Bizim Köyde Kurban Bayramı

Adı üstünde bayram sevilmez mi !?

Hele bir de çocuk yaşlarda bayram yaşamak nasıl güzel bir mutluluk anlatamam size.

Çocuklar genelde şeker bayramını (ramazan ) daha çok severler öyle değil mi?

Adı üstünde şeker bayramı.

Ama ben kurban bayramını da çok severdim.

Benim kurban bayramı ile ilgili büyük unutulmaz ders niteliğinde bir anım var.

Bayramlar köyde bir başka güzeldir.

Hele bir yaza denk geldiyse bizim oranın lisanıyla mısmıl bayram olurdu.

Hadi gene çocukluğuma götüreyim sizi.

Tam tamına kırk bir yıl öncesine gidelim.

Kurban bayramı gene tam benim istediğim gibi yaza denk gelmiş.

Urbalar bir hafta öncesinden kasabadaki büyük GUM denen magazinden (mağazadan)

alınmış.

Hepsi gıcır gıcır, hele ayakkabılar, nasıl anlatayım size beyaz bağcıklı, üstü kırmızı kumaş,

altı beyaz lastik kauçuk karışımı, tam ayağıma göre, baş ucumda yatağımın altına bayramı

bekliyorlar.

Bayramın ilk gününe kadar her sabah kutusunu açar bakarım sonra özenle tekrar yerine

koyarım.

Günler geçmek, gitmek bilmez.

Üç gün kaldı, iki gün kaldı, bir gün kaldı derken uykusuz geceler geçirirsin.

Bu sene aldığımız pantolonda kendinden kemerli.

Bir örnek becanım e ha ama.

Biz köy çocukları ne olacak, bir çift ucuz ayakkabıya çikolata kutusu bulmuş gibi seviniyoruz

işte.

Köy dediysem de hemen öyle küçük görmeyin bakalım.

Kocaman köy bana göre.

İki yazovir (göl), ortasından geçen şarıl şarıl yaz kış akan bir dere.

Kuzeyi komple boydan boya orman ve koruluk.

Köyde 550 hane yaşıyor, ağırlıklı türk, canlı yaşayan bir köy.

Durun daha bitmedi be ya, benim köyüm öyle iki kelime ile anlatılır mı hiç.

Bir ana okulu, bir ilk okul bir de orta okul; yani toplam 3 ayrı bina, hatta öğrenci çok olursa

bir de iki derslikli prefabrik okul, hepsi yan yana dizilmiş durumda.

Bahçelerinde futbol basketbol voleybol sahaları, bir adet kantin, yemekhane, bir kütüphane

ve en sevdiğim tiyatro ve kino (sinema) salonu.

Yaz akşamlarını nasıl unuturum, köye güzel bir sinema filmi geldiği zaman kinocu (makinist)

İbrahim ağam açar köyün ses sistemi bütün köylü duyar filmin geldiğini.

Akşamı bekler mutlu olur köylü canlarım, sabırsızlanırlar, filme yetişmeye çalışırlar.

Yani sevgili okuyucu köy diyorum ama, bana göre cennet.

Köy lafı çocuk kalır yanında.

Düşünsenize bizim köy artı komşu Boğazkesen ve Yeni Mahalle köylerinden gelen

çocukların doldurduğu sınıflar; cıvıl cıvıl bir hayat, anlatırken özlediğimi itiraf ediyorum

gerçekten unutulmaz günler yaşadım ben canım köyümde vallahi.

Durun be ya, daha köyümüzün çeşmelerinden bahsedeceğim.

Öyle bir köy ki tam 17 adet çeşmesi var. Neredeyse her mahalleye iki çeşmeden fazla

düşüyor.

Nereye hangi mahalleye gitsen hep su sesi duyarsınız.

Her çeşmenin kurnasından gelen su tınıları köyün merkezinden akan Beli lom deresi ile

adeta melodi yarışındalar.

Ben size sadece köyün içindeki çeşmeleri yazayım onlar size yeter.

Bir de köyümüzün dışında su kaynakları pınarlar var, hadi onları size anlatmayayım, onlar

da bize kalsın. Nazar değer be ya 🙂

Bu arada yanlış anlaşılmasın köyde şebeke suyu da var, her evde su var yani.

Öyle ki köyün ortasında bir tane de köy hamamı düşünün.

Şimdi benim anı-öykülerimi ilk kez okuyan okuyucular nerede bu köy diye merak

ediyorlardır öyle değil mi?

Nerede mi bu köy?

Deliorman eteklerinde Eski Cuma kasabasına bağlı Muratlar köyü, bizim şirin yemyeşil

canımız köyümüz.

İstanbuldan sabah çıksanız akşam olmadan köyümüzdeniz.

Ama maalesef o kadar kolay değil, arada sınır var, o da yetmez gümrük var.

Bulgaristanda kaldı bu güzel anılar.

Hasretimiz oldu, ben zaten size dediğim gibi kırk bir yıl öncesini anlatıyorum,

çocukluğumdaki köyümüzden söz ediyorum.

Hey gidi çocukluk günlerim hey, beni siz aldatınız, köyümünden kopardınız.

Bu nasıl cümle oldu böyle yahu, ama olsun böyle kalsın, içimdeki hiç tükenmeyen sevdam

kapanmayam yaramı size ancak böyle anlatabilirdim.

İşte bu eski Rumeli Beylerbeyi sancağında bulunan güzelim köyden size bir bayram anımı

anlatmaya kararlıyım da, köyümü de bu covid 19 yüzünden bir yıldır göremiyorum ya, anlata

anlata bitiremedim, kusura bakmaz hoş görürsünüz artık, daha ne diyeyim.

Kolay değil be ya, gurbette olmak gibi bir şey bu hasretlik, yakıyor ciğerimi ama ne

yapacaksınız işte, başa gelen çekiliyor maalesef.

İşte bu benim efsanem olan,

bizim köyde kurban bayramı hazırlıkları bir yıl önceden başlardı.

Durun şaşırmayın, nasıl olur demeyin merak edin biraz be ya, anlatacağım da,

biraz acele ediyorsunuz gibime geliyor bre more, yapmayın böyle becanım, e ha ama ha 🙂

Şimdi biz İstanbul gibi şehirlerde yaşayanlar ne yaparız, bayram yaklaştı kurbanlıklar pazara

inmiştir, hadi kurban bakmaya diye evden çıkarız öyle değil mi?

İşte bizim köyde öyle pazara mazar’a gitmek yok.

Köylü adam pazardan kurbanlık alır mı be ya, amma yaptınız ha.

Köylü adam tee bir yıl önceden sayasına girer yeni doğmuş kuzularının arasından kurbanını

seçer seneye benim kurbanım budur der.

Sonra o kurbana gözü gibi bakar. Samanı bolca verir, yemi torpillidir.

Diğer koyunlar ayda bir şinik (ölçü birimi) yem yerse, kurbana 1,5 şinik yem verilir.

İşte bu yüzden kurban bayramı hazırlıkları bir yıl önceden başlar bizim güzel şirin

çocukluğumu bıraktığım köyümüzde.

Hatta köy çobanına her sabah bıkmadan usanmadan bildiği halde tekrar tekrar kurbanlık

koç hakkında bilgi verilir özen gösterilmesi istenir, beklenir.

Bayrama bir kaç gün kala işler iyice kızışır evde, kolay değil kurban bayramı geliyor.

Sokak, avlu içi çalı süpürgesi ile boydan boya süpürülür, tertemiz edilir.

Evin içindeki yatak örtülerine kadar her şey değişir.

Yüklükteki bayramlık örtüler battaniyeler çıkar.

Hele siz bir de %100 yün Rodopsko (marka adı) odeyalo (battaniye ) çıkmış mı? Yatağın

üstüne serilmiş mi, saat tamam demektir, bayram gelmiştir artık.

Yani anlayacağınız bayram önce evin içine ve bahçesine gelir girer bağdaş kurur oturur.

Kırvatların (yatak) üstü yeşil kırmızı beyaz çizgi desenli Rodopsko battaniyeler ile örtülmüş

mü! Bilin ki artık yarın bayramdır.

Bu battaniyeler bir değer, servet bizim oralarda, çok kıymetliler.

Rodop dağlarının eteklerindeki meralarda otlayan koyunların yününden özenle seçilerek

dokunurlar. o yüzden evdeki misafir odası kadar değerlidirler.

Belki bir gün, o meşhur, kimsenin giremediği misafir odalarını da yazarım, kim bilir!

Bayramın ayak seslerinin ikinci işareti de ev hamurundan yoğurulmuş meşhur bayram

kolaçlarıdır, bir gün önceden hazırlanır ve konu komşuya mahalleye dağıtılır.

Kolaç’lar, bacamıza kadar geldiklerine inanılan ölmüşlerimizin ruhlarını anmak hatırlamak

içindir.

Biz saç kokutma da deriz, geleneklerimiz önemlidir bizim için, ata yadigarı gelenekler,

kuşaktan kuşağa aktarılmalı hatırlanmalı.

Olmaz başka türlü bizde be ya.

Ölülerimizi hiç unutmaz her bayram saç kokutur anarız.

Don yağı ile pesmet (bir tür yağda kızartılmış içine peynir vb. konan börek) ve akıtma (krep)

da dökülür.

Geleneklerimize bağlı yaşarız yani, hiç sekme aksama olmaz bizde.

Kurban bayramı bizim oralarda resmi olarak tatil değildir aslında, ama biz onu resmi hale

getiririz, işe gitmeyiz bir yevmiye yanar ama sağlık olsun.

Bayram bizim bayramımız, bir yevmiye nedir ki, giden para olsun, canımız sağ olsun.

Hristiyan bir ülkede olmamıza rağmen, ritüelimiz daha sabah namazından önce başlar.

Evin erkekleri sabah namazına gider, hanımlar son hazırlıkları kontrol eder.

Bilirsiniz çocuklar erken kalkmayı sevmezler normalde ama bu bayramdır be ya kalkılmaz

mı?

Çocuklar kalkar yüzlerini yıkar giyinir, tertemiz, ak pak olurlar. Biraz yetişkinler babaları ile

namaza giderler.

Daha küçük olanlar babalarının namazdan dönmesini beklerken hesap peşine düşerler.

Şöyle hesap yaparlar , babam kağıt para verir, dedem zaten garanti kağıt para verir.

Annem okşar sever vermesede olur ama verirse daha iyi olur diye hesap yaparlar.

Sonra tek tek kafalarının içinde mahalleyi dolaşırılar; üst komşum 20 stotinka (kuruş) alt

komşum beni sever 50 stotinka , karşı komşu para vermez ya lokum verir ya ceviz, derken

kurban saatine kadar zaman böyle hayal kurarak gelip geçer.

Baba eve gelince evdeki trafik artar, hoca gelir, peşkirle hayvanın gözü kapanır.

Dualar edilir, ve sonra bismillah kurban kimin adına kesiliceke rituel tamamlanır.

Bu arada çocuklar pek kurbanın yanında tutulmaz.

Yetişkin olan çocukları farklı bir görev bekler.

Size asıl anlatmak istediğim bölüm de bu bölümdü aslında.

Bizim köyde kurban bayramlarında kesilen kurbandan ihtiyacı olana dağıtılması gereken

etler ile ilgili çok güzel bir uygulama vardır, işte unutamadığım anılarımdan bir güzel

dayanışma örneğiniz anlatacağım size.

Kurban bayramında her köy evinin bahçe ya da avlu kapısına bir sepet ve ya yerine

geçebilecek temiz bir kap asılır.

Kurbanlar evde kesildikten sonra pay edilecek kısımlar özenle hazırlanır ve bir tepsiye

aynı özenle dizilir.

Bu paylar artık komşuların kapılarında asılı duran sepetlerin içine gitmeyi beklerler.

Ben bilirim bu işin nasıl yapıldığını ama bugüne kadar yaşım küçük diye hiç bu görev bana

verilmemişti.

İlk kez babam bana bu görevi uygun görmüştü bu yıl. Her detayını ve tüm süreci tepeden

tırnağı yeniden anlatmaya başlamıştı bile.

Çok meraklı ben, bu görevin bana verilmesini bekleyen ben, görev tarafıma verilince bir

heyecanlandım, hatta biraz da korktum, sormayın gitsin.

Ya tepsi ağır gelirse ya düşürürsem, ya bir aksilik çıkarsa kaza geçirirsem ve daha neler neler

düşünmeye başladım.

0niki yaşımı çoktan devirdim geçtim ama!

Bir yandan telaşımı belli etmemeye çalışıyorum, bir yandan babamın son talimatlarını

alıyorum, bir yandan da bir an önce bitsin şu iş nereden başıma aldım diye sızlanmakla

meşgulum.

Duygular şelale yani…

Hiç unutmuyorum elimde üstü örtülü tepsiyle evimizin bahçe kapsından çıktığımda,

önce karşı Ömer dedemlerin portasında asılı duran sepeti gördüm ve bir parça attım.

Kalbim ürkmüş bir kuş kalbi gibi atıyordu, ilk parça sepete girdikten sonra sanki biraz

rahatladım, ilk sepet tamam gerisi de gelir kolaymış dedim.

Sonra bir kaç ev daha gezdim onlara da sorunsuz tepsideki etlerden bıraktım.

Gayet iyi gidiyor dedim sorun yok ve benim korkular tamamen bertaraf olmuştu.

Zaten tepside de bir ya da iki parça et kalmıştı, hafiflemiştim.

Çocuk aklımla evet diyorum kolaymış, yaptım bakalım babam eve dönünce sevinecek mi?

Hem bunları düşünüyorum hemde bir an önce eve döneceğim saati-anı iple çekiyorum.

Neden derseniz evde kurban etinden kavurma var

onun hayalini kuruyorum.

Bir yandan acele ediyorum.

Bir evin daha önündeyim, sıkıntı var, sepet biraz yüksek asılmıştı, boyum kısa uzanmakla

yetişmeyecektim, bende, elimden tepsiyi yere bıraktım, eti elime aldım basket atar gibi

fırlattım, aklımca basket atacaktım.

Lakin olanlar oldu, hani bazen basket topunu atarsınız da potaya asılı kalır ya işte onun

benzeri bir durum oldu.

Fırlattığım etin kemikli kısmı sepetin içinde kaldı ama et olan bir bölümü sepetin dışında

kaldı, et ne içerde ne dışarda yani.

Para ver böyle at desen olacak iş değil ama, oluyor işte.

Benim tansiyon nabız gene fırladı mı!

Ya düşerse,

ya yerde pislenirse, kurban eti bu günah,

ya başka bir aksilik çıkarsa…

Neler neler düşünüyorum bir görseniz ne haldeyim.

Zıplasam diyorum, itmeye çalışsam, ya sepetin ipi koparsa, ya sepetin içindeki etlerin hepsi

yere serilip heba olursa.

Aldı mı beni bir telaş.

İçimden de sayıyorum bu arada; diyorum ki hani çok kolaydı, hani hallediyor’dun,

hani babandan teşekkür alacaktın.

Aaah ah, işte hayat sen nelere kadirsin.

Elbette sepete zıplamaya cesaret edemedim.

Çok çabuk öğrendiğimi sanmıştım ama, hesapta olmayan işler çıkıyor karşınıza.

Çocuksun işte telaşlanıyorsun, yük ağır ilk sorumluluğum, ama ben şu an çaresizce

terliyorum.

İlk aklıma gelen kaçmak, ama kaçacak bir şey yapmadım ki ben diyorum, kaçmak olmaz.

gerildim bittim derken, birden irkildim.

Bitirmişsin etleri dedi komşu abim.

Öyle bir ses beklemediğimden olsa gerek yerimden zıpladım.

Allahtan ellerim boştu, ya elimde tepsi olsaydı, ya tepside kalan etler heba olsaydı.

Başladım gene çocuk aklımla saydırma, uşak aklı işte be ya, ne beklersin ki başka.

Kul dara düşmez ise hızır yetişmezmiş derler ya.

Korku dağları eriyiverdi.

Ben çare düşünürken çözüm kapıma yanıma kadar gelivermiş meğer.

Ben daha durumu izah etmeye vakit bulamadan komşu abi durumu anlayıp dinlemeden

uzun boyu ile yarısı dışarıda kalan parçayı sepetin içine atıvermişti.

Benim büyük mesele ettiğim derdim sorun olmaktan çıkıvermişti.

Yüzüme tekrar kan gitmeye başlamıştı sanki, gülümsemeye başlamışım.

Ne oldu sana dedi, biraz önce çok asıktı süratın şimdi rahatladın gülüyorsun.

Hiç uzatmadan durumu izah ettim.

O da bana gülümseyerek üzüldüğün şeye bak dedi, ne var bunda, elini omuzuma attı, hadi

gidelim oyalanmayalım bayram bizi bekler dedi.

Yolda giderken de bana nasihatler vermeye devam ediyordu.

Ben gelmeseydim bile kapıyı vurur ev sahibinden yardım isterdin, olur biterdi dedi.

Bayram bugün, üzülme değil mutlu olma günü dedi.

Rahatlamıştım.

Evet çok haklıydı belki.

Ama ben kimseden yardım almadan afferin almak peşindeydim.

Çocuk aklı işte…

Eve giderken hayatımın derslerinden bir kaçını aynı anda almış olduğumu o yıllarda

bilmiyordum doğal olarak.

Gelecekte profesyonel hayatımda kullanacağım en büyük dersi alıyormuşum meğer hiç

unutmadım unutmayacağım.

O günden sonra hangi iş verilirse verilsin, işi sonlandırmadan atıp tutmak yok bende.

Büyük bir ciddiyetle ve sorumlulukla aldığım görevi en eyi şekilde yapmaya özen gösterdim.

Bir büyük ders daha, bazen çok basit ve kolay çözümleri olan sorunları bile kafamızda çok

büyütüyoruz.

Oysa sıkışınca yardım istemeyi de bilmek gerek öyle değil mi?

Çocuk yaşımda benim için büyük bir travma olan bu hadise hep aklımın bir köşesinde

durmakta ve durmaya da devam edecekti.

Yıllar sonra itiraf etmek de yine bana düşmüştü, yada artık bu kafamdaki, masada açık

duran dosyayı kapatma vakti saati gelmişti.

Ömür boyu içimde tutmak anlamsızdı.

Yıllar sonra içimden çıkartıp açık duran dosyayı kapatmış rahatlamıştım.

İşte sayın okuyucu, bizim köyümüzde kurban bayramları böyle yaşanırdı.

Şimdi düşünüyorum da

Ne güzel geleneklerimiz varmış,

Veren el, alan eli görmez bilmezmiş

Bizim köy çok güzeldi, insanları yardım sever ve sevecendi

Hayat akıp giderken bize farkında olmadan dersler vermeye devam ediyor, etmeye devam

edecekti.

Şimdi ben görevimi bir sürü maceradan sonra tamamladım ya,

elimdeki tepsi boş ya, benden iyisi yok be ya.

Bu kurban eti dağıtma görevi benim ilk görevimdi, babam daha kapıdan girince

gülümsemişti ya, ilk sessiz aferini ben almış oldum ya, benden iyisi yoktu.

Çeken bilir, yaşayan bilir, hiç unutmadım ama bu hikayeden iş hayatım boyunca hep

faydalandım.

Şimdi bana müsade sevgili okuyucu, anım zihnimde devam etsin dursun,

En sevdiğim yer sofrası kurulmuş, yerim ayrılmış, şu görev kahramanı

genç bi otursun da kavurmalar bitmeden nasiplensin be ya.

Size de iyi bayramlar, kurban bayramınızı kutluyorum, her şey gönlünüzce olsun

Hadi kalın sağlıcakla

Cevat ÇIRAK

17.07.2020

İstanbul

Aile Olmak Ne Demek

Aile Olmak
Cenneti dünyada yaşamak demek.

Sevgili biriciğim

1945 doğumlu canım anam

74 yaşındaki cefakar anam

apar topar kardeşleri davet edince

ayaklarının ağrılarına ve

yaşlılığa bağlı diğer tüm dertlerine

rağmen, sabah 05.00 sularında

kendisini kuzenimin arabasının

arka koltuğunda memlekete yani

Bulgaristana yola çıkmış

buluverdi kendini.

Bizim gözümüz yolda,

telaş sıkıntı derken,

ulaştık merak etmeyin iyiyiz

mesajını nihayet alınca

bütün bir

gece uykusuz kaldığımızı

hatırlayıp

olduğumuz yerde sızıverdik.

Bir saatlik uykunun ardından

Memleketten gelen fotoğraflarda

gördüğümüz manzara ile

bambaşka bir ruh haline

bürünüverdik.

Annesinin cenazesine son görev

için memleketine gidememiş

annem,

Biricik babasını yıllar önce

toprağa vermiş annem,

Çok geçmeden anne babasından

tek mirası agasını yani dayımı

son yolculuğuna uğurlamış annem

Kensi ailesinden kendisine miras

üç kardeş

yeğenleri arasında bambaşka

bir insan olup çıkıvermişti.

Fotoğraflarda annemi böyle mesut

böyle canlı ve neşeli görünce

inanamadım ama ne yalan

söyliyeyim

çok ama çok mutlu oldum

sevindim.

Akşam olunca bir daha kontrol

edeyim dedim.

bu sefer vaziyeti canlı

görmek için görüntülü aradığımda

evet dedim, evet gerçekten

kardeşlerinin arasında cıvıl cıvıl

neşeli bir sohbet koyulaşmıştı.

Bu özlenen ortamını görünce

sadece annem adına değil

Kendi adıma da çok sevindim.

Anam, benim güzel,

fedakar cefakar anam, babasının

evindeydi.

Ailesinin kanatları altındaydı.

Agasının mirası üç kardeşin

biri sağında, diğeri solunda,

bir diğer kardeşi arsaln gibi

tam karşısında,

eşler torunlar gelinler ve nihayet

yengesi arasında çok mutlu.

Musmutlu yüzler, keyifli sohbetler

Sesler gururlu, cumleler onurlu ,

bedendeki durumlarda

bir özgüven patlaması

eee dedim bu bildiğimiz

geleneksel büyük mutlu aile

sofrası,

daha ne ister insan,

Burda yapılacak tek bir şey

kalıyor geriye

Sağlığımıza muhabbetimize

sohbetimize

soframızın bereketine

birlik ve beraberliğimize

Bol bol şükür etmek, gerek.

Aile bu demek…

Aile huzur ve mutluluk demek

En çok ta güven demek

Aile bunaltan yaz sıcaklarında

Gölge demek, nefes demek.

Aile sevgi demek, saygı demek,

Zor günlerde sıkıntılı dönemlerde

Arkana taş olmak demek,

Aile bazen doya doya hasretlik

ve mutluluğa ilaç demek.

Aile öz toprak demek

En derindeki kök demek,

yüreklere su serpmek demek

Aile çöl sıcağında bir yudum su

bir avuç teselli demek.

Durun durun kesmeyin

Bakin aklıma aile ilgili hangi söz

geldi.

Düzenli aile hayatı olmayan ülkeler, kolay yıkılırlar.”

derler.

Bu gece şu yukarıdaki fotoğrafa baktığımda ne görüyorum biliyor musunuz.

Biz büyük Türk Milleti olarak dünya durdukça böyle ailelere sahip olduğumuz sürece hiç yıkılmayacağız, hep birlik ve berberlik için yaşayacağız ve yaşatacağız.

Ne Mutlu Türküm diyene.

Cevat Çirak

21.11.2019

Brigada

Evden çıktığımdan bu yana durmadan koşuyorum. Kalbimin atışlarını duymaya başladığımda anladım yorulduğumu. Bizim evden horemak (meyhane) önüne kadar adeta koşmamış kopmuşum. Köyümüzü boydan boya ortadan ikiye bölen Beli Lom deresinin üzerine taştan yapılmış köprünün üstüne geldiğimde, fark ettim koştuğum uzun mesafeyi. Biraz soluklanmak için köprünün kollarına teslim ettim kendimi. Kalbim göğüsümden çıkmak üzereydi. Beli lom deresi gür bir şekilde taşıdığı sularını aşağıki yazovire (göle) yolcu ediyordu. Su ahenkle dans ediyordu. Suyun melodik sesini duyunca huzur kapladı içimi. Biraz daha sakinledim. Oysa evden nasıl panikle çıkmış durmadan koşmuştum. Geç kalırım diye koştum aslında. Köyümüzün merkezinde, horemak’la yan yana olan magazine (bakkal dükkanı) yetişmeliydim. Köprünün üstüne saatime baktığımda daha yarım saat vardı kapanmasına. magazine yetişmem gerekiyordu. Tamam dedim yetiştin sakin ol.

Magazine girdiğimde satıcı neden geldiğimi anlaşmıştı sanki.

Gülümseyerek hangisinden vereyim diye sordu.

İki çeşit var biri soslu biri sade.

Ben hemen karşılık verdim, ikisinden de birer tane olsun dedim.

Bu balık konserveleri çok iyi katık dedi. Kırda karın doyurmak için çok isle (iyi) bunlar, hiç uğraşmıyorsun, açıp yemeye başlıyorsun, hazır yemek dedi. Ben evet onaylıyorum anlamında sadece kafamı öne sallayarak onay verdim. Başka dedi? Arkadaşların limonata aldı, peynir aldı, birazda helva alan oldu dedi. Tamam bana da ver aynılarından, kıra boş gitmek olmaz dedim. İçimden kırda aç kalmak, ele bakmak olmaz, biraz fazla alayım da belki alamayan olur beraber yeriz dedim. Birlikte yenen yemekler, nasıl bereketli olur bilirisiniz. Allah korusun, ya oralarda acıkır aç kalırsak ne yaparız diye iç geçirdim çocuk aklımla. Nasıl olsa param var, ne istersen alabilirdim , öyle yaptım, istediğimi aldım. Gülümseyerek maganizere (satıcıya) elimdeki parayı uzattım. Maganizer para üstünü uzatırken, bir kaç tane de morena (çikolatalı gofret) alsaydın, yemekten sonra isle gider, desert olur dedi. Avucumda duran para üstünden alması için elimi biraz öne uzattım, tamam dedim, öyle olsun haklısın. Şimdi biraz rahatladım. alışveriş tamamlanmıştı. Magazinden çıkarken teşekkür ettim satıcıya. Oda beni nazik bir şekilde uğurladı. İstersen bekle , beraber çıkalım, bende kapatıyorum diye seslendi. Çok yoğun bir gün geçirdik bugün dedi. Neden diye sormak ihtiyacında değildim,ama maganizer devam etti, brigada olduğu zaman öğrenciler geliyor, onu bunu çok alıyorlar, iyi iş oluyor, bereket versin dedi. Sonra beraber koyulduk yola. Nerdeyse eve kadar bir daha hiç konuşmadan yürüdük.

Tarif edilmez heyecan içerisindeydim. İlk kez brigadaya katılacaktım. Biliyordum bu gece heyecandan uyuyamayacaktım. Eve gelir gelmez annemin de yardımıyla çantamı hazırladım. Bir büyük şişe de su koydum ranitsama (sırt çantası), hazırdım artık. Yatağımda yattığımda uyumadan önce yarını biraz hayal etmeye çalıştım, güzel şeyler hayal ettim hep, çok derinlere dalmışım, derin bir uykuya dalmış, uyumuşum.

Sabah erkenden kalkmıştım,

Annem, nereye gideceksiniz ? Sorusuyla atıldı evimizin mutfağından.

Malina ( ahu dudu ) toplamaya dedim, bize öyle söyledi muallim, çok heyecanlıyım bakalım nasıl olacak diye devam ettim. Heyecandan ne diyeceğimi bilmiyor, sevinçten uçuyordum.

Nasıl oluyor anlamıyordum, ama annem her zaman benim halimden anlardı.

Çok kolay dedi, hiç korkulacak bir şey yok, çok keyifli olur malina toplamak. Ama dikenlerine dikkat et, ellerin kolların yara bere olacak, sonra teselli etmeye çalıştı, sıkıntı yok eve gelince krem süreriz, çok acımaz dedi.

Bu anneler olmasa biz ne yapardık? Nasıl olurdu hayatla mücadelemiz? İyi ki varlar dedim içimden. Hele benim annem dedim, ne cefakar, ne gayretli bir anne, her şeyi kardeşimle benim adıma düşünüyor dedim. Sonra biraz daha düşündüm ve son kararımı verdim. Dünyadaki annelerin hepsi böyledir dedim. Kim yavrusuna kıyabiliri ki? Her ilk adım bir anne desteği ile başlıyor, anneler bu yüzden çok kıymetli. Allah anneleri başımızdan eksik etmesin. Amin.

Annem çok güzel bir gün olacak senin için, unutulmaz bir gün olacak, bir o kadar da keyifli saatler geçireceksin dedi.

Kızlı-Erkekli cıvıl cıvıl, şen şakrak bir gün sizi bekliyor , çok beğenecek memnun eve döneceksiniz diyerek benim evimden uğurladı.

Ranitsamı (sırt çantamı) yüklendim doğru okula gittim. Hepimiz aynı durumdayız galiba, herkes hiç uyumadan sabaha çıkmış gibiydi, gözlerimiz şiş, keyiflerimiz mızmız, ruh halimiz karışık vaziyetindeydi.

Öğretmenlerimiz de gruba katılınca koyulduk yola. İstikamet Yeni Mahalle yolu üzerindeki malina bahçesi. Okul bahçesinden malina bahçesine seyahatimiz yürüyerek yirmi bilemedin yarım saat sürdü.

Bizden önce gelen köy kooperatifimizin kadın işçileri çoktan işe başlamıştı. Malina dolu tahta kasalar birer birer sıraların dışındaki açık bir alana kat kat dizilmekteydi. Güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıştı. Serin sabah havası ısınmaya, içimizi dışımızı ısıtmaya hazırlanmaktaydı. Muallimlerimiz ve kooperatif brigadiri (yöneticisi) her sıraya iki öğrenci olacak şekilde paylaşımlar yaptı. Ellerimize birer adet tahta kasa tutuşturuldu ve kısa bir iş tanımı yapıldıktan sonra görev başlamış oldu. Boyumuz kadar malinalar içerisinde bir o dalda bir bu dalda kızarmış olgunlaşmış malinaları avuçlarımıza topluyor, ezmeden sıkmadan özenle kasaları dolduruyorduk. Alıştıkça toplama hızımız artıyor, bu arada sohbetlerimiz de şenleniyordu. Önce sıralardaki emekçi işçi kadınların yanık sesli olanları şarkıları türküleri yüksek sesle okuyor, melodiler tarla içinde yankılanıyordu. Rodopların bülbülü Kadriye Latifova türküleri çok söyleniyordu. Sarı gülüm var benim, ela gözlerine kurban olduğum ( ), ve bir çok bilinen şarkı türkü sözleri tüm ekip üyelerinin katılımı ile koro halinde okunuyordu. Deliormanın ve Rumelinin hüzünlü sesi Sıdıka Ahmedova dan yavrumdan ayrıldım ( ) türküsü büyük bir çoşkuyla koro halinde söylendikten sonra malinalık içerisinde bir süre sessizlik olur. Öyle bir yanık türküdür ki o, gurbette kimsen olmaya bile, sanki gurbette evladın, bir yakının varmış gibi hüzünlenir insan. Ayrılıklar gelir aklına. Malina bahçesi küçük bir sessizlikten sonra, yeniden giderek renklenir, kahkaha sesleri, gülücükler, derken, keyifli bir ortam yeniden oluşuyordu. Bu sefer yardıma gelen genç öğrenciler gaza geliyor coşuyordu. Ama onları türküleri şarkıları biraz farklıydı. Mesala gençler, Emil Dimitrov şarkılarınından ”O malka eli” ( (Türkçesi Berkant Samanyolu)) şarkısını yavukluları ve sevdikleri ile birlikte söylüyordu. İşçi kadınlar da zaman şarkıya eşlik ediyordu. Bir başkaydı gençlerle tarlada omuz omuza çalışmak. Bulgaristanın en büyük assolisti Lili İvanova şarkıları herkesin dilindeydi. Mesela benim eski arkadaşlarım şarkısını ( СТАРИ МОЙ ПРИЯТЕЛЮ https://www.youtube.com/watch?v=0_0uqB7-Jts ) ) dillere destan bir şarkıydı. ) herkes ezbere bilir büyük bir çoşkuyla söylerdi.

Güneş yükselmiş, kızdırmaya başlamıştı. Başımıza güneş geçmesin diye şapkalar giyilmişti. Şapkası olmayanlar mendillerini başlarına şapka yerine bağlamışti. Mendili de olmayanlar çaresiz değildi, onlar da gazete kağıdından farklı model şapkalar yaparak başlarını korumaya almıştı.

Okuldan yardıma gelen biz taze öğrenciler ise yeni yeni brigadaya alışmaya çalışıyorduk.

Brigada dediğimiz şey işte buydu. Bir nevi öğrenci işçi dayanışması diyebiliriz. Köyümüzün kooperatifinde yaz aylarında işler yoğunlaşınca insan kaynağı ihtiyacı açığı oluşuyordu. İşte böyle durumlarda Kooperatif yöneticileri okul yönetimlerinden yardım talep ediyor, öğretmen ve öğrenciler de koşa koşa, seve seve yardım elini uzatıyorlardı. Brigada Rusça bir kelimeydi, türkçesi tugay anlamına geliyordu. Sosyalist sistemin örgütlü bir dayanışma modeli olarak topraklarımızda o dönemlerde sıkça kullanılıyordu. Anadolu topraklarında öteden beri var olan imece üsülünün organize edilmiş haline benziyordu.

Bu dayanışma modeli o dönemin öğrencileri için derslerden kaytarma, soluklanma ve daha da önemlisi yavuklun sevgilin varsa onunla kırda bahçede randevulaşma modeliydi.

Biz öğrencilerden korkulurdu; Bir yandan kooperatifimize destek oluyor, bir yandan aşklarımızı tazeliyor, şen şakrak bir hayat sürüyorduk. Hey gidi gençliğimin güzel deli dolu günleri hey.

Bizim ilk brigada tecrübemiz olmasına rağmen, deneyimli üst sınıf öğrencilerinden görerek ve öğrenerek keyifini sürdürdüğümüz bir modelden söz ediyorum aslında.

Malina sıralarında ikişer kişi olarak görev alan bizler, eğer yavuklumuzun sınıfı da brigadaya katıldıysa, hemen aynı sıradaki arkadaşımızla anlaşarak sevgililerimizi yanımıza alır, kumrular gibi romantik bir ortamda malina toplamaya devam ederdik. Düşünsenize sevdiğinizle birlikte aynı sıradasınız. Malina topluyorsunuz. En olgun ve güzellerini dalından kopartıp sevgilinize armağan ediyor, eğleniyorsunuz. Gözlerinizin içi gülüyor, yaşamak ama ne yaşamak diyorsunuz.

Ne yorgunluk, ne kızgın güneşin dalgaları, kavrulsanız bile umurunuzda olmuyor hiç bir şey. Şarkılar, türküler, fıkralar, şakalar eşliğinde dayanışma içinde deli dolu bir gün ve günler geçiriyor yorulduğunuzu hele çalıştığınızı hiç anlamıyorsunuz.

Öğle saati gelince bambaşka serüvenler sizi bekliyor. Yemek molası genelde en az bir buçuk saat oluyor. Maksimum yarım saatiniz yemekle geçiyor, geriye bir saat kalıyor. Bir saat bizim gibi kanı kaynayan gençlere böyle durumlarda ciddi bir zaman dilimi. Nemi yapıyoruz? Yeni Mahalle ile bizim köyümüzün tam ortasında yukarki yazovir ( göl ) var *, bizim çalıştığımız tarlaya bu yazovir 5 dakika mesafede. Yaz sıcağında serinlemek kim istemez ki? Hele grup olarak niyetelendiyseniz değmeyin keyfine. Bir saat toplu halde güneşlenip yüzdükten sonra tekrar işe dönüyoruz. Ne dolu keyifli günler yaşıyoruz, sevdiğiniz yanınızda , keyifler tıkırında, akşam olsun istemiyorsunuz. Serüvenlerimiz bitmek bilmiyor, her anı dolu dolu bir şiir gibi gün geçiriyoruz. Brigada dediğimiz şey toplu halde bir şölen, toplu halde bir dayanışma, bir kaynaşma modeli de aslında. Lakin her güzel anının, günün, bir sonu oluyor öyle değil mi. İşte akşam olmak üzere. Toplanan malinalar akşam saatlerinde gelen kooperatif araçlarına yükleniyor, satıldıkları fabrikalara pazarlara gönderiliyor.

Kooperatifte çalışan köylü kadınlar çıkınlarını alıp evlerine dönmeden hepimize teşekkür ediyorlar. Biz öğrenciler mutluluk sarhoşu olmuşuz, bu vaziyette geldiğimiz yola koyuluyoruz. Evlerimize vardığımızda hala güzel geçen bir günün sihiri etkisindeyiz. Evet yorulduk, evet biraz güneşi yedik, ama bir o kadar mutlu keyifili anılar biriktirdik. O gece yemekten sonra hemen yatıyoruz . Yorgun bedenelerimiz sıcak yataklarına kavuşunca deliksiz bir uykunun tadına keyfine varıyorlar. Sabah olunca, perdeler açılıp güneş havasız odayı sıcacık gülen yüzü ile ısıtınca anlıyorsunuz ne kadar yorululduğunuzu . Odanızın penceresini açıp temiz havaya kavuşunca hayat sen ne cömert ne güzelsin yaşamasını bilene diyorsunuz.

Yataktan kalmadan biraz yorgunluk keyfi kaçamağı yapmak istiyorsunuz. Perdelerin uçmaya başlamasından anlıyorsunuz güneşlenmiş sıcak ılık havanın odanızın içinde dolaştığını. Dün renkli bir gün, bugün mis gibi hava, size yeni mutlu günlerin müjdecisi gibi geliyor . İşte o zaman aklınıza Nazımın o meşhur dizeleri geliyor. Yaşadım diyebilmek için.

Yaşadım Diyebilmek İçin

Bilir misin?

Bir gün kuş olup uçacaksın

İşte o an gelmeden ise yaşayacaksın

Yapmadığın şeyleri yapacaksın

Belki bir şarkıya aşık olacaksın

Onu durmadan dinleyip iki gün sonra unutacaksın

Belki de bu şarkıları söyleyeceksin

Her söylediğinde kalbin yeniden atacak 

Kim bilir belki de bir bilim insanı olur da kendini onlara adarsın

Herkes sana karşı koyarken sen bunu para istemeksizin yaparsın

İşte bundan dolayı sen yaşayacaksın

Kimsenin yaşamadığı kadar

Atamın çocuğuyum diyerek ülken için öleceksin belki

Ama ölürken asla pişman olmayacaksın 

Çünkü sen bileceksen her zaman senin kanınla onur duyacak 

Bir gençlik olacak önünde

Bilmem aşık olursun belki de

İşte o zaman onun için her şeyi yapacaksın

Sadece bir gün de olsa

Onu sevdiğini hep dile getireceksin

Ya astronot olursan ne yapacaksın

Uzaya hükmedeceksin 

Diğer insanlara uçtum diye hava atacaksın belki de

Ta ki uçağın çoktan icat edildiğini hatırlayana kadar

Kahraman olmaya ne dersin 

Bir itfaiyeci olarak o ateşlere atlamak

Ve insanları kurtarmak

Seni hayata bağlayacaktır emin ol

Belki de 2 gün uyumadan ders çalışacaksın

Sonunda kötü not alacaksın

İnek olacaksın

Ama bil ki çocuklarına çalıştım diyebileceksin

Ah unutma ki öğretmen olmak da çok güzel bir şey

Çünkü çocuklara öğreteceksin

Bazen  sinirlensen de 

Onları çok seveceksin

Bilemem hiç insan olmayı denedin mi ama

İşte denediğinde yaşamından daha da önemlisi yok, anlayacaksın

Ama bunun sadece senin hayatın olmadığını bilip 

Hayvanları koruyacaksın

Belki de bir gün yeniden doğmak isteyeceksin 

Ve o gün doğacaksın ve bunların hepsini yaşayacaksın

Ne için mi?

Yaşadım diyebilmek için
  • Yukarıkı yazovir ( göl) artık yok , kurutuldu.

Cevat ÇIRAK

30.04.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Medium.com adresinde görüntüleyin