Karıncanın Kerameti

Cemal bu sabah telaşla uyanmadı

Her sabah ki telaşından eser yoktu.

Kalktı çok sakin bir şekilde önce traşı gelmiş mi onu kontrol etti.

Bugün her şey mükemmel olmalı dedi içinden.

Özenle traş oldu, sonra duş aldı.

En güzel kıyafetlerini giydi.

Özel günler için sakladığı parfümünden sıktı.

Sonra saate baktı, saat her sabahki kalktığı saatten erkendi.

Evinin kapsını kapatırken bir şey unttum mu diye dönüp arkasına bakmadı.

Oysa her sabah evden çıkmadan önce her şeyi en az iki kez kontrol ederdi.

Cemal bugün sanki gidip de tekrar dönmeyecekmiş gibi haraket ediyordu.

Otobüs durağına vardığında yine saatine baktı, en az yarım saat erken gelmişim dedi.

Neyse ki aylardan hazirandı, beklemesinde bir sakınca yoktu.

Her zaman gazete okuyan Cemal bu sabah otobüs durağının direğine yaslanmış duruyordu.

Çok anlamsız bir duruştu bu, gözlerini bir boşluğa sabitleşmiş sanki donup kalmıştı.

Zamanın nasıl geçtiğini anlamadı Cemal. Otobüs geldi yolcular binince haraket edildi.

Otobüs tıklım tıklım doluydu, yolcular terle karışık her şey kokuyorlardı,

Hele o sarımsak kokusu yok mu, aç olan midelere zehir gibi geliyordu.

Her sabah bu kötü kokulardan rahatsız olan Cemal bu sabah oldukça sakin ve huzurluydu.

Kimseye laf etmiyor, içinden söylenmiyordu, tam tersi yüzü etrafa gülücükler saçıyordu.

Her sabah birlikte yolculuk ettiği arkadaşları bile bu duruma anlama verememişlerdi.

Kimse otobüste hayırdır Cemal deme cesaretini gösteremedi, sadece baka kaldılar.

Cemal olduğu yerden ara sıra gelinen durağı kontrol ediyordu.

Bir şey daha yapıyordu Cemal, belirli aralıklarla sağ cebine eline sokuyordu.

Belli ki cebinde önemli bir şey vardı, ama ne olduğunu kimse bilmiyordu.

Karaköy vapur iskelesi durağında otobüsten indi Cemal.

Oysa bu durak onun her sabah indiği durak değildi.

Cemal her sabah kapalı çarşı durağında iniyordu.

Arkadaşları Beyazıt durağında inmişlerdi ama meraktan çatlıyorlardı.

Cemal halletmem gerken bir işim var demişti sorduklarında.

Başki hiç bir bilgi yoktu arkadaşlarının elinde, bu yüzden merak ediyorlardı.

Bu durum hiç normal bir durum değildi, lakin kimseden bir tahmin çıkmıyordu.

Bu arada Cemal biletini almış adalar vapuruna binmişti.

Vapur Karaköy limanından haraket ettiğinde adeta düdüğüyle yeni doğan güneşi

selamlıyordu.

Adalar vapuru burnunu Haydarpaşa limanına doğru çevirdiğinde manzara muhteşemdi.

Sabah mahmurluğu ile yeni güne merhaba demeye kalkan Kız Kulesi karşılarındaydı.

Muhteşem manzara karşısında büyülenmemek imkansızdı,

birden martı sesleri vapurun motor sesini unutturmuştu, yolcuların keyfi yerindeydi.

Vapurdaki simitçinin keyfi daha çok yerindeydi. Herkes birer ikişer simit alıyor

martılarlarla paylaşıyordu.

Hatta bazı yolcular peş peşe ellerindeki simit parçalarını havaya atıyor martılar

yakalayanınca keyiften dört köşe oluyorlar, tekrar simitçi diye haykırıyorlardı.

Kız kulesi ne martılara kulak asıyor, nede yolcuların

martı doyurma yarışı ve telaşı ile ilgileniyordu.

Kız kulesine kendinden beklenen nazı ve ihtişamı sergilemekle meşguldu.

Güneş yükseldikçe kız kulesinin güzelliği vapurun yolcularını ihtişamı ile mest ediyordu.

Cemal içinden, evet dedi doğru seçim yaptım, olacaksa böyle güzel olmalı dedi.

Vapur artık İstanbul boğazından çıkmış karşı adalara doğru yol alıyordu.

Vapur denizin dalgaları ile boğuşurken Cemal kararını vermişti, Heybeli adasında inecekti.

Vapur Burgaz adadan başlayarak yolcusunu sırasıyla indirmeye başlamıştı.

Sıra Heybeli adaya geldiğinde Cemal anonsu duydu oturduğu yerden kalktı, ve yürüdü.

Heybeli ada hafta içi olduğundan ve çok erken saatler olduğundan olsa gerek sakindi.

Sokaklarda İstanbuldaki işlerine yetişmeye çalışan çalışanlar dışında pek kimse yoktu.

Esnaf yeni güne hazırlanıyor, güzel yaz havasının etkisiyle bazıları keyifle ıslık çalışıyordu

Cemal İstanbulda başka yeşil orman olan bir yer bilmiyordu. Ama bu adayı da çok sevmişti.

Yıllar önce bir arkadaşının ısrarı ile Heybeli adaya gelmiş görmüş ve çok beğenmişti

O yüzden burayı seçmişti. Tekrar sağ elini sağ cebimine soktu, cebini kontrol etti.

Evet hala yerindeydi, duruyordu, rahatladı ve yürümeye devam etti.

Yolu takip ederek Heybeli adanın istanbulu geniş açı ile gören burnuna geldi.

Şöyle bir etrafına bakındı, en doğru yeri seçmeliydi, biraz daha yukarılara yürüdü.

Evet dedi bu iki ağacın altı hem çok gölge değil, hemde çok güneş görmüyor dedi

Cemal ne sıcağı çok severdi ne de çok serin havayı, ılık olmalıydı oturacağı yer.

Önce yere gelişigüzel bırakıverdi kendi, çimenler daha tam olarak kurumamıştı,

ama çok kulak asmadı, pantalonuma zaten bundan sonra çok ihtiyaç olmayacak dedi içinden

Biraz uzanayım dedi hemen sonra ayakkabılarını da çıkartacaktı.

Sırt üstü olarak koca gövdesini çimenlere teslim ediverdi Ceamal

Uzandığı yerden güneş hafifçe onu rahatsız ediyordu ama olsundu, keyfini çıkartayım dedi.

İki elini başının altına yastık yaptı. En sevdiği haraketlerden biriydi bu sır üstü pozisyonu

Sonra gözlerini hafifçe kapadı, bir kaç dakika kafasını dinlemek istedi.

Ama evdeki hesap çarşıya uymadı.

Gözlerini kapar kapamaz aklına köyü geldi.

Yemyeşil suyu bol köyündeki anıları canlandı.

Cemal Deliormanlıydı, köyü de Razgrad iline bağlı 250 haneli bir dağ köyüydü.

Köyünün ortasından dere geçerdi. Birden derenin gürül gürül akan suyunun

sesi kulaklarını çınlattı. Yattığı yerden yüzü gülümsedi.

Köyünü çok özlemişti. burnunda tütüyordu yemyeşil köyü,

Sekiz yıl olmuştu köyünden ayrılalı, hiç kolay değildi, ama mecburdu Cemal hasret çekmeye

Sekiz yıl önce büyük bir karton kutuda bir tırın dorsesinde

Bulgaristan sınırından kaçak olarak Türkiyeye kaçmıştı Cemal,

Kaçarken de yanında üstündeki pantalon ve tişörtten başka üç kuruş parası ile kaçmıştı.

O gün bugün gurbetteydi Cemal, acıyı bal eylemiş, özlemini törpülemek için,

sevdiklerini hatırlamamak için deli gibi çalışmıştı ama nafileydi, insan memleketini,

sevdiklerini ata yurdunu özlüyordu, fakat kader sabır diyordu, sabır.

Cemal güneş yükselince güneşten korunmak için sol tarafına döndü,

gözleri açıkken sağ cebi geldi aklına, ve sağ elini cebine sokarak cebindekini kontrol etti.

Sol tarafına döndüğü sırada hemen göz hizasında bir yeni yakılmış fakat söndürülmüş bir

sigara izmariti gördü Cemal.

Ne acelesi varsa sahibinin yazık olmuş sigaraya dedi içinden.

Sonra deniz dalgalarının sesini duydu.

Biraz ileride dalgalar adanın kıyısındaki taşları dövüyordu.

Hayat kaldığı yerden devam ediyordu, her şey yolundaymış gibi devam ediyordu.

Cemal tekrar başını çimenlere yasladı ama bu sefer sola dönük olarak tekrar uzandı.

Gözlerini yine kapadı, on dakika da olsa biraz uyumak kestirmek istedi.

Ama nafile bir uğraştı bu istek.

Pamuk elli anacığı geldi gözünün önüne, Cemalinin gergin yüzünü şefkatli parmakları ile

boydan boya okşadı, yüsünde dokunmadık yer kalmamıştı, sanki içine bir huzur serpilmişti.

Ah anacığım dedi Cemal içinden, bir bilsen nasıl özledim, bir bilsen kokuna nasıl hasretim.

Hafifçe gözlerinin nemlendiğini hissediyordu Cemal ama olsundu.

Bu hissi bile yaşamak müthişti. Anam dedi içinden bir bilsem neler çekiyorum,

bir bilsen bu sekiz yıla neler neler sığıdırdım. Ağlıyordu Cemal hemde hıçkırarak

yüreğine taş basarak ağlıyordu. Çok birikmişti, hep içine atmıştı Cemal, hiç kolay değildi.

Annesi bir Balkan Türkü deli orman anasıydı. Şalvarını hiç çıkartmayan, çok çalışkan,

sabırlı, fedakar bir kadındı Sevdiye anne.

Cemal coşmuştu bir kere, özledikleri peş peşe sıra gözetmeksizin aklına geliyordu.

Sevdiye anacığı bir dızmana böreği yapsaydı şimdi, yanına da bir tabak ağda (pekmez)

olaydı, Cemal kimseye bırakmadan, kimseyi düşünmeden bir tepsi böreği tek başına yerdi.

Hele anasının yaptığı kıvırma börekleri çevre köylerde bile bilinirdi.

Cemal artık dayanamıyordu, hasretlik, özlem, dolmuş taşmaya başlamıştı.

Daha fazla anasını ve yemeklerini düşünmemek için aniden kapalı gözlerini açıverdi.

Karşısında yine o sigara izmariti bıraktığı yerde duruyordu, pek kulak asmak istemedi.

Tam biraz da sağıma döneyim bakalım dedi ama dönemedi,

Önündeki sigara izmaritinin arkasında kıpırdayan bir şey gördü.

Hafifçe kafasını yattığı yerden kaldırdı, hareket eden şeyin ne olduğunu anlamak istedi.

Önce bir ekmek kırıntısı gördü, kıpır kıpır bir yükseliyor bir iniyordu, ama bir türlü

sigara izmaritinin Cemale doğru olan tarafına geçemiyordu ekmek kırıntısı.

Karıncayı gördükten sonra anladı Cemal durumu, tam da tahmin ettiği gibiydi.

Küçük bir tek karınca, bir yerden ekmek kırıntısı bulmuş evine götürmeye çalışıyordu.

Ama sigara izmariti beri tarafına geçmesine izin vermiyordu.

Karınca sürekli deniyor, ama tam geçti geçecek derken ekmek kırıntısı zirvedeyken

pat diye geri düşüyordu.

Cemal içinden hiç kolay değil dedi, ekmek arslanın ağızında, çabalamadan olmuyor dedi.

Bu sırada karınca bilmem kaçıncı defa aynı ekmeğini izmaritin üstünden geçirebilmek için

denemeler yapıyordu, ama her seferinde başarısız olmasına rağmen ısrarla devam ediyordu.

Cemal karıncaya dönerek ekmek kolay kazanılmıyor diyerek sağ tarafına dönmeye karar verdi.

Döner dönmez önce sağ cebini yine kontrol etti, ve usulca tekrar çimenlere serildi.

Yüzü terden parlıyordu, hava epey ısınmıştı.

Cemal gerçekten biraz uyumak istedi, ve gözlerini kapatmadan önce tişörtüyle biraz terini

kuruladı ve göz yaşını sildi.

Ağlamaktan şişen gözlerin normale dönmesi için biraz zamana ve

dinlenmeye ihtiyacı vardı. Cemal gözlerini kapatarak usulca uykuya dalmak istedi.

Ama yine başaramadı.

Bugün on dakika dahi olsa Cemale uyumak haram edilmişti sanki.

Gözlerini kapatır kapatmaz bu sefer kumral saçlı, mavi gözlü Zeynebi geldi aklına.

Aslında aklında değilde sanki karşısında dizlerinin üstüne çömelmiş de Cemal’ine sevgi dolu

gözlerle bakıyordu.

Zeynep çok güzel bir kızdı, Gerlovo vadisindeki köylerden birinde doğmuş tatlı dilli bir Türk

kızıydı. Çok güzel bir sesi vardı, o nedenle türkü deyince akla her yerde her zaman Zeynep

gelirdi. Rodop dağlarını bre Pakizem türküsünü ondan güzel okuyan yoktu.

Sırf bu yüzden Cemal ona söz vermişti , yaz tatili gelince bir yolunu bulup Zeynebini Rodop

dağlarına gezmeye o muhteşem güzelliği görmeye götürecekti.

Cemal sözünde durmuş ve Zeynebi ile koca balkanı aşarak Rodop dağlarını üç gün üç gece

gezmişlerdi. Zeynebin Cemal’ine olan sevdası Rodop dağlarını gördükten sonra üç kat

artmıştı.

Rodop dağlarının güzelliğini bilmeyenler görmeyenler ilk kez gördükleri

güzellikler karşısında adeta küçük dillerini yutarlar derlerdi.

Görmeyen kaldıysa hala geç değil görmenizi şiddetle tavsiye ederim.

Rodop dağlarının %83 Bulgaristan %17 Yunanistan topraklarındadır.

Pirin, Filibe Kırcaali, Mestanlı şehirleri Rodop dağları içerisinde yer alır .

Mayıstan sonra giderseniz yeşilin bu dünyada kaç tonu varsa hepsi ayrı bir güzellikte görmek

size de nasip olur.

Suyu, doğası havası nasıl anlatsam bilemiyorum ki.

Sadece şunu söyleyebilirim size bu dağlarda yaşayan insanların ömrü dünyadaki en uzun

yaşayan insanlar sınıfındadır.

Ben demiyorum bilim adamları tespit etmiş ve tüm dünyaya örnek göstermişler.

Zeyneple Cemal Rodop dağlarındaki üç günlük gezinin ertesinde evlenmeye karar vermişler

fakat her şey usulünce olmalıymış Zeynebin tek şartı buymuş Cemal de Türk örf adetlerine

ve geleneklerine göre olması konusunda çok hassas davranmış zaten.

Cemal Zeynebi ile kendi arasında söz kesmişler ama, bu yeterli olmazmış, Zeynep anne

babasına öyle söz vermiş zamanında, ikisi de o günü beklemeye koyulmuşlar ama kader

Cemali İstanbula sürükleyivermiş işte.

Cemal snaki bir rüyada gibi bu anılarını tazelerken , Zeynebi ile bir günlük Rusçuk gezisini de

hiç unutamıyor, o günü hep hatırlıyordu.

Rusçukta Tuna boyunda bir kafede otururlarken ilk kez Zeynebini öpmüş. Rusçuk gezisini

bu özel öpücük yüzünden çok özel bir gün olarak ilan etmişti.

O gün Zeynebine ait olduğunu kendisine söylemiş ve dile benden ne dilersen demişti.

Zeynep Camaline ben hiç Varna şehrini ve Karadenizi görmedim beni oraya götürsen çok

memun olurum demişti de Cemal nasıl sevinmişti.

Varnaya söz verdiğini hatırlayınca Cemal birden irkilerek yattığı yerden kalkıverdi.

Güneş iyice yükselmiş kızdırmaya başlamıştı, bu yüzden Cemal biraz terlemişti bile.

Cemal bir hışımla tekrar güneşin ters tarafına dönüverdi.

Döner dönmez aklına yine sağ cebinini kontrol etmek geldi, hemen elini cebine attı, rahatladı

Tekrar karıncayla sigara izmaritinin savaşına ilişti gözü

Cemal bu mücadelede karıncadan yana taraf olmuştu. Karınca saatlerce ekmeğinin peşine

düşmüş ve onu yuvasına götürmek için saatlerce bıkmadan usanmadan savaş veriyordu.

Cemal karanıcanın sigara izmariti ile mücadelesini izlemeye başlamıştı.

İçinden karıncaya sigaranın etrafından dolansan aslında ne iyi olacak diye geçiriyordu. Ama

sonra kendisine kızıyordu, karınca da o kadar akıl olsa zaten bunu çoktan yapardı diyordu.

İzlemeye devam ederken bir şeyi fark etti Cemal!

Sigara üzerindeki ekmek kaya kaya izmaritin kenarına kadar gelmişti. Cemal olacak bu iş

karınca ha gayret dedi içinden. Karınca da sanki Cemali duymuş gibi davrandı saatlerce

uğraştığı ekmeğini sigara izmaritinin üzerinden geçirememişti ama gayretleri sonuç vermiş

sigaranın etrafından dolanarak ekmeğini omuzlamış olarak zaferle yoluna devam ediyordu.

Cemal çok sevindi bu duruma, nasıl mutlu oldu, ayağa kalktı ayakkabılarını tekrar giydi ve

sevinçten sağ sola zıplamaya başlamıştı.

Sonra tekrar aklına sağ cebi geldi tekrar durdu elini cebine attı, her şey yolunda değil dedi bu

sefer.

Hayır dedi, hayır ben ne yapıyorum böyle, kızgınlığı yeniden yaşama sevincine dönüşmeye mi başlamıştı ne!

Evet dedi kendi kendine Cemal Mücadele etmelisin, pes etmek yok dedi.

Küçük bir karınca Cemalin umutlarını yeniden ateşlemişti.

Silkelendi Cemal kendine geldi, of dedi ben ne yapıyorum böyle.

Babası geldi aklına, daha doğrusu babasının nasihatleri bir bir geçiyordu gözünün önünden

Bizde taş üstüne taş koymak var oğlum, olanı satmak yok. Biz çocuklarımızın geleceği için

hep böyle çalışır biriktiririz. Gün gelir düşeriz bunda ayıplanacak bir şey yok.

Önemli olan düştüğün yerden kalmasını bilmektir.

Babasının nasihatleri bir bir zihninden akıp gidiyordu.

Sonra Cemal Zeynebine verdiği Varna sözünü hatırladı, yine tüh be sen ne yapıyordun böyle

dedi, ve kendine kızdı.

Bambaşka bir Cemal vardı artık karşımızda.

Ümitsizlik gitmiş yerine yeni ufuklar açılmıştı.

Cemal etrafına bakında bir şey arıyordu, ve yolun kenarına doğru yürümeye başladı.

Çöp kovasına yaklaşınca sağ cebindeki mektubu çıkarttı hızlı bir şekilde onu parçalara böldü

ve çöpe kovasına atarak karıncanın mücadele ettiği sigara izmaritinin yanında geldi.

Artık zaman çok değerliydi,

Hiç vaki kaybetmeden dizlerinin üzerine çöktü, sonra gözleri saatlerce mücadele etmiş ve

zafer kazanmış karıncayı aradı ama bulamadı.

Karınca çoktan ekmeğini ile yuvasına ulaşmıştı.

Öyle pişman olmuş bir hali vardı ki sığınacak tek bir yer vardı artık .

Ellerini açtı dua etmeye başladı Cemal;

Allahım beni affet

Her zaman bağışlayan yüce rabbim bu karıncayı bana sen gönderdin,

Senden af diliyorum, sana sığınıyorum diye yalvarıyor ve göz yaşlarına hakim olamıyordu.

Sabaha erkenden kalkıp Heybeli adaya intihar etmeye gelen Cemal küçük bir karıncanın

yardımı ve yol göstermesi ile yeniden hayata tutunmaya karar vermişti.

Karıncanın kerameti Cemali kurtarmış hayata döndürmüştü.

Allahım ben zaten bir pantalon ve tişörtle anavatanıma kaçmıştım, sekiz yıl gece gündüz

çalışarak kazandıklarımı kaybettim diye intihar etmeye karar vermişim, ucunda ölüm yok ya

tekrar çalışır kazanırım ne olur beni affet.

Dua ettikçe hafifleyen Cemal rahatlamış ve anne annesinden öğrendiği ilk duayı tekrar etmeye başlamıştı. Önce Arapçasını sonra Türkçesini okuyor, okudukça rahatlıyordu Cemal.

Bismillahirrahmanirrahim
Rabbi Yessir ve la tüasir
Sehlil Aleyna bi fadlike ye müyessir
Rabbi zidne ilmen ve fehmen nafian
Ve temmim bil hayri

Allah’ım senin sonsuz merhametin ve yardımın olmadan ben bu işi yapamam. Allah’ım

bütün hayırlı işlerimi zorlaştırma, kolaylaştır, ilmimi artırarak yaptığım işleri bana ve

çevreme faydalı kıl, ve işlerimi en hayırlı şekilde sonuçlandır.

Dua ettikçe ve karıncadan aldığı ders aklına geldikçe Cemal ümitlerini yenilemiş olarak bir

süre sonra sakinleşmişti.

Çantasında getirdiği halatlar ve ipleri de kendisinden utanarak ve sıkılarak intihar

mektubunu yırtıp attığı çöp kovasına poşetle birlikte attı ve son yükünden de kurtulmuş oldu.

Zaman epey ilerlemişti. Cemal tekrar geldiği istikamete doğru emin adımlarla yürümeye

başladı.

İstanbula gidecek vapur iskeleye yanaşmak üzereydi.

Cemal yetişebilmek için adımlarını sıklaştırdı.

Vapuru kaçırmak ve bir saat daha adada zaman kaybetmek istemiyordu.

Kafasında dükkanını kurtarmak için yeni planlar yapmaya başlamıştı.

İstanbula döner dönmez hemen Beyazıttaki yol geçen hana gidecek bu mesleği öğreten ve sevdirten Artin Ustasına durumu anlatacak ve yol göstermesini yardım etmesini isteyecekti.

Heybeliada her zamanki sükunetle akşama hazırlanırken Cemal yeni heyecanlara yelken

açmaya hazır hissediyordu kendisini.

Cevat ÇIRAK

14.01.2020

Not: Hikaye ikinci bölümle devam edecektir.

"Bütün çiçekleri koparabilirsiniz ama baharın gelişini engelleyemezsiniz…."

Türkiye’de geçen yıl 1.3 milyon çocuk doğmuş.

E ne var bunda her yıl ortalama o kadar çocuk doğuyor diyebilirsiniz.

Evet haklısınız.

Birde şöyle bakın bakalım bir şey görebilecek misiniz.

Yeni doğan bu çocukların sadece %20 sinin evinde kitap ve kütüphane var.

Geri kalan çocukların evlerinde kitap yok.

Onlar ilk 3 yaşlarını,

yani kritik dönem dediğimiz ilk 3 yaşlarını,

yani beyinlerinin %95 geliştiği ilk 3 yılı kitap görmeden geçiriyor.

Kitapla ne zaman mı tanışıyorlar doğduktan 6 yıl sonra yani ana okulunda.

Peki devam edelim,

Türkiye’de evlerde kitap yok tamam anladık, kütüphanelerde durum denir ona bakalım.

Türkiye’de 70.000 kişiye (yetmişbin) sadece 1 kütüphane düşerken.

Mesela Komşumuz Rusya’da 5.000 kişiye (beşbin) 1 kütüphane düşüyor.

Evlere dönelim, biraz daha üzerinde konuşalım.

Türkiye’de evlerin %81 de ortalama 18-20 kitap bulunuyor.

Bu kitaplarda mecburen evlerde bulunan ders kitaplarında oluşuyor.

Peki komşumuz Yunanistan’da evlerde bulunan kitap sayısı nedir?

Bizim 2 katımız

Almanyada evlerde bulunan kitap sayısı 5 katımız

Bu araştırmalar Türkiyenin üye olduğu OECD tarafından yapılmış.

Türkiye üyeler arasında sonuncu.

Hadi evleri konuştuk, durum vahim.

Kütüphaneleri de gördük durum vahimden de öte

Hadi gelin bir de okullara bakalım.

Türkiye’deki mevcut okulların %60 dan fazlasında kitap ve kütüphane yok.

Yani okullarda çocuklar bilgiye ulaşmada çaresizler.

Bilgiden kastım, öykü, roman, şiir, edebiyat)

Şimde gelelim zurnanın son deliğine

Böyle hazin bir tablonun sonuçlarına bakalım.

Türkiye’de ileri seviyedeki yazıları okuyup anlayabilen öğrenci sayısı %1 altında.

Almanyada bu oran % 12

İsrailde bu oran %9,18

OECD ortalaması %8

Peki devam edelim.

Milli Eğitim Bakanlığı verisi bize diyor ki;

Her üç öğrenciden ikisi okuduğunu anlamıyor.

Yani çocuklar ana dilini bilmiyor,

Kendi dilini bilmeyen Yabancı dil öğrenebilir mi sizce ?

peki yetişkinlerde bu oran nedir?

Türkiyede yetişkinlerde okuduğunu anlama oranı %12

Almanyada bu oran %70

Peki okuduğunu anlamazsanız ne oluyor.

Mesela küçük bir örnek verelim.

Kendini ifade edemeyen erkek şiddete yönelir.

Bakın nereden yola çıkarak nereye geldik.

Türkiye’de kadınların şiddet görmesinin altında yatan nedenler arasında

kitap okumamak çıkıyor.

Yani Kendini ifade edememek ciddi bir sorun olarak önümüzde duruyor.

Eleştirel bakmak, takım çalışması vb. konularda kendisini iyi ifade edemeyen insanlar topluluğundan inovasyon beklemek mümkün olur mu sizce?

Ya da mümkünse ne kadar mümkün?

Bilemiyorum yeterince açık ve net oldu mu?

Teşekkürler Prof. Dr. Selçuk Şirin hocam teşekkürler.

Şayet daha geniş bilgiye ihtiyacımız var diyorsanız, kaynağımı aşağıda bilginize sunuyorum.

Boyalı Beygir

Evvel zaman içindekalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken Balkanlar’da Deliorman eteklerinde Eski Cuma’ ya Bağlı şirin mi şirin Muratlar adında bir köy varmış . Köyün iki gölü, koruları, meraları, bir de köyün tam ortasından geçen serin ve engin akan bir deresi varmış. Köyün neşeli, hayat dolu, çalışkan halkı çiftçilik ve hayvancılıkla geçinip dururmuş. Köyün aşağı mahallesinde Ali, Veli ve Sali (Salih) adında üç kardeş yaşarmış. Babalarının gölgesinde ve himayesinde aynı evde mutlu mesut hayat sürerlermiş.

Güneş doğmadan kalkar güneş batana kadar tarlalarında bıkmadan usanmadan çalışırlar yaşayıp giderler imiş. Her zaman olmasa da babaları ne derse dinlerler sözlerinden çıkmazlar imiş. En büyük kardeş olan Alinin her zaman babası ile kararları pek uyuşmaz sıkıntı yaşarlar imiş. Yine öyle tartışmalı günlerden bir gün evin fedakar atı ile ilgili sorun çıkmış. Büyük oğlan Ali, iki kardeşi Veli ve Sali’yi de ikna ederek babasının huzuruna çıkmış. Baba demiş bizim beygir artık yaşlandı, gündelik işlerimizde bile yoruluyor, artık eskisi gibi çalışmak istemiyor. Orak ayından sonra güz gelecek biz yine tarlaları sürmeye bu beygirle gideceğiz ama, korkuyorum tarlalarımız sürülmeden kalacak diye eklemiş. Babası bağdaş kurup oturduğu minderin üstünden şöyle bi doğrulmuş. Sağ elindeki tespihi sol eline değiştirmiş, öfkeli ve kırgın bir sesle; Siz ne diyorsun demiş? Bu beygir bizim ailemize kaç yıldır hizmet ediyor, emek veriyor, siz hiç bunu düşündünüz mü demiş. Ben karşıyım, sattırmam beygirimizi demiş, konuyu kapatmak istemiş. Lakin bir de ne görsün! Ortanca kardeş Veli girmiş söze; Baba bende ağam gibi düşünüyorum, biz para biriktirdik bizimkini satar biraz üstüne koyar daha iyisini, güçlüsünü satın alır geliriz demiş. Tam sıra küçük kardeş Sali’ye geçecekmiş ki tecrübeli baba vaziyeti anlamış, tamam demiş, tamam anlaşıldı, nasıl bilirseniz öyle yapın bakalım demiş. Pazar günü gidin Şeytancık pazarına göreyim sizi bakalım ne iş yapacaksınız diyerek konuyu kapatmış.

Ailenin cengaverleri üç kardeş o gece çok sevinçli ve babalarına karşı ilk zaferlerini kazanmış olarak erkenden girmişler yataklarına. Gece bitmek bilmemiş, gözlerine uyku girmemiş. Sabaha kadar üç kardeş hep yeni alacakları beygiri düşünüp konuşmuşlar. Biri iri olsun, diri olsun, birde siyah olsun bana yeter demiş. Biri genç olsun, uysal olsun rengine bakmam demiş. Kimsenin gözüne uyku girmeden sabah olmuş. Kalkmışlar erkenden pazara gidecekler. Saçlarına aklar düşmüş beygirlerini hazırlamışlar, yelesini taramışlar, tımar etmişler , arabaya koşmuşlar ve pazara gitmek için yola çıkmışlar. Şeytancık pazarı Şumnu il sınırlarında yaşadıkları köye arabayla bir – bir buçuk saat mesafedeymiş. Güneş doğmadan varmışlar pazara.

Mevsimlerden yaz, aylardan haziran günlerden pazar imiş. Pazar yeri daha erken saatlerde çok kalabalık imiş. Pazarda satıcıların sesleri birbirine karışıyor, bazen gürültüden kimin ne dediği fark edilmez duyulmaz imiş. Bizim üç kafadar pek pazarcılık işinden anlamadıklarından, diğer usta pazarcılar gibi bağırıp çığırtkanlık yapmayı bilmez imiş.

Beygirlerine müşteri çıkmasa da ara sıra fiyatı soran çıkar imiş. Güneş yüzünü göstermeye başladığı saatlere yaklaşırken bizim üç kafadarın yanına kurnaz bir at cambazı gelmiş. Beygirin dişlerine bakmış, yelesini yoklamış, nallarına mıhlarına bakmış, yaşını sormuş, öğrenmesi gereken her şeyi öğrenmiş. Sonra dönmüş üç kardeşe deyin bakalım ağalar nedir bu güzel atın ederi! Büyük kardeş Ali heyecanlı bir sesle 450 demiş. Cambaz fiyatı yüksek bulmuş, olmaz demiş. Genç olsaydı 450 ederdi ama ilerlemiş yaştaki bir beygire bu para çok, 400 Leva olursa el sıkışalım diyerek elini uzatmış. Ali tutmuş cambazın elini, pazarlık başlamış. Üç aşağı beş yukarı derken cambazın ilk söylediği fiyata gelinmiş ve pazarlık bitmiş, eller ayrılmış. Cambaz kuşağından çıkarttığı para dolu kesesini açmış bir bir sayarak 400 leva parayı Alinin eline saymış. Parasını ödediği malını alıp usul usul pazarın içinden çıkmış uzaklara karışmış gitmiş.

Bizim üç kafadar çok sevinmişler, atı sattık şimdi geriye yenisini almak kaldı diyerek sevinçten bir birine sarılmışlar. Büyük ağa Ali girmiş söze, daha erken pazar bugün bereketli, aceleye getirmeyelim, yeni bir at almadan önce gidelim aç karınlarımızı doyuralım demiş. Üç kardeş gitmişler kendilerine kebapçeler (Balkan kebabı) kırnaçeler, köfteler sipariş etmişler, bir güzel aç karınlarını doyurmuşlar.

Bu arada beygiri bizim üç kafadar kardeşten alan cambaz, boş durmamış. Köyün yani Şeytancık pazaranın kenarına çıkmış, yeni aldığı atı bir ağaç gölgesine bağlamış.

Sonra yardımcısına dönerek; Bu saçı ağırmış atın önüne bir şinik arpa koyun, büyük bir kova su koyun, bol bol su içirin, saman yedirin karnını doyurun, güçlensin, kendine gelsin demiş. Kendisi de dönmüş pazara. Çok geçmeden elinde bir kutu ayakkabı boyası ile dönmüş yaşlı beygirin yanına. At bu arada bir şinik arpayı yemiş bitirmiş, bol bol su içmiş, kendine gelmiş güçlenmiş, duruşu bile değişmiş. Cambaz atın bu halini görünce ümitlenmiş, gülümsemiş, olacak bu iş, demiş, başlamış atı keyifle boyamaya. Beygirin her tarafını siyah boya ile bir güzel boyamış, saçının çok ağırmış bölgelerini kapatmak için iki, gerekirse üç kat boyamış. Alaca bulaca olan at simsiyah olmuş. Cambaz işini çok iyi biliyormuş, boyanın üstüne daha çok parlasın diye kadife bir bezle bir güzel silmiş at kuaförden çıkmış manken gibi olmuş. Sonra almış atı biraz güneşe çıkartmış, boya kurudukça daha çok parlamış, kokusu uçup gitmiş. Seslenmiş yardımcısına gel demiş zamanı geldi, yeni atımızı pazara çıkartalım, satalım demiş. Cambaz az bu cambaz değil, tanınmasın diye yardımcısına her konuda taktik vermiş bilgilendirmiş. Fiyatını da ezberletmiş. Yardımcısı almış atı çıkarmış yeniden pazara.

Bu arada

Bizim üç kafadar kardeş, karınlarını doyurmuş, sıra gelmiş kahve içmeye. Üç bol köpüklü sade kahve söylenmiş, sohbet koyulaşmış. Nasıl bir at alınacak konusunda uzlaşılmış, ellerindeki para hesaplanmış, denkleştirilmiş. İş karara bağlanmış, sıra pazara gidip yen atı bulmaya gelmiş.

Üç kardeş daha at pazarına girmeden uzaktan yeni gelen siyah atı fark etmişler. Bu at yeni, sabah yoktu demişler, konuşmuşlar. Gidelim soralım bakalım atı fiyatını demişler.

Yaklaşmışlar satıcının yanına.

Fiyat nedir usta?

Satıcı atının yelesini okşayarak Pırıl Pırıl at,

800 Leva ağam demiş.

Bizim kafadarlar atı çok beğenmiş, simsiyah at, pırıl pırıl parlıyor, diri mi diri

Çok istiyorsun demiş ortanca kardeş Veli

Satıcı oralı olmamış,

Siz bilirsiniz demiş, benim atım çok iyidir, daha ucuza veremem.

Büyük kardeş Ali girmiş söze

Ağa demiş bizim hepi topu 750 leva paramız çıkışıyor, olur dersen anlaşalım.

Koşup arabamıza köyümüze yola koyulalım demiş.

Cambazın yardımcısı talimatı daha önce aldığı için biraz diretmiş ama;

Geç oluyor, tamam sattım gitti hayrını görün demiş,

Bizim kafadarlar çok mutlu mesut, koşmuşlar yeni beygirlerini arabaya, koyulmuşlar yola. Evlerinin önündeki portaya girdiklerinde baba.. baba… diye seslenmişler sevinçten. Çok güzel bir beygir aldık simsiyah, genç besili parlak, diri mi diri…

Baba atı görünce bir irkilmiş,

Bu bizim at demiş, bu benim atım demiş

Lakin keşke demez olaymış,

Oğulları babasına gülmüşler alay etmişler, ama alınmasın diye de pek belli etmemişler

Akşam yemeğinde sofrada yarınki iş planlarını konuşmuşlar. Baba yarın yurtluktaki yasağa gideceğiz mısırları kazacağız. O yüzden çok oyalanmayın erken yatın yarın çok işimiz var demiş.

Sabah yeni bir gün, pırıl pırıl nefis mi nefis bir yaz havası olacağı daha güneş doğmadan belli, yeni bir beygir, yüzler gülüyor keyifler yerinde tarlaya yola çıkışmışlar ailecek.

Yeni atlarını otlasın diye çakmışlar meraya. Üç kardeş ve baba girmişler mısır tarlasına. Herkes tutmuş bir sıra, mısırları otlarından ayırmaya başlamışlar. Güneş yükselmeye başlamış. Tarla büyük, herkes harıl harıl çapalara sarılmış sırasını çıkartmaya bitirmeye çalışıyor. Tam serinlemeye, harareti söndürmeye , suya ihtiyaç olduğu bir sırada hava bozulmuş. Kocaman bir bulut gelmiş tarlada çalışanların üstüne,

Başlamış bir yaz yağmuru. Saniyeler içerisinde gökten bereket yağmaya başlamış. Tarla çamur olmadan çıkalım bir ağıcın altına girelim daha fazla ıslanmayalım demişler. Başlamışlar atın bağlı olduğu koruluğun yanına koşmaya. Daha ağcın altına girmeden yaz yağmuru yağmış bitmiş gitmiş. Kara bulut yerini pırıl pırıl güneşli bir güne bırakmış yerini.

Çocuklar merada otlayan beygiri görünce donup kalmışlar. Korkudan atın otladığı tarafa bakamaz olmuşlar. Yaz yağmuru atın boyasını almış götürmüş, at bir güzel yıkanmış kendine, gerçek haline dönmüş rahatlamış. ağırmış saçları ile hiç bir şeyden habersiz güzel güneşli günün keyfini çıkartmaya devam etmiş.

Baba daha yağmur dinmeden durumun farkına varmış.

Dönmüş sus pus olmuş çocuklarına

Hiç ezilip büzülmeyin,

Ben size söylemiştim değil mi?

Demiş.

Bu benim beygirim, bu benim fedakar atım, söylemiştim dinlemediniz.

Çok sevdiği atına kavuşmanın mutluluğunu yaşıyormuş

Üç kardeş ilk kazıklarını yediklerine mi yansınlar, büyük sözü dinlemenin cahilliğine mi yansınlar, bilememişler, ağacın altında öylece kala kalmışlar.

Bir yandan sevincinden atının yanına koşan babalarının sesleri yankılanıyormuş kulaklarında;

benim atım bu benim canım. benim fedakar yoldaşım…

Neden kulağımız iki tane de dilimiz bir, sanırım çok dinleyip az konuşmak için.

Cevat ÇIRAK

15.12.2019

Pazar

Aile Olmak Ne Demek

Aile Olmak
Cenneti dünyada yaşamak demek.

Sevgili biriciğim

1945 doğumlu canım anam

74 yaşındaki cefakar anam

apar topar kardeşleri davet edince

ayaklarının ağrılarına ve

yaşlılığa bağlı diğer tüm dertlerine

rağmen, sabah 05.00 sularında

kendisini kuzenimin arabasının

arka koltuğunda memlekete yani

Bulgaristana yola çıkmış

buluverdi kendini.

Bizim gözümüz yolda,

telaş sıkıntı derken,

ulaştık merak etmeyin iyiyiz

mesajını nihayet alınca

bütün bir

gece uykusuz kaldığımızı

hatırlayıp

olduğumuz yerde sızıverdik.

Bir saatlik uykunun ardından

Memleketten gelen fotoğraflarda

gördüğümüz manzara ile

bambaşka bir ruh haline

bürünüverdik.

Annesinin cenazesine son görev

için memleketine gidememiş

annem,

Biricik babasını yıllar önce

toprağa vermiş annem,

Çok geçmeden anne babasından

tek mirası agasını yani dayımı

son yolculuğuna uğurlamış annem

Kensi ailesinden kendisine miras

üç kardeş

yeğenleri arasında bambaşka

bir insan olup çıkıvermişti.

Fotoğraflarda annemi böyle mesut

böyle canlı ve neşeli görünce

inanamadım ama ne yalan

söyliyeyim

çok ama çok mutlu oldum

sevindim.

Akşam olunca bir daha kontrol

edeyim dedim.

bu sefer vaziyeti canlı

görmek için görüntülü aradığımda

evet dedim, evet gerçekten

kardeşlerinin arasında cıvıl cıvıl

neşeli bir sohbet koyulaşmıştı.

Bu özlenen ortamını görünce

sadece annem adına değil

Kendi adıma da çok sevindim.

Anam, benim güzel,

fedakar cefakar anam, babasının

evindeydi.

Ailesinin kanatları altındaydı.

Agasının mirası üç kardeşin

biri sağında, diğeri solunda,

bir diğer kardeşi arsaln gibi

tam karşısında,

eşler torunlar gelinler ve nihayet

yengesi arasında çok mutlu.

Musmutlu yüzler, keyifli sohbetler

Sesler gururlu, cumleler onurlu ,

bedendeki durumlarda

bir özgüven patlaması

eee dedim bu bildiğimiz

geleneksel büyük mutlu aile

sofrası,

daha ne ister insan,

Burda yapılacak tek bir şey

kalıyor geriye

Sağlığımıza muhabbetimize

sohbetimize

soframızın bereketine

birlik ve beraberliğimize

Bol bol şükür etmek, gerek.

Aile bu demek…

Aile huzur ve mutluluk demek

En çok ta güven demek

Aile bunaltan yaz sıcaklarında

Gölge demek, nefes demek.

Aile sevgi demek, saygı demek,

Zor günlerde sıkıntılı dönemlerde

Arkana taş olmak demek,

Aile bazen doya doya hasretlik

ve mutluluğa ilaç demek.

Aile öz toprak demek

En derindeki kök demek,

yüreklere su serpmek demek

Aile çöl sıcağında bir yudum su

bir avuç teselli demek.

Durun durun kesmeyin

Bakin aklıma aile ilgili hangi söz

geldi.

Düzenli aile hayatı olmayan ülkeler, kolay yıkılırlar.”

derler.

Bu gece şu yukarıdaki fotoğrafa baktığımda ne görüyorum biliyor musunuz.

Biz büyük Türk Milleti olarak dünya durdukça böyle ailelere sahip olduğumuz sürece hiç yıkılmayacağız, hep birlik ve berberlik için yaşayacağız ve yaşatacağız.

Ne Mutlu Türküm diyene.

Cevat Çirak

21.11.2019

Köyümüzdeki Okulumuz

Bugün 17 Ağustos 2019 Cumartesi. Tatil günü olduğu için iş yok. Gerçi bana üç yıldır iş yok ama 🙂 demekki işi özledim ki yazma gereği duydum. Dün geceden planladığımız program maalesef tutmadı. Sağanak yağmur son anda meteroloji tarafından bildirildiğinden evden çıkmak istemedim bugün. Nedense İstanbulda evimin salonundan bahçemizdeki yağmur damlalarının çiçeklerimin yapraklarını yıkamasını seyrederken aklıma köyüm geldi birden. Hemen açtım bilgisayarımdaki eski albümleri. Biraz nostalji yapayım, köyümün geçmişinde dolaşayım diye niyet ettim ve heyecanla sarıldım bilgisayarımın faresine. Daha ilk tıklamamla karşıma kırk yıl önce dolu dolu altı yılımı geçirdiğim köyümdeki okulum çıkıverdi karşıma.

Ne kadar sürdü o mahsun fotoğrafı süzmem, incelemem derseniz, zaman tutmadım ama içim bir tuhaf oldu. Fotoğrafa her bakışımda onlarca anı tazelendi ve zihnimde dolaşmaya başladı. İnsan hatırladıkça hepsini birden bir an önce anlatmak, paylaşmak ve anılara tutunarak kırk yıl geçmişe gidip bir köşeye sığınmak istiyor. Fakat aceleye gerek yok, istesende hepsini birden anlatamıyorsun.

Çok güzel günlerdi. Dolu dolu sağlıklı mutlu günlerdi gerçekten. Sağlıklı kelimesini bilerek koydum cümlenin başına. Neden mi? Köyde okuyan çocuklar bilir, yahu biz gerçekten ruhsal ve fiziksel olarak sağlıklı olduğumuzdan dolayı çok mutluyduk. Sevgi ile beslenince çocuklar bir başka neşe ve hayat dolu oluyor. Temiz havada gerek okulda, sınıflarda gerekse yemyeşil okul bahçesinde ne güzel anılar biriktirmişiz.

Bizim Bulgaristan Eski Cumaya bağlı Muratlar köyümüzde iki tane okul varmış bir zamanlar. Biri Türk okulu birde bizim eğitim gördüğümüz Bulgar okulu. Bir zamanlar devlet Türk ve Çingene (müslüman) ve Bulgar (Hristiyan) öğrencileri ayırmayı uygun görmüş ve bu şekilde bir sistem kurmuş. Ben şimdi işin bu tarafına çok dokunmayacağım. Dokunursam bu yazı uzar da uzar, saatlerimi alır, canımızı da sıkar, en iyisi cümleye nokta koyarak bitirelim.

Hatırlayanlar bilirde bilmeyenleri de keyifli günlerimize dahil etmek için biraz okuldaki zamanımızı nasıl geçiriyorduk onu anlatmaya çalışayım. Bilmeyenlere çok keyifli geleceğinden eminim. Bilenler zaten nasıl mutlu olacaklar size anlatamam. Mesela diyorum ki bir gün bizim sınıfımızı kırk yıl sonra tekrar bir araya getirsem, şu aşağıda fotoğrafını gördüğümüz çocuklar nasıl görünür acaba!? Neden olmasın belki bir gün bu projeyi köyde buluşur yeniden okulun merdivenlerine çıkar yeniden dondurur torunlarımıza bir anı olarak bırakırız ne dersiniz. Olmaz olmaz demeyin, neler oldu neler.

Hadi dönelim sınıflara, size okulumuzdaki bir günü özetlemeye çalışalım. Özetlemeye çalışalım diyorum çünkü hepsini yazarsam roman olur. Roman olunca fena mı olur, e olmaz tabii, hemde çok güzel olur ama okunur mu onu bilmem. Neden bilmem diyorum? Tecrubem bana uzun yazma okunmuyor diyor da ondan.

Biz köyde okula evden çıkarken koşa koşa çıkardık mesela. Bazen arızalarımız olmazmıydı? E olmaz mı, uşak aklı her zaman aynı olmaz. Ama genelde keyifli mutlu talebelerdik gerçekten. Okula ulaştıktan sonra önce ayakkabılarımızı çıkartır, düzgün bir şekilde ayakkabı dolabına düzgünce koyar, sonra sınıfa okulda bıraktığımız terliklerle girerdik. Terliklerin nerdeyse hepsi aynı model ve renk olmasına rağmen kimse kimsenin terliğini karıştırmaz, herkes kendi terliği ile ayakları üşümeden sınıfa dalardı. Düşünsenize yerler parke, ayağınızda terlikler, ve bizden önce hademenin yaktığı tutrakan marka beyaz emaye uzun soba sınıfın her köşesini sımsıcak bir yuva haline getirivermiş. Bir hayal edin bakalım, dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Ruzgar kar tanelerini ordan oraya savuruyor. İçerde muallim ders anlatıyor. Sobada kıpkırmızı olmuş, çıt çıt yanan odun sesleri odanın sessiz ruhuna farklı bir ambiyans katıyor. Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin. Ayağınızda terlikler, Yan masada yavuklunuz 🙂 öğretmen arkasını her döndüğünde ikinizde aynı anda yazmayı bırakıp bakışıyorsunuz. Küçük küçük tebessümler karşılıklı gidip geliyor. odanın içinde aşk trafiği dolu dizgin kıvranıyor. Gülücükler açıyor yüzünüzün her kasında. Gözleriniz sevgi bombardımanından fır fır olmuş bir o yana bir bu yana yetişmeye çalışıyorlar. Sadece siz mi böyle mutlusunuz hayır tabii ki de, nerdeyse bütün sınıf böyle aslında. Bir kaç arkadaşımızın yavuklusu yan sınıfta ama olsun, aradaki duvar yüreklerin pır pır etmesine mani değil ki! Bu arkadaşların gözleri saatlerde, onlar zamanı hızlı ileriye sarmakla meşgul.

Öğle yemek saati geldiğinde hep birlikte sabah kahvaltı ettiğimiz ana okulunun bodrumunda bulunan okul yemekhanesine giderken bile size onlarca anı yazarım ama, özellikle siz kendi anılarınızı cümleye yerleştirin diye açık alan bırakıyorum. Hatırlayınca mutlu olacaksınız demiyorum, zaten gülümsemeye o günleri andıkça özlemle anmaya başladınız bile. Öyle değimi ama, yalan mı ?

Daha fazla uzatmadan tadında bırakalım. Ben başlattım siz devam edin. Yazamasanız bile önümüz son bahar ve kış geliyor. Demleyin bir demlik çay, arzunuza göre kahve toplayın ev halkını siz başlatın anıları döndürmeye, isteklere peş peşe gelmeye başlayacak zaten. Beni de unutmayın. Küçük bir kuplede bana bir kelime ayırın, sevaptır 🙂

İyiki bu anıları şu an yıkık dökük okulumuzun dimdik ayakta olduğu dönemde yaşamışız diyorum. Baksanıza biraz düşününce hafızalarımıda bizimle birlikte yaşayan ve biz sağ olduğumuz sürece yaşayacak değerlerimizi keyifle onurla gururla yaşatmaya devam edebilir miydik? İşte bu yüzden en mutlu olduğumuz dönemlerde biriktirdiklerimizi bencillik edip kendimize saklamayalım. Bizden başka insanlarda bu keyifli günleri öğrensin ve ilham alsın. Evlatlarımız bu günleri yaşayamadı, onların da bu altın yılları bilmeye hakkı olmalı. Hele hele torunlarımız, olara ne demeli, zaten bir çok şeyi bizim gibi yaşayamadıklarına inandığım torunlarımız bu günleri öğrense, nasıl olur düşünsenize! Harika olur harika., Demedi demeyin alın kağıdı kalemi , yada bilgisayarınızı yazmayı deneyin, bana hak vereceksiniz. Bu altın dönem anılarından daha güzel miras mı bırakılırmış!

Hadi hafızalar tazelensin çocuklarımız ve torunlarımız bizim keyifli günlerimizi öğrensin. Bize büyüklerimiz ne öğrettiler; çocuk görerek öğrenir, ne görürse onu yapar. Çocuk ne yaparsa güzel yapar. çünkü anne babası onlara en iyisini bırakmak, devretmek için çalışır. Demedi demeyin deneyin.

En güzel günler sizin olsun

EN GÜZEL  
En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür...

Nâzım Hikmet Ran
 ( 1902  - 1963 ) 

Cevat ÇIRAK 
17.08.2019 
İstanbul 

Ey Uykum

Saat gecenin bitmesine yakın

Ben yine uykumun peşindeyim

Kaçtıkça kovalıyorum

Bazen yoruldu pes edecek diyorum

Ama nerde,

yanılıyorum.

Dere tepe düz gidiyorum

Uykum kaçıyor

Ben kovalıyorum.

Kendime sesleniyorum;

Başka bir çözüm bul diyorum

Koyun saymaya başlıyorum,

bir iki üç dört , olmuyor olmuyor

sayıyı unutuyorum,

evet doğru, aklımı veremiyorum

Uykum kaçıyor ben kovalıyorum

Köyümüzün deresi çıkıyor karşıma

Çimenlere uzanarak serin akan sularından,

eğilerek ağızımla,

kana kana, doya doya içiyorum

Uykum kaçıyor ben peşinden kovalıyorum

Saat sabahın ilk saatlerini gösteriyor

Uykum önümde ben peşinde kovalıyorum

Köyümün korularından geçerken,

ey uykum,

inat eteme diyorum

Elbet sende yorulcaksın

kendi ellerine teslim olacaksın

Yapma

Ey uykum

Seni uyarıyorum

Yakalanmak istemiyorsan

Köyümden çık

İnat etme,

beni pişman etme

Çocukluğumu bıraktığım yerde

Kimse benimle baş edemez

Elime su dökemez

Beni kimse

Köyümde yenemez

Uykum Kaçıyor

Ben kovalıyorum.

Sabah ezanı ile

şükür sabah oldu

aydınlık geldi diyorum

Karanlık nöbeti

Aydınlık bir güne devrediyor.

Yeni bir güne

Merhaba diyorum

Uykumu zihnimden

Silip atıyorum.

Elveda uykusuzluk

Merhaba Yeni gün

Merhaba büyük insanlık

Merhaba

Aydınlık.

Hayırlı Sabahlar

Sevgili

Elveda

karamsarlık.

Cevat ÇIRAK

20.07.2019

Ihlamur Kokan Şehrim Eski Cuma

Dünyanın en güzel şehrinde yaşıyorum aslında. İki kıtayı birbirinden ayıran boğazı ile, şehir vapurları ile yarış eden martıları ile, buram buram susam kokan simitleri ile, olmazsa olmaz ince belli bardaklarda içilen Türk çayı ile sevdiğim vazgeçilmezim İstanbul.

Şairlerin dilinden düşüremediği istanbul benim hiç bir zaman vazgeçemeyeceğim vitaminim, can suyum, nihayetinde çok sevdiğim.

Bu şehirde çok çileler çektim, bu şehirde okudum, bu şehirde kariyer yaptım, bu şehirde ailem ve çocuklarım oldu. Nihayetinde bu şehirde emekli oldum. Bu yüzden minnet ve sevgiyle anıyorum her zaman.

Lakin başka bir şehir daha var kalbimin derinliklerinde. Doğduğum şehir, çocukluğumun en keyifli en renkli anılarını saklayan şehir. Buram buram ıhlamur kokan, beni benden alan şirin mi şirin, güzel mi güzel, canımın bir parçası şehir.

Osmanlıca sözlükte şöyle tarif edilir benim ilk göz ağrım.

” Osmanlılar zamanında, Bulgaristan’da Şumnu ile Razgrat arasında yer alan meşhur bir bölge. ”

Adına bir zamanlar Cuma-i Atik denirmiş.

Bugünkü Bulgaristan Preslav Balkanı tarafından ikiye bölünen büyük bir düzlük sahanın içinde yer alan bu küçük mütevazi şehrin sihiri herkese yetecek güzellik ve şirinliktedir.

Mayıs ayı geldi mi o şehirde doğup büyüyen herkes gün saymaya başlar.

Cuma-i Atik bugünkü adıyla Eski Cuma nasıl özletir kendisini bilemezsiniz!

Mayız ayı gelince ısrarla davet eder müdavimlerini, kayıtsız kalamazsınız, hayır diyemezsiniz, eğer durumunuz musaıt ise davete seve seve icabet edersiniz.

Yola çıkma vakti gelmiştir artık,

Büyük Üstad Yahya Kemalin Sessiz Gemi şiirindeki mısralar dökülüverir kalbinizden;

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Eski Cumaya* (Meçhule) giden bir gemi kalkar bu limandan.

*Biliyorsunuz ama hatırlatmakta yarar var şiirin orjinalinde Meçhule gider gemi.

Nasıl seyahat ederseniz edin, ister kendi aracınızla, ister otobüsle, isterseniz bir dostunuzun misafiri olarak, bir an önce varmak, şehrin merkezindeki bir kafeye yerleşip kahvenizi yudumlarken, o mis ıhlamur kokularını içinize çekmeye başlar, yaşadığınıza şükredersiniz.

İlk sevincinizi sınırı geçince hissedersiniz, bu yolun yarısıdır çünkü. Sınırdaki benzincide kahve otomatından espresso kahvenizi alır, yudum yudum şehrinizin havasına, kokusuna ve dokusuna uyum sağlamaya başlarsınız. Şaka yapmıyorum güzeldir bizim küçük kasabamız, alıştırma yapmadan, prova etmeden gitmeyin sakın, o temiz balkan havası sizi alıp çoçukluğunuza yuvarlayıverir.

Sonra hep yeşili takip ederek, yolculuğunuza kaldığınız yerden devam edersiniz.

 Ortalama bir saatlik bir yolculuktan sonra, bir mola daha vermeniz gerekecektir.

İkinci molaya beş kala yolun sağındaki lavanta tarlalarını görünce arabınızı sağa çekin, inin arabanızdan dalın tarlanın içine. Kırmızıya yakın mosmor tarlanın içinde lavantalara zarar vermeden ve derin derin nefes alarak o muhteşem taze lavanta kokularını içinize çekin. Aman büyülenmeye başladığınızı kimseye belli etmeyin, bir saatten biraz fazla yolculuğunuz daha var. Lavanta tarlasından çıktıktan çok kısa bir süre sonra Petolıçka’ ya (5 yol ağızı) ulaşacaksınız, bu sizin gelenek haline gelmiş asıl mola yerinizdir. Hadi ama ne bekliyorsunuz, saat işliyor, Özlediniz biliyorum. Sıcak sıcak bira ile nasıl bir uyumu varsa bu meretlerin, yedikçe yiyesin geliyor insanın. Siz o meşhur ızgaradan taze pişmiş olarak servis edilen kebapçelerden (balkan kebabı) en az üç tane yersiniz. Sıkıntı yaşayacağınız konu başka. O kadar çok çeşidi var ki, hangi buz gibi soğuk bira markasının olacağına karar vermeye çalışırsınız. Hatırlamaya çalışırsınız, geçen sefer Zagorka içmiştim, ondan önce Şumenska, ve nihayet dolaptan aldığınız Kamenitsa açık renkli birayı satıcıya uzatır açtırırsınız. Satıcı size bardak uzatır ama siz hiçbir zaman birayı bardaktan içmediniz ki, kalsın dersiniz, buz gibi birayı ısıtmanın ne alemi var?

Lütfen acele etmeyin, kebapçeler ağızda dağılarak midenizi şenlendirsin, hadi şimdi iki yudumda biradan yudumlayın, ooh artsın eksilmesin yarasın.

Tabaklarınız ve şişeler boşalınca şehrinize ulaşmak için geri kalan yol düşer aklınıza. Kotel Balkanına doğru tırmanış başlar. Artık bir bilemdiniz bir buçuk saat oksijen deposu, yemyeşil orman yolunu takip ederek, ilk göz ağırınız şehrinize doğru yeniden yol almaya başlarsınız.

Bir an önce varmak istersiniz, lakin dağ yolu işte, çok virajlı, dikkat gerektiriyor, aman ha acele yok. Hatta biraz daha konforlu olsun diye ortama uygun bir melodi size eşlik etse fena olmaz mı? E Hadi o zaman açın radyoyu, Balkan melodileri kulağınızın pasını alıversin.

İki şarkı, üç şarkı derken tırmandığınız Kotel Balkanından inişe geçtikten az sonra karşınıza Osmanpazarı (Omurtak) tabelası çıkıverir. Artık Eski Cuma il sınırları içerisinde olduğunuzu biliyorsunuz, sevinciniz heyecanınızı tetikler, yüzünüz zaten temiz havadan dolayı kıpkırmızı olmuştur da siz onu heyecana bağlarsınız. Sevdiğiniz çocukuluğunuzun şehrine yaklaşmaktasınız, ne büyük mutluluk.

Eski Cuma yoluna girdiniz ve aşağıda doğru inerken, eşsiz doğa tekrar size eşlik eder. Cıvıl cıvıl kuş sesleri, böcekler, doğanın melodisine ortak olan serinleten ağaç yapraklarının hışıltısı, ne muhteşem değil mi? Harika hissedersiniz, yaşadığınıza bir kez daha şükredersiniz. İyi ki buralarda doğmuşum, iyi ki Eski Cumalıyım dersiniz, kendinizle gurur duyarsınız.

Şehir Merkezine gelmeden önce yolun sol tarafında sizi Beyaz At, Ray (Cennet) hoteli karşılar, son virajda olduğunu anlarsınız.

Artık dakikalar içerisinde şehre giriş yapacaksınız. Nerden mi anladınız.

Hoteli geçtikten sonra burnunuza taze açmış ıhlamur kokuları ufak dokunuşlar yapmaya başlar. Hoş geldiniz seromonisidir bu, mis gibi ıhlamur ormanına yaklaşıyorsunuzdur. Bir an önce valizlerden kurtulup devasa ıhlamur ağaçlarının altında ıhlamur kokuları eşliğinde yeni öğütülmüş kahve çekirdeklerinin harmanına kendinizi teslim etmeye hazırlanırsınız. aslında dünden hazırsınız da tekrar heyecan sarıp sarmalar bedeninizi. E güzel şeyler bunlar, keyifli anılar biriktirmek için sıcak ve neşeli bir gün. Aman ıştınmayın şimdi nazar değmesin 🙂

Şehir Merkezine girmek üzeresiniz ben sizi son bir kez daha uyarayım bazı şeyleri hatırlatayım en iyisi.

Şehir merkezi öyle böyle değil, yoğun taze ıhlamur kokar. Bir Kafenin bahçesine oturdunuz, siparişiniz alındı, garson kız bir an önce size kahvesini servis etmek için hızlı adımlarla yanınızdan ayrıldı. Siz artık yemyeşil bir doğa içinde çocukluğunuzla, gençliğinizle, unutulmaz anılarınızla baş başasınız. Eski güzel günlerin hatıraları bir bir zihninizin derinliklerinden size merhaba demeye başlamıştır. Yıllar öncesine dönersiniz, okuldaki arkadaşlarınız, gençlik yıllarındaki cambazlıklarınız, yaramazlıklarınız, kaçamaklarınız bir bir sırayla gelir gelir aklınıza. Kim bilir belki ilk aşkınızla, oturduğunuz masayı görür hatırlarsınız. İşte tam burda yeni aldığım dınki (denim, kot) pantolonumu giymiş sevgilimi bekliyordum diye hatırlarsınız. Kendi kendinize gülümsemeye başlarsınız, Bu arada garson kız kahvenizi getirirken sizin şaşkın hallerinize bir anlam veremez, gülümser. Sizde gülümsersiniz. Yaşamak işte budur dersiniz, etrafınızda göz teması kuran, gülümseyen ve gülümseten yüzler, ne hoş değil mi?! İstermisiniz garson kız espirileri ile sizi gülümsetmişken o eski sevgiliniz şehir merkezinden geçerken sizi fark edip, merhaba desin, yanınıza oturup size eşlik etsin. Oy oy oy nasıl fantezi ama. Olmaz olmaz demeyin, neler oluyor hayatta. Siz yeterki hayal edin, arzulayın, ve üzerinize düşeni yapın, tesadüf diye bir şey yoktur. Emek , sevgi, gayret, heyecan hepsi güzel şeyler, hepsi bizi biz yapan renkli seçenekler. Siz sadece hayal edin ve sonra planlayın ve harakete geçin. Çok ince düşünmeyin, hatta bir şiirden bir kuple gelsin aklınıza. Mesela ben olsam Dağlarına bahar gelmiş memleketim derdim, gerisini düşünmezdim. Düşünsenize havada taze açmış ıhlamurların yaydığı kokular, fincandan saçılan kahve kokuları ile havada buluşuyor, buna aşk demiyelim de ne diyelim, buna sevda türküsü demiyelim sessiz mi kalalım. Biz insanız, insana yakışanı yaparız, bize yakışan da budur. Evet biliyorum, siz hala yolda karşınıza çıkan mis gibi lavanta bahçesini ve kokularını da unutmuyorsunuz. Ihlamur ve kahve kokusuna lavanta kokusunu da katarak güzel kokular üçlemesi yapmak istiyorsunuz. Amacınız maddi zenginlik değil ki insana mahsus ruhsal zenginlik. Hadi hep güzelden iyiden, insanlıktan yana olalım. kardeşe kardeşçe insanlık yaraşır. Hadi dosta selam yola devam diyelim. Yazımızı Ahmet Arifle bitirelim. İçerde (Hapiste) şiirinin son bölümünde mutluluğunu şöyle tarif eder büyük usta. ”Görüşmecim yeşil soğan göndermiş, Karanfil kokuyor cigarım. Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.*

  • İçerde şiiri – Ahmet Arif

İÇERDE  

  Haberin var mı taş duvar?
  Demir kapı, kör pencere,
  Yastığım, ranzam, zincirim,
  Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
  Zulamdaki mahzun resim,
  Haberin var mi?
  Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
  Karanfil kokuyor cıgaram
  Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…     

Ahmed ARİF

Cevat ÇIRAK

24.06.2019