Köyümüzdeki Okulumuz

Bugün 17 Ağustos 2019 Cumartesi. Tatil günü olduğu için iş yok. Gerçi bana üç yıldır iş yok ama 🙂 demekki işi özledim ki yazma gereği duydum. Dün geceden planladığımız program maalesef tutmadı. Sağanak yağmur son anda meteroloji tarafından bildirildiğinden evden çıkmak istemedim bugün. Nedense İstanbulda evimin salonundan bahçemizdeki yağmur damlalarının çiçeklerimin yapraklarını yıkamasını seyrederken aklıma köyüm geldi birden. Hemen açtım bilgisayarımdaki eski albümleri. Biraz nostalji yapayım, köyümün geçmişinde dolaşayım diye niyet ettim ve heyecanla sarıldım bilgisayarımın faresine. Daha ilk tıklamamla karşıma kırk yıl önce dolu dolu altı yılımı geçirdiğim köyümdeki okulum çıkıverdi karşıma.

Ne kadar sürdü o mahsun fotoğrafı süzmem, incelemem derseniz, zaman tutmadım ama içim bir tuhaf oldu. Fotoğrafa her bakışımda onlarca anı tazelendi ve zihnimde dolaşmaya başladı. İnsan hatırladıkça hepsini birden bir an önce anlatmak, paylaşmak ve anılara tutunarak kırk yıl geçmişe gidip bir köşeye sığınmak istiyor. Fakat aceleye gerek yok, istesende hepsini birden anlatamıyorsun.

Çok güzel günlerdi. Dolu dolu sağlıklı mutlu günlerdi gerçekten. Sağlıklı kelimesini bilerek koydum cümlenin başına. Neden mi? Köyde okuyan çocuklar bilir, yahu biz gerçekten ruhsal ve fiziksel olarak sağlıklı olduğumuzdan dolayı çok mutluyduk. Sevgi ile beslenince çocuklar bir başka neşe ve hayat dolu oluyor. Temiz havada gerek okulda, sınıflarda gerekse yemyeşil okul bahçesinde ne güzel anılar biriktirmişiz.

Bizim Bulgaristan Eski Cumaya bağlı Muratlar köyümüzde iki tane okul varmış bir zamanlar. Biri Türk okulu birde bizim eğitim gördüğümüz Bulgar okulu. Bir zamanlar devlet Türk ve Çingene (müslüman) ve Bulgar (Hristiyan) öğrencileri ayırmayı uygun görmüş ve bu şekilde bir sistem kurmuş. Ben şimdi işin bu tarafına çok dokunmayacağım. Dokunursam bu yazı uzar da uzar, saatlerimi alır, canımızı da sıkar, en iyisi cümleye nokta koyarak bitirelim.

Hatırlayanlar bilirde bilmeyenleri de keyifli günlerimize dahil etmek için biraz okuldaki zamanımızı nasıl geçiriyorduk onu anlatmaya çalışayım. Bilmeyenlere çok keyifli geleceğinden eminim. Bilenler zaten nasıl mutlu olacaklar size anlatamam. Mesela diyorum ki bir gün bizim sınıfımızı kırk yıl sonra tekrar bir araya getirsem, şu aşağıda fotoğrafını gördüğümüz çocuklar nasıl görünür acaba!? Neden olmasın belki bir gün bu projeyi köyde buluşur yeniden okulun merdivenlerine çıkar yeniden dondurur torunlarımıza bir anı olarak bırakırız ne dersiniz. Olmaz olmaz demeyin, neler oldu neler.

Hadi dönelim sınıflara, size okulumuzdaki bir günü özetlemeye çalışalım. Özetlemeye çalışalım diyorum çünkü hepsini yazarsam roman olur. Roman olunca fena mı olur, e olmaz tabii, hemde çok güzel olur ama okunur mu onu bilmem. Neden bilmem diyorum? Tecrubem bana uzun yazma okunmuyor diyor da ondan.

Biz köyde okula evden çıkarken koşa koşa çıkardık mesela. Bazen arızalarımız olmazmıydı? E olmaz mı, uşak aklı her zaman aynı olmaz. Ama genelde keyifli mutlu talebelerdik gerçekten. Okula ulaştıktan sonra önce ayakkabılarımızı çıkartır, düzgün bir şekilde ayakkabı dolabına düzgünce koyar, sonra sınıfa okulda bıraktığımız terliklerle girerdik. Terliklerin nerdeyse hepsi aynı model ve renk olmasına rağmen kimse kimsenin terliğini karıştırmaz, herkes kendi terliği ile ayakları üşümeden sınıfa dalardı. Düşünsenize yerler parke, ayağınızda terlikler, ve bizden önce hademenin yaktığı tutrakan marka beyaz emaye uzun soba sınıfın her köşesini sımsıcak bir yuva haline getirivermiş. Bir hayal edin bakalım, dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Ruzgar kar tanelerini ordan oraya savuruyor. İçerde muallim ders anlatıyor. Sobada kıpkırmızı olmuş, çıt çıt yanan odun sesleri odanın sessiz ruhuna farklı bir ambiyans katıyor. Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin. Ayağınızda terlikler, Yan masada yavuklunuz 🙂 öğretmen arkasını her döndüğünde ikinizde aynı anda yazmayı bırakıp bakışıyorsunuz. Küçük küçük tebessümler karşılıklı gidip geliyor. odanın içinde aşk trafiği dolu dizgin kıvranıyor. Gülücükler açıyor yüzünüzün her kasında. Gözleriniz sevgi bombardımanından fır fır olmuş bir o yana bir bu yana yetişmeye çalışıyorlar. Sadece siz mi böyle mutlusunuz hayır tabii ki de, nerdeyse bütün sınıf böyle aslında. Bir kaç arkadaşımızın yavuklusu yan sınıfta ama olsun, aradaki duvar yüreklerin pır pır etmesine mani değil ki! Bu arkadaşların gözleri saatlerde, onlar zamanı hızlı ileriye sarmakla meşgul.

Öğle yemek saati geldiğinde hep birlikte sabah kahvaltı ettiğimiz ana okulunun bodrumunda bulunan okul yemekhanesine giderken bile size onlarca anı yazarım ama, özellikle siz kendi anılarınızı cümleye yerleştirin diye açık alan bırakıyorum. Hatırlayınca mutlu olacaksınız demiyorum, zaten gülümsemeye o günleri andıkça özlemle anmaya başladınız bile. Öyle değimi ama, yalan mı ?

Daha fazla uzatmadan tadında bırakalım. Ben başlattım siz devam edin. Yazamasanız bile önümüz son bahar ve kış geliyor. Demleyin bir demlik çay, arzunuza göre kahve toplayın ev halkını siz başlatın anıları döndürmeye, isteklere peş peşe gelmeye başlayacak zaten. Beni de unutmayın. Küçük bir kuplede bana bir kelime ayırın, sevaptır 🙂

İyiki bu anıları şu an yıkık dökük okulumuzun dimdik ayakta olduğu dönemde yaşamışız diyorum. Baksanıza biraz düşününce hafızalarımıda bizimle birlikte yaşayan ve biz sağ olduğumuz sürece yaşayacak değerlerimizi keyifle onurla gururla yaşatmaya devam edebilir miydik? İşte bu yüzden en mutlu olduğumuz dönemlerde biriktirdiklerimizi bencillik edip kendimize saklamayalım. Bizden başka insanlarda bu keyifli günleri öğrensin ve ilham alsın. Evlatlarımız bu günleri yaşayamadı, onların da bu altın yılları bilmeye hakkı olmalı. Hele hele torunlarımız, olara ne demeli, zaten bir çok şeyi bizim gibi yaşayamadıklarına inandığım torunlarımız bu günleri öğrense, nasıl olur düşünsenize! Harika olur harika., Demedi demeyin alın kağıdı kalemi , yada bilgisayarınızı yazmayı deneyin, bana hak vereceksiniz. Bu altın dönem anılarından daha güzel miras mı bırakılırmış!

Hadi hafızalar tazelensin çocuklarımız ve torunlarımız bizim keyifli günlerimizi öğrensin. Bize büyüklerimiz ne öğrettiler; çocuk görerek öğrenir, ne görürse onu yapar. Çocuk ne yaparsa güzel yapar. çünkü anne babası onlara en iyisini bırakmak, devretmek için çalışır. Demedi demeyin deneyin.

En güzel günler sizin olsun

EN GÜZEL  
En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür...

Nâzım Hikmet Ran
 ( 1902  - 1963 ) 

Cevat ÇIRAK 
17.08.2019 
İstanbul 

Reklamlar

Ey Uykum

Saat gecenin bitmesine yakın

Ben yine uykumun peşindeyim

Kaçtıkça kovalıyorum

Bazen yoruldu pes edecek diyorum

Ama nerde,

yanılıyorum.

Dere tepe düz gidiyorum

Uykum kaçıyor

Ben kovalıyorum.

Kendime sesleniyorum;

Başka bir çözüm bul diyorum

Koyun saymaya başlıyorum,

bir iki üç dört , olmuyor olmuyor

sayıyı unutuyorum,

evet doğru, aklımı veremiyorum

Uykum kaçıyor ben kovalıyorum

Köyümüzün deresi çıkıyor karşıma

Çimenlere uzanarak serin akan sularından,

eğilerek ağızımla,

kana kana, doya doya içiyorum

Uykum kaçıyor ben peşinden kovalıyorum

Saat sabahın ilk saatlerini gösteriyor

Uykum önümde ben peşinde kovalıyorum

Köyümün korularından geçerken,

ey uykum,

inat eteme diyorum

Elbet sende yorulcaksın

kendi ellerine teslim olacaksın

Yapma

Ey uykum

Seni uyarıyorum

Yakalanmak istemiyorsan

Köyümden çık

İnat etme,

beni pişman etme

Çocukluğumu bıraktığım yerde

Kimse benimle baş edemez

Elime su dökemez

Beni kimse

Köyümde yenemez

Uykum Kaçıyor

Ben kovalıyorum.

Sabah ezanı ile

şükür sabah oldu

aydınlık geldi diyorum

Karanlık nöbeti

Aydınlık bir güne devrediyor.

Yeni bir güne

Merhaba diyorum

Uykumu zihnimden

Silip atıyorum.

Elveda uykusuzluk

Merhaba Yeni gün

Merhaba büyük insanlık

Merhaba

Aydınlık.

Hayırlı Sabahlar

Sevgili

Elveda

karamsarlık.

Cevat ÇIRAK

20.07.2019

Ihlamur Kokan Şehrim Eski Cuma

Dünyanın en güzel şehrinde yaşıyorum aslında. İki kıtayı birbirinden ayıran boğazı ile, şehir vapurları ile yarış eden martıları ile, buram buram susam kokan simitleri ile, olmazsa olmaz ince belli bardaklarda içilen Türk çayı ile sevdiğim vazgeçilmezim İstanbul.

Şairlerin dilinden düşüremediği istanbul benim hiç bir zaman vazgeçemeyeceğim vitaminim, can suyum, nihayetinde çok sevdiğim.

Bu şehirde çok çileler çektim, bu şehirde okudum, bu şehirde kariyer yaptım, bu şehirde ailem ve çocuklarım oldu. Nihayetinde bu şehirde emekli oldum. Bu yüzden minnet ve sevgiyle anıyorum her zaman.

Lakin başka bir şehir daha var kalbimin derinliklerinde. Doğduğum şehir, çocukluğumun en keyifli en renkli anılarını saklayan şehir. Buram buram ıhlamur kokan, beni benden alan şirin mi şirin, güzel mi güzel, canımın bir parçası şehir.

Osmanlıca sözlükte şöyle tarif edilir benim ilk göz ağrım.

” Osmanlılar zamanında, Bulgaristan’da Şumnu ile Razgrat arasında yer alan meşhur bir bölge. ”

Adına bir zamanlar Cuma-i Atik denirmiş.

Bugünkü Bulgaristan Preslav Balkanı tarafından ikiye bölünen büyük bir düzlük sahanın içinde yer alan bu küçük mütevazi şehrin sihiri herkese yetecek güzellik ve şirinliktedir.

Mayıs ayı geldi mi o şehirde doğup büyüyen herkes gün saymaya başlar.

Cuma-i Atik bugünkü adıyla Eski Cuma nasıl özletir kendisini bilemezsiniz!

Mayız ayı gelince ısrarla davet eder müdavimlerini, kayıtsız kalamazsınız, hayır diyemezsiniz, eğer durumunuz musaıt ise davete seve seve icabet edersiniz.

Yola çıkma vakti gelmiştir artık,

Büyük Üstad Yahya Kemalin Sessiz Gemi şiirindeki mısralar dökülüverir kalbinizden;

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Eski Cumaya* (Meçhule) giden bir gemi kalkar bu limandan.

*Biliyorsunuz ama hatırlatmakta yarar var şiirin orjinalinde Meçhule gider gemi.

Nasıl seyahat ederseniz edin, ister kendi aracınızla, ister otobüsle, isterseniz bir dostunuzun misafiri olarak, bir an önce varmak, şehrin merkezindeki bir kafeye yerleşip kahvenizi yudumlarken, o mis ıhlamur kokularını içinize çekmeye başlar, yaşadığınıza şükredersiniz.

İlk sevincinizi sınırı geçince hissedersiniz, bu yolun yarısıdır çünkü. Sınırdaki benzincide kahve otomatından espresso kahvenizi alır, yudum yudum şehrinizin havasına, kokusuna ve dokusuna uyum sağlamaya başlarsınız. Şaka yapmıyorum güzeldir bizim küçük kasabamız, alıştırma yapmadan, prova etmeden gitmeyin sakın, o temiz balkan havası sizi alıp çoçukluğunuza yuvarlayıverir.

Sonra hep yeşili takip ederek, yolculuğunuza kaldığınız yerden devam edersiniz.

 Ortalama bir saatlik bir yolculuktan sonra, bir mola daha vermeniz gerekecektir.

İkinci molaya beş kala yolun sağındaki lavanta tarlalarını görünce arabınızı sağa çekin, inin arabanızdan dalın tarlanın içine. Kırmızıya yakın mosmor tarlanın içinde lavantalara zarar vermeden ve derin derin nefes alarak o muhteşem taze lavanta kokularını içinize çekin. Aman büyülenmeye başladığınızı kimseye belli etmeyin, bir saatten biraz fazla yolculuğunuz daha var. Lavanta tarlasından çıktıktan çok kısa bir süre sonra Petolıçka’ ya (5 yol ağızı) ulaşacaksınız, bu sizin gelenek haline gelmiş asıl mola yerinizdir. Hadi ama ne bekliyorsunuz, saat işliyor, Özlediniz biliyorum. Sıcak sıcak bira ile nasıl bir uyumu varsa bu meretlerin, yedikçe yiyesin geliyor insanın. Siz o meşhur ızgaradan taze pişmiş olarak servis edilen kebapçelerden (balkan kebabı) en az üç tane yersiniz. Sıkıntı yaşayacağınız konu başka. O kadar çok çeşidi var ki, hangi buz gibi soğuk bira markasının olacağına karar vermeye çalışırsınız. Hatırlamaya çalışırsınız, geçen sefer Zagorka içmiştim, ondan önce Şumenska, ve nihayet dolaptan aldığınız Kamenitsa açık renkli birayı satıcıya uzatır açtırırsınız. Satıcı size bardak uzatır ama siz hiçbir zaman birayı bardaktan içmediniz ki, kalsın dersiniz, buz gibi birayı ısıtmanın ne alemi var?

Lütfen acele etmeyin, kebapçeler ağızda dağılarak midenizi şenlendirsin, hadi şimdi iki yudumda biradan yudumlayın, ooh artsın eksilmesin yarasın.

Tabaklarınız ve şişeler boşalınca şehrinize ulaşmak için geri kalan yol düşer aklınıza. Kotel Balkanına doğru tırmanış başlar. Artık bir bilemdiniz bir buçuk saat oksijen deposu, yemyeşil orman yolunu takip ederek, ilk göz ağırınız şehrinize doğru yeniden yol almaya başlarsınız.

Bir an önce varmak istersiniz, lakin dağ yolu işte, çok virajlı, dikkat gerektiriyor, aman ha acele yok. Hatta biraz daha konforlu olsun diye ortama uygun bir melodi size eşlik etse fena olmaz mı? E Hadi o zaman açın radyoyu, Balkan melodileri kulağınızın pasını alıversin.

İki şarkı, üç şarkı derken tırmandığınız Kotel Balkanından inişe geçtikten az sonra karşınıza Osmanpazarı (Omurtak) tabelası çıkıverir. Artık Eski Cuma il sınırları içerisinde olduğunuzu biliyorsunuz, sevinciniz heyecanınızı tetikler, yüzünüz zaten temiz havadan dolayı kıpkırmızı olmuştur da siz onu heyecana bağlarsınız. Sevdiğiniz çocukuluğunuzun şehrine yaklaşmaktasınız, ne büyük mutluluk.

Eski Cuma yoluna girdiniz ve aşağıda doğru inerken, eşsiz doğa tekrar size eşlik eder. Cıvıl cıvıl kuş sesleri, böcekler, doğanın melodisine ortak olan serinleten ağaç yapraklarının hışıltısı, ne muhteşem değil mi? Harika hissedersiniz, yaşadığınıza bir kez daha şükredersiniz. İyi ki buralarda doğmuşum, iyi ki Eski Cumalıyım dersiniz, kendinizle gurur duyarsınız.

Şehir Merkezine gelmeden önce yolun sol tarafında sizi Beyaz At, Ray (Cennet) hoteli karşılar, son virajda olduğunu anlarsınız.

Artık dakikalar içerisinde şehre giriş yapacaksınız. Nerden mi anladınız.

Hoteli geçtikten sonra burnunuza taze açmış ıhlamur kokuları ufak dokunuşlar yapmaya başlar. Hoş geldiniz seromonisidir bu, mis gibi ıhlamur ormanına yaklaşıyorsunuzdur. Bir an önce valizlerden kurtulup devasa ıhlamur ağaçlarının altında ıhlamur kokuları eşliğinde yeni öğütülmüş kahve çekirdeklerinin harmanına kendinizi teslim etmeye hazırlanırsınız. aslında dünden hazırsınız da tekrar heyecan sarıp sarmalar bedeninizi. E güzel şeyler bunlar, keyifli anılar biriktirmek için sıcak ve neşeli bir gün. Aman ıştınmayın şimdi nazar değmesin 🙂

Şehir Merkezine girmek üzeresiniz ben sizi son bir kez daha uyarayım bazı şeyleri hatırlatayım en iyisi.

Şehir merkezi öyle böyle değil, yoğun taze ıhlamur kokar. Bir Kafenin bahçesine oturdunuz, siparişiniz alındı, garson kız bir an önce size kahvesini servis etmek için hızlı adımlarla yanınızdan ayrıldı. Siz artık yemyeşil bir doğa içinde çocukluğunuzla, gençliğinizle, unutulmaz anılarınızla baş başasınız. Eski güzel günlerin hatıraları bir bir zihninizin derinliklerinden size merhaba demeye başlamıştır. Yıllar öncesine dönersiniz, okuldaki arkadaşlarınız, gençlik yıllarındaki cambazlıklarınız, yaramazlıklarınız, kaçamaklarınız bir bir sırayla gelir gelir aklınıza. Kim bilir belki ilk aşkınızla, oturduğunuz masayı görür hatırlarsınız. İşte tam burda yeni aldığım dınki (denim, kot) pantolonumu giymiş sevgilimi bekliyordum diye hatırlarsınız. Kendi kendinize gülümsemeye başlarsınız, Bu arada garson kız kahvenizi getirirken sizin şaşkın hallerinize bir anlam veremez, gülümser. Sizde gülümsersiniz. Yaşamak işte budur dersiniz, etrafınızda göz teması kuran, gülümseyen ve gülümseten yüzler, ne hoş değil mi?! İstermisiniz garson kız espirileri ile sizi gülümsetmişken o eski sevgiliniz şehir merkezinden geçerken sizi fark edip, merhaba desin, yanınıza oturup size eşlik etsin. Oy oy oy nasıl fantezi ama. Olmaz olmaz demeyin, neler oluyor hayatta. Siz yeterki hayal edin, arzulayın, ve üzerinize düşeni yapın, tesadüf diye bir şey yoktur. Emek , sevgi, gayret, heyecan hepsi güzel şeyler, hepsi bizi biz yapan renkli seçenekler. Siz sadece hayal edin ve sonra planlayın ve harakete geçin. Çok ince düşünmeyin, hatta bir şiirden bir kuple gelsin aklınıza. Mesela ben olsam Dağlarına bahar gelmiş memleketim derdim, gerisini düşünmezdim. Düşünsenize havada taze açmış ıhlamurların yaydığı kokular, fincandan saçılan kahve kokuları ile havada buluşuyor, buna aşk demiyelim de ne diyelim, buna sevda türküsü demiyelim sessiz mi kalalım. Biz insanız, insana yakışanı yaparız, bize yakışan da budur. Evet biliyorum, siz hala yolda karşınıza çıkan mis gibi lavanta bahçesini ve kokularını da unutmuyorsunuz. Ihlamur ve kahve kokusuna lavanta kokusunu da katarak güzel kokular üçlemesi yapmak istiyorsunuz. Amacınız maddi zenginlik değil ki insana mahsus ruhsal zenginlik. Hadi hep güzelden iyiden, insanlıktan yana olalım. kardeşe kardeşçe insanlık yaraşır. Hadi dosta selam yola devam diyelim. Yazımızı Ahmet Arifle bitirelim. İçerde (Hapiste) şiirinin son bölümünde mutluluğunu şöyle tarif eder büyük usta. ”Görüşmecim yeşil soğan göndermiş, Karanfil kokuyor cigarım. Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.*

  • İçerde şiiri – Ahmet Arif

İÇERDE  

  Haberin var mı taş duvar?
  Demir kapı, kör pencere,
  Yastığım, ranzam, zincirim,
  Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
  Zulamdaki mahzun resim,
  Haberin var mi?
  Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
  Karanfil kokuyor cıgaram
  Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…     

Ahmed ARİF

Cevat ÇIRAK

24.06.2019

MECİ

Meci

Bu sabah, güneşin doğuşunu görerek uyanmak isterken, farklı sesler duyarak uyanmak zorunda kaldım. Sesler hemen evimizin arkasındaki sayvant’tan* geliyordu. Önce diğer odalardan bir ses duyarak rahatlamak, korkumu yenmek için destek bekledim ama nafile, hiç ses duyamadım. Korkum biraz daha yükselmeye başlamıştı. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Hemen ıslık çalarak kendimi teselli etmeye çalıştım ama nafile, hiç fayda etmedi,  susarak zaman kazandım. Kalktım hemen giyindim ve kendimi dışarıya attım. Hava karanlıkla gündüz arasındaydı, görebiliyor ama net olarak seçemiyordum. Ayakkabılarımı ayağıma geçirmeden ökçelerine basarak hızla arka tarafa seslerin yanına doğru koşmaya başladım. Norma koşullarda  sesin geldiği tarafa koşulmaz ama, ailem evde olmadığına göre kesin sayvant altında bir şeyler yapıyorlardır diye düşündüm. Bir an önce onların yanına sığınarak korkumadan kurtulmak rahatlamak istiyordum. Annemin ve babamın konuşmalarını duyunca korkumdan eser kalmamıştı.

Sayvant altında hummalı bir çalışma ile karşılaştım. dokuma tezgahı kurulmuştu. Dört kalın ağacın dikey ve yatay birleşiminden kare şeklinde duvara yaslanmış bir dörtgen tezgah kurulmuştu. Annem kınnapları** tefe denen delikli tahtadan geçiriyor uçları babama bağlamak için uzatıyordu. Babam kınnaplarını iki ucunu düğüm atarak birleştiriyordu.

Kalktın mı  çocuğum diye  seslendi babam.

Korktumda kalktım diyecektim ama diyemedim.

Sadece kalktım demekle yetindim.

Babam konuşmaya devam etti.

Sen bugün buralarda ol, annene yardım edersin talimatını ve yapılacakları sıraladı.

Bir sürü şey söyledi. Ben sadece dinledim, ama hiç bir şey anlamadım. Daha önce hiç görmediğim bilmediğim duymadığım bir şey yapılıyordu. Sorun değildi, babam işini bitirince nasıl olsa gidecekti. Her zamanki gibi sonra  annem bana her şeyi tekrar anlatacak izah edecekti.

Nihayet babam gidince, annem benim yüzüme baktı, gülümsedi,  anlamadın değil mi? uşağım diye sevecen bir tavırla, ve yanağımı  okşayarak olup biteni anlatmaya başladı.

Bugün bizde meci*** var dedi.

Duraksadım, düşündüm ama hiç bir şey anlamadım. Öğrenmek için deli gibi can atıyordum,  hemen soruları sıralamaya başladım. 

Ne mecisi anne, o ne demek?

Annem sorularımı cevaplamaya başlamıştı bile.

Hasır mecisi var bugün bizde dedi

Soyulmuş mısır kabuklarından, hasır öreceğiz dedi.

Kınnapların neden tefeden tek tek geçirilerek  dizildiğini şimdi anlamaya başlamıştım.

Kilim halı dokunması gibi bir çalışma yapılacaktı.

Fakat ortaya çıkacak ürünün adı, halı, kilim değil de hazır olacaktı.

Hasırı ne yapacağız sorusuna gerek duymadım. Bizim sundurmanın içinde yerde serili olan hasır epey bi eskimiş, ve yenilenmesi gerekiyordu.

Annem ramazan bayramına yakın bu eski hasırı yenilemek istiyordu. Durumu şimdi daha iyi kavramıştım.

Peki dedim, ben ne yapacağım, nasıl yardımcı olacağım sizlere.

Annem başladı yine tane tane izah etmeye;

-Komşu kadınlarımız gelecek

-İçlerindeki en tecrübelisi Küçük Mehmet kaası (karısı) Lebbe ablan  baş çıkarıcı olarak sıra başı olacak dedi. Sonra tezgahın başında sıralanmış diğer  komşu kadınlar ikiye üçe ayrılmış mısır kabuklarını uçlarından birleştirerek kıvıracak ve hasırı örmeye başlayacaklar. Böylece hasır bir uçtan bir uca oluşmaya başlayacak diye devam etti. Hasırın diğer ucuna gelince de her sıra sonundaki baş kapatıcı komşu kadın tarafından kapatılarak sonunda hasır ortaya çıkacaktı.

Sen dedi, şu leğenlerdeki ıslatılmış mısır kabuklarını bize meciye gelen, hasırı ören (dokuyan) komşu kadınlara bittikçe taşıyacak, takviye yapacaksın, onlara yardım edeceksin dedi.

Annem bana izahat vermeye devam ederken komşu kadınlar yavaş yavaş gelmeye başlamıştı bile.

Krıçmayı****  tutan (işleten) Rafi kaası Fatme abla gelir gelmez bizim annemle olan konuşmamız yarım kaldı.

Maa Rayme diye atıldı Fatma abla.

Başka kim gelecek?

Hemen başlayalım da bitirelim

Bütün mahalleli kadınları çağırdın mı?

Ancak bitecek, çok büyük bir hasır olacak.

Fatma abla soruları anneme soruyor fakat kendisi cevaplıyordu.

Annem sadece kafası ile onaylıyordu.

Bu arada, Niyazi kaası Ayşe, Baki Kaası Zele (Zeliha) de kapıdan içeri girmiş tezgahın başına kurulmuşlardı bile.

Herkes işe başlamak için baş çıkarıcı Lebbe ablayı bekiyordu.

Ve nihayet oda geldi,

Lebbe abla tezgahın kamalarına göz ucuyla baktı, sonra kontrol ettiniz mi kamalar yerine sağlam oturtulmuş mu başlıyoruz dedi.

Kontroller tamamdı.

Annemle birlikte 5 kadın bismillah deyip başladılar hasırı dokumaya.

Onlar çalışırken diğer komşu kadınlarda kapıdan girmeye devam ediyordu. İki hasır dokuyacak kadar komşu kadını ve yetişkin kızları bize gelmeye devam ediyordu.

Kendi aralarındaki iş akışı dakik saat gibi çıt çıt işliyordu.

Aynı zamandan sohbet koyulaşmış, espiriler, fıkralar, gülüşmeler, kahkahalar sayvant altını panayır yeri havasına sokmuştu.

Sayvant altında söylenen türküler sokakta yankılanmaya başlamıştı. Neşeli ortamı duyan  diğer komşu kadınlar da evimizin porta’sından girerek bizim eve geliyordu.

Hasır Meci’si korosu türküleri bir başka güzeldi.

        Alçak duvar el vermez

        Benim yarim nee gelmez 

       Nee Gelmez diye sorarsan 

      Uçeniktir (öğrencidir) gelemez,

      (Askerdir el değmez )

Türküler maniler derken, hasır şekil almaya başlamıştı. Saat yerinde durur mu? Durmaz elbet! öğlen olmuştu. Kadınlar bir saat belirlemişlerdi. Herkes aynı saatte kalkacak ara verilecekti. Herkes evine gidecek,  kendi havyanlarının yemini ve suyunu verecek, sonra tekrar geri döneceklerdi. Döndüklerinde  hep birlikte yemekler yenecek, ve sonra tekrar  hasır kaldığı yerden dokunmaya devam edilecekti.

Kadınlar tezgahın başından kalkıp evlerine hayvanlara bakmaya gidince bizde annemle kendi hayvanlarımızın yanına gittik. Annem ineklerin yemini suyunu harılarken, bende buzağının süt biberon kabı ile karnını doyurmuştum. Koyunların ve keçilerin yemek işi kolaydı, tarladan biçilmiş yoncalardan yemliklerini doldurduk ve işimizi bitirmiştik.

Komşu kadınlar gelene kadar sofrayı kurduk, önceden hazır olan börek ve yemekleri sofraya dizdik. Yağlı ekmekten üstü kaymaklı dızmana yapmıştı annem, mis gibi koku karnımın aç olduğunu hatırlatmıştı bana. Yağlı ekmek nasıl yapılır bilir misiniz?  Una soda katılır, 2 yumurta ve uynukla karılır, hamur haline getirilir. Hamur tepsiye konduktan sonra da üzerine kaymak konur ve köy fırınına atılır. Tepsi fırından çıkarken ilk gördüğünüz şey böreğin üstüdündeki kabarmış ve kızarmış  üstüdür. Size bu anı anlatamam, yaşanması gerekn bir an. O sıcak buharı tüten, mis kokan dızmana tepsisinden elinle bir dilim alırsın sonra bir de ağda (pekmez) varsa bandırırsın, oy oy yemeye doymazsız. Bayıla bayıla yersin, bir türlü doymak bilmez sofradan kalkamazsın. Doyunca bir uyku bastırır, sığınacak bir kuytu minder ararsın. Ama köyde yaşıyorsan öyle kaytaramazsın, köyde hiç iş bitmez. Daha  da kötü bir gerçek var, bekleyen işleri senin adına yapacak kimse yoktur.

Ben  hayallere dalmışken, evimizin dış kapısı açıldı.

İşini bitiren komşu kadınlarımız evlerinden döner dönmez sofraya oturdular, sohbetler eşliğinde hep birlikte yemek yediler, karınlarını doyurdular. 

 Komşu kadınlar Anneme sofrayı kaldırmaları için yardım ettiler. Ben de eksilen mısır yapraklarını takviye ettim. Nihayet hasır kaldığı yerden dokunmaya başlanmıştı.

Bir kısa süreli sohbet arasından sonra, hava tekrar şenlenmeye başlamıştı.

Meci korusundan türküler yankılanmaya başlamıştı.

        Uzun olur gemilerin direği 

        Yanık olur Sevgililerin yüreği…

Neşeli sıcak ortamlarda zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu. 

Akşam üzeri hasırın üçte biri tamamlanmıştı. Sohbet ilerlemiş konu gençlere kadar gelmişti.

Ben biten yaprakları leğenlerden kucaklıyor tezgahın başındaki tepsilere koyuyordum. Bir yandan da çocuk yaşıma rağmen meciye gelen bayanların kızlarla ilgili sohbetini dinlemeye, anlamaya çalışıyordum.

Haftaya bizim mahallede yine meci olacakmış. Lakin bu meci kız mecisi olacakmış. Sadece bekar kızların katıldığı meciler de yapılıyormuş. Genç kızlar geliyormuş, onbeş- onsekiz yaş arası kızların bir araya geldiği meciler daha bir renkli olurmuş. Genç kızların mecileri odada yapılırmış. Kızlar odada hasır dokurken köyün genç delikanlıları yavuklularını görmeye gelirmiş. Odanın küçük penceresinden sevdiklerini görmeye çalışırlar, bir şekilde yüzlerini görmeye ve  oda penceresinden sohbet etmeye uğraş verirlermiş. Erkeklerin odaya girmeleri yasakmış, ama bazı delikanlılar gözleri karartırlar, yasakları deler yavuklusunu daha yakından görmek için odaya  girerlermiş. İşte o zaman olanlar olur, kıyamet kopar, ortalık karışırmış.

Henüz yavuklusu olmayan genç kızlar, en güzel don anterilerini giyer, meciye öyle gelirlermiş. Köyün gönlünü henüz kaptırmamış  gençleri de kızların bulunduğu meci odasının altına gelerek kendi kısmetlerini arar bulmaya çalışırlarmış. O günler ne güzel günlermiş, insan özlüyor.

Bu güzel anılara yelken açmışken hasır ne durumda onu unuttuk, dönüp bir bakalım mı? Ne dersiniz?

 Hasır mecisi ciddiyetle devam ederken ikindi vakti işe ara verildi, çaylar kahveler içilirken, suda haşlanmış ve külle dinlendirilmiş, taze mısır ikram edildi. Daha sonra ortak bir kararla mola verildi. Daha sonra tekrar kadınlar hayvanlarını doyurmak için evlerine gitti. Yaklaşık bir saat sonra tekrar hazır tezgahının başına geçerek geç saatlere kadar çalışıldı. Yoğun uğraşlardan sonra mecinin üçüncü gününde kocaman bir hazır tamamlanmış oldu. Hasır tezgahtan uçları kesilip bağlandıktan sonra çıkartıldı. Güneşe kurumaya bırakıldı. 

Köy halleri işte,  yardımlaşma dayanışma olmasa işler bu kadar süratle bitirilemezdi. 

İyi ki yardımlaşma ve dayanışma varmış diyor insan. 

Bizim oralardaki köylerde İmece (meci)  çok yaygındır. Sadece hazır dokumak için meci yapılmaz. Tarla belleme, mısır soyma, patates çıkarma, çayır biçme, yufka pişirme, ev yapma işleri vb. mecisiz olmaz, olsa bile tadı tuzu olmazdı.

Günümüzde böyle dayanışma süreçleri yaşanan köy kaldı mı derseniz? Hiç sanmıyorum. Modern dünya, iş makinaları, ve köylü halkın şehirlere göç etme telaşı neticesinde meci günleri uygulaması artık bitmiştir.

Bu anımı neden mi yazmaya karar verdim.

Bir zamanlar köylerimizde biz böyle yaşardık.  Karşılık beklemeden  yardımlaşma ve dayanışma ile işlerimizi çözer, hep birlikte mutlu mesut geçinir giderdik.

Sanayi öncesi küçük yerleşim birimlerinde (komün’lerde ****) görülen bu gelenek ve göreneklerimizin, kısacası kültürümüzün unutulmaması için kağıda dökerek bir köşede dursun istedim. Belli mi olur! Belki birileri çıkar  eski güzel günleri yada etmek ister. Kültür bu, döner dolaşır yine bizi bulur.

Cevat ÇIRAK 

28.05.2019

sayvant

1.Ağıl, mandıra. 2.Üstü kapalı, yanları açık yer. 3.Samanlık, ot ve saman konulan üstü kapalı yer. 4.Evlerin dışında üstü örtülü, yanları açık genişçe saçakaltı, teras. 5.Üstü tahta ile örtülmüş yayla evi.

**kınnap

Kaba şeyler dikmeye, bağlamaya yarayan ince sicim veya kalın iplik:

***meci

1. İmece. 2. Parasız iş gören yardımcı.

mece (meci) köyde çok yaygındır. Tarla belleme, mısır soyma, patates çıkarma çayır biçme mecisiz olmaz. olsa bile tadı olmaz.

**** Krıçma

Köy Meyhanesi (Bulgarca) 

****Kömün

belli bir toprak parçası üzerinde toplu bir halde ve geniş anlamda anlaşılmak kaydıyla komşuca ilişkiler (hemşehrilik anlayışı) içinde yaşayan insanlardan oluşan, doğal yerleşme birimi niteliğindeki topluluklardır.

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Sizin Hiç Çocukluğunuzu Elinizden Aldılar mı?

Ben çocuktum , yıllar öncesiydi ,

En mutlu olduğum yıllarımdı yani…

İçinden dere geçen bir köyde

İki yanı orman iki yanı göl olan bir cennette

Kuş sesleri içerisinde

Mutlu mesut yaşarken

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Köyümüzdeki derede,

arkadaşlarımla ben

mandaların kuyruklarına tutunmuş yüzerken

Kurbağa yarışı yapar,

günümüzü gün ederken

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mektep avlusu içinde limonatasına top oynardık

kimin yendiği, kimin yenildiği belirsizdi

Maç biter hep beraber gider limonatalarımızı içerdik.

Hesabı kimin ödeyeceği önemsizdi,

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mektepte,

ana dilimizde konuşamazdık,

yasaktı

Biz yasak nedir bilir! dinlemezdik

doğuştan en iyi bildiğimiz dilimizi konuşurduk,

Ana dilimizi yani

Türkçeyi türkçe konuşurduk,

Çünkü biz Türkoğlu Türk

Evlad-ı Fatihanlardık

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden.

Çok gördüler,

Küçük gördüler, zorladılar,

bizi anlamadılar,

tuttular cennet köyümüzden ayırdılar,

bizi ana vatana yolladılar

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden.

Top oynardık bizim mahallenin merasında

top dereye kaçınca bizde topun peşinden

dereye dalardık.

Bir yanımızda kazlar yüzerdi

Diğer yanımızda korkudan çığlık atan ördekler

Nerde kaldı o mutlu günler,

tekrar ne zaman gelecekler?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mahalle bokluğunda (çöplüğünde)

İki takım kurar muharebecik oynardık

Hayvanlardan arta kalan yaş mısır saplarını silah yapardık

Saatlerce savaşır bir dakikada barış ilan ederdik.

Sonra gider,

En yakınımızın evinde cicili papa ziyafeti çekerdik

Bir dilim ekmek üzerine biraz yağ, kırmızı toz biber, biraz tuz,

Şimdi sorsam cicili papa nedir desem? bilen çıkar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Çelik çomak oynardık

Her yanımız çürür morarırdı ,

ama kimseden çıt çıkmazdı,

Kavga bilmezdik ,

haset barındırmazdık aramızda

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sahi sizin hiç çocukluğunuzu elinizden aldılar mı?

En mutlu yaşlarınızda içten gülücüğünüzü yarım bıraktılar mı?

Kan kardeşinizden, mahalle arkadaşlarınızdan ayırdılar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sizin hiç,

keçinizi, kuzunuzu, çok süt veren alaca ineğinizi

zorla sattırdılar mı?

En sevdiğiniz cefakar eşeğinizden,

sadık dost köpeğinizden ayırdılar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sahi,

Sizin hiç çocukluğunuzu elinizden aldılar mı?

Benim çocukluğumu aldılar,

hatta bir kısmını yarım bıraktılar

bir kısmını da çaldılar.

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Yıllar geçmiş olsa da üzerinden,

sevdikleri mutlulukları elinden alınan

kalbi kırılan çocuklar

işte bu yüzden,

hiçbir zaman,

unutmaz

ve asla affetmezler.

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Cevat ÇIRAK

01.05.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

View at Medium.com

Brigada

Evden çıktığımdan bu yana durmadan koşuyorum. Kalbimin atışlarını duymaya başladığımda anladım yorulduğumu. Bizim evden horemak (meyhane) önüne kadar adeta koşmamış kopmuşum. Köyümüzü boydan boya ortadan ikiye bölen Beli Lom deresinin üzerine taştan yapılmış köprünün üstüne geldiğimde, fark ettim koştuğum uzun mesafeyi. Biraz soluklanmak için köprünün kollarına teslim ettim kendimi. Kalbim göğüsümden çıkmak üzereydi. Beli lom deresi gür bir şekilde taşıdığı sularını aşağıki yazovire (göle) yolcu ediyordu. Su ahenkle dans ediyordu. Suyun melodik sesini duyunca huzur kapladı içimi. Biraz daha sakinledim. Oysa evden nasıl panikle çıkmış durmadan koşmuştum. Geç kalırım diye koştum aslında. Köyümüzün merkezinde, horemak’la yan yana olan magazine (bakkal dükkanı) yetişmeliydim. Köprünün üstüne saatime baktığımda daha yarım saat vardı kapanmasına. magazine yetişmem gerekiyordu. Tamam dedim yetiştin sakin ol.

Magazine girdiğimde satıcı neden geldiğimi anlaşmıştı sanki.

Gülümseyerek hangisinden vereyim diye sordu.

İki çeşit var biri soslu biri sade.

Ben hemen karşılık verdim, ikisinden de birer tane olsun dedim.

Bu balık konserveleri çok iyi katık dedi. Kırda karın doyurmak için çok isle (iyi) bunlar, hiç uğraşmıyorsun, açıp yemeye başlıyorsun, hazır yemek dedi. Ben evet onaylıyorum anlamında sadece kafamı öne sallayarak onay verdim. Başka dedi? Arkadaşların limonata aldı, peynir aldı, birazda helva alan oldu dedi. Tamam bana da ver aynılarından, kıra boş gitmek olmaz dedim. İçimden kırda aç kalmak, ele bakmak olmaz, biraz fazla alayım da belki alamayan olur beraber yeriz dedim. Birlikte yenen yemekler, nasıl bereketli olur bilirisiniz. Allah korusun, ya oralarda acıkır aç kalırsak ne yaparız diye iç geçirdim çocuk aklımla. Nasıl olsa param var, ne istersen alabilirdim , öyle yaptım, istediğimi aldım. Gülümseyerek maganizere (satıcıya) elimdeki parayı uzattım. Maganizer para üstünü uzatırken, bir kaç tane de morena (çikolatalı gofret) alsaydın, yemekten sonra isle gider, desert olur dedi. Avucumda duran para üstünden alması için elimi biraz öne uzattım, tamam dedim, öyle olsun haklısın. Şimdi biraz rahatladım. alışveriş tamamlanmıştı. Magazinden çıkarken teşekkür ettim satıcıya. Oda beni nazik bir şekilde uğurladı. İstersen bekle , beraber çıkalım, bende kapatıyorum diye seslendi. Çok yoğun bir gün geçirdik bugün dedi. Neden diye sormak ihtiyacında değildim,ama maganizer devam etti, brigada olduğu zaman öğrenciler geliyor, onu bunu çok alıyorlar, iyi iş oluyor, bereket versin dedi. Sonra beraber koyulduk yola. Nerdeyse eve kadar bir daha hiç konuşmadan yürüdük.

Tarif edilmez heyecan içerisindeydim. İlk kez brigadaya katılacaktım. Biliyordum bu gece heyecandan uyuyamayacaktım. Eve gelir gelmez annemin de yardımıyla çantamı hazırladım. Bir büyük şişe de su koydum ranitsama (sırt çantası), hazırdım artık. Yatağımda yattığımda uyumadan önce yarını biraz hayal etmeye çalıştım, güzel şeyler hayal ettim hep, çok derinlere dalmışım, derin bir uykuya dalmış, uyumuşum.

Sabah erkenden kalkmıştım,

Annem, nereye gideceksiniz ? Sorusuyla atıldı evimizin mutfağından.

Malina ( ahu dudu ) toplamaya dedim, bize öyle söyledi muallim, çok heyecanlıyım bakalım nasıl olacak diye devam ettim. Heyecandan ne diyeceğimi bilmiyor, sevinçten uçuyordum.

Nasıl oluyor anlamıyordum, ama annem her zaman benim halimden anlardı.

Çok kolay dedi, hiç korkulacak bir şey yok, çok keyifli olur malina toplamak. Ama dikenlerine dikkat et, ellerin kolların yara bere olacak, sonra teselli etmeye çalıştı, sıkıntı yok eve gelince krem süreriz, çok acımaz dedi.

Bu anneler olmasa biz ne yapardık? Nasıl olurdu hayatla mücadelemiz? İyi ki varlar dedim içimden. Hele benim annem dedim, ne cefakar, ne gayretli bir anne, her şeyi kardeşimle benim adıma düşünüyor dedim. Sonra biraz daha düşündüm ve son kararımı verdim. Dünyadaki annelerin hepsi böyledir dedim. Kim yavrusuna kıyabiliri ki? Her ilk adım bir anne desteği ile başlıyor, anneler bu yüzden çok kıymetli. Allah anneleri başımızdan eksik etmesin. Amin.

Annem çok güzel bir gün olacak senin için, unutulmaz bir gün olacak, bir o kadar da keyifli saatler geçireceksin dedi.

Kızlı-Erkekli cıvıl cıvıl, şen şakrak bir gün sizi bekliyor , çok beğenecek memnun eve döneceksiniz diyerek benim evimden uğurladı.

Ranitsamı (sırt çantamı) yüklendim doğru okula gittim. Hepimiz aynı durumdayız galiba, herkes hiç uyumadan sabaha çıkmış gibiydi, gözlerimiz şiş, keyiflerimiz mızmız, ruh halimiz karışık vaziyetindeydi.

Öğretmenlerimiz de gruba katılınca koyulduk yola. İstikamet Yeni Mahalle yolu üzerindeki malina bahçesi. Okul bahçesinden malina bahçesine seyahatimiz yürüyerek yirmi bilemedin yarım saat sürdü.

Bizden önce gelen köy kooperatifimizin kadın işçileri çoktan işe başlamıştı. Malina dolu tahta kasalar birer birer sıraların dışındaki açık bir alana kat kat dizilmekteydi. Güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıştı. Serin sabah havası ısınmaya, içimizi dışımızı ısıtmaya hazırlanmaktaydı. Muallimlerimiz ve kooperatif brigadiri (yöneticisi) her sıraya iki öğrenci olacak şekilde paylaşımlar yaptı. Ellerimize birer adet tahta kasa tutuşturuldu ve kısa bir iş tanımı yapıldıktan sonra görev başlamış oldu. Boyumuz kadar malinalar içerisinde bir o dalda bir bu dalda kızarmış olgunlaşmış malinaları avuçlarımıza topluyor, ezmeden sıkmadan özenle kasaları dolduruyorduk. Alıştıkça toplama hızımız artıyor, bu arada sohbetlerimiz de şenleniyordu. Önce sıralardaki emekçi işçi kadınların yanık sesli olanları şarkıları türküleri yüksek sesle okuyor, melodiler tarla içinde yankılanıyordu. Rodopların bülbülü Kadriye Latifova türküleri çok söyleniyordu. Sarı gülüm var benim, ela gözlerine kurban olduğum ( ), ve bir çok bilinen şarkı türkü sözleri tüm ekip üyelerinin katılımı ile koro halinde okunuyordu. Deliormanın ve Rumelinin hüzünlü sesi Sıdıka Ahmedova dan yavrumdan ayrıldım ( ) türküsü büyük bir çoşkuyla koro halinde söylendikten sonra malinalık içerisinde bir süre sessizlik olur. Öyle bir yanık türküdür ki o, gurbette kimsen olmaya bile, sanki gurbette evladın, bir yakının varmış gibi hüzünlenir insan. Ayrılıklar gelir aklına. Malina bahçesi küçük bir sessizlikten sonra, yeniden giderek renklenir, kahkaha sesleri, gülücükler, derken, keyifli bir ortam yeniden oluşuyordu. Bu sefer yardıma gelen genç öğrenciler gaza geliyor coşuyordu. Ama onları türküleri şarkıları biraz farklıydı. Mesala gençler, Emil Dimitrov şarkılarınından ”O malka eli” ( (Türkçesi Berkant Samanyolu)) şarkısını yavukluları ve sevdikleri ile birlikte söylüyordu. İşçi kadınlar da zaman şarkıya eşlik ediyordu. Bir başkaydı gençlerle tarlada omuz omuza çalışmak. Bulgaristanın en büyük assolisti Lili İvanova şarkıları herkesin dilindeydi. Mesela benim eski arkadaşlarım şarkısını ( СТАРИ МОЙ ПРИЯТЕЛЮ https://www.youtube.com/watch?v=0_0uqB7-Jts ) ) dillere destan bir şarkıydı. ) herkes ezbere bilir büyük bir çoşkuyla söylerdi.

Güneş yükselmiş, kızdırmaya başlamıştı. Başımıza güneş geçmesin diye şapkalar giyilmişti. Şapkası olmayanlar mendillerini başlarına şapka yerine bağlamışti. Mendili de olmayanlar çaresiz değildi, onlar da gazete kağıdından farklı model şapkalar yaparak başlarını korumaya almıştı.

Okuldan yardıma gelen biz taze öğrenciler ise yeni yeni brigadaya alışmaya çalışıyorduk.

Brigada dediğimiz şey işte buydu. Bir nevi öğrenci işçi dayanışması diyebiliriz. Köyümüzün kooperatifinde yaz aylarında işler yoğunlaşınca insan kaynağı ihtiyacı açığı oluşuyordu. İşte böyle durumlarda Kooperatif yöneticileri okul yönetimlerinden yardım talep ediyor, öğretmen ve öğrenciler de koşa koşa, seve seve yardım elini uzatıyorlardı. Brigada Rusça bir kelimeydi, türkçesi tugay anlamına geliyordu. Sosyalist sistemin örgütlü bir dayanışma modeli olarak topraklarımızda o dönemlerde sıkça kullanılıyordu. Anadolu topraklarında öteden beri var olan imece üsülünün organize edilmiş haline benziyordu.

Bu dayanışma modeli o dönemin öğrencileri için derslerden kaytarma, soluklanma ve daha da önemlisi yavuklun sevgilin varsa onunla kırda bahçede randevulaşma modeliydi.

Biz öğrencilerden korkulurdu; Bir yandan kooperatifimize destek oluyor, bir yandan aşklarımızı tazeliyor, şen şakrak bir hayat sürüyorduk. Hey gidi gençliğimin güzel deli dolu günleri hey.

Bizim ilk brigada tecrübemiz olmasına rağmen, deneyimli üst sınıf öğrencilerinden görerek ve öğrenerek keyifini sürdürdüğümüz bir modelden söz ediyorum aslında.

Malina sıralarında ikişer kişi olarak görev alan bizler, eğer yavuklumuzun sınıfı da brigadaya katıldıysa, hemen aynı sıradaki arkadaşımızla anlaşarak sevgililerimizi yanımıza alır, kumrular gibi romantik bir ortamda malina toplamaya devam ederdik. Düşünsenize sevdiğinizle birlikte aynı sıradasınız. Malina topluyorsunuz. En olgun ve güzellerini dalından kopartıp sevgilinize armağan ediyor, eğleniyorsunuz. Gözlerinizin içi gülüyor, yaşamak ama ne yaşamak diyorsunuz.

Ne yorgunluk, ne kızgın güneşin dalgaları, kavrulsanız bile umurunuzda olmuyor hiç bir şey. Şarkılar, türküler, fıkralar, şakalar eşliğinde dayanışma içinde deli dolu bir gün ve günler geçiriyor yorulduğunuzu hele çalıştığınızı hiç anlamıyorsunuz.

Öğle saati gelince bambaşka serüvenler sizi bekliyor. Yemek molası genelde en az bir buçuk saat oluyor. Maksimum yarım saatiniz yemekle geçiyor, geriye bir saat kalıyor. Bir saat bizim gibi kanı kaynayan gençlere böyle durumlarda ciddi bir zaman dilimi. Nemi yapıyoruz? Yeni Mahalle ile bizim köyümüzün tam ortasında yukarki yazovir ( göl ) var *, bizim çalıştığımız tarlaya bu yazovir 5 dakika mesafede. Yaz sıcağında serinlemek kim istemez ki? Hele grup olarak niyetelendiyseniz değmeyin keyfine. Bir saat toplu halde güneşlenip yüzdükten sonra tekrar işe dönüyoruz. Ne dolu keyifli günler yaşıyoruz, sevdiğiniz yanınızda , keyifler tıkırında, akşam olsun istemiyorsunuz. Serüvenlerimiz bitmek bilmiyor, her anı dolu dolu bir şiir gibi gün geçiriyoruz. Brigada dediğimiz şey toplu halde bir şölen, toplu halde bir dayanışma, bir kaynaşma modeli de aslında. Lakin her güzel anının, günün, bir sonu oluyor öyle değil mi. İşte akşam olmak üzere. Toplanan malinalar akşam saatlerinde gelen kooperatif araçlarına yükleniyor, satıldıkları fabrikalara pazarlara gönderiliyor.

Kooperatifte çalışan köylü kadınlar çıkınlarını alıp evlerine dönmeden hepimize teşekkür ediyorlar. Biz öğrenciler mutluluk sarhoşu olmuşuz, bu vaziyette geldiğimiz yola koyuluyoruz. Evlerimize vardığımızda hala güzel geçen bir günün sihiri etkisindeyiz. Evet yorulduk, evet biraz güneşi yedik, ama bir o kadar mutlu keyifili anılar biriktirdik. O gece yemekten sonra hemen yatıyoruz . Yorgun bedenelerimiz sıcak yataklarına kavuşunca deliksiz bir uykunun tadına keyfine varıyorlar. Sabah olunca, perdeler açılıp güneş havasız odayı sıcacık gülen yüzü ile ısıtınca anlıyorsunuz ne kadar yorululduğunuzu . Odanızın penceresini açıp temiz havaya kavuşunca hayat sen ne cömert ne güzelsin yaşamasını bilene diyorsunuz.

Yataktan kalmadan biraz yorgunluk keyfi kaçamağı yapmak istiyorsunuz. Perdelerin uçmaya başlamasından anlıyorsunuz güneşlenmiş sıcak ılık havanın odanızın içinde dolaştığını. Dün renkli bir gün, bugün mis gibi hava, size yeni mutlu günlerin müjdecisi gibi geliyor . İşte o zaman aklınıza Nazımın o meşhur dizeleri geliyor. Yaşadım diyebilmek için.

Yaşadım Diyebilmek İçin

Bilir misin?

Bir gün kuş olup uçacaksın

İşte o an gelmeden ise yaşayacaksın

Yapmadığın şeyleri yapacaksın

Belki bir şarkıya aşık olacaksın

Onu durmadan dinleyip iki gün sonra unutacaksın

Belki de bu şarkıları söyleyeceksin

Her söylediğinde kalbin yeniden atacak 

Kim bilir belki de bir bilim insanı olur da kendini onlara adarsın

Herkes sana karşı koyarken sen bunu para istemeksizin yaparsın

İşte bundan dolayı sen yaşayacaksın

Kimsenin yaşamadığı kadar

Atamın çocuğuyum diyerek ülken için öleceksin belki

Ama ölürken asla pişman olmayacaksın 

Çünkü sen bileceksen her zaman senin kanınla onur duyacak 

Bir gençlik olacak önünde

Bilmem aşık olursun belki de

İşte o zaman onun için her şeyi yapacaksın

Sadece bir gün de olsa

Onu sevdiğini hep dile getireceksin

Ya astronot olursan ne yapacaksın

Uzaya hükmedeceksin 

Diğer insanlara uçtum diye hava atacaksın belki de

Ta ki uçağın çoktan icat edildiğini hatırlayana kadar

Kahraman olmaya ne dersin 

Bir itfaiyeci olarak o ateşlere atlamak

Ve insanları kurtarmak

Seni hayata bağlayacaktır emin ol

Belki de 2 gün uyumadan ders çalışacaksın

Sonunda kötü not alacaksın

İnek olacaksın

Ama bil ki çocuklarına çalıştım diyebileceksin

Ah unutma ki öğretmen olmak da çok güzel bir şey

Çünkü çocuklara öğreteceksin

Bazen  sinirlensen de 

Onları çok seveceksin

Bilemem hiç insan olmayı denedin mi ama

İşte denediğinde yaşamından daha da önemlisi yok, anlayacaksın

Ama bunun sadece senin hayatın olmadığını bilip 

Hayvanları koruyacaksın

Belki de bir gün yeniden doğmak isteyeceksin 

Ve o gün doğacaksın ve bunların hepsini yaşayacaksın

Ne için mi?

Yaşadım diyebilmek için
  • Yukarıkı yazovir ( göl) artık yok , kurutuldu.

Cevat ÇIRAK

30.04.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

View at Medium.com

Neden Bu Karamsarlık

Neden Bu Karamsarlık

Cevat ÇırakApr 6

Son dönemlerde enteresan gözlemlerim var.

Etrafımdaki insanları gözlemliyorum.

Herkes bir negatiflik sürecine girmiş vaziyette.

Şimdi diyeceksin hayırdır neler gözlemliyorsun?

Nedir bu haller?

Mesela,

diyorum ki, şöyle bir projem var.

Hadi omuz verin yapalım, çok güzel olacak.

Cevap hep aynı benzerlikte,

Senin işin gücün mü yok!

Başına iş mi arıyorsun!

Sen bu insanlara bir şey yapamazsın!

Dertsiz başına dert açma!

gibi benzer cevaplar alıyorum.

Şaşırıp kalmıyorum, pes eder miyim asla etmem

Mesela bir ay önce dedim ki

Sürekli müdavimi olduğumuz kafemize kitaplık kuralım.

Herkes evinde okuduğu kitaplardan bir kaçı başlangıç olarak getirsin.

Of puf derken 100′ e yakın kitabımız oldu.

bu sefer,

bak göreceksin kimse yüzlerine bakmayacak!

Okumazlar, ben bunları biliyorum!

Kitaplara yazık olacak ve daha neler neler!

Şimdi bakıyorum,

okumaz denen kitapların bir kısmı okunmak için alınmış bile…

Okunuyor yani, bazı arkadaşlar ikinci üçüncü kitabı okuyor.

Hatta bir arkadaşın cidden okuduğunu görünce

okur yazarlığına destek amacıyla ona özel bir kitap getirdim evimden

Daha ilk ayında beklentimin üzerinde bir performans görüyorum.

Okuyanlar kim derseniz?

En çok olmaz girme bu işe diyenler okumaya başladı.

Bazı arkadaşlar hala inatla okumamak için direniyorlar.

Fakat onların da eşleri çocukları meraklı ve okumak istedikleri,

kitapları kitaplıktan sordurtup alıyorlar.

Onlarda zamanla bir kitap okuyacak ve sonra

devamı gelecek.

Bu okuma öğrenme işi bulaşıdır,

önce bir kaç kişi virüsü kapar,

sonra o ortamda bulunan herkes ufak ufak nasibini alır

ve sonunda herkes virüsü kapar.

E diyeceksiniz kötü mü olur? Hayır elbette.

Bağışıklık sistemleri gelişir, güçlenir.

Şimdi ne okuyorlar diye gözlemlemeye başladım.

Gözlemliyorum.

Tahminim bir kaç ay sonra yeni kitaplara ihtiyaç olacak

Genelde roman ve hikaye kitapları tercih ediliyor

Özellikle Türk ve Rus edebiyatı merakı var

Az bir kısım tarihe meraklı

Atatürk kitaplarının yeri ne zaman gidip kontrol etsem boş

Şimdi şikayet etme sırası bende

Tahminimden iyi okunuyor kitaplar.

Yapmam gereken, süreci geliştirmek

Önce, bir kütüphane kitap takip defteri almalıyım

Hangi kitap nerde kimde kayıt altında olsun

Ne tür kitaplar tercih ediliyor kayıt altında olursa

Kitaplığımızı bu yönde takviye edelim.

Marangoz bir yeğenim var

Bir bak bir raf daha ek yapalım dedim

Tamam dedi,

Olacak bu işten, oldu bu işi de geçtik.

büyüyecek bu iş daha çok kitabımız olacak

modundayız.

Ama yetmez yanına bir şey daha koyalım diyorum,

taş üstüne taş koymayı babamdan öğrendim.

Yeni ne olabileceğini buldum.

İstanbul şampiyonu bir arkadaşım var

Rica edeceğim ondan,

Gel diyeceğim bir kaç takım satranç alalım.

Haftanın 2 günü uğra,

hem kahveni yudumla,

hemde satranç oynamaya çalışan insanlara

sorgulatmayı, stratejiyi, yönetmeyi öğretelim.

Hayır diyeceğini sanmıyorum ama derse de,

sıkıntı yok bir yol bulup ikna edeceğim kuşkusuz.

İmkansız diye bir şey yoktur.

İnsan isterse,

Aklını kullanırsa,

planı düzgünse,

sabırlıysa,

almaktan çok vermeyi seviyorsa

kaçış yok, olur o iş.

Ve sonrası mı ne olur?

Dağlarına bahar gelir memleketimin.

Yüzü güler sevdiklerimin.

Cevat Çırak

06.04.2019