Çocukluğum Kaldı Köyümde

Tam kırk yıl önce,

Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde

Ilık bir Eylül gününde

tahtadan yapılmış kasaların içine ,

Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik

Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza

Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası.

Devam ettik yüklemeye,

köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik

Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık

itinayla yerleştirdik, zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza …

Kış olur soğuk olur ısınırız belki diye kesilmiş odunlarımızı,

Sobamızı taşı ve maşası ile birlikte aldık koyduk yanımıza

Sandıkları kapatman önce neyi unuttuk diye tekrar tekrar baktık arkamıza

Hesapta unuttuğumuz bir şey kalmamıştı sözde…

Oysa biz,

Köyümüzün temiz havasını,

sıcak mis gibi güneşini ,

yemyeşil ormanlarını,

serin sular akan şorul şorul deresini,

Bahçemizdeki bardak eriğini (mürdüm eriğini)

Var var diye öten beyaz ördeklerimizi

Kazlarımızı, can dostlarımızı,

ailemize yıllarca hizmet etmiş güzel gözlü eşeğimizi

alaca ineği ve yeni doğmuş küçük buzağısını

evimizin penceresinde güneşlenen saksıdaki çiçeklerimizi

Arka bahçemizdeki erik dut kiraz ağaçlarımızı

Mahallemizdeki koca çeşmeyi

komşumuzun dalları bizim bahçeye sarkan armut ağacını

her sabah ailemize taze yumurta veren tavuklarını

koyunlarımızı , ama daha çok unutamadığım beyaz ve kara kuzularımızı

evimizin bekçisi sadık dostumuz köpeğimizi

koyamadık o koca göçün ayrılığa sebep olan lanet sandığa…

Yer bulmadığımızdan değil, imkansızlığımızdan , çaresizliğimizden,

çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde.

Yüzyıllar süren ata yurdu maceramızı bir kaç günde yükleyiverdik

uzun bir tren katarının sıradan vagonundaki manasız konteynerine.

Oldu bittiye getirildi hayatımız, çocukluğumuz mutluluğumuz,

alındı elimizden.

Biz artık anavatandaydık,

göçmen oluvermiştik anlamadan dinlemeden.

Sonra çok gittik geldik, gördük kokladık toprağımızı

Özlem giderdik, rüyalarımızda gördük, unutamadık.

fakat bir türlü kavuşamadık, bir türlü sarılıp ağlaşamadık,

doya doya hasret gideremedik, avazımız çıktığı kadar bağırıp ağlaşamadık,

hep yarım kaldı hasretlerimiz.

Özlemeye devam ediyoruz edeceğiz elbet, hakkımız.

Lakin çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde

koyacak yer bulamadık, yerine geçecek yar bulamadık, bulsakta

köyümüzün evimizin yerine asla koyamadık

öğrendik ki mutlu olduğunuz çocukluğumuz

hiçbir sandığa sığmayacak, hiç bir tren onu yerinden alıp taşıyamayacak,

Biz özleyeceğiz bazen ziyaretine gideceğiz, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Soranlara ne günlerdi diyeceğiz, keyifli mutlu zamanlardı, çok güzeldi

çok özeldi diyeceğiz de,

Çocukluğum kaldı evimizde, köyümüzde diyemeyeceğiz.

Bağrımıza koca bir taş basıp önümüze bakacağız,

geçmişimizi hep güzel anacağız, hiç unutmayacağız. unutturmayacağız.

Coğrafya kader mi diyeceğiz?

Cevat ÇIRAK

22.01.2019

Reklamlar

Geçmişim Girdi Kapımdan

Akşam olmak üzere, hava yeterince karamsar.

Hayır olsun diyorum, ümit üretmeye devam.

Az sonra kasvetli havanın nedeni belli oluyor.

Hafif hafifi kar taneleri uçuşuyor bahçemde

Hava kararıyor gece lambası haber veriyor

Karın yoğun bir şekil aldığını

İçimde nedensiz tarifsiz bir hüzün hissediyorum.

Tam o sırada

Geçmişim giriyor evimin kapısından

Köyüm geliyor aklıma

Masamda sıcak kahvemin ve dumanı

Peşinden kahve kokusu kaplıyor oturduğum salonu

Telaşsız geçmişi ziyarete gidiyorum

Dedemin bir katlı tek odalı evindeyim

Dışarda lapa lapa yağan diz boyu kar var

Sayada yeni doğmuş kuzular sesleri

Odada soba cayır cayır yanıyor

Sobanın üstünde mısır tenceresi mis gibi kokular salıyor

Fırında kumpirler olmak üzere

Dedem sobanın başına bağdaş kurmuş

Elinde sucuk ve bıçak yerde sofra bezi

Özenle bir kangal köy sucuğunu odun koruna hazılıyor

ince dilimlenmiş sucuk çoktan teslim olmuş ateşe

Bir tepsi dızmana (börek) , davlumbazda hazır

Dedemin kedileri biri beyaz biri boz

Kapıda miyavlıyorlar , kapının açılmasını bekliyorlar

Mirasçılar geldi diyor dedem, çabuk ol ilk kangal sucuk hazır

Kapı açılıyor kediler yerlerini biliyor, sıcak sobanın altı

yarısını ekmeksiz indirmişim mideye, yenisini bekliyorum

Dedem katık et demiyor, ben yedikçe o kesiyor yenisini hazırlıyor

Kediciklerin de hakkı var diyor dedem ikisine ayrı ayrı dilimliyor

Radyoda Sıdıka Ahmedova

yanık sesiyle Yavrumdan Ayrıldım türküsünü okuyor,

Boğazım düğümleniyor, hayallerim, memleketim, çocukluğum

bir bir geçiyor gözümün ününden,

Her şeyimiz yarım kalmış, her yanımız özlem ve hasret dolu,

Onlarca yıl geçmiş, biz hala ateşten gömlekle yaşıyoruz,

Bir yanımız Ata yurdunda bir yanımız Ana yurdunuda

İçimizde buruk bir sevinç, yarım kalmış mutlu çocukluk gençlik hayallerimiz

Ne bizim oralı, Nede bizim buralıyız…

yarım yamalak yaşıyoruz bu kısacık hayatı.

Radyoda türkü değişmiş

Kadriye Latifova Bayram gelmiş neyime okuyor

Gözlerim dumanlanıyor, dışarıda yağan kar , içimde tarifsiz fırtına

gözlerim doluyor, elimle siliyorum gözlerimin nemini ,

sobanın dumanındandır diyorum, sobanın dumanından

Kediler bana bakıyor,

Ben sokakta yağan lapa lapa yağan kar tanelerine

Yaşamayan ne bilsin ki ?

Özlem diyorum, ayrılık diyorum, hasretlik diyorum

Vatan hasreti diyorum, diyorumda da diyorum,

Kediler bana bakıyor…

Cevat ÇIRAK

15.01.2019

Sladoletçi Yonuz Aga


                                            Sladoletçi Yonuz Aga

Hava mis gibi.

Haftanın da  son günü.

Okuldan eve yeni gelmişim.

Saat güneşin çekilmesine yakın.

Evimizin bahçesindeki sebzeleri sulamayı çok seviyorum

Özellikle domateslerin suyu ne kadar çok sevdiklerini biliyorum

Çeşmeyi açıyorum, su, markucun (hortumun)  ucundan dökülüyor

Toprak susuzluktan olsa gerek dudakları çatlamış gibi yorgun ve bitkin

Su toprakla buluşuyor, aman Allahım, nasıl arzulu bir buluşma bu böyle,

İşte diyorum sevenlerin kavuşması gerçekleşiyor, etrafa bir güzel koku yayılıyor

Topraklı suyun kokusunu kocabam (dedem) sevdirmişti, bayılırım hatta özlerim bu sahneyi ve bu sihirli kokuyu.

Öyle bir zevkle sevgiyle suluyorum ki domatesleri, su toprağa hayat veriyor.

 Sıra biberlere gelince biraz suyun hızını  kesiyorum, onlar domatesler gibi değil

Kocaba’mın öğrettiğinden öyle biliyorum, her sebzenin meyvenin durumu özel

Birden kulağıma davul sesi geliyor, galiba yukarı mahalleden geliyor ses

Evet evet eminin, davulun sesinden anlıyorum yukarı mahalleden geldiğini

Eh diyorum gene yaşadın Cevat, üç gün üç gece düğün var, bolluk bereket var.

Bizim köyde düğünler Cuma’dan başlar, pazar akşamına kadar devam eder

O zamanlar öyleydi, kırk yıl önce yani, masalar kurulur. koyunlar danalar kesilir, pilavlar piyazlar serilirdi sofralara.

Kasalarla biralar, damacana damacan ev yapımı toprak altında yıllanmış, çocuğun kızın düğünü için saklanmış, yıllandırılmış, erik üzüm rakıları,

Ama ben en çok sladolet (dondurma) yiyeceğim bol bol ona seviniyorum,

Hatta muhtemelen yarına kadar bana uyku yok, ufff ya sabah olmaz artık bana,

hemen yatsak uyusak sabah olsa diye içimden geçiriyorum çocuk aklımla

Nasıl sevinmem, bakın şimdi anlamaya çalışın beni, hak vereceksiniz

Yarın sabah herkes güzel elbiselerini giyecek, ayakkabılarını silecek

İşleri biraz öteleyecek, erteleyecek ve düğüne gidecek, yenecek içilecek

güzel sohbetler edilecek, yeni aşklar yeni yavuklular, yeni hayaller başlayacak

Ama, bunların benim için bir önemi yok, ben dondurma kokusunu aldım bile

Yarın Yonuz aga yeşil koşlu (sepetli) motoru ile gelecek düğün meydanına

Açacak çadırını (şemsiyesini) motorun sepetindeki donduma kazanın üstüne

Sonra külahları çıkartacak kaşondan (kutudan), bir güzel dizecek  üstü üste.

Sonra açacak dondurma kazanın kapağını, önce kendi tadına bakacak, bakalım lezzet tamam mı diye

Sonra da evde kese kağıdından hazırladığı gündöndü kaplarını özenle çıkartacak

Gündöndü çuvalını da yanına açacak,  sonra tamam diyecek her şey tamam.

Köy sütünden doğal dondurma, kaymak mis mis, ah bir külah olsa da yesek

İşte ben bu dondurma motorundan ötürü bu gece uyuyamayacağım,

Daha şimdiden 20 santin (kuruş) parayı ayarlamam lazım diyorum

Yatakta uykusuzluktan dönmektense plan yapmam lazım.

Annem diyorum kesin verir kıyamaz, dedem de verir o garanti, oldu bu iş

Ama yedek plan da olması lazım keselerinde (cüzdan) bozuk para yoksa yandık.

Kağıt para vermezler, çok olur alıştırmamak için tabiği, yoksa para var, ama…

Amaan  diyorum olmadı kümesten yumurta toplarım, gider Kadir agaya  satarım, ne olacak ki!

Hemen dondurmalar bitmeden benim bu para işlerini halletmem lazım.

Zaman sınırlı, saman değerli, para işini kafamda çözmeye çalışırken, dalıyorum…

Nihayet sabah oluyor, düğün kalabalıklaşmadan hazırım, paralar cepte,,,

Zarten para hiç sorun olmazdı ki o zamanlar, para işi en kolay iş,

Ama bakalım dondurmacı Yonuz aga kaç külah verecek, of sıkıntılı işer işte

Düğün alanına ulaşır ulaşmaz hemen gözüm koşlu motoru aramaya başlıyor

Birden göremeyince tereddüt ediyorum, bugün gelmiyecek mi acaba diye

Tansiyonum fırlıyor, canım sıkılıyor, hayat enerjim düşüyor, derin bir iç çekiyorum

Çok belli olmuş her halde, mahalleden ve köyden arkadaşlar farkediyor durumu

Onlar, sormadan ben meraklarını gideriyorum,

Yonuz aga gelmemiş motor yok, ben dondurma almaya geldim, canım sıkıldı diyorum.

Teeee motor orda, muzikantların (orkestranın) arkasında, bak görmemsin,

Daha sabahtan geldi, diyor bir arkadaşım,,,,

Ağustos sıcağında suya yanmış, suyu görmüş domatiler gibi seviniyorum

Bir elim hep cebimde, hiç çıkarmıyorum, çünkü santinler o cebimde,

Koşa koşa gidiyorum yeşil koşlu motorun yanına;

Bir dondurma diye sesleniyorum,

Gür ve öksürükle karışık bir sesle cevap gecikmiyor.

Kaç santininlik ne kadar istesin

Bir kaç kere yiyecem diye soruya soruyla cevap veriyorum.

5 santine oleri mi?

Olmaz diyor, gülümseyerek, en az 10 santinlik oleri,  ama ben sana  biraz veririm diyor,

Var benim param, 10 santinlik olsun, tamam diyorum

Kazan açılınca taze buram buram, serin serin dondurma kokuları sarıyor etrafı,

Biraz fazla doldurdum, ama bana söz ver yavaş yiyeceksin, yoksa hasta olursun

Tamam Yonuz agam, acele etmiyeceğim, yavaş yavaş yiyeceğim,

Dondurma külahı elimde, nasıl mutluyum, söz verdim yavaş yalayacağım diye,

Ama bir yandan da akar ziyan olur korkusuyla çabuk çabuk bir üstten bir yandan,

yudumluyorum taze dondurmayı.

Dondurma daha ben bir yere oturamadan bitiyor, ama çok tatlı ne yapem,

Dayanamıyor insan…

Keyfim yerine geliyor, nasıl özlemişim, nasıl hasret kalmışım, dondurmaya

Hemen ccebimden bir on santin daha çıkartıyorum, koşa koşa motorun yanına

Sıra var, köyümüzün çocukları bir ordan biri burdan sesleniyor,

Bana on santınlık, ben yirmi santınlık isteem, cıvıl cıvıl etraf

Çocuklar mutlu, çocuklar kımıl kımıl renkli, çocuklar dondurmaya hayran.

Bağrışmayın kafam şisti, sıraya girin, korkmayın bitmeyecek, daha evde de var

Yonuz aga hem çocukları sıraya sokmaya çalışıyor, hemde gürültüden rahatsız

Ama biz çocuklar nasıl sevinmeyelim, nasıl biter diye endişe etmeyelim, ya biterse, ya tam sıra bana geldiğinde hiç kalmazsa, ne yaparız telaşıyla coşuyoruz

Yonuz aga alışverişten memnun, biz çocuklar dondurmanın lezzetinden memnun

Yonuz aga bizi çok seviyor, bizde onun muhteşem dondurmasını seviyoruz.

Biz Köylü çocukları dondurmayı Yonuz aga ile tanıdık, onun sayesinde sevdik.

O zamanlar, yani kırk sene evvel köyde dükkanlarda dondurma satılmazdı ki

Bize dondurmayı sevdiren, tanıtan, mutlu eden yüzümüzü güldüren, sladoletçi Yonuz ( dondurmacı Yunus) agayı hiç unutmadık, unutmayacağız.

Yıllar sonra Yonuz aga da  zorunlu göçle Bulgaristanın Eski Cuma Muratlar köyünden Türkiye’ye İstanbula göç etti. Yıllarca Türkiyede yaşadıktan sonra hakkın rahmetine kavuştu, sırası gelen herkes gibi ebediyete intikal etti. Allah mekanını cennet eylesin.

Biz sladoletçi Yonuz aganın çocukları olarak onu hiç unutmayacağız, hep güzel hatıralar ile kendisini yad etmeye devam edeceğiz.

Cevat ÇIRAK

17.12.2018 

Şu Bulgar’lara Bak…

 

Hazırlıklarımız tamamlanmıştı

Anavatan yolları bizi bekliyordu

Yıllardır hayalini kurduğumuz

Adı anıldığında kalbimizin pırpır ettiği

Türkiye’mize kavuşacağımız saatler yakındı.

Tren sınırdan geçerken büyük ve kalın bir kitabın

sahifeleri adeta kapanıyor, 500 yıllık bir tarih mazi oluyordu.

Osmanlı kuzey akıncıları olan bizlerin ataları, dedeleri,
1354 yılında Çanakkale Gelibolu Üzerinden girdiğimiz Balkanlara

1978 yılının Eylül Ayının 18 günü veda ediyorduk.

Sultan 1 Murad Döneminde Edirnenin fethedilmesinden sonra

Osmanlının Başkenti olan Edirne şehrine heyecanlı

bir yolculuktan sonra nihayet ulaşmıştık.

Serhat şehir Edirne’de 1 gün devlet misafirhanesinde misafir edildik.

Çoçuktum, 13 yaşındaydım, masal gibi günlerden geçiyordum.

Hayatımıda ilk kez bir tabak içerisinde bizlere yemek olarak

sunulan küçük küçük yeşil küçük balık pullarına benzeyen,

bir yemek verdiler, sonradan alıştık, adı mercimekmiş,

soframızdan hiç eksik olmayan bu yemeyi menümüze kattık.

Bir gün sonra eşyalarımız bir kamyona sığdırıldı, yola çıktık.

Padişahlar şehri İstanbul tabelasını geçtiğimizde anladık büyüklüğünü.

Ne kadar küçük bir yerde yaşıyormuşum dedim kendi kendime, korkmuştum.

Beşyüz Evler semtindeki bizim için tutulan kiralık yeni evimize ulaşmıştık.

Dedem, annem, babam, kardeşim ve ben bir de daha önce

Türkiyeye göç etmiş bir kaç akrabamızla hemen eşyalarımızı taşıdık.

Henüz yerleşmedik, her şey çok hızlı gelişiyordu.

Ülkemizi, köyümüzü, hayallerimizi, umutlarımızı, malımızı mülkümüzü

kısacası bugüne kadar biriktirdiklerimizi, mezarlarında bıraktığımız

öksüz kalan cenazelerimizi, boynu bükük terketmek zorunda kalıp
anavatana göç etmiştik.

Nerden bilecektik bu kadar zor olacağını, hiç tahmin etmediğimiz,

hayal edemediğimiz maceralar yaşadık ,ki bizim hiç alışık olmadığımız

bilmediğimiz, akıl edemediğimiz şeylerdi bunlar.

Artık Deliorman eteklerindeki köyümüzde değildik,

Bulgaristan bizim memleketimiz değildi, muhacirdik artık.

Eski Cuma günleri yerine İstanbul Türkiye günleri başlamıştı.

Topu topu üç kısa güne beşyüz yıllık bir geçmişi sığıdırmış,

yeni bir hayata, dünyaya, düzene, kültüre merhaba demiştik.

Hayat tüm güzellik ve çirkinlikleri ile akıp gitmekten vazgeçmiyordu.

Yeni evimizdeki ikinci günümüzde akşam saatlerinde,

evin ekmek alma sorumluluğu bende olduğundan dolayı,

yeni yuvamızın bulunduğu mahallemizdeki bakkala ekmek almaya geldim.

3 gün önce köyümüzdeki magazinden ekmek alan ben, bugün, ilk kez,

ekmeğimizi bakkal dükkanından alacaktım. Bakkala girdim;

-üç ekmek dedim (istedim)

bakkal sahibi önce parayı aldı sonra üstünü çevirdi, saymadan cebime koydum.

bana ekmeğin fiyatını söylemişlerdi ama ben yine de

para üstü ne verirse ona razı olacaktım çünkü yolda öyle karar vermiştim.

Yanımda getirdiğim file şeklindeki torbamı verecektim ki,

bakkal ekmekleri dolabın içinden alıp bir naylon poşete koyup bana uzatıvermişti.

Sevinmiştim ama belli etmedim,

ne güzel artık yanımda torba taşımayacağım dedim içimden.

Bizim köyde herkes torbasını yanından getirmek zorundaydı, magazin bedava poşet vermezdi.

Arkamı döndüm, kapıdan çıkarken bakkal sahibinin, yanındaki arkadaşına;

”Yahu bu Bulgarlar ne akıllı insanlar daha dün geldiler bugün Türkçe konuşuyorlar”

dediğini duymak zorunda kaldım.

Evle bakkal arasındaki beşyüz bilemedin altıyüz metre mesafe
bana kocaman bir asır gibi geldi,

Ne demekti, Şü Bulgarlar?

Ne demekti bir günde Türkçe öğrendiler?

Bu insanlar neden bize böyle davranıyorlardı?

Neden bizi dışlıyorlar, ötekileştiriyorlardı?

Sorular sorular kafamda gidip geliyordu.

Hiç mi tarih bilmiyorlardı?

Bu kadar cahil olmalarını kabul edemiyordum.

Bulgar olsaydık neden Bulgaristanı bırakıp Türkiyeye gelelim ki diyordum, neden?

Yoksa ailem bana ve kardeşime bazı şeyleri doğru anlatmıyor muydu,
biz Türk değil miydik gerçekten.

Evimle bakkal dükkanı arasındaki beş dakikalık mesafede

o kadar çok şey geçirdim ki kafamdan, darmadağın olmuş bir çocuktum artık ben.

Ondokuzuncu yüzyılın başına kadar aynı devletin vatandaşı, insanı olan

bakkal ile ben, şimdi ne olmuştu da ayrışmıştık.

Bizim Balkanlardaki yüzyıllık Türklük, ana dil, din mücadelemiz,

nasıl bilinmez, görmezden gelinirdi ?

Yüzyıllık kimlik dil, din mücadele tarihimizde kaybolan,
sürülen, öldürülen aydınlarımız
neden yok edilmeye, önemli görevlerden alıkonularak hapislerde
çürütülmüşlerdi.

Balkanlardan ana vatana yapılan göçler sırasında ölen iki buçuk milyon
Türk’ün ruhunu sızlatacak böylesine bir bilinçsizlik, cahillik nasıl kabul edilebilirdi?

Bu sorular yumağını uzun yıllar hiç kafamdan silip atamamıştım.

Artık ben ne geldiğim ülkeye ait hissediyordum, nede bulunduğum yeni ülkeye.

Hani bir şeylerin senden eksildiğini bilirsin için acır ya hani,

sen, buna rağmen, yaşama tutunmak zorundasındır, ve tutunursunda bir şekilde,

öyle bir şey işte bu muhacirlik.

Atalarımız boş yere dememişler demekki:

” Muhacirlik Ateşten bir gömlek giymektir” diye.

Bu huzursuzluk, mutsuz eden karışık duygularım bir kaç yılıma mal oldu.

Lise yıllarıma kadar süregelen bu travmalarım okuma öğrenme sevdam sayesinde bir nebze olsun hafiflemişti.

Okumayı hiç bırakmadığım iyi oldu,

yıllar sonra travmalar yaşamış çocuk ruhuma su serpen şu sözleri okuyacaktım.

”Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani “Düşmanla sonuna kadar dövüşenler”. Çekilen ordunun ri’cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.”

M. Kemal ATATÜRK 17.01.1931

Neden sonra öğrendim ki bana Bulgar diyen bakkalın sahibi de zaten Türk değilmiş.

Analadım ki bizi anlamaları tanımaları kabul etmeleri zaman alacak, bizim de kendimizi yeniden toparlamamız, bu şoklardan arınmamız zaman alacaktı, Ben yıllar sonra, büyüdükten sonra yani Bulgaristan Türkü olmaktan büyük onur ve gurur duydum, kendimle iftihar ettim. Biz kuzey akıncılarının torunlarıyız, çalışkanız, diz çökmeyiz, zorluklar bizi yıldıramaz, ekip biçmeyi de biliriz, söküp takmayı da beceririz çok şükür.

Hiçbir zaman ana yurdumuzda da ata yurdumuzda da devletimize yük olmayız,
Atamız Atatürkün bizi taraf ettiği gibi, kendimizi feda eder, ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenleriz biz. Biz Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıyız.

Yıllar geçti, çalıştım, çalıştık, çalışıyoruz, şükürler olsun yolumuz iyilik, güzellik, aydınlıktır bizim, durmak yok yola devam.

Ne diyor Büyük önderimiz;

”Ne Mutlu Türküm diyene”

Cevat ÇIRAK

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

26.02.2016

 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı

Bizim Köyün Halleri

 

 

Sırt  üstü yaslanır çimenlere

güneş izin verdiği ölçüde,

masmavi bulutların arasındaki

nazlı bir serçe gibi süzülen

geniş kanatlı uçağı izlerdim.

CEVAT KOY OKULU
köydeki başarılı öğrenci panosu için çekilen fotoğrafım. yıl tahminen 1975-76

Çocuktum o zamanlar,

köylü bir çocuk,

buzluca çeşmesinin

hemen yanındaki polanada (merada).

Pilot olmak gibi kocaman hayallerim vardı benim.

Ligor aganın lahana bahçesinde,

çalışan kadınların benim hayallerimden haberleri yoktu tabiği

Brigadir (kooperatif yöneticisi)

TKZS’NİN (Çiftçi kooperatifinin adı) balkançesi (motosikleti) ile

gelir çalışan kadınların normalarını (hedeflenen işlerini )

kontrol eder, iyi de olsa kötü de olsa,

laf sokup kendi kendine konuşa konuşa,

çeker arkasına bakmadan giderdi.

Muratlar  (Buynovo) köyü Eski Cumaya bağlı  (Targovishte),

en büyük köylerinden biriydi.

Sadece büyük olduğu için değil elbet sevilmesi,

toprakları çok verimli bereketliydi.

Yediler ormanın yanındaki tarlada pancar,

Duvanlar’da tütün, Yurtlukta buğday, Kargalıkta ise

köstendil eriği (Mürdüm eriği )  kaysı , kiraz bahçeleri,

öyle bereketliydi ki,  köylüden başka,

bütün rayonu (bölgeyi) belki de Bulgaristanı beslerdi.

Harman arkasında, Demir Ormanda  orak ayı gelince,

vızır vızır kombaynalar (biçerdöver) iri taneli,

altın sarısı, dolgun yanaklı buğdayları sıra sıra gelip giden

traktörlerin remarkelerine (römorklarını) doldurmaya yetişemezlerdi.

Orak ayı sıcak geçerdi, çok toz kalkar, buğday kabukları saman kırıkları, havada uçuşurlar konacak yer ararlardı.

Sonra gidip harman yerinde çalışan emekçi insanların terli yüzlerine yapışırlardı.

Bugün o günleri düşündüğümde bu mangal yürekli onurlu haysiyetli insanlar

hiç rahatsız olmazlar  hep şakalaşır gülüşürlerdi.

işte ben bu iyi yürekli , güler yüzlü mangal yürekli insanların

yaşadığı bu köyde kurardım hayallerimi, gerçekten çok ama çok güzeldi.

Güzel bu mutluluğu tanımlamak için yetmezdi, sanki bu hayat bize özel olarak bahşedilmişti. Nedense bana öyle geliyordu, çünkü seviliyor sayılıyor, bütün köy çocukları gibi şımartılıyorduk. Biraz da iş çok veriliyor diye mızırdanıyorduk.

Yediler Ormanın önündeki koyun sayalarındaki koyunlar,

pınardan çekilen suyu içerlerdi.

Bizim TKZS ‘DE  (kooperatifin) sadece çiftçilik yapılmazdı,

Sayalardaki koyunlardan başka köyün girişinde,

Bulgar ve Türk mezarlığına komşu kocaman kocaman,

inek fermaları (binaları) vardı. İçlerinde sadece inekler,

buzalar düveler yoktu, bazı binalarda  atlar beslenirdi.

Uzun boylu, kırmızı renkli, kiremit renkli, insan dostu

yarış atları koşular için hazırlanırdı.

Beli Lom (beyaz lom) deresi bizim köyü ortadan ikiye bölerdi,

şırıl şırıl, gürül gürül suları köyün içindeki cıvıl cıvıl havaya,

adeta orkestra gibi  ahenkli, şen şakrak, müzik sesi edası ile eşlik ederdi.

İşte bu köyde ben hayaller kurardım, her gün başka başka hayaller.

Mesela bazen pilot, bazen doktor bazende muzikant (müzisyen) olmak isterdim.

Sabah güneşi ile başlayan her günüme akşama kadar onlarca kadar çok macera sığdırırdım,

Okulumuz, yemekhanemiz, spor salonumuz, sinemamız, kütüphanemizde de var,

hatta sağlık ocağımız, postanemiz, horamak (meyhane), dükkanımız, ve en cok para harcadığım yer Slatkarnitsa (tatlıcı, pastane) bir cümle ile anlatılmaz ki ama.

Onları size sonra yazacağım,  hatıralarım canlandıkça ben çocukluğuma dönüyor kendimden  geçiyorum.

Birde bizim köyün muallimlerinden bahsedeceğim size,

iyi yürekli açık ufuklu, talebelerinin her gününü, geleceğini  iyiliğini düşünen, hem korktuğumuz, hemde, çok sevdiğimiz öğretmenlerimden bahsedeceğim.

Bu güzel şirin, muhteşem köyümde, Türkiyeye göç ettiğimiz 1978 yılına kadar , o zamanki kısacık ömrüme, ne kadar çok servet biriktirmişim, ne şanslı bir uşakmışım diyorum, yine anılar canlanıyor dalıyorum engin hayallerime, hey gidi güzel günler hey.

img_0001_2

Cevat ÇIRAK

10.02.2018

Diğer Hikayelerim için;

https://cecolive.blogspot.com.tr/

AKARDEON’UM ANILARIM

AKARDEON

Merhaba dostlarım ve okumayı seven arkadaşlarım. Bugün  yeni yılın ikinci günü, ilk ayı yani Ocak ayındayız. Hava mis gibi, güneş her zanki gibi cömert ve karşılıksız ışık ve sevgiyle içimizi ısıtıyor, ne güzel bir gün. Ben önümüzdeki hafta sınavlarım olduğu için , ders çalışma planları yaparken  nedense bu mevsimde mis gibi havayı ve penceremden bana gülümseyen güneşi görünce bıraktım, ders kitabımı oturduğum koltuğumun üzerine usulca koyarak çalışmayı öteledim. Neden bilmiyorum ama, çocukluğumun kırık buruk hatıraları canlanıverdi yüreğimde, ruhumu bir hüzün kapladı, duraksadım ve anılarda gezintiye çıkıtım tarifsiz.

Tam 40 yıl önceydi, yıl 1978, aylardan 18 Eylül,  ailem üzerine ateşten bir gömlek giymiş, varını yoğunu arkasında bırakmış ve anavatan hasreti ile çıkmış belirsiz dertli sıkıntılı bir yola koyulmuştu. Türkiyeye göç ediyorduk, Bulgaristanın Deli Orman bölgesinde bulunan Eski Cuma kasabasının Muratlar köyünden yeni yaptığımız ve içinde sadece beş ay oturduğumuz  evimizi  bedelenin üçte birine satarak bizi Edirneye götürecek trene binmek için Şeytancık kasabasına doğru yoldayız. Zorlu, sıkıntılı dönüşü olmayan , maceralı unutulmaz  bir yolculuktan sonra önce Edirne ve daha sonra Istanbula sağsalim ulaşıyoruz. Akrabalarımızın bizi karşılamasından sonra Gaziosmanpaşa Beşyüzler semtindeki kiralık evimize ulaşıyoruz. İki günde 13 yaşındaki bir çocuğun ruhunun kaldırmayacağı aksiyonla nasıl çarpışmış  baş etmişim tarif edemem size, hala 40 yıl geçmesine rağmen anlayamıyorum. Şimdi biraz hızlanalım, ilk gün evimize yerleşiyoruz, ikinci gün tüm aile fertlerine kardeşim ve yaşlı dedem hariç iş aramaya koyuluyoruz.  Annem Bayrampaşada bir tekstil atölyesinde, Babam çok uzak bir  yermiş İstanbul dışında  Kumburgaz’da bir çiftlikte ve bende oturduğumuz mahallede küçük bir terlik üreten atölyede işe başlıyoruz.  Şimdi diyeceksiniz ki okul işi ne oldu,  okul işi bir gün sonraya kaldı, önce iş konusu  halledildi, ertesi gün mahallemizdeki orta okula kaydım yapıldı. Bulgaristanda altıncı sınıfı bitirmişim 7 sınıfa Türkiyede devam edeceğim. İki okulum arasında 600 km mesafe olmasına rağmen, ülke farklı, dil, farklı, kültür bambaşka bir farklı, tepetaklak olmuşum da ağlayanım yok. Kader bizi kervanına katmış sürüklüyor bir yerlere ama nereye bilen yok. Öyle karışmış ki çocuk kafam, köyümde ki okulda 19 kişilik çok modern sınıflarda eğitim görürken bugün istanbulun Gaziosmanpaşa semtindeki 84 kişilik sınıfındayım. Sabah işe gidiyorum öğlenci olduğum için akşama kadar okula, bu arada akşam da ders çalışmak için zamanımız yok,  eve iş alıyoruz terliklerin ökçelerine deri kaplıyoruz, ek gelir elde etmeye çalışıyoruz. Neden böyle yoğun çalışıyoruz çünkü biz alışık değiliz kirada oturmaya, bir an önce arsa almalıyız ve kendi evimizi inşa etme telaşındayız.  Sadece çalışarak birikecek paraya bu işler olur mu olmaz elbet. Bulgaristan’dan yanımızda getirebildiğimiz ve satılabilecek durumda ne varsa  hafta sonları yakın semt pazarlarında bazen babam, bazen annemle ve bazende ben tek başıma pazarda küçük bir tezgah açarak, şahsi eşyalarımızı satmaya çalışıyoruz. Yazarken bile zorlanıyor insan, ne dertli fırtınalı günlermiş, nasıl katlanmışım, nasıl sakin kalabilmişim, düşünüyorumda hala işin içerisinden çıkamıyorum. Hiç unutamadığım o kadar çok anım varki hangi biri anlatsam. En ağırıma gidenlerden  bir tanesi neydi biliyor musunuz. Kış bitti diyerekten yatarken üzerimize örttüğümüz yüzde yün battaniyelerimiz vardı, onları bana sattırdılar, sonra uzun orta kısa dalga yayın yapan evimizin neşesi bir radyomuz vardı onu da Topkapı pazarında yine ben sattım, ama eve dönerken minibüste gözyaşlarımı içime akıttım, içim parçalandı. Neyse bu bölümde çok kalmayalım, biz yaklaşık bir yıl sonra bir miktar peşin para ve kalanı senetle olmak üzere arsamızı aldık. Nasıl mutluyuz evde bayram havası esiyor, dedem, babam, annem, ben ve kardeşim yer sofrasına oturmuşuz akşam yemeğindeyiz,  Her akşam yediklerimiz nerdeyse hiç değişmediği için belli tarhana çorbası,  turşu, soğan ekmek ve su. Yinede şikayet edemem çok şukur karnımız doymaktaydı,  güzel günlerdi özlüyor insan.  Arsa aldık sevinçliyiz dediysem de , öyle anlatılacak kadar büyük bir yer değildi arsa, toplam 148 metrekare bir yerdi, ama Türkiyede ilk sahip olduğumuz şeydi, fakat gerçekten bizim miydi değilmiydi ondan bile daha emin değildik, çünkü biz hala muhacir kağıdı ile oturuyorduk  anavatanımızda, misafirdik yani. Yarın birileri çıksa hadi gidin dese bizim dediğimiz toprakta , Bulgaristanda bıraktığımız topraklarımız gibi elimizden alınabilir el konulabilirdi. Ama olsun biz arsayı aldığımız gece çok umutlu ve mutluyduk, ilk kez o sofrada iyi ki böyle güzel sıcak yüreklerden oluşan bir ailem var, ne mutlu bize dediğim günlerdi o günler. Bazen düşünüyorum da nasıl katlanmışım nasıl sabır gösterip dayanmışım, hiç kolay değildi, ama ailemizin manevi gücü ve sevgisi ile şu an bile katlanamayacağım işlere imza atmışız, şükürler olsun. Neyse hayat devam ediyor, yaklaşık 6 ay sonraya denk gelen bir tarihte biz evimizin temelini attık ve inşaata başlamış olduk.  Kaynak yetersizliği yüzünden belki biraz ağır ilerliyordu ama her geçen gün taş üstüne taş koyuyorduk. Benim yüküm armıştı, sabahları daha erken kalkarak önce 7 km uzaktaki inşaata gider 8 adet 200 LT kapasiteleri olan inşaat suyu varillerini iki kova ile  500 metre mesafedeki bir komsunun su kuyusundan elle taşırarak dolduruyordum. Dolduruyordum derken yazmak kolay da siz bir de bana sorun, 15 yaşıma merdiven dayamışım,  yüküm belki iki belki beş katı ağır, lakin umut bizi ayakta tutmaya devam ediyor. O yıllar yani 1980 yıllar, zor yıllar Türkiye için, herşey kara borsa, enflasyon üç sıfırlı rakamlar ile anılıyor, akşam yatıyor sabah kalkıyorsun her şeyin fiyatını zamlanmış buluyorsun. Birşeyi almak için kuyruklar var saatlerce sıra bekliyorsun sana sıra gelene kadar mesela tüp kalırsa alıyorsun, kalmadıysa çaresiz boş tüp ile evine dönüyorsun. Boş tüple eve dönmek ne demek günümüzün gençeleri bilemez, o yüzden bu konular ayrıca ele alınıp yazılması gereken konular, üzerinde çok durmayayım, çünkü anlayamazsınız.  Efendim gelelim zurnanın son deliğine, evimiz artık hasırını atma aşamasında, yani evin üstünü betonla kapama aşamasına gelmiş bulunmaktayız, kalıp çakılmış, elektrik ve su ve atık gideri boruları döşenmeye başlanmış demirlerin montajı yapılıyor, ve usta sürekli babamdan çimentonun ne zaman geleceğini  soruyor. Dedim ya size o yıllar enteresan yıllar, zor yıllar, sıkıntılı yıllar diye,  ve beklenen korktuğumuz şey oluyor. Parası ödediğimiz çimento fabrikası grev kararı alıyor, bizim inşaat için sipariş ettiğimiz çimentolar kara borsaya düşüyor,  sadece bir günde birim fiyatlarına  hatırı sayılır oranda zam geliyor. Buraya kadar bir şekilde inşaatı getirmişiz fakat bu zam bizim tüm planlarımızı tepe taklak ederek bizim tüm heyecanımızı alıyor ve yerine verdiği şey üzüntü üzüntü ve yine üzüntü. Eş dostan borç isteyecek durum hiç yok zaten, o yolların hepsi denenmiş ve tüketilmiş. Çimento kara borsa olduğu için senet sepet kabul edilmiyor, tek çare var oda nakit para bulunmamsı gerekiyor. Ama nerden ve  nasıl bulunacak ? İhtiyacımız olan para da öyle çok büyük bir para değil aslında, zaten parasını ödemişiz de grevden dolayı oluşan ekstra farkını bulmamız gerekiyor. Sayılı günler hızla ilerliyor, herkes ,nerden bulunacaksa, bu parayı bulacağız endişe ve düşüncesinde, sürekli bu konuyu konuşuyor. Kolay değil öyle mal mülk sahibi olmak, önce bir feleğin çemberinden geçmeniz gerekiyor. Hiç ama hiç unutmuyorum, Cumartesi günüydü, okuldan gelmiş evimizin balkonunda akordeon sırtımda birşeyler mırıldanmaya çalışıyordum. Daha öğle saatleriydi, evde benden başka kimse yoktu, ben de babam evde olmadığından dolayı rahattım, kendi halimde eğleniyor bir şarkının notalarını bulmaya çalışıyordum. Hava yaz havası, ılık bir rüzgar,  beni  kucaklamaya çalışan fakat balkonun duvarından dolayı bir türlü başaramayan sapsarı bir güneş,  tam bir keyif havasındayım yani. Tüm koşullar çok uygun olunca, notalarda bir neşeli, sanki bir gösteride performans sergileyen sanatçıya yardım edercesine usturuplu ve disiplinli sesler çıkartarak şov yapıyor edasındalar. Önce ihtimal vermedim, lakin ikinci kez balkona girilen kapının açılış sesini duyunca dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Aman Allahım dedim babam gelmiş, ama neden erken gelmiş demek geçti içimden. Olanca gür ve öfkeli sesiyle bana bağırmaya başladı.  Sen burda ne yapıyorsun, biz çaresizlikten nelerle uğraşıyoruz sen burda keyif yapıyorsun, başka zaman bulamadında bugünü mü buldun. Bir süre sonra sanırım söylediklerini duymamaya başladım.  Galiba hissettim biliyor musunuz, kötü bir şey olacak gerçekten hissettim. Böyle içim cız etti, sanki içimden birşeyler koptu.  Tüm bu yaşananlar anlık gelişen plansız programsız olaylardı, sanırım bu yüzden travma gibi ağır geldi.  Al akordeonu, kılıfına koy, git Cumartesi pazarına ve onu sat yoksa ev yarım kalacak, evet evet, bu ses babamın sesiydi, zaten başka da bir ses olamazdı, sadece ikimiz oradaydık.  Sadece kısık bir sesle tamam diyebildim. gerisini hiç sormayın hatırlamıyorum. Hiç ihtimal vermediğim şey başıma geldi. Babam en sevdiğimi elimden alıyordu, inanılır gibi değil ama bu bir gerçekti. Fakirlik yoksulluk karşısında çaresiz, kimsesiz hissetiğiniz  oldu hiç bilmiyorum, öyle acı bir duygu ki anlatmaya kelimeler, cümleler satırlar yeterli gelmez. Evden çıkmam pazar yerine ulaşmam saniyeler değil, sanki saliseler içerisinde cereyan etti. Hani derler ya kul sıkışmadan hızır yetişmezmiş diye, gerçekten bu söz damıtılmış denenmiş bir söz . Benim huzur sesli, kırmızı renkli, siyah kayışları ve kocaman valiz çanta kılıfı olan Akardeon’um artık benim değildi, Yeni sahibi benim yaşlarımda bir kız çocuğu karşımda duruyor, mutluluktan parlayan gözleri ile sıkıca babasının elini tuttu, keyfi çok yerinde olarak hadi gidelim baba çok merak ediyorum çalabilecek miyim dedi. Babası en sevdiğimi elimden aldı kayışından tutarak sırtına astı, hafifçe bir sallandı, valiz tam olarak sırtında oturunca gülen yüzlü mutlu kızının elinden tuttu ve pazarın içerisinde kayboldu. Evin tamamlanması için gereken para biraz fazlası ile tedarik edilmiş ev tamamlanmıştı. Küçük mü yada erken yaşta  yetişkin  olmuş  bir çocuğun hayalleri, umutları, mutlulukları bıçak gibi kesilmiş belirsiz bir bahara bırakılmıştı.  Her şeye rağmen hayat devam ediyordu, bu çekilen acılar gelecek güzel keyifli günlerin bedeliydi, ve öyle de oldu. Hiçbir şey için geç değildir, çok yakında emekli olmuş fakat çocukluğunu doya doya yaşayamamış  bu çocuğun yeni bir akardeonu olacak, ve o çocuk kaldığı yerden çocukluğuna devam edecek.  Hiç kimseden hiçbirşeyden şikayet etmeden, hep şükür ederek mutlu edecek ve mutlu olacak. Mutluluk onun da hakkı.

 

Cevat ÇIRAK

02.01.2018

 

Balkançe (Köy hikayeleri)

BALKAN mk50

Bir sağıma dönüyorum bir soluma, bahçedeki erik  ağıcının yapraklarının dansını ay ışığı odamın içerisine bana sormadan sokuyor ağıcın dalları odamda bana minik bir gösteri yapıyorlar. Yatağımın purjinaları (yayları) sağ sola dönerken çok gürültü ses çıkartıyorlar diye adeta yatakta ordan oraya dönerken nefes almadan yer değiştiriyorum, her hareketim daha çok canımı sıkıyor korkumu hafifleteceği yerde beni daha çok geriyor korkutuyor. Allahım delirecem, bir türlü zaman geçmek bilmiyor, gözüm her dakika duvarda asılı duran saatte. Sanki saat durmuş gibi 3 kez arda arda baktım hala sabahın iki buçuğunu gösteriyor. Korkumdan evden okula çıkıcağım saati tam 1.5 saat öne aldım, buna rağmen dakikalar geçmek bilmiyor bu gece. Kendi kendime  kızıyor bir daha  elimi  sürmem diye yeminler ediyor, bu konuyu düşündükçe korkumu hafifletmek yerine azdırıyordum. Biliyorum bu işin sonu hiç hayırlı olmayacak ama ne yapayım, oldu bir kere, yaşanmış olmuştu bu saatten sonra değiştirme şansım yok diyorum ama bu teselli bana yetmiyor bu gece . Of delirecem. Nasıl oldu da ben bu belayı kendi başıma açmıştım, neden dikkat etmemiş  acele etmiştim. Yok yok en iyisi mi ben koyun sayayayım ,biraz uyumaya çalışayım, bir koyun ,iki koyun üç koyun derken yine dönüp dolaşıp aynı yerdeyim. Heyecan dorukta  film gibi bir gece yaşıyorum, fırtınılar esiyor yüreğimde, aslında o kadar yorgunum ki, bir yere sızıp bayılasım var. Korku tüm vücudumu esir almış durumda. Sanki sabahın ilk ışıklarına kadar uykusuzluk  benimle oyun oynayacak gibi. Geçmiyor olmuyor derken  yorulmuş uyumuşum. Uzun bir geceden sonra sabahın altı buçuğunu duvardaki  saatin birbirini kovalayan yelkovan ve akrebinden okuyabiliyorum. Hemen kalktım, ev halkı annem dışında uyuyordu, annem kabahatimi bildiğinden benden erken kalkmıştı. Giyinmem saniyeler sürdü, çantamı zaman kaybı yaşamamak adına daha akşamdan hazırlamıştım, annem hemen  çantamı sırtıma yerleştirdi ve  hadi sen git baban kalkmadan, ben durumu idare ederim diyerek beni okula uğurladı. Dördüncü sınıfa gidiyorum ve ilk kez bu yaşıma kadar hiç yaşamadığım bir serüvene  adım attığımı biliyordum, ama hikayenin sonu nasıl bitecek   onu düşünemiyor bilemiyorum. Neyse okula nihayet ulaştım,  dödüncü sınıflar aşağıdaki okulun alt bahçe katında okuyorlardı. Dersler sabah 09.00 başlıyor olmasına rağmen ben daha hademe İlyas aga gelmeden sınıfa girmiştim.  Sınıf buz gibiydi, sabah olunca  İlyas aga sınıflardaki sobaları saat sekizde yakmaya başlıyordu. Bizim Muratlar köyünde öğrencileri sınıflara ayakkabıları ile giremiyorlardı, sadece sınıflarda giyebileceğimiz terliklerimiz giyiyorduk. Her  ders arasında  dışarıya çıkarken terliklerimizi çıkartır  dolaptaki ayakkabımızı giyer terlikleri kendi dolaplarında saklardık.  Oda soğuk, terlikler soğuk, içim derseniz sopsoğuk, donup gideceğiz burda diye düşünürken İlyas aga kapıda bitiverdi. Benim gözüm aslında hep kapıda ve yolda olacaktı ama belanın bu kadar erken geleceğini düşünememiştim. Neyse ki gelen kişi babam değildi. İlyas aga beni görünce şaşırdı, ben onu görünce ise sınıfta olduğumu nasıl anladı diye düşünüyor ama bir türlü sormayı cesaret edemiyordum. Ya babam haber verdiyse ve dışarıda bekliyorsa diye düşünüyordum. Sınıfın ışıklarını açık görünce gelip kapatayım diye koşa koşa sınıfa geldim dedi İlyas aga, ne işin var senin burda bu saatte diye devam etti. Dedim bir şey yok sadece erken gelip ders çalışmak istedim ama çok soğuk olacağını düşünemedim, tam peçkayı (sobayı) yakacaktım sen geldin İlyas aga dedim. Sınıftaki sobalar ince uzun odun ve kömür yakabilen Tutrakan marka sobalardı. Bu Tutrakanların dışları beyaz renk emaye  üst kısımları ve ayakları  demirden yapılmış çok sağlam sobalardı. Koca sınıflar bu sobalar sayesinde ısınıyordu. Sen dedi İlyas aga bir kabahat işlemedin değil mi ? Hiç bu saatte okula gelmezdin, sen söyle bana ne oldu diye devam etti, bu arada benim üşüdüğümü anlamış bir an önce elindeki kağıdı kibritle yakmaya çalışıyordu. İlk denemesinde başarılı oldu ve kağıt sobanın içerisindeki odun parçacıklarından tutuşturdu, yükselen yanık kokuları burnuma kadar geldi. Duman ve yanık kokusu biraz olsun içimi ısıttı diye sevinirken cevap istediği sorular, benden cevap beklercesine sıralanıyordu. İlyas aga dedim dur ben sana anlatacağım ama çok korkuyorum dedim. Kokma dedi anlat ben seni dinler elimden gelirse  yardımcı olurum diyerek rahatlatmaya çalışıyordu beni. Soba alevlenmiş, odunlardan gelen çıtır çıtır sesler soğuk havanın yerini  ılık ve içimi ısıtına bir havaya bırakıyordu. Oturduk bir rahleye ( masaya ) ve ben başladım anlatmaya. İlyas aga ben dün  babama TKSZ ‘DEN (Köy Kooperatifinden) verilen BALKAN 50 motosikletini sormadan aldım ve kullandım, aslında ben bunu da ilk kez yapmıyorum, ara sıra babam köydeki  horemaka (meyhaneye) gidince alıp kullanıyordum.   Ama dün gece biraz fazla zorladım galiba, ne oldu anlamadım, motorun vites kutusundan bir ses geldi, ve motor çalışmasına rağmen gitmemeye (haraket etmemeye) başladı. Sonra ben motoru elimle iterek eve getirdim ve mahalledeki büyük abilerime sorduğumda vites kutusunun içerisindeki dişlilerin kırıldığını söylediler.BALKAN  motorsikletler 50 cc , yani 50  beygir gücünde olduklarından dolayı halk arasında Balkançe olarak (motorsikletin küçüğü anlamında) anılırdı.

BALKAN 50

 

Kısaca  bugün okula erkenden gelmemin nedeni budur diyerek derin bir nefes alarak sustum. İlyas aga durumun ciddiyetini anlamıştı, babam bu sabah motoruna binecek ve işe diye yola çıkacak ama motosikletin bozulduğunu anlayacak bir de işe geç kalacak dedi.  Evet dedim öyle olacak ama İlyas aga biliyorsun benim babamı, döver beni dedim.  Zaman ilerliyordu, çocuklar yavaş yavaş sınıfa girmeye başlamışlardı,  dikkat çekmemek için biz de sanki hiç birşey yokmuş gibi sohbetimizi nihayetlendirmiştik.  Birinci ders bitmiş ikinci dersin başlamasına çok az kalmasına rağmen, hala babam okula gelmemişti, benim dersle falan bir alakam olamazdı, aklım, fikrim, gözüm herşeyim yoldaydı. Babam ha geldi ha gelecek diye bekliyordum. İkinci ders bitmiş 15 dk ders arasındayken birde ne göreyim, Babam Rafi dayımla birlikte okula doğru yürüyerek ve aynı zamanda eminim bu olayın kritiğini yaparak geliyorlardı. Beklediğim an gelmişti, ben cezama dünden razı olmuştum zaten, dayaksa dayak, şamar sa şamar ilk kez tanışmayacaktık ya, inceldiği yerden kopsun diyerek, kaderime razı oldum, ve beklemeye koyuldum. Dayım ve babam okul kapısına epey yaklaşmışlardı, Cami yolu ile Okul yolunun kesiştiği yola gelmişlerdi, şu an tam ana okulun önündeki büyük havuzlu çeşmenin önündeydiler. Bir mucize yaşıyordum sanki,  dayımla babamın yönleri değişti. İkiside köyün merkezine doğru, caminin altındaki yoldan ilerleyerek devam ettiler. Derin bir oh çektim, en azından akşama kadar kurtulmuştum, zaten dedim içimden, babam dönene kadar öfkesi de geçer  hafif sıyrıklarla atlatırız   bu serüveni diye sevindim mutlu oldum.

Öğlen okuldan çıktığım gibi koşarak eve döndüm. Annemin yüzü gülüyordu, beni görünce hemen karnın açtır senin gel hemen yemek koyayım karnın doyur dedi. Ben anne ne oldu babam gelmedi neden gelmedi, sana birşey dedi mi gibi bir  sürü soruyu peş peşe sıraya koymuştum. Annem anlamıştı ne kadar merak ettiğimi ve başladı anlatmaya. Baban dedi sabah motorsiklet kıyafetlerini giydi, motoruna gitti, çalıştırdı, motoru yokuş aşağı bıraktı, yokuştan aşağı indikten sonra motorunun arızasını anlamıştı, motordan indi motosikletin  ayaklarını indirerek sabitledi, kafasındaki kaskı çıkarttıktan sonra söylene söylene eve yürümeye başladı. Ev gelince bana kızacak, bilip bilmediğimi soracaktı ama tam o sırada deden yanıma geldi ve baban dedenin yanında sesini yükseltemedi ve susmayı tercih etti. Deden ne olduğunu sorduğunda baban motorun arızalandığını söyleyerek üstünü değiştirmeye eve girdi. Bende dedene bana yardımcı olduğu için teşekkür ettim. Sonra da Komuşumuz Rafi dayına haber verdim, baban evden sinirli çıkarsa dayın yolda sanki rast gelmişler gibi denk gelecek ve onunla sohbet ederek rahatlatmaya çalışacak ve okula gitmesine engel olacaktı. Sen merak etme oğlum baban kızar ama sizi çok sever akşam eve geldiğinde de zaten olay unutulur gider diyerek beni rahatlattı.  Her zamanki gibi annem bir dahi bir kurtarıcı olarak üstün bir vazifeye imza atmıştı.

Gerçekten de olaylar aynen annemin planladığı gibi seyretmişti ,akşam olunca da olay aynen planladığı şekilde tatlıya bağlanmıştı. Sanki  koruyucu bir melek en zor anlarımda devreye giriyor, beni koruması altına alıyordu. Gördüğünüz gibi annem, dedem, dayım, okuldaki hizmetlimiz İlyas aga sanki yardımcı melekler misali hızır gibi yetişivermişlerdi. Ben şanslıydım diye düşündüm, ne zaman bir belaya karışsam kurtarıcılarım devreye giriyor ve beni kurtarıyorlardı. Çok değil sadece bir kaç yıl sonra  aklım başıma gelmişti. Çocuk aklımla böyle düşünüyormuşum halbuki, oysa şimdi çok iyi biliyorum ki, beni her zaman kurtaran, koruyan, kollayan, bana gözü gibi bakan hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğim melekten öte bir annem vardı. Anneler olmasa bizim halimiz nice olurdu? düşünmek bile istemiyorum. Yaşasın eli ayağı öpülücesine anneler, yaşasın sevginin gücü. Biz çocuklar analarımızın hakkını nasıl ödeyebiliriz diye düşünmeye devam ediyorum ama hala bulmuş değilim.

Cevat ÇIRAK

20.03.2017

Not: Bu hikaye Bulgaristan Eski Cuma  Muratlar Köyü Kiril i Metodi okulunun değerli öğretmen hizmetli ve öğrencilerinin güzel anılarını yaşatmak  ve hatırlatmak adına yazılmıştır.  Tüm Öğretmen ve okul hizmetlisi olarak emek verenlerin  ellerinden öper saygılarımı sunarım.