Köyümüzdeki Okulumuz

Bugün 17 Ağustos 2019 Cumartesi. Tatil günü olduğu için iş yok. Gerçi bana üç yıldır iş yok ama 🙂 demekki işi özledim ki yazma gereği duydum. Dün geceden planladığımız program maalesef tutmadı. Sağanak yağmur son anda meteroloji tarafından bildirildiğinden evden çıkmak istemedim bugün. Nedense İstanbulda evimin salonundan bahçemizdeki yağmur damlalarının çiçeklerimin yapraklarını yıkamasını seyrederken aklıma köyüm geldi birden. Hemen açtım bilgisayarımdaki eski albümleri. Biraz nostalji yapayım, köyümün geçmişinde dolaşayım diye niyet ettim ve heyecanla sarıldım bilgisayarımın faresine. Daha ilk tıklamamla karşıma kırk yıl önce dolu dolu altı yılımı geçirdiğim köyümdeki okulum çıkıverdi karşıma.

Ne kadar sürdü o mahsun fotoğrafı süzmem, incelemem derseniz, zaman tutmadım ama içim bir tuhaf oldu. Fotoğrafa her bakışımda onlarca anı tazelendi ve zihnimde dolaşmaya başladı. İnsan hatırladıkça hepsini birden bir an önce anlatmak, paylaşmak ve anılara tutunarak kırk yıl geçmişe gidip bir köşeye sığınmak istiyor. Fakat aceleye gerek yok, istesende hepsini birden anlatamıyorsun.

Çok güzel günlerdi. Dolu dolu sağlıklı mutlu günlerdi gerçekten. Sağlıklı kelimesini bilerek koydum cümlenin başına. Neden mi? Köyde okuyan çocuklar bilir, yahu biz gerçekten ruhsal ve fiziksel olarak sağlıklı olduğumuzdan dolayı çok mutluyduk. Sevgi ile beslenince çocuklar bir başka neşe ve hayat dolu oluyor. Temiz havada gerek okulda, sınıflarda gerekse yemyeşil okul bahçesinde ne güzel anılar biriktirmişiz.

Bizim Bulgaristan Eski Cumaya bağlı Muratlar köyümüzde iki tane okul varmış bir zamanlar. Biri Türk okulu birde bizim eğitim gördüğümüz Bulgar okulu. Bir zamanlar devlet Türk ve Çingene (müslüman) ve Bulgar (Hristiyan) öğrencileri ayırmayı uygun görmüş ve bu şekilde bir sistem kurmuş. Ben şimdi işin bu tarafına çok dokunmayacağım. Dokunursam bu yazı uzar da uzar, saatlerimi alır, canımızı da sıkar, en iyisi cümleye nokta koyarak bitirelim.

Hatırlayanlar bilirde bilmeyenleri de keyifli günlerimize dahil etmek için biraz okuldaki zamanımızı nasıl geçiriyorduk onu anlatmaya çalışayım. Bilmeyenlere çok keyifli geleceğinden eminim. Bilenler zaten nasıl mutlu olacaklar size anlatamam. Mesela diyorum ki bir gün bizim sınıfımızı kırk yıl sonra tekrar bir araya getirsem, şu aşağıda fotoğrafını gördüğümüz çocuklar nasıl görünür acaba!? Neden olmasın belki bir gün bu projeyi köyde buluşur yeniden okulun merdivenlerine çıkar yeniden dondurur torunlarımıza bir anı olarak bırakırız ne dersiniz. Olmaz olmaz demeyin, neler oldu neler.

Hadi dönelim sınıflara, size okulumuzdaki bir günü özetlemeye çalışalım. Özetlemeye çalışalım diyorum çünkü hepsini yazarsam roman olur. Roman olunca fena mı olur, e olmaz tabii, hemde çok güzel olur ama okunur mu onu bilmem. Neden bilmem diyorum? Tecrubem bana uzun yazma okunmuyor diyor da ondan.

Biz köyde okula evden çıkarken koşa koşa çıkardık mesela. Bazen arızalarımız olmazmıydı? E olmaz mı, uşak aklı her zaman aynı olmaz. Ama genelde keyifli mutlu talebelerdik gerçekten. Okula ulaştıktan sonra önce ayakkabılarımızı çıkartır, düzgün bir şekilde ayakkabı dolabına düzgünce koyar, sonra sınıfa okulda bıraktığımız terliklerle girerdik. Terliklerin nerdeyse hepsi aynı model ve renk olmasına rağmen kimse kimsenin terliğini karıştırmaz, herkes kendi terliği ile ayakları üşümeden sınıfa dalardı. Düşünsenize yerler parke, ayağınızda terlikler, ve bizden önce hademenin yaktığı tutrakan marka beyaz emaye uzun soba sınıfın her köşesini sımsıcak bir yuva haline getirivermiş. Bir hayal edin bakalım, dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Ruzgar kar tanelerini ordan oraya savuruyor. İçerde muallim ders anlatıyor. Sobada kıpkırmızı olmuş, çıt çıt yanan odun sesleri odanın sessiz ruhuna farklı bir ambiyans katıyor. Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin. Ayağınızda terlikler, Yan masada yavuklunuz 🙂 öğretmen arkasını her döndüğünde ikinizde aynı anda yazmayı bırakıp bakışıyorsunuz. Küçük küçük tebessümler karşılıklı gidip geliyor. odanın içinde aşk trafiği dolu dizgin kıvranıyor. Gülücükler açıyor yüzünüzün her kasında. Gözleriniz sevgi bombardımanından fır fır olmuş bir o yana bir bu yana yetişmeye çalışıyorlar. Sadece siz mi böyle mutlusunuz hayır tabii ki de, nerdeyse bütün sınıf böyle aslında. Bir kaç arkadaşımızın yavuklusu yan sınıfta ama olsun, aradaki duvar yüreklerin pır pır etmesine mani değil ki! Bu arkadaşların gözleri saatlerde, onlar zamanı hızlı ileriye sarmakla meşgul.

Öğle yemek saati geldiğinde hep birlikte sabah kahvaltı ettiğimiz ana okulunun bodrumunda bulunan okul yemekhanesine giderken bile size onlarca anı yazarım ama, özellikle siz kendi anılarınızı cümleye yerleştirin diye açık alan bırakıyorum. Hatırlayınca mutlu olacaksınız demiyorum, zaten gülümsemeye o günleri andıkça özlemle anmaya başladınız bile. Öyle değimi ama, yalan mı ?

Daha fazla uzatmadan tadında bırakalım. Ben başlattım siz devam edin. Yazamasanız bile önümüz son bahar ve kış geliyor. Demleyin bir demlik çay, arzunuza göre kahve toplayın ev halkını siz başlatın anıları döndürmeye, isteklere peş peşe gelmeye başlayacak zaten. Beni de unutmayın. Küçük bir kuplede bana bir kelime ayırın, sevaptır 🙂

İyiki bu anıları şu an yıkık dökük okulumuzun dimdik ayakta olduğu dönemde yaşamışız diyorum. Baksanıza biraz düşününce hafızalarımıda bizimle birlikte yaşayan ve biz sağ olduğumuz sürece yaşayacak değerlerimizi keyifle onurla gururla yaşatmaya devam edebilir miydik? İşte bu yüzden en mutlu olduğumuz dönemlerde biriktirdiklerimizi bencillik edip kendimize saklamayalım. Bizden başka insanlarda bu keyifli günleri öğrensin ve ilham alsın. Evlatlarımız bu günleri yaşayamadı, onların da bu altın yılları bilmeye hakkı olmalı. Hele hele torunlarımız, olara ne demeli, zaten bir çok şeyi bizim gibi yaşayamadıklarına inandığım torunlarımız bu günleri öğrense, nasıl olur düşünsenize! Harika olur harika., Demedi demeyin alın kağıdı kalemi , yada bilgisayarınızı yazmayı deneyin, bana hak vereceksiniz. Bu altın dönem anılarından daha güzel miras mı bırakılırmış!

Hadi hafızalar tazelensin çocuklarımız ve torunlarımız bizim keyifli günlerimizi öğrensin. Bize büyüklerimiz ne öğrettiler; çocuk görerek öğrenir, ne görürse onu yapar. Çocuk ne yaparsa güzel yapar. çünkü anne babası onlara en iyisini bırakmak, devretmek için çalışır. Demedi demeyin deneyin.

En güzel günler sizin olsun

EN GÜZEL  
En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür...

Nâzım Hikmet Ran
 ( 1902  - 1963 ) 

Cevat ÇIRAK 
17.08.2019 
İstanbul 

Reklamlar

Sizin Hiç Çocukluğunuzu Elinizden Aldılar mı?

Ben çocuktum , yıllar öncesiydi ,

En mutlu olduğum yıllarımdı yani…

İçinden dere geçen bir köyde

İki yanı orman iki yanı göl olan bir cennette

Kuş sesleri içerisinde

Mutlu mesut yaşarken

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Köyümüzdeki derede,

arkadaşlarımla ben

mandaların kuyruklarına tutunmuş yüzerken

Kurbağa yarışı yapar,

günümüzü gün ederken

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mektep avlusu içinde limonatasına top oynardık

kimin yendiği, kimin yenildiği belirsizdi

Maç biter hep beraber gider limonatalarımızı içerdik.

Hesabı kimin ödeyeceği önemsizdi,

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mektepte,

ana dilimizde konuşamazdık,

yasaktı

Biz yasak nedir bilir! dinlemezdik

doğuştan en iyi bildiğimiz dilimizi konuşurduk,

Ana dilimizi yani

Türkçeyi türkçe konuşurduk,

Çünkü biz Türkoğlu Türk

Evlad-ı Fatihanlardık

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden.

Çok gördüler,

Küçük gördüler, zorladılar,

bizi anlamadılar,

tuttular cennet köyümüzden ayırdılar,

bizi ana vatana yolladılar

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden.

Top oynardık bizim mahallenin merasında

top dereye kaçınca bizde topun peşinden

dereye dalardık.

Bir yanımızda kazlar yüzerdi

Diğer yanımızda korkudan çığlık atan ördekler

Nerde kaldı o mutlu günler,

tekrar ne zaman gelecekler?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mahalle bokluğunda (çöplüğünde)

İki takım kurar muharebecik oynardık

Hayvanlardan arta kalan yaş mısır saplarını silah yapardık

Saatlerce savaşır bir dakikada barış ilan ederdik.

Sonra gider,

En yakınımızın evinde cicili papa ziyafeti çekerdik

Bir dilim ekmek üzerine biraz yağ, kırmızı toz biber, biraz tuz,

Şimdi sorsam cicili papa nedir desem? bilen çıkar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Çelik çomak oynardık

Her yanımız çürür morarırdı ,

ama kimseden çıt çıkmazdı,

Kavga bilmezdik ,

haset barındırmazdık aramızda

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sahi sizin hiç çocukluğunuzu elinizden aldılar mı?

En mutlu yaşlarınızda içten gülücüğünüzü yarım bıraktılar mı?

Kan kardeşinizden, mahalle arkadaşlarınızdan ayırdılar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sizin hiç,

keçinizi, kuzunuzu, çok süt veren alaca ineğinizi

zorla sattırdılar mı?

En sevdiğiniz cefakar eşeğinizden,

sadık dost köpeğinizden ayırdılar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sahi,

Sizin hiç çocukluğunuzu elinizden aldılar mı?

Benim çocukluğumu aldılar,

hatta bir kısmını yarım bıraktılar

bir kısmını da çaldılar.

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Yıllar geçmiş olsa da üzerinden,

sevdikleri mutlulukları elinden alınan

kalbi kırılan çocuklar

işte bu yüzden,

hiçbir zaman,

unutmaz

ve asla affetmezler.

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Cevat ÇIRAK

01.05.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

View at Medium.com

Balkan Türkleri Muhacir mi? Göçmen Mi?

Uzun zamandan bu yana gerek sosyal medya gerekse bazı makale ve yazılarda gizli bir tartışmaya şahit oluyorum. Bazı arkadaşlar Balkanlardan göç etmiş biz Türklere özellikle muhacir denilmesi gerektiği konusunda ısrar etmeye devam etmektedir. Ben bu konuyu biraz araştırmak irdelemek istedim, sözlükler bize nasıl yol gösteriyor bir bakalım derim.

Türkiyede Türk Dil Kurumu bu konuda en önemli otorite olduğuna göre başka kapıyı çalmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Evet açalım bakalım TDK sözlüğü bize nasıl yol gösterecek;

Öncelikle Muhacir ne demekle başlayalım.

muhacir 
sıfat (muha:cir) Arapça muhācir
1. sıfat Göçmen
Yolda uzun bir muhacir kafilesine tesadüf ettik.” – Ö. Seyfettin
2. Hz. Muhammed’e uyarak Mekke’den Medine’ye göç eden

Görüldüğü üzere muhacir Arapça kökenli bir sıfat (muha:cir) Türkçe karşılığı göçmen olarak verilmiş. Peki buraya kadar her şey net. Türkçe olmayan bir sıfatı almışız Türkçemize monte etmiş kullanıyoruz.

Şimdi bir de göçmen ne demek, bir de ona bakalım müsadenizle.

göçmen 
sıfat
1. sıfat Kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk), muhacir
Ama biz de yeni göçmeniz, hâlden anlarız.” – N. Araz
2. Sıcak iklimli ülkelere giden (hayvan)

Yine bir sıfat çıkıyor karşımıza. Lakin önemli bir fark var. Öz Türkçe bir kelime ile karşılaşıyoruz. Türk Dil Kurumu sözlüğü göçmen kelimesini ne güzel açıklamış, ” Kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk), muhacir.

Görüldüğü üzere Arapça bir kelime olan muhacir ile Türkçe bir kelime olan göçmen aynı anlamları taşıyan farklı dillere ait iki sıfat olarak karşımızda duruyor.

Peki biz hangisini kullanmalıyız?

Benim tercihim Türkçe olan göçmen kelimesi olacaktır.

Neden derseniz ?

Çok basit, çünkü ben Türküm de ondan.

Ama hala ben muhacir kelimesinde ısrar ediyorum diyenler olabilir.

Saygı duyarım iki kelimenin anlamı da aynı olduğuna göre sorun yok.

Sorun bence başka bir temelde,

Dilimizi zaten 550 yıl boyunca Arapça ve Farsça dillerinin harmanlanmasından meydana getirdiğimiz osmanlıca denen ve hiç bizim özümüzle alakası olmayan bir dile hizmet etmeye devam etmek konusundaki ısrarımız olacaktır.

Tartışmanın boyutunu genişletmek isteyenler olabilir.

Mesela;

Biri/birileri çıkar Ama büyük önderimizde göçmenlere muhacirler diye hitap etmiştir, sen ondan daha iyi mi bileceksin diyebilir.

Cevabım var elbet. Doksan küsür yıl önce kullanılan bir Türkçe ile kaleme alınmış sözler bunlar. Cumhuriyetimiz kurulduktan ve harf devrimi yapıldıktan sonra güzel Türkçemizi yaban otu gibi sarmış sarmalamış bu yabancı kelimelerle yazmak zorunda olduğumuzu kimse unutmamalıdır.

Güzel Türkçemiz her dilde olduğu gibi zaman içerisinde gelişmiştir, her geçen gün de gelişmeye devam etmektedir. Dolayısı ile bize bügün göçmen sıfatını (kelimisini) kullanmak yakışır. Eskiye rağbet etmek, bizim olmayanda ısrar etmek neden?

Ayrıca unutulmamalıdır ki,; Büyük önderimiz Söylev’i kaleme alırken o günkü güncel ve alternatifi olmayan yazıyı ve dili kullanmak zorunda kalmıştır. Bugün kitapçılardan alıp okuduğumuz ”Nutuk” günümüz Türkçesi ile güncellenerek basılmaktadır. Orjinalini herkes alıp okuyabilir mi ? Hayır. Hadi diyelim okudu, okuduğunu anlayabilir mi? Cevap yine Hayır olacaktır.

Bir diğer önemli konu da

Birde Ensar Muhacirler vardır. Yani ; Dinleri ve inançları uğruna, Mekke’den Medine ye göç eden Müslümanlar vardır. Fakat onların yukarıda anlatmaya çalıştıklarımla direk ilgili ve alakası yoktur

 Neden yoktur derseniz;

ensar 
isim, din b. (***) (ensa:rı) Arapça enṣār
isim, din b. (***) Hz. Muhammed’e hicret zamanında yardım eden Medineliler

Mekke’de gelen Müslümanlara yardım edenlere ise Ensar denir.

Balkanlardan göç eden Türklere ensar demek isteyenler çıkabilir, kesinlikle olmaz kullanılmaz diyemem. Fakat unutulmamsı gereken en önemli husus ensar muhacirler İslamiyetin yayıldığı dönemde hicret etmiş ve sahip çıkılmış ilk islam dinine inananlardır. Balkanlardan göçün altında yatan nedenler çok farklıdır. Olayı putperestlerden kaçanlarla, bir başka semavi dinin zülmünden kaçanların meselesi gibi göstermek doğru bir çözümleme olamayacaktır. Olur diyen çıkarsa dönüp bugünkü orta doğu batakılığında birbirini katleden sözde müslümanlara hak vermiş olacaktır.

Biz Balkan göçmenlerinin durumu çok daha ağır yaptırım ve şartlar içermektedir. Sadece dini tanım ve nedenlerle izah edilemez bir vahşetle karşı kaşıya kalmıştık. Maddi manevi ve insani olarak çok daha ağır şart ve koşullarda işkence ve zalimlikle tüm haklarımız ve kazanımlarımız elimizden alınmaya çalışılmış ve belli bölge ve dönemlerde alınmıştır. Daha ileri giderek soykırımdan söz etsek yeridir.

Cevat ÇIRAK

12.02.2019

Yediler Ormanında Kayak

Okullar yarıyıl tatiline girmişti.

Kış kendisini iyiden iyiyi’ye hissettirmeye başlamıştı.

Sokaklarda kar seviyesi rahatlıkla diz boyuna ulaşmıştı

Hatta bazı yerlerde çok daha faza kar görülmekteydi.

Aşağı Mahalle Çocukları evlerine kapanmıştı diye, düşünmeyin

Dünya döndükçe aşağı mahalle çocuklarını kimse özgürlüklerinden alıkoyamazdı.

Hepimizin skileri (kayakları) vardı.

Bazıları eski fıçı tahtasından bazıları daha basit ağaç malzemeden, bazılarımızdan ise pırıl pırıl kırmızı renkli Pirin marka skilerimiz vardı.

Baban kardeşimle beni hiç ayırmaz, birimize ne alırsına diğerine de daha iyisini alırdı.

Mesela benim kızağım tahtadan altı hızlı kaysın diye demirle güçlendirilmişti. Kardeşimin kızağında ise daha fazla demir vardı, sadece üst oturma kısmı tahtadandı. İkisi de özel yapımdı. Komşu Naçıköy’deki (Makreopol) kooperatifin marangoz ustasının imzasını taşıyorlardı.

Skilerimiz (kayak takımlarımız) ise kırmızı renkli Pirin marka, dükkandan satın alınmıştı. İkisi de aynı boy, ikisi de takım halinde alınmış, altları beyaz üstleri kırmızıydı. Kayışları (baton kısımları) beyaz meşinden ayakkabıya göre ayarlanabilir mekanizma ile tamamlanmıştı. Kardeşimle ikimiz karıştırmayalım diye altlarına ve yanlarına kendi isimlerimizi yazmıştık.

Bütün yazı mağazada (bodrum) asılı duran skilerimizi karla buluşturma zamanı gelmişti.

Bir gün önceden mahalleden birkaç arkadaş anlaşmış sözleşmiştik. Kalın giyineceğiz ama mutlaka yarın sabah köyümüzün kuzeyinde bulunan Yediler ormanına kayak koşmaya gidecektik. Tüm hazırlıklar bir gün önceden tamamlanmıştı demiştim ama, bir türlü sabah olmak bilmiyordu.

Erken yatmıştım, uyumak için hiç sevmediğim halde süt bile içmiştim ama bir türlü zaman ilerlemiyordu. Sabaha kadar dışarıda uğuldayan sert rüzgarın sesini dinleyerek geçirdim.

Nihayet sabah olmuştu.

Hızlı bir şekilde karnımı doyurduktan sonra artık evden çıkıp maceraya atılma zamanı gelmişti.

Kapımın arkasında dimdik yaslanmış duran kayaklarıma bakınca, en güzel kayaklar benimkiler dedim içimden, yüzümde tebessümle yanlarında yaklaştım ve elime alıp yere koydum. Önce paltomu giydim. Şalımı bağladım, son olarak kafama kalpağımı (bir tür kışlık şapka) geçirdim. Eldivenlerimi giymeden ayakkabıların boyuna göre kayaklarımın ölçüsünü ayarladım. Hazırlıklar tamamdı, her şey hazır görünüyordu. Eldivenlerimi ellerime geçirdim kayakları omzuma koydum ve adeta maceraya dalar gibi attım kendimi sokağı.

Çok sıkı giyinmiştim ama dışarıda kar yağmaya devam ediyordu. Hava tahmin ettiğimizden daha serti, işimiz kolay olmayacağı benziyordu.

Evlerinin önünde bekleyen arkadaşları bir araya geldik , eksik gedik var mı diye kontrol ettik. Evet bir arkadaşımız çok istemesine rağmen ailesinden izin alamadığı için gelemeyeceğini öğrendik. Bir eksiktik ama kararlıydık. Şartlar ne olursa olsun , Yediler ormanına gidilecek ve en tepe noktaya kadar yüründükten sonra, bayır aşağı kayaklarımızı koyverecektik.

Yanlış anlaşılmasın hava eksi derecelerde, kar diz boyu, sert bir rüzgar ve biz daha hedefe ulaşmadan soğuktan donmuşuz ama ziyanı yok, bu hayal gerçek olacak, dönmek yok, dönenin kaşığı kırılsın. Fazlası var eksiği yok.

Hepimiz Yediler ormanın en tepe noktasındayız. Yan yana dizilmişiz. Son hazırlıklar yapılıyor. Hepimizin kayakları ayaklarımıza geçirilmiş, paltoların tüm kopçaları (düğmeleri) kontrol edilmiş, yünden elle örülmüş şallarımız düzeltilmiş ıslak eldivenler sıkı sıkı iplerinden bağlanmıştı.

Önümüzdeki sık ormanlık içinde nasıl biteceği belli olmayan maceramız başlamak üzereydi. Kar şiddetini arttırıyor, rüzgar savrularak ordan oraya yön değiştiriyordu. Sadece el parmaklarımız mı donmuştu sanıyorsunuz, hayır elbette. El ayak parmaklarımız soğuktan ne yapacağını şaşırmıştı, karnımız aşırı soğuktan ağırmaya başlamıştı ama, hepimiz kuyrukları dik tutuyorduk. Kimseden bir gevezelik ve mırıldanma ibaresi alınmıyordu. Zaten ben vazgeçtim, dönüyorum diyen olsa rüzgardan sesini duyuramayacaktı.

Bir iki üç … yüksek volumlu start sesini duyduk el işaretini gördükten sonra yokuş aşağı koyveriverdik kendimizi. Hepimiz aynı anda çıkış çizgisinden fırladık, bazı arkadaşlar biraz ustalıklarından biraz da uyanıklarından arayı açmaya başlamışlardı. Uyanıklık diyorum çünkü, bende kayaklarımın altına yağ sürmüştüm. Daha hızlı kaymak için evde bulunan gündöndü ve ya katı yağlarla kayaklarımızı yağladığımız olurdu.

Rüzgar arkamızdan itiyor, hızımız her saniye artıyor ve kayakların kontrölü her an zorlaşıyordu. Hıza dikkat edeceksin, arkadaşına çarpmamaya dikkat edeceksin, aynı zamanda da önündeki koca koca orman ağaçlarına çarpmayacak manevra yapacaksın, hiç kolay sanmayın, çok çok zor bir iş. Yaşamayan ne bilsin. Aslında şu an tek tek bir odaya çekip sorsanız hepimiz çoktan pişmanız, lakin bir arada sorsanız kimse burnundan kıl aldırtmaz.

Çıkmışız bir yola gidiyoruz gündüz gece. Bir an önce koyun sayalarının yanındaki pınara kadar kayacağız ve oradan toparlanıp hemen evimize sıcak sobanın köşesine yığılıp kalacağız. Macera hızla devam ederken, pişmanlığımız hızla artıyor, ve yavaş yavaş yorgunluk ve soğuktan kontrolü kaybetmek üzereyiz.

Süratle akıyorum, zig zag yapıyorum, bazı ağaçları aştıktan sonra kayaklar bir tümsek üzerinden geçiyor , zıplıyor, yere düşer düşmez ise toparlamak bana düşüyor, sorun yok toparlıyorum, ama zor toparlıyorum, yorgunluğumuz ve pişmanlığımız artarken, maceramız devam ediyor.

Hesaplarıma göre önümdeki iki ağacın arasında geçin onların önündeki kocaman bir ağaç kökünün etrafından geçip yoluma devam edeceğim diye hesap ediyorum ve kıl payı gerçekleştiriyorum. Böyle manevralar keyfimize keyif katıyor. Ben buları düşünürken küt diye bir ses duyuyorum, Birden bir sessizlik anı yaşıyorum. Bir kaç dakika sonra gözlerimi açıyorum. Bir de ne göreyim. Burnumun dibindeki ağaca sarılmışım. Başım hafif hafif ağrıyor, Kayakların biri ayağımdan fırlamış, diğeri hala ayağımda. Oturduğum yerde belli ki bir kaç dakika kalmışım, üstüne oturduğum karlar erimiş ve donuma kadar ıslanmışım. Ziyanı yok burda kalmaya devam edersem donacağım , kaldığım yerden devam etmeliyim.

Artık bundan sonrasına gazi olmuş yaralanmış bir asker gibi devam ediyorum. Daha yavaş gitmeliyim diyorum, daha sakin, bir çarpma daha yaşarsam bayıldığım yerde donarım diyorum.

Bitiş çizgisine ulaştığımda şükür ediyorum. Sıcak sobanın yanına bulunduğum pınarın yanından en çok on beş dakikada, ulaşırım diye hesap ediyorum. Evimize yaklaştım. Hızla yürümeye çalışıyorum ama, koca ağaçla çarpışmamdan bu yan geçen sürede, ağırılarım sızılarım artıyor. Kendimi daha çok dinlemeye başlıyorum. Ağırılarım artıyor, canım hem soğuktan hem de yorgunluktan acıyor. Pişmanlık diz boyu. Sadece ben mi öyleyim diye yanımdaki arkadaşlarıma bakıyorum; onlar da aynı berbat bıkkın, bitik, duyguları yüzlerine yansımış berbat durumdalar. Birbirimize moral vererek evlerimize yaklaşıyoruz. Evinin kapısını gören ayakkabıları ile atıyor kendine sobanın yandığı odaya. Bahçe kapmızı görünce enerjimin bitmek üzere olduğun fark ediyorum. Kapının kolunu tutup kapatacak gücüm yok ; bir şey olmaz deyip açık bırakıyorum. Elimdeki kayakları kapı girişine adeta fırlatıyorum. Kapıyı usulca açıp sobanın sıcaklığını hissedince bir maceranın sonun daha geldiğimizi anlıyorum.

Ağırılarım sızılarım var ama, söylenemem, şikayet edemem, ses çıkartırsam bir o kadar fırçayı da ev halkından yiyeceğim biliyorum.

Sessizce üstümü değiştirmiş, kuru kıyafetlerimi bir şekilde üstüme geçirmişim. Sobanın üstündeki ıhlamur kaynayan çaydanlık gözüme ilişiyor, sobanın içinde yanan odun sesleri çıtırdıyor, dalıp dalıp giderken yorgunluktan sızıp, uykuya dalıyorum.

Cevat ÇIRAK

20.01.2019

Kana Ablanın Slatkarnitsası

                                      Kana Ablanın Slatkarnitsası

                                       ( Kana Ablanın Pastanesi)

                                                  morena- çokonat

Haberi duyar duymaz çok gerilmiştik. Bu belirsizlik bize nelere mal olacak bilemiyor kestiremiyorduk. Biz köy çocuklarının gidecek başka hiç bir yeri olmayacaktı. En sevdiğimiz mekandan mahrum kalmak bize çok koymuştu.

Ben mesela, en çok raketaları severdim. Hani varya şu içleri krema dolu üstü çikolata olanlar. Kana abla onların kutularını açar masanın üstüne sergilerdi.

Yanlarına esşko beşko taraleşkoları aynı şekilde kutusuyla oturturdu, diğer yanına da üzerinden onca yıl geçmesine rağmen hep aklımda tuttuğum o meşhur morena markalı çikolatalı gofretlerini yerleştirirdi. Hani şu kırmızı kaplı olanlar varya üstünde kocaman morena yazanlar, işte onlar bana çok isle gelirdi. Her gün yemeden duramazdım. Hatta slatkarintsanın (Tatlıcı dükkanı, pastane) satıcısı Kana abla benim çok sevdiğimi bildiğinden hep birkaç tane çekmeceye saklardı. Bizim Slatkarnitsa öyle çok büyük bir dükkan değildi. Zaten dükkanda Kana ablanın değildi, devletindi. Küçük bir camekanlı tezgahı, o tezgahın arkasında birçok gözü olan bir dolap vardı. Her gözünde başka bir tatlı çeşidi sergilenirdi. Sezoni çikolatalr mesela en üst raflarda sergilenirdi, En isle çikolata onlardı, o kadar olsundu, çok isle oldukları zaten zatı fiyatından belliydi. Dükkana kapıdan girdiğinizde sağ tarafta arka arkaya konumlandırılmış 2 tane 2 kişilik masa, sol taraf daha geniş olduğu için orada dört  adet dört kişilik masa ve sandalyeler vardı. Ben en çok baş taraftaki iki kişilik masayı sever orda otururdum. Neden öyle diye sormayın tam olarak nedenini hala bilmiyorum, ama sanırım dükkanın camından giren ışık en çok o masayı aydınlatırdı. Belki karanlığı çok sevmediğimden olsa gerek o masanın cama bakan yönüne oturur öyle yemek yada tatlı yerdim. İşte bu güzelim slatkarnitsa yıkılacaktı, ve yerine daha büyük katlı bir bina yapılcaktı. Sadece slatkarnitsa yıkılmayacaktı, Orada toplam üç dükkan daha vardı, komple hepsi yıkılıp yenilenecekti. Slatkarnitsa dere tarafındaki dükkandı, onun hemen sağında ise eskiden horamak (meyhane) olan fakat daha sonra yeni meyhane yapılınca o dükkanda kumaşlar  ve tekstil ürünleri satılmaya başlandı. Sağlık ocağına yakın olan sonunca dükkan da fırındı, bizim köy 650 haneli bir köy olduğu için ekmek üretimi de yapılırmış bir zamanlar. İşte bu yan yana dizilmiş üç adet bitişik nizamlı tek katlı dükkanlar yıkılacaktı. Herkes hatırlamaz bu anlatmaya çalıştıklarımı. Üzerinden 50 sene geçti. Yeni nesiller köyümüzün bu eski halini pek bilmezler tabiğ, nerden bilecekler. Onlar şu anki muhtarlık binasının olduğu yapıyı biliyorlar ne yazıkki. Oysa o kocaman yeni binanın yerinde ne anılar, güzellikler unutulup gitmişti. Tahmin edebiliyorum, hatırlayanlar, o keyifli günleri hafızalarında canlandıranlar nasıl mutlu oluyorlardır şimdi. İşte biz o mutlu mesut keyifli günlerin deli dolu nesilleri, çok mutlu ve keyifli çocukluk yaşamış uşaklarıyız.

                                                   kiselo mlako- yoğurt

Bizim slatkarnitsanın satıcısı Kana abla bulgardı ama çok iyi türkçe bilir bizimle de bazen bulgarca çoğunlukla türkçe konuşurdu. O yüzden diyalog kurmakta biz çocuklar için çok büyük bir sıkıntı yaratmaz, bizi anlayışla karşılardı. Zaten köyde kaç hane bulgar ailesi varsa hepsi türkçe bilirdi. Haberi duyar duymaz yanına koşarak gitmiştim. Kana abla daha kapıdan girdiğimi görünce  durumu öğrendiğimi anlamış beni çok sevdiğinden dayanamayıp gözyaşlarını göz bebeklerinden  bırakıvermişti. Ben de anında sulu gözlü oluvermiş, Kana ablaya uyuvermiştim. Kana abla aslında işinden olmayacaktı, dükkanın  yeri değişecek işine postanenin ordaki boş duran dükkanda devam edecekti. Ama ağlıyordu işte, neden ağlıyordu acaba; Yıllarca emek verdiği şirin pastanesi kapanıyor diye mi ağlıyordu, yoksa bir daha bu dükkana geri dönemeyecek diye mi üzülüyordu, kim bilir bu şirin dükkanda ne derin anılar biriktirmişti,

                                                   poniçka

Ben ise neye üzülüyordum biliyor musunuz. Her sabah gelir iki baniçka (peynirli börek, bir kifla (içinde marmelad olan tatlı börek)  birde yanında küçük boza ile güne başlardım. Evimizde her şey olmasına rağmen ben  sabahtan akşama kadar orda yemek ve tatlı yer, akşamda orda günü bitirirdim. Mesala akşam üzeri gelir, milinki (börek) ve yanında kavanozda kiselo mlako (yoğurt) kaşıklardım. Evde inek ve koyun hatta anne annemlerde manda olduğu için bol bol manda yoğurdu olmasına rağmen, ben Kana ablanın yoğurtlarını daha çok severdim. Annem bu durumu bildiği halde bana kızmaz her zaman cebime para koyar orda yememe ses çıkarmaz gülümser geçerdi. Neden o yoğurt bana tatlı gelirdi tam olarak size söyleyemem. Belki parayla satılıyor diye miydi, yoksa o burkanda (kavanoz) güzel göründükleri için miydi, orası bir muammaydı. Sadece annem bana çok iyi  hatılıyorum şöyle uyarılar yapardı; ”bubanın yanında ıştınma (söyleme)  uşağım” öğrenmesin yoksa çok kızar, aman derdi aman hiç ıştınma, kapa çeneni geç kırvata (yatak) otur. Her akşam bir burkan yoğurdu bazen dediğim gibi milinka ile, bazen üstünde pudra şekeri olan poniçka (yağda kızartılmış içinde marmelad olan börek) ile doyurur üzerinede  bir gazirana voda (maden sodası)  içerdim.  Kana abla bana hep sen çok akıllı uşaksın, bu köylüler gazirana voda çok içmiyor, aslında ne kadar faydalı olduğunu bilseler nasıl içerler ama içmiyorlar işte, diye dertlenir konuşmasını da pahalı da değil, ama, içmiyorlar diye bitiridi. Evet bizim köylülerimiz onun yerine sarı limonata ve bozayı daha çok tercih ederler, hatta büyük erkeklerimiz, yani babalarımız yetişkinlerimiz daha çok  şumenska (Şumnu  şehrinden üretilen bira markası) yada obiknovenna bira (normal ucuz taze içilen bira) içmeyi tercih ederlerdi. O zamanlar sadece bu iki marka bira vardı, şimdiki gibi çok marka yoktu.  Hatta bazen dükkandan aldıkları biralarını köy meydanındaki pametniğin (anıtın) önündeki peykalarda (şehir mobilyası, bankolar) muhabbet ederek içerler keyifli sohbetler ederlerdi. Şimdi diyeceksiniz meze yok muydu, olmaz mı hiç, hemde sıcak sıcak taze taze gelirdi. Pametniğin (anıtın) karşı çaprazında  horamak (meyhane) vardı, Oradan sipariş edilirdi taze taze sıcak sıcak koca koca kebapçeler, (balkan kebabı) ve yumruğum kadar büyük bir teki ile  bir kişiyi doyuran köfteler. Kimse kimseye laf etmez, kimse kimseye kötü bakmaz, herkes herkese saygılıydı. Köylü mutlu mesut yaşayıp gidiyordu. Kimse kimseden üstün değildi, kimse kimseden ayrılacıklı da değildi, parası olanda mutluydu olmayanda mutluydu. Herkes ihtiyacı olana yardımcı olur, hep birlikte ihtiyacı olana omuz verilirdi.  Hey gidi keyifli, deli dolu geçen o güzel yıllarımız hey, elli koca sene geçmiş olmasına rağmen, hala unutulamayan neşeli günler hey.

                                                           kifla

Kana abla çok dürüst bir satıcıydı. Mesela bazen yoğurt isterdim bana onlar bir kaç günlük ekşimiştir istersen yeme, ben sana limonata vereyim diye beni uyarırdı. Limonatalarda  güzeldi, şişelerin içinde sarı sarı şekerli şekerli çok iyi giderdi, hele yazın çok içilirdi, insanın içini mısmıl soğutur ferahlatırdı. Ben çok tatlı içecek sevmezdim, limonata hiç içmemezlik etmezdim ama çok sevmezdim işte.  Bizim Slatkarnitsa yaz gelince daha bir şenlikli hale gelirdi. Dükkanın önündeki boşluğa birde dere tarafındaki boşluğa yazlık masalar gelir serilirdi, köylü insanlar  limonatalarını, baniçkalarını, poniçkalarını, morenalarını kahvelerini dere kenarındaki kavak ve soğut ağaçlarının hışırtısı ve serinliği eşliğinde yer içer sohbet ederlerdi. Ne bileyim işte belki de  Kana  abla  bu güzellikleri bir daha göremeyecek diye üzülüyordu, belki de bina yıkıldıktan sonra bir daha hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağını bildiği için göz yaşı döküyordu.  Kim bilir, koca yürekli kana ablanın  gönlünde ne fırtınalar  kopuyordu. Ben o zamanlar uşaktım be canım, anlayamazdım.

                                                   sezoni – çikolata

Biz Türkiyeye göç etmeden birkaç yıl önce o şirin dükkanlar yıkıldı. Yıllarca sürecek yeni bugünkü bitmiş binanın inşaatı başladı. Tam olarak hatırlamıyorum ama en az dört beş sene süren çalışmalar sonunda yeni bina bitmişti diye duymuştum. Biz ailecek 1978 yılının eylül ayının onsekizinde o şirin Kana ablanın slatkarnitsasının (pastanesinin) bulunduğu Eski Cuma Muratlar köyünden ve ata yurdunuzdan bir daha geri dönmemek üzere göç etmiştik.

                                      baniçka ve boza

Artık Türkiyedeyiz işte, hemde İstanbulda. Yeni bir dünya, yeni bir kültür, yeni yeni kurallar, uygulamalar.  Ama nafile. Düzenli, sade, mutlu bir köy hayatını mazide bırakıp, keyifli muhteşem anıları unutmaya çalışıp, karmakarışık bir düzen içinde, sürekli hiç bitmeyen bir  koşturmaca ile geçen  günlerin, ayların, yılların, bizi sürüklediği bir bilinmeze doğru yol alıyorduk artık. Köyümüzün ve ve  masal gibi hayatın  bize sağladığı musmutlu keyifli bir maziyi unutmaya çalışıyorduk.Durun bir dakika, ıştınmayın, bakın  size ne sır vereceğim, ama, aramızda kalsın olur mu; biz o günleri unutmuş gibi yapıyoruz ama galiba her geçen gün eskisinden daha sağlam özlüyoruz, hemde ne özlemek, mısmıl özlüyoruz mısmıl. İnsan hiç iyi hisetiren anıları unutur mu, unutmaz tabiğ.

İstanbul ddayız  ama hep bir şeyler eksik işte,  Anavatandayız ama ata yurdumuz hep aklımızda. Hani derler muhacir olanlar için,  ”Ne oralıyız ne buralıyız”, biz neyiz kimiz. Ata yurdunda Türk olduğumuz için öteleniyorduk, Anavatanımızda türküz ama bulgar olarak  muamele görüp dışlanıyorduk.  Gerçekten bu muhacirlik ateşten gömlek, bilen yaşayan bilir ancak.

Hikayemizi daha çok dallandırmadan bitirmeye başarabilecek miyim bakalım.

Kolay değil işte dostlar hiç kolay değil. Diyorum ya evini yurdunu toprağını bırakıp iki valizle göçen bilir.

Hadi uzatmayalım, galiba sonunu nasıl bağlıyacam derken  Coşkun Sabahın bir şarkısı sanırım kurtaracak beni, nasıl da zamanında hızır gibi yetişti;

bu akşam içimde hüzün var 

gözümde canlandı anılar 

ağlamak istiyorum, haykırmak istiyorum 

bu akşam içimde hüzün var 

anılar, anılar, şimdi gözümde canlandılar 

anılar, anılar, beni bu akşam ağlattılar



Durun daha bitmedi; yıllar sonra büyümüşüm delikanlı olmuşum, yıllarca hayalinle yaşadığım, göremediğim köyümün yeni slatkarnitsası ve Kana ablayı göreceğim, daha yoldayız ama benim sevincim heyecanım, size anlatamayacağım kadar büyük, ve köye girdik, köyün merkezindeyiz, gözlerimin ne aradığını biliyorsunuz siz. O zamanlar uşaktım anlayamadım demiştim ya yukarda bir cümlede, galiba artık büyümüşüm şimdi anladım iyi  mi. Kana ablanın neden bu kadar çok üzüldüğünü ve ağladığını yıllar sonra çok iyi anlıyorum şimdi. Elli yıl önceki diyalog geliyor aklıma. Gözlerim doluyor içimde kıvılcımlar çakıyor, midemde ağırılar burkulmalar, travmalar yaşıyorum, acı ama gerçek tekrar ağlamamak için şarkıya geri dönüyor nakaratını mırıldanıyorum. İçimden Kana abla üzülmekle kaygılanmakla haklıymışsın diyorum.

anılar, anılar, şimdi gözümde canlandılar 

anılar, anılar, beni bu akşam ağlattılar



Cevat ÇIRAK 

21.12.2018 

Deska Gradina*

                                Deska Gradina*

Annemin üçüncü yada dördüncü kez,kalk mektebe geç kalacaksın sesi geliyordu.

Etrafımda yeşillikler, ağaçların dallarında kuşlar nazlı nazlı şarkı söylüyordu

Bizim komşunun arabacı köpeği şarik etrafımda dolanıp duruyor, oyun istiyordu

Oysa ben çayırlarda meralarda dolanıyor, pırıltılı güneşin içimi ısıtmasından keyif almaya bakıyordum.

Kalk artık işe geç kalacam, hadi sende geç kalıyorsun yapma ba uşağım, hadi ama, ben tam o sırada gözümü açıverdim. Sabah uykusu öyle tatlı ki, hem ruya hem dış sesler öyle güzel ki, seni mışıl mışıl uykun ve yatağından kaldıramıyor.

Hemen kalktım, ama bana da yazık, daha 6-7 yaşlarında küçük bir çocuğum, 

Hele hele şimdiki gibi kış aylarında uyanmak öyle zor ki. Ama dedim, kalktım artık diye kendini teselli etsen de annen olmasa kalkamıyorsun, işte, 

Annem masa örtüsüne benzeyen kumaştan dikilmiş önlüğümü giydirince biraz kendime gelebildim sanırım, hadi bakalım mektep yolu bizi bekler, çıkalım diyerek giydim kışlık botuşlarımı (botlarımı).

Her yerler bembeyaz, tarlalar sanki kar yorganı ile örtülmüş gibi, 

içimden üşümezler mi ki, hele ağaçlar bu soğukta nasıl ısınıyor, nasıl oluyor bu işler düşünüyorum ama bir türlü akıl sır erdiremiyorum. Ama normal, çünkü ben daha bu konuları bilmek için uşak (çocuk) yaştayım, Kafam karman çorman, bir elim annemin himayesinde mektebin kapısına yaklaşıyoruz. Bizim evimizle mektep arası 15 dk ama iyi ki anam var yanımda, O Hristo aganın pıykaları (hindileri) varya onların evinin önünden geçerken beni hep kovalıyorlar, çok korkutuyorlar beni, ama hiç ses çıkartamıyorum, sesimi duyunca daha saldıran oluyorlar.

Neyse geçtik o tehlikeli bölgeyi çok şükür.

Okul kapısında muallime beni bekliyor, hadi hadi çabuk üşüdün gir içeri

sobanın yanında ısıt ellerini diye beni içeri yönlendiriyor, annemle yarım kalan konuşmasını tamamlamaya çalışıyordu

Okul kapısı kapandığında içerde montumu çıkartmış, benden sonra gelen 

köyümüzün farklı mahallerinde oturan uşakları keyifle izlemeye beklemeye  çalışıyorum.

Muallime hanım şöyle elinle bizi sayıyor, hemde mırıldanıyordu, biri hasta gelemeyecek, biri daha gelmedi geri kalanların hepsi burda, sayı tamam diyor içinden,

Hadi tek sıra olun bakem, stola (yemekhaneye) ineceğiz zakuska  (kahvaltı) yapalım. güne güçlü kuvvetli başlayalım, bugün yapacak çok işimiz var diyor ve sıranın arkasından bizi takip ederek bodrum katına doğru ilerliyoruz.

Stol’da tek sırayız, elimizde tepsiler, sırayla konulan zakuskalarımızı (kahvaltımızı) alacağız. Önce koca bir tas (çorba tabağı) ıhlamur çayı, ama şimdiki gibi değil, çayın ilk demini içmiyoruz, sonraki çıkan kırmızı suyunu çay olarak biliyoruz. Başka bir tabakta beyaz peynir, bir adet kremiş (tavuk sosisi),

ve istediğimiz kadar dilimlenmiş ekmek alıyoruz yemek masalarımıza geçiyoruz.

Sanki çoğumuz anlaşmış gibi aynı anda önce bir tas sıcak çayın içine ekmek doğruyoruz, tası ağızına kadar tepeliyoruz, sonra kaşıkla azıcık orasını burasını sıkıştırıyoruz, e daha işimiz bitmedi ki, tabaklarımızdaki peynirleri de ekmekli çayın üstüne serpiştirdik mi zakuska yenmeye hazır hale geliyor. Ben genelde peynırili kısımları bitene kadar yerdim sonrasını da doymayan arkadaşlara verirdim, vermezsem öğretmen bana yedireceki ziyan etmek yok öyle. Israf etmek, ziyan etmek, kıymetini bilmemek, öyle çöpe ekmek atmak, yemek atmak, biz öyle şeyler bilmiyoruz ki, öğretmediler, yasak. Bize hep yiyeceğin kadar al, tabakta hiç birşey bırakma, katık et, acele etme yavaş yemeği  öğrettiler. İyi ki de öğretmişler, şimdiki öğrencilere bakıyorumda bu öğretilerden eser yok. 

Kahvaltı bitince haydi bakalım tekrar sınıflara,  ders var, çalışmalar öğretmenler eşliğinde başlasın.

Muallim yüksekçe  bir ses tonuyla : Çocuklar bugün kartondan gemi yapacağız, herkes makaslarını ve lepillerini (yapıştırıcı ) hazırladı değil mi? Kimseden ses yok, kimse anlamadı mı yoksa herkes korktuğu için soru mu soramıyor diye merak ettiniz değilmi :). Hayır hayır tahmin ettiğiniz gibi değil. Evet anlamadılar ama neden  anlamadılar, hemen merakınızı gidereyim.  Öğretmen ilk seslendiğinde prosedür gereği, talimat gereği soruyu bulgarca sordu da ondan kimse bir şey anlamadı. Nasıl anlasın 6-7 yaşındaki çoğunluk türk ve bir kaç çingene çocuklarıyız hepimiz. Koca sınıfta bir tane bulgar öğrenci yok ki, kimse bulgarca bilmiyor, çünkü biz evlerimizde ana dilimizi konuşuyoruz. 

Bizim Muratlar köyü (bulgarca adı Buynovo) 650 haneli Eski Cuma (Tagovishte) iline bağlı bir köy olmasına rağmen, köyde yaşayan bulgar aile sayısı toplasan 10 haneyi geçmez. Köyümüzün anaokulunda olduğumuz  okuduğumuz yıllarda da tesadüfen bir tane bulgar öğrenci arkadaşımız yok.Okulumuzda Türkler ve Çingeneler müslüman kardeşler, harale gürele hayatımıza devam ediyoruz.

İşte o ses yeniden duyuluyor ama, bu sefer türkçe olarak devam ediyoruz, muallime de zaten türk, oda meraklı değil bulgarca konuşmaya ama, ne yapsın zakon (kanun) böyle. Başlıyoruz kartondan gemi yapmaya, üstümüz başımız karton ve yapışkan oluyor, çalıştığımız masaların üstü seyyrar satıcı dükkanı gibi. Gemilerimiz tamamlanmış ama hepsi gemiye benzemiyor, olsun diyor öğretmen ziyane yok, gene yaparız, ozaman daha güzel olacak. Hiç bir çocuğu üzmüyor yani, tam tersi teşvik ediyor, moral veriyor. Ah o öğretmenler canım öğretmenler.

Saatler yerinde durmuyor ilerliyor, ve saat onikiyi gösterdiğinde gene yemek saati gelmiş demektir. Biz de acıktık zaten, o yüzden hepimiz bu durumdan çok memnunuz, yaşasın yemek yemek. 

Evet yine bodrumdaki yemekhanede yemek alma sırasındayız. Hepimiz menüde ne var merak ediyoruz,  herkes fısıl fısıl, öndekiler arka sıradakilere gördüklerini aktarmaya çalışıyor, sıranın sonundakilere haber gelene kadar menü başkalaşıyor, değişiyor. Am olsun, tepsimde şu an supa topçeta (misket çorbası), bizim ora üsülü musakka, desert (tatlı) olarak sütlaç var. Hepsi bugün okul yemekhanesinde taze sebze ve gıdalardan hazırlanmış, hepsinin dumanı taptaze ve hiç abartmıyorum tamamı misler gibi kokuyor. 

Yemekler yeniyor, ve tekrar sınıflara doğru yol alıyoruz. Saatler öğlen olduğunu anımsatıyor. Herkes ne yapacağını biliyor, Önce pijamalar giyilecek, sonra dişler fırçalanacak ve ders odasının yanındaki yatak odalarında saat ikiyle dört arasındaki öğle uykusuna yatılacak.  Hepimiz hazırız yatakların içindeyiz, muallime gelecek iyi uykular dileyecek ve bizde  2 saat uykuya dalacağız. 

Benim en çok sevdiğim saatlerdi bu anlar, hemen dalıp uyumak, ve bir an önce o sevdiğim sahneyi tekrar yaşamak için sabırsızlanıyordum. O merak ettiğiniz sahneyi her gün yaşıyordum ama her seferinde benim için ayrı bir zevk, keyifli bir anı olarak hafızama kazıyordum.

Evet öğretmenin kalk sesini duyduk, uykumuzu almışız, deliler gibi koşturuyoruz, yüzler yıkancak, pijamaların yerine o kareli ana okulu önlükleri tekrar giyilecek. Benim keyiften, sizin meraktan beklediğiniz o sahneye az sonra  sıra gelecek,, sabırlı olun bakalım, öyle kolay değil bu işler 🙂

Ama biraz daha meraklandırayım sizi, acele etmeyin bakalım, güzel şeyler öle hemen gerçeklemiyor :).  Muallime tekrar bizi saymaya koyulmuş, bizim ise konuyla hiç mi hiç  alakamız yokmuş gibi davranıyoruz. Hepimizin gözleri yemekhaneden gelen aşçının sevgiyle, büyük bir özenle hazırladığı o muhteşem nefis mi nefis mucizeye bakıyor. Aşçı öyle özenerek hazırlıyor ki, görseniz, siz de bana hak vereceksiniz! Ne yapıyor biliyor musunuz, ince dilimlenmiş taze köy ekmeğinin üzerine terayağ sürüyor; Ama nasıl sürüyor,  sıcak ekmeğin üzerine dolaptan çıkartılıp bekletilmiş yumuşamış tereyağı, nasıl süzülerek yayılıyor, o yayıldıkça ekmek yağı emiyor, tereyağ nazlanıyor, ekmek onun nazını anlıyormuş hak veriyormuş gibi usul usul onu içine çekiyor ve yumuşuyor. Ekmeğin buharının kokusu değişiyor, tereyağ ile harmanlaşmış ekmeğim kokusu açlık güdülerimizi coşturuyor,  ağızımıız sulanıyor, karınlarımız gürüldüyor, o nasıl bir lezzet öyle, insan ne yapacağımını nasıl beş dakika daha sabredeceğini  bilemiyor.”Dağlarına bahar gelmiş memleketimin ” durumu yani.

Tereyağlı baharatlı taçlandırılmış ekmekler dağıtılmaya başlanıyor. Sıra bana geliyor, hakkıma diğer çocuklardan daha büyük bir dilim düşsün diye dua emiştim, ve nihayet  duam kabul olmuş, en büyük dilimlerden bir benim elimde, şükürler olsun. Çekiliyorum bir köşeye dalıyorum tereyağlı ekmeğimi yemeye. Bir yandan keşke başka bir dilek dileseymişim diyorum içimden, Bu ekmek neden bu kadar hatırımda iz bıraktı biliyor musunuz, nerden bileceksiniz. Bizim orada bir baharat vardır, bilenler bilir, biz onsuz şurdan şuraya adım atmayız, öyle bir tamamlayıcı lezzet ki bu mübarek, anlatılacak gibi değil. Bizi ona şaren sol deriz (alaca tuz, yada renkli tuz** neredeyse ayrılamaz bir parçamızdır o bizim. Yemeklerin tadı onunla tamamlanır, bir dilim ekmeğin üzerine sepeleyin (serpiştirin) bakın görün neler oluyor, Bilenlerin nasıl da canı çekmiştir şimdi, öyle değil?)  Bu nefis tadı kullanmış olup bilmeyenlere hatırlatayım, hemen koku şöyle bir burunlarının önünden süzülüp geçiversin. Hani şu prinsesa yapıyoruz da siz görmüyorsunuz üzerine o renkli  baharatlar karışımından ekilir, misler deliler gibi kokar, işte odur o renkli tuz dostlar. (Ben ne yapıyorum böyle, yeter bu kendime çektirdiğim işkence canım çekti, konuya geri dönelim)

Öğretmen tereyağ ile donatılmış ekmek dilimlerinin elimizden midemize uçup gittiğini görünce, haydi çocuklar temizlenelim, ellerimizi yıkayalım, saat beşe geliyor, aileleriniz siz almaya gelecek, hazır olmalıyız, diyerek odamızın sol köşesindeki masanın sandalyesine oturarak defterine notlar almaya başlamıştı bile. 

Dostlar yıllar ne çabuk geçiyor öyle değil mi?  Benim size dilim döndüğünce aktarmaya çalıştığım bu anılar en az  40 yıl önce yaşanmış anılar. Bulgaristanın Eski Cuma ili Muratlar köyünde yaşandılar. Üzerinde düşünülmesi gereken çok mesele var. 1970’li yıllarda devlet tarafından sağlanmış bu imkanlarla büyüyen  dönemin çocukları olan bizler, bu günleri hiç ama hiç unutamıyoruz, Bugünkü eğitim sistemine ve imkanlarımıza bakıyorum da, bizim  40 yıl önce yaşadıklarımız ne muhteşem ne değerli yıllarmış demeden edemiyorum. 

Elbette her hikayenin bir sonu olacak, her olaydan bir ders çıkartılacak, her  iyi hissetiren anı belki daha onlarca kez tatlandırılarak ballandırılarak yeniden ve yeniden anlatılacak, yeni nesillere aktarılacak, fakat hiç bir zaman bu güzel mutlu günler  unutulmayacak.  Hey gidi akıp gidenler yıllar hey.

Cevat ÇIRAK 

20.12.2018 

* Anaokulu

** içinde tuz pul biber, boyotu, iştah açıcı kekik ve mısır unu buluan bir karışım.

Lutenitsa *

         Lutenitsa *

(Dikkat -: Bu hikayenin bazı bölümleri Bulgaristan Türkleri Tuna boyu Türkçe yerel ağızı  ile yazılmıştır.)

Ağustos ayının son günlerindeydik

Deli Orman eteklerindeki köylerde güne, güneş doğmandan başlanırdı.

Köylüler baktıkları besledikleri hayvanlarının karınları doyurmak sulamak ve altlarını temizlemek için her sabah olduğu gibi, gene erken kalmışlar işlerine dalmışlardı. 

Ninem (anam) sabah erkenden beni uyandırmıştı. Kalk uşağım bugün çok işimiz var bana biraz yardım et yoksa yetişemem diye seslendi. Ben ise bugün mektep olmadığı için biraz geç kalmak niyetindeydim.

Nine büün  cumertesi sen ne beni erkenden kaldıresin, uynadıresin becanım, bu hafta derslerden çok yoruldum uyumak istem  diye cevap vermeye hazırlanıyordum. 

Kalk ba uşağım, üzme kızdırma beni…

Yapma böyle, bir başıma ben hangi birine yetişem.

Buban evde olsa hiç iş itemicem senden ama nabem ba evladım diye devam edince, sölene sölene de olsa kırvattan (yataktan) birden ayaklanıverdim.

Te kalktım nine, a söyle bakalım ne iş yapacam.

Dur ba uşağım, sütlü tarhanalı popara (küçük doğranmış ekmek üzerine köy tarhanası dökülmüş yemek)  yaptım, üstüne de peynir koydum git karnını doyur.

En sevdiğim yemeklerden biridin popara, hemen kaşıklamaya başladım.

üstüne de bir tas malina (böğürtlen) kompotu (kopsotosu) aydadım, çok isle  geldi. Dedi avşama kadar yemek yemek artık, çok doydum.

Yaz güneşi odanın içini doldurmuştu, daha sabah saatleri olmasına rağmen içimi  ısıtmaya başlamıştı bile. Güzel bir gün olacak dedim ve bahçeye atıverdim kendimi. Bahçeye çıkar çıkmaz hemen anlayıverdim  neden erken kalktığımı. Elma ağacının yanınadaki kerpiç  duvara sırtını vermiş koca kalaylı kazanı görünce, derin bir oh çekiverdim. Dedim ya kompot kayntacağız ya da lütenitsa.

 yapacağız (salça yapacağız), hadi bakalım hayırlısı.

İş başa düştüyse yapack bir şey yok, kader mecbur nineme yardım edecez.

Yüzümü bir kere daha evin önündeki çeşmeden su vurayım, kendime geleyim diye o tarafa adım attım. Çeşmeye yaklaştığımıda mesele ayan beyan anlaşılmıştı. Yandık dedim akşama kadar karıştır babam karıştır, bu gün bitmek bilmez dedim kendi kendime. Domatiler (domatesler) yıkanmış bir leğen içinde diğer yanda kırmızı biberler bir başka leğende yıkanmış kıyılmayı bekliyordu. Elma ağıcının altına köy sofrası kurulmuş sofraya da et kıyma makinası kurulmuştu. 

Eee iş başa düşer otur bakalım domatiler, böberler, kıyalacak, karıştırılacak, kazanın altı yakalıcak, düşük ateşte akşam geç saatlere kadar karıştır babam, karıştır. 

Bir yandan da git başımdan jony, şimdi oynayacak zaman dil, görmemsin domatiler böberler kıyılmak için beni bekle, başka zaman oynarız diye köpeğimize laf anlatmaya çalışırken bir sesle, konuşmayı keserek sustum yeni duyduğum sese kulak kabarttım.

Maaa Rayme, Raymeee… 

Nabesin gene becanım, sen nee iç boş durmesin dinlenmesin, yapma böle becanım, dinlensene sen acık, Hep iş iş nereye kadar, hiç dinlenmiyecenmi sen.

Üst komuşumuz dükkancı Mehmet agamın karısı Lebbe ablam hem iş yape, hemde ninemle konuşe, merak ederi ne yapacek deye, meseleyi öğrenmeye çalışe.

Maa Lebbe abla uşakla çok severi, kışın da  mancalara (yemeklere) katmaya iyi geleri, lütenitsa yapacağım bi kaç burkan (kavanoz), nabem, diye cevap gecikmedi ninemden.

Bu sene bahçe pek bereketli zerzevat bol,  lütenitsa bitsin kalan domatilerden de domati suyu yapacağım, ta işim çok, diyerek konuşmayı derinleştiriyordu ninem 

Komuşumuz Emel agamın anası boş durur mu hiç.

Lebbe ablam bende yapacam ama, taa geçen seneden yaptıklarım dure, kaç burkan var bilmem ama, gene yapacam ben, onları yemeklere katarım, bu senekilere de yemeye ayırırım diye muhabbeti devam ettirdi.

-Hadi size kolay gele, ben elimdeki sütlerden yoğurt çalacam diyerek elinde sürt kufasıyla (kova) evinin kapısından içeri girdi.

-Ben hem böberleri kıyem hemde iki komşu arasındaki konuşmaları dinlerken bu sefer alt komşumuz Zehra ablanın sesi yankılanıyordu kulağımda.

-Maa Rayme gene ne yapesin diye sesleniyordu bizden  tarafa.

Aynı zamanda üst komuşumuzla da diyalog kurmaya, konuşmaya, laf yetiştirmeye çalışıyordu. 

-Lebbe, bu bizim Rayme iş kuduzu be canım, hep alaneri (ağlanıyor, şikayet ediyor)) ama hep işleri, bir türlü rahat durmeri, ben söylem dinlemeri bide sen kızsana belki seni dinler becanım. 

 -Ben içimden Zera (Zehra) abla Lebbe ablam seni duymeri içeri girdi deye geçirirken. cevap yetişere,

-Maa Zera ben söylemez olurmuyum, kaç kere söyledim,  ne seni dinlee ne beni, nasıl bilirse öyle yapsın, ben kayrıkın (artık) karışmerim ona diyerek tekrar kapının önüne çıkıverdi.

Ninem boş durur mu…

Bir alt komuşa bir üst komuşa cevap yetiştireri, bazı da ikisine birden cevap vererek, elindeki domatileri dilmeye çalışeri, ara sıra da sesini kısarak bana da akıl vermeye iş buyurmaya da yetişiyordu.

Köyde bir komşu bir iş yapmaya, bir şey yapmaya kalksa her komşuda aynı iş yapılıyor gibiydi. Cıvıl cıvıl bir hayat, yardımlaşma, destek, çok güzel keyifli  günlerdi. Dayanışma olmadan köyde yaşamak kolay değildi, insanların bun farkındaydı.

Evde pişen her şey komşuya da giderdi. Akşama kadar sürecek lütenitsa yapımı bittikten sonra bana bir iş daha çıkacaktı. Her komşuya bir tas lütenitsa mutlaka götürlecekti. Hatta her götürülen evlerin analarından şu benzer cevaplar gelecekti. 

-Nee getirdin ba çocuğum bizde taa bıldırdan (geçen yıldan) çok var,  bizde her sene yapez, yaza kadar bitiremez, Ama gene de sağolun var olun, zahmet ettin, ninene selam söyle. Bu konuşmalar geçerken aynı anda  lütenitsa tasını eline aldıktan sonra şöle parmağını içine daldırır bir tutam alır ağızına atar, parmağında kalanı da yalar ,bir tadına bakarlar ve şöyle cevap şirin bir  gecikmezdi.

– Aauv pek güzel olmuş becanım, ben geçen sene yağı fazla kaçırdımdı, ninen çok tatlı yapmış, Bende bu sene yaparken ninene sorem bakem kaç okka yağ koyeri, çok beyendim.

İşte böyle günlerdi o köydeki günler, güzel keyifli anlar. Dolu dolu yaşanırdı. İş her zaman çoktu ama kimse bundan rahatsız olmazdı. Herkes hayatından memnundu. Kışlar çetin geçtiğinden, yaz bitmeden kışlık nevaleler her  sene muntazam bir şekilde yapılır, kilerler daha yazdan dolardı. Sadece lütenitsa yapılmazdı, çeşit çeşit meyvelerden kompotlar, turşular, ağada (pekmez), domati suyu, papullanmış (közlenmiş) biber, börülce, bir fıçı şarap, bir fıçı olmasa bile en az iki tuba (bidon) erik yada üzüm rakısı. Tavanda ipe dizilmiş, asılmış  kurutulmuş acı kırmızı biberler mi istersiniz, kurutulmuş balık, işkembeden pastırma, ev yapımı oklavadan geçirilmiş mis gibi, lezzetli mi lezzetli sucuklar mı isterseniz, bolluk bereket vardı. Ne demiş atalarımız ”bakarsan bağ olur bakmazsan dağ olur” bizim insanımız toprağına aşıktı, gözü gibi bakar, eker biçerdi. O yüzden doğada da bolluk ve bereketi eksik etmezdi. E biz insanlarda eğitimli aklı başında sorumluluk sahibi insanlardık,  doğanın, eko (eco) sistemin bir parçası olduğumuzun farkındaydık, haddimizi bilir, her zaman saygılı davranırdık. Bu dünyanın sahibi değil ortağıydık, kıymet bilirdik.

Diyeceğim odur ki dostlar Allah herkese köyde bir çocuk yaşamayı nasip etsin, şehirlerde yaşayan çocuklara bazen bakıyorumda çok üzülüyorum çook.

Şükürler olsun biz çok şanslıymışız.

Cevat ÇIRAK 

11.12.2018 

İSTANBUL  

    * Domates biberden yapılan salça 

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com