Bizim Köyde Kurban Bayramı

Adı üstünde bayram sevilmez mi !?

Hele bir de çocuk yaşlarda bayram yaşamak nasıl güzel bir mutluluk anlatamam size.

Çocuklar genelde şeker bayramını (ramazan ) daha çok severler öyle değil mi?

Adı üstünde şeker bayramı.

Ama ben kurban bayramını da çok severdim.

Benim kurban bayramı ile ilgili büyük unutulmaz ders niteliğinde bir anım var.

Bayramlar köyde bir başka güzeldir.

Hele bir yaza denk geldiyse bizim oranın lisanıyla mısmıl bayram olurdu.

Hadi gene çocukluğuma götüreyim sizi.

Tam tamına kırk bir yıl öncesine gidelim.

Kurban bayramı gene tam benim istediğim gibi yaza denk gelmiş.

Urbalar bir hafta öncesinden kasabadaki büyük GUM denen magazinden (mağazadan)

alınmış.

Hepsi gıcır gıcır, hele ayakkabılar, nasıl anlatayım size beyaz bağcıklı, üstü kırmızı kumaş,

altı beyaz lastik kauçuk karışımı, tam ayağıma göre, baş ucumda yatağımın altına bayramı

bekliyorlar.

Bayramın ilk gününe kadar her sabah kutusunu açar bakarım sonra özenle tekrar yerine

koyarım.

Günler geçmek, gitmek bilmez.

Üç gün kaldı, iki gün kaldı, bir gün kaldı derken uykusuz geceler geçirirsin.

Bu sene aldığımız pantolonda kendinden kemerli.

Bir örnek becanım e ha ama.

Biz köy çocukları ne olacak, bir çift ucuz ayakkabıya çikolata kutusu bulmuş gibi seviniyoruz

işte.

Köy dediysem de hemen öyle küçük görmeyin bakalım.

Kocaman köy bana göre.

İki yazovir (göl), ortasından geçen şarıl şarıl yaz kış akan bir dere.

Kuzeyi komple boydan boya orman ve koruluk.

Köyde 550 hane yaşıyor, ağırlıklı türk, canlı yaşayan bir köy.

Durun daha bitmedi be ya, benim köyüm öyle iki kelime ile anlatılır mı hiç.

Bir ana okulu, bir ilk okul bir de orta okul; yani toplam 3 ayrı bina, hatta öğrenci çok olursa

bir de iki derslikli prefabrik okul, hepsi yan yana dizilmiş durumda.

Bahçelerinde futbol basketbol voleybol sahaları, bir adet kantin, yemekhane, bir kütüphane

ve en sevdiğim tiyatro ve kino (sinema) salonu.

Yaz akşamlarını nasıl unuturum, köye güzel bir sinema filmi geldiği zaman kinocu (makinist)

İbrahim ağam açar köyün ses sistemi bütün köylü duyar filmin geldiğini.

Akşamı bekler mutlu olur köylü canlarım, sabırsızlanırlar, filme yetişmeye çalışırlar.

Yani sevgili okuyucu köy diyorum ama, bana göre cennet.

Köy lafı çocuk kalır yanında.

Düşünsenize bizim köy artı komşu Boğazkesen ve Yeni Mahalle köylerinden gelen

çocukların doldurduğu sınıflar; cıvıl cıvıl bir hayat, anlatırken özlediğimi itiraf ediyorum

gerçekten unutulmaz günler yaşadım ben canım köyümde vallahi.

Durun be ya, daha köyümüzün çeşmelerinden bahsedeceğim.

Öyle bir köy ki tam 17 adet çeşmesi var. Neredeyse her mahalleye iki çeşmeden fazla

düşüyor.

Nereye hangi mahalleye gitsen hep su sesi duyarsınız.

Her çeşmenin kurnasından gelen su tınıları köyün merkezinden akan Beli lom deresi ile

adeta melodi yarışındalar.

Ben size sadece köyün içindeki çeşmeleri yazayım onlar size yeter.

Bir de köyümüzün dışında su kaynakları pınarlar var, hadi onları size anlatmayayım, onlar

da bize kalsın. Nazar değer be ya 🙂

Bu arada yanlış anlaşılmasın köyde şebeke suyu da var, her evde su var yani.

Öyle ki köyün ortasında bir tane de köy hamamı düşünün.

Şimdi benim anı-öykülerimi ilk kez okuyan okuyucular nerede bu köy diye merak

ediyorlardır öyle değil mi?

Nerede mi bu köy?

Deliorman eteklerinde Eski Cuma kasabasına bağlı Muratlar köyü, bizim şirin yemyeşil

canımız köyümüz.

İstanbuldan sabah çıksanız akşam olmadan köyümüzdeniz.

Ama maalesef o kadar kolay değil, arada sınır var, o da yetmez gümrük var.

Bulgaristanda kaldı bu güzel anılar.

Hasretimiz oldu, ben zaten size dediğim gibi kırk bir yıl öncesini anlatıyorum,

çocukluğumdaki köyümüzden söz ediyorum.

Hey gidi çocukluk günlerim hey, beni siz aldatınız, köyümünden kopardınız.

Bu nasıl cümle oldu böyle yahu, ama olsun böyle kalsın, içimdeki hiç tükenmeyen sevdam

kapanmayam yaramı size ancak böyle anlatabilirdim.

İşte bu eski Rumeli Beylerbeyi sancağında bulunan güzelim köyden size bir bayram anımı

anlatmaya kararlıyım da, köyümü de bu covid 19 yüzünden bir yıldır göremiyorum ya, anlata

anlata bitiremedim, kusura bakmaz hoş görürsünüz artık, daha ne diyeyim.

Kolay değil be ya, gurbette olmak gibi bir şey bu hasretlik, yakıyor ciğerimi ama ne

yapacaksınız işte, başa gelen çekiliyor maalesef.

İşte bu benim efsanem olan,

bizim köyde kurban bayramı hazırlıkları bir yıl önceden başlardı.

Durun şaşırmayın, nasıl olur demeyin merak edin biraz be ya, anlatacağım da,

biraz acele ediyorsunuz gibime geliyor bre more, yapmayın böyle becanım, e ha ama ha 🙂

Şimdi biz İstanbul gibi şehirlerde yaşayanlar ne yaparız, bayram yaklaştı kurbanlıklar pazara

inmiştir, hadi kurban bakmaya diye evden çıkarız öyle değil mi?

İşte bizim köyde öyle pazara mazar’a gitmek yok.

Köylü adam pazardan kurbanlık alır mı be ya, amma yaptınız ha.

Köylü adam tee bir yıl önceden sayasına girer yeni doğmuş kuzularının arasından kurbanını

seçer seneye benim kurbanım budur der.

Sonra o kurbana gözü gibi bakar. Samanı bolca verir, yemi torpillidir.

Diğer koyunlar ayda bir şinik (ölçü birimi) yem yerse, kurbana 1,5 şinik yem verilir.

İşte bu yüzden kurban bayramı hazırlıkları bir yıl önceden başlar bizim güzel şirin

çocukluğumu bıraktığım köyümüzde.

Hatta köy çobanına her sabah bıkmadan usanmadan bildiği halde tekrar tekrar kurbanlık

koç hakkında bilgi verilir özen gösterilmesi istenir, beklenir.

Bayrama bir kaç gün kala işler iyice kızışır evde, kolay değil kurban bayramı geliyor.

Sokak, avlu içi çalı süpürgesi ile boydan boya süpürülür, tertemiz edilir.

Evin içindeki yatak örtülerine kadar her şey değişir.

Yüklükteki bayramlık örtüler battaniyeler çıkar.

Hele siz bir de %100 yün Rodopsko (marka adı) odeyalo (battaniye ) çıkmış mı? Yatağın

üstüne serilmiş mi, saat tamam demektir, bayram gelmiştir artık.

Yani anlayacağınız bayram önce evin içine ve bahçesine gelir girer bağdaş kurur oturur.

Kırvatların (yatak) üstü yeşil kırmızı beyaz çizgi desenli Rodopsko battaniyeler ile örtülmüş

mü! Bilin ki artık yarın bayramdır.

Bu battaniyeler bir değer, servet bizim oralarda, çok kıymetliler.

Rodop dağlarının eteklerindeki meralarda otlayan koyunların yününden özenle seçilerek

dokunurlar. o yüzden evdeki misafir odası kadar değerlidirler.

Belki bir gün, o meşhur, kimsenin giremediği misafir odalarını da yazarım, kim bilir!

Bayramın ayak seslerinin ikinci işareti de ev hamurundan yoğurulmuş meşhur bayram

kolaçlarıdır, bir gün önceden hazırlanır ve konu komşuya mahalleye dağıtılır.

Kolaç’lar, bacamıza kadar geldiklerine inanılan ölmüşlerimizin ruhlarını anmak hatırlamak

içindir.

Biz saç kokutma da deriz, geleneklerimiz önemlidir bizim için, ata yadigarı gelenekler,

kuşaktan kuşağa aktarılmalı hatırlanmalı.

Olmaz başka türlü bizde be ya.

Ölülerimizi hiç unutmaz her bayram saç kokutur anarız.

Don yağı ile pesmet (bir tür yağda kızartılmış içine peynir vb. konan börek) ve akıtma (krep)

da dökülür.

Geleneklerimize bağlı yaşarız yani, hiç sekme aksama olmaz bizde.

Kurban bayramı bizim oralarda resmi olarak tatil değildir aslında, ama biz onu resmi hale

getiririz, işe gitmeyiz bir yevmiye yanar ama sağlık olsun.

Bayram bizim bayramımız, bir yevmiye nedir ki, giden para olsun, canımız sağ olsun.

Hristiyan bir ülkede olmamıza rağmen, ritüelimiz daha sabah namazından önce başlar.

Evin erkekleri sabah namazına gider, hanımlar son hazırlıkları kontrol eder.

Bilirsiniz çocuklar erken kalkmayı sevmezler normalde ama bu bayramdır be ya kalkılmaz

mı?

Çocuklar kalkar yüzlerini yıkar giyinir, tertemiz, ak pak olurlar. Biraz yetişkinler babaları ile

namaza giderler.

Daha küçük olanlar babalarının namazdan dönmesini beklerken hesap peşine düşerler.

Şöyle hesap yaparlar , babam kağıt para verir, dedem zaten garanti kağıt para verir.

Annem okşar sever vermesede olur ama verirse daha iyi olur diye hesap yaparlar.

Sonra tek tek kafalarının içinde mahalleyi dolaşırılar; üst komşum 20 stotinka (kuruş) alt

komşum beni sever 50 stotinka , karşı komşu para vermez ya lokum verir ya ceviz, derken

kurban saatine kadar zaman böyle hayal kurarak gelip geçer.

Baba eve gelince evdeki trafik artar, hoca gelir, peşkirle hayvanın gözü kapanır.

Dualar edilir, ve sonra bismillah kurban kimin adına kesiliceke rituel tamamlanır.

Bu arada çocuklar pek kurbanın yanında tutulmaz.

Yetişkin olan çocukları farklı bir görev bekler.

Size asıl anlatmak istediğim bölüm de bu bölümdü aslında.

Bizim köyde kurban bayramlarında kesilen kurbandan ihtiyacı olana dağıtılması gereken

etler ile ilgili çok güzel bir uygulama vardır, işte unutamadığım anılarımdan bir güzel

dayanışma örneğiniz anlatacağım size.

Kurban bayramında her köy evinin bahçe ya da avlu kapısına bir sepet ve ya yerine

geçebilecek temiz bir kap asılır.

Kurbanlar evde kesildikten sonra pay edilecek kısımlar özenle hazırlanır ve bir tepsiye

aynı özenle dizilir.

Bu paylar artık komşuların kapılarında asılı duran sepetlerin içine gitmeyi beklerler.

Ben bilirim bu işin nasıl yapıldığını ama bugüne kadar yaşım küçük diye hiç bu görev bana

verilmemişti.

İlk kez babam bana bu görevi uygun görmüştü bu yıl. Her detayını ve tüm süreci tepeden

tırnağı yeniden anlatmaya başlamıştı bile.

Çok meraklı ben, bu görevin bana verilmesini bekleyen ben, görev tarafıma verilince bir

heyecanlandım, hatta biraz da korktum, sormayın gitsin.

Ya tepsi ağır gelirse ya düşürürsem, ya bir aksilik çıkarsa kaza geçirirsem ve daha neler neler

düşünmeye başladım.

0niki yaşımı çoktan devirdim geçtim ama!

Bir yandan telaşımı belli etmemeye çalışıyorum, bir yandan babamın son talimatlarını

alıyorum, bir yandan da bir an önce bitsin şu iş nereden başıma aldım diye sızlanmakla

meşgulum.

Duygular şelale yani…

Hiç unutmuyorum elimde üstü örtülü tepsiyle evimizin bahçe kapsından çıktığımda,

önce karşı Ömer dedemlerin portasında asılı duran sepeti gördüm ve bir parça attım.

Kalbim ürkmüş bir kuş kalbi gibi atıyordu, ilk parça sepete girdikten sonra sanki biraz

rahatladım, ilk sepet tamam gerisi de gelir kolaymış dedim.

Sonra bir kaç ev daha gezdim onlara da sorunsuz tepsideki etlerden bıraktım.

Gayet iyi gidiyor dedim sorun yok ve benim korkular tamamen bertaraf olmuştu.

Zaten tepside de bir ya da iki parça et kalmıştı, hafiflemiştim.

Çocuk aklımla evet diyorum kolaymış, yaptım bakalım babam eve dönünce sevinecek mi?

Hem bunları düşünüyorum hemde bir an önce eve döneceğim saati-anı iple çekiyorum.

Neden derseniz evde kurban etinden kavurma var

onun hayalini kuruyorum.

Bir yandan acele ediyorum.

Bir evin daha önündeyim, sıkıntı var, sepet biraz yüksek asılmıştı, boyum kısa uzanmakla

yetişmeyecektim, bende, elimden tepsiyi yere bıraktım, eti elime aldım basket atar gibi

fırlattım, aklımca basket atacaktım.

Lakin olanlar oldu, hani bazen basket topunu atarsınız da potaya asılı kalır ya işte onun

benzeri bir durum oldu.

Fırlattığım etin kemikli kısmı sepetin içinde kaldı ama et olan bir bölümü sepetin dışında

kaldı, et ne içerde ne dışarda yani.

Para ver böyle at desen olacak iş değil ama, oluyor işte.

Benim tansiyon nabız gene fırladı mı!

Ya düşerse,

ya yerde pislenirse, kurban eti bu günah,

ya başka bir aksilik çıkarsa…

Neler neler düşünüyorum bir görseniz ne haldeyim.

Zıplasam diyorum, itmeye çalışsam, ya sepetin ipi koparsa, ya sepetin içindeki etlerin hepsi

yere serilip heba olursa.

Aldı mı beni bir telaş.

İçimden de sayıyorum bu arada; diyorum ki hani çok kolaydı, hani hallediyor’dun,

hani babandan teşekkür alacaktın.

Aaah ah, işte hayat sen nelere kadirsin.

Elbette sepete zıplamaya cesaret edemedim.

Çok çabuk öğrendiğimi sanmıştım ama, hesapta olmayan işler çıkıyor karşınıza.

Çocuksun işte telaşlanıyorsun, yük ağır ilk sorumluluğum, ama ben şu an çaresizce

terliyorum.

İlk aklıma gelen kaçmak, ama kaçacak bir şey yapmadım ki ben diyorum, kaçmak olmaz.

gerildim bittim derken, birden irkildim.

Bitirmişsin etleri dedi komşu abim.

Öyle bir ses beklemediğimden olsa gerek yerimden zıpladım.

Allahtan ellerim boştu, ya elimde tepsi olsaydı, ya tepside kalan etler heba olsaydı.

Başladım gene çocuk aklımla saydırma, uşak aklı işte be ya, ne beklersin ki başka.

Kul dara düşmez ise hızır yetişmezmiş derler ya.

Korku dağları eriyiverdi.

Ben çare düşünürken çözüm kapıma yanıma kadar gelivermiş meğer.

Ben daha durumu izah etmeye vakit bulamadan komşu abi durumu anlayıp dinlemeden

uzun boyu ile yarısı dışarıda kalan parçayı sepetin içine atıvermişti.

Benim büyük mesele ettiğim derdim sorun olmaktan çıkıvermişti.

Yüzüme tekrar kan gitmeye başlamıştı sanki, gülümsemeye başlamışım.

Ne oldu sana dedi, biraz önce çok asıktı süratın şimdi rahatladın gülüyorsun.

Hiç uzatmadan durumu izah ettim.

O da bana gülümseyerek üzüldüğün şeye bak dedi, ne var bunda, elini omuzuma attı, hadi

gidelim oyalanmayalım bayram bizi bekler dedi.

Yolda giderken de bana nasihatler vermeye devam ediyordu.

Ben gelmeseydim bile kapıyı vurur ev sahibinden yardım isterdin, olur biterdi dedi.

Bayram bugün, üzülme değil mutlu olma günü dedi.

Rahatlamıştım.

Evet çok haklıydı belki.

Ama ben kimseden yardım almadan afferin almak peşindeydim.

Çocuk aklı işte…

Eve giderken hayatımın derslerinden bir kaçını aynı anda almış olduğumu o yıllarda

bilmiyordum doğal olarak.

Gelecekte profesyonel hayatımda kullanacağım en büyük dersi alıyormuşum meğer hiç

unutmadım unutmayacağım.

O günden sonra hangi iş verilirse verilsin, işi sonlandırmadan atıp tutmak yok bende.

Büyük bir ciddiyetle ve sorumlulukla aldığım görevi en eyi şekilde yapmaya özen gösterdim.

Bir büyük ders daha, bazen çok basit ve kolay çözümleri olan sorunları bile kafamızda çok

büyütüyoruz.

Oysa sıkışınca yardım istemeyi de bilmek gerek öyle değil mi?

Çocuk yaşımda benim için büyük bir travma olan bu hadise hep aklımın bir köşesinde

durmakta ve durmaya da devam edecekti.

Yıllar sonra itiraf etmek de yine bana düşmüştü, yada artık bu kafamdaki, masada açık

duran dosyayı kapatma vakti saati gelmişti.

Ömür boyu içimde tutmak anlamsızdı.

Yıllar sonra içimden çıkartıp açık duran dosyayı kapatmış rahatlamıştım.

İşte sayın okuyucu, bizim köyümüzde kurban bayramları böyle yaşanırdı.

Şimdi düşünüyorum da

Ne güzel geleneklerimiz varmış,

Veren el, alan eli görmez bilmezmiş

Bizim köy çok güzeldi, insanları yardım sever ve sevecendi

Hayat akıp giderken bize farkında olmadan dersler vermeye devam ediyor, etmeye devam

edecekti.

Şimdi ben görevimi bir sürü maceradan sonra tamamladım ya,

elimdeki tepsi boş ya, benden iyisi yok be ya.

Bu kurban eti dağıtma görevi benim ilk görevimdi, babam daha kapıdan girince

gülümsemişti ya, ilk sessiz aferini ben almış oldum ya, benden iyisi yoktu.

Çeken bilir, yaşayan bilir, hiç unutmadım ama bu hikayeden iş hayatım boyunca hep

faydalandım.

Şimdi bana müsade sevgili okuyucu, anım zihnimde devam etsin dursun,

En sevdiğim yer sofrası kurulmuş, yerim ayrılmış, şu görev kahramanı

genç bi otursun da kavurmalar bitmeden nasiplensin be ya.

Size de iyi bayramlar, kurban bayramınızı kutluyorum, her şey gönlünüzce olsun

Hadi kalın sağlıcakla

Cevat ÇIRAK

17.07.2020

İstanbul

Babalarımızın Gölgesinde Yaşamak

Hiç unutmam annem anlatır ben dinlerim tekrar tekrar

Sen doğduğunda baban sevincinden nasıl davranacağını bilemedi der durur hep

Babam doğum haberimi alınca, sevinçten motosikletine atlamış

Köyden kasabadaki hastaneye basmış gitmiş,

Hastahaneye vardığında o sevinçten heyecandan gülümser etrafına gülücükler saçarken

Doktor ve hemşirelerde ona bakıp gülümsüyormuş,

Çok sonra fark etmiş japenkalarla (plaj terliği) hastanede dolaştığını

Yokluk yılları kolay değil, zor günlerde doğmuşum.

Yağmurlu bir Eylül günü, gece yarısını biraz gece dünyaya merhaba demişim

Daha o gün başlamışım ailemin başına dert olmaya,

Gündüzler dururken gecenin bir vakti doğmak nedir ya

İnsanları uykusuz bırakıp huzursuz etmek 🙂

Sonra tamam erkek çocuk geldi diye sevinmiş ailem lakin

Herkes 3 gün sonra taburcu olurken ben tee 45 gün sonra çıkmışım hastaneden

doğum sırasında kolum dönmüş mecbur iyileşmesi beklemek gerekiyor,

Babam sabah erken gelir dikilirmiş kapıya, beni görmeden çalışamazmış

Yetmez mesai bitince de hiç üşenmez yine çalıştığı köyden atlar gelirmiş beni görmeye

Diyorum ya sorunlu yaramaz bir çocukmuşum diye…

Sarıymış saçlarım mesela, çok güzel sarışın bir uşaktın der durur hala annem

Okul yıllarımda yine bir sürü dert sıkıntı yaramazlık ne isterseniz var bende

Ama kimse şikayet etmiyor, edemiyor, çünkü okulda o zamanların tabiri ile

alacı bir talebeydim, her sene sınıf birincisi, bazen okul birincisi falan olurdum,

Herkesi memnun ederdim, ama babam bir türlü memnun olmak bilmezdi nedense

Ben verdikçe o bir adım ötesini işaret eder, daha çok isterdi,

Ne yapsam yaranamadığımı düşünürdüm.

Düşerdim mesela bazen, hiç öyle koşa koşa gelip beni kaldırmazdı babam,

Düştüğün gibi bir kalk bakışı atardı, ben ağlama seramonimi yapamadan korkar kalkardım,

Mesela köyde çocuklar bir bela mı yapmış, ya da evde bir şey mi kaybolmuş,

Babama hiç telaş etmezdi, bilirdi kimin yaptığını, ev halkı benim masumiyetine inanırdı da,

Ama babam inanmaz hemen beni sorguya çeker doğruyu öğrenirdi,

Mesela yalan söylememeyi annemden öğrendim daha çok,

Lakin doğruları gerçekleri itiraf etmeyi babam öğretti bana,

Yıllar böyle geçti gittti,

Büyüdüm evlendim baba oldum bende,

Çocuklarım olduğunda sözde babam gibi olmayacaktım

Yıllarca bu sözü verdim kendime ama yıllar geçtiB

Boş yere atıp tuttuğumu anlamaya başlayıverdim

Evet düştüğümde kaldırmadı diye kızdığım babam

bana düşenin dostu olmaz, düşebilirsin, ama,

düştüğün yerden kalkmak için kimseden yardım beklemeyeceksini

öğretmiş aslında,

Çok şükür düştüğüm günlerimde, dizlerimin yara bere olduğu günlerde

Önce yaralı dizlerimin üstüne yaslanmayı , sonra da ayaklarımın üstüne kalkmayı

bana hep babam öğretmişti, çocuklarım olduğumda anladım.

Babam yine haklı çıktı,

Mesela hiç unutmam köyümdeki okul yıllarımda

okuldan eve gelirken bir kurşun kalem ve bir silgi bulmuştum yolda

Akşam babam öğrendi, vay sen misin bulan

Ya kaybeden çocuğun başka kalemi ve silgisi yoksa,

Ya anne babasının durumu başka kalem silgi alacak durumda değilse

Vay anası diyorum içimden, sanki devletin hazinesini soyduk

Çıkıp karşısına avazım çıktığı kadar çalmadım buldum diye haykırmak geliyor ama

Yapamıyorsun arkadaş, ya tekrar haklı çıkarsa,

Daha önce denedim yahu, genellikle hep babam haklı çıkıyor

Annem hızır gibi yetişir beni kurtarırdı adeta,

Naapsın uşak çalmamış ya bulmuş der beni savunurdu ama nafile

Babama göre o yerde bulduğum kalem silgi yetim hakkı, garibanın ailelerin alın teri,

Bulsan da senin olmuyor, gideceksin öğretmenine ben kalem silgi buldum diyeceksin,

Yetimin garibanın hakkını alın terini sahibine iade edeceksin, nokta.

İşte bu yüzden yıllarım yolda hiç bir şey bulmayım diye dua ederek geçti benim.

Okul yıllarımda da öyleydi iş hayatımda da, hep kendi paramla aldım ne aldıysam,

Hani düşmez kalkmaz bir Allah diyorlar ya, mesaj bence çok yerinde ve doğru,

Hayatı boyunca bir şeyler başarmaya çalışan herkes hatalar yapıyor,

bu gayet doğal, olması da gerekiyor zaten,

İşin sırrı nerede biliyor musunuz?

Düştün mü arkadaş, düştüğün gibi kalkmasını bileceksin.

Kimseden yardım falan dilenmeyeceksin,

Allem edip kullem edip bir yol bulup düştüğün yerden

dimdik ayağı kalkmayı sen kendin becereceksin.

Babamın öğretilerini yetişkin bir adam olduktan sonra ancak idrak ettim

Hatta bazılarını büyük Atatürkümün Gençliğe hitabesindeki satırlara benzetirim hep.

Sanki anlaşmışlar gibi, hem babam hemde büyük önderim hep aynı şeyi öğüt veriyorlar.

Eh diyorum kendi kendime, ikisi de Rumeli Çocuğu be ya 🙂

İkisi de Balkanların mert cesur delikanlıları,

Bak keyiflendim yine 🙂

Şımarmayalım devam edelim.

Düştüğün yerden bir takım bahanelerin arkasına sığınıp zavallı gibi yatıp kalmayacaksın.

Kurtarıcı beklemeyeceksin, düştüğün yerden kendi inanç azim ve gayretinle kalkacak,

kaldığın yerden hedefine yürüyecek devam edeceksin.

Bakın aşağıdaki Ey Türk Gençliğinden aldığım alıntıya, farklı cümlelerle aynı istikamet hedef gösteriliyor.

ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ

   Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

   Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

   Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

  Mustafa Kemal Atatür

Demem o ki dostlar, baba gölgesinde yaşamak, nasıl bir şey biliyor musunuz?

Kendi toprağında, kendi ay yıldızlı al bayrağının altında yaşamak gibi kutsal bir şey,

Analarımız sayesinde hamur oluyoruz, babalarımızın sayesinde ise,

sıcak fırına girip terleyip pişiyor mis kokan ekmekler oluyoruz.

Babalarımızın gölgesinde ana dilimizi konuşuyor, şarkı ve türküler söylüyoruz.

Deliormanlı bir şairin dediği gibi;

Ne güzel şey Türkçe konuşmak, Ne güzel şey Türkçe gülmek,

İşte bizi biz eden bir çok kerameti babalarımızın gölgesindeki güçten alıyoruz.

Onların bize öğrettikleri ile varız,

Onların bizi sıcak ateşe sokup, dövüp dövüp soğuk suya atmasıyla çelik gibi varız,

Hala gölgesinde yaşadığımız babalarımıza ne kadar teşekkür etsek az…

Hadi bitirelim artık,

Her ne kadar ben böyle günlere inanmıyor olsam da,

yarın babalarımızın günü,

Hem hatırlatayım, hem de sizi babalarınızla çocukluğunuza götürmek istedim.

Kız olur erkek olun fark etmez.

Babalar oğullarının ilk kahramanı, kızlarının ilk aşkıdır derler,

Hediye şart değil,

Babanız hayatta ise, hala gölgesinde yaşıyorsanız,

Babanız ebediyete intikal ettiyse de

bir sofra etrafında demli bir çay ve sohbet eşliğinde babanızla ya da babanız gıyabında onu

anarak ailecek keyifli bir gün geçirmeye,

Ne dersiniz?

Cevat Çırak.

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

19.06.2020

İstanbul

EFSANE DERBİ

(Bulgaristan Eski Cuma Boğazkesen- Muratlar Köyleri Futbol Derbisi )

Eski Cuma ilinin doğusunda üç güzel köy, birlik beraberlik içinde yaza hazırlanıyorlardı.

Muratlar, Boğazkesen, ve Yeni mahalle köyleri birbirinden kız alıp vermişlerdi.

Bakmayın siz üç ayrı köy olduklarına, üç kardeş gibi üç mucize şirin köy

Öyle köyler ki herkes birbirini tanır, herkesin iyi kötü komşu köyle bir anısı vardır.

Hangi köyde güzel bir gelişme olsa hep birlikte gülüp, gerektiğinde hep birlikte ağlamasını da

bilen üç kafadar köy.

Hepsi iyi yürekli mert çalışkan Anadoludan göçe eden Türklerin kurduğu Türk köyleri

Neden öyle diyorum elimde sağlam kaynaklar var.

Osmanlının tahrir defterlerine baktığınızda görürsünüz,

Anadoludan göç etmiş yörüklerinin 15 yüzyılın başlarında Balkan topraklarına

deli orman eteklerine kurdukları ilk köyler bunlar.

Yani daha Anadolunun büyük bir kısmı Osmanlı Türk toprağı bile değilken

Osmanlı İmparatorluğu toprağı bu köyler.

Bir yüce milettin evlatları bu köyler, şanla şerefle Türklük aşkıyla yanıp tutuşan bu

topraklar her zaman Türklük kokar, Anadolu kokar, mis gibi insanlık kokar.

Yahya Kemal Beyatlı üstadımızın ”Bütün o topraklar Türklük kokuyor” dediği

topraklardasınız rahat olun, yabancılık çekmezsiniz, hangi kapıyı çalsanız tanrı misafiri

olarak baş tacı edileceğiniz Türk topraklardasınız yani.

Ne güzel değil mi oralarda doğduk, yeşile gürül gürül akan suyuna, gür ve sık ormanlarına

kurban olduğumuz topraklar.

Hani Yahya Kemalin ” Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene” diye seslenip

unutamadığımız topraklar.

Biz Muratlar, Boğazkesen ve Yeni Mahalle çocukları çok iyi biliriz kıymetini, her zaman

anarız , imkan buldukça ziyaret ederiz, imkan yoksa anılarımızda yaşatır anarız,

bir yolunu bulup yaşatırız yani.

İşte dostlar ben size yine bu köylerde yaşanmış büyük bir olaya,derbi maçına götüreyim

diyorum.

Bu üç köyün gençleri arasında ne zaman bir futbol maçı oynansa derbi maçıdır her zaman.

Sanırsınız ki Fenerbahçe Galatasaray derbisi oynanacak.

Hayat durur, o derece yani.

Bütün çevre köylerde bile olay olur, kulaktan kulağa yayılır.

Deliorman eteklerinde şampiyonluk şarkıları, eğlenceler yapılır, maç sonucu ne olursa olsun

her zaman dostluk kardeşlik güzellik kazanır.

Evet dostlar muhteşem bir giriş yaptıktan sonra gelelim asıl konumuza.

Bir pazar günü ama öyle her hangi bir pazar günü değil.

Güneşin daha sabahtan gülümsemeye başladığı bir keyifli heyecanlı pazar günü.

Yılı bin dokuz yüz seksen, takvim ayın dördünde durmuş gibi sanki.

Aylardan mı ne* ?

Bilenler henem anlayacaklar…

Erguvan çiçeklerinin açmaya başladığı bir aydayız.

Komşu köyler de dahil, herkes haftalar öncesinden bu maçla yatar bu maçla kalkar olmuştu.

Büyük derbinin, maçın sonucu tahmin edilmeye çalışılıyor, o büyük günü bekliyorlardı.

Nihayet o gün gelmişti.

Ev sahibi takım daha güneş yüzünü göstermeden hazırlıklara başlamıştı.

Maç erken bir saatte oynanacaktı.

Maç saati sabah 10 olarak belirenmişi.

Bu nedenle Dobruca stadında hummalı bir çalışma devam ediyordu.

Koca Boğazkesen köyünün yaşlısından gencine gözüne bir gram uyku girmemişti,

Maç saati yaklaştıkça heyecen tırmanıyor, tansiyon arttıkça zaman geçmek bilmiyordu.

Davut annenin bahçesinde ve saksılarında çiçek kalmamıştı.

Davut anne çiçeklerini ne kadar çok severdi oysa,

Çiçek istemeye gelen kimseyi kırmak da istemiyor fakat verdikçe de içi cız ediyordu.

STRELA (OK) Boğazkesen futbol takımının adıydı, çok anlamlıydı.

Misafir takımın adı MILNİYA (YILDIRIM ) olarak bilinir ve tanınırdı.

Maçın başlama saati gelmeden çok önce STRELA (OK) takımı sahada hazırlıktaydı.

Isınma haraketleri başlamış, misafir takım MILNİYA (YILDIRIM) bekleniyordu.

Büyük derbi maçlarında stat daha erken dolar ya hani,

İşte Boğazkesen köyünün Dobruca stadı bugün seyirci rekorları kırıyordu.

Koca köyde hayat dumuştu, büyük küçük herkes stada akın akın geliyor , sahanın etrafından

insan selinden geçilmiyordu

Köyün kızları Davud anneden ve evlerinden alıp getirdikleri çiçekleri maç saatinde

sabırsızlıkla vermek için can atıyordu.

Boğazkesen Strela takımı kadrosu belliydi

1- Alkin Erecep – Kaleci

2- Feyzullah Molla

3- İzzet (Muallim) Hatip – kaptan

4- Sabri Mehmet

5- Salim Aziz

6- Erecep İlyaz

7- Sebahattin Seyit

8- Fevzi Berber

9- Fevzi Çakmak

10- Salih Davut (Kempes)

11- Mümin Adil

Yedekler

12- Embiye Nasuh (kaleci)

13- Ahmet Mehmet

14- Sebahattin Macar

15- Şevket Macar

16- Muzaffer Adem

17- İvan Todorov

18- İliya İvanov

Çok iyi çalışılmış en iyi kadro kurulmuştu.

İşin hiç şakkası yoktu, STRELA takımı bu maçı kazandığı taktirde bir üst lige çıkacaktı.

Hiç hata yapmadan etkili bir futbol için seyirce etkisi dahil her şey düşünülmüş,

ilmek ilmek işlenmişti.

Saatler dokuzu biraz geçerken misafir takımı getiren Rus malı GAZ Marka kamyon köy

meydanında göründü, önce sesi sonra kendisi stada doğru ilerlemiş ulaşmıştı.

Kamyondan inen Misafir takım oyuncuları kalabalık ve yoğun tezahürat ve coşkuyu görünce

şaşırmış heyecanlarını gizlemeye çalışmış olsalar bile nafileydi.

Misafir takım Boğazkesen köyünedeki hafif eğimli Dobruca stadında çok maç oynamıştı, ama

hiç böyle bir atmosferle karşılaşmamışlardı.

Seyirci akın akın gelmeye devam ediyordu.

Köyün genç kızları ellerindeki çiçekleri misafir takım oyuncuları için hazırlamadıklarını

hemen belli etmişlerdi.

Sevgi ve yoğun bir seyirci desteği ile çiçekler ev sahibi oyuncularına bir bir veriliyor,

alkışlar 5-6 km uzaktaki Yeni Mahalle köyünden bile duyuluyordu.

Boğaz kesen gençleri futbolcularını çiçeklere boğarken misafir takım oyuncuları olanı biteni

şaşkınlıkla izliyorlardı.

Yoğun bir duygu atmosferine girilmişti.

Maçın başlamasına dakikalar kalmıştı.

Hakemler Eski Cuma’dan gelmişti.

Çok ciddi bir maç yönetecekleri yüzlerindeki ifadelerine yansımıştı.

Başlama düdüğü çalmadan önce önce top kontrol edildi, sonra saha ve file direkleri kontrol

edildi.

Sıra futbolculara gelmişti,

Orta hakem ve yan hakemler tek tek sahadaki futbolcuları saydı, gerekli notları aldı.

Sonra misafir Muratlar Köyünün futbolcuları sayıldı.

Muratlar Köyü MILNİYA (YILDIRIM ) takımı kadrosu şöyleydi

1- Mustafa Mehmedov (Kara Mehmedin oğlu)

2- Emrullah Halilov

3- Mehmet Tıkız

4- Hüseyin Ahmedov

5- Müşreddin Selimov

6- Remzi Habilov

7- Muhiddin Mustafov

8- Sabri Ahmedov

9- Goşo Gvatkov

10- İbrahim Osman (kaptan)

11- İsmail Hilmiyev

Yedekler

12- Netko Hristov

13- Şeşik Hasanh

14-Pele

15- Rami Tepeli

16- Yusuf Osman

Boğazkesen Köyü Muhtarı Bahriye Hanım da taraftarların arasındaydı.

Muratlar köyünün muhtarı Bay Mitko sabah erkeden ava gitmiş olduğundan

maça av tüfeği ile gelince herkes önce bir şaşırmıştı, fakat maçın atmosferi bu olağan dışı

durumu hemen unutturmuş, dikkatleri hakemin başlama düdüğüne çevirmişti.

Orta hakem düdüğünü ağızına götürdü.

Düdük daha başlama vuruşunu çalmadan seyirciden gelen aşırı yoğun tezahüratın

sesleri ile maç başlamıştı.

Boğazkesen köyünün STRELA (OK) takımı öyle hızlı bir başlangıç yapmıştı ki, misafir takımın

oyuncuları bu maçı daha ilk dakikalarda ne kadar zorlu geçeceğini anlamışlardı.

Gerçekten işleri çok zor görünüyordu.

Maçın sonucunu daha ilk dakikalarda kimse tahmin edemiyorken olanlar olmuştu.

Başlama düdüğünden çok az bir zaman sonra ev sahibi takımından Fevzi aldığı uzun

pas ile misafir takımın defansının arkasınsa sarkmış ve ustaca bir vuruşla takımını bir sıfır

önce geçirmişti.

Boğazkesen Köyü meşhur Dobruca bayırı stadı daha önce hiç böyle bir taraftar uğultusu

yaşamamıştı.

Köyün gençleri adeta çoşmuştu.

Yer gök Strela (Ok) sesleri eşliğinde inliyordu.

Misafir takımın muhtarı Bay Mitko yerinde duramıyor, söyleniyor ama bir yandan daha

erken daha erken her şey değişir diye teselli arıyordu.

Muhtar Mitko’nun yanında bulunan Muratlar köyünün diğer ağır misafirleri

Bay Goşo Kirov ve Muhtarın MVR (Emniyet Teşkilatı) de çalışan

oğlu Goşo Mitkov da oradaydı.

Güneş yavaş yavaş hayata ve bu güzel güne hem gülümsüyor,

hemde biraz daha yükselerek ışınlarını dik olarak göndererek

ateşli seyircinin ateşini biraz daha yükseltiyordu.

Ev sahibi takım için hayati bir maç oynanıyordu, maç sonunda bir üst lige terfi etmeleri söz

konusuydu.

Haftalarca bu günü düşünerek hazırlık yapmışlardı.

Bu maç kesin bir şekilde net bir skorla kazanılacaktı, başka bir alternatif görünmüyordu.

Bu yüzden misafir takımın ağır misafirlerinin ne düşündüğü çok önemli değildi.

İlk yarı çok hızlı başlamış, ev sahibi takımın bitmek bilmeyen atakları misafir takımı

yormaya başlamıştı.

Hava ısınmaya başlamışken ev sahibi takım Kempes lakaplı 10 numaralı Salih Davutun çok

güzel bir plase gölü ile galibiyeti adeta perçinlemişti.

Daha ilk yarının ortalarında net bir sonuca doğru gidiliyordu.

Boğazkesen Köyü sanki en büyük bayramlarından birini yaşıyordu.

Ahali coşmuş, sevinç sesleri yeri göğü inletmeye başlamıştı.

Misafir takımın bir köşeye sıvışan seyircilerinde homurdanmalar başlamıştı.

Durumun daha da kötüye gideceğinden korkuluyordu.

Misafir takım taraftarlarının ortak görüşü bu yöndeydi.

Fakat ev sahibi takım çoşmuştu bir kere.

Akınlar durmadan yenileniyor, atak üstüne ataklar sürekli tazeleniyordu.

Bitmek bilmeyen bir hırsa daha fazla gol atmak için canla başla çalılıyordu.

Seyircinin sihirli gücü ile futbolcular adeta bir ok gibi yeniden yeniden fırlatılıyor

hedefi vurmaya çalışıyorlardı.

Bitmek bilmeyen akınlar ilk yarının bitmesine yakın yine sonuç veriyordu.

Önündeki rakipleri tek tek çalışmayarak hızla rakip kaleye yönelen 7 Numaralı Sebahattin

Seyitin gölü tabelayı tekrar değişmiştirmiş durum 3-0 olmuştu.

Muratlar Köyü futbolcularında moral diye bir şey kalmamış, hezimetin boyutu tahmin

edemez duruma düşmüşlerdi.

Muratlar takımın 11 numaralı futbolcusu İsmail Hilmi o sıralar Varna’da askerdi.

Sırfı bu özel büyük maçı kaçırmamak için izin almış maçı izlemeye gelmişti.

Aslında oynamayı hiç düşünmemişti ama ısrarlar üzerine hayır diyememişti.

Fakat şimdi çok farklı düşünüyordu.

Ne zaman köyünün maçı olsa kışladan izin alarak köyüne dönen İsmail maçtan sonra bir çok

zaman köyün muhtarı tarafından taksiyle birliğine gönderiliyordu.

Muratlar Köyü Muhtarı Bay Mitko İsmaili Köyün taksicisi Rafi Hasanla Varna’ya birliğine

götürüyordu.

Ama bu sefer gidişat kötüydü, böyle olmayacağını sadece İsmail değil herkes tahmin

edebiliyordu.

Hatta İsmail daha önce muhtar Bay Mitko’yu kızdırdığı günleri hatırlamıştı.

Bir bir İsmailin aklına daha önce kendi köy takımına karşı oynadığı Yeni Mahalle maçları

geliyordu.

İsmail Kendi köy takımını bırakmış komşu köy Yeni Mahallenin takımına transfer olmuştu.

Kendi yetiştiği köy takımına karşı oynarken gol ve göller atmış sonra da olanlar olmuştu.

Köyün Muhtarı Bay Mitko annesi fırında ekmek satıcısı olduğu halde İsmaile ekmek bile

vermemişti.

Hatta İsmailin Yeni Mahalle takımı adına kendi köy takımına attığı gölden sonraki akşam

muhtar Bay Mitko köy meyhanesine girmesini bile yasaklamıştı.

İsmail Bunları düşünürken felaket üstüne felaketin geleceğini tahmin edemiyordu.

Olanlar olmaya devam ediyordu.

İlk yarının son dakikaları oynanırken seyirciler kempes kempes diye tezahürat yapmaya

başlanmıştı.

İsmail top santraya konduktan sonra 10 numaralı Kempes lakaplı

futbolcusu Salih Davutun gölü göl attığını anlamıştı.

Durum daha ilk yarıda 4-0 olmuştu.

Ama fırtına devam edecek gibiydi.

Başlama vuruşu yapılmadan ilk yarının bittiğini düdüğün sesi ilan etmişti.

Boğazkesen çocukları coşmuştu bir kere, yer gök bayram ediyordu.

Dobruca mahallesi, mahalle olalı böyle bir bayram ne görmüş ne de duymuştu.

Boğazkesen köyünün en son kurulmuş mahallesinde bulunan Dobruca stadında

normal zamanlarda toplar aşağıki kaleden bazen taaa köy meydanına kadar indiği çok

görülmüştü.

Ama bugün böyle bir şey söz konusu değildi.

Sahanın etrafı seyirci yoğunluğu nedeniyle adeta bir insan duvarı ile kapanmıştı.

Dobruca Mahallesi köye 1940 yılında Romanyadan geri alınan Dobruca bölgesinden köye

nakledilen Bulgar aileler tarafından kurulmuştu.

Köy stadının bulunduğu mahalle daha önce hiç böyle bir bayram yeri ve atmosferi

yaşamamıştı.

Fakat hala maçın ikinci yarısı oynanmamıştı.

Boğazkesen köyü takımı bayram ederken misafir takım adeta maçın bir an önce birmesini

bekliyordu.

İlk yarı sadece ev sahibi takım için başlıyor gibiydi.

Misafir takım prosedürün tamamlanması çin sahaya çıkıyordu.

İkinci yarı başladığında misafir takım tekrar saldırmaya başlamıştı.

4-0 galip takımın kaptanı hem oyunu yönetmeye çalışıyor hemde maçtan önce rakip takımla

yaptığı konuşmaları ve iddialı bahisleri aklına getiriyor gülümsüyordu.

Rakip takımdan tornacı Sabri çok büyük laflar etmişti. ”Bu maçı kaybedersek bu topu

yiyeceğim demişti.” İzzet kaptan hem hatırladıkça gülümsüyor hemde büyük zaferi

coşkuyla kutlamak için 90 dakikanın bitmesini bekliyordu.

İzzet kaptan aynı zamanda Muratlar köyünde öğretmendi,

Karşı takımda öğrencileri de vardı.

Bunlardan biri de Varna’da askerlik yapan ve şu anda sahada 11 numara ile rakip takımda

oynayan İsmaildi.

İsmail maçtan önce daskale (öğretmen) diye seslenip üç parmağını göstererek uzaktan en az

üç atacağız diye takılıyordu.

İzzet hoca da sanki içine doğmuş gibi beş parmağın yetmez diğer elindeki parmaklardan da

ilave et diye seslenmişti.

Kim bilir daha ne iddialı laflar ediliyor ya da edilmişti.

Boğazkesen köyü takımı kaptanı bunları düşünürken acaba rakip takımın oyuncuları ne

düşünüyordu.

Rakip takım ikinci yarıdaki fırtınanın dinmesini bekliyordu,

Maalesef işler bekledikleri gibi gitmiyordu.

Fırtına sağanak göle dönüşmüştü.

Maç devam büyük bir heyecanla devam ediyordu…

Misafir takıım 9 numaralı Fevzi Çakmakın attığı nefis gölle tekrar coşmuş tabela yeni bir gölle

süslenmiş ve durum 5-0 olmuştu.

Boğazkesen Köyünde erguvan mevsiminde mucizeler yaşanıyordu.

Misafir takımın kaptanı İbrahim maçın artık dönmesi mümkün değildir diyordu içinden.

Maç sanki yeni başlamış gibi tekrar başladığında artık herkes başka hesaplar peşindeydi.

Boğazkesen köyü meyhanesi maçtan sonraki bankete hazırdı hazır olmasına da,

işler çok değişmişti.

Hesapların yeniden yapılması gerekiyordu.

Daha önce böyle bir kalabalık yaşanmamıştı.

Acaba kebapçeler (kebap) yeterli olacak mıydı.

Mastikalar, konyaklar rakılar tekrar tekrar sayıldı, bir kamyon yeni bira gelmişti ama yeterli

olacak mıydı?

Hemen hazırlıklar yapılmalıydı, stoklar yeterli gelmezse diye komşu köylerin meyhaneleri ile

görüşüldü. Hava güzeldi dışarıda da oturulurdu ama bu masalar yeterli gelmez ise

tahtalardan ve kasalardan da uyduruk masalar yaparız diye düşünüldü.

Meyhane bayrama hazırlanırken sahadan yine gooool diye sesler yankılanıyordu.

Evet yine yer gök inliyordu, ve bu sefer bugün çok iyi oynayan Kempes şanına yakışan

kapanışı yapmıştı.

Kempes Salih günün kahramanı olmuştu.

Maç bittiğinde tabelada

STRELA:6 — MILNİYA: 0 yazıyordu.

Davut anneden alınan çiçekler Boğazkesen köyünü bahçeye dönüşmüştü.

Köyün yakışıklı gençleri, güzel kızları, yaşlısı genci takımın yıldız futbolcuları ile halay

çekiyorlardı.

STRELA takımı bir üst lige çıkmıştı.

Komşu köyün muhtarı Bay Mitko çoktan köyüne doğru yola çıkmıştı.

Tornacı Sabri topu yiyeceğim demişti ama yemiyecekti.

İsmail Rafi Hasının taksisiyle Varnaya gidemeyeceğini artık tahmin etmiyor çok iyi

biliyordu.

Boğazkesen Köyü zaferlerin en güzeline en değerlisine büyük kalın harflerle

bir şanlı imza atmıştı.

Ama her zamanki gibi sayılacaktı her şey.

Maçın kaybedeni yoktu, kardeş kardeşinden bir şey kazanmak için hiç çalışır mıydı?

Kazananı çok kaybedeni olmayan bir maç oynamış ve bitmişti.

Şimdi sıra meyhaneye gidip maçın keyfini çıkarma vaktiydi.

Kardeş kardeşe düşman olabilir miydi?

Balkanlar öyle bir coğrafya değildi.

Balkan Türkleri sadece bir oyun oynamış ve gene eğlenerek bitirmesini bilmişlerdi.

Sıra bir sonraki maçta değildi.

Sıra güneşli sımsıcak uzun keyifli bir pazar gününü tatlıya bağlama günüydü.

Muhtar Bay Mitko köyüne ulaşmış evinin kapısından gimeye çalışırken hiç yemek yemeden

hemen biraz yatıp dinlenmeyi düşünüyordu.

Boğazkesen köyünde banken (ziyafet) yeni başlamıştı.

Kebapçe kokuları dalga dalga üç köyün üzerinde rotasız gemi gibi bir o yana bir bu yana

savrulup duruyordu.

Aylardan erguvanların açtığı aydı

Tarih 1980 yılını gösteriyordu.

Balkanlar son beşyüz yıldır olduğu gibi kim ne derse desin Türklük kokuyordu.

Ertesi gün hayat kaldığı yerden devam edecek, fakat bu maç tarihe geçecekti.

Yazımızı bitirmeden önce 40 yıl önce yaşanmış bu güzel anımızı yad ettik, hatırladık. İlber Ortaylı hocamızı da anmak için fırsat oldu.

İmparatorluğun Son Nefesi adlı kitabında;

“Balkanlar diye bir Türk yurdu vardır. Bunun üzerinde saldırgan emeller besleyecek değiliz, ama bunu bilmek ve tanımak zorundayız.”

Bizde bilmeye anmaya anlamaya ve gelecek nesillerimize aktarmaya devam ediyoruz edeceğiz …

Cevat ÇIRAK

23.04.2020

Notlar:

1- Katkılarından dolayı Boğazkesen Köyünden İzzet Paksoy muallime, Muratlar Köyünden İbrahim Yılmaz ve İsmail Yılmaza teşekkür ederim.

2- Ekli fotoğraf maçın oynandığı Muratlar köyü kadrosunu temsil etmemektedir. Fotoğraftaki kadro Muratlar köyünün daha sonraki yıllardaki köy takımı kadrosudur. O yılları hatırlatması nedeniyle sembolik olarak eklenmiştir

*Maçın oynandığı gerçek tarih Eylül ayı sonu Ekim başıdır.

KOMPOT

Güzel bir günün ardından hep birlikte büyük aile olarak akşam yemeğine oturduk.

Oturduk diyorum çünkü yemek masada değil sofrada yenecekti.

Sofrada menü geniş; çorbadan tatlıya kadar her şey var.

Elbette sofranın en güzel tarafı ailecek yemek yemekle birlikte, menünün balkan

yemeklerinden oluşmasıydı kuşkusuz.

Mesela başlangıç olarak supa topçeta (misket çorbası) ile başlıyoruz.

Ardından Bulgaristan Türkleri üsülü bir tepsi kapama var sofranın yanında,

misler gibi, kokuları sarıyor etrafı.

Durun durun kurtulun kapama kokunun etkisinden. daha bitmedi ki beya.

Ardından yine bizim ora usülü patates ve kıymadan musakka var.

Eh anasını yazarken canım çekiyor bu ne böyle yahu.

Neyse burada keseyim diğer yemekler de bende saklı kalsın yeter bu kadar.

Belki başka zaman ayrıca anlatırım size lezzetli mutfağımızı.

Ben size kompot hikayesi anlatacağım, bu yüzden oturdum yazmaya.

Sofranın başındayız , yemekler yendikten sonra tatlıya geldi sıra .

Annem dedi ki iki burkan (kavanoz) kompot var, biri kızılcık öbürü ayva.

büyük sini konulmuş, aile büyüdü kalabalık.

Eskiden annem babam kardeşim ve ben, dört kişiydik.

Şimdi güveler, gelinler torunlar derken 14 kişi olmuşuz, maşallah bize.

Bu tam kadro değil bu arada, daha gelemeyen sofrada olmayanlar var.

Annem hesaplamış ki iki burkan kompot getirmiş sofraya.

Ben öteden beri ikisini de çok severim mesela.

Kızılcık kompot’unu yazın severim serin serin,

Ayva kompotu ise kışın favorimdir nedense .

İşte bu iki şahane güzelliği sofrada annemin elinde görünce ben,

daldım derinlere ve kırk sene öncesine gidiverdim.

Onlu yaşlara dönmem demek, en sevdiğim yerde olmam demek biliyorsunuz.

Köyüm, güzel köyüm geliverir aklıma, bir daha saatlerce günlerce gitmek bilmez aklımdan.

Hayatımın belki en masum, özgür mutlu mesut günleri, nasıl anlatsam size bilemiyorum ki!

Belki o cennette günlerim nedeniyle hep çocuk ruhumu korumaya çalışıyorum.

Düşünsenize ortasından dere geçen bir köy, yemyeşil,

su, kuş ve çocuk sesleri ve melodileri içerisinde.

Doğusunda bir göl, batısında daha büyük muhteşem bir göl daha.

Koyunlar, kuzular, keçiler çeşmeye su içmek için seni bekliyorlar sayanın kapısında.

Kırmızı beyaz benekli inek ve yanında yeni doğmuş buzağısı.

Bahçede en çok sevdiğim beyaz ördekler, kazlar, hindiler tavuklar.

Büyük elma ağıcının altında ki kafeste yem ve u bekleyen güvercinlerim.

Kerpiç ve tahtadan yapılmış eski osmanlı evimizin arkasındaki ambarda erzak bekleyen

tavşanlarım, Hepsi gri sadece biri beyaz, canım tırsak tavşanlarım.

Hey gidi günler hey,

Bizde mesela eşek yoktu katır vardı.

Dedem katırları tercih ederdi, onlar daha güçlü çoçuğum;

Bize iş yapacak yardımcı lazım derdi.

Katırımız iri yarı neredeyse bir at boyundaydı, ama, eşek kadar yük taşırdı derler ya…

Dedem ara sıra havaların iyi olduğu yaz günlerinde katıra beni bindirir yularını tutar

gezdirirdi.

Gezdirirdi dediğim avlu içerisindeki büyük elmanın altında arabaya bağlı dururdu

gündüzleri, oradan dama kadar, yani yüz metre kadar da olsa binerdim katıra.

Sanki katırın üzerinde değil de bulutların üzerinde süzülüyormuşçasına

mutlu mesut olurdum gerçekten.

Çocukluk işte, çok deli dolu, eğlenceli sevgi dolu yaşadığım için

unutamıyorum sanırım mesut günlerimi.

Mutlu insanları diğerlerinen ayıran özellik nedir derseniz?

Etraflarına sürekli pozitif enerji yayar mutlu insanlar, hele mutlu çocuklar, neşe saçarlar.

İşte dostlar her zaman yanımda evimizin köpeği sadık dostum lucky ve ben böyle şirin mi

şirin bir köyde yaşardık bir zamanlar.

Daha beton demir ve tuğladan olan yeni evimiz yapılmamıştı.

İki dönüm bir tarla içerisinde, iki katlı kerpiçten, tahtadan ve çatısı çingene kiremidinden bir

köy evinde yaşarken, kırk yıl sonra o muhteşem keyifli günleri hatırlayıp yazacağımı

o zamanlar bilmiyordum doğal olarak.

Başımıza nelerin geleceğini nereden bilecektik ki ?

Ama unutmak ne mümkün!

İşte Bulgaristan Eski Cuma (Targovishte) iline bağlı Muratlar (Buynovo) köyü adlı o cennet

diyarda her çeşit ev hayvanımız ve meyve ağaçlarımızla birlikte yaşardık bir zamanlar.

Sebze ve meyvelerden söz etmiyorum, her yerimiz meyve ve sebzeyle doluydu zaten.

Dedim ya eski köy evimiz iki katlıydı.

Biz üst katında oturur alt katlarımızı ise ev hayvanlarımızla paylaşırdık.

Bizim sürekli zaman geçirip oturduğumuz büyük odanın altındaki odada

buzası ile kırmızı beyaz benekli ineğimiz, birde katır bize komuşuluk ederdi.

Koyunlar ve keçiler sayvant aldında dedemin odasına yakın oluklarından

dememle babaanneme komşuluk ederlerdi.

İkinci kattaki odamızın karşısında, sundurmanın diğer tarafında ise

meşhur kışlık gıdalarımızın depolandığı kiler odası vardı.

Anahtarı bir tek dedemde ve babaannemde vardı.

Babaannem çok titiz bir kadındı.

Aynı zamanda hep mesafesini koruyan sert bir mizacı vardı.

Buna rağmen öyle güzel yemekler yapardı ki parmaklarınızı yerdiniz.

Bana göre en favori iki yemeği neydi sorsanız?

Hemen birinci sıraya Pesmet derdim. İkinci sıraya kus kusu sıralardım.

Dünyada ondan daha iyi pesmet pişireni görmedim desem yalan olmaz.

Pesmetleri don yağı (dondurulmuş hayvan yağı ) ile pişirirdi.

Kızarma derecelerini öyle bir ayarlardı ki pembe bir renkte olurdu hepsi.

Bir tanesi bile yanmaz yada çiğ kalmazdı, nasıl yetenekli bir kadındı babaannem,

bugün bile şaşar kalırım marifetine.

Diyorum ya size yemek ustasıydı kadın maşallah.

Bir çok insan kus kusu sevmez belki bilmeyenler çoğunluktadır.

Ama babaannem size bol tereyağlı ve bol köy peyniri serpiştirilmiş bir tepsi kuskus yapsında

görün bakın sofrada kaşıklar yarış halinde nasıl tepsiye dalıp çıkıyor.

Sofradakiler biraz fazla nasiplenmek için adeta kendileriyle yarışırlardı.

İşte o kus kusun üstüne size nalatacağım baş röldeki kompotlara sıra geldi.

Kilerden kendisi gider seçerdi, ve o kus kusun yanında da en çok

kızılcık kompotu yakışırdı arkadaş.

Düşünsene bol tereyağlı ve deli gibi köy peynirli kus kusun üstüne

kompot tasından kana kana, doya doya kızılcık kompotu ile kapak yapıyorsun.

Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin , bu ne böyle yahu, acıktım ben vallahi.

Bırakın beni ben köyüme döneceğim.

Kompot’un içindeki kızılcık tanelerini bazen kulak asmaz çekirdekleri suyu ile birlikte

serin serin içerdik.

Ama işte asıl sorun bundan sonra başlardı biliyor musunuz.

Neden derseniz ben doymazdım.

Bir burkan daha isterdim.

Ama nerde…

Babaannemin kuralları katı idi, öyle her istediğin her zaman olmazdı.

Şimdiki çocuklar gibi, mesela gevezelik edeceksin de sana bir tane daha açacaklar,

yok öyle bir dünya dostum.

Bir kere hayır dedi mi, hayırdır o, konu kapanmıştır.

Ama durun bakalım, bir hal çaresine bakacağım.

Benim çocukluğum derslerimde başarılı olmama rağmen hep yaramazlıklarla geçti.

Yok öyle isteklerine gem vurup kenara çekilmek.

Çocukluğumdan bu yan adetimdir, aklıma geleni yarına bırakmam yapmaya çalışırım ben.

E ne yapacağız peki, çözüm kolay.

İçimde sakladığım gerçek Cevatı gün yüzüne çıkartmak gerekiyor.

Ben aklıma koyduğumu yaparım arkadaş, yok öyle kaçmak.

Peki hadi sizi daha fazla merakta bırakmayayım.

Demiştim ya size bizim oturduğumuz ikinci kattaki odanın karşısında kiler var diye.

İşte o kapısı her zaman kilitli kilere ben bir yolunu bulmuş her zaman giriyordum.

Bizim iki katlı kerpiç evin tahıl ambarı evle bitişik olarak yapılmıştı.

Tavşanlarımız da o ambar içindeki bir bölümde kalıyordu.

Ne zaman tavşanlara su ve yemek götürmeye gitsem, gizli özel operasyon başlardı.

Ambarın çatışsına çıkılan bir bölüm vardı.

Önce tavana oradan da çatıya çıkılıyordu.

Bana tavan arası yeterliydi.

Ben o tavan arasından dikkatlice iz sürerek, yürür kilerin üstüne gelince dururdum.

Evet canlar operasyon zamanı, gelmiştir.

Kiler odasında da tavana çıkmak için ahşap bir menfez kapak vardı.

O kapağı usulca gürültü etmeden açar delikten kiler odasına salınıverirdim.

Veee karşınızda çeşit çeşit kompotlar sıra sıra dizilmişler, senin onları seçemeni bekliyorlar

Ben fakirden alıp zengine veren bir anlayışla istediğimi açar içer tanelerini de yer, eğer

çekirdek varsa onları da sarıp sarmalar is bırakmaz cebime koyardım.

Kompotu bittirdikten sonra kapağını tekrar burkana (kavanoza) takar

sonra usul usul kirişi kırardım.

Şimdi biliyorum içinizden birileri kurnazca sorgulama yapar tavana o yaşta nasıl zıplardın

yaz da görelim bakalım diye şeytanın avukatlığını yaparak ellerini ovuşturuyordur.

Lütfen arkadalar biz köy çocuğuyuz, ne zaman kafaya koyduysak o işe bir çare buluruz.

Kiler kapısının yanında altında üç raf olan bir masa vardı, o kapının açma kolu merdiven

basamağı görevi görürdü.

Önce masanın üstüne çıkar, sonra kapı açma koluna basar biraz da zıplayınca tavadaki

menfez kapağına ulaşırdım. Geriye kendini yukarı doğru çekmek kalırdı.

Evet kabul ediyorum öyle çok kolay değildi ama imkansız da değildi.

Hem kitaplarda öyle yazmıyor mu; güzel şeyler çabasız zahmetsiz olmaz demiyor mu.

Biraz üstüm başım tozlanırdı, bazende kendimi yukarı çekerken karnımda çizikler olurdu

ama olsundu, o kadar olacak güzel kardeşim.

Yok öyle üç uruşa beş köfte.

Kutsal bir amaç için yola çıkmışsın, en sevdiğim şey; öyle armut piş ağzına duş var mı, yok.

Asıl bomba operasyonumdan sonra kopardı.

Babaannem yemek zamanı kilere gider kapakları kapalı boş kavanozları görünce;

Be canım bu burkanlara ne ole bole, kim karışıtıre bunları, kim benden habersiz yiye diye

kendi kendine söylenirdi. Faturayı da her zaman canım Mehmet Ali dedeme keserdi.

Aman kim yiyecek benden başka…

kimde anahtar var Mehmet Ali de …

Doymadı yemeğe bu adam, böyle giderse kışı çıkaramayacağız

diye dedeme söylenirdi Fatma babaannem.

Dedem hiç tepki vermez bana bakarak gülümser göz kırpardı.

O göz kırpınca ve gülümseyince ben suçluluk duyar ama duygularımı

belli etmez içime atardım.

Hatta dedeme üzülürdüm. Haksız yere suçlanıyor dedeciğim derdim.

Ama dedem diyorum ya size hiç oralı olmaz her zaman geçiştirirdi.

Ne olacak hanım, kim yiyecek bizden başka der konuyu hemen kapatırdı.

Günler böyle akıp giderken ben büyümeye , kilerdeki boş kavanozlar

da çoğalmaya devam ediyordu.

Hiç unutmuyorum bir pazar sabahı evde pesmetler pişirilmiş sıcak sıcak mideye

indirilmişti. Ev halkı işe koyulmaya hazırlanıyordu.

Pesmetler yenmiş üzerine köy yoğurdundan yapılmış ayranlar içiliyordu.

Ben pesmetlerden sonra illa kompot tercih ederdim, biraz tatlı olması gerekiyordu benim

içeceğim.

Gelin görün ki sevdiğim şey bu sabah sofrada yoktu.

Tavşanların ekmeğine suyuna bakma vakti geldi dedim içimden gülümseyerek.

Koşa koşa gittim ambara, her zamnki yollardan geçerek kiler odasındaki kapağı ulaştım.

Ev kalabalık diye çok sessiz çalışıyordum.

Kapağı açtım, sıra sıra dizilmiş kompotları görünce

az sonra cennetin kapısındasın dostum dedim kendimle konuştum.

kızlıcık mı istersin ayva mı, kiraz mı hepsi senin,

içime bir neşe geldi keyiflendim.

Bir yandan da ne kadar kurnaz olduğumu düşünüyor kendimle gurur duyuyordum.

Aynı anda menfez kenarlarından tutunmuş bedeni odanın içine salmıştım.

Geriye sadece ellerimi bırakmak kalmaştı.

Ellerimi bıraktım ve tam yere düşmek için hazırlanıyordum

Aanlayamadığım bir şey oldu yere düşmedim nedense

Hava da mı kaldım diye tavana bakıyordum, bir terslik vardı.

Bedenimde önce bir sıcaklık hissetti sonra iki kol arasında olduğumu fark ettim.

Kafamı çevirmemle dedemle yüz yüze geldim.

Korku ve heyecan mı yaşıyordum yoksa yolun sonun mı gelmiştim…

Oyun bitti dedim.

Yakalandık.

Korku dağları sarmıştı, ne diyeceğim ne söyleyeceğim, nasıl savunacağım kendimi hiç bir şey

düşünemez oldum.

Dedem bu arada tüm bedenimi usulca ayaklarımın üsten bırakıverdi.

Ayaklarımın üzerindeydim ama sağlam mı basıyordum güvendemiydim bilmiyordum.

Sadece korkuyordum başka bir şey düşünecek durumda değildim.

Gelecek şiddetli tepkiyi bekliyordum, savunmasız zavallı bir düşman askeri gibi

hissediyordum.

Cezamı razıydım, ayrıca razı olmasam kaç yazar diyordum içimden.

Olanlar olmuştu artık.

Suçlu ve kısık bir sesle dede diye giriş yaparak başladım söze

Dedem hiç konuşmadan bana işaret parmağı ile sus işareti yaparak, usulca hangisinden

açalım dedi.

Suç üstü olmuşum zaten birde tercih mi yapacaktım, hadi canım ordan.

Sen hangisinden istersen dede deyiverdim istemsizce.

Dedem gülümseyerek, sen kızılcık seviyordun bende kızılcık seviyorum hadi sen seç bir tane

açalım içelim demez mi.

Ben bittim dedim, hayır hayır ben bitmedim yandım kül oldum ben.

Dedem belindeki kınında taşıdığı gözü gibi baktığı çoban bıçağını çıkarttı ve burkanı açtı.

Gerçekten içtik kızılcık kompotunu, içtik ama ne içtik, ben anlamadım,

Dedem hem burkandan içiyor, hemde kis kis gülüyordu,

bir yandan da sessiz ol işareti yapıyordu.

Babaannem dedeme kızıyor dedem oralı olmuyordu ya hani,

içimden, neden kayıtsız kaldığı belli oldu dedim.

Sonra ilk kez binbir zorlukla tavandan girdiğim kilerden kompot yedikten sonra ilk kez kapısından çıktık dedemle birlikte.

Bu olay aramızda kalan ilk sırrımız değildi elbet, daha sonra neler neler yaşadım da

dedem tarafında kurtarıldım bir bilseniz, yazsam roman olur.

Dedem hem gülüyor hem de sayvant altındaki odasına doğru ilerliyordu, ben bir adım geriden başım önde ayak adımlarımı sayarak ve sadece önüme bakarak yürüyordum.

Cevat ÇIRAK

21.03.2020

BALKANLARDA KALAN ÇOCUKLUĞUM

TÜM KİTAPÇILARDA

Tam kırk yıl önce

Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde

Ilık bir Eylül gününde

tahtadan yapılmış kasaların içine…

Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik

Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza

Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası.

Devam ettik yüklemeye

köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik

Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık

itinayla yerleştirdik zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza …

Köy Tabelamızın Bilinmeyen Hikayesi

Köy Tabelamız

Çok gezen mi çok bilir, çok okuyan mı bilir tartışması vardır bilirsiniz.

Kimine göre,

Çok gezen bilir.

Kimine göre çok okuyan bilir.

Bana sorarsanız çok okuyan ve çok gezen bilir.

Sadece gezmek sizi bilgi sahibi yapmaz.

Bir rehbere ihtiyaç duyarsınız.

Neden derseniz?

Özellikle ilk kez ziyaret ettiğiniz bir destinasyonun tarihi ve kültürü

sadece kitaplardan öğrenilmez, okuyarak yalnızca bilgi sahibi olursunuz o kadar.

Şimdi gelelim hikayemizin baş rol oyuncusu köy tabelamızın bilinmeyen

enteresan öyküsüne.

Bulgaristanın ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu yıllar.

Fakirlik yokluk nedeniyle hırsızlıklar artmış,

insanlar yaşamak için maalesef ne bulursa satarak karnını

doyurduğu yıllar da başlıyor hikayemiz.

Köyümüzün ana girişindeki tabela bir şekilde ansızın,

kimse görmeden bilmeden her zamanki yerinden bir gece kayboluveriyor.

Evet bildiniz, hatırladınız

Kargalıktan köye doğru gelirken hemen hristiyan mezarlığını geçince

duran tabeladan söz ediyorum.

O tabela neden Bulgaristandaki diğer standart tabelalara benzemiyor ?

Tabelanın yanından geçerken bir çoğumuzun aklına düşmüştür eminim ne dersiniz?!

Hatta o Tebala Türkiyedeki standart tabelalara de benzerlik göstermiyor

öyle değil mi?

Avrupa da ki kardeşlerine de benzemiyor, neden acaba?

İşte bugün hepimizin önünden geçerken fotoğraf çektirdiğimiz tabelayı

oraya özel olarak tasarlayan ve köyümüzdeki bugünkü yerine diken kişinin kim

olduğunu açıklamaya geldi.

Ama önce hikayesi öğrenelim.

Türkiye’de İstanbulda bir atölye.

Atölyenin görevi Trükiye Cumhuriyeti Karayollarına tabela üretmek.

Bir köylümüz, köyüne sevdalımız bu atölyeye geliyor,

Önce bilgisayarda yazdırıyor,

Yazdırıyor derken öyle kolay değil o iş.

Öyle her aklına gelene tabela basmıyor üretmiyorlar atölyede.

Tabela deyip geçme…

eni, boyu, rengi, boyası hep kanunla standart olmak zorunda.

Bu yüzden tabela sadece kendine benzetilerek tasarlanıyor.

Bir de üstelik Kiril alfabesi ile yazılması gerekiyor,

Kiril alfabesiniz bilmeyenler için zahmetli iş yani.

Ama telaş yok, köylümüz Kiril alfabesini biliyor, tabelaya çok özen gösteriyor

Paslanmaz saç olsun, yazı Avrupa kalite boya olsun diye özellikle rica ediyor.

Neden Avrupa özel boyada ısrar ediyor biliyor musunuz.

Eski Cumadan köye girmeden daha kargalıktan tabela gece farlarının etkisiyle

3-4 km den okunsun parlasın görünsün diye tercih ediliyor.

Tabelanın ayakları da en iyi kalite paslanmazdan üretiliyor

Tabelanın üretimi tamamlandıktan sonra bizim heyacanlı köylümüz

yüklüyor tabelayı arabaya, çıkıyor yola.

Sınırlar aşılıyor ve tabela ait olduğu yere dikiliyor.

Uzaktan, sağdan, soldan profilden hatıra olarak bir kaç kare fotoğraf alınıyor.

E artık diyor köyümüzün girişi kimliksiz değil.

Koca köyümün bir adı var Buynovo

artık köyümüzün ana girişinde tabelası da var.

Tamam diyor şimdi oldu.

Görevini başarı ile tamamlıyor,

güzel duygular içerisinde huzurlu bir

şekilde kimseye bir şey söylemeden dönüyor evine

Üzerinden yıllar yıllar geçiyor, tabela hala yerinde

gelip geçerken o hikayeyi biliyor ama başka bilen yok.

Bir gün benimle birlikte İstanbuldan Köyümüze yolculuk ettiğimiz

bir yaz ayanda, tabelanın yanından geçerken duralım bir hatıra çektirelim diyorum.

İşte o zaman kısaca bana anlatıyor bu hikayeyi

Kaç zamandır yazacağım hep aklımdaydı

Bu güne kısmet oldu.

Aama gerçekten teşekkürü hak ediyor bence ne dersiniz?

Bu konuyu yazacağımı söylediğimde bana ne dedi biliyor musunuz.

Zdravna’nın (Sağlık Ocağının ) yanında çeşme varya dedi,

evet dedim ne olmuş onlara?

Kurnaları bozuk çalışmıyor, şimdi sıra onlara geldi,

en geç bu yaza kadar onları da onaracağım dedi.

Köylülerimiz ve gelen misafirlerimiz kana kana, doya doya su içemiyorlar

olmaz öyle, bize yakışmaz dedi.

Bana sadece tekrar hepimiz adına teşekkür etmek kaldı.

Teşekkürler Bahattin Rafioğlu çok teşekkürler dayımının oğlu, teşekkürler.

Cevat ÇIRAK

07.12.2019

İstanbul

Not: Eminim köyümüze benzer büyük/küçük iyilikler ve katkılar yapan nice iyi yürekli köylülerimiz vardır. Bu hikayeyi bu güzel insanları tanıtmak ve gün yüzüne çıkartmak için yazdım. Atılan bu iyi niyetli adımlar öğrenildikçe ve gün yüzüne çıktıkça çok daha güzel gelişmeler, katkılar olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü iyilik de gülmek gibi bulaşıcıdır. Böyle küçük adımlar büyük seferberliklere dönüşme potansiyeline sahiptir, yaşayalım görelim. Ne dersiniz? Yanılıyor muyum?

Köyümüzdeki Okulumuz

Bugün 17 Ağustos 2019 Cumartesi. Tatil günü olduğu için iş yok. Gerçi bana üç yıldır iş yok ama 🙂 demekki işi özledim ki yazma gereği duydum. Dün geceden planladığımız program maalesef tutmadı. Sağanak yağmur son anda meteroloji tarafından bildirildiğinden evden çıkmak istemedim bugün. Nedense İstanbulda evimin salonundan bahçemizdeki yağmur damlalarının çiçeklerimin yapraklarını yıkamasını seyrederken aklıma köyüm geldi birden. Hemen açtım bilgisayarımdaki eski albümleri. Biraz nostalji yapayım, köyümün geçmişinde dolaşayım diye niyet ettim ve heyecanla sarıldım bilgisayarımın faresine. Daha ilk tıklamamla karşıma kırk yıl önce dolu dolu altı yılımı geçirdiğim köyümdeki okulum çıkıverdi karşıma.

Ne kadar sürdü o mahsun fotoğrafı süzmem, incelemem derseniz, zaman tutmadım ama içim bir tuhaf oldu. Fotoğrafa her bakışımda onlarca anı tazelendi ve zihnimde dolaşmaya başladı. İnsan hatırladıkça hepsini birden bir an önce anlatmak, paylaşmak ve anılara tutunarak kırk yıl geçmişe gidip bir köşeye sığınmak istiyor. Fakat aceleye gerek yok, istesende hepsini birden anlatamıyorsun.

Çok güzel günlerdi. Dolu dolu sağlıklı mutlu günlerdi gerçekten. Sağlıklı kelimesini bilerek koydum cümlenin başına. Neden mi? Köyde okuyan çocuklar bilir, yahu biz gerçekten ruhsal ve fiziksel olarak sağlıklı olduğumuzdan dolayı çok mutluyduk. Sevgi ile beslenince çocuklar bir başka neşe ve hayat dolu oluyor. Temiz havada gerek okulda, sınıflarda gerekse yemyeşil okul bahçesinde ne güzel anılar biriktirmişiz.

Bizim Bulgaristan Eski Cumaya bağlı Muratlar köyümüzde iki tane okul varmış bir zamanlar. Biri Türk okulu birde bizim eğitim gördüğümüz Bulgar okulu. Bir zamanlar devlet Türk ve Çingene (müslüman) ve Bulgar (Hristiyan) öğrencileri ayırmayı uygun görmüş ve bu şekilde bir sistem kurmuş. Ben şimdi işin bu tarafına çok dokunmayacağım. Dokunursam bu yazı uzar da uzar, saatlerimi alır, canımızı da sıkar, en iyisi cümleye nokta koyarak bitirelim.

Hatırlayanlar bilirde bilmeyenleri de keyifli günlerimize dahil etmek için biraz okuldaki zamanımızı nasıl geçiriyorduk onu anlatmaya çalışayım. Bilmeyenlere çok keyifli geleceğinden eminim. Bilenler zaten nasıl mutlu olacaklar size anlatamam. Mesela diyorum ki bir gün bizim sınıfımızı kırk yıl sonra tekrar bir araya getirsem, şu aşağıda fotoğrafını gördüğümüz çocuklar nasıl görünür acaba!? Neden olmasın belki bir gün bu projeyi köyde buluşur yeniden okulun merdivenlerine çıkar yeniden dondurur torunlarımıza bir anı olarak bırakırız ne dersiniz. Olmaz olmaz demeyin, neler oldu neler.

Hadi dönelim sınıflara, size okulumuzdaki bir günü özetlemeye çalışalım. Özetlemeye çalışalım diyorum çünkü hepsini yazarsam roman olur. Roman olunca fena mı olur, e olmaz tabii, hemde çok güzel olur ama okunur mu onu bilmem. Neden bilmem diyorum? Tecrubem bana uzun yazma okunmuyor diyor da ondan.

Biz köyde okula evden çıkarken koşa koşa çıkardık mesela. Bazen arızalarımız olmazmıydı? E olmaz mı, uşak aklı her zaman aynı olmaz. Ama genelde keyifli mutlu talebelerdik gerçekten. Okula ulaştıktan sonra önce ayakkabılarımızı çıkartır, düzgün bir şekilde ayakkabı dolabına düzgünce koyar, sonra sınıfa okulda bıraktığımız terliklerle girerdik. Terliklerin nerdeyse hepsi aynı model ve renk olmasına rağmen kimse kimsenin terliğini karıştırmaz, herkes kendi terliği ile ayakları üşümeden sınıfa dalardı. Düşünsenize yerler parke, ayağınızda terlikler, ve bizden önce hademenin yaktığı tutrakan marka beyaz emaye uzun soba sınıfın her köşesini sımsıcak bir yuva haline getirivermiş. Bir hayal edin bakalım, dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Ruzgar kar tanelerini ordan oraya savuruyor. İçerde muallim ders anlatıyor. Sobada kıpkırmızı olmuş, çıt çıt yanan odun sesleri odanın sessiz ruhuna farklı bir ambiyans katıyor. Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin. Ayağınızda terlikler, Yan masada yavuklunuz 🙂 öğretmen arkasını her döndüğünde ikinizde aynı anda yazmayı bırakıp bakışıyorsunuz. Küçük küçük tebessümler karşılıklı gidip geliyor. odanın içinde aşk trafiği dolu dizgin kıvranıyor. Gülücükler açıyor yüzünüzün her kasında. Gözleriniz sevgi bombardımanından fır fır olmuş bir o yana bir bu yana yetişmeye çalışıyorlar. Sadece siz mi böyle mutlusunuz hayır tabii ki de, nerdeyse bütün sınıf böyle aslında. Bir kaç arkadaşımızın yavuklusu yan sınıfta ama olsun, aradaki duvar yüreklerin pır pır etmesine mani değil ki! Bu arkadaşların gözleri saatlerde, onlar zamanı hızlı ileriye sarmakla meşgul.

Öğle yemek saati geldiğinde hep birlikte sabah kahvaltı ettiğimiz ana okulunun bodrumunda bulunan okul yemekhanesine giderken bile size onlarca anı yazarım ama, özellikle siz kendi anılarınızı cümleye yerleştirin diye açık alan bırakıyorum. Hatırlayınca mutlu olacaksınız demiyorum, zaten gülümsemeye o günleri andıkça özlemle anmaya başladınız bile. Öyle değimi ama, yalan mı ?

Daha fazla uzatmadan tadında bırakalım. Ben başlattım siz devam edin. Yazamasanız bile önümüz son bahar ve kış geliyor. Demleyin bir demlik çay, arzunuza göre kahve toplayın ev halkını siz başlatın anıları döndürmeye, isteklere peş peşe gelmeye başlayacak zaten. Beni de unutmayın. Küçük bir kuplede bana bir kelime ayırın, sevaptır 🙂

İyiki bu anıları şu an yıkık dökük okulumuzun dimdik ayakta olduğu dönemde yaşamışız diyorum. Baksanıza biraz düşününce hafızalarımıda bizimle birlikte yaşayan ve biz sağ olduğumuz sürece yaşayacak değerlerimizi keyifle onurla gururla yaşatmaya devam edebilir miydik? İşte bu yüzden en mutlu olduğumuz dönemlerde biriktirdiklerimizi bencillik edip kendimize saklamayalım. Bizden başka insanlarda bu keyifli günleri öğrensin ve ilham alsın. Evlatlarımız bu günleri yaşayamadı, onların da bu altın yılları bilmeye hakkı olmalı. Hele hele torunlarımız, olara ne demeli, zaten bir çok şeyi bizim gibi yaşayamadıklarına inandığım torunlarımız bu günleri öğrense, nasıl olur düşünsenize! Harika olur harika., Demedi demeyin alın kağıdı kalemi , yada bilgisayarınızı yazmayı deneyin, bana hak vereceksiniz. Bu altın dönem anılarından daha güzel miras mı bırakılırmış!

Hadi hafızalar tazelensin çocuklarımız ve torunlarımız bizim keyifli günlerimizi öğrensin. Bize büyüklerimiz ne öğrettiler; çocuk görerek öğrenir, ne görürse onu yapar. Çocuk ne yaparsa güzel yapar. çünkü anne babası onlara en iyisini bırakmak, devretmek için çalışır. Demedi demeyin deneyin.

En güzel günler sizin olsun

EN GÜZEL  
En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür...

Nâzım Hikmet Ran
 ( 1902  - 1963 ) 

Cevat ÇIRAK 
17.08.2019 
İstanbul 

Sizin Hiç Çocukluğunuzu Elinizden Aldılar mı?

Ben çocuktum , yıllar öncesiydi ,

En mutlu olduğum yıllarımdı yani…

İçinden dere geçen bir köyde

İki yanı orman iki yanı göl olan bir cennette

Kuş sesleri içerisinde

Mutlu mesut yaşarken

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Köyümüzdeki derede,

arkadaşlarımla ben

mandaların kuyruklarına tutunmuş yüzerken

Kurbağa yarışı yapar,

günümüzü gün ederken

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mektep avlusu içinde limonatasına top oynardık

kimin yendiği, kimin yenildiği belirsizdi

Maç biter hep beraber gider limonatalarımızı içerdik.

Hesabı kimin ödeyeceği önemsizdi,

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mektepte,

ana dilimizde konuşamazdık,

yasaktı

Biz yasak nedir bilir! dinlemezdik

doğuştan en iyi bildiğimiz dilimizi konuşurduk,

Ana dilimizi yani

Türkçeyi türkçe konuşurduk,

Çünkü biz Türkoğlu Türk

Evlad-ı Fatihanlardık

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden.

Çok gördüler,

Küçük gördüler, zorladılar,

bizi anlamadılar,

tuttular cennet köyümüzden ayırdılar,

bizi ana vatana yolladılar

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden.

Top oynardık bizim mahallenin merasında

top dereye kaçınca bizde topun peşinden

dereye dalardık.

Bir yanımızda kazlar yüzerdi

Diğer yanımızda korkudan çığlık atan ördekler

Nerde kaldı o mutlu günler,

tekrar ne zaman gelecekler?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mahalle bokluğunda (çöplüğünde)

İki takım kurar muharebecik oynardık

Hayvanlardan arta kalan yaş mısır saplarını silah yapardık

Saatlerce savaşır bir dakikada barış ilan ederdik.

Sonra gider,

En yakınımızın evinde cicili papa ziyafeti çekerdik

Bir dilim ekmek üzerine biraz yağ, kırmızı toz biber, biraz tuz,

Şimdi sorsam cicili papa nedir desem? bilen çıkar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Çelik çomak oynardık

Her yanımız çürür morarırdı ,

ama kimseden çıt çıkmazdı,

Kavga bilmezdik ,

haset barındırmazdık aramızda

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sahi sizin hiç çocukluğunuzu elinizden aldılar mı?

En mutlu yaşlarınızda içten gülücüğünüzü yarım bıraktılar mı?

Kan kardeşinizden, mahalle arkadaşlarınızdan ayırdılar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sizin hiç,

keçinizi, kuzunuzu, çok süt veren alaca ineğinizi

zorla sattırdılar mı?

En sevdiğiniz cefakar eşeğinizden,

sadık dost köpeğinizden ayırdılar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sahi,

Sizin hiç çocukluğunuzu elinizden aldılar mı?

Benim çocukluğumu aldılar,

hatta bir kısmını yarım bıraktılar

bir kısmını da çaldılar.

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Yıllar geçmiş olsa da üzerinden,

sevdikleri mutlulukları elinden alınan

kalbi kırılan çocuklar

işte bu yüzden,

hiçbir zaman,

unutmaz

ve asla affetmezler.

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Cevat ÇIRAK

01.05.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Medium.com adresinde görüntüleyin

Balkan Türkleri Muhacir mi? Göçmen Mi?

Uzun zamandan bu yana gerek sosyal medya gerekse bazı makale ve yazılarda gizli bir tartışmaya şahit oluyorum. Bazı arkadaşlar Balkanlardan göç etmiş biz Türklere özellikle muhacir denilmesi gerektiği konusunda ısrar etmeye devam etmektedir. Ben bu konuyu biraz araştırmak irdelemek istedim, sözlükler bize nasıl yol gösteriyor bir bakalım derim.

Türkiyede Türk Dil Kurumu bu konuda en önemli otorite olduğuna göre başka kapıyı çalmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Evet açalım bakalım TDK sözlüğü bize nasıl yol gösterecek;

Öncelikle Muhacir ne demekle başlayalım.

muhacir 
sıfat (muha:cir) Arapça muhācir
1. sıfat Göçmen
Yolda uzun bir muhacir kafilesine tesadüf ettik.” – Ö. Seyfettin
2. Hz. Muhammed’e uyarak Mekke’den Medine’ye göç eden

Görüldüğü üzere muhacir Arapça kökenli bir sıfat (muha:cir) Türkçe karşılığı göçmen olarak verilmiş. Peki buraya kadar her şey net. Türkçe olmayan bir sıfatı almışız Türkçemize monte etmiş kullanıyoruz.

Şimdi bir de göçmen ne demek, bir de ona bakalım müsadenizle.

göçmen 
sıfat
1. sıfat Kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk), muhacir
Ama biz de yeni göçmeniz, hâlden anlarız.” – N. Araz
2. Sıcak iklimli ülkelere giden (hayvan)

Yine bir sıfat çıkıyor karşımıza. Lakin önemli bir fark var. Öz Türkçe bir kelime ile karşılaşıyoruz. Türk Dil Kurumu sözlüğü göçmen kelimesini ne güzel açıklamış, ” Kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk), muhacir.

Görüldüğü üzere Arapça bir kelime olan muhacir ile Türkçe bir kelime olan göçmen aynı anlamları taşıyan farklı dillere ait iki sıfat olarak karşımızda duruyor.

Peki biz hangisini kullanmalıyız?

Benim tercihim Türkçe olan göçmen kelimesi olacaktır.

Neden derseniz ?

Çok basit, çünkü ben Türküm de ondan.

Ama hala ben muhacir kelimesinde ısrar ediyorum diyenler olabilir.

Saygı duyarım iki kelimenin anlamı da aynı olduğuna göre sorun yok.

Sorun bence başka bir temelde,

Dilimizi zaten 550 yıl boyunca Arapça ve Farsça dillerinin harmanlanmasından meydana getirdiğimiz osmanlıca denen ve hiç bizim özümüzle alakası olmayan bir dile hizmet etmeye devam etmek konusundaki ısrarımız olacaktır.

Tartışmanın boyutunu genişletmek isteyenler olabilir.

Mesela;

Biri/birileri çıkar Ama büyük önderimizde göçmenlere muhacirler diye hitap etmiştir, sen ondan daha iyi mi bileceksin diyebilir.

Cevabım var elbet. Doksan küsür yıl önce kullanılan bir Türkçe ile kaleme alınmış sözler bunlar. Cumhuriyetimiz kurulduktan ve harf devrimi yapıldıktan sonra güzel Türkçemizi yaban otu gibi sarmış sarmalamış bu yabancı kelimelerle yazmak zorunda olduğumuzu kimse unutmamalıdır.

Güzel Türkçemiz her dilde olduğu gibi zaman içerisinde gelişmiştir, her geçen gün de gelişmeye devam etmektedir. Dolayısı ile bize bügün göçmen sıfatını (kelimisini) kullanmak yakışır. Eskiye rağbet etmek, bizim olmayanda ısrar etmek neden?

Ayrıca unutulmamalıdır ki,; Büyük önderimiz Söylev’i kaleme alırken o günkü güncel ve alternatifi olmayan yazıyı ve dili kullanmak zorunda kalmıştır. Bugün kitapçılardan alıp okuduğumuz ”Nutuk” günümüz Türkçesi ile güncellenerek basılmaktadır. Orjinalini herkes alıp okuyabilir mi ? Hayır. Hadi diyelim okudu, okuduğunu anlayabilir mi? Cevap yine Hayır olacaktır.

Bir diğer önemli konu da

Birde Ensar Muhacirler vardır. Yani ; Dinleri ve inançları uğruna, Mekke’den Medine ye göç eden Müslümanlar vardır. Fakat onların yukarıda anlatmaya çalıştıklarımla direk ilgili ve alakası yoktur

 Neden yoktur derseniz;

ensar 
isim, din b. (***) (ensa:rı) Arapça enṣār
isim, din b. (***) Hz. Muhammed’e hicret zamanında yardım eden Medineliler

Mekke’de gelen Müslümanlara yardım edenlere ise Ensar denir.

Balkanlardan göç eden Türklere ensar demek isteyenler çıkabilir, kesinlikle olmaz kullanılmaz diyemem. Fakat unutulmamsı gereken en önemli husus ensar muhacirler İslamiyetin yayıldığı dönemde hicret etmiş ve sahip çıkılmış ilk islam dinine inananlardır. Balkanlardan göçün altında yatan nedenler çok farklıdır. Olayı putperestlerden kaçanlarla, bir başka semavi dinin zülmünden kaçanların meselesi gibi göstermek doğru bir çözümleme olamayacaktır. Olur diyen çıkarsa dönüp bugünkü orta doğu batakılığında birbirini katleden sözde müslümanlara hak vermiş olacaktır.

Biz Balkan göçmenlerinin durumu çok daha ağır yaptırım ve şartlar içermektedir. Sadece dini tanım ve nedenlerle izah edilemez bir vahşetle karşı kaşıya kalmıştık. Maddi manevi ve insani olarak çok daha ağır şart ve koşullarda işkence ve zalimlikle tüm haklarımız ve kazanımlarımız elimizden alınmaya çalışılmış ve belli bölge ve dönemlerde alınmıştır. Daha ileri giderek soykırımdan söz etsek yeridir.

Cevat ÇIRAK

12.02.2019

Yediler Ormanında Kayak

Okullar yarıyıl tatiline girmişti.

Kış kendisini iyiden iyiyi’ye hissettirmeye başlamıştı.

Sokaklarda kar seviyesi rahatlıkla diz boyuna ulaşmıştı

Hatta bazı yerlerde çok daha faza kar görülmekteydi.

Aşağı Mahalle Çocukları evlerine kapanmıştı diye, düşünmeyin

Dünya döndükçe aşağı mahalle çocuklarını kimse özgürlüklerinden alıkoyamazdı.

Hepimizin skileri (kayakları) vardı.

Bazıları eski fıçı tahtasından bazıları daha basit ağaç malzemeden, bazılarımızdan ise pırıl pırıl kırmızı renkli Pirin marka skilerimiz vardı.

Baban kardeşimle beni hiç ayırmaz, birimize ne alırsına diğerine de daha iyisini alırdı.

Mesela benim kızağım tahtadan altı hızlı kaysın diye demirle güçlendirilmişti. Kardeşimin kızağında ise daha fazla demir vardı, sadece üst oturma kısmı tahtadandı. İkisi de özel yapımdı. Komşu Naçıköy’deki (Makreopol) kooperatifin marangoz ustasının imzasını taşıyorlardı.

Skilerimiz (kayak takımlarımız) ise kırmızı renkli Pirin marka, dükkandan satın alınmıştı. İkisi de aynı boy, ikisi de takım halinde alınmış, altları beyaz üstleri kırmızıydı. Kayışları (baton kısımları) beyaz meşinden ayakkabıya göre ayarlanabilir mekanizma ile tamamlanmıştı. Kardeşimle ikimiz karıştırmayalım diye altlarına ve yanlarına kendi isimlerimizi yazmıştık.

Bütün yazı mağazada (bodrum) asılı duran skilerimizi karla buluşturma zamanı gelmişti.

Bir gün önceden mahalleden birkaç arkadaş anlaşmış sözleşmiştik. Kalın giyineceğiz ama mutlaka yarın sabah köyümüzün kuzeyinde bulunan Yediler ormanına kayak koşmaya gidecektik. Tüm hazırlıklar bir gün önceden tamamlanmıştı demiştim ama, bir türlü sabah olmak bilmiyordu.

Erken yatmıştım, uyumak için hiç sevmediğim halde süt bile içmiştim ama bir türlü zaman ilerlemiyordu. Sabaha kadar dışarıda uğuldayan sert rüzgarın sesini dinleyerek geçirdim.

Nihayet sabah olmuştu.

Hızlı bir şekilde karnımı doyurduktan sonra artık evden çıkıp maceraya atılma zamanı gelmişti.

Kapımın arkasında dimdik yaslanmış duran kayaklarıma bakınca, en güzel kayaklar benimkiler dedim içimden, yüzümde tebessümle yanlarında yaklaştım ve elime alıp yere koydum. Önce paltomu giydim. Şalımı bağladım, son olarak kafama kalpağımı (bir tür kışlık şapka) geçirdim. Eldivenlerimi giymeden ayakkabıların boyuna göre kayaklarımın ölçüsünü ayarladım. Hazırlıklar tamamdı, her şey hazır görünüyordu. Eldivenlerimi ellerime geçirdim kayakları omzuma koydum ve adeta maceraya dalar gibi attım kendimi sokağı.

Çok sıkı giyinmiştim ama dışarıda kar yağmaya devam ediyordu. Hava tahmin ettiğimizden daha serti, işimiz kolay olmayacağı benziyordu.

Evlerinin önünde bekleyen arkadaşları bir araya geldik , eksik gedik var mı diye kontrol ettik. Evet bir arkadaşımız çok istemesine rağmen ailesinden izin alamadığı için gelemeyeceğini öğrendik. Bir eksiktik ama kararlıydık. Şartlar ne olursa olsun , Yediler ormanına gidilecek ve en tepe noktaya kadar yüründükten sonra, bayır aşağı kayaklarımızı koyverecektik.

Yanlış anlaşılmasın hava eksi derecelerde, kar diz boyu, sert bir rüzgar ve biz daha hedefe ulaşmadan soğuktan donmuşuz ama ziyanı yok, bu hayal gerçek olacak, dönmek yok, dönenin kaşığı kırılsın. Fazlası var eksiği yok.

Hepimiz Yediler ormanın en tepe noktasındayız. Yan yana dizilmişiz. Son hazırlıklar yapılıyor. Hepimizin kayakları ayaklarımıza geçirilmiş, paltoların tüm kopçaları (düğmeleri) kontrol edilmiş, yünden elle örülmüş şallarımız düzeltilmiş ıslak eldivenler sıkı sıkı iplerinden bağlanmıştı.

Önümüzdeki sık ormanlık içinde nasıl biteceği belli olmayan maceramız başlamak üzereydi. Kar şiddetini arttırıyor, rüzgar savrularak ordan oraya yön değiştiriyordu. Sadece el parmaklarımız mı donmuştu sanıyorsunuz, hayır elbette. El ayak parmaklarımız soğuktan ne yapacağını şaşırmıştı, karnımız aşırı soğuktan ağırmaya başlamıştı ama, hepimiz kuyrukları dik tutuyorduk. Kimseden bir gevezelik ve mırıldanma ibaresi alınmıyordu. Zaten ben vazgeçtim, dönüyorum diyen olsa rüzgardan sesini duyuramayacaktı.

Bir iki üç … yüksek volumlu start sesini duyduk el işaretini gördükten sonra yokuş aşağı koyveriverdik kendimizi. Hepimiz aynı anda çıkış çizgisinden fırladık, bazı arkadaşlar biraz ustalıklarından biraz da uyanıklarından arayı açmaya başlamışlardı. Uyanıklık diyorum çünkü, bende kayaklarımın altına yağ sürmüştüm. Daha hızlı kaymak için evde bulunan gündöndü ve ya katı yağlarla kayaklarımızı yağladığımız olurdu.

Rüzgar arkamızdan itiyor, hızımız her saniye artıyor ve kayakların kontrölü her an zorlaşıyordu. Hıza dikkat edeceksin, arkadaşına çarpmamaya dikkat edeceksin, aynı zamanda da önündeki koca koca orman ağaçlarına çarpmayacak manevra yapacaksın, hiç kolay sanmayın, çok çok zor bir iş. Yaşamayan ne bilsin. Aslında şu an tek tek bir odaya çekip sorsanız hepimiz çoktan pişmanız, lakin bir arada sorsanız kimse burnundan kıl aldırtmaz.

Çıkmışız bir yola gidiyoruz gündüz gece. Bir an önce koyun sayalarının yanındaki pınara kadar kayacağız ve oradan toparlanıp hemen evimize sıcak sobanın köşesine yığılıp kalacağız. Macera hızla devam ederken, pişmanlığımız hızla artıyor, ve yavaş yavaş yorgunluk ve soğuktan kontrolü kaybetmek üzereyiz.

Süratle akıyorum, zig zag yapıyorum, bazı ağaçları aştıktan sonra kayaklar bir tümsek üzerinden geçiyor , zıplıyor, yere düşer düşmez ise toparlamak bana düşüyor, sorun yok toparlıyorum, ama zor toparlıyorum, yorgunluğumuz ve pişmanlığımız artarken, maceramız devam ediyor.

Hesaplarıma göre önümdeki iki ağacın arasında geçin onların önündeki kocaman bir ağaç kökünün etrafından geçip yoluma devam edeceğim diye hesap ediyorum ve kıl payı gerçekleştiriyorum. Böyle manevralar keyfimize keyif katıyor. Ben buları düşünürken küt diye bir ses duyuyorum, Birden bir sessizlik anı yaşıyorum. Bir kaç dakika sonra gözlerimi açıyorum. Bir de ne göreyim. Burnumun dibindeki ağaca sarılmışım. Başım hafif hafif ağrıyor, Kayakların biri ayağımdan fırlamış, diğeri hala ayağımda. Oturduğum yerde belli ki bir kaç dakika kalmışım, üstüne oturduğum karlar erimiş ve donuma kadar ıslanmışım. Ziyanı yok burda kalmaya devam edersem donacağım , kaldığım yerden devam etmeliyim.

Artık bundan sonrasına gazi olmuş yaralanmış bir asker gibi devam ediyorum. Daha yavaş gitmeliyim diyorum, daha sakin, bir çarpma daha yaşarsam bayıldığım yerde donarım diyorum.

Bitiş çizgisine ulaştığımda şükür ediyorum. Sıcak sobanın yanına bulunduğum pınarın yanından en çok on beş dakikada, ulaşırım diye hesap ediyorum. Evimize yaklaştım. Hızla yürümeye çalışıyorum ama, koca ağaçla çarpışmamdan bu yan geçen sürede, ağırılarım sızılarım artıyor. Kendimi daha çok dinlemeye başlıyorum. Ağırılarım artıyor, canım hem soğuktan hem de yorgunluktan acıyor. Pişmanlık diz boyu. Sadece ben mi öyleyim diye yanımdaki arkadaşlarıma bakıyorum; onlar da aynı berbat bıkkın, bitik, duyguları yüzlerine yansımış berbat durumdalar. Birbirimize moral vererek evlerimize yaklaşıyoruz. Evinin kapısını gören ayakkabıları ile atıyor kendine sobanın yandığı odaya. Bahçe kapmızı görünce enerjimin bitmek üzere olduğun fark ediyorum. Kapının kolunu tutup kapatacak gücüm yok ; bir şey olmaz deyip açık bırakıyorum. Elimdeki kayakları kapı girişine adeta fırlatıyorum. Kapıyı usulca açıp sobanın sıcaklığını hissedince bir maceranın sonun daha geldiğimizi anlıyorum.

Ağırılarım sızılarım var ama, söylenemem, şikayet edemem, ses çıkartırsam bir o kadar fırçayı da ev halkından yiyeceğim biliyorum.

Sessizce üstümü değiştirmiş, kuru kıyafetlerimi bir şekilde üstüme geçirmişim. Sobanın üstündeki ıhlamur kaynayan çaydanlık gözüme ilişiyor, sobanın içinde yanan odun sesleri çıtırdıyor, dalıp dalıp giderken yorgunluktan sızıp, uykuya dalıyorum.

Cevat ÇIRAK

20.01.2019