"Bütün çiçekleri koparabilirsiniz ama baharın gelişini engelleyemezsiniz…."

Türkiye’de geçen yıl 1.3 milyon çocuk doğmuş.

E ne var bunda her yıl ortalama o kadar çocuk doğuyor diyebilirsiniz.

Evet haklısınız.

Birde şöyle bakın bakalım bir şey görebilecek misiniz.

Yeni doğan bu çocukların sadece %20 sinin evinde kitap ve kütüphane var.

Geri kalan çocukların evlerinde kitap yok.

Onlar ilk 3 yaşlarını,

yani kritik dönem dediğimiz ilk 3 yaşlarını,

yani beyinlerinin %95 geliştiği ilk 3 yılı kitap görmeden geçiriyor.

Kitapla ne zaman mı tanışıyorlar doğduktan 6 yıl sonra yani ana okulunda.

Peki devam edelim,

Türkiye’de evlerde kitap yok tamam anladık, kütüphanelerde durum denir ona bakalım.

Türkiye’de 70.000 kişiye (yetmişbin) sadece 1 kütüphane düşerken.

Mesela Komşumuz Rusya’da 5.000 kişiye (beşbin) 1 kütüphane düşüyor.

Evlere dönelim, biraz daha üzerinde konuşalım.

Türkiye’de evlerin %81 de ortalama 18-20 kitap bulunuyor.

Bu kitaplarda mecburen evlerde bulunan ders kitaplarında oluşuyor.

Peki komşumuz Yunanistan’da evlerde bulunan kitap sayısı nedir?

Bizim 2 katımız

Almanyada evlerde bulunan kitap sayısı 5 katımız

Bu araştırmalar Türkiyenin üye olduğu OECD tarafından yapılmış.

Türkiye üyeler arasında sonuncu.

Hadi evleri konuştuk, durum vahim.

Kütüphaneleri de gördük durum vahimden de öte

Hadi gelin bir de okullara bakalım.

Türkiye’deki mevcut okulların %60 dan fazlasında kitap ve kütüphane yok.

Yani okullarda çocuklar bilgiye ulaşmada çaresizler.

Bilgiden kastım, öykü, roman, şiir, edebiyat)

Şimde gelelim zurnanın son deliğine

Böyle hazin bir tablonun sonuçlarına bakalım.

Türkiye’de ileri seviyedeki yazıları okuyup anlayabilen öğrenci sayısı %1 altında.

Almanyada bu oran % 12

İsrailde bu oran %9,18

OECD ortalaması %8

Peki devam edelim.

Milli Eğitim Bakanlığı verisi bize diyor ki;

Her üç öğrenciden ikisi okuduğunu anlamıyor.

Yani çocuklar ana dilini bilmiyor,

Kendi dilini bilmeyen Yabancı dil öğrenebilir mi sizce ?

peki yetişkinlerde bu oran nedir?

Türkiyede yetişkinlerde okuduğunu anlama oranı %12

Almanyada bu oran %70

Peki okuduğunu anlamazsanız ne oluyor.

Mesela küçük bir örnek verelim.

Kendini ifade edemeyen erkek şiddete yönelir.

Bakın nereden yola çıkarak nereye geldik.

Türkiye’de kadınların şiddet görmesinin altında yatan nedenler arasında

kitap okumamak çıkıyor.

Yani Kendini ifade edememek ciddi bir sorun olarak önümüzde duruyor.

Eleştirel bakmak, takım çalışması vb. konularda kendisini iyi ifade edemeyen insanlar topluluğundan inovasyon beklemek mümkün olur mu sizce?

Ya da mümkünse ne kadar mümkün?

Bilemiyorum yeterince açık ve net oldu mu?

Teşekkürler Prof. Dr. Selçuk Şirin hocam teşekkürler.

Şayet daha geniş bilgiye ihtiyacımız var diyorsanız, kaynağımı aşağıda bilginize sunuyorum.

Boyalı Beygir

Evvel zaman içindekalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken Balkanlar’da Deliorman eteklerinde Eski Cuma’ ya Bağlı şirin mi şirin Muratlar adında bir köy varmış . Köyün iki gölü, koruları, meraları, bir de köyün tam ortasından geçen serin ve engin akan bir deresi varmış. Köyün neşeli, hayat dolu, çalışkan halkı çiftçilik ve hayvancılıkla geçinip dururmuş. Köyün aşağı mahallesinde Ali, Veli ve Sali (Salih) adında üç kardeş yaşarmış. Babalarının gölgesinde ve himayesinde aynı evde mutlu mesut hayat sürerlermiş.

Güneş doğmadan kalkar güneş batana kadar tarlalarında bıkmadan usanmadan çalışırlar yaşayıp giderler imiş. Her zaman olmasa da babaları ne derse dinlerler sözlerinden çıkmazlar imiş. En büyük kardeş olan Alinin her zaman babası ile kararları pek uyuşmaz sıkıntı yaşarlar imiş. Yine öyle tartışmalı günlerden bir gün evin fedakar atı ile ilgili sorun çıkmış. Büyük oğlan Ali, iki kardeşi Veli ve Sali’yi de ikna ederek babasının huzuruna çıkmış. Baba demiş bizim beygir artık yaşlandı, gündelik işlerimizde bile yoruluyor, artık eskisi gibi çalışmak istemiyor. Orak ayından sonra güz gelecek biz yine tarlaları sürmeye bu beygirle gideceğiz ama, korkuyorum tarlalarımız sürülmeden kalacak diye eklemiş. Babası bağdaş kurup oturduğu minderin üstünden şöyle bi doğrulmuş. Sağ elindeki tespihi sol eline değiştirmiş, öfkeli ve kırgın bir sesle; Siz ne diyorsun demiş? Bu beygir bizim ailemize kaç yıldır hizmet ediyor, emek veriyor, siz hiç bunu düşündünüz mü demiş. Ben karşıyım, sattırmam beygirimizi demiş, konuyu kapatmak istemiş. Lakin bir de ne görsün! Ortanca kardeş Veli girmiş söze; Baba bende ağam gibi düşünüyorum, biz para biriktirdik bizimkini satar biraz üstüne koyar daha iyisini, güçlüsünü satın alır geliriz demiş. Tam sıra küçük kardeş Sali’ye geçecekmiş ki tecrübeli baba vaziyeti anlamış, tamam demiş, tamam anlaşıldı, nasıl bilirseniz öyle yapın bakalım demiş. Pazar günü gidin Şeytancık pazarına göreyim sizi bakalım ne iş yapacaksınız diyerek konuyu kapatmış.

Ailenin cengaverleri üç kardeş o gece çok sevinçli ve babalarına karşı ilk zaferlerini kazanmış olarak erkenden girmişler yataklarına. Gece bitmek bilmemiş, gözlerine uyku girmemiş. Sabaha kadar üç kardeş hep yeni alacakları beygiri düşünüp konuşmuşlar. Biri iri olsun, diri olsun, birde siyah olsun bana yeter demiş. Biri genç olsun, uysal olsun rengine bakmam demiş. Kimsenin gözüne uyku girmeden sabah olmuş. Kalkmışlar erkenden pazara gidecekler. Saçlarına aklar düşmüş beygirlerini hazırlamışlar, yelesini taramışlar, tımar etmişler , arabaya koşmuşlar ve pazara gitmek için yola çıkmışlar. Şeytancık pazarı Şumnu il sınırlarında yaşadıkları köye arabayla bir – bir buçuk saat mesafedeymiş. Güneş doğmadan varmışlar pazara.

Mevsimlerden yaz, aylardan haziran günlerden pazar imiş. Pazar yeri daha erken saatlerde çok kalabalık imiş. Pazarda satıcıların sesleri birbirine karışıyor, bazen gürültüden kimin ne dediği fark edilmez duyulmaz imiş. Bizim üç kafadar pek pazarcılık işinden anlamadıklarından, diğer usta pazarcılar gibi bağırıp çığırtkanlık yapmayı bilmez imiş.

Beygirlerine müşteri çıkmasa da ara sıra fiyatı soran çıkar imiş. Güneş yüzünü göstermeye başladığı saatlere yaklaşırken bizim üç kafadarın yanına kurnaz bir at cambazı gelmiş. Beygirin dişlerine bakmış, yelesini yoklamış, nallarına mıhlarına bakmış, yaşını sormuş, öğrenmesi gereken her şeyi öğrenmiş. Sonra dönmüş üç kardeşe deyin bakalım ağalar nedir bu güzel atın ederi! Büyük kardeş Ali heyecanlı bir sesle 450 demiş. Cambaz fiyatı yüksek bulmuş, olmaz demiş. Genç olsaydı 450 ederdi ama ilerlemiş yaştaki bir beygire bu para çok, 400 Leva olursa el sıkışalım diyerek elini uzatmış. Ali tutmuş cambazın elini, pazarlık başlamış. Üç aşağı beş yukarı derken cambazın ilk söylediği fiyata gelinmiş ve pazarlık bitmiş, eller ayrılmış. Cambaz kuşağından çıkarttığı para dolu kesesini açmış bir bir sayarak 400 leva parayı Alinin eline saymış. Parasını ödediği malını alıp usul usul pazarın içinden çıkmış uzaklara karışmış gitmiş.

Bizim üç kafadar çok sevinmişler, atı sattık şimdi geriye yenisini almak kaldı diyerek sevinçten bir birine sarılmışlar. Büyük ağa Ali girmiş söze, daha erken pazar bugün bereketli, aceleye getirmeyelim, yeni bir at almadan önce gidelim aç karınlarımızı doyuralım demiş. Üç kardeş gitmişler kendilerine kebapçeler (Balkan kebabı) kırnaçeler, köfteler sipariş etmişler, bir güzel aç karınlarını doyurmuşlar.

Bu arada beygiri bizim üç kafadar kardeşten alan cambaz, boş durmamış. Köyün yani Şeytancık pazaranın kenarına çıkmış, yeni aldığı atı bir ağaç gölgesine bağlamış.

Sonra yardımcısına dönerek; Bu saçı ağırmış atın önüne bir şinik arpa koyun, büyük bir kova su koyun, bol bol su içirin, saman yedirin karnını doyurun, güçlensin, kendine gelsin demiş. Kendisi de dönmüş pazara. Çok geçmeden elinde bir kutu ayakkabı boyası ile dönmüş yaşlı beygirin yanına. At bu arada bir şinik arpayı yemiş bitirmiş, bol bol su içmiş, kendine gelmiş güçlenmiş, duruşu bile değişmiş. Cambaz atın bu halini görünce ümitlenmiş, gülümsemiş, olacak bu iş, demiş, başlamış atı keyifle boyamaya. Beygirin her tarafını siyah boya ile bir güzel boyamış, saçının çok ağırmış bölgelerini kapatmak için iki, gerekirse üç kat boyamış. Alaca bulaca olan at simsiyah olmuş. Cambaz işini çok iyi biliyormuş, boyanın üstüne daha çok parlasın diye kadife bir bezle bir güzel silmiş at kuaförden çıkmış manken gibi olmuş. Sonra almış atı biraz güneşe çıkartmış, boya kurudukça daha çok parlamış, kokusu uçup gitmiş. Seslenmiş yardımcısına gel demiş zamanı geldi, yeni atımızı pazara çıkartalım, satalım demiş. Cambaz az bu cambaz değil, tanınmasın diye yardımcısına her konuda taktik vermiş bilgilendirmiş. Fiyatını da ezberletmiş. Yardımcısı almış atı çıkarmış yeniden pazara.

Bu arada

Bizim üç kafadar kardeş, karınlarını doyurmuş, sıra gelmiş kahve içmeye. Üç bol köpüklü sade kahve söylenmiş, sohbet koyulaşmış. Nasıl bir at alınacak konusunda uzlaşılmış, ellerindeki para hesaplanmış, denkleştirilmiş. İş karara bağlanmış, sıra pazara gidip yen atı bulmaya gelmiş.

Üç kardeş daha at pazarına girmeden uzaktan yeni gelen siyah atı fark etmişler. Bu at yeni, sabah yoktu demişler, konuşmuşlar. Gidelim soralım bakalım atı fiyatını demişler.

Yaklaşmışlar satıcının yanına.

Fiyat nedir usta?

Satıcı atının yelesini okşayarak Pırıl Pırıl at,

800 Leva ağam demiş.

Bizim kafadarlar atı çok beğenmiş, simsiyah at, pırıl pırıl parlıyor, diri mi diri

Çok istiyorsun demiş ortanca kardeş Veli

Satıcı oralı olmamış,

Siz bilirsiniz demiş, benim atım çok iyidir, daha ucuza veremem.

Büyük kardeş Ali girmiş söze

Ağa demiş bizim hepi topu 750 leva paramız çıkışıyor, olur dersen anlaşalım.

Koşup arabamıza köyümüze yola koyulalım demiş.

Cambazın yardımcısı talimatı daha önce aldığı için biraz diretmiş ama;

Geç oluyor, tamam sattım gitti hayrını görün demiş,

Bizim kafadarlar çok mutlu mesut, koşmuşlar yeni beygirlerini arabaya, koyulmuşlar yola. Evlerinin önündeki portaya girdiklerinde baba.. baba… diye seslenmişler sevinçten. Çok güzel bir beygir aldık simsiyah, genç besili parlak, diri mi diri…

Baba atı görünce bir irkilmiş,

Bu bizim at demiş, bu benim atım demiş

Lakin keşke demez olaymış,

Oğulları babasına gülmüşler alay etmişler, ama alınmasın diye de pek belli etmemişler

Akşam yemeğinde sofrada yarınki iş planlarını konuşmuşlar. Baba yarın yurtluktaki yasağa gideceğiz mısırları kazacağız. O yüzden çok oyalanmayın erken yatın yarın çok işimiz var demiş.

Sabah yeni bir gün, pırıl pırıl nefis mi nefis bir yaz havası olacağı daha güneş doğmadan belli, yeni bir beygir, yüzler gülüyor keyifler yerinde tarlaya yola çıkışmışlar ailecek.

Yeni atlarını otlasın diye çakmışlar meraya. Üç kardeş ve baba girmişler mısır tarlasına. Herkes tutmuş bir sıra, mısırları otlarından ayırmaya başlamışlar. Güneş yükselmeye başlamış. Tarla büyük, herkes harıl harıl çapalara sarılmış sırasını çıkartmaya bitirmeye çalışıyor. Tam serinlemeye, harareti söndürmeye , suya ihtiyaç olduğu bir sırada hava bozulmuş. Kocaman bir bulut gelmiş tarlada çalışanların üstüne,

Başlamış bir yaz yağmuru. Saniyeler içerisinde gökten bereket yağmaya başlamış. Tarla çamur olmadan çıkalım bir ağıcın altına girelim daha fazla ıslanmayalım demişler. Başlamışlar atın bağlı olduğu koruluğun yanına koşmaya. Daha ağcın altına girmeden yaz yağmuru yağmış bitmiş gitmiş. Kara bulut yerini pırıl pırıl güneşli bir güne bırakmış yerini.

Çocuklar merada otlayan beygiri görünce donup kalmışlar. Korkudan atın otladığı tarafa bakamaz olmuşlar. Yaz yağmuru atın boyasını almış götürmüş, at bir güzel yıkanmış kendine, gerçek haline dönmüş rahatlamış. ağırmış saçları ile hiç bir şeyden habersiz güzel güneşli günün keyfini çıkartmaya devam etmiş.

Baba daha yağmur dinmeden durumun farkına varmış.

Dönmüş sus pus olmuş çocuklarına

Hiç ezilip büzülmeyin,

Ben size söylemiştim değil mi?

Demiş.

Bu benim beygirim, bu benim fedakar atım, söylemiştim dinlemediniz.

Çok sevdiği atına kavuşmanın mutluluğunu yaşıyormuş

Üç kardeş ilk kazıklarını yediklerine mi yansınlar, büyük sözü dinlemenin cahilliğine mi yansınlar, bilememişler, ağacın altında öylece kala kalmışlar.

Bir yandan sevincinden atının yanına koşan babalarının sesleri yankılanıyormuş kulaklarında;

benim atım bu benim canım. benim fedakar yoldaşım…

Neden kulağımız iki tane de dilimiz bir, sanırım çok dinleyip az konuşmak için.

Cevat ÇIRAK

15.12.2019

Pazar

Köy Tabelamızın Bilinmeyen Hikayesi

Köy Tabelamız

Çok gezen mi çok bilir, çok okuyan mı bilir tartışması vardır bilirsiniz.

Kimine göre,

Çok gezen bilir.

Kimine göre çok okuyan bilir.

Bana sorarsanız çok okuyan ve çok gezen bilir.

Sadece gezmek sizi bilgi sahibi yapmaz.

Bir rehbere ihtiyaç duyarsınız.

Neden derseniz?

Özellikle ilk kez ziyaret ettiğiniz bir destinasyonun tarihi ve kültürü

sadece kitaplardan öğrenilmez, okuyarak yalnızca bilgi sahibi olursunuz o kadar.

Şimdi gelelim hikayemizin baş rol oyuncusu köy tabelamızın bilinmeyen

enteresan öyküsüne.

Bulgaristanın ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu yıllar.

Fakirlik yokluk nedeniyle hırsızlıklar artmış,

insanlar yaşamak için maalesef ne bulursa satarak karnını

doyurduğu yıllar da başlıyor hikayemiz.

Köyümüzün ana girişindeki tabela bir şekilde ansızın,

kimse görmeden bilmeden her zamanki yerinden bir gece kayboluveriyor.

Evet bildiniz, hatırladınız

Kargalıktan köye doğru gelirken hemen hristiyan mezarlığını geçince

duran tabeladan söz ediyorum.

O tabela neden Bulgaristandaki diğer standart tabelalara benzemiyor ?

Tabelanın yanından geçerken bir çoğumuzun aklına düşmüştür eminim ne dersiniz?!

Hatta o Tebala Türkiyedeki standart tabelalara de benzerlik göstermiyor

öyle değil mi?

Avrupa da ki kardeşlerine de benzemiyor, neden acaba?

İşte bugün hepimizin önünden geçerken fotoğraf çektirdiğimiz tabelayı

oraya özel olarak tasarlayan ve köyümüzdeki bugünkü yerine diken kişinin kim

olduğunu açıklamaya geldi.

Ama önce hikayesi öğrenelim.

Türkiye’de İstanbulda bir atölye.

Atölyenin görevi Trükiye Cumhuriyeti Karayollarına tabela üretmek.

Bir köylümüz, köyüne sevdalımız bu atölyeye geliyor,

Önce bilgisayarda yazdırıyor,

Yazdırıyor derken öyle kolay değil o iş.

Öyle her aklına gelene tabela basmıyor üretmiyorlar atölyede.

Tabela deyip geçme…

eni, boyu, rengi, boyası hep kanunla standart olmak zorunda.

Bu yüzden tabela sadece kendine benzetilerek tasarlanıyor.

Bir de üstelik Kiril alfabesi ile yazılması gerekiyor,

Kiril alfabesiniz bilmeyenler için zahmetli iş yani.

Ama telaş yok, köylümüz Kiril alfabesini biliyor, tabelaya çok özen gösteriyor

Paslanmaz saç olsun, yazı Avrupa kalite boya olsun diye özellikle rica ediyor.

Neden Avrupa özel boyada ısrar ediyor biliyor musunuz.

Eski Cumadan köye girmeden daha kargalıktan tabela gece farlarının etkisiyle

3-4 km den okunsun parlasın görünsün diye tercih ediliyor.

Tabelanın ayakları da en iyi kalite paslanmazdan üretiliyor

Tabelanın üretimi tamamlandıktan sonra bizim heyacanlı köylümüz

yüklüyor tabelayı arabaya, çıkıyor yola.

Sınırlar aşılıyor ve tabela ait olduğu yere dikiliyor.

Uzaktan, sağdan, soldan profilden hatıra olarak bir kaç kare fotoğraf alınıyor.

E artık diyor köyümüzün girişi kimliksiz değil.

Koca köyümün bir adı var Buynovo

artık köyümüzün ana girişinde tabelası da var.

Tamam diyor şimdi oldu.

Görevini başarı ile tamamlıyor,

güzel duygular içerisinde huzurlu bir

şekilde kimseye bir şey söylemeden dönüyor evine

Üzerinden yıllar yıllar geçiyor, tabela hala yerinde

gelip geçerken o hikayeyi biliyor ama başka bilen yok.

Bir gün benimle birlikte İstanbuldan Köyümüze yolculuk ettiğimiz

bir yaz ayanda, tabelanın yanından geçerken duralım bir hatıra çektirelim diyorum.

İşte o zaman kısaca bana anlatıyor bu hikayeyi

Kaç zamandır yazacağım hep aklımdaydı

Bu güne kısmet oldu.

Aama gerçekten teşekkürü hak ediyor bence ne dersiniz?

Bu konuyu yazacağımı söylediğimde bana ne dedi biliyor musunuz.

Zdravna’nın (Sağlık Ocağının ) yanında çeşme varya dedi,

evet dedim ne olmuş onlara?

Kurnaları bozuk çalışmıyor, şimdi sıra onlara geldi,

en geç bu yaza kadar onları da onaracağım dedi.

Köylülerimiz ve gelen misafirlerimiz kana kana, doya doya su içemiyorlar

olmaz öyle, bize yakışmaz dedi.

Bana sadece tekrar hepimiz adına teşekkür etmek kaldı.

Teşekkürler Bahattin Rafioğlu çok teşekkürler dayımının oğlu, teşekkürler.

Cevat ÇIRAK

07.12.2019

İstanbul

Not: Eminim köyümüze benzer büyük/küçük iyilikler ve katkılar yapan nice iyi yürekli köylülerimiz vardır. Bu hikayeyi bu güzel insanları tanıtmak ve gün yüzüne çıkartmak için yazdım. Atılan bu iyi niyetli adımlar öğrenildikçe ve gün yüzüne çıktıkça çok daha güzel gelişmeler, katkılar olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü iyilik de gülmek gibi bulaşıcıdır. Böyle küçük adımlar büyük seferberliklere dönüşme potansiyeline sahiptir, yaşayalım görelim. Ne dersiniz? Yanılıyor muyum?

Dızmana

Bilirsiniz köyde çocukları çok boş bırakmaya gelmez.

Buna rağmen

nedense bugün kendime yapacak bir iş uğraş bulamadım

Günlerden pazar aylardan yaz.

Ev halkının tamamı evde, annem bahçede, babam hayvanların karnını doyurmakta.

Kardeşim sundurmada oynamakta.

Bir tek kocabamda (dedem) telaşlı bir hazırlık seziyorum.

Kocaba dedim uzaktan, nereye gidiyorsun?

Kocabam elindeki eşeğin hanutlarını arabaya bırakmaya çalışıyordu,

cevabını beklemeden beni de götür , benim işim yok dedim.

Gülümsedi kocabam, olur ba çocuğun dedi, hem bana yardım edersin.

Şeytancağa pazara gideceğiz seninle ona göre giyin.

Ama git babana söyle izin al, sıkıntı yaşamayalım sonra gel bana yardım et.

Kocabam götürücekte içimden, babam izin vermeyecek.

Yok öyle yağma, izin cepteydi zaten.

Dediğim gibi de oldu izin çıktı, ben artık yola hazırdım.

Şeytancık pazarına ilk kez gidecektim,

Duyuyordum pazarın namını ama hiç kısmet olmamıştı gitmek.

Kocabam bu arada eşeği damdan çıkartmış eşek arabasına bağlamıştı.

Eşek önüne konan kurumuş otları yemeğe başlamıştı.

Kocabam boş durmadı, bana hemen bir iş verdi.

Al şu parayı git bana magazinden 4 paket Varna sigarası al gel dedi.

Ben zaman kaybetmemek adına koştura koştura yola koyulmuştum bile.

Güneş yükselmeye başlamıştı, içimizi ısıtıyor, yaşama azmimizi tetikliyordu.

Elimde 4 paket Varna sigara paketi ile porta kapısından içeriye girdiğimde

Kocabamın elinde bir paketle oda kapısından çıktığını gördüm.

Ne çabuk geldin dedi,

başımı okşadı, para üstünü de benden almadı, senin olsun dedi.

Hadi git bu torbayı arabanın angıç koluna as sigaraları da içine atıver, sonra gel ,

yola çıkmadan yemek yiyelim dedi.

Elimdeki poşetle arabaya doğru hızlandım, poşetin içinde sıcak börek kokuları

burumunun etrafından dolaşarak mavi gökyüzüne karışıyordu.

Mis gibi börek kokuyordu, çok severim böreği,

En çok kıvırma ve dızmana böreğini severim.

Hemen anladım poşette dızmana böreği vardı, kokusundan belli dedim.

Demek ki babaannem bize yolda ve pazarda yemek için dızmana yapmıştı.

Dızmanayı kokusundan anlarım ben, çok güzel bir Balkan tepsi böreğidir.

İçinde köy peyniri, üstünde kaymaklı yumurtalı köy yoğudu ile kapanmış mis kokan

börekten canım çekti.

Karnımın aç olduğunu hatırladım dızmana kokusunu duyunca.

Elimdeki poşeti kocabamın dediği gibi arabanın angıcına astım,

hızlıca odaya geri döndüm.

Oda diyorum dedem sayvant altında babaannemle bir göz odada yaşıyordu.

Babaannem girmeden ellerini yıka öyle gel diye seslendi.

Hava ısınmıştı, biraz derlemiş olmalıydım ki yüzüme su vurunca serinlik iyi geldi.

Sofrada duran dızmana tepsisi yarı yarıya boştu.

Demekki tepsinin yarısı o biraz önce arabanın angıçına astığım poşetteydi.

Yolluğumuz hazırdı, yolda aç kalma ihtimali kalmamıştı.

Onlu yaşlarda bir çocuk masumiyeti ile sevindim bu durma.

Harika bir sımsıcak yaz gününde çok mutluydum.

Dedem hadi çocuğum kaşıkla çorbanı, biraz da börek ye yola çıkalım artık.

diyerek kalktı sofradan.

Odadan çıktı ve eşeği arabaya koşmaya gitti.

Çok sürmedi bende karnını tıka basa doyurmuş olarak vardım yanına.

Kocabam arabayı yola hazırlamıştı,

Biraz sonra eşeğe deeh diyerek komut verecek

Şeytancık yolculuğu başlayacaktı.

Çocuğum dedi börek ve sigaralarının olduğu poşeti bulamadım.

Nereye koyduysan bana ordan bir paket sigara verde bir cigara yakayım dedi.

Tamam kocaba dedim ve poşeti astığım angıça doğru çevirdim.

Elimi uzatıp alacaktım ama, elim hava kala kaldı.

Naylon poşet yerinde yoktu, sadece poşetin bir sapı angıçta sallanıyordu.

Birden korkudan dede poşet yok yerinde diye haykırdım.

Dur sakin ol, belki arabanın içine, belkide yere düşmüştür diyerek atladı arabadan.

Ben arabanın içinde o da dışında poşeti arıyorduk ama nafile poşet yoktu.

Ba çocuğum dedi telaşlı biraz da üzgün ve gergin bir sesle.

Sen poşeti nereye koydydun

Bende, koyduğum yeri göstererek,

te buraya koydum, sigaraları da içine attım diye cevap verdim.

Kocabam arabada koşulu eşeğe doğru çevirdi yüzünü

Eşeğin sanki hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi bir hali vardı.

Eşek karnı tok iken huysuzluk etmezdi sakince komutlara uyardı.

bugünde nedense çok sakindi.

Kocabam eşeğe bir kez daha baktı.

Eşek nispet yaparcasına kuyruğu ile üstüne konan sinekleri kovmakla meşkuldu.

Kocabam şimdi bana dönecek ve yüzü asılarak kızacak diye beklerken,

olanlar oldu.

Kocabam kahkaha atarak gülmeye başladı.

Çocuğum dedi bizim deli eşek dızmanayı yemiş üstüne de,,

benim sigaraları bir güzel tüttürmüş .

Üzülme dedi tekrar, korkma, sana kızmayacağım.

Bende kabahat bu işi sana bırakmamalıydım,

bırakırsam da seni uyarmalıydım, ama unuttum dedi.

Bu kahrolası deli kart eşek daha önce de benim sigaralarımı yemişti dedi.

Eşek sanki Şumnu şehrinin Şeytancık köyündeki pazara götürülüp

satılacağını anlamıştı.

Ben Şeytancık pazarına gittim ama nasıl gittim birde bana sorun.

Yazın en güzel günlerinden bir günde bu eşek başıma iş açmıştı.

Kocabam hem giderken hemde Şeytancık pazarından eşeği satmış olarak dönerken

hep bana takılarak ve gülerek keyifli bir yolculuk geçirdi.

Ben hala kendimi affedemiyor sinirden kahroluyordum, ama adam hala gülüyordu!

Boğazkesen Köyü çatrığına geldiğimizde köye yaklaştık çocuğum dedi;

Kocabam öyle deyince, hiç duymadığım duysam bile bilmediğim bu köyle ilgili

merakımı giderecek sorular sormak istiyordum ama,

şaka yapar diye inadına sormadım.

Tamam dedi kocabam , ben sana kızmadım kendime kızdım

üzülme diye saçımı sıvazladı, beni teselli etmeye çalıştığı belliydi.

Ben dedi bu kart deli eşeği sattık yerine de arabada koşulu katırı aldık diye

sevinemiyordum bile.

Bu deli eşek bana çok çektirdi üzülme kurtulduk ondan dedi

Hatta dedi yine gülerek satmadan dızmana ile karnını doyurduk,

üstüne de sigara ile keyifini yaptık ya, iyi ettik çok iyi…

Yine de bakma sen, deliydi meliydi, biraz fazla huysuzdu ama vicdanım rahat ve

huzurlu vedalaştık, güzel ayrıldık diyerek saçımı okşamaya devam etti.

Ne yalan söyliyeyim kocabam beni teselli etmişti, köye daha sakin girecektim.

Geçtiğimiz yollar ve yol üzerindeki köylerle ilgili sorular sormaya başlamıştım.

Dedem benim merakımı gidermeye devam ediyordu.

Bizim köye komşu iki en yakın köyden biriydi Boğazkesen köyü,

Birde yine bizim köye çok yakın Yeni Mahalle köyü vardı.

İkisinden de Şeytancık pazarına gidilebiliyordu.

Şeytancık pazarının kurulduğu köy bize çok yakındı ama bizim kasabaya bağlı değildi.

Biz Eski Cuma kasabasına bağlı Muratlar köyünde yaşardık,

Keyfim yerine gelmiş kocabam anlattıkça ben her şeyi hafızama kaydetmiştim.

Ogün Bulgaristanın tamamını anlatsa dinlemeye hazırdım.

Kocabamın dediklerine inanmıştım, vicdanımı rahatlatma sırası bana gelmişti.

Deliydin inatçıydın huysuzdun ama diyorum eski eşeğimize hitap ederek

Biz kimseyi evimizden aç susuz göndermeyiz

Sıcacık peynirli dızmanayla karnını doyurur Varna sigarası tüttürerek uğurlarız

diyordum içimden.

Gülme eğlenme sırası sanki bana geçmişti

Güneş hala doyumsuz güzelliği ile gülümsemeye devam ediyordu.

Cevat Çırak

29.1.2019

İstanbul

Naim Filmi Üzerine Düşünceler

Biyografi filmi çekmek zordur derler, bu yüzden meraklısıda yapımıcısı da az olur. Bütün zorluklara rağmen Mustafa Uslu gibi cesur yapımcılar cesaret edip harika işlere imza atıyorlar. Ne kadar tebrik etsek azdır. Böyle yürekli cesur yapımcıların filmlerini sinema salonlarında izleyerek destek olmaya devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bir başka muhteşem performan ve alkış filmin oyuncularına gelmeli diyorum. Oyuncuların hepsi harika bir iş çıkartılar. Ben hepsini çok beğenmekle birlikte özellikle Naimin annesi rolünü müthiş oynayan Selen Öztürk hanımefendiye bayıldım desem yeridir. Eminim Naimin annesi Hatice anne bile hayran kalmıştır diye düşünüyorum.

Gelelim fimin bende bıraktığı izlenimlere ve bana verdiği mesajlara. Bu yazıyı Aldığım mesajları siz okuyularımla paylaşmak için kaleme aldım.

Tespitlerimi iki bölümde izninizle paylaşmak isterim.

Birinci bölümde Naim fiminin Bulgaristan Türklerine verdiği mesajlar.

İkinci Bölümde iste Türk dünyasına verdiği mesajlar olarak değerlendirmeyi uygun buldum.

Öncelikle Bulgaristan Türklerini ele alalım izninizle.

Bulgaristan’dan hangi dönem ve yılda Türkiyeye göç ettiğimizin bir önemi yok. Hepimiz her dönemde çeşitli sıkıntılar ve haksızlıklar ötekileştirmeler yaşadık. Bu film sadece Naimin hayatını anlatmıyor. Film yaşadığımız zülüm ve haksızlıkları çok başarılı bir şekilde ve olduğu gibi beyaz perdeye yansıtmıştır. Bizler ,yani sıkıntıları bizzat yaşayan ve bilenler çocuklarımıza anlattık, aktaramaya devam ediyoruz lakin biliyorsunuz çocuklar görerek bakarak öğrenir. Bu yüzden çocuklarımıza anlattıklarımızı pekiştirsinler ve hissetsinler diye bu filme mutlaka götürmeli ve sinemada izletmeliyiz.

Özellikle 1989 yılında Bulgaristan’da isim değiştirme sürecinde eziyeti ve zulmü yaşayanlar hiç bir tereddüte mahal vermeden filme gitmeli ve izlemelidir. Filmin sonunda perdeye yansımayan sahneler mutlaka aklınıza gelecektir. Elinden gelen arkadaşlarımız işte bu eziyeti ve travmalar yaşamamıza neden olan zulmü elinden geldiğince yazmalıdır. Bulgaristan Türklerinin talihsiz makus tarihine kalın harflerle not düşmeli gelecek nesillerimize miras olarak bırakmalı paylaşmalıdır.

Naim tanrının biz Bulgaristan Türklerine büyük bir armağınıdır. Lakin yüce yaradan her zaman böyle bonkör ve cömert davranmayabilir. Bizler şunu çok net bilmeli ve bu temelde belkide yeniden örgütlenmeliyiz. Türkiyede tam olarak bilinmemekle birlikte altı buçuk milyonun üzerinde Bulgaristan Türkü yaşamasına rağmen maalesef özellikle siyasette çok silik bir sicile sahip olduğumuzu düşünüyorum. Örneklemem gerekirse mesela Türkiyede oturduğunuz semt ve ya ilçede ne kadar Bulgaristan göçmeni nüfus yaşıyor biliyorsanız araştırın. Daha sonra semtiniz/ilçenizde bir Balkan Türkleri Dayanışma derneğiniz varsa kaç üyesi var kontrol ediniz. Sonuçları gördükten sonra neden böyle konuştuğumu anlayacak ve konu üzerine düşüneceksiniz diye tahmin ediyorum. Dışarıdan eleştirmekle bu iş ancak bu kadar oluyor. Oysa istisnasız hepimiz elimizi taşın altına koymalıyız. Zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Ama endişeye mahal yok biz bu gidişatı değiştirebiliriz.

Gelelim yazımızın ikinci bölümüne. Yani Türkiye ve dünyada yaşayan Türklere Naim filminin verdiği mesaja.

  • Özellikle Türkiyede ciddi sıkıntılar yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Halkın büyük bir kısmı bizleri anlıyor ve tanıyor olmasına rağmen, hala bazı geçmiş tarih bilmez cahiller bizlere Bulgar vb. demeye devam ediyor. Dilerim bu filmden sonra akılları başına gelirde nasıl büyük bir gaflet içinde olduklarını görür ve kendilerini düzeltirler.
  • Gazetecilik mesela çok büyük ciddiyet ve sorumlulukla araştırmayla birlikte anılan onurlu bir meslektir. Lakin şerefli onurlu gazetecilerin arasında kendilerini gazeteci sanan yalaka ve ahlaksızları az buz değil biliyorsunuz. Ben bu rüzgarın yönüne göre aksiyon alan kamburlara seviyesizlere bu filmi zilemelerini ve biraz düşünmelerini diliyorum. Sözde gazetecilik, yalakalık ve bizlere hakaretle bir yere varamayacaklarını analayacaklar diye umuyorum.
  • Gelelim siyasetçilere. Maalesef Türkiye’de siyaset yapan herkese siyasetçi demek için bin şahit gerekiyor. Gün geçmiyor ki gerek iktidar ve gerekse muhalefetteki bazı sözde siyasetçiler Bulgar Türkü, Bulgar demeye devam ediyorlar. Bu zavallılar ağızlarından çıkanı duymuyor ve hiç ama hiç düşünmüyorlar. Biz Bulgar olsak Türkiye’de ne işimiz olur bunu hiç düşünemiyorlar. Dilerim Naim filmi bu zavallı cahil sözde siyasetçilerin aklını başına getirir diye umuyorum.
  • Bu filimden sonra hala bu şekilde hakaretler haksızlıklar devam ederse biliniz ki biz seçmenler seçim dönemlerinde kutsal oyumuzu düşünmeden heba ediyoruz.

Elbette yazacak daha çok önemli konular vardır ve olmaya devam edecektir. Ben özellikle bizim ana temel konularımıza ve sıkıntılarımıza değinmeye çalıştım.

Yazıma son vermeden önce bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Her zaman bir kurtarıcı beklemek doğru değil. Büyük liderimiz Atatürk “Şayet bir gün çaresiz kalırsanız, bir kurtarıcı beklemeyin. Kurtarıcı kendiniz olun.” diyor. Bu mesajı biraz üzerimize almalı ve düşünmeliyiz. Anavatanımız Türkiyede biz yabancı yada misafir değiliz. Bizler Anadolunun bağırından çıkmış öncü birlikleriz. Osmanlı ordusunun şanlı akıncılarıyız. Kaybedilmiş topraklarımızın bekçileriyiz.

Örgütlenmemizi gerekirse yeniden gözden geçirmeli, liyakatı ön planda tutmalı, güçlü ekiplerle mücadele etmeliyiz. Derneklerimizi düşmanımız olarak görmemeli bilakis üye olarak destek olmalıyız. Sesimizin daha gür çıkarmalı ve ciddiye alındığını görmeli ve göstermeliyiz. Kişisel günlük karları ve çıkarları bir kenera bırakmalı ve büyük resmi okuyarak sorumlu davranmalıyız. Nasıl mı yapacağız ? Çok kolay sadece çok çalışarak değil bilim ve akılla çalışarak yapabiliriz. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.

Cevat ÇIRAK

24.11.2019

İstanbul

Evim evim can evim.

Evim evim can evim.

Çocuktum onlu yaşlardaydım. Bu fotoğrafını gördüğünüz evi yapmaya başladık. Sene 1977 yılında temel atıldı diye hatırlıyorum. Her gün okuldan döndüğümde 2 çanta şişe doldurur köy merkezindeki magazinden inşaatta çalışan ustalara limonata, meşrubat doldurur eve taşırdım. Diyorum 12 yaşında bir çocuk, elimde 2 koca çanta yaklaşık 1-1.5 km yol gider gelirdim. Bazen ağır gelirdi çantalar oturur dinlenirdim. Ama çok dinlenmeye gelmezdi, ustaların saatine uymam gerekiyordu. Birkaç kez çantanın ipleri koptu, ayaklarımın altındaki yol limonata ve bira şişesi kırığı ile kaplandı. Kokularım birbirine karışırdı. Çok korkardım. Ustalara yetişmezse aç kalacaklar, susuz kalacaklar sanırdım. Korkardım annem merak eder beni aramaya çıkar diye. Birde babama hesap vermekten korkardım. Sonuçta ev yaptırıyorsun israf etmemek gerekirdi. Günler yoğun bir hızla ilerledi. 1978 yılının başında tuğla ve betondan yapılmış bu ev nihayet oturulacak duruma geldi. Koskocaman ev 4 deevasa oda, 2 salon, bir mutfak, banyo , kiler hepsi çok güzeldi. Ama ben en çok mağazayı (Bodrumdaki mahzeni) çok esrarengiz bulmuştum. Kapağı salonun içinden açılıp inilen mahsen bir harikaydı, yada bana öyle geliyordu nedense. Mahzende 2 koca fıçı yan yana dururdu. Birinde evde kendi üzümlerimizden yaptığımız kırmızı şarap, diğerinde beyaz şarap doluydu. Siz hiç şarap fıçıda nasıl olgunlaşır bilir misiniz. O fıçılardaki sesleri duyan bilen insan ne güzel insandır öyle. Bir fıçı daha vardı şarap fıçılarından biraz küçüktü. Şarap fıçıları 100 litre bu fıçı 80 litreydi. Bu son fıçıda ev yapımı Köstendil eriğinden (mürdüm eriği) rakı vardı. Bazı seneler erik olmaz da üzüm rakısı ile dolardı. Ama sakin yanlış anlamayın bu saydıklarım komşularımızın hepsinde vardı. Hatta bazı komşularımızda çok daha fazlası vardı. Çamaşır iplerinde asılmış, kurutulan sucukları pastırmaları saymıyorum. O günleri yaşayanlar de demek istediğimi iyi bilir. Konuyu dağıtmayayım. Yeni evimize girdik taşındık, mutluyuz keyfimiz yerindeydi çok şükür. Ama uzun sürmedi mutluluğumuz. Masallardan çıkmış şirin yeni evimizde sadece 6 ay oturabildik. Hâlâ yarim kalan işlerimiz vardı diye üzülürüm. Evin dışı sıvasız kalmıştı mesela, benzer bir kaç eksik daha tamamlanmalıydı. Doya doya oturamadığımız yeni evimizi satmak zorunda kaldık. Neden satmak zorunda kaldık, doya doya oturamadık biliyor musunuz! Türkiye’ye göç ediyoruz diye sattık. Bir yandan içimizi yakan buruk bir acı, diğer yandan ana vatana göçüyoruz heyecanı ve mutluluğu aynı anda hep birlikte ortaya karışık tadıyorduk, anlayacağınız duygularımızın pusulası karışmış şaşmıştı.

Aradan 41 yıl geçmiş ama bana daha dün gibi geliyor biliyor musunuz. Yarım kaldı işimiz, evimiz tam olarak bitmemişti, iş yarım kalır mı hiç? biz Bulgaristan Türkleri çalışkan insanlarız, öyle yarım yamalak iş yapmayız, Bize yakışmaz. Belki bu yüzden böyle hissediyorum bilemiyorum.

Muhacirlik ateşten bir gömlekmiş meğerse bedelini fazlasıyla ödeyerek öğrendik. Sıkıntıyla ve sabırla mücadele edeceğimizi biliyorduk, ailecek sızlanmadan şikayet etmeden çabaladık çalıştı ve yine muaffak olduk, başardık.

Türkiye’de daha iyisini, daha görkemli büyük ev ve evler yaptık. Sıkıntılı günler bir bir geride kaldı. Üzerimizde ruhumuza bedenimizde derin izler bırakan bu sıkıntılı günler bizi yordu yıprattı belki ama, kimseye boynumuzu bükmedik, kimsenin önünde eğilmedik, hep diktik, hep dik durduk, daima öyle devam edeceğiz inşallah. Şimdi düşünüyorum da iyi ki anavatana göç etmişiz, iyi ki ateşten gömleği giymişiz diyorum. Ana dilimizde okuduk, her eşit yurttaş gibi haklarımız oldu. İş hayatımızda iyi pozisyonlarda sorumluluk aldık güzel işlere imzalar attık. Çocuklarımızın torunlarımızın artık ana dilini konuşmakla ilgili bir sorunu kalmadı çok şükür. Artık hepimiz öteki değil asıl ve eşit yurttaşlarız, şükürler olsun. Ne mutlu Türküm diyene. Sevgili dayım bazen köydeki Bulgar muhtar tarafından tehdit edildiğinde dik durur Koli ne moli (Koli yalvarmıyor, minnet etmiyor) dermiş. Benimde ne zaman bir sıkıntılı durumum olsa bende Koli ne moli derim içimden, iyi hissettir bana umut verir bu fuyguya sahip olmak. Ay düşündükçe gülesim geliyor…

Ama dostlarım birde şu can evimdeki memleket hasreti özlemi varya, çok acı çektiriyor, çaresiz bırakıyor ruhumu vicdanımı törpülüyor, keyifsiz bırakıyor hatta bazen ezip geçiyor üzerimden.

Tüm geçmişim gözümün önünden bir film şeridi gibi geçiveriyor..

Bizim ne suçumuz vardı demeden edemiyor insan. Kimseye bir zararımız yoktu, kimseye aykırı bir sözümüz olmadı, çalışkan ve ülkesine bağlı insanlardık. Neden ötekiydik, neden dışlandık , neden ibadetimiz size ağır geldi neden? Neden ana babalarımız büyüklerimiz ve biz hak etmediğimiz acıları çekmek zorunda kaldık. Neden?

Oysa bizim daha tamamlamız gereken yarım kalan işlerimiz vardı. Neden bizi yerimizden yurdumuzdan toprağımızdan ettiniz neden?

Ey sorumsuz sorumlular size soruyorum neden?

Beğendiysen paylaş.

Cevat Çirak

17.11.2019

İstanbul.

Köyümüzdeki Okulumuz

Bugün 17 Ağustos 2019 Cumartesi. Tatil günü olduğu için iş yok. Gerçi bana üç yıldır iş yok ama 🙂 demekki işi özledim ki yazma gereği duydum. Dün geceden planladığımız program maalesef tutmadı. Sağanak yağmur son anda meteroloji tarafından bildirildiğinden evden çıkmak istemedim bugün. Nedense İstanbulda evimin salonundan bahçemizdeki yağmur damlalarının çiçeklerimin yapraklarını yıkamasını seyrederken aklıma köyüm geldi birden. Hemen açtım bilgisayarımdaki eski albümleri. Biraz nostalji yapayım, köyümün geçmişinde dolaşayım diye niyet ettim ve heyecanla sarıldım bilgisayarımın faresine. Daha ilk tıklamamla karşıma kırk yıl önce dolu dolu altı yılımı geçirdiğim köyümdeki okulum çıkıverdi karşıma.

Ne kadar sürdü o mahsun fotoğrafı süzmem, incelemem derseniz, zaman tutmadım ama içim bir tuhaf oldu. Fotoğrafa her bakışımda onlarca anı tazelendi ve zihnimde dolaşmaya başladı. İnsan hatırladıkça hepsini birden bir an önce anlatmak, paylaşmak ve anılara tutunarak kırk yıl geçmişe gidip bir köşeye sığınmak istiyor. Fakat aceleye gerek yok, istesende hepsini birden anlatamıyorsun.

Çok güzel günlerdi. Dolu dolu sağlıklı mutlu günlerdi gerçekten. Sağlıklı kelimesini bilerek koydum cümlenin başına. Neden mi? Köyde okuyan çocuklar bilir, yahu biz gerçekten ruhsal ve fiziksel olarak sağlıklı olduğumuzdan dolayı çok mutluyduk. Sevgi ile beslenince çocuklar bir başka neşe ve hayat dolu oluyor. Temiz havada gerek okulda, sınıflarda gerekse yemyeşil okul bahçesinde ne güzel anılar biriktirmişiz.

Bizim Bulgaristan Eski Cumaya bağlı Muratlar köyümüzde iki tane okul varmış bir zamanlar. Biri Türk okulu birde bizim eğitim gördüğümüz Bulgar okulu. Bir zamanlar devlet Türk ve Çingene (müslüman) ve Bulgar (Hristiyan) öğrencileri ayırmayı uygun görmüş ve bu şekilde bir sistem kurmuş. Ben şimdi işin bu tarafına çok dokunmayacağım. Dokunursam bu yazı uzar da uzar, saatlerimi alır, canımızı da sıkar, en iyisi cümleye nokta koyarak bitirelim.

Hatırlayanlar bilirde bilmeyenleri de keyifli günlerimize dahil etmek için biraz okuldaki zamanımızı nasıl geçiriyorduk onu anlatmaya çalışayım. Bilmeyenlere çok keyifli geleceğinden eminim. Bilenler zaten nasıl mutlu olacaklar size anlatamam. Mesela diyorum ki bir gün bizim sınıfımızı kırk yıl sonra tekrar bir araya getirsem, şu aşağıda fotoğrafını gördüğümüz çocuklar nasıl görünür acaba!? Neden olmasın belki bir gün bu projeyi köyde buluşur yeniden okulun merdivenlerine çıkar yeniden dondurur torunlarımıza bir anı olarak bırakırız ne dersiniz. Olmaz olmaz demeyin, neler oldu neler.

Hadi dönelim sınıflara, size okulumuzdaki bir günü özetlemeye çalışalım. Özetlemeye çalışalım diyorum çünkü hepsini yazarsam roman olur. Roman olunca fena mı olur, e olmaz tabii, hemde çok güzel olur ama okunur mu onu bilmem. Neden bilmem diyorum? Tecrubem bana uzun yazma okunmuyor diyor da ondan.

Biz köyde okula evden çıkarken koşa koşa çıkardık mesela. Bazen arızalarımız olmazmıydı? E olmaz mı, uşak aklı her zaman aynı olmaz. Ama genelde keyifli mutlu talebelerdik gerçekten. Okula ulaştıktan sonra önce ayakkabılarımızı çıkartır, düzgün bir şekilde ayakkabı dolabına düzgünce koyar, sonra sınıfa okulda bıraktığımız terliklerle girerdik. Terliklerin nerdeyse hepsi aynı model ve renk olmasına rağmen kimse kimsenin terliğini karıştırmaz, herkes kendi terliği ile ayakları üşümeden sınıfa dalardı. Düşünsenize yerler parke, ayağınızda terlikler, ve bizden önce hademenin yaktığı tutrakan marka beyaz emaye uzun soba sınıfın her köşesini sımsıcak bir yuva haline getirivermiş. Bir hayal edin bakalım, dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Ruzgar kar tanelerini ordan oraya savuruyor. İçerde muallim ders anlatıyor. Sobada kıpkırmızı olmuş, çıt çıt yanan odun sesleri odanın sessiz ruhuna farklı bir ambiyans katıyor. Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin. Ayağınızda terlikler, Yan masada yavuklunuz 🙂 öğretmen arkasını her döndüğünde ikinizde aynı anda yazmayı bırakıp bakışıyorsunuz. Küçük küçük tebessümler karşılıklı gidip geliyor. odanın içinde aşk trafiği dolu dizgin kıvranıyor. Gülücükler açıyor yüzünüzün her kasında. Gözleriniz sevgi bombardımanından fır fır olmuş bir o yana bir bu yana yetişmeye çalışıyorlar. Sadece siz mi böyle mutlusunuz hayır tabii ki de, nerdeyse bütün sınıf böyle aslında. Bir kaç arkadaşımızın yavuklusu yan sınıfta ama olsun, aradaki duvar yüreklerin pır pır etmesine mani değil ki! Bu arkadaşların gözleri saatlerde, onlar zamanı hızlı ileriye sarmakla meşgul.

Öğle yemek saati geldiğinde hep birlikte sabah kahvaltı ettiğimiz ana okulunun bodrumunda bulunan okul yemekhanesine giderken bile size onlarca anı yazarım ama, özellikle siz kendi anılarınızı cümleye yerleştirin diye açık alan bırakıyorum. Hatırlayınca mutlu olacaksınız demiyorum, zaten gülümsemeye o günleri andıkça özlemle anmaya başladınız bile. Öyle değimi ama, yalan mı ?

Daha fazla uzatmadan tadında bırakalım. Ben başlattım siz devam edin. Yazamasanız bile önümüz son bahar ve kış geliyor. Demleyin bir demlik çay, arzunuza göre kahve toplayın ev halkını siz başlatın anıları döndürmeye, isteklere peş peşe gelmeye başlayacak zaten. Beni de unutmayın. Küçük bir kuplede bana bir kelime ayırın, sevaptır 🙂

İyiki bu anıları şu an yıkık dökük okulumuzun dimdik ayakta olduğu dönemde yaşamışız diyorum. Baksanıza biraz düşününce hafızalarımıda bizimle birlikte yaşayan ve biz sağ olduğumuz sürece yaşayacak değerlerimizi keyifle onurla gururla yaşatmaya devam edebilir miydik? İşte bu yüzden en mutlu olduğumuz dönemlerde biriktirdiklerimizi bencillik edip kendimize saklamayalım. Bizden başka insanlarda bu keyifli günleri öğrensin ve ilham alsın. Evlatlarımız bu günleri yaşayamadı, onların da bu altın yılları bilmeye hakkı olmalı. Hele hele torunlarımız, olara ne demeli, zaten bir çok şeyi bizim gibi yaşayamadıklarına inandığım torunlarımız bu günleri öğrense, nasıl olur düşünsenize! Harika olur harika., Demedi demeyin alın kağıdı kalemi , yada bilgisayarınızı yazmayı deneyin, bana hak vereceksiniz. Bu altın dönem anılarından daha güzel miras mı bırakılırmış!

Hadi hafızalar tazelensin çocuklarımız ve torunlarımız bizim keyifli günlerimizi öğrensin. Bize büyüklerimiz ne öğrettiler; çocuk görerek öğrenir, ne görürse onu yapar. Çocuk ne yaparsa güzel yapar. çünkü anne babası onlara en iyisini bırakmak, devretmek için çalışır. Demedi demeyin deneyin.

En güzel günler sizin olsun

EN GÜZEL  
En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür...

Nâzım Hikmet Ran
 ( 1902  - 1963 ) 

Cevat ÇIRAK 
17.08.2019 
İstanbul