültürümüzde büyüklerin, öğretmenlerin yanından saygısızlık edilmezdi. Öğretmen demek baş tacı demekti.

İkici yarının 30 dakikası çok yoğun geçiyordu. Muratlar köyü takımı atak üstüne atak yapıyor, ama rakip Yeni Mahalle de son derece akıllı ve kontrollü oynayarak zaman kazanıyordu. Artık son dakikalar yaklaşılmıştı. Son 15 dakikaya girilirken bizim takımdan kaptan ve teknik direktör Küçük İbrahim oyundan çıkmış onun yerine Pele (Akif) girmişti. Sanırım bizim teknik direktör maçı kenardan izleyip daha doğru stratejiler belirlemek istiyordu. Kaptan gemisini kurtarma peşindeydi.  Kenardan takımı yönetmeye başladığında bizim takım daha sakin akıllı oynamaya başlamıştı. Değişiklik işe yaramış kaptan ve teknik direktör zamanında yaptığı hamlelerle durumu kontrolümüz altına almıştı. Zaman yerinde durmak bilmiyordu. Saatler 88 dakikayı gösteriyordu, maçın bitmesine 2 dakika kalmış olmasına rağmen bizim takım hala mağluptu ve bir o kadar’da saldrıyordu. Rakip takım zaferi kutlamaya hazır, zafer çok yakındı. Zamana oynuyorlar fakat bizim takımın oyunun düzeldiğinin’de farkındaydılar. Herkes artık maçın bitimini beklerken bir mucize olacağına kim inanırdı. Son bir buçuk dakikada mucize beklenmiyordu. Orta sahada Yeni Mahalle takımı bir hata yaparak topu kaptırdı. Orta sahadan düz bir koşu yapan 7 numaralı oyuncumuz Küçük İsmail önündeki 3 rakip  futbolcuyu da çalımlayarak ceza sahasına girmiş kaleci ile baş başa kalmıştı. Aman yarabbim gol mü geliyordu derken, Küçük İsmail  kaleciyi de çalımladı, artık geriye meşin yuvarlağı sadece kalenin içine yuvarlamak kalıyordu. Tam o sırada bir rakip futbolcu son bir gayretle müdahale etmek istedi ama müdahale sonuç vermedi, top kale çizgisini geçerek mucize gerçekleşti, gol oldu.İnanılır gibi değildi. Öyle  şiddetli uğultu koptu ki, bana sanki 4 km ötedeki  fisek tepesinden de duyuldu gibi geldi. Yeni Mahalle takımı büyük bir zaferi kaçırmış, bizim takımı da böyle özel bir günde gemisini kurtarmıştı. Son dakikada attığımız gölle maç berabere bitmiş, hakem topu santra çizgisine koymadan maçı bitirmişti. Maçın son dakikalarındaki yüksek heyecandan dolayı oluşan stres gitmiş, yerine,  yorgunluğun hissedildiği tatlı bir anı geride kalmıştı. İşçi bayramı etkinlikleri hala devam ediyordu. Hayat insanları gülümsemeye, yaz güneşi yüreklerini ısıtmaya devam ediyordu. Sabah merasimden sonra güreşler, öğlen futbol maçı oynanmış akşam üzeri yaklaşmıştı. Saat akşam dört sularıydı, sıra  at yarışlarına gelmişti.

IV.

Fisek Tepesi 

At yarışları deyip geçmeyin. Atlar bizim çiftlikte yetiştirilen yarış atları, jokeyler bizim köyün gençlerinden seçilmiş çocuklardı. 

Yarışlara fisek tepesi eteklerinden başlanıyor ve tam bizim bulunduğumuz İsa Armutların’da son buluyordu. Yaklaşık dört kilometre yarışacak atlar İsa Armutların arasındaki kırmızı çizgiyi geçince son bulacaktı. Hepimizi yeni bir heyecan sarmıştı. Sabahın erken saatlerinden bu yana maceradan maceraya koşuyor, büyük bir keyifle eğlenmeye devam ediyorduk. Bir mayıs işçi bayramın o doyumsuz tadını çıkartıyorduk. İnkar edemeyeceğim sabahki törenler her sene canımızı sıksa da sonraki program bize ilaç gibi, derdimize derman gibi geliyordu.

Köylüler için böyle birliktelikler büyük bir kaynaşma, paylaşma ve kardeşçe yaşama fırsatı ve imkanı sunuyordu. Şimdiki gibi bilgi çağındaki gibi değildik; elimizde akıllı telefonlar, akıllı pedler modern cihazlar yoktu,  ama biz günlerimizi keyifle ve anı yaşayarak geçiriyorduk. İnternet nedir bilmezdik lakin çok mutlu çocuklardık. İşte böyle bir günün son macerasını yaşamaya gelmişti sıra. At yarışları önemliydi. Favoriler de belliydi ama son bir kaç yıldır hep aynı at şampiyon oluyordu. Bu yüzden olsa gerek  herkes bir mucize de bekliyordu sanki.  

Start verildi, yarış başladı. Başlama anonsu hepimizin kulağına kadar ulaşmıştı. Hepsi bizim TKZS çiftliğinde yetişen yarış atları son sürat koşmaya başlamışlardı lakin henüz gözle görülecek yakınlıkta değillerdi. 

Halk yine kendi arasında tahminler yağdırmaya başlamıştı. Gene Şeşin Hasan’ın kara beygiri birinci gelecek, bakın görün bakalım öyle olmayacak mı. Hayır bu sefer Hüsmen aga’nın baktığı  Genç İsmail’in bindiği Malina birinci gelecek, bak dedi’ya dersin, gibi farklı tartışmalar yapılıyor, herkes kendi fikrinin arkasında durmaya çalışıyordu. Atlar köye yaklaştıkça arkalarında daha büyük bir toz bulutu bırakarak bize doğru yani bitiş çizgisine yaklaşıyordu. Açık ara önde koşan iki at sonucu belirleyecekti. diğer dört at önde giden iki atı takip ediyor yarış son hızı ve heyecanıyla devam ediyordu. İki at bazen burun burun geliyor, o anlarda yarış kızışıyordu. Fakat siyah at daha bir diri daha bir istekli koşuyor birinciliği kimseye kaptırmak istemiyor gibiydi. Son beşyüz metreye yaklaşıldığında Fetaların Halil aganın baktığı Şeşiğin Hasan’ın bindiği Beter adlı kara beygir rakibine üç boy fark atarak yarış çizgisini büyük bir gururla geçiyordu. Artından genç İsmailin bindiği Malina ikinci olarak ipi göğüslüyordu. Halk müthiş bir sevinçle yarışı tamamlayan iki şampiyon atı alkışlarken diğer dört at da bitiş çizgisinden geçerek yarışı tamamlıyordu. Şampiyon olan namı değer kara beygir gene Beterdi. Jokeyine ödül taktim edilirken kara beygir Beter gururla yelesini bir sağ bir sola atarak adeta şov yapıyor kuyruğu ile de üzerindeki sinekleri kovalar gibi etrafına caka satıyor gibiydi.

Bir mayıs etkinlikleri programı sabah başlamış ve akşam son program olan at yarışlarının keyifli ve çekişmeli koşusuyla nihayet bulmuştu.Tören alanı boşalırken yorgun ama mutlu zamanlar geçiren Bularistan Eski Cuma Muratlar Köyü ile beraber komşu Boğazkesen ve Yeni Mahalle köylülerinin de ortaklaşa organizasyonu sona eriyordu.Yarın yeni taptaze  bir gün bu mutlu halkı bekliyordu. Yorgunluklar atılacak, armağan edilen bu dopdolu keyifli güzel gün için şükürler edilecekti. Herkes mutlu mesut yuvalarına dönmek için bitkin ve halinden memnun  olarak emin adımlarla evlerinin yolu tutmuştu.

Cevat ÇIRAK 

27.12.2018 

Yavrumdan Ayrıldım 

Küçücüksün Yavrum (Yavrumdan Ayrıldım)

 

Bir ateşten gömlek muhacirlik hikayesidir.

Türküler bizim türkülerimiz, sırdaşlarımız,  nefesimiz, yaşanmışlıklarımız. Yavrumdan Ayrıldım türküsüz hepsinden farklı bir konumdadır.  Neden öyledir derseniz, birincisi türkünün  derin yaşanmış sözleri, ikincisi sanatçının yanık  ve muhteşem yorumudur. Öyle içinizi yakan sızlatan sözleri var ki, gözyaşlarınıza hakim  olamıyorsunuz.

Türkünün sözleri öyle derin öyle kahırlı ki, kim bilir hangi acılar  hasretlikler yaşandıktan sonra yazıldı kim bilir?

Hadi türkünün sözlerinden yola çıkarak hikayesini içimizdeki kendi yaşadığımız hasretlikler gurbet acıları ayrılıklar ile benzeterek anlamaya çalışalım.

1 Kıta;

Nasıl oldu da yavrum ayrıldım senden

Aniden hiç beklenmeyen bir anda yaşanmış ayrılık, derin acılar bırakmış.

Çok ağır gelmiş ve yürek burkan evlat acısı geç anlaşılmış.  Anne hasretliğin gurbetin derin üzüntüsünü daha fazla içinde tutamamış, feryad figan olmuş, yürekler dağlanmış.

Burnumda kokarsın karanfil gibi

Karanfil kokusunu bilirsiniz,  ağız kokularını gidermek için ağınıza bir kaç küçük parça atarsınız, ağızınızda çiğnedikçe, dil altından kana karışır, bir müddet sonra acı vermeye başlar ya hani işte anne o acıyı ağır geldiğinden olsa gerekn taşıyamamış kağıda dökmüş.

 

Yavrumdan ayrıldım nereye gideyim

Anne o kadar çaresiz kalmış, ciğeri yanmış ki, çözüm bulamayınca nereye gitmek istediğini bilmediğinden çaresizlikten Nereye gideyim diye yakarmaktadır.

Hasretin yolu uzak nasıl döneyim.

Anne yavrusunun ulaşılamaz  mesafelerde olduğunu bilmektedir, Elindeki imkanlar elinde olmayana mecburiyetler nedeniyle kısıtlanmıştır., Çaresizlik cana tak etmiştir,  yol ne kadar uzak olursa olsun gitmek istemektedir lakin çaresizlik imkansızlık belini bükmektedir.

2 Kıta;

Resmine bakarken ah ederim ben

Evladına olan hasretini özlemini elinde kalan fotoğraflarla telafi etmeye gayret etmeye çalışmakta, fakat, bir türlü özlemini giderememektedir. Acı her geçen dakika, saat gün  zaman ağır gelmektedir.

İsmini andıkça vah ederim ben

Elindeki fotoğrafa bakıp evladının adını andıkça, hasreti bıçak gibi yüreğini parçalamaktadır. Yavrusunun ismini her andığında anne ölüp ölüp dirilmekte, ömürden ömür gitmektedir.

Yavrumdan ayrıldım nereye gideyim

Yavru hasreti başka hasretlere hiç benzemez, yaşam sevincinizi,  ruh halinizi perişan eder. Yarım yamalak çaresiz kalır çare dilenmeye yol  bulmaya çalışırsınız ama nafiledir.

Hasretin yolu uzak nasıl döneyim

Hasretlik anneye anlatılmasına rağmen anne acılarına yaralarına  merhem aramaktadır. Çözüm bulamayacağını bildiği halde ana umudunu kaybetmek istememektedir.

3 Kıta;

Bağrı yanık yavrum bir anayım ben

Anne yavrusunun da aynı durumda olduğunu bilmekte, hissetmektedir.

Umudunu yitirmemek adına son çare olarak bağrı yanık yavrusuna ben gelemiyorum ne olur bir yol bulup sen gelmeye çalış hayali ile ayakta kalmaya çalışmaktadır. Annenin gözü sürekli yolları gözlemlemektedir.

Çöllerde kalan şu kuşlar misali

Çöllerde yol alırken içinizi en çok susuzluk, ölüm korkusu nasıl acıtıyorsa, evlat hasreti de  aynı şekilde can evini paramparça etmektedir. Ayrılık acısı hasretlik annenin belini bükmektedir.

Derdimi kimlere yanayım ben

Derdini köyündeki herkesle paylaşarak yardım istemesine rağmen çözüm çare bulamamıştır.  Anne artık bitkin olmasına rağmen Allahtan umudunu kesmek istememekte, fakat eski gücü olmadığını da bilmektedir. Zaman daralmaktadır.

Acıtır kalbimi dişler misali

Anne adeta vahşi bir hayvanın saldırısına uğramış gibi hissetmektedir. Vücudunun her tarafı dişlenmiş, ısırılmış  per perişan halsiz biçare  hissetmektedir. Anne evlat özleminin onu yaşamdan alıkoyduğunu hissetmekte ve görmektedir.  Artık umutsuzluk ve hasretlik nedeniyle yolun sonu yaklaşmıştır.

 

  • Nasıl oldu da yavrum ayrıldım senden
    Burnumda kokarsın karanfil gibi
    Yavrumdan ayrıldım nereye gideyim
    Hasretin yolu uzak nasıl döneyimResmıne bakarken ah ederım ben
    İsmini andıkça vah ederim ben
    Yavrumdan ayrıldım nereye gideyim
    Hasretin yolu uzak nasıl döneyim

    Bağrı yanık yavrum bir anayım ben
    Çöllerde kalan şu kuşlar misali
    Derdimi kimlere yanayım ben
    Acıtır kalbimi dişler misali

  • Sıdıka Ahmedova
  • Bulgaristan

Sıdıka Ahmedova ile yapılan bir röportajda ”en çok Küçücüksün Yavrum şarkısının sevildiğini, çünkü, ayrılıklardan, göçmenlikten insanların bağrının çok yandığını söylemiştir. Ahmedova, nereye gitse bu şarkıyı söylemesi için istekte bulunulduğunu belirtmiştir.

Küçücüksün yavrum türküsünü, sahneden söylerken herkesin gözyaşlarını görürdüm, söyleyemezdim, yarıda bırakırdım. Acıklı sözleri var çok. Bizim Deliorman’da daha çok böyle gurbet şarkıları var, hüzünlü şarkılar var, bunlar seviliyor daha çok. Halk göçmenlik olunca hüzünlü şarkıları daha çok kabul ediyor. Bence, tam 50 yılda bunu gördüm ben.”

demiştir.

Bilmeyen ne bilsin! ”Muhacirlik Ateş Gömlektir”  yaşayanlara bilenlere selam olsun.

Hadi muhacirliği anlatan bu türküyü sahibinin sesinden, deli ormanın yanık sesi Sıdıka Ahmedova’dan  dinleyelim

https://www.youtube.com/watch?v=0lOf4Wd_YjM

Cevat ÇIRAK

29.06.2018