EFSANE DERBİ

(Bulgaristan Eski Cuma Boğazkesen- Muratlar Köyleri Futbol Derbisi )

Eski Cuma ilinin doğusunda üç güzel köy, birlik beraberlik içinde yaza hazırlanıyorlardı.

Muratlar, Boğazkesen, ve Yeni mahalle köyleri birbirinden kız alıp vermişlerdi.

Bakmayın siz üç ayrı köy olduklarına, üç kardeş gibi üç mucize şirin köy

Öyle köyler ki herkes birbirini tanır, herkesin iyi kötü komşu köyle bir anısı vardır.

Hangi köyde güzel bir gelişme olsa hep birlikte gülüp, gerektiğinde hep birlikte ağlamasını da

bilen üç kafadar köy.

Hepsi iyi yürekli mert çalışkan Anadoludan göçe eden Türklerin kurduğu Türk köyleri

Neden öyle diyorum elimde sağlam kaynaklar var.

Osmanlının tahrir defterlerine baktığınızda görürsünüz,

Anadoludan göç etmiş yörüklerinin 15 yüzyılın başlarında Balkan topraklarına

deli orman eteklerine kurdukları ilk köyler bunlar.

Yani daha Anadolunun büyük bir kısmı Osmanlı Türk toprağı bile değilken

Osmanlı İmparatorluğu toprağı bu köyler.

Bir yüce milettin evlatları bu köyler, şanla şerefle Türklük aşkıyla yanıp tutuşan bu

topraklar her zaman Türklük kokar, Anadolu kokar, mis gibi insanlık kokar.

Yahya Kemal Beyatlı üstadımızın ”Bütün o topraklar Türklük kokuyor” dediği

topraklardasınız rahat olun, yabancılık çekmezsiniz, hangi kapıyı çalsanız tanrı misafiri

olarak baş tacı edileceğiniz Türk topraklardasınız yani.

Ne güzel değil mi oralarda doğduk, yeşile gürül gürül akan suyuna, gür ve sık ormanlarına

kurban olduğumuz topraklar.

Hani Yahya Kemalin ” Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene” diye seslenip

unutamadığımız topraklar.

Biz Muratlar, Boğazkesen ve Yeni Mahalle çocukları çok iyi biliriz kıymetini, her zaman

anarız , imkan buldukça ziyaret ederiz, imkan yoksa anılarımızda yaşatır anarız,

bir yolunu bulup yaşatırız yani.

İşte dostlar ben size yine bu köylerde yaşanmış büyük bir olaya,derbi maçına götüreyim

diyorum.

Bu üç köyün gençleri arasında ne zaman bir futbol maçı oynansa derbi maçıdır her zaman.

Sanırsınız ki Fenerbahçe Galatasaray derbisi oynanacak.

Hayat durur, o derece yani.

Bütün çevre köylerde bile olay olur, kulaktan kulağa yayılır.

Deliorman eteklerinde şampiyonluk şarkıları, eğlenceler yapılır, maç sonucu ne olursa olsun

her zaman dostluk kardeşlik güzellik kazanır.

Evet dostlar muhteşem bir giriş yaptıktan sonra gelelim asıl konumuza.

Bir pazar günü ama öyle her hangi bir pazar günü değil.

Güneşin daha sabahtan gülümsemeye başladığı bir keyifli heyecanlı pazar günü.

Yılı bin dokuz yüz seksen, takvim ayın dördünde durmuş gibi sanki.

Aylardan mı ne* ?

Bilenler henem anlayacaklar…

Erguvan çiçeklerinin açmaya başladığı bir aydayız.

Komşu köyler de dahil, herkes haftalar öncesinden bu maçla yatar bu maçla kalkar olmuştu.

Büyük derbinin, maçın sonucu tahmin edilmeye çalışılıyor, o büyük günü bekliyorlardı.

Nihayet o gün gelmişti.

Ev sahibi takım daha güneş yüzünü göstermeden hazırlıklara başlamıştı.

Maç erken bir saatte oynanacaktı.

Maç saati sabah 10 olarak belirenmişi.

Bu nedenle Dobruca stadında hummalı bir çalışma devam ediyordu.

Koca Boğazkesen köyünün yaşlısından gencine gözüne bir gram uyku girmemişti,

Maç saati yaklaştıkça heyecen tırmanıyor, tansiyon arttıkça zaman geçmek bilmiyordu.

Davut annenin bahçesinde ve saksılarında çiçek kalmamıştı.

Davut anne çiçeklerini ne kadar çok severdi oysa,

Çiçek istemeye gelen kimseyi kırmak da istemiyor fakat verdikçe de içi cız ediyordu.

STRELA (OK) Boğazkesen futbol takımının adıydı, çok anlamlıydı.

Misafir takımın adı MILNİYA (YILDIRIM ) olarak bilinir ve tanınırdı.

Maçın başlama saati gelmeden çok önce STRELA (OK) takımı sahada hazırlıktaydı.

Isınma haraketleri başlamış, misafir takım MILNİYA (YILDIRIM) bekleniyordu.

Büyük derbi maçlarında stat daha erken dolar ya hani,

İşte Boğazkesen köyünün Dobruca stadı bugün seyirci rekorları kırıyordu.

Koca köyde hayat dumuştu, büyük küçük herkes stada akın akın geliyor , sahanın etrafından

insan selinden geçilmiyordu

Köyün kızları Davud anneden ve evlerinden alıp getirdikleri çiçekleri maç saatinde

sabırsızlıkla vermek için can atıyordu.

Boğazkesen Strela takımı kadrosu belliydi

1- Alkin Erecep – Kaleci

2- Feyzullah Molla

3- İzzet (Muallim) Hatip – kaptan

4- Sabri Mehmet

5- Salim Aziz

6- Erecep İlyaz

7- Sebahattin Seyit

8- Fevzi Berber

9- Fevzi Çakmak

10- Salih Davut (Kempes)

11- Mümin Adil

Yedekler

12- Embiye Nasuh (kaleci)

13- Ahmet Mehmet

14- Sebahattin Macar

15- Şevket Macar

16- Muzaffer Adem

17- İvan Todorov

18- İliya İvanov

Çok iyi çalışılmış en iyi kadro kurulmuştu.

İşin hiç şakkası yoktu, STRELA takımı bu maçı kazandığı taktirde bir üst lige çıkacaktı.

Hiç hata yapmadan etkili bir futbol için seyirce etkisi dahil her şey düşünülmüş,

ilmek ilmek işlenmişti.

Saatler dokuzu biraz geçerken misafir takımı getiren Rus malı GAZ Marka kamyon köy

meydanında göründü, önce sesi sonra kendisi stada doğru ilerlemiş ulaşmıştı.

Kamyondan inen Misafir takım oyuncuları kalabalık ve yoğun tezahürat ve coşkuyu görünce

şaşırmış heyecanlarını gizlemeye çalışmış olsalar bile nafileydi.

Misafir takım Boğazkesen köyünedeki hafif eğimli Dobruca stadında çok maç oynamıştı, ama

hiç böyle bir atmosferle karşılaşmamışlardı.

Seyirci akın akın gelmeye devam ediyordu.

Köyün genç kızları ellerindeki çiçekleri misafir takım oyuncuları için hazırlamadıklarını

hemen belli etmişlerdi.

Sevgi ve yoğun bir seyirci desteği ile çiçekler ev sahibi oyuncularına bir bir veriliyor,

alkışlar 5-6 km uzaktaki Yeni Mahalle köyünden bile duyuluyordu.

Boğaz kesen gençleri futbolcularını çiçeklere boğarken misafir takım oyuncuları olanı biteni

şaşkınlıkla izliyorlardı.

Yoğun bir duygu atmosferine girilmişti.

Maçın başlamasına dakikalar kalmıştı.

Hakemler Eski Cuma’dan gelmişti.

Çok ciddi bir maç yönetecekleri yüzlerindeki ifadelerine yansımıştı.

Başlama düdüğü çalmadan önce önce top kontrol edildi, sonra saha ve file direkleri kontrol

edildi.

Sıra futbolculara gelmişti,

Orta hakem ve yan hakemler tek tek sahadaki futbolcuları saydı, gerekli notları aldı.

Sonra misafir Muratlar Köyünün futbolcuları sayıldı.

Muratlar Köyü MILNİYA (YILDIRIM ) takımı kadrosu şöyleydi

1- Mustafa Mehmedov (Kara Mehmedin oğlu)

2- Emrullah Halilov

3- Mehmet Tıkız

4- Hüseyin Ahmedov

5- Müşreddin Selimov

6- Remzi Habilov

7- Muhiddin Mustafov

8- Sabri Ahmedov

9- Goşo Gvatkov

10- İbrahim Osman (kaptan)

11- İsmail Hilmiyev

Yedekler

12- Netko Hristov

13- Şeşik Hasanh

14-Pele

15- Rami Tepeli

16- Yusuf Osman

Boğazkesen Köyü Muhtarı Bahriye Hanım da taraftarların arasındaydı.

Muratlar köyünün muhtarı Bay Mitko sabah erkeden ava gitmiş olduğundan

maça av tüfeği ile gelince herkes önce bir şaşırmıştı, fakat maçın atmosferi bu olağan dışı

durumu hemen unutturmuş, dikkatleri hakemin başlama düdüğüne çevirmişti.

Orta hakem düdüğünü ağızına götürdü.

Düdük daha başlama vuruşunu çalmadan seyirciden gelen aşırı yoğun tezahüratın

sesleri ile maç başlamıştı.

Boğazkesen köyünün STRELA (OK) takımı öyle hızlı bir başlangıç yapmıştı ki, misafir takımın

oyuncuları bu maçı daha ilk dakikalarda ne kadar zorlu geçeceğini anlamışlardı.

Gerçekten işleri çok zor görünüyordu.

Maçın sonucunu daha ilk dakikalarda kimse tahmin edemiyorken olanlar olmuştu.

Başlama düdüğünden çok az bir zaman sonra ev sahibi takımından Fevzi aldığı uzun

pas ile misafir takımın defansının arkasınsa sarkmış ve ustaca bir vuruşla takımını bir sıfır

önce geçirmişti.

Boğazkesen Köyü meşhur Dobruca bayırı stadı daha önce hiç böyle bir taraftar uğultusu

yaşamamıştı.

Köyün gençleri adeta çoşmuştu.

Yer gök Strela (Ok) sesleri eşliğinde inliyordu.

Misafir takımın muhtarı Bay Mitko yerinde duramıyor, söyleniyor ama bir yandan daha

erken daha erken her şey değişir diye teselli arıyordu.

Muhtar Mitko’nun yanında bulunan Muratlar köyünün diğer ağır misafirleri

Bay Goşo Kirov ve Muhtarın MVR (Emniyet Teşkilatı) de çalışan

oğlu Goşo Mitkov da oradaydı.

Güneş yavaş yavaş hayata ve bu güzel güne hem gülümsüyor,

hemde biraz daha yükselerek ışınlarını dik olarak göndererek

ateşli seyircinin ateşini biraz daha yükseltiyordu.

Ev sahibi takım için hayati bir maç oynanıyordu, maç sonunda bir üst lige terfi etmeleri söz

konusuydu.

Haftalarca bu günü düşünerek hazırlık yapmışlardı.

Bu maç kesin bir şekilde net bir skorla kazanılacaktı, başka bir alternatif görünmüyordu.

Bu yüzden misafir takımın ağır misafirlerinin ne düşündüğü çok önemli değildi.

İlk yarı çok hızlı başlamış, ev sahibi takımın bitmek bilmeyen atakları misafir takımı

yormaya başlamıştı.

Hava ısınmaya başlamışken ev sahibi takım Kempes lakaplı 10 numaralı Salih Davutun çok

güzel bir plase gölü ile galibiyeti adeta perçinlemişti.

Daha ilk yarının ortalarında net bir sonuca doğru gidiliyordu.

Boğazkesen Köyü sanki en büyük bayramlarından birini yaşıyordu.

Ahali coşmuş, sevinç sesleri yeri göğü inletmeye başlamıştı.

Misafir takımın bir köşeye sıvışan seyircilerinde homurdanmalar başlamıştı.

Durumun daha da kötüye gideceğinden korkuluyordu.

Misafir takım taraftarlarının ortak görüşü bu yöndeydi.

Fakat ev sahibi takım çoşmuştu bir kere.

Akınlar durmadan yenileniyor, atak üstüne ataklar sürekli tazeleniyordu.

Bitmek bilmeyen bir hırsa daha fazla gol atmak için canla başla çalılıyordu.

Seyircinin sihirli gücü ile futbolcular adeta bir ok gibi yeniden yeniden fırlatılıyor

hedefi vurmaya çalışıyorlardı.

Bitmek bilmeyen akınlar ilk yarının bitmesine yakın yine sonuç veriyordu.

Önündeki rakipleri tek tek çalışmayarak hızla rakip kaleye yönelen 7 Numaralı Sebahattin

Seyitin gölü tabelayı tekrar değişmiştirmiş durum 3-0 olmuştu.

Muratlar Köyü futbolcularında moral diye bir şey kalmamış, hezimetin boyutu tahmin

edemez duruma düşmüşlerdi.

Muratlar takımın 11 numaralı futbolcusu İsmail Hilmi o sıralar Varna’da askerdi.

Sırfı bu özel büyük maçı kaçırmamak için izin almış maçı izlemeye gelmişti.

Aslında oynamayı hiç düşünmemişti ama ısrarlar üzerine hayır diyememişti.

Fakat şimdi çok farklı düşünüyordu.

Ne zaman köyünün maçı olsa kışladan izin alarak köyüne dönen İsmail maçtan sonra bir çok

zaman köyün muhtarı tarafından taksiyle birliğine gönderiliyordu.

Muratlar Köyü Muhtarı Bay Mitko İsmaili Köyün taksicisi Rafi Hasanla Varna’ya birliğine

götürüyordu.

Ama bu sefer gidişat kötüydü, böyle olmayacağını sadece İsmail değil herkes tahmin

edebiliyordu.

Hatta İsmail daha önce muhtar Bay Mitko’yu kızdırdığı günleri hatırlamıştı.

Bir bir İsmailin aklına daha önce kendi köy takımına karşı oynadığı Yeni Mahalle maçları

geliyordu.

İsmail Kendi köy takımını bırakmış komşu köy Yeni Mahallenin takımına transfer olmuştu.

Kendi yetiştiği köy takımına karşı oynarken gol ve göller atmış sonra da olanlar olmuştu.

Köyün Muhtarı Bay Mitko annesi fırında ekmek satıcısı olduğu halde İsmaile ekmek bile

vermemişti.

Hatta İsmailin Yeni Mahalle takımı adına kendi köy takımına attığı gölden sonraki akşam

muhtar Bay Mitko köy meyhanesine girmesini bile yasaklamıştı.

İsmail Bunları düşünürken felaket üstüne felaketin geleceğini tahmin edemiyordu.

Olanlar olmaya devam ediyordu.

İlk yarının son dakikaları oynanırken seyirciler kempes kempes diye tezahürat yapmaya

başlanmıştı.

İsmail top santraya konduktan sonra 10 numaralı Kempes lakaplı

futbolcusu Salih Davutun gölü göl attığını anlamıştı.

Durum daha ilk yarıda 4-0 olmuştu.

Ama fırtına devam edecek gibiydi.

Başlama vuruşu yapılmadan ilk yarının bittiğini düdüğün sesi ilan etmişti.

Boğazkesen çocukları coşmuştu bir kere, yer gök bayram ediyordu.

Dobruca mahallesi, mahalle olalı böyle bir bayram ne görmüş ne de duymuştu.

Boğazkesen köyünün en son kurulmuş mahallesinde bulunan Dobruca stadında

normal zamanlarda toplar aşağıki kaleden bazen taaa köy meydanına kadar indiği çok

görülmüştü.

Ama bugün böyle bir şey söz konusu değildi.

Sahanın etrafı seyirci yoğunluğu nedeniyle adeta bir insan duvarı ile kapanmıştı.

Dobruca Mahallesi köye 1940 yılında Romanyadan geri alınan Dobruca bölgesinden köye

nakledilen Bulgar aileler tarafından kurulmuştu.

Köy stadının bulunduğu mahalle daha önce hiç böyle bir bayram yeri ve atmosferi

yaşamamıştı.

Fakat hala maçın ikinci yarısı oynanmamıştı.

Boğazkesen köyü takımı bayram ederken misafir takım adeta maçın bir an önce birmesini

bekliyordu.

İlk yarı sadece ev sahibi takım için başlıyor gibiydi.

Misafir takım prosedürün tamamlanması çin sahaya çıkıyordu.

İkinci yarı başladığında misafir takım tekrar saldırmaya başlamıştı.

4-0 galip takımın kaptanı hem oyunu yönetmeye çalışıyor hemde maçtan önce rakip takımla

yaptığı konuşmaları ve iddialı bahisleri aklına getiriyor gülümsüyordu.

Rakip takımdan tornacı Sabri çok büyük laflar etmişti. ”Bu maçı kaybedersek bu topu

yiyeceğim demişti.” İzzet kaptan hem hatırladıkça gülümsüyor hemde büyük zaferi

coşkuyla kutlamak için 90 dakikanın bitmesini bekliyordu.

İzzet kaptan aynı zamanda Muratlar köyünde öğretmendi,

Karşı takımda öğrencileri de vardı.

Bunlardan biri de Varna’da askerlik yapan ve şu anda sahada 11 numara ile rakip takımda

oynayan İsmaildi.

İsmail maçtan önce daskale (öğretmen) diye seslenip üç parmağını göstererek uzaktan en az

üç atacağız diye takılıyordu.

İzzet hoca da sanki içine doğmuş gibi beş parmağın yetmez diğer elindeki parmaklardan da

ilave et diye seslenmişti.

Kim bilir daha ne iddialı laflar ediliyor ya da edilmişti.

Boğazkesen köyü takımı kaptanı bunları düşünürken acaba rakip takımın oyuncuları ne

düşünüyordu.

Rakip takım ikinci yarıdaki fırtınanın dinmesini bekliyordu,

Maalesef işler bekledikleri gibi gitmiyordu.

Fırtına sağanak göle dönüşmüştü.

Maç devam büyük bir heyecanla devam ediyordu…

Misafir takıım 9 numaralı Fevzi Çakmakın attığı nefis gölle tekrar coşmuş tabela yeni bir gölle

süslenmiş ve durum 5-0 olmuştu.

Boğazkesen Köyünde erguvan mevsiminde mucizeler yaşanıyordu.

Misafir takımın kaptanı İbrahim maçın artık dönmesi mümkün değildir diyordu içinden.

Maç sanki yeni başlamış gibi tekrar başladığında artık herkes başka hesaplar peşindeydi.

Boğazkesen köyü meyhanesi maçtan sonraki bankete hazırdı hazır olmasına da,

işler çok değişmişti.

Hesapların yeniden yapılması gerekiyordu.

Daha önce böyle bir kalabalık yaşanmamıştı.

Acaba kebapçeler (kebap) yeterli olacak mıydı.

Mastikalar, konyaklar rakılar tekrar tekrar sayıldı, bir kamyon yeni bira gelmişti ama yeterli

olacak mıydı?

Hemen hazırlıklar yapılmalıydı, stoklar yeterli gelmezse diye komşu köylerin meyhaneleri ile

görüşüldü. Hava güzeldi dışarıda da oturulurdu ama bu masalar yeterli gelmez ise

tahtalardan ve kasalardan da uyduruk masalar yaparız diye düşünüldü.

Meyhane bayrama hazırlanırken sahadan yine gooool diye sesler yankılanıyordu.

Evet yine yer gök inliyordu, ve bu sefer bugün çok iyi oynayan Kempes şanına yakışan

kapanışı yapmıştı.

Kempes Salih günün kahramanı olmuştu.

Maç bittiğinde tabelada

STRELA:6 — MILNİYA: 0 yazıyordu.

Davut anneden alınan çiçekler Boğazkesen köyünü bahçeye dönüşmüştü.

Köyün yakışıklı gençleri, güzel kızları, yaşlısı genci takımın yıldız futbolcuları ile halay

çekiyorlardı.

STRELA takımı bir üst lige çıkmıştı.

Komşu köyün muhtarı Bay Mitko çoktan köyüne doğru yola çıkmıştı.

Tornacı Sabri topu yiyeceğim demişti ama yemiyecekti.

İsmail Rafi Hasının taksisiyle Varnaya gidemeyeceğini artık tahmin etmiyor çok iyi

biliyordu.

Boğazkesen Köyü zaferlerin en güzeline en değerlisine büyük kalın harflerle

bir şanlı imza atmıştı.

Ama her zamanki gibi sayılacaktı her şey.

Maçın kaybedeni yoktu, kardeş kardeşinden bir şey kazanmak için hiç çalışır mıydı?

Kazananı çok kaybedeni olmayan bir maç oynamış ve bitmişti.

Şimdi sıra meyhaneye gidip maçın keyfini çıkarma vaktiydi.

Kardeş kardeşe düşman olabilir miydi?

Balkanlar öyle bir coğrafya değildi.

Balkan Türkleri sadece bir oyun oynamış ve gene eğlenerek bitirmesini bilmişlerdi.

Sıra bir sonraki maçta değildi.

Sıra güneşli sımsıcak uzun keyifli bir pazar gününü tatlıya bağlama günüydü.

Muhtar Bay Mitko köyüne ulaşmış evinin kapısından gimeye çalışırken hiç yemek yemeden

hemen biraz yatıp dinlenmeyi düşünüyordu.

Boğazkesen köyünde banken (ziyafet) yeni başlamıştı.

Kebapçe kokuları dalga dalga üç köyün üzerinde rotasız gemi gibi bir o yana bir bu yana

savrulup duruyordu.

Aylardan erguvanların açtığı aydı

Tarih 1980 yılını gösteriyordu.

Balkanlar son beşyüz yıldır olduğu gibi kim ne derse desin Türklük kokuyordu.

Ertesi gün hayat kaldığı yerden devam edecek, fakat bu maç tarihe geçecekti.

Yazımızı bitirmeden önce 40 yıl önce yaşanmış bu güzel anımızı yad ettik, hatırladık. İlber Ortaylı hocamızı da anmak için fırsat oldu.

İmparatorluğun Son Nefesi adlı kitabında;

“Balkanlar diye bir Türk yurdu vardır. Bunun üzerinde saldırgan emeller besleyecek değiliz, ama bunu bilmek ve tanımak zorundayız.”

Bizde bilmeye anmaya anlamaya ve gelecek nesillerimize aktarmaya devam ediyoruz edeceğiz …

Cevat ÇIRAK

23.04.2020

Notlar:

1- Katkılarından dolayı Boğazkesen Köyünden İzzet Paksoy muallime, Muratlar Köyünden İbrahim Yılmaz ve İsmail Yılmaza teşekkür ederim.

2- Ekli fotoğraf maçın oynandığı Muratlar köyü kadrosunu temsil etmemektedir. Fotoğraftaki kadro Muratlar köyünün daha sonraki yıllardaki köy takımı kadrosudur. O yılları hatırlatması nedeniyle sembolik olarak eklenmiştir

*Maçın oynandığı gerçek tarih Eylül ayı sonu Ekim başıdır.

Tatar Hasan’ların İbrahim Ağa

İkinci dünya savaşı bitmiş, kağıtlar dağıtılmış dünya yeniden yapılandırılmıştı.

Bulgaristan topraklarında değişim baş döndürücü bir hızla devam ediyordu.

1944 yılında Bulgaristan Halk Cumhuriyeti olarak yeniden isimlendirildi,

Sovyetler Birliği destekli yeni bir idare iş başına geçmişti.

Nüfusun yüzde sekseni köylerde yaşıyor yüzde yirmisi şehirliydi

Sosyalist hükümet 13 Kasım 1945’te Bulgar tarımının gönüllü kooperatifleşmesi yasasını

çıkartmıştı. Üç yılda ülke tarımının yüzde sekizi kooperatiflerde birleşti.

Hükümet 1946 yılında iri toprak sahiplerinin topraklarını millileştirdi ve topraksız köylülere

dağıtıldı.

Kooperatifçilik haraketinde zor da kullanılarak 1948 yılı sonunda toprağın % 34

kooperatifleştirildi.

Emek Tarım kooperatifleri TKZS’ler kuruldu.

Aynı yıllarda Bulgar iri ölçekli sanayi tesislerinin ve madenlerinin % 83.6 ‘sı özel sektörün

elindeydi.

1947 yılında başlayan sanayi işletmelerinin millileştirme sürecinde ilk önce 1.997 büyük

ölçekli sanayi işletmesi ve 4.027 irili ufaklı sanayi tesisi, atölye ve zanaatçi dükkanı

millileştirildi. *

Orta Bulgaristan Balkan eteklerinde bulunan Filibe iline bağlı Karlovo şehri de bu

yaşananlardan nasibini almıştı.

Tatar Hasanların İbrahim Ağa ilerlemiş yaşına rağmen olan biteni anlamaya çalışırken,

zorlu bir dönemden geçmekteydi.

Hayatın daha neler getireceğini de pek kestiremiyordu.

Baba yadigarı gül bahçelerini ve gül yağ üretim işliği elinden alınmış, millileştirilmişti.

Koca yürekli çalışkan üretmeyi seven İbrahim ağa ata yadigarı topraklarına sahip

çıkamadığı için kendini suçluyordu.

Tüh anasını diyordu, çoluk çocuğumun rızkını, yıllarca atalarımın tırnakları ile kazıyarak

biriktirdiklerimi, bir günde elimden aldılar, ben bunun hesabını yarın ahirette nasıl

vereceğim diyordu.

Tatar Hasanların heybetli İbrahim ağası ata yadigarı topraklara çok üzülmekteydi,

Fakat felaketler daha yeni başlamış gibiydi; postaneden evine yeni ulaşan resmi bir yazıyı

eline almış okurken birden gözleri dolmuş okumayı yarıda kesmek zorunda kalmıştı.

İbrahim ağanın elindeki son varlığı da devletin eline geçiriliyordu.

Çocuklarının önünde göz yaşına boğulmak istemiyordu.

Kalktı arka bahçedeki sayvant altına geçti, ve küçük bir tabureye oturdu.

Elleri titriyor, göz yaşları elindeki kağıdın üzerine damlıyordu.

Birden Allahım sen bana yol göster diye feryad etti, inledi,

ve sessiz akan göz yaşları sagnak bir yağmura dönüşmüştü sanki..

Koca deri tüccarı İbrahim ağa yıllarca didinip uğraşarak kurduğu işini en kısa sürede

kendi elleri ile ceketini alıp devlete devredecekti.

Elinde okuduğu devletten gelen yazıda kısaca bunlar yazıyordu.

Deri işine girdiği gençlik yıllarını hatırladı.

Beş parasız borç alarak başladığı işinin ilk günlerini hatırladı.

Borçlar ödendikten sonra ilk eline geçen parayla nasıl ailesini ve çocukları dışarıda yemeğe

çıkarttığını hatırladı.

İki kızı ve sevgili hanımı ile yemekten sonra türk kahvesi içmeye gitmişlerdi.

Daha sonra sevgili güzel kızları lunaparka gitmek istemişti, babası da onları kırmamış

götürmüştü.

Anılar yıldırım hızıyla aklından tek tek geçmeye başladı.

İbrahim ağanın yaşlı gözlerinden bir bir film şeridi gibi geçen güzel anılar bitmek

bilmiyordu.

Kaniye hanım dayanılacak gibi değil bey, ama kaderde varsa yapacak bir şey yok diyerek

anılarının arasına giriverdi.

İbrahim ağa sayvantın altında yalnız olduğunu sanıyordu ama ilk göz ağırısı sevgili eşinin

sesini duyunca oturduğu yerden kalktı.

Sen, ne zaman geldin hanım diyecekti ama diyemedi, çok sevdiği hayat arkadaşını görünce

dindirmeye çalıştığı göz yaşları tekrar coşup akmaya başladı.

Kaniye hanım her şeyden önce bir ana ve yıllarca türk gelenek ve göreneklerine göre

yetiştirilmiş bir hanıma yakışır şekilde sorumluluk aldı.

Kalk bey sevdiğin yemeklerden hazırladım, hadi yıka yüzünü çocuklarla birlikte

güzel bir yemek yiyelim her işte bir hayır vardır, önümüze bakalım diyerek eşini teselli

etmeye çalıştı.

Kaniye hanım dik durmaya evinin direği kocasına moral olmaya çalışıyordu ama

onun da ruhunda fırtınalar kopuyor, içi kan ağılıyordu.

İki kız evlat sahibi Kaniye hanım, ellerinden alınan mal ve mülkten çok kızanlarının

geleceğini düşünüyordu.

Kaniye hanım, bir de yeni inşa ettirdikleri saray gibi dayalı döşeli evini düşünüyordu.

Osmanlı mimarisi ile yapılan yeni evde güle güle oturmak nasip olmayacaktı.

Devlet evleri ile ilgili hiç bir şey istememişti aslında ama, Kaniye hanım daha yeni yapımı

bitmiş evin de ellerinden akıp yitip gideceğini düşünüyordu nedense.

Günler akıp geçip gidiyordu.

İbrahim ağaya devlet isterse kendi iş yerinde çalışabileceğini de bildirmiş, düşünmesi için de

bir hafta da süre tanımıştı.

Ata yadigarı topraklarını, atadan miras gül yağ işliğini kendi elleri ile devlete veren İbrahim

ağa adeta yeryüzünde sınavdan, sırat köprüsünden geçtiğini düşünüyordu.

Bu saatten sonra ne iş yapabilirdi, nerede çalışırdı.

Yaşı epey ilerlemişti.

Takvimler 1950 yılının Haziranı başını gösteriyordu.

İbrahim ağa artık 69 yaşındaydı, bu yaşta tekrar gidip işçilik yapabilir miydi?

Kendi sorduğu sorulara cevaplar arıyor, bazıları cevaplanıyor fakat gelecekle ilgili sorular

cevapsız ve belirsiz kalıyordu.

Yeniden başlarım diyordu, ama ya tekrar elimden alınırsa ben ne yaparım,

tekrar aynı çileyi eziyeti bu yorgun yürek kaldırmaz kaldıramaz diyordu.

Yılların tüccarı İbrahim Ağa kendisini çok iyi tanıyordu.

Gerçi oğlu gibi sevdiği damadına güveniyordu ama, o da işsiz kalmıştı.

Süleyman Deliormanlıydı, İbrahim ağanın ilk kızı Rhime ile evliydi.

Torun sahibi İbrahim ağa ailesine düşkün bir osmanlı evladıydı.

Çok düşünmüştü, etraf konu komşu ne yapıyor diye de merak edip öğrenmişti.

Günler akıp gidiyor, gündüzler geceleri kovalıyordu.

Tatar Hasanların İbrahim ağa nihayet kararını vermişti.

Gelecekle ilgili planlarını önce eşi Kaniye hanıma anlattı.

Hanım dedi ben kararımı verdim.

Bize artık bu topraklarda rahat olacağı yok, vaziyet onu gösteriyor.

Ben dedi, ana vatan Türkiyeye göç etmeye karar verdim.

Elimizde bir tek bu ev var onu da satarız evlatlarımızı bu belirsizlik içinden kurtarır

anavatanda kendimize gelecek ararız ne dersin?

Kaniye hanım eşinin kararlarına her zaman güvenmiş destek olmuştu.

Her şey bir yana çocuklarım bir yana diyerek, tamam bey, sen nasıl istersen dedi.

İbrahim ağa sonra durumu damadı Süleymana, büyük kızı Rahimeye ve küçük kızı Hidayete

anlatıp izah ederek karara bağladılar.

İbrahim ağa ertesi gün hükümet konağına kararını bildirmek için giderken başı dik gitti.

Hükümet konağındaki yetkili memura kendi kurduğu işte işçi olarak çalışmayacağını bildirdi.

Hazır hükümet konağına gelmişkin istida verip Türkiye’ye göç etmek istediğini de yetkililere

bildirmişti.

Hükümet yetkilileri bu göç etme kararı ile ilgili kendisine bir cevap vermemişti.

İbrahim ağa hemen hazırlıklara başlamıştı, zaten yapacak çok fazla da bir şey yoktu.

Epi topu üç beş eşya ve ev vardı ellerinde kalan.

Her şeylerini zaten devlet ellerinden almıştı.

Bulgar topraklarında ellerinde son kalan taşınmaz olan yeni evleri de çok geçmeden elden

çıkarmıştı. Yeni ev sahibinden kısa bir müddet burada kalmaları yönünden talepte

bulunmuş, sağ olsun yeni evlerinin sahibi de anlayışla karşılamıştı.

Sıcak bir Ağustos sıcağında çok az bir eşya ile yola çıkılacaktı. Çantalar valizler arabaya

yüklendi ve tren garına doğru yola çıkılmıştı.

Heyecanlı ve bir o kadar belirsiz bir yolculuk için teker dönmüş, veda saati gelmişti.

Evin içindeki eşyalar kapının önünde istiflenmişti.

Çok büyük hayaller ile inşa ettiği evin anahtarları ile son kez önce evin kapısı kilitlemişti.

Yeni ev sahibi misafirlerini yolcu ederken elindeki anahtarı yeniden kapıya takmış

yolcu ettiği misafirlerinin sokağın köşesini dönmek için sabırsızlıkla bekliyordu.

İbrahim ağa ve ailesi arkalarına dönüp dönüp evlerine bakmak istemediler.

Sadece küçük kızları Hidayet evden başını hiç ayırmadan uzun uzun bakmıştı.

Hidayet 18 yaşında yetişkin bir kızdı, olanı biteni anlayacak yaştaydı.

Artık mutlu mesut büyük hayal kurup yaşamak istediği bu evi belki hiç göremeyecekti, bu

yüzden uzun uzun bakmayı tercih etti.

Derin derin iç geçirdi, ağlamamak için gözyaşlarını zor zapt edebiliyordu.

Tren istasyonuna gelindiğinde önce evrak kontrolünden geçmeleri gerekiyordu.

Devletin şefkatli kolları maalesef uzun zamandır türk kökenli bulgar vatandaşlarına aynı

şefkati göstermiyordu.

İbrahim ağa elindeki pasaport ve istida kağıdını memura uzattı, memur önce aile fotoğrafını

kontrol etti, sonra işlemlerin devamı için masa başında bekleyen amirine imza için götürdü.

Resmi işlemler başlayınca nedensiz bir şekilde sessizlik oluşuyordu, bir aran nefes bile

alınmıyor gibi oluyordu.

Ya problem çıkarsa endişesi insanları geriyordu.

İbrahim ağa ve ailesi bir an önce evrakların onaylanmasını ve trene binmeyi bekliyordu.

Masa başındaki memur izin belgesini imzalamadan yanındaki memuru geri göndermişti.

Sanki işler pek iyi gitmiyor dedi içinden Kaniye hanım,

kocasıyla göz göze geldiğinden onun da aynı kaygıları taşıdığını fark etmişti.

Ve olanlar oldu.

Gelen memur devletin elindeki evrakta eksik olduğunu bu nedenle geri dönmelerini aktardı.

Bir sonraki tren için 2 hafta beklemeleri gerekiyordu. Memur böyle söylemişti.

İbrahim ağa küplere binmişti, her şeyimizi alıp bu trene göre hazırlık yaptıklarını, gidecek

bir evleri bile olmadığını anlatmaya çalışıyor, sinirden gidip masa başındaki amiri

tekmelemek istiyordu.

Aile perişan olmuş, üzüntüden ne yapacaklarını bilemiyorlardı.

Böyle zamanlarda rahatlamak ve sinirleri yatıştırmak için çare yoktu,

İayan etmek istiyor fakat sonuçlarını bildiği için dudaklarını ısırmaktan başka çare

bulamıyordu. Sinirden titriyor, göğüs tahtası yerinden çıkacakmış gibi hissediyordu.

Bu yıllarda Bulgaristan Türklerinin kaderi böyle yazılmıştı sanki,

çile sıkıntılı ve acılar her evde benzer şekillerde yaşanıyordu.

Ayrıca bağırmak çağırmak isyan etmek bu zamanda çok daha kötü

olumsuz sonuçlar doğuruydu.

Tüm aile boynu bükük bir şekilde çaresizce geri dönmek zorunda kalmışlardı.

İbrahim ağa evrakında bir eksik olmadığını anlamıştı aslında.

Sorun başkaydı.

Ama dedi içinden inadında gitmeyeceğim.

Benim elimden aldıkları fabrikamda beni işçi olarak çalıştırmayacaksınız.

Ben o fabrikayı ne uğraşılar ve çilelerle o hale getirdim siz bunu hiç düşündünüz mü?

Ne haliniz varsa görün size eyvallah etmek yok dedi.

Çaresiz uğurlamaya gelen bir kaç konu komşu ve akraba ile geri dönüldü.

Asıl çile şimdi başlıyordu,

bir küçük araba eşya, yedi nüfus, nereye gidecek nerede kalacaklardı.

İbrahim ağa içinden, bakalım daha neler yaşayacağız göreceğiz diyordu.

Ama ne olursa olsun bu yorgun beden size eyvallah etmeyecek,

inadım inat diye söyleniyordu.

Bu arada kapı komşusu Mustafanın sesi duyuldu,

İbrahim abi dedi , sakın üzülme bu günler geçecek.

Kapım size açık, gelin bir sonraki sefere kadar benim evimden kalırsınız,

sizi dışarıda bırakacak halimiz yok ya, sakın üzülmeyin buyurun geçin diyerek misafirlerini

içeriye aldı.

Eşyalar sudurmanın altına iki dakikada diziliverdi.

Dert üstüne derdin yaşandığı günlerdi.

Tatar Hasanların İbrahimin ağa komşusunun evinden kendi evine karşı oturmuş derin derin

sigarsını tüttürüyordu.

Yorgun bedeni bu sıkıntıları bakalım atlatabilecekmiydi.

Türkiyeye tren iki haftada bir kalkıyordu, lakin haftalar geçmek bilmiyordu.

İbrahim ağa ve ailesi sıkıntılı ve acımasız günlerden, sınavlardan geçiyorlardı.

Nihayet beklenen gün gelmiş, eski biletler yanmış, yenileri alınmış, eşya için gerekli para

tekrar yatırılmıştı.

Eşyalar bu sefer bir at arabasına yerleştirildi ve tren garının yoluna girildi.

İbrahim ağa bu sefer daha temkinliydi, evrak kontrol memurunu dinlemedi peşinden amirin

yanına kadar geldi.

Lakin amir İbrahim ağanın bu hareketini görünce daha çok sinirlendi,

İbrahim ağaya dönerek,

Ne laf anlamazsın sen be adam senin evrakın da eksik var dön evine dedi.

İbrahim ağa biraz daha amire yaklaşıp boğazına sarılıp sıkıcak gibi oldu ama,

geri adım attı, yaşını hatırladı, sonranı ve olacakları da biliyor tahmin edebiliyordu.

Sınanıyoruz ama Allah kerim, ya sabır diyerek tekrar alesinin yanına geldi beklemeye

başladı.

Kimse bir şey soramıyordu, her şey ortadaydı zaten,

İbrahim ağa da çok sinirliydi kimseden soru beklemiyordu.

Beklenen memur geldi ve evlerine geri dönmeleri gerektiğini hatırlatarak uzaklaştı.

Bilinçli bir yıldırma ve sindirme yapıldığı çok belliydi.

Bu acılar sadece İbrahim ağa yaşatılmıyordu, varlıklı Türk ailelerinin hepsine benzer

sıkıntılar yaşatılılıyordu.

Ateşten gömlek giyilen günler başlamıştı,

Bulgaristan türkleri diğer Balkanlarda yaşayan türkler gibi yollara düşürülmüş işkence ve

yıldırma politikalarına acımasızca maruz bırakılıyorlardı.

İbrahim ağa komşusu Mustaya dönerek, kusura bakma kardeş sana da yük oluyoruz ama , bu

gece de idare et biz kiralık bir ev bakalım bizim durumuz hiç belli değil dedi.

Komşusu Mustafa ısrar etse de İbrahim ağa gururlu adamdı yok kardeşim, sen bize

yapacağını yaptın, Allah razı olsun, hakkını helal et dedi.

Ertesi gün sabah erkenden kiralık ev aranmaya başlandı,

İki sokak ötede kerpiç eski bir ev bulundu, kirada önce anlaşılmadı.

Ev sahibi derme çatma bir eve dünyanın parasını istiyordu, ve nuh diyor peygamber

demiyordu.

İbrahim ağa elde avuçta ne varsa tüketmeye başlamıştı.

Zaten neden bu işkencelere maruz bırakıldığını da çok iyi biliyordu.

Günler haftalar derken İbrahim ağa tam üç ay boyunda iki haftada bir yeniden bilet parası

yeniden yük ve eşya parası ödüyor ama bir türlü evrakı tamam olmuyordu.

Aradan geçen süre zarfında elde avuçtaki paralar tükenmek üzereydi.

Ev sahibine kiralar aylık peşin ödeniyordu.

İbrahim ağa ve ailesi her geçen gün biraz daha toplum içinde küçük düşürülmeye ve

aşağılanmaya devam ediyordu.

İbrahim ağa ve hanımı her gece bu işin sonunun nereye varacağını konuşuyor ama bir türlü

sonunu kestiremiyorlardı.

Kaniye hanım en son elindeki yüzük ve kulağındaki küpeleri küçük bir çocuk yastığının

içine pamuklara sararak dikivermişti.

Kocasına İbrahim başımıza bir şey gelirse paramızı pulumuzda bitiyor zaten, bu yastığı

torunlar için yanımıza alırız diye tembih ediyordu.

Tatar Hasanların İbrahim ağa ne günlerden geçiyordu.

Bazen şimdi adı Karlovo olan şehrin asıl adıyla anıldığı günlere geri dönüyor mutlu mesut

dönemlerini hatırlıyordu.

Asıl adı Karlı Ova olan şehrin alsında yüzde yüz bir Türk şehri olduğunu çok iyi biliyordu.

II. Bayezid döneminde Osmanlı kumandanı ve Şehzade Cem’in (Cem Sultan) lalası Karlozâde (Karlızâde) Ali Bey tarafından XV. yüzyılın başından itibaren çoğunlukla Türk-Yörük nüfusunun yerleştiği bir bölgede tesis edilmiş, adına kurucusuna nisbetle Karlıova veya Karlova denilmişti.**

İbrahim ağa bazen atalarından kalan çeyiz sandığında sakladıkları Omanlıdan kalma

tapularını çıkartıp bakıyor, sonra tekrar güzelce katlayarak bir gün lazım olur diye

saklıyordu.

Neden bu hale gelindiğini daha öce çok düşünmüş olmasına rağmen son günlerde daha bir

enine boyuna bu içine düştükleri durum zihnini meşkul ediyordu.

Osmanlının ilk topraklarıydı Balkan toprakları.

Balkan toprakları Osmanlı topraklarına 1350 yıllarından itibaren katılmaya başlanmıştı.

Daha Anadolunun sadece bir kısmı Osmanlı toprağı iken Balkanlar türk toprağı olarak

kayıt altına alınmıştı.

Ne olmuştu da bu topraklar 500 yıl sonra neredeyse hiç savaşılmadan elden çıkmış

kaybedilmişti.

Bunun hesabını birileri vermeli diyordu İbrahim ağa.

Lakin bu saatten sonra verse ne olacak ki, olan olmuştu.

Balkanlarda yaşayan miylonlarca türk ellerinde Osmanlı tapuları olmasına rağmen yabancı

durumuna duşürülmüştü.

Yüzyıllarca barış içerisinde kardeşçe yaşayan Balkan insanları birden bire birbirine düşman

olmuştu.

Osmanlı devlet idaresi nasıl bir sorumsuzluk sergilemişti de elindeki buram buram Türk

kokan bu toprakları neredeyse hiç savaşmadan kaybederek kendi halkına bu sıkıntıları

yaşatmış ve yaşatmaya devam ediyordu.

Sadece İbrahim ağanın sorduğu ve cevabını bulamadığı sorular değildi bu sorular.

Balkanlarda kalan türklerin hepsi aynı soruları soruyor maalesef sorular cevapsız kalıyordu.

Devlet adamı liyakat ile seçilmeli, hesap verebilme sorumluluğu olmalı, halkına ve hakka

hizmet için var olmalıydı. Devlet yönetmek ciddi bir iş, bu sorumsuzluğun faturası neden

halka çıkartılır ki diyordu.

İbrahim ağa her geçen gün ümidini yitirmeye başlamıştı.

Ne zaman tren garına gitse geri döndürüleceğini biliyordu.

Günler bir bir akıp gidiyor ümitsizlik her geçen gün damlaya damlaya göl oluyordu.

Bey dedi Kaniye Hanım, yarın tren var bir git bak amirle konuş belki bugün istidan kabul

edilir de gideriz.

Tamam gideceğim dedi İbrahim ağa ama inanmadığı yarım ağızla söylemesinden belli

oluyordu.

Sabah olduğunda İbrahim ağa sofraya oturmadan evden çıkmış tren garına gitmişti,

hiç umudu yoktu ama adettendi artık her günü geldiğinden gidip bi bakıyordu.

Bu sabah her zamanki amir gitmiş yerine daha genç ciddi bir amir görev yapıyordu.

İbrahim ağa amire yaklaştı; biz dedi üç aydan fazla bir zamandan bu yana Türkiyeye göç

etmek için istida verdik, ama her seferinde kabul görmediği için bilet almamıza rağmen tren

binip gidemedik, belki bugün onay çıkmıştır, sormaya geldim dedi.

Yeni gelen amir hiç terslemedi, insan gibi cevap verince İbrahim ağa bir duraksadı.

Uzun zamandır ilk kez olması gerektiği gibi cevap alıyordu, kulaklarına inanmadı şaşırdı.

Amir sen dedi neden bekliyorsun ki senin istidan 2 ay önce kabul edilmiş onaylanmış senin

şu an Türkiye’de olman gerekiyordu.

İbrahim ağa şaşırdı, nasıl olur dedi, ben 3 aydır her tren seferinde gelip kontrol ettim

çıkmadı dediler geri çevirdiler.

Şimdi de yalancı durumuna mı düşürülüyorum, yeter artık benimle oynamayın dedi.

Amir İbrahim ağa ben yeni geldim sana gördüğümü söylüyorum, bir an önce eşyalarını al ve

tren kalkmadan yerleş dedi.

İbrahim ağa eve nasıl vardığını bilemedi

zaten kaç aydır hazır bekiyorlardı

Hemen apar topar ne varsa acelece yüklendi ve tren garına varıldı.

Bakalım yeni amirin söyledikleri doğru muydu.

Eşyaları vagona alırlarsa bu iş tamam demekti.

Memur son kontrolleri yaptıktan sonra

vagon numarasını ve koltuk numaralarını tek tek izah etti.

Eşyalar için ayrılan vagonlar en arkada hemen oraya götürün yükleyin dedi.

Bu sefer gidiyorlardı.

Gerçekten inanılır gibi değildi

Tren uzun uzun üç kez düdüğünü öttürdü, harakete hazırdı artık.

Nedense vagona binene kadar herkes çok neşeli ve mutluyken tren haraket edince birden bir

matem havası oluştu.

Trende yolculuk edenlerin hepsinde aynı hava hakimdi.

Yaşlısı genci, bayanı erkeği bir birilerine sarılarak ağlıyorlardı.

En az beşyüz yıllık bir geçmiş geride bırakılıyordu.

Mezarlıkta kalan atalar, analar babalara yarın ahirette nasıl hesap verilecekti.

Çocuklukları, anıları, komşuları, dostları, hepsi ama hepsi bir sınır geçilecek ve bir daha belki

görmemek üzere yok olup silinip gidecekti.

Hepisinin sırt çantasında Osmanlı tapuları duruyordu ama nafile duruyordu.

Artık 500 yıl Türk toprağı olan Balkanlar artık Osmanlı devletinin değildi.

İşin daha da kötüsü anavatana gidiyorlardı ama, geldikleri topraklar da onları muhacir

olarak kabul edecekti.

Yeniden vatandaş olmak için sorgulanacaklar, haklarında araştırmalar yapılacak uygun

görürlerse tekrar türk vatandaşı olacaklardı.

Her Balkan türküne bu durum bir travma yaşatıyordu.

Ceplerindeki tapular ne ata yurtlarında ne de ana vatanlarında hükümsüzdü

Birileri bu ayıbın hesabını vermeliydi.

Bu yaşananlar yerden göğe kadar bir insanlık ziyanlığı idi.

Bu arada İbrahim ağa 3 ay neden bekletildiğini eşyalarını trene yüklerken

oradaki çalışan görevlilerden öğrenmişti.

Daha önceki asık süratli memur muhacirlerden rüşvet aldığı için tutuklanmıştı.

İbrahim ağa çok kulak asmadı, tren salına salına yoluna devam ediyordu.

Gece yarısını biraz geçe sabah saatlerinde tren türk sınır kapısında durmuştu.

Yolcular geldik diye sevinmeye başlamışken durumun pek de sevinecek bir durum olmadığı

az sonra anlaşılmıştı.

Bulgar gümrük memurları trende arama yapacaklardı.

Yanlarında ziynet eşyası ve değerli ne varsa bırakılması gerekiyordu.

Yapılacak aramalarda yasaklara uymayanlar geri gönderilcekti.

Kaniye hanım torunun başının aldında bulunan yastığı usulca aldı.

Kocasına baktı, bey dedi ben ne olursa olsun anavatanıma bu kadar yaklaşmışken geri

dönemem, çoluk çocuğumun geleceğini yok edemem, bu yastık bize nasip değilmiş dedi ve

trenin camından yastığı fırlatıp atıverdi.

İbrahim ağa ve Kaniye hanımdan başka kimse olan biteni anlamamıştı.

İbrahim ağa neler neler feda etmişti de bu yastığı ve içindekileri mi feda etmeyecekti,

bu fedakarlığın onların yanında bir lafı bile olmazdı.

Karı koca birbirlerine bakışıp hafifçe tebessüm ettiler,

ikisi de o anda sarılmak istedi ama damadın ve torunların yanında böyle bir şey nasıl

olurdu, zaten onları birbirine bağlayan değerler çok başkaydı.

Tekrar göz göze geldiler gülüştüler, paylaşmak aynı hisler ile mutlu mesut yaşamak bu olsa

gerekti.

Yapılan son aramadan sonra tren yolcu ve yükü ile birlikte Türk sınırına geçmişti.

Tren görevlileri bir yandan Bulgar lokomotifini Türk lokomotifi ile değiştirmeye çalışırken

yolcuların gümrük işlemleri yapılmaya başlanmıştı.

İbrahim ağa 500 yıl önce dedelerinin II Murat Hanla fetih için çıktığı topraklara kavuşuyor

olmanın sevinci ve gururu ile mutlu hissediyordu.

Türk sınırı geçildiğinde trenden inenler anavatan toprağı ile adeta kucaklaşıyordu.

Her inen önce eğilip toprağı öpüyor ve daha sonra ellerini semaya açarak şükür duaları

ediyordu.

Osmanlının akıncı birlikleri anavatanlarına dönmenin sevincini yaşarken

anavatanları da onları muhacir ya da soydaş olarak karşılıyordu.

Evlad-ı Fatihanları çok çetin ve zor bir dönem bekliyordu.

Tren yolculuğu aslında çok zahmetli ve yorucu bir süreçti

daha bir günlük yol vardı. çekilecekti, neler çekilmemişti ki, olsundu.

Herkes bu günleri gördüğüne dua ve şükür ediyordu.

Çileli ağır bedeller ödenmiş kocaman kalın bir kitabın son sayfası kapanıyor, yeni bir kitap

yazmak için yeni bembeyaz masum sayfalar açılıyordu.

yorucu yıpratıcı fakat bir o kadar da ümit vaat eden yolculuk devam ediyordu.

Ertesi akşam üzeri tren Sirkeci garına ulaşmıştı.

Muhacirler belirli bir sırayla trenden indiriliyor ve gerekli işlemler

yapıldıktan sonra daha önceden belirlenmiş misafirhanelere alınıyorlardı.

Ekim ayı başlarında İstanbul serin bir hava ile misafirlerini karşılıyordu.

İbrahim ağa 69 yaşının verdiği yorgunluğu çileli bir yolculuktan sonra

iyiden iyiye hissetmeye başlamıştı.

Anavatana gelmişlerdi sevinmesi gerekiyordu,

ama derin düşüncelere dalmıştı.

O koca şanlı geçmiş ne olacaktı.

Hemen unutulacak yaşanmamış mı sayılacaktı.

İbrahim ağa bir türlü bu geçmişi düşünmeden edemiyordu.

Bu arada zaten bir avuç eşyasının bir kısmı da ya vagondan çalınmış

ya da istanbulda kaybolmuştu.

Yine de buna şükür ediyordu, alet edevat önemli değildi ama çocukların üstü başı duruyor ya

ona şükür diyordu.

Hava her geçen gün biraz daha soğuyordu

Beş gündür misafirhanede kalıyorlardı.

Artık belirttikleri adrese gitme vakti gelmişti.

İbrahim ağanın daha önce göç eden akrabaları Bursada ikamet ediyorlardı,

İbrahim ağa da istidanın geldiği Bursaya gitmeyi tercih etmişti.

Yine bir yolculuk başlamıştı.

Bu yolculuk Yalovaya kadar vapurla yapılacak daha sonra akrabalarının da yardımıyla

motorlu bir araca transfer yapılacaktı.

İbrahim ağa dik durmaya çalışıyor, ailesinin moralini yüksek tutuyordu.

Artık akrabalar da yanlarındaydı, bu bile çok özel bir armağandı onlar adına

Bursaya vardıklarında bir kaç gün amcalarında kaldıktan sonra kiraya taşınıldı.

İbrahim ağanın yaşı 70′ e merdiven dayamıştı, çalışmak istiyordu ama zaten onu işe

kim alırdı, alsa bile ne kadar çalışırdı oda belli değildi.

Bu işe yaramayan halleri ile çocuklarına yük olduğunu düşündüğü bile oluyordu.

Koca İbrahim ağa ne durumlara düştüm diye de üzülüyordu.

Evde zaman geçirmeye çalışıyor lakin zaman bir türlü geçmek bilmiyordu.

bazen kıraathanelere de gidiyordu ama artık hiç bir şey eskisi gibi değildi,

Kıraathanede insan neden zaman geçirsin diye de söyleniyordu.

Bedeni burada ruhu Karlı Ovada gezinip duruyordu.

Babasının gül bahçelerinde geçirdiği gençlik günlerini herkese anlatıyordu.

Deri tüccarı olduğu zamanları ise pek bir gururla anlatır deri konusunda uzman olduğunu

her seferinde kanıtlamaya çalışıyordu.

Büyük kızı ve damadı Bursa merinos fabrikasında işe girmişlerdi bile .

Küçük kızı Hidayet Hanım artık genç bir kız , yirmili yaşlarındaydı

İbrahim ağa kızını da hayırlı ise ile kırıp sarmanın zamanı geldi diye düşünürken

Gene Bulgaristan Montana (Mihailovgrad) göçmeni bir damat nasip olmuştu.

Onun da adı Süleymandı,

İbrahim ağa her geçen gün ata yurdunu, memleketini ve evini özler düşünür olmuştu.

Her geçen gün ona ağır gelmeye başlamış, ,sürekli memleketini düşünür olmuştu.

Hele küçük kızını kırıp sardıktan sonra İstanbula gelin gidip yerleşmesi ona çok ağır gelmişti.

İbrahim ağa anavatanına kavuşmuş kavuşmasına ama ata yurdu Karlı Ova ile yatar

Karlı Ova ile kalkar olmuştu.

Aradan 3 yıl geçmiş lakin değişen pek bir şey olmamıştı, beden burda ruhu ata yurdundaydı.

Kaniye Hanım da aslında pek farklı değildi ama, kızları torunları çocuklarını anavatana

sağsalim getirebildiği için idare edip gidiyordu.

İbrahim ağanın yorgun ve kırık kalbi daha fazla dayanamamıştı.

Anavatana kavuştuktan ata yurdundan ayrıldığından bir kaç yıl sonra,

72 yaşına geldiğinde bir gece ansızın ruhunu teslim edip göçüp gidivermişti.

Hayat bu dünyadan gelip geçen bir yolculuk değil miydi zaten, gelip görüp göçüvermişti.

Sevgili eşi Karlı Ovalı Tekerleklerin Mehmetin kızı Kaniye Hanım, Büyük Kızı Rahime,

damadı Süleyman, torunları Leman, ve İbrahim, küçük kızı Hidayet küçük damadı Süleyman,

kızları Asuman ve Yasemin hayatlarına İbrahim ağanın bıraktığı yerden devam ediyorlardı.

Tatar Hasanların İbrahim Ağa yarım asırlık birikimlerini ve mirasını hayatı boyunca hiç

unutamadığı Bulgaristan Karlı Ova şehrinde (Karlovo) bırakarak neredeyse 3 valizle gelmişti

Türkiye’ye

Benim rahmetli dedem de 70 yaşında geldiği Türkiyede, bana

hep şöyle sitem ederdi.

Oğlum biz alışmışız çalışmaya kahvede oyun oynayarak hayat geçmez.

Biz burada dakika dakika ölümü bekliyoruz derdi

Rahmetlik dedemde göç edişimizden 2 yılı sonra hakkın rahmetine kavuşmuştu.

İbrahim Ağa da dedem gibi daha fazla dayanamamış hayata gözlerini yummuştu.

Kolay mıydı ömrünü geçirdiğin topraklardan ayrılıp kalabalık bir şehit hayatında yaşamak.

Kolay mıydı ovalarda derelerde bir ömür geçirdikten sonra bir apartmaan dairesine sıvışık

yaşamak

Hiç bir şey göründüğü gibi değil aslında ama kader demişler adına.

Hatta coğrafya kaderdir diyorlar ama yanılıyorlar.

Biz Balkan Türkleri o topraklardan hiç kopmadık kopmayacağız.

Üsküplü büyük Balkan şairi Yahya Kemal Beyatlı doğup büyüdüğü ve özleyipte gidip

göremediği şehre ”Biz sende olmasak bile, Sen bizdesin gene ” diye sesleniyor.

Evet biliyorum Yahya Kemal bu dizeyi kendi doğup büyüdüğü şehir Üsküp için söylemiş

ama sanki Balkanlardan gelen tüm Evladı Fatihanları da düşünerek yazmış gibi geliyor bana.

Balkan’a Seyahat başlıklı bir yazısında,

” Bir Türk gönlünde nehir varsa Tunadır, dağ varsa Balkandır” der ve şöyle devam eder.

”Türklük Avrupaya doğru cezr-ü meddi biten deniz gibi o dağlardan çekilmiş, lakin tuzunu

bırakmış. Bütün o toprak Türklük kokuyor.”

Ben bu vesile ile Karlı Ovalı Tatar Hasanların İbrahim ağaya ruhun şad olsun ağam diyorum,

gönlün ve kalbin huzur içinde rahat uyu Evlad-ı Fatihan diyorum.

Gene Yahya Kemalin dizeleriyle tüm Balkan Türklerine selam ve saygılarımı sunuyorum.

” Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la Asyadan,

Bir bir Diyar-ı Ruma dağıldık Sakaryadan.”

Cevat Çırak

17.04.2020

İbrahim Ağa ve ailesi

*https://www.bghaber.org/bghaber/zorlu-donusumler-ve-cokus/

** https://islamansiklopedisi.org.tr/karlova

BALKANLARDA KALAN ÇOCUKLUĞUM

TÜM KİTAPÇILARDA

Tam kırk yıl önce

Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde

Ilık bir Eylül gününde

tahtadan yapılmış kasaların içine…

Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik

Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza

Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası.

Devam ettik yüklemeye

köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik

Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık

itinayla yerleştirdik zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza …

Boyalı Beygir

Evvel zaman içindekalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken Balkanlar’da Deliorman eteklerinde Eski Cuma’ ya Bağlı şirin mi şirin Muratlar adında bir köy varmış . Köyün iki gölü, koruları, meraları, bir de köyün tam ortasından geçen serin ve engin akan bir deresi varmış. Köyün neşeli, hayat dolu, çalışkan halkı çiftçilik ve hayvancılıkla geçinip dururmuş. Köyün aşağı mahallesinde Ali, Veli ve Sali (Salih) adında üç kardeş yaşarmış. Babalarının gölgesinde ve himayesinde aynı evde mutlu mesut hayat sürerlermiş.

Güneş doğmadan kalkar güneş batana kadar tarlalarında bıkmadan usanmadan çalışırlar yaşayıp giderler imiş. Her zaman olmasa da babaları ne derse dinlerler sözlerinden çıkmazlar imiş. En büyük kardeş olan Alinin her zaman babası ile kararları pek uyuşmaz sıkıntı yaşarlar imiş. Yine öyle tartışmalı günlerden bir gün evin fedakar atı ile ilgili sorun çıkmış. Büyük oğlan Ali, iki kardeşi Veli ve Sali’yi de ikna ederek babasının huzuruna çıkmış. Baba demiş bizim beygir artık yaşlandı, gündelik işlerimizde bile yoruluyor, artık eskisi gibi çalışmak istemiyor. Orak ayından sonra güz gelecek biz yine tarlaları sürmeye bu beygirle gideceğiz ama, korkuyorum tarlalarımız sürülmeden kalacak diye eklemiş. Babası bağdaş kurup oturduğu minderin üstünden şöyle bi doğrulmuş. Sağ elindeki tespihi sol eline değiştirmiş, öfkeli ve kırgın bir sesle; Siz ne diyorsun demiş? Bu beygir bizim ailemize kaç yıldır hizmet ediyor, emek veriyor, siz hiç bunu düşündünüz mü demiş. Ben karşıyım, sattırmam beygirimizi demiş, konuyu kapatmak istemiş. Lakin bir de ne görsün! Ortanca kardeş Veli girmiş söze; Baba bende ağam gibi düşünüyorum, biz para biriktirdik bizimkini satar biraz üstüne koyar daha iyisini, güçlüsünü satın alır geliriz demiş. Tam sıra küçük kardeş Sali’ye geçecekmiş ki tecrübeli baba vaziyeti anlamış, tamam demiş, tamam anlaşıldı, nasıl bilirseniz öyle yapın bakalım demiş. Pazar günü gidin Şeytancık pazarına göreyim sizi bakalım ne iş yapacaksınız diyerek konuyu kapatmış.

Ailenin cengaverleri üç kardeş o gece çok sevinçli ve babalarına karşı ilk zaferlerini kazanmış olarak erkenden girmişler yataklarına. Gece bitmek bilmemiş, gözlerine uyku girmemiş. Sabaha kadar üç kardeş hep yeni alacakları beygiri düşünüp konuşmuşlar. Biri iri olsun, diri olsun, birde siyah olsun bana yeter demiş. Biri genç olsun, uysal olsun rengine bakmam demiş. Kimsenin gözüne uyku girmeden sabah olmuş. Kalkmışlar erkenden pazara gidecekler. Saçlarına aklar düşmüş beygirlerini hazırlamışlar, yelesini taramışlar, tımar etmişler , arabaya koşmuşlar ve pazara gitmek için yola çıkmışlar. Şeytancık pazarı Şumnu il sınırlarında yaşadıkları köye arabayla bir – bir buçuk saat mesafedeymiş. Güneş doğmadan varmışlar pazara.

Mevsimlerden yaz, aylardan haziran günlerden pazar imiş. Pazar yeri daha erken saatlerde çok kalabalık imiş. Pazarda satıcıların sesleri birbirine karışıyor, bazen gürültüden kimin ne dediği fark edilmez duyulmaz imiş. Bizim üç kafadar pek pazarcılık işinden anlamadıklarından, diğer usta pazarcılar gibi bağırıp çığırtkanlık yapmayı bilmez imiş.

Beygirlerine müşteri çıkmasa da ara sıra fiyatı soran çıkar imiş. Güneş yüzünü göstermeye başladığı saatlere yaklaşırken bizim üç kafadarın yanına kurnaz bir at cambazı gelmiş. Beygirin dişlerine bakmış, yelesini yoklamış, nallarına mıhlarına bakmış, yaşını sormuş, öğrenmesi gereken her şeyi öğrenmiş. Sonra dönmüş üç kardeşe deyin bakalım ağalar nedir bu güzel atın ederi! Büyük kardeş Ali heyecanlı bir sesle 450 demiş. Cambaz fiyatı yüksek bulmuş, olmaz demiş. Genç olsaydı 450 ederdi ama ilerlemiş yaştaki bir beygire bu para çok, 400 Leva olursa el sıkışalım diyerek elini uzatmış. Ali tutmuş cambazın elini, pazarlık başlamış. Üç aşağı beş yukarı derken cambazın ilk söylediği fiyata gelinmiş ve pazarlık bitmiş, eller ayrılmış. Cambaz kuşağından çıkarttığı para dolu kesesini açmış bir bir sayarak 400 leva parayı Alinin eline saymış. Parasını ödediği malını alıp usul usul pazarın içinden çıkmış uzaklara karışmış gitmiş.

Bizim üç kafadar çok sevinmişler, atı sattık şimdi geriye yenisini almak kaldı diyerek sevinçten bir birine sarılmışlar. Büyük ağa Ali girmiş söze, daha erken pazar bugün bereketli, aceleye getirmeyelim, yeni bir at almadan önce gidelim aç karınlarımızı doyuralım demiş. Üç kardeş gitmişler kendilerine kebapçeler (Balkan kebabı) kırnaçeler, köfteler sipariş etmişler, bir güzel aç karınlarını doyurmuşlar.

Bu arada beygiri bizim üç kafadar kardeşten alan cambaz, boş durmamış. Köyün yani Şeytancık pazaranın kenarına çıkmış, yeni aldığı atı bir ağaç gölgesine bağlamış.

Sonra yardımcısına dönerek; Bu saçı ağırmış atın önüne bir şinik arpa koyun, büyük bir kova su koyun, bol bol su içirin, saman yedirin karnını doyurun, güçlensin, kendine gelsin demiş. Kendisi de dönmüş pazara. Çok geçmeden elinde bir kutu ayakkabı boyası ile dönmüş yaşlı beygirin yanına. At bu arada bir şinik arpayı yemiş bitirmiş, bol bol su içmiş, kendine gelmiş güçlenmiş, duruşu bile değişmiş. Cambaz atın bu halini görünce ümitlenmiş, gülümsemiş, olacak bu iş, demiş, başlamış atı keyifle boyamaya. Beygirin her tarafını siyah boya ile bir güzel boyamış, saçının çok ağırmış bölgelerini kapatmak için iki, gerekirse üç kat boyamış. Alaca bulaca olan at simsiyah olmuş. Cambaz işini çok iyi biliyormuş, boyanın üstüne daha çok parlasın diye kadife bir bezle bir güzel silmiş at kuaförden çıkmış manken gibi olmuş. Sonra almış atı biraz güneşe çıkartmış, boya kurudukça daha çok parlamış, kokusu uçup gitmiş. Seslenmiş yardımcısına gel demiş zamanı geldi, yeni atımızı pazara çıkartalım, satalım demiş. Cambaz az bu cambaz değil, tanınmasın diye yardımcısına her konuda taktik vermiş bilgilendirmiş. Fiyatını da ezberletmiş. Yardımcısı almış atı çıkarmış yeniden pazara.

Bu arada

Bizim üç kafadar kardeş, karınlarını doyurmuş, sıra gelmiş kahve içmeye. Üç bol köpüklü sade kahve söylenmiş, sohbet koyulaşmış. Nasıl bir at alınacak konusunda uzlaşılmış, ellerindeki para hesaplanmış, denkleştirilmiş. İş karara bağlanmış, sıra pazara gidip yen atı bulmaya gelmiş.

Üç kardeş daha at pazarına girmeden uzaktan yeni gelen siyah atı fark etmişler. Bu at yeni, sabah yoktu demişler, konuşmuşlar. Gidelim soralım bakalım atı fiyatını demişler.

Yaklaşmışlar satıcının yanına.

Fiyat nedir usta?

Satıcı atının yelesini okşayarak Pırıl Pırıl at,

800 Leva ağam demiş.

Bizim kafadarlar atı çok beğenmiş, simsiyah at, pırıl pırıl parlıyor, diri mi diri

Çok istiyorsun demiş ortanca kardeş Veli

Satıcı oralı olmamış,

Siz bilirsiniz demiş, benim atım çok iyidir, daha ucuza veremem.

Büyük kardeş Ali girmiş söze

Ağa demiş bizim hepi topu 750 leva paramız çıkışıyor, olur dersen anlaşalım.

Koşup arabamıza köyümüze yola koyulalım demiş.

Cambazın yardımcısı talimatı daha önce aldığı için biraz diretmiş ama;

Geç oluyor, tamam sattım gitti hayrını görün demiş,

Bizim kafadarlar çok mutlu mesut, koşmuşlar yeni beygirlerini arabaya, koyulmuşlar yola. Evlerinin önündeki portaya girdiklerinde baba.. baba… diye seslenmişler sevinçten. Çok güzel bir beygir aldık simsiyah, genç besili parlak, diri mi diri…

Baba atı görünce bir irkilmiş,

Bu bizim at demiş, bu benim atım demiş

Lakin keşke demez olaymış,

Oğulları babasına gülmüşler alay etmişler, ama alınmasın diye de pek belli etmemişler

Akşam yemeğinde sofrada yarınki iş planlarını konuşmuşlar. Baba yarın yurtluktaki yasağa gideceğiz mısırları kazacağız. O yüzden çok oyalanmayın erken yatın yarın çok işimiz var demiş.

Sabah yeni bir gün, pırıl pırıl nefis mi nefis bir yaz havası olacağı daha güneş doğmadan belli, yeni bir beygir, yüzler gülüyor keyifler yerinde tarlaya yola çıkışmışlar ailecek.

Yeni atlarını otlasın diye çakmışlar meraya. Üç kardeş ve baba girmişler mısır tarlasına. Herkes tutmuş bir sıra, mısırları otlarından ayırmaya başlamışlar. Güneş yükselmeye başlamış. Tarla büyük, herkes harıl harıl çapalara sarılmış sırasını çıkartmaya bitirmeye çalışıyor. Tam serinlemeye, harareti söndürmeye , suya ihtiyaç olduğu bir sırada hava bozulmuş. Kocaman bir bulut gelmiş tarlada çalışanların üstüne,

Başlamış bir yaz yağmuru. Saniyeler içerisinde gökten bereket yağmaya başlamış. Tarla çamur olmadan çıkalım bir ağıcın altına girelim daha fazla ıslanmayalım demişler. Başlamışlar atın bağlı olduğu koruluğun yanına koşmaya. Daha ağcın altına girmeden yaz yağmuru yağmış bitmiş gitmiş. Kara bulut yerini pırıl pırıl güneşli bir güne bırakmış yerini.

Çocuklar merada otlayan beygiri görünce donup kalmışlar. Korkudan atın otladığı tarafa bakamaz olmuşlar. Yaz yağmuru atın boyasını almış götürmüş, at bir güzel yıkanmış kendine, gerçek haline dönmüş rahatlamış. ağırmış saçları ile hiç bir şeyden habersiz güzel güneşli günün keyfini çıkartmaya devam etmiş.

Baba daha yağmur dinmeden durumun farkına varmış.

Dönmüş sus pus olmuş çocuklarına

Hiç ezilip büzülmeyin,

Ben size söylemiştim değil mi?

Demiş.

Bu benim beygirim, bu benim fedakar atım, söylemiştim dinlemediniz.

Çok sevdiği atına kavuşmanın mutluluğunu yaşıyormuş

Üç kardeş ilk kazıklarını yediklerine mi yansınlar, büyük sözü dinlemenin cahilliğine mi yansınlar, bilememişler, ağacın altında öylece kala kalmışlar.

Bir yandan sevincinden atının yanına koşan babalarının sesleri yankılanıyormuş kulaklarında;

benim atım bu benim canım. benim fedakar yoldaşım…

Neden kulağımız iki tane de dilimiz bir, sanırım çok dinleyip az konuşmak için.

Cevat ÇIRAK

15.12.2019

Pazar

Aile Olmak Ne Demek

Aile Olmak
Cenneti dünyada yaşamak demek.

Sevgili biriciğim

1945 doğumlu canım anam

74 yaşındaki cefakar anam

apar topar kardeşleri davet edince

ayaklarının ağrılarına ve

yaşlılığa bağlı diğer tüm dertlerine

rağmen, sabah 05.00 sularında

kendisini kuzenimin arabasının

arka koltuğunda memlekete yani

Bulgaristana yola çıkmış

buluverdi kendini.

Bizim gözümüz yolda,

telaş sıkıntı derken,

ulaştık merak etmeyin iyiyiz

mesajını nihayet alınca

bütün bir

gece uykusuz kaldığımızı

hatırlayıp

olduğumuz yerde sızıverdik.

Bir saatlik uykunun ardından

Memleketten gelen fotoğraflarda

gördüğümüz manzara ile

bambaşka bir ruh haline

bürünüverdik.

Annesinin cenazesine son görev

için memleketine gidememiş

annem,

Biricik babasını yıllar önce

toprağa vermiş annem,

Çok geçmeden anne babasından

tek mirası agasını yani dayımı

son yolculuğuna uğurlamış annem

Kensi ailesinden kendisine miras

üç kardeş

yeğenleri arasında bambaşka

bir insan olup çıkıvermişti.

Fotoğraflarda annemi böyle mesut

böyle canlı ve neşeli görünce

inanamadım ama ne yalan

söyliyeyim

çok ama çok mutlu oldum

sevindim.

Akşam olunca bir daha kontrol

edeyim dedim.

bu sefer vaziyeti canlı

görmek için görüntülü aradığımda

evet dedim, evet gerçekten

kardeşlerinin arasında cıvıl cıvıl

neşeli bir sohbet koyulaşmıştı.

Bu özlenen ortamını görünce

sadece annem adına değil

Kendi adıma da çok sevindim.

Anam, benim güzel,

fedakar cefakar anam, babasının

evindeydi.

Ailesinin kanatları altındaydı.

Agasının mirası üç kardeşin

biri sağında, diğeri solunda,

bir diğer kardeşi arsaln gibi

tam karşısında,

eşler torunlar gelinler ve nihayet

yengesi arasında çok mutlu.

Musmutlu yüzler, keyifli sohbetler

Sesler gururlu, cumleler onurlu ,

bedendeki durumlarda

bir özgüven patlaması

eee dedim bu bildiğimiz

geleneksel büyük mutlu aile

sofrası,

daha ne ister insan,

Burda yapılacak tek bir şey

kalıyor geriye

Sağlığımıza muhabbetimize

sohbetimize

soframızın bereketine

birlik ve beraberliğimize

Bol bol şükür etmek, gerek.

Aile bu demek…

Aile huzur ve mutluluk demek

En çok ta güven demek

Aile bunaltan yaz sıcaklarında

Gölge demek, nefes demek.

Aile sevgi demek, saygı demek,

Zor günlerde sıkıntılı dönemlerde

Arkana taş olmak demek,

Aile bazen doya doya hasretlik

ve mutluluğa ilaç demek.

Aile öz toprak demek

En derindeki kök demek,

yüreklere su serpmek demek

Aile çöl sıcağında bir yudum su

bir avuç teselli demek.

Durun durun kesmeyin

Bakin aklıma aile ilgili hangi söz

geldi.

Düzenli aile hayatı olmayan ülkeler, kolay yıkılırlar.”

derler.

Bu gece şu yukarıdaki fotoğrafa baktığımda ne görüyorum biliyor musunuz.

Biz büyük Türk Milleti olarak dünya durdukça böyle ailelere sahip olduğumuz sürece hiç yıkılmayacağız, hep birlik ve berberlik için yaşayacağız ve yaşatacağız.

Ne Mutlu Türküm diyene.

Cevat Çirak

21.11.2019

Kana Ablanın Slatkarnitsası

                                      Kana Ablanın Slatkarnitsası

                                       ( Kana Ablanın Pastanesi)

                                                  morena- çokonat

Haberi duyar duymaz çok gerilmiştik. Bu belirsizlik bize nelere mal olacak bilemiyor kestiremiyorduk. Biz köy çocuklarının gidecek başka hiç bir yeri olmayacaktı. En sevdiğimiz mekandan mahrum kalmak bize çok koymuştu.

Ben mesela, en çok raketaları severdim. Hani varya şu içleri krema dolu üstü çikolata olanlar. Kana abla onların kutularını açar masanın üstüne sergilerdi.

Yanlarına esşko beşko taraleşkoları aynı şekilde kutusuyla oturturdu, diğer yanına da üzerinden onca yıl geçmesine rağmen hep aklımda tuttuğum o meşhur morena markalı çikolatalı gofretlerini yerleştirirdi. Hani şu kırmızı kaplı olanlar varya üstünde kocaman morena yazanlar, işte onlar bana çok isle gelirdi. Her gün yemeden duramazdım. Hatta slatkarintsanın (Tatlıcı dükkanı, pastane) satıcısı Kana abla benim çok sevdiğimi bildiğinden hep birkaç tane çekmeceye saklardı. Bizim Slatkarnitsa öyle çok büyük bir dükkan değildi. Zaten dükkanda Kana ablanın değildi, devletindi. Küçük bir camekanlı tezgahı, o tezgahın arkasında birçok gözü olan bir dolap vardı. Her gözünde başka bir tatlı çeşidi sergilenirdi. Sezoni çikolatalr mesela en üst raflarda sergilenirdi, En isle çikolata onlardı, o kadar olsundu, çok isle oldukları zaten zatı fiyatından belliydi. Dükkana kapıdan girdiğinizde sağ tarafta arka arkaya konumlandırılmış 2 tane 2 kişilik masa, sol taraf daha geniş olduğu için orada dört  adet dört kişilik masa ve sandalyeler vardı. Ben en çok baş taraftaki iki kişilik masayı sever orda otururdum. Neden öyle diye sormayın tam olarak nedenini hala bilmiyorum, ama sanırım dükkanın camından giren ışık en çok o masayı aydınlatırdı. Belki karanlığı çok sevmediğimden olsa gerek o masanın cama bakan yönüne oturur öyle yemek yada tatlı yerdim. İşte bu güzelim slatkarnitsa yıkılacaktı, ve yerine daha büyük katlı bir bina yapılcaktı. Sadece slatkarnitsa yıkılmayacaktı, Orada toplam üç dükkan daha vardı, komple hepsi yıkılıp yenilenecekti. Slatkarnitsa dere tarafındaki dükkandı, onun hemen sağında ise eskiden horamak (meyhane) olan fakat daha sonra yeni meyhane yapılınca o dükkanda kumaşlar  ve tekstil ürünleri satılmaya başlandı. Sağlık ocağına yakın olan sonunca dükkan da fırındı, bizim köy 650 haneli bir köy olduğu için ekmek üretimi de yapılırmış bir zamanlar. İşte bu yan yana dizilmiş üç adet bitişik nizamlı tek katlı dükkanlar yıkılacaktı. Herkes hatırlamaz bu anlatmaya çalıştıklarımı. Üzerinden 50 sene geçti. Yeni nesiller köyümüzün bu eski halini pek bilmezler tabiğ, nerden bilecekler. Onlar şu anki muhtarlık binasının olduğu yapıyı biliyorlar ne yazıkki. Oysa o kocaman yeni binanın yerinde ne anılar, güzellikler unutulup gitmişti. Tahmin edebiliyorum, hatırlayanlar, o keyifli günleri hafızalarında canlandıranlar nasıl mutlu oluyorlardır şimdi. İşte biz o mutlu mesut keyifli günlerin deli dolu nesilleri, çok mutlu ve keyifli çocukluk yaşamış uşaklarıyız.

                                                   kiselo mlako- yoğurt

Bizim slatkarnitsanın satıcısı Kana abla bulgardı ama çok iyi türkçe bilir bizimle de bazen bulgarca çoğunlukla türkçe konuşurdu. O yüzden diyalog kurmakta biz çocuklar için çok büyük bir sıkıntı yaratmaz, bizi anlayışla karşılardı. Zaten köyde kaç hane bulgar ailesi varsa hepsi türkçe bilirdi. Haberi duyar duymaz yanına koşarak gitmiştim. Kana abla daha kapıdan girdiğimi görünce  durumu öğrendiğimi anlamış beni çok sevdiğinden dayanamayıp gözyaşlarını göz bebeklerinden  bırakıvermişti. Ben de anında sulu gözlü oluvermiş, Kana ablaya uyuvermiştim. Kana abla aslında işinden olmayacaktı, dükkanın  yeri değişecek işine postanenin ordaki boş duran dükkanda devam edecekti. Ama ağlıyordu işte, neden ağlıyordu acaba; Yıllarca emek verdiği şirin pastanesi kapanıyor diye mi ağlıyordu, yoksa bir daha bu dükkana geri dönemeyecek diye mi üzülüyordu, kim bilir bu şirin dükkanda ne derin anılar biriktirmişti,

                                                   poniçka

Ben ise neye üzülüyordum biliyor musunuz. Her sabah gelir iki baniçka (peynirli börek, bir kifla (içinde marmelad olan tatlı börek)  birde yanında küçük boza ile güne başlardım. Evimizde her şey olmasına rağmen ben  sabahtan akşama kadar orda yemek ve tatlı yer, akşamda orda günü bitirirdim. Mesala akşam üzeri gelir, milinki (börek) ve yanında kavanozda kiselo mlako (yoğurt) kaşıklardım. Evde inek ve koyun hatta anne annemlerde manda olduğu için bol bol manda yoğurdu olmasına rağmen, ben Kana ablanın yoğurtlarını daha çok severdim. Annem bu durumu bildiği halde bana kızmaz her zaman cebime para koyar orda yememe ses çıkarmaz gülümser geçerdi. Neden o yoğurt bana tatlı gelirdi tam olarak size söyleyemem. Belki parayla satılıyor diye miydi, yoksa o burkanda (kavanoz) güzel göründükleri için miydi, orası bir muammaydı. Sadece annem bana çok iyi  hatılıyorum şöyle uyarılar yapardı; ”bubanın yanında ıştınma (söyleme)  uşağım” öğrenmesin yoksa çok kızar, aman derdi aman hiç ıştınma, kapa çeneni geç kırvata (yatak) otur. Her akşam bir burkan yoğurdu bazen dediğim gibi milinka ile, bazen üstünde pudra şekeri olan poniçka (yağda kızartılmış içinde marmelad olan börek) ile doyurur üzerinede  bir gazirana voda (maden sodası)  içerdim.  Kana abla bana hep sen çok akıllı uşaksın, bu köylüler gazirana voda çok içmiyor, aslında ne kadar faydalı olduğunu bilseler nasıl içerler ama içmiyorlar işte, diye dertlenir konuşmasını da pahalı da değil, ama, içmiyorlar diye bitiridi. Evet bizim köylülerimiz onun yerine sarı limonata ve bozayı daha çok tercih ederler, hatta büyük erkeklerimiz, yani babalarımız yetişkinlerimiz daha çok  şumenska (Şumnu  şehrinden üretilen bira markası) yada obiknovenna bira (normal ucuz taze içilen bira) içmeyi tercih ederlerdi. O zamanlar sadece bu iki marka bira vardı, şimdiki gibi çok marka yoktu.  Hatta bazen dükkandan aldıkları biralarını köy meydanındaki pametniğin (anıtın) önündeki peykalarda (şehir mobilyası, bankolar) muhabbet ederek içerler keyifli sohbetler ederlerdi. Şimdi diyeceksiniz meze yok muydu, olmaz mı hiç, hemde sıcak sıcak taze taze gelirdi. Pametniğin (anıtın) karşı çaprazında  horamak (meyhane) vardı, Oradan sipariş edilirdi taze taze sıcak sıcak koca koca kebapçeler, (balkan kebabı) ve yumruğum kadar büyük bir teki ile  bir kişiyi doyuran köfteler. Kimse kimseye laf etmez, kimse kimseye kötü bakmaz, herkes herkese saygılıydı. Köylü mutlu mesut yaşayıp gidiyordu. Kimse kimseden üstün değildi, kimse kimseden ayrılacıklı da değildi, parası olanda mutluydu olmayanda mutluydu. Herkes ihtiyacı olana yardımcı olur, hep birlikte ihtiyacı olana omuz verilirdi.  Hey gidi keyifli, deli dolu geçen o güzel yıllarımız hey, elli koca sene geçmiş olmasına rağmen, hala unutulamayan neşeli günler hey.

                                                           kifla

Kana abla çok dürüst bir satıcıydı. Mesela bazen yoğurt isterdim bana onlar bir kaç günlük ekşimiştir istersen yeme, ben sana limonata vereyim diye beni uyarırdı. Limonatalarda  güzeldi, şişelerin içinde sarı sarı şekerli şekerli çok iyi giderdi, hele yazın çok içilirdi, insanın içini mısmıl soğutur ferahlatırdı. Ben çok tatlı içecek sevmezdim, limonata hiç içmemezlik etmezdim ama çok sevmezdim işte.  Bizim Slatkarnitsa yaz gelince daha bir şenlikli hale gelirdi. Dükkanın önündeki boşluğa birde dere tarafındaki boşluğa yazlık masalar gelir serilirdi, köylü insanlar  limonatalarını, baniçkalarını, poniçkalarını, morenalarını kahvelerini dere kenarındaki kavak ve soğut ağaçlarının hışırtısı ve serinliği eşliğinde yer içer sohbet ederlerdi. Ne bileyim işte belki de  Kana  abla  bu güzellikleri bir daha göremeyecek diye üzülüyordu, belki de bina yıkıldıktan sonra bir daha hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağını bildiği için göz yaşı döküyordu.  Kim bilir, koca yürekli kana ablanın  gönlünde ne fırtınalar  kopuyordu. Ben o zamanlar uşaktım be canım, anlayamazdım.

                                                   sezoni – çikolata

Biz Türkiyeye göç etmeden birkaç yıl önce o şirin dükkanlar yıkıldı. Yıllarca sürecek yeni bugünkü bitmiş binanın inşaatı başladı. Tam olarak hatırlamıyorum ama en az dört beş sene süren çalışmalar sonunda yeni bina bitmişti diye duymuştum. Biz ailecek 1978 yılının eylül ayının onsekizinde o şirin Kana ablanın slatkarnitsasının (pastanesinin) bulunduğu Eski Cuma Muratlar köyünden ve ata yurdunuzdan bir daha geri dönmemek üzere göç etmiştik.

                                      baniçka ve boza

Artık Türkiyedeyiz işte, hemde İstanbulda. Yeni bir dünya, yeni bir kültür, yeni yeni kurallar, uygulamalar.  Ama nafile. Düzenli, sade, mutlu bir köy hayatını mazide bırakıp, keyifli muhteşem anıları unutmaya çalışıp, karmakarışık bir düzen içinde, sürekli hiç bitmeyen bir  koşturmaca ile geçen  günlerin, ayların, yılların, bizi sürüklediği bir bilinmeze doğru yol alıyorduk artık. Köyümüzün ve ve  masal gibi hayatın  bize sağladığı musmutlu keyifli bir maziyi unutmaya çalışıyorduk.Durun bir dakika, ıştınmayın, bakın  size ne sır vereceğim, ama, aramızda kalsın olur mu; biz o günleri unutmuş gibi yapıyoruz ama galiba her geçen gün eskisinden daha sağlam özlüyoruz, hemde ne özlemek, mısmıl özlüyoruz mısmıl. İnsan hiç iyi hisetiren anıları unutur mu, unutmaz tabiğ.

İstanbul ddayız  ama hep bir şeyler eksik işte,  Anavatandayız ama ata yurdumuz hep aklımızda. Hani derler muhacir olanlar için,  ”Ne oralıyız ne buralıyız”, biz neyiz kimiz. Ata yurdunda Türk olduğumuz için öteleniyorduk, Anavatanımızda türküz ama bulgar olarak  muamele görüp dışlanıyorduk.  Gerçekten bu muhacirlik ateşten gömlek, bilen yaşayan bilir ancak.

Hikayemizi daha çok dallandırmadan bitirmeye başarabilecek miyim bakalım.

Kolay değil işte dostlar hiç kolay değil. Diyorum ya evini yurdunu toprağını bırakıp iki valizle göçen bilir.

Hadi uzatmayalım, galiba sonunu nasıl bağlıyacam derken  Coşkun Sabahın bir şarkısı sanırım kurtaracak beni, nasıl da zamanında hızır gibi yetişti;

bu akşam içimde hüzün var 

gözümde canlandı anılar 

ağlamak istiyorum, haykırmak istiyorum 

bu akşam içimde hüzün var 

anılar, anılar, şimdi gözümde canlandılar 

anılar, anılar, beni bu akşam ağlattılar



Durun daha bitmedi; yıllar sonra büyümüşüm delikanlı olmuşum, yıllarca hayalinle yaşadığım, göremediğim köyümün yeni slatkarnitsası ve Kana ablayı göreceğim, daha yoldayız ama benim sevincim heyecanım, size anlatamayacağım kadar büyük, ve köye girdik, köyün merkezindeyiz, gözlerimin ne aradığını biliyorsunuz siz. O zamanlar uşaktım anlayamadım demiştim ya yukarda bir cümlede, galiba artık büyümüşüm şimdi anladım iyi  mi. Kana ablanın neden bu kadar çok üzüldüğünü ve ağladığını yıllar sonra çok iyi anlıyorum şimdi. Elli yıl önceki diyalog geliyor aklıma. Gözlerim doluyor içimde kıvılcımlar çakıyor, midemde ağırılar burkulmalar, travmalar yaşıyorum, acı ama gerçek tekrar ağlamamak için şarkıya geri dönüyor nakaratını mırıldanıyorum. İçimden Kana abla üzülmekle kaygılanmakla haklıymışsın diyorum.

anılar, anılar, şimdi gözümde canlandılar 

anılar, anılar, beni bu akşam ağlattılar



Cevat ÇIRAK 

21.12.2018 

Lutenitsa *

         Lutenitsa *

(Dikkat -: Bu hikayenin bazı bölümleri Bulgaristan Türkleri Tuna boyu Türkçe yerel ağızı  ile yazılmıştır.)

Ağustos ayının son günlerindeydik

Deli Orman eteklerindeki köylerde güne, güneş doğmandan başlanırdı.

Köylüler baktıkları besledikleri hayvanlarının karınları doyurmak sulamak ve altlarını temizlemek için her sabah olduğu gibi, gene erken kalmışlar işlerine dalmışlardı. 

Ninem (anam) sabah erkenden beni uyandırmıştı. Kalk uşağım bugün çok işimiz var bana biraz yardım et yoksa yetişemem diye seslendi. Ben ise bugün mektep olmadığı için biraz geç kalmak niyetindeydim.

Nine büün  cumertesi sen ne beni erkenden kaldıresin, uynadıresin becanım, bu hafta derslerden çok yoruldum uyumak istem  diye cevap vermeye hazırlanıyordum. 

Kalk ba uşağım, üzme kızdırma beni…

Yapma böyle, bir başıma ben hangi birine yetişem.

Buban evde olsa hiç iş itemicem senden ama nabem ba evladım diye devam edince, sölene sölene de olsa kırvattan (yataktan) birden ayaklanıverdim.

Te kalktım nine, a söyle bakalım ne iş yapacam.

Dur ba uşağım, sütlü tarhanalı popara (küçük doğranmış ekmek üzerine köy tarhanası dökülmüş yemek)  yaptım, üstüne de peynir koydum git karnını doyur.

En sevdiğim yemeklerden biridin popara, hemen kaşıklamaya başladım.

üstüne de bir tas malina (böğürtlen) kompotu (kopsotosu) aydadım, çok isle  geldi. Dedi avşama kadar yemek yemek artık, çok doydum.

Yaz güneşi odanın içini doldurmuştu, daha sabah saatleri olmasına rağmen içimi  ısıtmaya başlamıştı bile. Güzel bir gün olacak dedim ve bahçeye atıverdim kendimi. Bahçeye çıkar çıkmaz hemen anlayıverdim  neden erken kalktığımı. Elma ağacının yanınadaki kerpiç  duvara sırtını vermiş koca kalaylı kazanı görünce, derin bir oh çekiverdim. Dedim ya kompot kayntacağız ya da lütenitsa.

 yapacağız (salça yapacağız), hadi bakalım hayırlısı.

İş başa düştüyse yapack bir şey yok, kader mecbur nineme yardım edecez.

Yüzümü bir kere daha evin önündeki çeşmeden su vurayım, kendime geleyim diye o tarafa adım attım. Çeşmeye yaklaştığımıda mesele ayan beyan anlaşılmıştı. Yandık dedim akşama kadar karıştır babam karıştır, bu gün bitmek bilmez dedim kendi kendime. Domatiler (domatesler) yıkanmış bir leğen içinde diğer yanda kırmızı biberler bir başka leğende yıkanmış kıyılmayı bekliyordu. Elma ağıcının altına köy sofrası kurulmuş sofraya da et kıyma makinası kurulmuştu. 

Eee iş başa düşer otur bakalım domatiler, böberler, kıyalacak, karıştırılacak, kazanın altı yakalıcak, düşük ateşte akşam geç saatlere kadar karıştır babam, karıştır. 

Bir yandan da git başımdan jony, şimdi oynayacak zaman dil, görmemsin domatiler böberler kıyılmak için beni bekle, başka zaman oynarız diye köpeğimize laf anlatmaya çalışırken bir sesle, konuşmayı keserek sustum yeni duyduğum sese kulak kabarttım.

Maaa Rayme, Raymeee… 

Nabesin gene becanım, sen nee iç boş durmesin dinlenmesin, yapma böle becanım, dinlensene sen acık, Hep iş iş nereye kadar, hiç dinlenmiyecenmi sen.

Üst komuşumuz dükkancı Mehmet agamın karısı Lebbe ablam hem iş yape, hemde ninemle konuşe, merak ederi ne yapacek deye, meseleyi öğrenmeye çalışe.

Maa Lebbe abla uşakla çok severi, kışın da  mancalara (yemeklere) katmaya iyi geleri, lütenitsa yapacağım bi kaç burkan (kavanoz), nabem, diye cevap gecikmedi ninemden.

Bu sene bahçe pek bereketli zerzevat bol,  lütenitsa bitsin kalan domatilerden de domati suyu yapacağım, ta işim çok, diyerek konuşmayı derinleştiriyordu ninem 

Komuşumuz Emel agamın anası boş durur mu hiç.

Lebbe ablam bende yapacam ama, taa geçen seneden yaptıklarım dure, kaç burkan var bilmem ama, gene yapacam ben, onları yemeklere katarım, bu senekilere de yemeye ayırırım diye muhabbeti devam ettirdi.

-Hadi size kolay gele, ben elimdeki sütlerden yoğurt çalacam diyerek elinde sürt kufasıyla (kova) evinin kapısından içeri girdi.

-Ben hem böberleri kıyem hemde iki komşu arasındaki konuşmaları dinlerken bu sefer alt komşumuz Zehra ablanın sesi yankılanıyordu kulağımda.

-Maa Rayme gene ne yapesin diye sesleniyordu bizden  tarafa.

Aynı zamanda üst komuşumuzla da diyalog kurmaya, konuşmaya, laf yetiştirmeye çalışıyordu. 

-Lebbe, bu bizim Rayme iş kuduzu be canım, hep alaneri (ağlanıyor, şikayet ediyor)) ama hep işleri, bir türlü rahat durmeri, ben söylem dinlemeri bide sen kızsana belki seni dinler becanım. 

 -Ben içimden Zera (Zehra) abla Lebbe ablam seni duymeri içeri girdi deye geçirirken. cevap yetişere,

-Maa Zera ben söylemez olurmuyum, kaç kere söyledim,  ne seni dinlee ne beni, nasıl bilirse öyle yapsın, ben kayrıkın (artık) karışmerim ona diyerek tekrar kapının önüne çıkıverdi.

Ninem boş durur mu…

Bir alt komuşa bir üst komuşa cevap yetiştireri, bazı da ikisine birden cevap vererek, elindeki domatileri dilmeye çalışeri, ara sıra da sesini kısarak bana da akıl vermeye iş buyurmaya da yetişiyordu.

Köyde bir komşu bir iş yapmaya, bir şey yapmaya kalksa her komşuda aynı iş yapılıyor gibiydi. Cıvıl cıvıl bir hayat, yardımlaşma, destek, çok güzel keyifli  günlerdi. Dayanışma olmadan köyde yaşamak kolay değildi, insanların bun farkındaydı.

Evde pişen her şey komşuya da giderdi. Akşama kadar sürecek lütenitsa yapımı bittikten sonra bana bir iş daha çıkacaktı. Her komşuya bir tas lütenitsa mutlaka götürlecekti. Hatta her götürülen evlerin analarından şu benzer cevaplar gelecekti. 

-Nee getirdin ba çocuğum bizde taa bıldırdan (geçen yıldan) çok var,  bizde her sene yapez, yaza kadar bitiremez, Ama gene de sağolun var olun, zahmet ettin, ninene selam söyle. Bu konuşmalar geçerken aynı anda  lütenitsa tasını eline aldıktan sonra şöle parmağını içine daldırır bir tutam alır ağızına atar, parmağında kalanı da yalar ,bir tadına bakarlar ve şöyle cevap şirin bir  gecikmezdi.

– Aauv pek güzel olmuş becanım, ben geçen sene yağı fazla kaçırdımdı, ninen çok tatlı yapmış, Bende bu sene yaparken ninene sorem bakem kaç okka yağ koyeri, çok beyendim.

İşte böyle günlerdi o köydeki günler, güzel keyifli anlar. Dolu dolu yaşanırdı. İş her zaman çoktu ama kimse bundan rahatsız olmazdı. Herkes hayatından memnundu. Kışlar çetin geçtiğinden, yaz bitmeden kışlık nevaleler her  sene muntazam bir şekilde yapılır, kilerler daha yazdan dolardı. Sadece lütenitsa yapılmazdı, çeşit çeşit meyvelerden kompotlar, turşular, ağada (pekmez), domati suyu, papullanmış (közlenmiş) biber, börülce, bir fıçı şarap, bir fıçı olmasa bile en az iki tuba (bidon) erik yada üzüm rakısı. Tavanda ipe dizilmiş, asılmış  kurutulmuş acı kırmızı biberler mi istersiniz, kurutulmuş balık, işkembeden pastırma, ev yapımı oklavadan geçirilmiş mis gibi, lezzetli mi lezzetli sucuklar mı isterseniz, bolluk bereket vardı. Ne demiş atalarımız ”bakarsan bağ olur bakmazsan dağ olur” bizim insanımız toprağına aşıktı, gözü gibi bakar, eker biçerdi. O yüzden doğada da bolluk ve bereketi eksik etmezdi. E biz insanlarda eğitimli aklı başında sorumluluk sahibi insanlardık,  doğanın, eko (eco) sistemin bir parçası olduğumuzun farkındaydık, haddimizi bilir, her zaman saygılı davranırdık. Bu dünyanın sahibi değil ortağıydık, kıymet bilirdik.

Diyeceğim odur ki dostlar Allah herkese köyde bir çocuk yaşamayı nasip etsin, şehirlerde yaşayan çocuklara bazen bakıyorumda çok üzülüyorum çook.

Şükürler olsun biz çok şanslıymışız.

Cevat ÇIRAK 

11.12.2018 

İSTANBUL  

    * Domates biberden yapılan salça 

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com