Kaçıp Gideceğim Buralardan

Kaçıp Gideceğim bURALARDAN

Köyümden ayrıldığım günden beri

Unutulmuş,

bir köşeye atılmış,

sıkıştırılmış gibi hissediyorum kendimi.

Üç ilçe,

dört semt değiştirdim

bazen bir çekyat köşesinde

bazen bir kanepede

hep unutulmuş buldum kendimi.

Koca İstanbul rahat ettiremiyor beni,

Hasretlik bu,

sürekli en zayıf yerimden vuruyor,

sıkıyor canımı.

Oysa bazen,

Boğaz var daha ne istiyorsun deyip

kandırmaya çalışıyorum özlem dolu kalbimi,

lakin bir türlü beceremedim,

şu lanet kandırma işini.

Rol yapamıyorum işte neysem oyum,

evet öyleyim,

fişek, deli dolu bir yürek var bende.

Köyümden ayrıldığımdan beri

Yalnızlığı seviyorum,

kimseyle paylaşmak istemiyorum

çaresizliğimi.

Şair ‘’Yalnızlık paylaşılırsa yalnızlık olmaz ‘’ demiş

Paylaşsam ne olacak ki diyorum,

ne değişecek?

Ben köy çocuğuyum arkadaş,

kırlara, meralara, ovalara,

kör olacası ormanlara kandım,

bu güzelliklere bilerek aldandım,

uzatmayalım işte ben köyüme aitim.

Bazen ne boğaz, ne martılar ve simit

zapt edemeyecek bu yorgun hasret,

özlem dolu kalbimi,

Çekip gideceğim buralardan

hiç arkama bakmadan,

nefesim bitene kadar koşarak,

çocukluğuma geri döneceğim,

ve en sevdiğim yere kavuşunca,

önce,

bir çay demleyin,

kaldığımız yerden yeniden başlıyoruz

özlediğim hayata diyeceğim.

Sonra da oturup köyümün bir ağaç gölgesine

hasret kaldığımız günlere

gülüp gülüp kendimden geçeceğim,

kaldığımız yerden,

ufuklara mutluluklara, hasretlere,

kaybolana kadar akıp gideceğim.

işte o zaman yalnızlığım seni yendim diyeceğim.

Belki o zaman,

ey yalnızlık sana elveda diyeeceğim.

Cevat ÇIRAK

23.03.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Reklamlar

Balkan Türkleri Muhacir mi? Göçmen Mi?

Uzun zamandan bu yana gerek sosyal medya gerekse bazı makale ve yazılarda gizli bir tartışmaya şahit oluyorum. Bazı arkadaşlar Balkanlardan göç etmiş biz Türklere özellikle muhacir denilmesi gerektiği konusunda ısrar etmeye devam etmektedir. Ben bu konuyu biraz araştırmak irdelemek istedim, sözlükler bize nasıl yol gösteriyor bir bakalım derim.

Türkiyede Türk Dil Kurumu bu konuda en önemli otorite olduğuna göre başka kapıyı çalmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Evet açalım bakalım TDK sözlüğü bize nasıl yol gösterecek;

Öncelikle Muhacir ne demekle başlayalım.

muhacir 
sıfat (muha:cir) Arapça muhācir
1. sıfat Göçmen
Yolda uzun bir muhacir kafilesine tesadüf ettik.” – Ö. Seyfettin
2. Hz. Muhammed’e uyarak Mekke’den Medine’ye göç eden

Görüldüğü üzere muhacir Arapça kökenli bir sıfat (muha:cir) Türkçe karşılığı göçmen olarak verilmiş. Peki buraya kadar her şey net. Türkçe olmayan bir sıfatı almışız Türkçemize monte etmiş kullanıyoruz.

Şimdi bir de göçmen ne demek, bir de ona bakalım müsadenizle.

göçmen 
sıfat
1. sıfat Kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk), muhacir
Ama biz de yeni göçmeniz, hâlden anlarız.” – N. Araz
2. Sıcak iklimli ülkelere giden (hayvan)

Yine bir sıfat çıkıyor karşımıza. Lakin önemli bir fark var. Öz Türkçe bir kelime ile karşılaşıyoruz. Türk Dil Kurumu sözlüğü göçmen kelimesini ne güzel açıklamış, ” Kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk), muhacir.

Görüldüğü üzere Arapça bir kelime olan muhacir ile Türkçe bir kelime olan göçmen aynı anlamları taşıyan farklı dillere ait iki sıfat olarak karşımızda duruyor.

Peki biz hangisini kullanmalıyız?

Benim tercihim Türkçe olan göçmen kelimesi olacaktır.

Neden derseniz ?

Çok basit, çünkü ben Türküm de ondan.

Ama hala ben muhacir kelimesinde ısrar ediyorum diyenler olabilir.

Saygı duyarım iki kelimenin anlamı da aynı olduğuna göre sorun yok.

Sorun bence başka bir temelde,

Dilimizi zaten 550 yıl boyunca Arapça ve Farsça dillerinin harmanlanmasından meydana getirdiğimiz osmanlıca denen ve hiç bizim özümüzle alakası olmayan bir dile hizmet etmeye devam etmek konusundaki ısrarımız olacaktır.

Tartışmanın boyutunu genişletmek isteyenler olabilir.

Mesela;

Biri/birileri çıkar Ama büyük önderimizde göçmenlere muhacirler diye hitap etmiştir, sen ondan daha iyi mi bileceksin diyebilir.

Cevabım var elbet. Doksan küsür yıl önce kullanılan bir Türkçe ile kaleme alınmış sözler bunlar. Cumhuriyetimiz kurulduktan ve harf devrimi yapıldıktan sonra güzel Türkçemizi yaban otu gibi sarmış sarmalamış bu yabancı kelimelerle yazmak zorunda olduğumuzu kimse unutmamalıdır.

Güzel Türkçemiz her dilde olduğu gibi zaman içerisinde gelişmiştir, her geçen gün de gelişmeye devam etmektedir. Dolayısı ile bize bügün göçmen sıfatını (kelimisini) kullanmak yakışır. Eskiye rağbet etmek, bizim olmayanda ısrar etmek neden?

Ayrıca unutulmamalıdır ki,; Büyük önderimiz Söylev’i kaleme alırken o günkü güncel ve alternatifi olmayan yazıyı ve dili kullanmak zorunda kalmıştır. Bugün kitapçılardan alıp okuduğumuz ”Nutuk” günümüz Türkçesi ile güncellenerek basılmaktadır. Orjinalini herkes alıp okuyabilir mi ? Hayır. Hadi diyelim okudu, okuduğunu anlayabilir mi? Cevap yine Hayır olacaktır.

Bir diğer önemli konu da

Birde Ensar Muhacirler vardır. Yani ; Dinleri ve inançları uğruna, Mekke’den Medine ye göç eden Müslümanlar vardır. Fakat onların yukarıda anlatmaya çalıştıklarımla direk ilgili ve alakası yoktur

 Neden yoktur derseniz;

ensar 
isim, din b. (***) (ensa:rı) Arapça enṣār
isim, din b. (***) Hz. Muhammed’e hicret zamanında yardım eden Medineliler

Mekke’de gelen Müslümanlara yardım edenlere ise Ensar denir.

Balkanlardan göç eden Türklere ensar demek isteyenler çıkabilir, kesinlikle olmaz kullanılmaz diyemem. Fakat unutulmamsı gereken en önemli husus ensar muhacirler İslamiyetin yayıldığı dönemde hicret etmiş ve sahip çıkılmış ilk islam dinine inananlardır. Balkanlardan göçün altında yatan nedenler çok farklıdır. Olayı putperestlerden kaçanlarla, bir başka semavi dinin zülmünden kaçanların meselesi gibi göstermek doğru bir çözümleme olamayacaktır. Olur diyen çıkarsa dönüp bugünkü orta doğu batakılığında birbirini katleden sözde müslümanlara hak vermiş olacaktır.

Biz Balkan göçmenlerinin durumu çok daha ağır yaptırım ve şartlar içermektedir. Sadece dini tanım ve nedenlerle izah edilemez bir vahşetle karşı kaşıya kalmıştık. Maddi manevi ve insani olarak çok daha ağır şart ve koşullarda işkence ve zalimlikle tüm haklarımız ve kazanımlarımız elimizden alınmaya çalışılmış ve belli bölge ve dönemlerde alınmıştır. Daha ileri giderek soykırımdan söz etsek yeridir.

Cevat ÇIRAK

12.02.2019

Fotoğrafçı Sali Muallim

Sabahın ılık yeli sınıfımızın açık penceresinden süzülerek içeriye dalıyor hala uyumakta olan ruhlarımızı uyandırmaya çalışıyordu. Çok erken saatlerde kalkmaya alışık biz köy çocukları nedense bugün uyku mahmurluğunu üzerimizden atamamıştık. Birden sınıfın kapısı açıldı ve sınıf öğretmenimiz kendinden emin adımlarla sınıfın ortasını adeta yararak kara tahtanın önündeki masasına doğru ilerliyordu. Sınıf birden kendine gelivermiş uykudan eser kalmamıştı. Hepimiz oturduğumuz rahlelerimizde derse hazır hale gelmiştik bile.

Sınıf öğretenimiz, bugün haftalık değerlendirme yapacağız çocuklar, defter ve kitaplarınızı kaldırın sohbet edeceğiz diyerek konuya girivermişti bile.

Önce ders notlarımızı kontrol etti. Bizim oralarda öğretmenler sınıfta bir öğrenciyi imtihan ettiği zaman verdiği notu önce kendi not defterine sonra bizdeki not defterlerine (belejnik) işler imzalardı. Bizde aldığımız notu eve dönünce velimize imzalatır ertesi günü öğretmenimize gösterirdik. Çok şükür benim bu konuda hiç sıkıntımız olmadı. Derslerim hep beş ve altıdan aşağı olmazdı. Bizim zamanımızda en yük not altıydı. Öğretmen tek tek hepimizin notlarını kontrol ettikten sonra, çocuklar size bir duyurumuz var diyerek, hepimizi meraklandırmıştı. Okulumuzda öğrencilere yönelik kurslar açılacak dedi. Açılacak kurslar fotoğrafçılık ve iş makineleri kursu olacaktır. Katılma mecburiyeti yoktur, katılmak isteyenler ders sonunda tarafıma adlarını yazdırabiliriler. Kontenjan sınırlı olacağından acele karar vermenizde fayda var diyerek duyuruyu bitirmişti.

Ben hemen fotoğrafçılık kursuna adımı yazdırmıştım. Bu kurs nedense her öğrencinin ilgilisini çekiyordu fakat zor olur düşüncesiyle arkadaşlar pek kayıt olmaya yanaşmıyorlardı. Benden başka sınıfta bir arkadaşım daha kayıt olmuştu. Köyümüzde ilk kez böyle bir kurs açılıyordu. Toplam kontenjanı bilmiyordum, farklı 6,7 ve 8’ci sınıflardan toplam 8 öğrencinin kayıt yaptırdığını öğrenmiştim.

Düşünsenize bundan kırk yıl önce bir köy okulunda fotoğrafçılık kursu açılıyordu. İlk kursiyerlerden biri de ben olacaktım. Bu yazdıklarıma inanmayanlar olabilir, ama bu benim içim bir mucizeydi. 1970 li yılların ortalarında Kuzey-Doğu Bulgaristan coğrafyasında Eski Cuma şehrinin Muratlar Köyündeki bir köyün çocukları fotoğraf makinası ve fotoğrafla buluşacaktı. Biz bugün bile bunun hayalini kuramazken sosyalist bir ülkenin köyünde çiftçilerin, emekçilerin çocukları fotoğrafçılık öğreneceklerdi. Bu müthiş ötesi bir şeydi.

Dersleri kimin vereceğini hepimiz biliyorduk. Bizim köyde bu işlerden anlayan tek bir kişi vardı, oda köyümüzün öğretmenlerinden olan Sali Muallimdi. Sali Muallim köyümüzdeki fotoğraf çeken ve bunları işleyebilecek karanlık odaya sahip tek kişisiydi.

Kurs yeri büyük okulun yanındaki bizim baraka olarak tabir ettiğimiz, sonradan ilave edilen prefabrik okulun sol tarafındaki sınıfın bitişiğindeki küçük bir odada yapılacaktı. Kurslar akşam saatlerinde yapılacaktı. Haftada 2 gün ve 2 saat olarak planlanmıştı. okul dönemi aynı zamanda kurs dönemi olarak geçerli olacaktı. Dersler akşam saat beşte başlayacak yedide bitecekti.

İlk dersimiz ilgi çeksin diye karanlık odada yapıldı. Kayıtlı sekiz kursiyerden altısı sınıfta hazır bulunuyordu. Karanlık odada Sali Muallimin ne yapacağını merak ederken heyecanlıydık, ama boş durmak olmazdı. Hocamızdan habersiz kendi aramızda çaktırmadan şakalaşıyor, zaman geçiriyorduk. Sali muallim bizim sınıfın derslerine girmediği için tanımıyordum. Nasıl bir tarzı olduğunu bilmediğimden karanlık odadaki disiplini bozmamak için pür dikkat söyleyeceklerini dinlemeye konsantre olmuştum.

Çocuklar hoşgeldiniz diyerek derse başlamıştık. Ses tonundan tecrübeli ve disiplinli bir hoca olduğunu hepimiz anladık mı bilmiyorum, lakin ben anlamıştım. Son derece kendinden emin fakat bir o kadarda sakin ve etkileyeci bir tonda konuşan hocamızın konuya verdiği önem anlaşılıyordu. Çocuklar çok meraklısınız biliyorum, öğrendikçe, keşfettikçe çok seveceksiniz, hiç elinizden eksik etmeyeceksiniz, iyi ki gelmişim diyeceksiniz diyerek bizi konunun içinde dahil etmeye çalışıyordu. Aynı zamanda elinde tuttuğu Rus malı Zenit TTL marka fotoğraf makinasını bize göstererek tanıtmaya çalışıyordu. Odanın içinde kırmızı bir ışıktan başka bir ışık olmadığı için bizde makinayı yarım yamalak görebiliyor, daha çok ilgili göstermeye çalışıyorduk. Benim için müthiş bir mucizevi gündü diyebilirim, daha ilk gün olmasına rağmen o sihirli kutudan çok etkilenmiştim. O kadar heyecanlanmıştım ki ilk geçen 2 saatlik süre bana beş bilemedin on dakika gibi gelmişti. Bu kadar kısa sürelerde biz bu işi nasıl öğrenecektik ki, bu zaman yeterli olacak mıydı, kurstan eve dönerken kafamı kurcalayan sorular sormaya devam ediyordum.

Çok geçemden kursa katılan çocukların hepsi Sali muallim sayesinde bu küçük fotoğraf makinası denen sihirli kutuyu çok sevmiştik. Hatta öyle derin sevmiş ve arzu etmiştik ki ailelerimizi ikna edip bizde fotoğraf makinası sahibi olmaya başlamıştık.

Hiç unutmuyorum Sali muallimin önerisi ve tavsiyesi ile bir okul gezisinde Sofyadaki büyük yürüyen merdivenli mağazadan kendime Smena 8 marka Rus malı bir fotoğraf makinası almıştım. Makinaya 14.5 leva para vermiştim. Deri kılıflı çok fiyakalı bir makinaydı, nasıl sevinmiştim. İçinde 36 mm bir ORWO marka film takılmış halde ilk fotoğraflarımı Bulgaristanın başkenti Sofya’da İvan Vazov tiyatrosunun önündeki parkta çekmiştim. Ne tesadüftür ki o fotoğraflar birlikte geziye katıldığımız arkadaşlarımın fotoğrafları idi, ve hala o değerli anıları saklarım. Fotoğraf makinasını aldığım mağazanın yürüyen merdivenlerini de hiç unutamıyorum bu arada; İlk kez yürüyen merdivene biniyordum, sene 1977 yazı, 12 yaşındayım, ne güzel günler geçirmiştim çocukluğumda, hiç ama hiç unutamıyorum. Güzel hissettiren günler unutulmuyor, unutulamıyor, istesiniz de olmuyor, ama ben zaten unutmak istemiyorum.

Derler ilerlemeye devam ettim. Bir kaç hafta Sonra kursumuzun öğretmeni Sali Muallim ile çok güzel vakit geçirmeye başladık. Hocamız bize fotoğrafla iligili ne biliyorsa en basit ve etkili yolla anlatıyor, bizler hayranlıkla izleyerek yeni ufuklara açılıyorduk. Sölemeden geçmemeliyim. O zamanlar okullarda resmi dil Bulgarca olmasına rağmen bizim köyde hiç Bulgar öğrenci yoktu. Buna rağmen Sali muallim bizimle karanlık odada bulgarca konuşaya başlar fakat okuldan herkes çekildikten sonra önce usulca sonra normal bir tonda türkçe konuşmaya geçiyorduk. Ne komikti ama, düşünsenize öğretmen türk, öğrenciler türk ve ya çingene çocukları, hiç bulgar öğtrenci yok ama biz bulgarca konuşmak zorundaydık. Hocamız da önce kendi ve bizim halimize gülüyordu. Zaten hangimiz çok iyi bulgarca biliyorduk ki, çok trajikomik bir durumda ama çaresiz bu duruma mecburduk. Hatta ben belki o dönemlerde bulgarcadan çok çingenece dilini daha iyi biliyordum. Çünkü biz müslüman çingene çocukları ile aynı mahallenin uşakları olarak aynı tozun içinde yuvalanıyorduk, ama illa zorla bulgarca konuşmaya zorlanıyorduk.

Bu arada Sali muallim içimizden bu işe yatkın olanları seçmeye başlamış sorumluluklar vermeye çabalıyordu. Sanırım seçilen öğrencilerden biri de bendim. Filmleri yıkama, fotoğrafları basma ve kurutma işlerini bir çok kez ben yapmaya başlamıştım. Hocamız bize güvendikçe sorumluluklarımız arttı, sadece bu kadarla kalmadık, bir kaç önemli anma gününde ve toplantılarda bizde fotoğraflar çekmeye başlamıştık. Hayat hocamızın sayesinde bize daha bir renkli ve cıvıl cıvıl gelmeye başlamıştı. Renk denizinde yüzüyor, keyifli anlar yaşıyorduk. Ah o günler ah o unutulmaz anılar, beni siz delirttiniz.

İşte bu değerli ve yetenekli Sali Mullim sayesinde bizim köyümüzdeki fotoğraf albümleri güzel ve keyifli anılarla doludur.

Unutamdan belirtmeliyim o yıllarda dijital fotoğraf diye bir şey yok, fotoğrafçılık zahmetli ve maliyetli bir işti. Herkese göre değildi yani.

Sali Öğretmen aslında bizim Salih öğretmenimizmiş; Biz Memlekette Sali Muallim diyorduk ama Türkiyeye göç ettikten sonra Salih Öğretmen olduğunu öğrenmiştik. Ne yapalım, bizim oralardaki şivemiz Salihi bilmiyordu, bizde geleneklerimize uygun haraket ediyorduk.

Günler geçtikçe ustalaştık, bir süre sonra elimizdeki fotoğraf makinelerini beğenmez olduk. Yetersiz bulmaya başladık. Salih öğretmenimiz için bu havadisler güzel havadislerdi. Bu gelişme demekti, kursun başarılı olması anlamına geliyordu.

Salih Öğretmeni yazmaya ve sizlerle paylaşmaya karar verdiğimde, en az 3-4 hafta her dakika bize böyle bir beceriyi kazandıran bu değerli hocamızı nasıl anlatmalıyım diye düşündüm, kafa yordum;

Değerli Hocamız bize;

  • Sadece vizörden bakmayı öğretmemişti, o küçük kutunun arkasından bakmayı bilirsek kocaman renkli bir dünya olduğunu öğretmişti, göstermişti.
  • Diyafram, estantene zamanlayıcı nediri öğretirken, görmenin yeterli olmayacağını, bakmayı öğrenmemiz gerektiğini anlatmaya çalışmıştı.
  • Fotoğrafı sevdirmek kolaymış, ama değerli hocam bize o sihirli kutu ile doğayı, hayvanları, insanları sevmeyi öğretmişti,
  • her nesenin, her canlının içindeki güzellikleri görmeyi öğretmişti,
  • Öğrenmek için sabırlı olmayı, başarının tesadüf olmadığını, emek istediğini öğretmişti.
  • Sevgili hocamız bize daha o kadar çok hayat dersi vermiş ki, bazılarına belki sıra gelmemiş olabiliri diye düşünüyorum bazen. Ebette bunu zaman gösterecek, beklemeyi sabretmeyi öğrendik sayesinde. Şükürler olsun.

Bence Salih Öğretmen bize en çok iyi insan olmanın kurallarını, erdemi, haysiyeti, onuru da öğretmişti. İyi insan olabildiysek hep bu emektar öğretmenlerimiz sayesinde gelişti ve mutlu sona ulaştı diyebilirim.

Yıllar sonra bu anımı sizinle paylaşırken, cümleleri düzgün kurmaya çalışırken o günler bir bir aklıma geliyor, hüzünleniyorum, o hayat doldu neşe dolu günleri iyi ki yaşamışım diyorum.

Yıllar geçmeye devam etti, Bizler ateşten gömlekler giydik, acılar sıkıntılar çektik ama bir şekilde büyüdük. Hayat devam ediyordu. Çalıştık didindik, çok çalıştık, aile kurduk, çoluk çocuk sahibi olduk, torun sahibi olduk, ve nihayet emekli olduk, hala yaşamaya çabalamaya devam ediyoruz. Şükürler olsun.

Yıllar olgunlaştırıyor insanı, hayatı daha anlamlı yaşamaya başlıyoruz galiba.

Sevgili Salih Öğretmenimin sayesinde fotoğrafı çok sevmişim ben. Öyle ki Emekli olduktan sonra kalktım üşenmedim üniversiteye tekrar geri döndüm, iki yıl dört dönem fotoğraf ve video kameramanlığı okudum. Mezuniyet diplomama baktıkça hocama ne kadar teşekkür etsem azdır diyorum. Bizim ne kadar değerli öğretmenlerimiz varmış diyorum, ççok şanlıymışız çok. Sadece Salih Öğretmen mi geliyor aklıma derseniz, hayır hayır öyle değil elbette. Daha çok anılarım var, saygıyla andığım öğretmenlerim var benim. Beden eğitimi öğretmenim Recep Muallim, Coğorafya dersine giren Cemal Muallim, çok değerli sınıf öğretmenim Remziye öğretmen, hep hatırımda olan saygıya değer iyi yürekli güzel insanlar, öğretmenlerim, yol gösterenlerim, geleceğe ışık tutanlarım, iyi varsınız.

Elbette biz son bulsun istemedik ama, bu güzel hayat dolu, önemli derslerle süslenmiş günlerde bir gün son buluverdi. Her şey aniden bitiverdi. Hiç suçumuz olmadığı halde, hak etmediğimiz istemediğimiz sıkıntılara sürüklediler hepimizi.

Bulgaristan Türkleri neler çekti neler.

Müslüman olmak, Türk olmak suç olup çıkıvermişti. Türkçe konuşmak yasaklanmış, insanlar zorunlu bir göçe zorlanmıştı. Ata yurdunu bırakma zamanı gelmişti. Zorunlu göç sonucunda muhacir olmak zorunda kalan bizler çil yavruları gibi Türkiyenin çeşitli bölge ve şehirlerine göçe zorlanmıştık.

Yeni bir dünya, yeni bir düzen ve bambaşka bir hayat bizi bekliyordu.

İşte bu günler yaşanırken, Bulgaristan’da yaşayan diğer Türkler gibi, iyi yetişmiş Türk eğitim ordusu da anavatana göç etmeye mecbur bırakılmıştı. Salih öğretmende aynı kaderi paylaştı, oda ailesinle birlikte Türkiye’ye İstanbula göç etmek zorunda kaldı. Uzun süre Bulgaristan ve Türkiyede öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldu. Halen İstanbul iline bağlı Çatalca ilçesinin şirin bir köyünden yaşamına devam etmektedir.

Sevgili öğretmenlerimizi saygı sevgi ve hürmetle anmaya devam edeceğiz, bizlere kattıklarından dolayı köyümüzün okuluna ve öğrencilerine emek vermiş tüm değerli öğretmenlerime ne kadar teşekkür etsek azdır.

Bir dileğim daha var elbet: Hiç kimse yurdundan yerinden toprağından edilmesin, hep yazıyorum yine yazacağım ” Coğrafya kaderimiz olmasın.” Olursa da kimse merak etmesin. Biz Evladı Fatihanlar nereye gitsek, nerde olsak, taş üstüne taş koyar yine en güzelini yaşar yaşatırız. Biz Balkan türkleri ve Bulgaristan türkleri yüce önderimizden biliyoruz ki ”Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. ”

Saygılarımla Değerli Salih Öğretmenim.

Cevat ÇIRAK

03.02.1019

Çocukluğum Kaldı Köyümde

Tam kırk yıl önce,

Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde

Ilık bir Eylül gününde

tahtadan yapılmış kasaların içine ,

Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik

Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza

Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası.

Devam ettik yüklemeye,

köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik

Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık

itinayla yerleştirdik, zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza …

Kış olur soğuk olur ısınırız belki diye kesilmiş odunlarımızı,

Sobamızı taşı ve maşası ile birlikte aldık koyduk yanımıza

Sandıkları kapatman önce neyi unuttuk diye tekrar tekrar baktık arkamıza

Hesapta unuttuğumuz bir şey kalmamıştı sözde…

Oysa biz,

Köyümüzün temiz havasını,

sıcak mis gibi güneşini ,

yemyeşil ormanlarını,

serin sular akan şorul şorul deresini,

Bahçemizdeki bardak eriğini (mürdüm eriğini)

Var var diye öten beyaz ördeklerimizi

Kazlarımızı, can dostlarımızı,

ailemize yıllarca hizmet etmiş güzel gözlü eşeğimizi

alaca ineği ve yeni doğmuş küçük buzağısını

evimizin penceresinde güneşlenen saksıdaki çiçeklerimizi

Arka bahçemizdeki erik dut kiraz ağaçlarımızı

Mahallemizdeki koca çeşmeyi

komşumuzun dalları bizim bahçeye sarkan armut ağacını

her sabah ailemize taze yumurta veren tavuklarını

koyunlarımızı , ama daha çok unutamadığım beyaz ve kara kuzularımızı

evimizin bekçisi sadık dostumuz köpeğimizi

koyamadık o koca göçün ayrılığa sebep olan lanet sandığa…

Yer bulmadığımızdan değil, imkansızlığımızdan , çaresizliğimizden,

çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde.

Yüzyıllar süren ata yurdu maceramızı bir kaç günde yükleyiverdik

uzun bir tren katarının sıradan vagonundaki manasız konteynerine.

Oldu bittiye getirildi hayatımız, çocukluğumuz mutluluğumuz,

alındı elimizden.

Biz artık anavatandaydık,

göçmen oluvermiştik anlamadan dinlemeden.

Sonra çok gittik geldik, gördük kokladık toprağımızı

Özlem giderdik, rüyalarımızda gördük, unutamadık.

fakat bir türlü kavuşamadık, bir türlü sarılıp ağlaşamadık,

doya doya hasret gideremedik, avazımız çıktığı kadar bağırıp ağlaşamadık,

hep yarım kaldı hasretlerimiz.

Özlemeye devam ediyoruz edeceğiz elbet, hakkımız.

Lakin çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde

koyacak yer bulamadık, yerine geçecek yar bulamadık, bulsakta

köyümüzün evimizin yerine asla koyamadık

öğrendik ki mutlu olduğunuz çocukluğumuz

hiçbir sandığa sığmayacak, hiç bir tren onu yerinden alıp taşıyamayacak,

Biz özleyeceğiz bazen ziyaretine gideceğiz, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Soranlara ne günlerdi diyeceğiz, keyifli mutlu zamanlardı, çok güzeldi

çok özeldi diyeceğiz de,

Çocukluğum kaldı evimizde, köyümüzde diyemeyeceğiz.

Bağrımıza koca bir taş basıp önümüze bakacağız,

geçmişimizi hep güzel anacağız, hiç unutmayacağız. unutturmayacağız.

Coğrafya kader mi diyeceğiz?

Cevat ÇIRAK

22.01.2019

Yediler Ormanında Kayak

Okullar yarıyıl tatiline girmişti.

Kış kendisini iyiden iyiyi’ye hissettirmeye başlamıştı.

Sokaklarda kar seviyesi rahatlıkla diz boyuna ulaşmıştı

Hatta bazı yerlerde çok daha faza kar görülmekteydi.

Aşağı Mahalle Çocukları evlerine kapanmıştı diye, düşünmeyin

Dünya döndükçe aşağı mahalle çocuklarını kimse özgürlüklerinden alıkoyamazdı.

Hepimizin skileri (kayakları) vardı.

Bazıları eski fıçı tahtasından bazıları daha basit ağaç malzemeden, bazılarımızdan ise pırıl pırıl kırmızı renkli Pirin marka skilerimiz vardı.

Baban kardeşimle beni hiç ayırmaz, birimize ne alırsına diğerine de daha iyisini alırdı.

Mesela benim kızağım tahtadan altı hızlı kaysın diye demirle güçlendirilmişti. Kardeşimin kızağında ise daha fazla demir vardı, sadece üst oturma kısmı tahtadandı. İkisi de özel yapımdı. Komşu Naçıköy’deki (Makreopol) kooperatifin marangoz ustasının imzasını taşıyorlardı.

Skilerimiz (kayak takımlarımız) ise kırmızı renkli Pirin marka, dükkandan satın alınmıştı. İkisi de aynı boy, ikisi de takım halinde alınmış, altları beyaz üstleri kırmızıydı. Kayışları (baton kısımları) beyaz meşinden ayakkabıya göre ayarlanabilir mekanizma ile tamamlanmıştı. Kardeşimle ikimiz karıştırmayalım diye altlarına ve yanlarına kendi isimlerimizi yazmıştık.

Bütün yazı mağazada (bodrum) asılı duran skilerimizi karla buluşturma zamanı gelmişti.

Bir gün önceden mahalleden birkaç arkadaş anlaşmış sözleşmiştik. Kalın giyineceğiz ama mutlaka yarın sabah köyümüzün kuzeyinde bulunan Yediler ormanına kayak koşmaya gidecektik. Tüm hazırlıklar bir gün önceden tamamlanmıştı demiştim ama, bir türlü sabah olmak bilmiyordu.

Erken yatmıştım, uyumak için hiç sevmediğim halde süt bile içmiştim ama bir türlü zaman ilerlemiyordu. Sabaha kadar dışarıda uğuldayan sert rüzgarın sesini dinleyerek geçirdim.

Nihayet sabah olmuştu.

Hızlı bir şekilde karnımı doyurduktan sonra artık evden çıkıp maceraya atılma zamanı gelmişti.

Kapımın arkasında dimdik yaslanmış duran kayaklarıma bakınca, en güzel kayaklar benimkiler dedim içimden, yüzümde tebessümle yanlarında yaklaştım ve elime alıp yere koydum. Önce paltomu giydim. Şalımı bağladım, son olarak kafama kalpağımı (bir tür kışlık şapka) geçirdim. Eldivenlerimi giymeden ayakkabıların boyuna göre kayaklarımın ölçüsünü ayarladım. Hazırlıklar tamamdı, her şey hazır görünüyordu. Eldivenlerimi ellerime geçirdim kayakları omzuma koydum ve adeta maceraya dalar gibi attım kendimi sokağı.

Çok sıkı giyinmiştim ama dışarıda kar yağmaya devam ediyordu. Hava tahmin ettiğimizden daha serti, işimiz kolay olmayacağı benziyordu.

Evlerinin önünde bekleyen arkadaşları bir araya geldik , eksik gedik var mı diye kontrol ettik. Evet bir arkadaşımız çok istemesine rağmen ailesinden izin alamadığı için gelemeyeceğini öğrendik. Bir eksiktik ama kararlıydık. Şartlar ne olursa olsun , Yediler ormanına gidilecek ve en tepe noktaya kadar yüründükten sonra, bayır aşağı kayaklarımızı koyverecektik.

Yanlış anlaşılmasın hava eksi derecelerde, kar diz boyu, sert bir rüzgar ve biz daha hedefe ulaşmadan soğuktan donmuşuz ama ziyanı yok, bu hayal gerçek olacak, dönmek yok, dönenin kaşığı kırılsın. Fazlası var eksiği yok.

Hepimiz Yediler ormanın en tepe noktasındayız. Yan yana dizilmişiz. Son hazırlıklar yapılıyor. Hepimizin kayakları ayaklarımıza geçirilmiş, paltoların tüm kopçaları (düğmeleri) kontrol edilmiş, yünden elle örülmüş şallarımız düzeltilmiş ıslak eldivenler sıkı sıkı iplerinden bağlanmıştı.

Önümüzdeki sık ormanlık içinde nasıl biteceği belli olmayan maceramız başlamak üzereydi. Kar şiddetini arttırıyor, rüzgar savrularak ordan oraya yön değiştiriyordu. Sadece el parmaklarımız mı donmuştu sanıyorsunuz, hayır elbette. El ayak parmaklarımız soğuktan ne yapacağını şaşırmıştı, karnımız aşırı soğuktan ağırmaya başlamıştı ama, hepimiz kuyrukları dik tutuyorduk. Kimseden bir gevezelik ve mırıldanma ibaresi alınmıyordu. Zaten ben vazgeçtim, dönüyorum diyen olsa rüzgardan sesini duyuramayacaktı.

Bir iki üç … yüksek volumlu start sesini duyduk el işaretini gördükten sonra yokuş aşağı koyveriverdik kendimizi. Hepimiz aynı anda çıkış çizgisinden fırladık, bazı arkadaşlar biraz ustalıklarından biraz da uyanıklarından arayı açmaya başlamışlardı. Uyanıklık diyorum çünkü, bende kayaklarımın altına yağ sürmüştüm. Daha hızlı kaymak için evde bulunan gündöndü ve ya katı yağlarla kayaklarımızı yağladığımız olurdu.

Rüzgar arkamızdan itiyor, hızımız her saniye artıyor ve kayakların kontrölü her an zorlaşıyordu. Hıza dikkat edeceksin, arkadaşına çarpmamaya dikkat edeceksin, aynı zamanda da önündeki koca koca orman ağaçlarına çarpmayacak manevra yapacaksın, hiç kolay sanmayın, çok çok zor bir iş. Yaşamayan ne bilsin. Aslında şu an tek tek bir odaya çekip sorsanız hepimiz çoktan pişmanız, lakin bir arada sorsanız kimse burnundan kıl aldırtmaz.

Çıkmışız bir yola gidiyoruz gündüz gece. Bir an önce koyun sayalarının yanındaki pınara kadar kayacağız ve oradan toparlanıp hemen evimize sıcak sobanın köşesine yığılıp kalacağız. Macera hızla devam ederken, pişmanlığımız hızla artıyor, ve yavaş yavaş yorgunluk ve soğuktan kontrolü kaybetmek üzereyiz.

Süratle akıyorum, zig zag yapıyorum, bazı ağaçları aştıktan sonra kayaklar bir tümsek üzerinden geçiyor , zıplıyor, yere düşer düşmez ise toparlamak bana düşüyor, sorun yok toparlıyorum, ama zor toparlıyorum, yorgunluğumuz ve pişmanlığımız artarken, maceramız devam ediyor.

Hesaplarıma göre önümdeki iki ağacın arasında geçin onların önündeki kocaman bir ağaç kökünün etrafından geçip yoluma devam edeceğim diye hesap ediyorum ve kıl payı gerçekleştiriyorum. Böyle manevralar keyfimize keyif katıyor. Ben buları düşünürken küt diye bir ses duyuyorum, Birden bir sessizlik anı yaşıyorum. Bir kaç dakika sonra gözlerimi açıyorum. Bir de ne göreyim. Burnumun dibindeki ağaca sarılmışım. Başım hafif hafif ağrıyor, Kayakların biri ayağımdan fırlamış, diğeri hala ayağımda. Oturduğum yerde belli ki bir kaç dakika kalmışım, üstüne oturduğum karlar erimiş ve donuma kadar ıslanmışım. Ziyanı yok burda kalmaya devam edersem donacağım , kaldığım yerden devam etmeliyim.

Artık bundan sonrasına gazi olmuş yaralanmış bir asker gibi devam ediyorum. Daha yavaş gitmeliyim diyorum, daha sakin, bir çarpma daha yaşarsam bayıldığım yerde donarım diyorum.

Bitiş çizgisine ulaştığımda şükür ediyorum. Sıcak sobanın yanına bulunduğum pınarın yanından en çok on beş dakikada, ulaşırım diye hesap ediyorum. Evimize yaklaştım. Hızla yürümeye çalışıyorum ama, koca ağaçla çarpışmamdan bu yan geçen sürede, ağırılarım sızılarım artıyor. Kendimi daha çok dinlemeye başlıyorum. Ağırılarım artıyor, canım hem soğuktan hem de yorgunluktan acıyor. Pişmanlık diz boyu. Sadece ben mi öyleyim diye yanımdaki arkadaşlarıma bakıyorum; onlar da aynı berbat bıkkın, bitik, duyguları yüzlerine yansımış berbat durumdalar. Birbirimize moral vererek evlerimize yaklaşıyoruz. Evinin kapısını gören ayakkabıları ile atıyor kendine sobanın yandığı odaya. Bahçe kapmızı görünce enerjimin bitmek üzere olduğun fark ediyorum. Kapının kolunu tutup kapatacak gücüm yok ; bir şey olmaz deyip açık bırakıyorum. Elimdeki kayakları kapı girişine adeta fırlatıyorum. Kapıyı usulca açıp sobanın sıcaklığını hissedince bir maceranın sonun daha geldiğimizi anlıyorum.

Ağırılarım sızılarım var ama, söylenemem, şikayet edemem, ses çıkartırsam bir o kadar fırçayı da ev halkından yiyeceğim biliyorum.

Sessizce üstümü değiştirmiş, kuru kıyafetlerimi bir şekilde üstüme geçirmişim. Sobanın üstündeki ıhlamur kaynayan çaydanlık gözüme ilişiyor, sobanın içinde yanan odun sesleri çıtırdıyor, dalıp dalıp giderken yorgunluktan sızıp, uykuya dalıyorum.

Cevat ÇIRAK

20.01.2019

Geçmişim Girdi Kapımdan

Akşam olmak üzere, hava yeterince karamsar.

Hayır olsun diyorum, ümit üretmeye devam.

Az sonra kasvetli havanın nedeni belli oluyor.

Hafif hafifi kar taneleri uçuşuyor bahçemde

Hava kararıyor gece lambası haber veriyor

Karın yoğun bir şekil aldığını

İçimde nedensiz tarifsiz bir hüzün hissediyorum.

Tam o sırada

Geçmişim giriyor evimin kapısından

Köyüm geliyor aklıma

Masamda sıcak kahvemin ve dumanı

Peşinden kahve kokusu kaplıyor oturduğum salonu

Telaşsız geçmişi ziyarete gidiyorum

Dedemin bir katlı tek odalı evindeyim

Dışarda lapa lapa yağan diz boyu kar var

Sayada yeni doğmuş kuzular sesleri

Odada soba cayır cayır yanıyor

Sobanın üstünde mısır tenceresi mis gibi kokular salıyor

Fırında kumpirler olmak üzere

Dedem sobanın başına bağdaş kurmuş

Elinde sucuk ve bıçak yerde sofra bezi

Özenle bir kangal köy sucuğunu odun koruna hazılıyor

ince dilimlenmiş sucuk çoktan teslim olmuş ateşe

Bir tepsi dızmana (börek) , davlumbazda hazır

Dedemin kedileri biri beyaz biri boz

Kapıda miyavlıyorlar , kapının açılmasını bekliyorlar

Mirasçılar geldi diyor dedem, çabuk ol ilk kangal sucuk hazır

Kapı açılıyor kediler yerlerini biliyor, sıcak sobanın altı

yarısını ekmeksiz indirmişim mideye, yenisini bekliyorum

Dedem katık et demiyor, ben yedikçe o kesiyor yenisini hazırlıyor

Kediciklerin de hakkı var diyor dedem ikisine ayrı ayrı dilimliyor

Radyoda Sıdıka Ahmedova

yanık sesiyle Yavrumdan Ayrıldım türküsünü okuyor,

Boğazım düğümleniyor, hayallerim, memleketim, çocukluğum

bir bir geçiyor gözümün ününden,

Her şeyimiz yarım kalmış, her yanımız özlem ve hasret dolu,

Onlarca yıl geçmiş, biz hala ateşten gömlekle yaşıyoruz,

Bir yanımız Ata yurdunda bir yanımız Ana yurdunuda

İçimizde buruk bir sevinç, yarım kalmış mutlu çocukluk gençlik hayallerimiz

Ne bizim oralı, Nede bizim buralıyız…

yarım yamalak yaşıyoruz bu kısacık hayatı.

Radyoda türkü değişmiş

Kadriye Latifova Bayram gelmiş neyime okuyor

Gözlerim dumanlanıyor, dışarıda yağan kar , içimde tarifsiz fırtına

gözlerim doluyor, elimle siliyorum gözlerimin nemini ,

sobanın dumanındandır diyorum, sobanın dumanından

Kediler bana bakıyor,

Ben sokakta yağan lapa lapa yağan kar tanelerine

Yaşamayan ne bilsin ki ?

Özlem diyorum, ayrılık diyorum, hasretlik diyorum

Vatan hasreti diyorum, diyorumda da diyorum,

Kediler bana bakıyor…

Cevat ÇIRAK

15.01.2019

MUTLULUK

MUTLU’LUK

Her senin sonunda  önce kocaman heyecanlar sonra travmalar yaşatırız kendimize. Ne mutlu bizlere ki, uzun sürmez bu melankolik durumumuz. Hemen gelmekte olan yeniye sarılmak nedir böyle. Ama evet biz insanız, genelde yeniyi severiz. Eski yılın son gün ve gecesinde, gelmekte olan yeni yıla bizleri bağlayan saatlere kurtarıcı olarak sarılırız. 

Özellikle 2018 yılı için diyebilirim ki hepimizi çok yoğun bir şekilde yordu ve yıprattı. İşte bu nedenle olsa gerek, yılbaşı gecesi eski yıldan kurtuluyoruz diye sevinir yeni yıl gelmek üzere diye ümitlerimizi tazeler sinirlerimizi rahatlatmaya çalışırız. Hayaller umutlar saklandıkları sandıktan çıkartılır yeniden hafızamıza yüklenir, masalar kurulur sofralar donatırız. İmkanlarımız değerinde sevdiklerimize hediyeler almaya çalışırız. Ben hediyeye de karşıyım gerçi ama, teamüller her yıl beni yanıltır. Bu son gecenin bir kaç saatinde neler olur derseniz; Aslında kendimizi mutlu olduğumuza ikna etmeye çalışırız, ama nafile bir uğraştır bu, içimizdeki o vicdan dediğimiz kocaman adalet terazisinin karşısına geçince mış gibi dönem sona erer, kendimize geliveririz. O gece, yani eskiyi yeniye bağlayan gecede, birkaç saat sonra ne değişecektir ki, aslında hiçbir şey değişmez. Yarın, sabah olacak, yeni yılın ilk gününde,  bizler kaldığımız yerden yolumuza devam ediyor olacağız, hayat devam ettiği, aktığı yerden çarkında bizi öğütmeye devam edecek, kaldığı yerden sürüp gidecektir aslında. Aksini düşünen varsa, yada başka bir fikri olan varsa, ya şimdi konuşsun yada ebediyete kadar sussun deseler: Çoğunluk susmayı tercih edecektir. Oysa ben size gerçek olan, çıkarsız olan, insana yakışan gerçek mutluluktan bahsetmek istiyorum. Amerikalı hümanist yazar Kurt Vonnegut;

‘ Ve lütfen mutlu olduğunuzda bunu fark edin; ve haykırın ya da mırıldanın ya da sadece düşünmekle yetinin, ‘Eğer bu muhteşem değilse, muhteşem olan nedir ki!  ” der.

Nasıl güzel bir tarif ama öyle değil mi?

Şimdi sizden ricam olacak. Yukarıdaki fotoğrafa sakince ve dikkatlice bir bakınız.

Sizce bu çocuklar hangi ruh haliyle bakıyorlar?

Ceplerinde harçlıkları var mı?

Üstündeki kıyafetlerden, ayağındaki ayakkabılarından her hangi bir endişe veya eziklik hissediyorlar mı?

Nur yüzlü bu çocukların karınları aç mı tok mu?

Gözlerindeki ışıktan geleceğe umutla bakıp bakmadıklarını, çözümleyebildik mi?

Soruları daha çeşitlendirebilir  çoğaltabiliriz de. Ama eminim çok zaman kaybetmenden, kısa bir sürede, bir fikir  sahibi oldunuz diye düşünüyorum.

Bana sorarsanız ellerinde  avuçlarında yok bu çocukların. Gariban fakir kenar semtlerden birinin  ailesinin çocukları bu çocuklar, ama; işte bu masum çocuklar hepimize o mus mutlu gülen cennet yüzleri ile, sımsıcak hissettiriyorlar. Nasıl doğal bir hoşgörü ve kalpten gelen tertemiz bir sevgi ile sarılmışlar hayata. Birçoğumuzdan  daha mutlu mesut görünüyorlar. Kanımca onları böyle mutlu keyifli eden şey, var olanla yetinmeyi ve şükretmeyi becerebilmeleridir. Sahip olduklarının kıymetini çok iyi biliyorlar, gönülleri çok zengin bir eda içerisindeler. Varlıklarını paylaşmaya hazırlar, hatta paylaşırlarsa mutlulukları çoğalacak coşacakmış gibi bir ruh halleri var. 

Durumları ne olursa olsun anı yaşıyorlar, kalplerinde bir gram kötülük yok.

Ruhları iyi insanların sihirli elleri ile yoğurulmuş bu çocuklar ne kadar  mutlular, nasılda hayata bağlılar, nasılda da mutluluğun tam ortasına kurulmuş elmadan pay alan kurtçuklar gibi göz haklarının doğal sefasını sürüyorlar.

Fotoğrafa bakınca sorular soruyorum kendime.

Yeni yıl gibi özel günleri beklemeye ne gerek var ki?

Sabah uyandınız, perdenizi açtınız, odanızın içini dolduran ışığın kaynağı olan sonsuz enerji mucizemiz güneş, uzaktan size gülümsüyorsa, al sana tertemiz yeni bir sayfa. Al sana mutluluk.

Tercih senin. İster bu yeni sayfayı güne çevir, ister bir kaç saat olarak değerlendir, yada hayal gücün, insan sevgin varsa, gönlün iyiliklerle dolup taşıyorsa, senin özel bir güne ihtiyacın yoktur, yaşadığın sürece hayata karşı her zaman bir sıfır öndesindir.

Bakın ünlü bir filozof mutluluk hakkında ne diyor;

”En büyük düşünürlerden Sokrates’e göre mutluluk dışarıdan gelen ödüllerle, başkalarından duyulan övgülerle elde edilmez. Aksine kişinin kendine bahşettiği özel, kişisel başarılardan gelir.

İhtiyaçlarımızı azalttıkça, küçük mutlulukların değerini anlarız.”

Bu sözler sanki yukarıdaki fotoğrafta bize umut veren çocukların mutluluk formülünü binlerce yıl öteden vermiş gibi.

Evet mutlulukla ilerleyen bir kahramanlar ordusuyuz aslında, lakin yolda yürürken sadece önümüze baktığımız için, yolun kenarındaki muhteşem doğayı ve güzellikleri kaçırıyoruz sanki. Oysa  bir başka bilge kişilik ne güzel tarif etmiş.

Hedef yolculuktur” mantrasına benzer şekilde, Buddha mutluluğu, bir yere, bir şeye ulaşmaktan ziyade; kişinin yaşamakta bulduğu doyum olarak tanımlıyor.

Ulaşılması gereken, mutlak bir amaç olmadığını söyleyen Buddha, mutluluğu ancak yolculuğumuz sırasında bulacağımıza inanıyor.

Hadi iki işi bir arada deneyelim ne dersiniz? Hem yolumuza devam edelim, hemde yolun kenarında açan çiçekleri, kiraz ağaçlarını, ağaçaların dallarında beste yapan kuşların melodilerini fark edelim, yüzümüz şenlensin, gönlümüz coşsun zengileşsin, keyiflenelim. 

Konfüçyüs’ün mutluluğa yaklaşımı tarih boyunca;

 ”Olumlu Düşüncenin Gücü gibi birçok kitapta yankılandı.

Konfüçyüs’egöre mutluluk, biz onun varlığına inandıkça kendisini arttırır.”

Keyfini sürün, bu günün yarını yok, telafisi yok, yıl başını beklemeyin, anı yaşama hakkımız var bizim. Güzel günler ve mutluluk hep sizinle olsun. Mutluluklar hep senin olsun. Yeni yılı beklemeye gerek kalmasın, mutluluk yanıbaşımızda, yeterki hissedelim ve başımızı çevirelim, görmeyi ve daha da ötesi güzel bakmayı bilelim.

Mutlu Yıllar…

Cevat ÇIRAK

31.12.2018