Balkan Türklerinin Çocuklarına

Yahya Kemal Balkanlar Üsküp doğumlu ve doğduğu topraklara aşık bir milli şairimizdi. Ne zaman Balkanlardan konu açılsa aklıma hep Yahya Kemal gelir.

Bu dizelerine hayranım mesela;

Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la
Asya’dan
Bir bir diyâr-ı Rûm’a dağıldık
Sakarya’dan

Bu diziler hep bana memleketimi hatırlatır.

Kopartılmak zorunda kaldığımız güzelim Diyar-ı Rum toprakları hepimizin yürek yarası.

Balkanlar deyince önce Bulgaristan gelir aklıma.

Balkanlarda en çok Türkün yaşadığı topraklardır Bulgaristan.

Kuzeydoğu Bulgaristan Deliormanda, daha kuzeyde Dobrucada, güneyde Kırcaalide yoğun bir Evlad-ı Fatihan hala Türk ve müslüman olarak yaşamaya ve mücadele etmeye devam etmektedir.

Yahya Kemal ” Bir Türk’ün gönlünde nehir varsa Tuna, Dağ varsa Balkan’dır der.

Evet Balkan Türklerinin gönlünde hep ata topraklarında yarım kalmış hüzünlü özlem dolu hatıraları vardır.

Bu öyle bir yaradır ki merhemini tazeledikçe kapanmaz bir hal alır sürüp gider.

Rumeli Fatihi olarak bilinen Orhan Gazinin büyük oğlu olan Gazi Süleyman Paşa 1352 yılında Dimetokada Bulgarları yenmiş ve Avrupa Kapısını açmıştır.

İşte bu tarihten itibaren Osmanlının fetihleri devam etmiştir.

Yahya Kemalin şiirinde bahsettiği, Hacı Bektaş-ı Velinin öğrencisi Sarı Saltuk, Balkanların Osmanlılar tarafından fethedilmesinden önce Balkanlarda ve civarındaki bölgelere seyahat ederek insanlara İslâm’ı tebliğ eden bir derviştir.

Görüleceği üzere biz Balkan Türkleri 93 harbi olarak anılan Osmanlı Rus Savaşına kadar (1877-1878) Balkanları vatan bellemiş, beş asır bu topraklarda at koşmuşturmuş bir milletin evlatları olarak nam salmışız.

Maalesef Osmanlı’nın hazırlıksız yakalandığı 93 harbi bir yıl sürmüş ve İstanbul yakınlarında Yeşilköyde Ayastefanos Anlaşması imzalanarak son bulmuştur.

93 Harbi olarak adlandırılan savaşlar yoğun olarak Bulgaristan topraklarında gerçekleşmiş olduğundan, bu savaştan sonra Bulgaristan Türklerinin çileli, eziyet dolu, zülüm yılları başlamıştır.

Savaştan hemen sonra haksızlıklar ve zülümler başlamıştır.

1877-1886 yılları arasında Türk mektep ve medrese binalarının 1.500 (bin beşyüz) kadarı yıkılmıştır. (Kaynak 1)

Ayakta kalan diğer Türk okulları, yeni kurulan Bulgar Prensliği tarafından karşılıksız devletleştirilmiştir. (Kaynak 2)

Kısa bir süre sonra Bulgaristan Türkleri el birliğe ile yeniden okullarını toparlamaya başlamıştır. Bina ihtiyaçlarını karşılamak için Türk halkı mescitleri, misafir odalarını, hatta eğitime uygun olmayan ambarları okul haline getirerek çocuklarının eğitim ve öğrenimini sağlamaya gayret etmiş, öğrencilerini okulsuz bırakmamaya çalışmıştır.

Bulgaristan Türkleri 1894-1895 yılları arasında Türk okulları için 268.237 leva harcamıştır. Yapılan harcamanın sadece % 4 lük kısmı (11.946 leva) Bulgar hükümeti tarafından karşılanmıştır.

Her türlü imkansızlığa ve engellemeye rağmen 1894-1895 yılları arasında Türk toplumunun 1.300 ilk ve orta okul: bu okullarda görev yapan 1.516 öğretmen 75.582 Türk öğrenciye hizmet etmeye çalışmıştır. (Kaynak 3)

Türklerin yoğun gayretinin aksine Bulgar devletinin denetim ve yetkisi her geçen gün artmıştır. Osmanlı devleti ile yapılan ikili anlaşmalara rağmen, Bulgar hükümetleri üstlendikleri yükümlülükleri yerine getirmemiştir.

Halk Çiftçi Birliği döneminde küçük iyileşmeler olduysa da uzun sürmemiştir. 1923- 1931 askeri darbe döneminde Bulgaristan Türklerinin sorunları ve sıkıntıları artmaya devam etmiştir.

Bulgaristan Türklerinin fedakar öğretmenleri evlatlarının eğitimi için her türlü fedakarlığa göğüs germeye devam ederken Türkiye Cumhuriyeti Bulgaristan Türklerine yardımlar yapmaya devam etmiştir.

Türkiye Cumhuriyetinde yeni Türk harfleri ile ilgili kanun çıkmadan (1 Kaım 1928) Bulgaristan Yanbolu’da ilk yeni Türkçe harfler ile Yenilik gazetesi 13. Ekim 1928 tarihinde neşredilmiştir. Kısa bir süre sonra Turan (1928), Savaş (1929) , Rodop (1929), Halk Sesi (1929), Deliorman (1929) gazeteleri Latin harflerine geçmiştir.

Türk Öğretmenler Birliği Bulgaristan Türklerinin yeni harflerle eğitimi için hızla karar vermiş ve yeni Türkçe harflerle eğitime geçmiştir.

Bu arada Bulgaristan hükümeti boş durmamıştır. Sofyadaki Baş müftülük aracılığı ile yeni alfabeye muhalif bir tavır sergilemiştir. Arap Alfabesi ile basılan kitapların süresini 4 yıl geçerli olmasını müftülük sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin gayreti ile bu karardan vazgeçilmiştir.

Delioraman gazetesi bu haberi ”Arapça Yasaktır” başlığı ile basmıştır.

Halk dershanelerinin düzenlediği kurslar ile Türkler hızla yeni Türk alfabesini öğrenmeye başlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Bulgaristandaki Türklerin yeni harflerle eğitimine bu dönemde nakdi ve ayni desteklerde bulunmaya devam etmiştir.

Bu arada Sofya’daki Baş müftülük Türkiye Cumhuriyet rejimi aleyhine yazılara izin vermiştir. Böylece Cumhuriyet rejimine karşı olanlar ve olmayanlar olarak Bulgaristan Türklerini bölmek için için Bulgaristan devleti çaba sarfetmeye devam etmiştir.

Bulgaristan Türkleri her geçen gün planlı ve programlı bir şekilde sindirilmeye çalışılmış, zengin Türklerin mal ve birikimine bedavadan sahip olmak için çeşitli sindirme ve yıldırma politikaları ile göçe zorlanmışlardır.

Bu konuya somut bir örnek vermek gerekirse; 1934 yılında Bulgar Polis Müdürlüğünce hazırlanan bir talimatnameden alıntı yapalım.

” Biz yurdumuzda yaşayan Türkleri eritip Bulgar yapacağımızı hayal edemeyiz. Bu yüzden de Türkleri cehalet içinde tutmak, kültür düzeylerini en düşük seviyede tutabilmek için ekonomik açıdan da ayaklarının üstünde doğrulabilmelerine izin vermemek için ellemizden geleni yapmalıyız” (Kaynak 4)

Görüldüğü üzere sistemli ve planlı bir şekilde Bulgaristan Türkleri taciz edilmiştir.

Bundan sonraki yıllarda zorluklar devam etmiştir. 1941-44 yılları arasında Bulgaristan yöneticileri çeşitli bahanelerle Türk öğretmenleri görevden almış, Türk okullarını kapatıp, Bulgarlaştırma politikasını uygulama yolunu tutmuştur. (Kaynak 5)

9 Eylül 1944 tarihinde Bulgaristanda yeni bir dönem başlamıştır. Kısa bir süre sonra Bulgaristan Halk Cumhuriyeti Türk okullarını tamamen ortadan kaldırmıştır. Devlet 1946 yılında başladığı devletleştirme sürecini 1948 yılında tamamlamıştır. 1959 yılında Türk azınlıklık ilk ve orta okulları Bulgar okulları ile birleştirilmiştir.

Bundan sonraki yılları (1960 sonrasını) yazmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Hepimizin bildiği gibi 1990 yılına kadar devam eden sosyalist hükümetler Türk çocuklarına ana dillerinde eğitim hakkı tanımamıştır.

Bulgaristan Türklerinden başka Balkan ülkelerinde yaşayan Türkler sıkıntı çekmedi çok rahat yaşadılar diyebilir miyiz?

Bu sorunun cevabı hayırdır elbette.

Ben sizlere sadece en çok Evlad-ı Fatihanın yaşadığı Bulgaristandan bahsettim.

Eski Yugoslavya Romanya ve Yunanistanda yaşanan bire bir aynı olmasa bile yüzlerce örnek olay var elbette.

Yazıyı uzatmamak ve asıl hedefimize odaklanmak adına kısa tutuyorum.

Hele yakın geçmişte NATO askerlerinin gözü önünde Bosnada Srebrenitsada yaşanan acılarımız henüz çok taze.

“Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.”

Aliya İzzetbegoviç

Bu yukarıdaki sözler ne bir eksik ne de bir fazladır.

Ekleme yapmaya gerek olduğunu düşünmüyorum.

Görüleceği üzere çok kısa bir özet dahi durumun vahametini açıklamaya yetmektedir.

Oysa durum çok farklı olabilirdi aslında…

İmkanlar sağlandığı sürece çocuklarımız başarıya giden yolda yıldız gibi parlayacaktır.

Balkan Türklerinin çocukları zekidir, çalışkandır.

Çocuklarımıza olan güvenimiz eğitim öğretim anlamında tamdır.

Yaşanan bu uzun işkence ve zülüm döneminden dersler çıkartmamız kaçınılmazdır.

Bu kısa özetten sonra çocuklarımıza seslenmek istiyorum.

Sevgili Balkan Türklerinin kıymetli evlatları.

Bu yazıya neden gerek duydum?

Neden Balkan Türklerinin çocukları eğitim öğretim ve sonrasındaki iş hayatlarında üst düzey görev ve sorumluluk alamadılar bilin istedim.

Açıkça görüldüğü üzere çocuklarımız eğitim ve öğretim hayatlarında bilinçli ve planlı olarak

geri bırakılmışlardır.

Bu kabul edilemez durumu yıkmak gerekmektedir.

Engellerimizden kurtulma zamanı çoktan gelmiştir.

Büyük zorluklar ve sıkıntılar sürecinden sonra çok şükür yolumuzda büyük denilebilecek engeller kalmamıştır.

Balkan Türkleri asırlardır çok çeşitli badireler acılar sıkıntılar yaşadılar.

Başta Türk öğretmenleri ve aileleri olmak üzere yılmadan her konuda mücadele etmeye devam ettiler ve halen etmektedirler.

Balkan Türklerinin aydınları, planlı ve bilinçli bir şekilde, şiddet ve eziyetle ya kamplara sürüldü, ya göçe zorlandı, ya da kayıp oldular.

Balkan Türklerinin iş adamları geçmişte şiddet ve planlı işkence ve yıldırma politikaları uygulanarak göçe zorlandı, ellerindeki taşınır ve taşınmaz mallarına bedavadan el konuldu.

Balkan Türklerinin çocukları, çalışkan, akıllı, eğitime açık gençler olmalarına rağmen planlı ve programlı bir şekilde yozlaştırıldı, geri bırakıldılar.

Geçmiş dönemler incelendiğinde beyaz yakalı ve mavi yakalı olarak adlandırdığımız üst ve orta düzey yönetici kadrolarına bakıldığı zaman Balkanlardaki Türk çocuklarının çok az bir kısmının bu seviyedeki pozisyonlarda görev aldığını ve emek verdiğini görebilirsiniz.

Yeni bir dönemdeyiz artık.

Bu yukarıda saydığımız olumsuzluklar ve engeller özellikle Bulgaristan da yaşamaya devam eden çocuklarımız için artık büyük ölçüde geçerli değildir. Bulgaristanda demokrasi her geçen gün gelişmeye ve yükselmeye devam ettiği sürece, inanıyorum ki Türk gençleri yetenekleri ile göz dolduracaklar, çoktan hak ettikleri makam ve mevkileri söküp alacaklardır.

Türkiyeye göç eden ailelerimizin çocuklarına gelince. Sizler bu vatanın asil ve eşit yurttaşlarısınız. Önünüzde en ufak bir engel kalmamıştır. Balkanlardan gelen anne babalarınız Prof. Dr. İlber Ortaylı hocanın da belirttiği gibi Türkiyenin ara elaman ihtiyacını gidermiştir. Sınırlı ve kısıtlı imkanlarla anne babalarınız gerçekten büyük fedakarlık ile yeni düzende kendilerine yer bulmuş, binbir gayretle ayaklarının üzerine kalmasını bilmişlerdir.

Kısıtlı imkanlarla mucizeler yaşatan anne babalarınız Balkanlardaki özellikle Bulgaristandaki kısıtlı eğitim imkanları olmasına rağmen, harika işler başarmış, çalışkan insanlardır.

Anne babanızla ne kadar gurur duysanız azdır.

Siz gençlerimize düşen görevler büyüktür ve zahmetlidir.

Atalarımız geçmişte bu uğurda büyük bedeller ödemiştir.

Sizlerin önünde eğitiminize engel hiç bir sebep neden kalmamıştır.

Size güvenmek için onlarca neden sayabiliriz.

Ülkeyi yöneten kadrolar arasında en önde olmak en çok sizlere yakışacaktır.

Ülke yönetiminde sorumluluk almanız için her türlü destek ve fedakarlığa hazır olduğumuzu bilmenizi isteriz.

Özetlemek gerekirse.

Derler ki her göçmen ailesinin anavatanında 3 dönemi vardır, her aile bu üç dönemi sırasıyla yaşar.

Peki nedir bu üç dönem?

Hadi hep birlikte bakalım.

1- Dönem, yeni düzene alışma tanıma ve yer edinme dönemi.

Biz aile büyükleri (dedeler, büyük anneler) ve daha sonra anne babalar ve onların çocukları bu dönemi tamamladık diye düşünüyorum.

Geldik, yerleştik, uyum sağladık, öğrendik ve mücadeleye devam ediyoruz, her zaman bugünkü halimize şükür etmeye de devam ediyoruz.

2- Dönem, kazanmaya başlama dönemi, toplumda saygınlık ve itibar dönemi,

İşte şimdi sıra sizde.

En iyi okullarda okuyacaksınız.

En yüce görevlerde çekinmeden korkmadan sorumluluk alacaksınız.

Yaptığınız işten gurur duyacaksınız.

Biz size inanıyor ve güveniyoruz.

Büyük Atatürk Cumhuriyetimizin ilk yıllarında yurt dışına eğitim almaları için gönderdiği gençlere yazdığı mektupta “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum; alevler olarak geri dönmelisiniz.” diye uğurlamıştır.

Gençler atasını mahçup etmemiş ve alev olarak yurda dönerek vatanlarına olan borçlarını çok çalışarak ödemişlerdir.

İşte bu dönem sizin döneminiz olacaktır.

Biz Balkan Türkleri yıldızlarımızı deniz kıyısından ya da göklerden toplamıyoruz.

Bizler yıldızlarımızı akıllı, planlanlı, disiplinli ve çok çalışarak kendimiz yetiştiriyoruz.

Bizim yıldızlarımız gençlerimizdir. Sizlere olan güvenimiz tamdır.

3 – Dönem, Atalarının izlerini aramaya başlama, köklerini arama dönemi,

Bu dönemi de bizler başlatacağız, sizler peşimizden gelecek bayrağı bizden devralacak ve layık olduğu hak ettiği yere Rumeli Beylerbeyi snacağını dikeceksiniz. Üçüncü aşamaya sizin de çocuklarınız katılacak omuz verecekler, ve her şey çok güzel, çok parlak ve muhteşem olacak.

Neden derseniz bizim geçmişimiz karınlık değil, gurur duyulacak bir geçmişimiz ve tarihimiz var.

Nereden gelip nereye gittiğimiz hilesiz hurdasız çok net.

Bu üçüncü aşama önemli ve elzem bir aşamadır. Neden çok önemli ve gerekli derseniz ?

Cevabım hazır;

Kaşgarlı Mahmut Divan-ü Lugati’t Türk adlı eserinde şöyle der: ’Soyunu bilmeyen nesilden, güçlü bir gelecek inşa etmesini beklemek hüsran olur.’ diyerek rotamızı belirlemiştir.

Bilmem anlatabildim mi?

Durun bitmedi, bir şey daha var;

Unutmayalım ki Balkanlar diye bir Türk yurdu vardır. Bunun
üzerinde saldırgan emeller besleyecek değiliz, ama bunu
bilmek ve tanımak zorundayız.
İmparatorluğun Son Nefesi / İlber ORTAYLI

Sanırım şimdi daha net ve anlaşılır oldu.

Sakın ola Ata yurdunuzu unutmayasınız, sakın ha, çünkü, tarih tekerrürden ibarettir. Gün gelir tarih bizi Balkanlara davet eder kim bilir!

Sevgili gençler Türkiyede de okumak kolay değil falan gibi gerekçeler sıralamayın, teferruata takılmayın. Muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur.

Hadi yazıya nokta koymadan önce bir şey daha hatırlayalım, öyle vedalaşalım.

“Türkiye Cumhuriyetinin, özellikle bugünkü gençliğine ve yetişmekte olan çocuklarına hitap ediyorum: Batı senden, Türk’ten çok geriydi. Manada, fikirde, tarihte bu böyleydi. Eğer bugün batı teknikte bir üstünlük gösteriyorsa, ey Türk Çocuğu, o kabahat da senin değil, senden öncekilerin affedilmez ihmalinin bir sonucudur. Şunu da söyleyeyim ki, çok zekisin! .. Bu belli. Fakat zekânı unut! .. Daima çalışkan ol…”

Mustafa Kemal Atatürk

Saygılarımla

Cevat ÇIRAK

26.07.2020

Kaynak 1 : Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım Sayfa 166

Kaynak 2 : Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım Sayfa 166

Kaynak 3: Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım.

Kaynak 4: İsmail Cambazov, Balkanlarda Türkler ve Müslüman azınlıklar. Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım. S.174.

Kaynak 5: Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım. S. 175

Diğer kaynaklar: İslam ansiklopedisi, vikipedi,

Özellikle Doç. Dr. Bulent Yıldırım’ın son kitabı olan Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Babalarımızın Gölgesinde Yaşamak

Hiç unutmam annem anlatır ben dinlerim tekrar tekrar

Sen doğduğunda baban sevincinden nasıl davranacağını bilemedi der durur hep

Babam doğum haberimi alınca, sevinçten motosikletine atlamış

Köyden kasabadaki hastaneye basmış gitmiş,

Hastahaneye vardığında o sevinçten heyecandan gülümser etrafına gülücükler saçarken

Doktor ve hemşirelerde ona bakıp gülümsüyormuş,

Çok sonra fark etmiş japenkalarla (plaj terliği) hastanede dolaştığını

Yokluk yılları kolay değil, zor günlerde doğmuşum.

Yağmurlu bir Eylül günü, gece yarısını biraz gece dünyaya merhaba demişim

Daha o gün başlamışım ailemin başına dert olmaya,

Gündüzler dururken gecenin bir vakti doğmak nedir ya

İnsanları uykusuz bırakıp huzursuz etmek 🙂

Sonra tamam erkek çocuk geldi diye sevinmiş ailem lakin

Herkes 3 gün sonra taburcu olurken ben tee 45 gün sonra çıkmışım hastaneden

doğum sırasında kolum dönmüş mecbur iyileşmesi beklemek gerekiyor,

Babam sabah erken gelir dikilirmiş kapıya, beni görmeden çalışamazmış

Yetmez mesai bitince de hiç üşenmez yine çalıştığı köyden atlar gelirmiş beni görmeye

Diyorum ya sorunlu yaramaz bir çocukmuşum diye…

Sarıymış saçlarım mesela, çok güzel sarışın bir uşaktın der durur hala annem

Okul yıllarımda yine bir sürü dert sıkıntı yaramazlık ne isterseniz var bende

Ama kimse şikayet etmiyor, edemiyor, çünkü okulda o zamanların tabiri ile

alacı bir talebeydim, her sene sınıf birincisi, bazen okul birincisi falan olurdum,

Herkesi memnun ederdim, ama babam bir türlü memnun olmak bilmezdi nedense

Ben verdikçe o bir adım ötesini işaret eder, daha çok isterdi,

Ne yapsam yaranamadığımı düşünürdüm.

Düşerdim mesela bazen, hiç öyle koşa koşa gelip beni kaldırmazdı babam,

Düştüğün gibi bir kalk bakışı atardı, ben ağlama seramonimi yapamadan korkar kalkardım,

Mesela köyde çocuklar bir bela mı yapmış, ya da evde bir şey mi kaybolmuş,

Babama hiç telaş etmezdi, bilirdi kimin yaptığını, ev halkı benim masumiyetine inanırdı da,

Ama babam inanmaz hemen beni sorguya çeker doğruyu öğrenirdi,

Mesela yalan söylememeyi annemden öğrendim daha çok,

Lakin doğruları gerçekleri itiraf etmeyi babam öğretti bana,

Yıllar böyle geçti gittti,

Büyüdüm evlendim baba oldum bende,

Çocuklarım olduğunda sözde babam gibi olmayacaktım

Yıllarca bu sözü verdim kendime ama yıllar geçtiB

Boş yere atıp tuttuğumu anlamaya başlayıverdim

Evet düştüğümde kaldırmadı diye kızdığım babam

bana düşenin dostu olmaz, düşebilirsin, ama,

düştüğün yerden kalkmak için kimseden yardım beklemeyeceksini

öğretmiş aslında,

Çok şükür düştüğüm günlerimde, dizlerimin yara bere olduğu günlerde

Önce yaralı dizlerimin üstüne yaslanmayı , sonra da ayaklarımın üstüne kalkmayı

bana hep babam öğretmişti, çocuklarım olduğumda anladım.

Babam yine haklı çıktı,

Mesela hiç unutmam köyümdeki okul yıllarımda

okuldan eve gelirken bir kurşun kalem ve bir silgi bulmuştum yolda

Akşam babam öğrendi, vay sen misin bulan

Ya kaybeden çocuğun başka kalemi ve silgisi yoksa,

Ya anne babasının durumu başka kalem silgi alacak durumda değilse

Vay anası diyorum içimden, sanki devletin hazinesini soyduk

Çıkıp karşısına avazım çıktığı kadar çalmadım buldum diye haykırmak geliyor ama

Yapamıyorsun arkadaş, ya tekrar haklı çıkarsa,

Daha önce denedim yahu, genellikle hep babam haklı çıkıyor

Annem hızır gibi yetişir beni kurtarırdı adeta,

Naapsın uşak çalmamış ya bulmuş der beni savunurdu ama nafile

Babama göre o yerde bulduğum kalem silgi yetim hakkı, garibanın ailelerin alın teri,

Bulsan da senin olmuyor, gideceksin öğretmenine ben kalem silgi buldum diyeceksin,

Yetimin garibanın hakkını alın terini sahibine iade edeceksin, nokta.

İşte bu yüzden yıllarım yolda hiç bir şey bulmayım diye dua ederek geçti benim.

Okul yıllarımda da öyleydi iş hayatımda da, hep kendi paramla aldım ne aldıysam,

Hani düşmez kalkmaz bir Allah diyorlar ya, mesaj bence çok yerinde ve doğru,

Hayatı boyunca bir şeyler başarmaya çalışan herkes hatalar yapıyor,

bu gayet doğal, olması da gerekiyor zaten,

İşin sırrı nerede biliyor musunuz?

Düştün mü arkadaş, düştüğün gibi kalkmasını bileceksin.

Kimseden yardım falan dilenmeyeceksin,

Allem edip kullem edip bir yol bulup düştüğün yerden

dimdik ayağı kalkmayı sen kendin becereceksin.

Babamın öğretilerini yetişkin bir adam olduktan sonra ancak idrak ettim

Hatta bazılarını büyük Atatürkümün Gençliğe hitabesindeki satırlara benzetirim hep.

Sanki anlaşmışlar gibi, hem babam hemde büyük önderim hep aynı şeyi öğüt veriyorlar.

Eh diyorum kendi kendime, ikisi de Rumeli Çocuğu be ya 🙂

İkisi de Balkanların mert cesur delikanlıları,

Bak keyiflendim yine 🙂

Şımarmayalım devam edelim.

Düştüğün yerden bir takım bahanelerin arkasına sığınıp zavallı gibi yatıp kalmayacaksın.

Kurtarıcı beklemeyeceksin, düştüğün yerden kendi inanç azim ve gayretinle kalkacak,

kaldığın yerden hedefine yürüyecek devam edeceksin.

Bakın aşağıdaki Ey Türk Gençliğinden aldığım alıntıya, farklı cümlelerle aynı istikamet hedef gösteriliyor.

ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ

   Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

   Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

   Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

  Mustafa Kemal Atatür

Demem o ki dostlar, baba gölgesinde yaşamak, nasıl bir şey biliyor musunuz?

Kendi toprağında, kendi ay yıldızlı al bayrağının altında yaşamak gibi kutsal bir şey,

Analarımız sayesinde hamur oluyoruz, babalarımızın sayesinde ise,

sıcak fırına girip terleyip pişiyor mis kokan ekmekler oluyoruz.

Babalarımızın gölgesinde ana dilimizi konuşuyor, şarkı ve türküler söylüyoruz.

Deliormanlı bir şairin dediği gibi;

Ne güzel şey Türkçe konuşmak, Ne güzel şey Türkçe gülmek,

İşte bizi biz eden bir çok kerameti babalarımızın gölgesindeki güçten alıyoruz.

Onların bize öğrettikleri ile varız,

Onların bizi sıcak ateşe sokup, dövüp dövüp soğuk suya atmasıyla çelik gibi varız,

Hala gölgesinde yaşadığımız babalarımıza ne kadar teşekkür etsek az…

Hadi bitirelim artık,

Her ne kadar ben böyle günlere inanmıyor olsam da,

yarın babalarımızın günü,

Hem hatırlatayım, hem de sizi babalarınızla çocukluğunuza götürmek istedim.

Kız olur erkek olun fark etmez.

Babalar oğullarının ilk kahramanı, kızlarının ilk aşkıdır derler,

Hediye şart değil,

Babanız hayatta ise, hala gölgesinde yaşıyorsanız,

Babanız ebediyete intikal ettiyse de

bir sofra etrafında demli bir çay ve sohbet eşliğinde babanızla ya da babanız gıyabında onu

anarak ailecek keyifli bir gün geçirmeye,

Ne dersiniz?

Cevat Çırak.

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

19.06.2020

İstanbul

EFSANE DERBİ

(Bulgaristan Eski Cuma Boğazkesen- Muratlar Köyleri Futbol Derbisi )

Eski Cuma ilinin doğusunda üç güzel köy, birlik beraberlik içinde yaza hazırlanıyorlardı.

Muratlar, Boğazkesen, ve Yeni mahalle köyleri birbirinden kız alıp vermişlerdi.

Bakmayın siz üç ayrı köy olduklarına, üç kardeş gibi üç mucize şirin köy

Öyle köyler ki herkes birbirini tanır, herkesin iyi kötü komşu köyle bir anısı vardır.

Hangi köyde güzel bir gelişme olsa hep birlikte gülüp, gerektiğinde hep birlikte ağlamasını da

bilen üç kafadar köy.

Hepsi iyi yürekli mert çalışkan Anadoludan göçe eden Türklerin kurduğu Türk köyleri

Neden öyle diyorum elimde sağlam kaynaklar var.

Osmanlının tahrir defterlerine baktığınızda görürsünüz,

Anadoludan göç etmiş yörüklerinin 15 yüzyılın başlarında Balkan topraklarına

deli orman eteklerine kurdukları ilk köyler bunlar.

Yani daha Anadolunun büyük bir kısmı Osmanlı Türk toprağı bile değilken

Osmanlı İmparatorluğu toprağı bu köyler.

Bir yüce milettin evlatları bu köyler, şanla şerefle Türklük aşkıyla yanıp tutuşan bu

topraklar her zaman Türklük kokar, Anadolu kokar, mis gibi insanlık kokar.

Yahya Kemal Beyatlı üstadımızın ”Bütün o topraklar Türklük kokuyor” dediği

topraklardasınız rahat olun, yabancılık çekmezsiniz, hangi kapıyı çalsanız tanrı misafiri

olarak baş tacı edileceğiniz Türk topraklardasınız yani.

Ne güzel değil mi oralarda doğduk, yeşile gürül gürül akan suyuna, gür ve sık ormanlarına

kurban olduğumuz topraklar.

Hani Yahya Kemalin ” Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene” diye seslenip

unutamadığımız topraklar.

Biz Muratlar, Boğazkesen ve Yeni Mahalle çocukları çok iyi biliriz kıymetini, her zaman

anarız , imkan buldukça ziyaret ederiz, imkan yoksa anılarımızda yaşatır anarız,

bir yolunu bulup yaşatırız yani.

İşte dostlar ben size yine bu köylerde yaşanmış büyük bir olaya,derbi maçına götüreyim

diyorum.

Bu üç köyün gençleri arasında ne zaman bir futbol maçı oynansa derbi maçıdır her zaman.

Sanırsınız ki Fenerbahçe Galatasaray derbisi oynanacak.

Hayat durur, o derece yani.

Bütün çevre köylerde bile olay olur, kulaktan kulağa yayılır.

Deliorman eteklerinde şampiyonluk şarkıları, eğlenceler yapılır, maç sonucu ne olursa olsun

her zaman dostluk kardeşlik güzellik kazanır.

Evet dostlar muhteşem bir giriş yaptıktan sonra gelelim asıl konumuza.

Bir pazar günü ama öyle her hangi bir pazar günü değil.

Güneşin daha sabahtan gülümsemeye başladığı bir keyifli heyecanlı pazar günü.

Yılı bin dokuz yüz seksen, takvim ayın dördünde durmuş gibi sanki.

Aylardan mı ne* ?

Bilenler henem anlayacaklar…

Erguvan çiçeklerinin açmaya başladığı bir aydayız.

Komşu köyler de dahil, herkes haftalar öncesinden bu maçla yatar bu maçla kalkar olmuştu.

Büyük derbinin, maçın sonucu tahmin edilmeye çalışılıyor, o büyük günü bekliyorlardı.

Nihayet o gün gelmişti.

Ev sahibi takım daha güneş yüzünü göstermeden hazırlıklara başlamıştı.

Maç erken bir saatte oynanacaktı.

Maç saati sabah 10 olarak belirenmişi.

Bu nedenle Dobruca stadında hummalı bir çalışma devam ediyordu.

Koca Boğazkesen köyünün yaşlısından gencine gözüne bir gram uyku girmemişti,

Maç saati yaklaştıkça heyecen tırmanıyor, tansiyon arttıkça zaman geçmek bilmiyordu.

Davut annenin bahçesinde ve saksılarında çiçek kalmamıştı.

Davut anne çiçeklerini ne kadar çok severdi oysa,

Çiçek istemeye gelen kimseyi kırmak da istemiyor fakat verdikçe de içi cız ediyordu.

STRELA (OK) Boğazkesen futbol takımının adıydı, çok anlamlıydı.

Misafir takımın adı MILNİYA (YILDIRIM ) olarak bilinir ve tanınırdı.

Maçın başlama saati gelmeden çok önce STRELA (OK) takımı sahada hazırlıktaydı.

Isınma haraketleri başlamış, misafir takım MILNİYA (YILDIRIM) bekleniyordu.

Büyük derbi maçlarında stat daha erken dolar ya hani,

İşte Boğazkesen köyünün Dobruca stadı bugün seyirci rekorları kırıyordu.

Koca köyde hayat dumuştu, büyük küçük herkes stada akın akın geliyor , sahanın etrafından

insan selinden geçilmiyordu

Köyün kızları Davud anneden ve evlerinden alıp getirdikleri çiçekleri maç saatinde

sabırsızlıkla vermek için can atıyordu.

Boğazkesen Strela takımı kadrosu belliydi

1- Alkin Erecep – Kaleci

2- Feyzullah Molla

3- İzzet (Muallim) Hatip – kaptan

4- Sabri Mehmet

5- Salim Aziz

6- Erecep İlyaz

7- Sebahattin Seyit

8- Fevzi Berber

9- Fevzi Çakmak

10- Salih Davut (Kempes)

11- Mümin Adil

Yedekler

12- Embiye Nasuh (kaleci)

13- Ahmet Mehmet

14- Sebahattin Macar

15- Şevket Macar

16- Muzaffer Adem

17- İvan Todorov

18- İliya İvanov

Çok iyi çalışılmış en iyi kadro kurulmuştu.

İşin hiç şakkası yoktu, STRELA takımı bu maçı kazandığı taktirde bir üst lige çıkacaktı.

Hiç hata yapmadan etkili bir futbol için seyirce etkisi dahil her şey düşünülmüş,

ilmek ilmek işlenmişti.

Saatler dokuzu biraz geçerken misafir takımı getiren Rus malı GAZ Marka kamyon köy

meydanında göründü, önce sesi sonra kendisi stada doğru ilerlemiş ulaşmıştı.

Kamyondan inen Misafir takım oyuncuları kalabalık ve yoğun tezahürat ve coşkuyu görünce

şaşırmış heyecanlarını gizlemeye çalışmış olsalar bile nafileydi.

Misafir takım Boğazkesen köyünedeki hafif eğimli Dobruca stadında çok maç oynamıştı, ama

hiç böyle bir atmosferle karşılaşmamışlardı.

Seyirci akın akın gelmeye devam ediyordu.

Köyün genç kızları ellerindeki çiçekleri misafir takım oyuncuları için hazırlamadıklarını

hemen belli etmişlerdi.

Sevgi ve yoğun bir seyirci desteği ile çiçekler ev sahibi oyuncularına bir bir veriliyor,

alkışlar 5-6 km uzaktaki Yeni Mahalle köyünden bile duyuluyordu.

Boğaz kesen gençleri futbolcularını çiçeklere boğarken misafir takım oyuncuları olanı biteni

şaşkınlıkla izliyorlardı.

Yoğun bir duygu atmosferine girilmişti.

Maçın başlamasına dakikalar kalmıştı.

Hakemler Eski Cuma’dan gelmişti.

Çok ciddi bir maç yönetecekleri yüzlerindeki ifadelerine yansımıştı.

Başlama düdüğü çalmadan önce önce top kontrol edildi, sonra saha ve file direkleri kontrol

edildi.

Sıra futbolculara gelmişti,

Orta hakem ve yan hakemler tek tek sahadaki futbolcuları saydı, gerekli notları aldı.

Sonra misafir Muratlar Köyünün futbolcuları sayıldı.

Muratlar Köyü MILNİYA (YILDIRIM ) takımı kadrosu şöyleydi

1- Mustafa Mehmedov (Kara Mehmedin oğlu)

2- Emrullah Halilov

3- Mehmet Tıkız

4- Hüseyin Ahmedov

5- Müşreddin Selimov

6- Remzi Habilov

7- Muhiddin Mustafov

8- Sabri Ahmedov

9- Goşo Gvatkov

10- İbrahim Osman (kaptan)

11- İsmail Hilmiyev

Yedekler

12- Netko Hristov

13- Şeşik Hasanh

14-Pele

15- Rami Tepeli

16- Yusuf Osman

Boğazkesen Köyü Muhtarı Bahriye Hanım da taraftarların arasındaydı.

Muratlar köyünün muhtarı Bay Mitko sabah erkeden ava gitmiş olduğundan

maça av tüfeği ile gelince herkes önce bir şaşırmıştı, fakat maçın atmosferi bu olağan dışı

durumu hemen unutturmuş, dikkatleri hakemin başlama düdüğüne çevirmişti.

Orta hakem düdüğünü ağızına götürdü.

Düdük daha başlama vuruşunu çalmadan seyirciden gelen aşırı yoğun tezahüratın

sesleri ile maç başlamıştı.

Boğazkesen köyünün STRELA (OK) takımı öyle hızlı bir başlangıç yapmıştı ki, misafir takımın

oyuncuları bu maçı daha ilk dakikalarda ne kadar zorlu geçeceğini anlamışlardı.

Gerçekten işleri çok zor görünüyordu.

Maçın sonucunu daha ilk dakikalarda kimse tahmin edemiyorken olanlar olmuştu.

Başlama düdüğünden çok az bir zaman sonra ev sahibi takımından Fevzi aldığı uzun

pas ile misafir takımın defansının arkasınsa sarkmış ve ustaca bir vuruşla takımını bir sıfır

önce geçirmişti.

Boğazkesen Köyü meşhur Dobruca bayırı stadı daha önce hiç böyle bir taraftar uğultusu

yaşamamıştı.

Köyün gençleri adeta çoşmuştu.

Yer gök Strela (Ok) sesleri eşliğinde inliyordu.

Misafir takımın muhtarı Bay Mitko yerinde duramıyor, söyleniyor ama bir yandan daha

erken daha erken her şey değişir diye teselli arıyordu.

Muhtar Mitko’nun yanında bulunan Muratlar köyünün diğer ağır misafirleri

Bay Goşo Kirov ve Muhtarın MVR (Emniyet Teşkilatı) de çalışan

oğlu Goşo Mitkov da oradaydı.

Güneş yavaş yavaş hayata ve bu güzel güne hem gülümsüyor,

hemde biraz daha yükselerek ışınlarını dik olarak göndererek

ateşli seyircinin ateşini biraz daha yükseltiyordu.

Ev sahibi takım için hayati bir maç oynanıyordu, maç sonunda bir üst lige terfi etmeleri söz

konusuydu.

Haftalarca bu günü düşünerek hazırlık yapmışlardı.

Bu maç kesin bir şekilde net bir skorla kazanılacaktı, başka bir alternatif görünmüyordu.

Bu yüzden misafir takımın ağır misafirlerinin ne düşündüğü çok önemli değildi.

İlk yarı çok hızlı başlamış, ev sahibi takımın bitmek bilmeyen atakları misafir takımı

yormaya başlamıştı.

Hava ısınmaya başlamışken ev sahibi takım Kempes lakaplı 10 numaralı Salih Davutun çok

güzel bir plase gölü ile galibiyeti adeta perçinlemişti.

Daha ilk yarının ortalarında net bir sonuca doğru gidiliyordu.

Boğazkesen Köyü sanki en büyük bayramlarından birini yaşıyordu.

Ahali coşmuş, sevinç sesleri yeri göğü inletmeye başlamıştı.

Misafir takımın bir köşeye sıvışan seyircilerinde homurdanmalar başlamıştı.

Durumun daha da kötüye gideceğinden korkuluyordu.

Misafir takım taraftarlarının ortak görüşü bu yöndeydi.

Fakat ev sahibi takım çoşmuştu bir kere.

Akınlar durmadan yenileniyor, atak üstüne ataklar sürekli tazeleniyordu.

Bitmek bilmeyen bir hırsa daha fazla gol atmak için canla başla çalılıyordu.

Seyircinin sihirli gücü ile futbolcular adeta bir ok gibi yeniden yeniden fırlatılıyor

hedefi vurmaya çalışıyorlardı.

Bitmek bilmeyen akınlar ilk yarının bitmesine yakın yine sonuç veriyordu.

Önündeki rakipleri tek tek çalışmayarak hızla rakip kaleye yönelen 7 Numaralı Sebahattin

Seyitin gölü tabelayı tekrar değişmiştirmiş durum 3-0 olmuştu.

Muratlar Köyü futbolcularında moral diye bir şey kalmamış, hezimetin boyutu tahmin

edemez duruma düşmüşlerdi.

Muratlar takımın 11 numaralı futbolcusu İsmail Hilmi o sıralar Varna’da askerdi.

Sırfı bu özel büyük maçı kaçırmamak için izin almış maçı izlemeye gelmişti.

Aslında oynamayı hiç düşünmemişti ama ısrarlar üzerine hayır diyememişti.

Fakat şimdi çok farklı düşünüyordu.

Ne zaman köyünün maçı olsa kışladan izin alarak köyüne dönen İsmail maçtan sonra bir çok

zaman köyün muhtarı tarafından taksiyle birliğine gönderiliyordu.

Muratlar Köyü Muhtarı Bay Mitko İsmaili Köyün taksicisi Rafi Hasanla Varna’ya birliğine

götürüyordu.

Ama bu sefer gidişat kötüydü, böyle olmayacağını sadece İsmail değil herkes tahmin

edebiliyordu.

Hatta İsmail daha önce muhtar Bay Mitko’yu kızdırdığı günleri hatırlamıştı.

Bir bir İsmailin aklına daha önce kendi köy takımına karşı oynadığı Yeni Mahalle maçları

geliyordu.

İsmail Kendi köy takımını bırakmış komşu köy Yeni Mahallenin takımına transfer olmuştu.

Kendi yetiştiği köy takımına karşı oynarken gol ve göller atmış sonra da olanlar olmuştu.

Köyün Muhtarı Bay Mitko annesi fırında ekmek satıcısı olduğu halde İsmaile ekmek bile

vermemişti.

Hatta İsmailin Yeni Mahalle takımı adına kendi köy takımına attığı gölden sonraki akşam

muhtar Bay Mitko köy meyhanesine girmesini bile yasaklamıştı.

İsmail Bunları düşünürken felaket üstüne felaketin geleceğini tahmin edemiyordu.

Olanlar olmaya devam ediyordu.

İlk yarının son dakikaları oynanırken seyirciler kempes kempes diye tezahürat yapmaya

başlanmıştı.

İsmail top santraya konduktan sonra 10 numaralı Kempes lakaplı

futbolcusu Salih Davutun gölü göl attığını anlamıştı.

Durum daha ilk yarıda 4-0 olmuştu.

Ama fırtına devam edecek gibiydi.

Başlama vuruşu yapılmadan ilk yarının bittiğini düdüğün sesi ilan etmişti.

Boğazkesen çocukları coşmuştu bir kere, yer gök bayram ediyordu.

Dobruca mahallesi, mahalle olalı böyle bir bayram ne görmüş ne de duymuştu.

Boğazkesen köyünün en son kurulmuş mahallesinde bulunan Dobruca stadında

normal zamanlarda toplar aşağıki kaleden bazen taaa köy meydanına kadar indiği çok

görülmüştü.

Ama bugün böyle bir şey söz konusu değildi.

Sahanın etrafı seyirci yoğunluğu nedeniyle adeta bir insan duvarı ile kapanmıştı.

Dobruca Mahallesi köye 1940 yılında Romanyadan geri alınan Dobruca bölgesinden köye

nakledilen Bulgar aileler tarafından kurulmuştu.

Köy stadının bulunduğu mahalle daha önce hiç böyle bir bayram yeri ve atmosferi

yaşamamıştı.

Fakat hala maçın ikinci yarısı oynanmamıştı.

Boğazkesen köyü takımı bayram ederken misafir takım adeta maçın bir an önce birmesini

bekliyordu.

İlk yarı sadece ev sahibi takım için başlıyor gibiydi.

Misafir takım prosedürün tamamlanması çin sahaya çıkıyordu.

İkinci yarı başladığında misafir takım tekrar saldırmaya başlamıştı.

4-0 galip takımın kaptanı hem oyunu yönetmeye çalışıyor hemde maçtan önce rakip takımla

yaptığı konuşmaları ve iddialı bahisleri aklına getiriyor gülümsüyordu.

Rakip takımdan tornacı Sabri çok büyük laflar etmişti. ”Bu maçı kaybedersek bu topu

yiyeceğim demişti.” İzzet kaptan hem hatırladıkça gülümsüyor hemde büyük zaferi

coşkuyla kutlamak için 90 dakikanın bitmesini bekliyordu.

İzzet kaptan aynı zamanda Muratlar köyünde öğretmendi,

Karşı takımda öğrencileri de vardı.

Bunlardan biri de Varna’da askerlik yapan ve şu anda sahada 11 numara ile rakip takımda

oynayan İsmaildi.

İsmail maçtan önce daskale (öğretmen) diye seslenip üç parmağını göstererek uzaktan en az

üç atacağız diye takılıyordu.

İzzet hoca da sanki içine doğmuş gibi beş parmağın yetmez diğer elindeki parmaklardan da

ilave et diye seslenmişti.

Kim bilir daha ne iddialı laflar ediliyor ya da edilmişti.

Boğazkesen köyü takımı kaptanı bunları düşünürken acaba rakip takımın oyuncuları ne

düşünüyordu.

Rakip takım ikinci yarıdaki fırtınanın dinmesini bekliyordu,

Maalesef işler bekledikleri gibi gitmiyordu.

Fırtına sağanak göle dönüşmüştü.

Maç devam büyük bir heyecanla devam ediyordu…

Misafir takıım 9 numaralı Fevzi Çakmakın attığı nefis gölle tekrar coşmuş tabela yeni bir gölle

süslenmiş ve durum 5-0 olmuştu.

Boğazkesen Köyünde erguvan mevsiminde mucizeler yaşanıyordu.

Misafir takımın kaptanı İbrahim maçın artık dönmesi mümkün değildir diyordu içinden.

Maç sanki yeni başlamış gibi tekrar başladığında artık herkes başka hesaplar peşindeydi.

Boğazkesen köyü meyhanesi maçtan sonraki bankete hazırdı hazır olmasına da,

işler çok değişmişti.

Hesapların yeniden yapılması gerekiyordu.

Daha önce böyle bir kalabalık yaşanmamıştı.

Acaba kebapçeler (kebap) yeterli olacak mıydı.

Mastikalar, konyaklar rakılar tekrar tekrar sayıldı, bir kamyon yeni bira gelmişti ama yeterli

olacak mıydı?

Hemen hazırlıklar yapılmalıydı, stoklar yeterli gelmezse diye komşu köylerin meyhaneleri ile

görüşüldü. Hava güzeldi dışarıda da oturulurdu ama bu masalar yeterli gelmez ise

tahtalardan ve kasalardan da uyduruk masalar yaparız diye düşünüldü.

Meyhane bayrama hazırlanırken sahadan yine gooool diye sesler yankılanıyordu.

Evet yine yer gök inliyordu, ve bu sefer bugün çok iyi oynayan Kempes şanına yakışan

kapanışı yapmıştı.

Kempes Salih günün kahramanı olmuştu.

Maç bittiğinde tabelada

STRELA:6 — MILNİYA: 0 yazıyordu.

Davut anneden alınan çiçekler Boğazkesen köyünü bahçeye dönüşmüştü.

Köyün yakışıklı gençleri, güzel kızları, yaşlısı genci takımın yıldız futbolcuları ile halay

çekiyorlardı.

STRELA takımı bir üst lige çıkmıştı.

Komşu köyün muhtarı Bay Mitko çoktan köyüne doğru yola çıkmıştı.

Tornacı Sabri topu yiyeceğim demişti ama yemiyecekti.

İsmail Rafi Hasının taksisiyle Varnaya gidemeyeceğini artık tahmin etmiyor çok iyi

biliyordu.

Boğazkesen Köyü zaferlerin en güzeline en değerlisine büyük kalın harflerle

bir şanlı imza atmıştı.

Ama her zamanki gibi sayılacaktı her şey.

Maçın kaybedeni yoktu, kardeş kardeşinden bir şey kazanmak için hiç çalışır mıydı?

Kazananı çok kaybedeni olmayan bir maç oynamış ve bitmişti.

Şimdi sıra meyhaneye gidip maçın keyfini çıkarma vaktiydi.

Kardeş kardeşe düşman olabilir miydi?

Balkanlar öyle bir coğrafya değildi.

Balkan Türkleri sadece bir oyun oynamış ve gene eğlenerek bitirmesini bilmişlerdi.

Sıra bir sonraki maçta değildi.

Sıra güneşli sımsıcak uzun keyifli bir pazar gününü tatlıya bağlama günüydü.

Muhtar Bay Mitko köyüne ulaşmış evinin kapısından gimeye çalışırken hiç yemek yemeden

hemen biraz yatıp dinlenmeyi düşünüyordu.

Boğazkesen köyünde banken (ziyafet) yeni başlamıştı.

Kebapçe kokuları dalga dalga üç köyün üzerinde rotasız gemi gibi bir o yana bir bu yana

savrulup duruyordu.

Aylardan erguvanların açtığı aydı

Tarih 1980 yılını gösteriyordu.

Balkanlar son beşyüz yıldır olduğu gibi kim ne derse desin Türklük kokuyordu.

Ertesi gün hayat kaldığı yerden devam edecek, fakat bu maç tarihe geçecekti.

Yazımızı bitirmeden önce 40 yıl önce yaşanmış bu güzel anımızı yad ettik, hatırladık. İlber Ortaylı hocamızı da anmak için fırsat oldu.

İmparatorluğun Son Nefesi adlı kitabında;

“Balkanlar diye bir Türk yurdu vardır. Bunun üzerinde saldırgan emeller besleyecek değiliz, ama bunu bilmek ve tanımak zorundayız.”

Bizde bilmeye anmaya anlamaya ve gelecek nesillerimize aktarmaya devam ediyoruz edeceğiz …

Cevat ÇIRAK

23.04.2020

Notlar:

1- Katkılarından dolayı Boğazkesen Köyünden İzzet Paksoy muallime, Muratlar Köyünden İbrahim Yılmaz ve İsmail Yılmaza teşekkür ederim.

2- Ekli fotoğraf maçın oynandığı Muratlar köyü kadrosunu temsil etmemektedir. Fotoğraftaki kadro Muratlar köyünün daha sonraki yıllardaki köy takımı kadrosudur. O yılları hatırlatması nedeniyle sembolik olarak eklenmiştir

*Maçın oynandığı gerçek tarih Eylül ayı sonu Ekim başıdır.

KOMPOT

Güzel bir günün ardından hep birlikte büyük aile olarak akşam yemeğine oturduk.

Oturduk diyorum çünkü yemek masada değil sofrada yenecekti.

Sofrada menü geniş; çorbadan tatlıya kadar her şey var.

Elbette sofranın en güzel tarafı ailecek yemek yemekle birlikte, menünün balkan

yemeklerinden oluşmasıydı kuşkusuz.

Mesela başlangıç olarak supa topçeta (misket çorbası) ile başlıyoruz.

Ardından Bulgaristan Türkleri üsülü bir tepsi kapama var sofranın yanında,

misler gibi, kokuları sarıyor etrafı.

Durun durun kurtulun kapama kokunun etkisinden. daha bitmedi ki beya.

Ardından yine bizim ora usülü patates ve kıymadan musakka var.

Eh anasını yazarken canım çekiyor bu ne böyle yahu.

Neyse burada keseyim diğer yemekler de bende saklı kalsın yeter bu kadar.

Belki başka zaman ayrıca anlatırım size lezzetli mutfağımızı.

Ben size kompot hikayesi anlatacağım, bu yüzden oturdum yazmaya.

Sofranın başındayız , yemekler yendikten sonra tatlıya geldi sıra .

Annem dedi ki iki burkan (kavanoz) kompot var, biri kızılcık öbürü ayva.

büyük sini konulmuş, aile büyüdü kalabalık.

Eskiden annem babam kardeşim ve ben, dört kişiydik.

Şimdi güveler, gelinler torunlar derken 14 kişi olmuşuz, maşallah bize.

Bu tam kadro değil bu arada, daha gelemeyen sofrada olmayanlar var.

Annem hesaplamış ki iki burkan kompot getirmiş sofraya.

Ben öteden beri ikisini de çok severim mesela.

Kızılcık kompot’unu yazın severim serin serin,

Ayva kompotu ise kışın favorimdir nedense .

İşte bu iki şahane güzelliği sofrada annemin elinde görünce ben,

daldım derinlere ve kırk sene öncesine gidiverdim.

Onlu yaşlara dönmem demek, en sevdiğim yerde olmam demek biliyorsunuz.

Köyüm, güzel köyüm geliverir aklıma, bir daha saatlerce günlerce gitmek bilmez aklımdan.

Hayatımın belki en masum, özgür mutlu mesut günleri, nasıl anlatsam size bilemiyorum ki!

Belki o cennette günlerim nedeniyle hep çocuk ruhumu korumaya çalışıyorum.

Düşünsenize ortasından dere geçen bir köy, yemyeşil,

su, kuş ve çocuk sesleri ve melodileri içerisinde.

Doğusunda bir göl, batısında daha büyük muhteşem bir göl daha.

Koyunlar, kuzular, keçiler çeşmeye su içmek için seni bekliyorlar sayanın kapısında.

Kırmızı beyaz benekli inek ve yanında yeni doğmuş buzağısı.

Bahçede en çok sevdiğim beyaz ördekler, kazlar, hindiler tavuklar.

Büyük elma ağıcının altında ki kafeste yem ve u bekleyen güvercinlerim.

Kerpiç ve tahtadan yapılmış eski osmanlı evimizin arkasındaki ambarda erzak bekleyen

tavşanlarım, Hepsi gri sadece biri beyaz, canım tırsak tavşanlarım.

Hey gidi günler hey,

Bizde mesela eşek yoktu katır vardı.

Dedem katırları tercih ederdi, onlar daha güçlü çoçuğum;

Bize iş yapacak yardımcı lazım derdi.

Katırımız iri yarı neredeyse bir at boyundaydı, ama, eşek kadar yük taşırdı derler ya…

Dedem ara sıra havaların iyi olduğu yaz günlerinde katıra beni bindirir yularını tutar

gezdirirdi.

Gezdirirdi dediğim avlu içerisindeki büyük elmanın altında arabaya bağlı dururdu

gündüzleri, oradan dama kadar, yani yüz metre kadar da olsa binerdim katıra.

Sanki katırın üzerinde değil de bulutların üzerinde süzülüyormuşçasına

mutlu mesut olurdum gerçekten.

Çocukluk işte, çok deli dolu, eğlenceli sevgi dolu yaşadığım için

unutamıyorum sanırım mesut günlerimi.

Mutlu insanları diğerlerinen ayıran özellik nedir derseniz?

Etraflarına sürekli pozitif enerji yayar mutlu insanlar, hele mutlu çocuklar, neşe saçarlar.

İşte dostlar her zaman yanımda evimizin köpeği sadık dostum lucky ve ben böyle şirin mi

şirin bir köyde yaşardık bir zamanlar.

Daha beton demir ve tuğladan olan yeni evimiz yapılmamıştı.

İki dönüm bir tarla içerisinde, iki katlı kerpiçten, tahtadan ve çatısı çingene kiremidinden bir

köy evinde yaşarken, kırk yıl sonra o muhteşem keyifli günleri hatırlayıp yazacağımı

o zamanlar bilmiyordum doğal olarak.

Başımıza nelerin geleceğini nereden bilecektik ki ?

Ama unutmak ne mümkün!

İşte Bulgaristan Eski Cuma (Targovishte) iline bağlı Muratlar (Buynovo) köyü adlı o cennet

diyarda her çeşit ev hayvanımız ve meyve ağaçlarımızla birlikte yaşardık bir zamanlar.

Sebze ve meyvelerden söz etmiyorum, her yerimiz meyve ve sebzeyle doluydu zaten.

Dedim ya eski köy evimiz iki katlıydı.

Biz üst katında oturur alt katlarımızı ise ev hayvanlarımızla paylaşırdık.

Bizim sürekli zaman geçirip oturduğumuz büyük odanın altındaki odada

buzası ile kırmızı beyaz benekli ineğimiz, birde katır bize komuşuluk ederdi.

Koyunlar ve keçiler sayvant aldında dedemin odasına yakın oluklarından

dememle babaanneme komşuluk ederlerdi.

İkinci kattaki odamızın karşısında, sundurmanın diğer tarafında ise

meşhur kışlık gıdalarımızın depolandığı kiler odası vardı.

Anahtarı bir tek dedemde ve babaannemde vardı.

Babaannem çok titiz bir kadındı.

Aynı zamanda hep mesafesini koruyan sert bir mizacı vardı.

Buna rağmen öyle güzel yemekler yapardı ki parmaklarınızı yerdiniz.

Bana göre en favori iki yemeği neydi sorsanız?

Hemen birinci sıraya Pesmet derdim. İkinci sıraya kus kusu sıralardım.

Dünyada ondan daha iyi pesmet pişireni görmedim desem yalan olmaz.

Pesmetleri don yağı (dondurulmuş hayvan yağı ) ile pişirirdi.

Kızarma derecelerini öyle bir ayarlardı ki pembe bir renkte olurdu hepsi.

Bir tanesi bile yanmaz yada çiğ kalmazdı, nasıl yetenekli bir kadındı babaannem,

bugün bile şaşar kalırım marifetine.

Diyorum ya size yemek ustasıydı kadın maşallah.

Bir çok insan kus kusu sevmez belki bilmeyenler çoğunluktadır.

Ama babaannem size bol tereyağlı ve bol köy peyniri serpiştirilmiş bir tepsi kuskus yapsında

görün bakın sofrada kaşıklar yarış halinde nasıl tepsiye dalıp çıkıyor.

Sofradakiler biraz fazla nasiplenmek için adeta kendileriyle yarışırlardı.

İşte o kus kusun üstüne size nalatacağım baş röldeki kompotlara sıra geldi.

Kilerden kendisi gider seçerdi, ve o kus kusun yanında da en çok

kızılcık kompotu yakışırdı arkadaş.

Düşünsene bol tereyağlı ve deli gibi köy peynirli kus kusun üstüne

kompot tasından kana kana, doya doya kızılcık kompotu ile kapak yapıyorsun.

Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin , bu ne böyle yahu, acıktım ben vallahi.

Bırakın beni ben köyüme döneceğim.

Kompot’un içindeki kızılcık tanelerini bazen kulak asmaz çekirdekleri suyu ile birlikte

serin serin içerdik.

Ama işte asıl sorun bundan sonra başlardı biliyor musunuz.

Neden derseniz ben doymazdım.

Bir burkan daha isterdim.

Ama nerde…

Babaannemin kuralları katı idi, öyle her istediğin her zaman olmazdı.

Şimdiki çocuklar gibi, mesela gevezelik edeceksin de sana bir tane daha açacaklar,

yok öyle bir dünya dostum.

Bir kere hayır dedi mi, hayırdır o, konu kapanmıştır.

Ama durun bakalım, bir hal çaresine bakacağım.

Benim çocukluğum derslerimde başarılı olmama rağmen hep yaramazlıklarla geçti.

Yok öyle isteklerine gem vurup kenara çekilmek.

Çocukluğumdan bu yan adetimdir, aklıma geleni yarına bırakmam yapmaya çalışırım ben.

E ne yapacağız peki, çözüm kolay.

İçimde sakladığım gerçek Cevatı gün yüzüne çıkartmak gerekiyor.

Ben aklıma koyduğumu yaparım arkadaş, yok öyle kaçmak.

Peki hadi sizi daha fazla merakta bırakmayayım.

Demiştim ya size bizim oturduğumuz ikinci kattaki odanın karşısında kiler var diye.

İşte o kapısı her zaman kilitli kilere ben bir yolunu bulmuş her zaman giriyordum.

Bizim iki katlı kerpiç evin tahıl ambarı evle bitişik olarak yapılmıştı.

Tavşanlarımız da o ambar içindeki bir bölümde kalıyordu.

Ne zaman tavşanlara su ve yemek götürmeye gitsem, gizli özel operasyon başlardı.

Ambarın çatışsına çıkılan bir bölüm vardı.

Önce tavana oradan da çatıya çıkılıyordu.

Bana tavan arası yeterliydi.

Ben o tavan arasından dikkatlice iz sürerek, yürür kilerin üstüne gelince dururdum.

Evet canlar operasyon zamanı, gelmiştir.

Kiler odasında da tavana çıkmak için ahşap bir menfez kapak vardı.

O kapağı usulca gürültü etmeden açar delikten kiler odasına salınıverirdim.

Veee karşınızda çeşit çeşit kompotlar sıra sıra dizilmişler, senin onları seçemeni bekliyorlar

Ben fakirden alıp zengine veren bir anlayışla istediğimi açar içer tanelerini de yer, eğer

çekirdek varsa onları da sarıp sarmalar is bırakmaz cebime koyardım.

Kompotu bittirdikten sonra kapağını tekrar burkana (kavanoza) takar

sonra usul usul kirişi kırardım.

Şimdi biliyorum içinizden birileri kurnazca sorgulama yapar tavana o yaşta nasıl zıplardın

yaz da görelim bakalım diye şeytanın avukatlığını yaparak ellerini ovuşturuyordur.

Lütfen arkadalar biz köy çocuğuyuz, ne zaman kafaya koyduysak o işe bir çare buluruz.

Kiler kapısının yanında altında üç raf olan bir masa vardı, o kapının açma kolu merdiven

basamağı görevi görürdü.

Önce masanın üstüne çıkar, sonra kapı açma koluna basar biraz da zıplayınca tavadaki

menfez kapağına ulaşırdım. Geriye kendini yukarı doğru çekmek kalırdı.

Evet kabul ediyorum öyle çok kolay değildi ama imkansız da değildi.

Hem kitaplarda öyle yazmıyor mu; güzel şeyler çabasız zahmetsiz olmaz demiyor mu.

Biraz üstüm başım tozlanırdı, bazende kendimi yukarı çekerken karnımda çizikler olurdu

ama olsundu, o kadar olacak güzel kardeşim.

Yok öyle üç uruşa beş köfte.

Kutsal bir amaç için yola çıkmışsın, en sevdiğim şey; öyle armut piş ağzına duş var mı, yok.

Asıl bomba operasyonumdan sonra kopardı.

Babaannem yemek zamanı kilere gider kapakları kapalı boş kavanozları görünce;

Be canım bu burkanlara ne ole bole, kim karışıtıre bunları, kim benden habersiz yiye diye

kendi kendine söylenirdi. Faturayı da her zaman canım Mehmet Ali dedeme keserdi.

Aman kim yiyecek benden başka…

kimde anahtar var Mehmet Ali de …

Doymadı yemeğe bu adam, böyle giderse kışı çıkaramayacağız

diye dedeme söylenirdi Fatma babaannem.

Dedem hiç tepki vermez bana bakarak gülümser göz kırpardı.

O göz kırpınca ve gülümseyince ben suçluluk duyar ama duygularımı

belli etmez içime atardım.

Hatta dedeme üzülürdüm. Haksız yere suçlanıyor dedeciğim derdim.

Ama dedem diyorum ya size hiç oralı olmaz her zaman geçiştirirdi.

Ne olacak hanım, kim yiyecek bizden başka der konuyu hemen kapatırdı.

Günler böyle akıp giderken ben büyümeye , kilerdeki boş kavanozlar

da çoğalmaya devam ediyordu.

Hiç unutmuyorum bir pazar sabahı evde pesmetler pişirilmiş sıcak sıcak mideye

indirilmişti. Ev halkı işe koyulmaya hazırlanıyordu.

Pesmetler yenmiş üzerine köy yoğurdundan yapılmış ayranlar içiliyordu.

Ben pesmetlerden sonra illa kompot tercih ederdim, biraz tatlı olması gerekiyordu benim

içeceğim.

Gelin görün ki sevdiğim şey bu sabah sofrada yoktu.

Tavşanların ekmeğine suyuna bakma vakti geldi dedim içimden gülümseyerek.

Koşa koşa gittim ambara, her zamnki yollardan geçerek kiler odasındaki kapağı ulaştım.

Ev kalabalık diye çok sessiz çalışıyordum.

Kapağı açtım, sıra sıra dizilmiş kompotları görünce

az sonra cennetin kapısındasın dostum dedim kendimle konuştum.

kızlıcık mı istersin ayva mı, kiraz mı hepsi senin,

içime bir neşe geldi keyiflendim.

Bir yandan da ne kadar kurnaz olduğumu düşünüyor kendimle gurur duyuyordum.

Aynı anda menfez kenarlarından tutunmuş bedeni odanın içine salmıştım.

Geriye sadece ellerimi bırakmak kalmaştı.

Ellerimi bıraktım ve tam yere düşmek için hazırlanıyordum

Aanlayamadığım bir şey oldu yere düşmedim nedense

Hava da mı kaldım diye tavana bakıyordum, bir terslik vardı.

Bedenimde önce bir sıcaklık hissetti sonra iki kol arasında olduğumu fark ettim.

Kafamı çevirmemle dedemle yüz yüze geldim.

Korku ve heyecan mı yaşıyordum yoksa yolun sonun mı gelmiştim…

Oyun bitti dedim.

Yakalandık.

Korku dağları sarmıştı, ne diyeceğim ne söyleyeceğim, nasıl savunacağım kendimi hiç bir şey

düşünemez oldum.

Dedem bu arada tüm bedenimi usulca ayaklarımın üsten bırakıverdi.

Ayaklarımın üzerindeydim ama sağlam mı basıyordum güvendemiydim bilmiyordum.

Sadece korkuyordum başka bir şey düşünecek durumda değildim.

Gelecek şiddetli tepkiyi bekliyordum, savunmasız zavallı bir düşman askeri gibi

hissediyordum.

Cezamı razıydım, ayrıca razı olmasam kaç yazar diyordum içimden.

Olanlar olmuştu artık.

Suçlu ve kısık bir sesle dede diye giriş yaparak başladım söze

Dedem hiç konuşmadan bana işaret parmağı ile sus işareti yaparak, usulca hangisinden

açalım dedi.

Suç üstü olmuşum zaten birde tercih mi yapacaktım, hadi canım ordan.

Sen hangisinden istersen dede deyiverdim istemsizce.

Dedem gülümseyerek, sen kızılcık seviyordun bende kızılcık seviyorum hadi sen seç bir tane

açalım içelim demez mi.

Ben bittim dedim, hayır hayır ben bitmedim yandım kül oldum ben.

Dedem belindeki kınında taşıdığı gözü gibi baktığı çoban bıçağını çıkarttı ve burkanı açtı.

Gerçekten içtik kızılcık kompotunu, içtik ama ne içtik, ben anlamadım,

Dedem hem burkandan içiyor, hemde kis kis gülüyordu,

bir yandan da sessiz ol işareti yapıyordu.

Babaannem dedeme kızıyor dedem oralı olmuyordu ya hani,

içimden, neden kayıtsız kaldığı belli oldu dedim.

Sonra ilk kez binbir zorlukla tavandan girdiğim kilerden kompot yedikten sonra ilk kez kapısından çıktık dedemle birlikte.

Bu olay aramızda kalan ilk sırrımız değildi elbet, daha sonra neler neler yaşadım da

dedem tarafında kurtarıldım bir bilseniz, yazsam roman olur.

Dedem hem gülüyor hem de sayvant altındaki odasına doğru ilerliyordu, ben bir adım geriden başım önde ayak adımlarımı sayarak ve sadece önüme bakarak yürüyordum.

Cevat ÇIRAK

21.03.2020

14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜ

14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜ 

Yeni yılla birlikte bembeyaz bir sayfa açıyoruz, ve daha ilk günden çok güzel bir şekilde o açtığımız yeni sayfaya insana ve insanlığa hizmet edecek güzel adımlar atmak yerine, nefsimize hevesimize yenik düşerek karalama defteri haline dönüştürüyoruz.

İşte yılbaşından sonra bizi bekleyen en önemli sınav 14 Şubat Sevgililer Günü.

Neymiş Milattan sonra üçüncü yüzyılda Romada Aziz Valentin adında doktor olarak görev yapan bir rahip, İmparator 2. Klaudius’un askerliği yasaklamasına rağmen sevgililere gizlice nikah kıyarak evlendirmiş. Fakat imparator durumu öğrenince Aziz Valentini idama mahkum etmiş. Merhametli İmparator merhametini göstermiş ,hristiyanlıktan çık ve Romanın dinlerine geri dön demiş. Ama bizim Aziz Valentin kabul etmemiş. 14.Şubat Sevgililer gününde idam edilmiş. Olaydan neredeyse 300 yıl sonra, MS. 496’da Papa Gelasius 14 Şubat’ı Sevgililer Günü’nü resmi bayram günü olarak belirleyerek kutlanmaya başlanmış. 

Günümüzde sevgililer günü kutlamaları ise amacından çok uzaklaştırılmış, dönüştürülmüş ve kapitalizmin sömürü aracı haline getirilmiş. Modern dünyada, 14 Şubat Sevgililer Günü tüketimi körüklemek için bir silah olarak kullanılmaya başlanmış.

Gerçek sevginin içini boşalttığına inandığım bu güne ne kadar inanmaz ve uzak durursanız o kadar sağlıklı bir sevgiyi yaşama şansını bulabileceğimize inanıyorum. Hayır hayır, sadece inanmıyorum, yıllaraca yaşayarak öğrendiğim bu duruma bir dur demek için bu satırları yazıyorum. 

Dolu dolu tam 38 koca yılımı perakende sektörüne adamış bir profesyonel olarak çok emin bir şekilde diyorum ki ; günümüzde sevgililer günü kapitalist düzenin arz fazlası ürünleri stoklardan düşmek için kullanılan bir araçtır. 

Gerçek sevgileri genetiği bozulmuş ürünler haline dönüştüren sağlıksız bir gıdadır bu özel günler. Tuzlu su gibidir, içtikçe susar, susadıkça içersiniz ve hiç doymak bilmezsiniz. Peki ne yapalım diye sorular gelmeden ben dilim döndüğünce cevap vermeye çalışayım. 

‘’Önemli olan seni tamamlayacak ruhu bulmandır. Her Peygamberin verdiği öğüt aynıdır. “Sana ayna olacak insanı bul.’’ der Mevlana.

Gerçek sevgili senden bekleyen değil sana katandır, verendir, ruhunu renklendiren zenginleştirendir. 

Mevlana ile devam edelim,

Aşk nasip işidir,

Hesap işi değil,

Aşk adayıştır,

Arayış değil.

Sözlerdeki inceliğe ve mesajın gücüne bakar mısınız!

Siz siz olun Kapitalizm istiyor diye sevgililer gününü hesap işine dönüştürmeyin, bir şey beklemeyin, karşılıksız olduğu zaman aşk güzeldir.

Sevgililer günü geldi diye diğer yarınızdan, hayat toldaşınızdan, yarınızdan beklenti içine girmeyin, sevdiğinize isyan etmeyin.

İsyanlardayım dedi..

Hayır imtihanlardaydı..

Farketseydi kurtulacaktı. 

diye devam ediyor Mevlana.

Hem sonra sevgilinin günü mü olurmuş? Olamaz olmamalı da zaten. 

Sevdiğin sürece her gün değil, ay değil, yıl değil, yaşadığın tüm anlar sizindir.

Bu sadece Sevgililer günü için geçerli tez değildir.

Mesela anneler günü neymiş, babalar günü de nerden çıkmış, çok anlamsız bence. Ananın babanın, sevgilinin günü mü olurmuş?! Kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyorlar bizimle. Sadece oynamakla kalmıyorlar, özümüzden uzaklaştırıp, maddiyatın peşinde koşturuyorlar hepimizi. Dünya nimetleri yüzünden aramızı bozuyorlar. İnsanlığı gerçek değerlerden çok uzaklaştırıyorlar. Aynı zamanda bin bir zorlukla kazandığımızı, emeğimizle biriktirdiklerimizi alıyorlar cebimizden. 

Ülkemizi, sevdiklerimizi, düşünmek mecburiyetindeyiz, sevdiklerimize karşı sorumluyuz, ülkemizin kaynaklarına karşı sorumluyuz. Dikkatli harcalar yapmak, arzu edileni değil gerekli olanı tüketmek ve bütçe ayırmak zorundayız. Yoksa ‘’israf eden iflas eder ‘’ derler bilirsiniz. Bizim böyle günlerle geçirecek zamanımız yok, olmamalı da.

Ama yok ben illa bir şey yapmak istiyorum derseniz, mesela, bir paket çamaşır alın kimsesizler yurduna gidin hem ziyaret edin hemde bir ihtiyaç sahibinin gönlüne su serpin, muhtaç olanın bir ihtiyacına aracı olun. Başka yollarda var; ağaç dikin, çiçek ekin… Eğer durumunuz çok çok iyi ise bir garibanın veresiye defterini azaltın yada sıfırlayın. Sonra da bu yaptığınız iyilikleri denize atın, unutun. İyilik yapıp bunu söyleyen tefeciler gibi olmayın. Sağ elin verdiğini sol el görmeyecek şekilde yapın yaşayın iyiliklerinizi sadece siz bilin.

Bakın görün kalbiniz ve vicdanınız nasıl özgürlüğüne kavuşmuş bir kuş gibi pır pır edecek, gerçek huzura mutluluğa ve sevgiye ulaşacaksınız. Bu yüzden veren el alan elden üstündür derler.

Bakın kutsal kitaplar ne diyor.

Kalıcı olan üç şey vardır: İman, umut, sevgi. Bunların en üstünü de sevgidir. 

(1. Korintliler 13. Bölüm)

Yazımızı artık bitirelim artık derken aklıma Yunus Emre’nin şu dizeleri düşüverdi nedense,

‘’Yunus, eğer akıllıysan bu dünyada mülke bağlanma, onu süsleme. Mülke bağlananlar, onu süsleyenler şimdi kara toprak olmuş yatıyor.’’

‘’Dünya yalan kardeşim, dünya yalan! Var mı yalan dünyada bakî kalan. Mal da yalan, mülk de yalan. Var biraz da sen oyalan. ‘’

Sevgiyle kalın.

Cevat ÇIRAK 

11.02.2020 

Karıncanın Kerameti

Cemal bu sabah telaşla uyanmadı

Her sabah ki telaşından eser yoktu.

Kalktı çok sakin bir şekilde önce traşı gelmiş mi onu kontrol etti.

Bugün her şey mükemmel olmalı dedi içinden.

Özenle traş oldu, sonra duş aldı.

En güzel kıyafetlerini giydi.

Özel günler için sakladığı parfümünden sıktı.

Sonra saate baktı, saat her sabahki kalktığı saatten erkendi.

Evinin kapsını kapatırken bir şey unttum mu diye dönüp arkasına bakmadı.

Oysa her sabah evden çıkmadan önce her şeyi en az iki kez kontrol ederdi.

Cemal bugün sanki gidip de tekrar dönmeyecekmiş gibi haraket ediyordu.

Otobüs durağına vardığında yine saatine baktı, en az yarım saat erken gelmişim dedi.

Neyse ki aylardan hazirandı, beklemesinde bir sakınca yoktu.

Her zaman gazete okuyan Cemal bu sabah otobüs durağının direğine yaslanmış duruyordu.

Çok anlamsız bir duruştu bu, gözlerini bir boşluğa sabitleşmiş sanki donup kalmıştı.

Zamanın nasıl geçtiğini anlamadı Cemal. Otobüs geldi yolcular binince haraket edildi.

Otobüs tıklım tıklım doluydu, yolcular terle karışık her şey kokuyorlardı,

Hele o sarımsak kokusu yok mu, aç olan midelere zehir gibi geliyordu.

Her sabah bu kötü kokulardan rahatsız olan Cemal bu sabah oldukça sakin ve huzurluydu.

Kimseye laf etmiyor, içinden söylenmiyordu, tam tersi yüzü etrafa gülücükler saçıyordu.

Her sabah birlikte yolculuk ettiği arkadaşları bile bu duruma anlama verememişlerdi.

Kimse otobüste hayırdır Cemal deme cesaretini gösteremedi, sadece baka kaldılar.

Cemal olduğu yerden ara sıra gelinen durağı kontrol ediyordu.

Bir şey daha yapıyordu Cemal, belirli aralıklarla sağ cebine eline sokuyordu.

Belli ki cebinde önemli bir şey vardı, ama ne olduğunu kimse bilmiyordu.

Karaköy vapur iskelesi durağında otobüsten indi Cemal.

Oysa bu durak onun her sabah indiği durak değildi.

Cemal her sabah kapalı çarşı durağında iniyordu.

Arkadaşları Beyazıt durağında inmişlerdi ama meraktan çatlıyorlardı.

Cemal halletmem gerken bir işim var demişti sorduklarında.

Başki hiç bir bilgi yoktu arkadaşlarının elinde, bu yüzden merak ediyorlardı.

Bu durum hiç normal bir durum değildi, lakin kimseden bir tahmin çıkmıyordu.

Bu arada Cemal biletini almış adalar vapuruna binmişti.

Vapur Karaköy limanından haraket ettiğinde adeta düdüğüyle yeni doğan güneşi

selamlıyordu.

Adalar vapuru burnunu Haydarpaşa limanına doğru çevirdiğinde manzara muhteşemdi.

Sabah mahmurluğu ile yeni güne merhaba demeye kalkan Kız Kulesi karşılarındaydı.

Muhteşem manzara karşısında büyülenmemek imkansızdı,

birden martı sesleri vapurun motor sesini unutturmuştu, yolcuların keyfi yerindeydi.

Vapurdaki simitçinin keyfi daha çok yerindeydi. Herkes birer ikişer simit alıyor

martılarlarla paylaşıyordu.

Hatta bazı yolcular peş peşe ellerindeki simit parçalarını havaya atıyor martılar

yakalayanınca keyiften dört köşe oluyorlar, tekrar simitçi diye haykırıyorlardı.

Kız kulesi ne martılara kulak asıyor, nede yolcuların

martı doyurma yarışı ve telaşı ile ilgileniyordu.

Kız kulesine kendinden beklenen nazı ve ihtişamı sergilemekle meşguldu.

Güneş yükseldikçe kız kulesinin güzelliği vapurun yolcularını ihtişamı ile mest ediyordu.

Cemal içinden, evet dedi doğru seçim yaptım, olacaksa böyle güzel olmalı dedi.

Vapur artık İstanbul boğazından çıkmış karşı adalara doğru yol alıyordu.

Vapur denizin dalgaları ile boğuşurken Cemal kararını vermişti, Heybeli adasında inecekti.

Vapur Burgaz adadan başlayarak yolcusunu sırasıyla indirmeye başlamıştı.

Sıra Heybeli adaya geldiğinde Cemal anonsu duydu oturduğu yerden kalktı, ve yürüdü.

Heybeli ada hafta içi olduğundan ve çok erken saatler olduğundan olsa gerek sakindi.

Sokaklarda İstanbuldaki işlerine yetişmeye çalışan çalışanlar dışında pek kimse yoktu.

Esnaf yeni güne hazırlanıyor, güzel yaz havasının etkisiyle bazıları keyifle ıslık çalışıyordu

Cemal İstanbulda başka yeşil orman olan bir yer bilmiyordu. Ama bu adayı da çok sevmişti.

Yıllar önce bir arkadaşının ısrarı ile Heybeli adaya gelmiş görmüş ve çok beğenmişti

O yüzden burayı seçmişti. Tekrar sağ elini sağ cebimine soktu, cebini kontrol etti.

Evet hala yerindeydi, duruyordu, rahatladı ve yürümeye devam etti.

Yolu takip ederek Heybeli adanın istanbulu geniş açı ile gören burnuna geldi.

Şöyle bir etrafına bakındı, en doğru yeri seçmeliydi, biraz daha yukarılara yürüdü.

Evet dedi bu iki ağacın altı hem çok gölge değil, hemde çok güneş görmüyor dedi

Cemal ne sıcağı çok severdi ne de çok serin havayı, ılık olmalıydı oturacağı yer.

Önce yere gelişigüzel bırakıverdi kendi, çimenler daha tam olarak kurumamıştı,

ama çok kulak asmadı, pantalonuma zaten bundan sonra çok ihtiyaç olmayacak dedi içinden

Biraz uzanayım dedi hemen sonra ayakkabılarını da çıkartacaktı.

Sırt üstü olarak koca gövdesini çimenlere teslim ediverdi Ceamal

Uzandığı yerden güneş hafifçe onu rahatsız ediyordu ama olsundu, keyfini çıkartayım dedi.

İki elini başının altına yastık yaptı. En sevdiği haraketlerden biriydi bu sır üstü pozisyonu

Sonra gözlerini hafifçe kapadı, bir kaç dakika kafasını dinlemek istedi.

Ama evdeki hesap çarşıya uymadı.

Gözlerini kapar kapamaz aklına köyü geldi.

Yemyeşil suyu bol köyündeki anıları canlandı.

Cemal Deliormanlıydı, köyü de Razgrad iline bağlı 250 haneli bir dağ köyüydü.

Köyünün ortasından dere geçerdi. Birden derenin gürül gürül akan suyunun

sesi kulaklarını çınlattı. Yattığı yerden yüzü gülümsedi.

Köyünü çok özlemişti. burnunda tütüyordu yemyeşil köyü,

Sekiz yıl olmuştu köyünden ayrılalı, hiç kolay değildi, ama mecburdu Cemal hasret çekmeye

Sekiz yıl önce büyük bir karton kutuda bir tırın dorsesinde

Bulgaristan sınırından kaçak olarak Türkiyeye kaçmıştı Cemal,

Kaçarken de yanında üstündeki pantalon ve tişörtten başka üç kuruş parası ile kaçmıştı.

O gün bugün gurbetteydi Cemal, acıyı bal eylemiş, özlemini törpülemek için,

sevdiklerini hatırlamamak için deli gibi çalışmıştı ama nafileydi, insan memleketini,

sevdiklerini ata yurdunu özlüyordu, fakat kader sabır diyordu, sabır.

Cemal güneş yükselince güneşten korunmak için sol tarafına döndü,

gözleri açıkken sağ cebi geldi aklına, ve sağ elini cebine sokarak cebindekini kontrol etti.

Sol tarafına döndüğü sırada hemen göz hizasında bir yeni yakılmış fakat söndürülmüş bir

sigara izmariti gördü Cemal.

Ne acelesi varsa sahibinin yazık olmuş sigaraya dedi içinden.

Sonra deniz dalgalarının sesini duydu.

Biraz ileride dalgalar adanın kıyısındaki taşları dövüyordu.

Hayat kaldığı yerden devam ediyordu, her şey yolundaymış gibi devam ediyordu.

Cemal tekrar başını çimenlere yasladı ama bu sefer sola dönük olarak tekrar uzandı.

Gözlerini yine kapadı, on dakika da olsa biraz uyumak kestirmek istedi.

Ama nafile bir uğraştı bu istek.

Pamuk elli anacığı geldi gözünün önüne, Cemalinin gergin yüzünü şefkatli parmakları ile

boydan boya okşadı, yüsünde dokunmadık yer kalmamıştı, sanki içine bir huzur serpilmişti.

Ah anacığım dedi Cemal içinden, bir bilsen nasıl özledim, bir bilsen kokuna nasıl hasretim.

Hafifçe gözlerinin nemlendiğini hissediyordu Cemal ama olsundu.

Bu hissi bile yaşamak müthişti. Anam dedi içinden bir bilsem neler çekiyorum,

bir bilsen bu sekiz yıla neler neler sığıdırdım. Ağlıyordu Cemal hemde hıçkırarak

yüreğine taş basarak ağlıyordu. Çok birikmişti, hep içine atmıştı Cemal, hiç kolay değildi.

Annesi bir Balkan Türkü deli orman anasıydı. Şalvarını hiç çıkartmayan, çok çalışkan,

sabırlı, fedakar bir kadındı Sevdiye anne.

Cemal coşmuştu bir kere, özledikleri peş peşe sıra gözetmeksizin aklına geliyordu.

Sevdiye anacığı bir dızmana böreği yapsaydı şimdi, yanına da bir tabak ağda (pekmez)

olaydı, Cemal kimseye bırakmadan, kimseyi düşünmeden bir tepsi böreği tek başına yerdi.

Hele anasının yaptığı kıvırma börekleri çevre köylerde bile bilinirdi.

Cemal artık dayanamıyordu, hasretlik, özlem, dolmuş taşmaya başlamıştı.

Daha fazla anasını ve yemeklerini düşünmemek için aniden kapalı gözlerini açıverdi.

Karşısında yine o sigara izmariti bıraktığı yerde duruyordu, pek kulak asmak istemedi.

Tam biraz da sağıma döneyim bakalım dedi ama dönemedi,

Önündeki sigara izmaritinin arkasında kıpırdayan bir şey gördü.

Hafifçe kafasını yattığı yerden kaldırdı, hareket eden şeyin ne olduğunu anlamak istedi.

Önce bir ekmek kırıntısı gördü, kıpır kıpır bir yükseliyor bir iniyordu, ama bir türlü

sigara izmaritinin Cemale doğru olan tarafına geçemiyordu ekmek kırıntısı.

Karıncayı gördükten sonra anladı Cemal durumu, tam da tahmin ettiği gibiydi.

Küçük bir tek karınca, bir yerden ekmek kırıntısı bulmuş evine götürmeye çalışıyordu.

Ama sigara izmariti beri tarafına geçmesine izin vermiyordu.

Karınca sürekli deniyor, ama tam geçti geçecek derken ekmek kırıntısı zirvedeyken

pat diye geri düşüyordu.

Cemal içinden hiç kolay değil dedi, ekmek arslanın ağızında, çabalamadan olmuyor dedi.

Bu sırada karınca bilmem kaçıncı defa aynı ekmeğini izmaritin üstünden geçirebilmek için

denemeler yapıyordu, ama her seferinde başarısız olmasına rağmen ısrarla devam ediyordu.

Cemal karıncaya dönerek ekmek kolay kazanılmıyor diyerek sağ tarafına dönmeye karar verdi.

Döner dönmez önce sağ cebini yine kontrol etti, ve usulca tekrar çimenlere serildi.

Yüzü terden parlıyordu, hava epey ısınmıştı.

Cemal gerçekten biraz uyumak istedi, ve gözlerini kapatmadan önce tişörtüyle biraz terini

kuruladı ve göz yaşını sildi.

Ağlamaktan şişen gözlerin normale dönmesi için biraz zamana ve

dinlenmeye ihtiyacı vardı. Cemal gözlerini kapatarak usulca uykuya dalmak istedi.

Ama yine başaramadı.

Bugün on dakika dahi olsa Cemale uyumak haram edilmişti sanki.

Gözlerini kapatır kapatmaz bu sefer kumral saçlı, mavi gözlü Zeynebi geldi aklına.

Aslında aklında değilde sanki karşısında dizlerinin üstüne çömelmiş de Cemal’ine sevgi dolu

gözlerle bakıyordu.

Zeynep çok güzel bir kızdı, Gerlovo vadisindeki köylerden birinde doğmuş tatlı dilli bir Türk

kızıydı. Çok güzel bir sesi vardı, o nedenle türkü deyince akla her yerde her zaman Zeynep

gelirdi. Rodop dağlarını bre Pakizem türküsünü ondan güzel okuyan yoktu.

Sırf bu yüzden Cemal ona söz vermişti , yaz tatili gelince bir yolunu bulup Zeynebini Rodop

dağlarına gezmeye o muhteşem güzelliği görmeye götürecekti.

Cemal sözünde durmuş ve Zeynebi ile koca balkanı aşarak Rodop dağlarını üç gün üç gece

gezmişlerdi. Zeynebin Cemal’ine olan sevdası Rodop dağlarını gördükten sonra üç kat

artmıştı.

Rodop dağlarının güzelliğini bilmeyenler görmeyenler ilk kez gördükleri

güzellikler karşısında adeta küçük dillerini yutarlar derlerdi.

Görmeyen kaldıysa hala geç değil görmenizi şiddetle tavsiye ederim.

Rodop dağlarının %83 Bulgaristan %17 Yunanistan topraklarındadır.

Pirin, Filibe Kırcaali, Mestanlı şehirleri Rodop dağları içerisinde yer alır .

Mayıstan sonra giderseniz yeşilin bu dünyada kaç tonu varsa hepsi ayrı bir güzellikte görmek

size de nasip olur.

Suyu, doğası havası nasıl anlatsam bilemiyorum ki.

Sadece şunu söyleyebilirim size bu dağlarda yaşayan insanların ömrü dünyadaki en uzun

yaşayan insanlar sınıfındadır.

Ben demiyorum bilim adamları tespit etmiş ve tüm dünyaya örnek göstermişler.

Zeyneple Cemal Rodop dağlarındaki üç günlük gezinin ertesinde evlenmeye karar vermişler

fakat her şey usulünce olmalıymış Zeynebin tek şartı buymuş Cemal de Türk örf adetlerine

ve geleneklerine göre olması konusunda çok hassas davranmış zaten.

Cemal Zeynebi ile kendi arasında söz kesmişler ama, bu yeterli olmazmış, Zeynep anne

babasına öyle söz vermiş zamanında, ikisi de o günü beklemeye koyulmuşlar ama kader

Cemali İstanbula sürükleyivermiş işte.

Cemal snaki bir rüyada gibi bu anılarını tazelerken , Zeynebi ile bir günlük Rusçuk gezisini de

hiç unutamıyor, o günü hep hatırlıyordu.

Rusçukta Tuna boyunda bir kafede otururlarken ilk kez Zeynebini öpmüş. Rusçuk gezisini

bu özel öpücük yüzünden çok özel bir gün olarak ilan etmişti.

O gün Zeynebine ait olduğunu kendisine söylemiş ve dile benden ne dilersen demişti.

Zeynep Camaline ben hiç Varna şehrini ve Karadenizi görmedim beni oraya götürsen çok

memun olurum demişti de Cemal nasıl sevinmişti.

Varnaya söz verdiğini hatırlayınca Cemal birden irkilerek yattığı yerden kalkıverdi.

Güneş iyice yükselmiş kızdırmaya başlamıştı, bu yüzden Cemal biraz terlemişti bile.

Cemal bir hışımla tekrar güneşin ters tarafına dönüverdi.

Döner dönmez aklına yine sağ cebinini kontrol etmek geldi, hemen elini cebine attı, rahatladı

Tekrar karıncayla sigara izmaritinin savaşına ilişti gözü

Cemal bu mücadelede karıncadan yana taraf olmuştu. Karınca saatlerce ekmeğinin peşine

düşmüş ve onu yuvasına götürmek için saatlerce bıkmadan usanmadan savaş veriyordu.

Cemal karanıcanın sigara izmariti ile mücadelesini izlemeye başlamıştı.

İçinden karıncaya sigaranın etrafından dolansan aslında ne iyi olacak diye geçiriyordu. Ama

sonra kendisine kızıyordu, karınca da o kadar akıl olsa zaten bunu çoktan yapardı diyordu.

İzlemeye devam ederken bir şeyi fark etti Cemal!

Sigara üzerindeki ekmek kaya kaya izmaritin kenarına kadar gelmişti. Cemal olacak bu iş

karınca ha gayret dedi içinden. Karınca da sanki Cemali duymuş gibi davrandı saatlerce

uğraştığı ekmeğini sigara izmaritinin üzerinden geçirememişti ama gayretleri sonuç vermiş

sigaranın etrafından dolanarak ekmeğini omuzlamış olarak zaferle yoluna devam ediyordu.

Cemal çok sevindi bu duruma, nasıl mutlu oldu, ayağa kalktı ayakkabılarını tekrar giydi ve

sevinçten sağ sola zıplamaya başlamıştı.

Sonra tekrar aklına sağ cebi geldi tekrar durdu elini cebine attı, her şey yolunda değil dedi bu

sefer.

Hayır dedi, hayır ben ne yapıyorum böyle, kızgınlığı yeniden yaşama sevincine dönüşmeye mi başlamıştı ne!

Evet dedi kendi kendine Cemal Mücadele etmelisin, pes etmek yok dedi.

Küçük bir karınca Cemalin umutlarını yeniden ateşlemişti.

Silkelendi Cemal kendine geldi, of dedi ben ne yapıyorum böyle.

Babası geldi aklına, daha doğrusu babasının nasihatleri bir bir geçiyordu gözünün önünden

Bizde taş üstüne taş koymak var oğlum, olanı satmak yok. Biz çocuklarımızın geleceği için

hep böyle çalışır biriktiririz. Gün gelir düşeriz bunda ayıplanacak bir şey yok.

Önemli olan düştüğün yerden kalmasını bilmektir.

Babasının nasihatleri bir bir zihninden akıp gidiyordu.

Sonra Cemal Zeynebine verdiği Varna sözünü hatırladı, yine tüh be sen ne yapıyordun böyle

dedi, ve kendine kızdı.

Bambaşka bir Cemal vardı artık karşımızda.

Ümitsizlik gitmiş yerine yeni ufuklar açılmıştı.

Cemal etrafına bakında bir şey arıyordu, ve yolun kenarına doğru yürümeye başladı.

Çöp kovasına yaklaşınca sağ cebindeki mektubu çıkarttı hızlı bir şekilde onu parçalara böldü

ve çöpe kovasına atarak karıncanın mücadele ettiği sigara izmaritinin yanında geldi.

Artık zaman çok değerliydi,

Hiç vaki kaybetmeden dizlerinin üzerine çöktü, sonra gözleri saatlerce mücadele etmiş ve

zafer kazanmış karıncayı aradı ama bulamadı.

Karınca çoktan ekmeğini ile yuvasına ulaşmıştı.

Öyle pişman olmuş bir hali vardı ki sığınacak tek bir yer vardı artık .

Ellerini açtı dua etmeye başladı Cemal;

Allahım beni affet

Her zaman bağışlayan yüce rabbim bu karıncayı bana sen gönderdin,

Senden af diliyorum, sana sığınıyorum diye yalvarıyor ve göz yaşlarına hakim olamıyordu.

Sabaha erkenden kalkıp Heybeli adaya intihar etmeye gelen Cemal küçük bir karıncanın

yardımı ve yol göstermesi ile yeniden hayata tutunmaya karar vermişti.

Karıncanın kerameti Cemali kurtarmış hayata döndürmüştü.

Allahım ben zaten bir pantalon ve tişörtle anavatanıma kaçmıştım, sekiz yıl gece gündüz

çalışarak kazandıklarımı kaybettim diye intihar etmeye karar vermişim, ucunda ölüm yok ya

tekrar çalışır kazanırım ne olur beni affet.

Dua ettikçe hafifleyen Cemal rahatlamış ve anne annesinden öğrendiği ilk duayı tekrar etmeye başlamıştı. Önce Arapçasını sonra Türkçesini okuyor, okudukça rahatlıyordu Cemal.

Bismillahirrahmanirrahim
Rabbi Yessir ve la tüasir
Sehlil Aleyna bi fadlike ye müyessir
Rabbi zidne ilmen ve fehmen nafian
Ve temmim bil hayri

Allah’ım senin sonsuz merhametin ve yardımın olmadan ben bu işi yapamam. Allah’ım

bütün hayırlı işlerimi zorlaştırma, kolaylaştır, ilmimi artırarak yaptığım işleri bana ve

çevreme faydalı kıl, ve işlerimi en hayırlı şekilde sonuçlandır.

Dua ettikçe ve karıncadan aldığı ders aklına geldikçe Cemal ümitlerini yenilemiş olarak bir

süre sonra sakinleşmişti.

Çantasında getirdiği halatlar ve ipleri de kendisinden utanarak ve sıkılarak intihar

mektubunu yırtıp attığı çöp kovasına poşetle birlikte attı ve son yükünden de kurtulmuş oldu.

Zaman epey ilerlemişti. Cemal tekrar geldiği istikamete doğru emin adımlarla yürümeye

başladı.

İstanbula gidecek vapur iskeleye yanaşmak üzereydi.

Cemal yetişebilmek için adımlarını sıklaştırdı.

Vapuru kaçırmak ve bir saat daha adada zaman kaybetmek istemiyordu.

Kafasında dükkanını kurtarmak için yeni planlar yapmaya başlamıştı.

İstanbula döner dönmez hemen Beyazıttaki yol geçen hana gidecek bu mesleği öğreten ve sevdirten Artin Ustasına durumu anlatacak ve yol göstermesini yardım etmesini isteyecekti.

Heybeliada her zamanki sükunetle akşama hazırlanırken Cemal yeni heyecanlara yelken

açmaya hazır hissediyordu kendisini.

Cevat ÇIRAK

14.01.2020

Not: Hikaye ikinci bölümle devam edecektir.

“Bütün çiçekleri koparabilirsiniz ama baharın gelişini engelleyemezsiniz….”

Türkiye’de geçen yıl 1.3 milyon çocuk doğmuş.

E ne var bunda her yıl ortalama o kadar çocuk doğuyor diyebilirsiniz.

Evet haklısınız.

Birde şöyle bakın bakalım bir şey görebilecek misiniz.

Yeni doğan bu çocukların sadece %20 sinin evinde kitap ve kütüphane var.

Geri kalan çocukların evlerinde kitap yok.

Onlar ilk 3 yaşlarını,

yani kritik dönem dediğimiz ilk 3 yaşlarını,

yani beyinlerinin %95 geliştiği ilk 3 yılı kitap görmeden geçiriyor.

Kitapla ne zaman mı tanışıyorlar doğduktan 6 yıl sonra yani ana okulunda.

Peki devam edelim,

Türkiye’de evlerde kitap yok tamam anladık, kütüphanelerde durum denir ona bakalım.

Türkiye’de 70.000 kişiye (yetmişbin) sadece 1 kütüphane düşerken.

Mesela Komşumuz Rusya’da 5.000 kişiye (beşbin) 1 kütüphane düşüyor.

Evlere dönelim, biraz daha üzerinde konuşalım.

Türkiye’de evlerin %81 de ortalama 18-20 kitap bulunuyor.

Bu kitaplarda mecburen evlerde bulunan ders kitaplarında oluşuyor.

Peki komşumuz Yunanistan’da evlerde bulunan kitap sayısı nedir?

Bizim 2 katımız

Almanyada evlerde bulunan kitap sayısı 5 katımız

Bu araştırmalar Türkiyenin üye olduğu OECD tarafından yapılmış.

Türkiye üyeler arasında sonuncu.

Hadi evleri konuştuk, durum vahim.

Kütüphaneleri de gördük durum vahimden de öte

Hadi gelin bir de okullara bakalım.

Türkiye’deki mevcut okulların %60 dan fazlasında kitap ve kütüphane yok.

Yani okullarda çocuklar bilgiye ulaşmada çaresizler.

Bilgiden kastım, öykü, roman, şiir, edebiyat)

Şimde gelelim zurnanın son deliğine

Böyle hazin bir tablonun sonuçlarına bakalım.

Türkiye’de ileri seviyedeki yazıları okuyup anlayabilen öğrenci sayısı %1 altında.

Almanyada bu oran % 12

İsrailde bu oran %9,18

OECD ortalaması %8

Peki devam edelim.

Milli Eğitim Bakanlığı verisi bize diyor ki;

Her üç öğrenciden ikisi okuduğunu anlamıyor.

Yani çocuklar ana dilini bilmiyor,

Kendi dilini bilmeyen Yabancı dil öğrenebilir mi sizce ?

peki yetişkinlerde bu oran nedir?

Türkiyede yetişkinlerde okuduğunu anlama oranı %12

Almanyada bu oran %70

Peki okuduğunu anlamazsanız ne oluyor.

Mesela küçük bir örnek verelim.

Kendini ifade edemeyen erkek şiddete yönelir.

Bakın nereden yola çıkarak nereye geldik.

Türkiye’de kadınların şiddet görmesinin altında yatan nedenler arasında

kitap okumamak çıkıyor.

Yani Kendini ifade edememek ciddi bir sorun olarak önümüzde duruyor.

Eleştirel bakmak, takım çalışması vb. konularda kendisini iyi ifade edemeyen insanlar topluluğundan inovasyon beklemek mümkün olur mu sizce?

Ya da mümkünse ne kadar mümkün?

Bilemiyorum yeterince açık ve net oldu mu?

Teşekkürler Prof. Dr. Selçuk Şirin hocam teşekkürler.

Şayet daha geniş bilgiye ihtiyacımız var diyorsanız, kaynağımı aşağıda bilginize sunuyorum.

Boyalı Beygir

Evvel zaman içindekalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken Balkanlar’da Deliorman eteklerinde Eski Cuma’ ya Bağlı şirin mi şirin Muratlar adında bir köy varmış . Köyün iki gölü, koruları, meraları, bir de köyün tam ortasından geçen serin ve engin akan bir deresi varmış. Köyün neşeli, hayat dolu, çalışkan halkı çiftçilik ve hayvancılıkla geçinip dururmuş. Köyün aşağı mahallesinde Ali, Veli ve Sali (Salih) adında üç kardeş yaşarmış. Babalarının gölgesinde ve himayesinde aynı evde mutlu mesut hayat sürerlermiş.

Güneş doğmadan kalkar güneş batana kadar tarlalarında bıkmadan usanmadan çalışırlar yaşayıp giderler imiş. Her zaman olmasa da babaları ne derse dinlerler sözlerinden çıkmazlar imiş. En büyük kardeş olan Alinin her zaman babası ile kararları pek uyuşmaz sıkıntı yaşarlar imiş. Yine öyle tartışmalı günlerden bir gün evin fedakar atı ile ilgili sorun çıkmış. Büyük oğlan Ali, iki kardeşi Veli ve Sali’yi de ikna ederek babasının huzuruna çıkmış. Baba demiş bizim beygir artık yaşlandı, gündelik işlerimizde bile yoruluyor, artık eskisi gibi çalışmak istemiyor. Orak ayından sonra güz gelecek biz yine tarlaları sürmeye bu beygirle gideceğiz ama, korkuyorum tarlalarımız sürülmeden kalacak diye eklemiş. Babası bağdaş kurup oturduğu minderin üstünden şöyle bi doğrulmuş. Sağ elindeki tespihi sol eline değiştirmiş, öfkeli ve kırgın bir sesle; Siz ne diyorsun demiş? Bu beygir bizim ailemize kaç yıldır hizmet ediyor, emek veriyor, siz hiç bunu düşündünüz mü demiş. Ben karşıyım, sattırmam beygirimizi demiş, konuyu kapatmak istemiş. Lakin bir de ne görsün! Ortanca kardeş Veli girmiş söze; Baba bende ağam gibi düşünüyorum, biz para biriktirdik bizimkini satar biraz üstüne koyar daha iyisini, güçlüsünü satın alır geliriz demiş. Tam sıra küçük kardeş Sali’ye geçecekmiş ki tecrübeli baba vaziyeti anlamış, tamam demiş, tamam anlaşıldı, nasıl bilirseniz öyle yapın bakalım demiş. Pazar günü gidin Şeytancık pazarına göreyim sizi bakalım ne iş yapacaksınız diyerek konuyu kapatmış.

Ailenin cengaverleri üç kardeş o gece çok sevinçli ve babalarına karşı ilk zaferlerini kazanmış olarak erkenden girmişler yataklarına. Gece bitmek bilmemiş, gözlerine uyku girmemiş. Sabaha kadar üç kardeş hep yeni alacakları beygiri düşünüp konuşmuşlar. Biri iri olsun, diri olsun, birde siyah olsun bana yeter demiş. Biri genç olsun, uysal olsun rengine bakmam demiş. Kimsenin gözüne uyku girmeden sabah olmuş. Kalkmışlar erkenden pazara gidecekler. Saçlarına aklar düşmüş beygirlerini hazırlamışlar, yelesini taramışlar, tımar etmişler , arabaya koşmuşlar ve pazara gitmek için yola çıkmışlar. Şeytancık pazarı Şumnu il sınırlarında yaşadıkları köye arabayla bir – bir buçuk saat mesafedeymiş. Güneş doğmadan varmışlar pazara.

Mevsimlerden yaz, aylardan haziran günlerden pazar imiş. Pazar yeri daha erken saatlerde çok kalabalık imiş. Pazarda satıcıların sesleri birbirine karışıyor, bazen gürültüden kimin ne dediği fark edilmez duyulmaz imiş. Bizim üç kafadar pek pazarcılık işinden anlamadıklarından, diğer usta pazarcılar gibi bağırıp çığırtkanlık yapmayı bilmez imiş.

Beygirlerine müşteri çıkmasa da ara sıra fiyatı soran çıkar imiş. Güneş yüzünü göstermeye başladığı saatlere yaklaşırken bizim üç kafadarın yanına kurnaz bir at cambazı gelmiş. Beygirin dişlerine bakmış, yelesini yoklamış, nallarına mıhlarına bakmış, yaşını sormuş, öğrenmesi gereken her şeyi öğrenmiş. Sonra dönmüş üç kardeşe deyin bakalım ağalar nedir bu güzel atın ederi! Büyük kardeş Ali heyecanlı bir sesle 450 demiş. Cambaz fiyatı yüksek bulmuş, olmaz demiş. Genç olsaydı 450 ederdi ama ilerlemiş yaştaki bir beygire bu para çok, 400 Leva olursa el sıkışalım diyerek elini uzatmış. Ali tutmuş cambazın elini, pazarlık başlamış. Üç aşağı beş yukarı derken cambazın ilk söylediği fiyata gelinmiş ve pazarlık bitmiş, eller ayrılmış. Cambaz kuşağından çıkarttığı para dolu kesesini açmış bir bir sayarak 400 leva parayı Alinin eline saymış. Parasını ödediği malını alıp usul usul pazarın içinden çıkmış uzaklara karışmış gitmiş.

Bizim üç kafadar çok sevinmişler, atı sattık şimdi geriye yenisini almak kaldı diyerek sevinçten bir birine sarılmışlar. Büyük ağa Ali girmiş söze, daha erken pazar bugün bereketli, aceleye getirmeyelim, yeni bir at almadan önce gidelim aç karınlarımızı doyuralım demiş. Üç kardeş gitmişler kendilerine kebapçeler (Balkan kebabı) kırnaçeler, köfteler sipariş etmişler, bir güzel aç karınlarını doyurmuşlar.

Bu arada beygiri bizim üç kafadar kardeşten alan cambaz, boş durmamış. Köyün yani Şeytancık pazaranın kenarına çıkmış, yeni aldığı atı bir ağaç gölgesine bağlamış.

Sonra yardımcısına dönerek; Bu saçı ağırmış atın önüne bir şinik arpa koyun, büyük bir kova su koyun, bol bol su içirin, saman yedirin karnını doyurun, güçlensin, kendine gelsin demiş. Kendisi de dönmüş pazara. Çok geçmeden elinde bir kutu ayakkabı boyası ile dönmüş yaşlı beygirin yanına. At bu arada bir şinik arpayı yemiş bitirmiş, bol bol su içmiş, kendine gelmiş güçlenmiş, duruşu bile değişmiş. Cambaz atın bu halini görünce ümitlenmiş, gülümsemiş, olacak bu iş, demiş, başlamış atı keyifle boyamaya. Beygirin her tarafını siyah boya ile bir güzel boyamış, saçının çok ağırmış bölgelerini kapatmak için iki, gerekirse üç kat boyamış. Alaca bulaca olan at simsiyah olmuş. Cambaz işini çok iyi biliyormuş, boyanın üstüne daha çok parlasın diye kadife bir bezle bir güzel silmiş at kuaförden çıkmış manken gibi olmuş. Sonra almış atı biraz güneşe çıkartmış, boya kurudukça daha çok parlamış, kokusu uçup gitmiş. Seslenmiş yardımcısına gel demiş zamanı geldi, yeni atımızı pazara çıkartalım, satalım demiş. Cambaz az bu cambaz değil, tanınmasın diye yardımcısına her konuda taktik vermiş bilgilendirmiş. Fiyatını da ezberletmiş. Yardımcısı almış atı çıkarmış yeniden pazara.

Bu arada

Bizim üç kafadar kardeş, karınlarını doyurmuş, sıra gelmiş kahve içmeye. Üç bol köpüklü sade kahve söylenmiş, sohbet koyulaşmış. Nasıl bir at alınacak konusunda uzlaşılmış, ellerindeki para hesaplanmış, denkleştirilmiş. İş karara bağlanmış, sıra pazara gidip yen atı bulmaya gelmiş.

Üç kardeş daha at pazarına girmeden uzaktan yeni gelen siyah atı fark etmişler. Bu at yeni, sabah yoktu demişler, konuşmuşlar. Gidelim soralım bakalım atı fiyatını demişler.

Yaklaşmışlar satıcının yanına.

Fiyat nedir usta?

Satıcı atının yelesini okşayarak Pırıl Pırıl at,

800 Leva ağam demiş.

Bizim kafadarlar atı çok beğenmiş, simsiyah at, pırıl pırıl parlıyor, diri mi diri

Çok istiyorsun demiş ortanca kardeş Veli

Satıcı oralı olmamış,

Siz bilirsiniz demiş, benim atım çok iyidir, daha ucuza veremem.

Büyük kardeş Ali girmiş söze

Ağa demiş bizim hepi topu 750 leva paramız çıkışıyor, olur dersen anlaşalım.

Koşup arabamıza köyümüze yola koyulalım demiş.

Cambazın yardımcısı talimatı daha önce aldığı için biraz diretmiş ama;

Geç oluyor, tamam sattım gitti hayrını görün demiş,

Bizim kafadarlar çok mutlu mesut, koşmuşlar yeni beygirlerini arabaya, koyulmuşlar yola. Evlerinin önündeki portaya girdiklerinde baba.. baba… diye seslenmişler sevinçten. Çok güzel bir beygir aldık simsiyah, genç besili parlak, diri mi diri…

Baba atı görünce bir irkilmiş,

Bu bizim at demiş, bu benim atım demiş

Lakin keşke demez olaymış,

Oğulları babasına gülmüşler alay etmişler, ama alınmasın diye de pek belli etmemişler

Akşam yemeğinde sofrada yarınki iş planlarını konuşmuşlar. Baba yarın yurtluktaki yasağa gideceğiz mısırları kazacağız. O yüzden çok oyalanmayın erken yatın yarın çok işimiz var demiş.

Sabah yeni bir gün, pırıl pırıl nefis mi nefis bir yaz havası olacağı daha güneş doğmadan belli, yeni bir beygir, yüzler gülüyor keyifler yerinde tarlaya yola çıkışmışlar ailecek.

Yeni atlarını otlasın diye çakmışlar meraya. Üç kardeş ve baba girmişler mısır tarlasına. Herkes tutmuş bir sıra, mısırları otlarından ayırmaya başlamışlar. Güneş yükselmeye başlamış. Tarla büyük, herkes harıl harıl çapalara sarılmış sırasını çıkartmaya bitirmeye çalışıyor. Tam serinlemeye, harareti söndürmeye , suya ihtiyaç olduğu bir sırada hava bozulmuş. Kocaman bir bulut gelmiş tarlada çalışanların üstüne,

Başlamış bir yaz yağmuru. Saniyeler içerisinde gökten bereket yağmaya başlamış. Tarla çamur olmadan çıkalım bir ağıcın altına girelim daha fazla ıslanmayalım demişler. Başlamışlar atın bağlı olduğu koruluğun yanına koşmaya. Daha ağcın altına girmeden yaz yağmuru yağmış bitmiş gitmiş. Kara bulut yerini pırıl pırıl güneşli bir güne bırakmış yerini.

Çocuklar merada otlayan beygiri görünce donup kalmışlar. Korkudan atın otladığı tarafa bakamaz olmuşlar. Yaz yağmuru atın boyasını almış götürmüş, at bir güzel yıkanmış kendine, gerçek haline dönmüş rahatlamış. ağırmış saçları ile hiç bir şeyden habersiz güzel güneşli günün keyfini çıkartmaya devam etmiş.

Baba daha yağmur dinmeden durumun farkına varmış.

Dönmüş sus pus olmuş çocuklarına

Hiç ezilip büzülmeyin,

Ben size söylemiştim değil mi?

Demiş.

Bu benim beygirim, bu benim fedakar atım, söylemiştim dinlemediniz.

Çok sevdiği atına kavuşmanın mutluluğunu yaşıyormuş

Üç kardeş ilk kazıklarını yediklerine mi yansınlar, büyük sözü dinlemenin cahilliğine mi yansınlar, bilememişler, ağacın altında öylece kala kalmışlar.

Bir yandan sevincinden atının yanına koşan babalarının sesleri yankılanıyormuş kulaklarında;

benim atım bu benim canım. benim fedakar yoldaşım…

Neden kulağımız iki tane de dilimiz bir, sanırım çok dinleyip az konuşmak için.

Cevat ÇIRAK

15.12.2019

Pazar

Köy Tabelamızın Bilinmeyen Hikayesi

Köy Tabelamız

Çok gezen mi çok bilir, çok okuyan mı bilir tartışması vardır bilirsiniz.

Kimine göre,

Çok gezen bilir.

Kimine göre çok okuyan bilir.

Bana sorarsanız çok okuyan ve çok gezen bilir.

Sadece gezmek sizi bilgi sahibi yapmaz.

Bir rehbere ihtiyaç duyarsınız.

Neden derseniz?

Özellikle ilk kez ziyaret ettiğiniz bir destinasyonun tarihi ve kültürü

sadece kitaplardan öğrenilmez, okuyarak yalnızca bilgi sahibi olursunuz o kadar.

Şimdi gelelim hikayemizin baş rol oyuncusu köy tabelamızın bilinmeyen

enteresan öyküsüne.

Bulgaristanın ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu yıllar.

Fakirlik yokluk nedeniyle hırsızlıklar artmış,

insanlar yaşamak için maalesef ne bulursa satarak karnını

doyurduğu yıllar da başlıyor hikayemiz.

Köyümüzün ana girişindeki tabela bir şekilde ansızın,

kimse görmeden bilmeden her zamanki yerinden bir gece kayboluveriyor.

Evet bildiniz, hatırladınız

Kargalıktan köye doğru gelirken hemen hristiyan mezarlığını geçince

duran tabeladan söz ediyorum.

O tabela neden Bulgaristandaki diğer standart tabelalara benzemiyor ?

Tabelanın yanından geçerken bir çoğumuzun aklına düşmüştür eminim ne dersiniz?!

Hatta o Tebala Türkiyedeki standart tabelalara de benzerlik göstermiyor

öyle değil mi?

Avrupa da ki kardeşlerine de benzemiyor, neden acaba?

İşte bugün hepimizin önünden geçerken fotoğraf çektirdiğimiz tabelayı

oraya özel olarak tasarlayan ve köyümüzdeki bugünkü yerine diken kişinin kim

olduğunu açıklamaya geldi.

Ama önce hikayesi öğrenelim.

Türkiye’de İstanbulda bir atölye.

Atölyenin görevi Trükiye Cumhuriyeti Karayollarına tabela üretmek.

Bir köylümüz, köyüne sevdalımız bu atölyeye geliyor,

Önce bilgisayarda yazdırıyor,

Yazdırıyor derken öyle kolay değil o iş.

Öyle her aklına gelene tabela basmıyor üretmiyorlar atölyede.

Tabela deyip geçme…

eni, boyu, rengi, boyası hep kanunla standart olmak zorunda.

Bu yüzden tabela sadece kendine benzetilerek tasarlanıyor.

Bir de üstelik Kiril alfabesi ile yazılması gerekiyor,

Kiril alfabesiniz bilmeyenler için zahmetli iş yani.

Ama telaş yok, köylümüz Kiril alfabesini biliyor, tabelaya çok özen gösteriyor

Paslanmaz saç olsun, yazı Avrupa kalite boya olsun diye özellikle rica ediyor.

Neden Avrupa özel boyada ısrar ediyor biliyor musunuz.

Eski Cumadan köye girmeden daha kargalıktan tabela gece farlarının etkisiyle

3-4 km den okunsun parlasın görünsün diye tercih ediliyor.

Tabelanın ayakları da en iyi kalite paslanmazdan üretiliyor

Tabelanın üretimi tamamlandıktan sonra bizim heyacanlı köylümüz

yüklüyor tabelayı arabaya, çıkıyor yola.

Sınırlar aşılıyor ve tabela ait olduğu yere dikiliyor.

Uzaktan, sağdan, soldan profilden hatıra olarak bir kaç kare fotoğraf alınıyor.

E artık diyor köyümüzün girişi kimliksiz değil.

Koca köyümün bir adı var Buynovo

artık köyümüzün ana girişinde tabelası da var.

Tamam diyor şimdi oldu.

Görevini başarı ile tamamlıyor,

güzel duygular içerisinde huzurlu bir

şekilde kimseye bir şey söylemeden dönüyor evine

Üzerinden yıllar yıllar geçiyor, tabela hala yerinde

gelip geçerken o hikayeyi biliyor ama başka bilen yok.

Bir gün benimle birlikte İstanbuldan Köyümüze yolculuk ettiğimiz

bir yaz ayanda, tabelanın yanından geçerken duralım bir hatıra çektirelim diyorum.

İşte o zaman kısaca bana anlatıyor bu hikayeyi

Kaç zamandır yazacağım hep aklımdaydı

Bu güne kısmet oldu.

Aama gerçekten teşekkürü hak ediyor bence ne dersiniz?

Bu konuyu yazacağımı söylediğimde bana ne dedi biliyor musunuz.

Zdravna’nın (Sağlık Ocağının ) yanında çeşme varya dedi,

evet dedim ne olmuş onlara?

Kurnaları bozuk çalışmıyor, şimdi sıra onlara geldi,

en geç bu yaza kadar onları da onaracağım dedi.

Köylülerimiz ve gelen misafirlerimiz kana kana, doya doya su içemiyorlar

olmaz öyle, bize yakışmaz dedi.

Bana sadece tekrar hepimiz adına teşekkür etmek kaldı.

Teşekkürler Bahattin Rafioğlu çok teşekkürler dayımının oğlu, teşekkürler.

Cevat ÇIRAK

07.12.2019

İstanbul

Not: Eminim köyümüze benzer büyük/küçük iyilikler ve katkılar yapan nice iyi yürekli köylülerimiz vardır. Bu hikayeyi bu güzel insanları tanıtmak ve gün yüzüne çıkartmak için yazdım. Atılan bu iyi niyetli adımlar öğrenildikçe ve gün yüzüne çıktıkça çok daha güzel gelişmeler, katkılar olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü iyilik de gülmek gibi bulaşıcıdır. Böyle küçük adımlar büyük seferberliklere dönüşme potansiyeline sahiptir, yaşayalım görelim. Ne dersiniz? Yanılıyor muyum?

Dızmana

Bilirsiniz köyde çocukları çok boş bırakmaya gelmez.

Buna rağmen

nedense bugün kendime yapacak bir iş uğraş bulamadım

Günlerden pazar aylardan yaz.

Ev halkının tamamı evde, annem bahçede, babam hayvanların karnını doyurmakta.

Kardeşim sundurmada oynamakta.

Bir tek kocabamda (dedem) telaşlı bir hazırlık seziyorum.

Kocaba dedim uzaktan, nereye gidiyorsun?

Kocabam elindeki eşeğin hanutlarını arabaya bırakmaya çalışıyordu,

cevabını beklemeden beni de götür , benim işim yok dedim.

Gülümsedi kocabam, olur ba çocuğun dedi, hem bana yardım edersin.

Şeytancağa pazara gideceğiz seninle ona göre giyin.

Ama git babana söyle izin al, sıkıntı yaşamayalım sonra gel bana yardım et.

Kocabam götürücekte içimden, babam izin vermeyecek.

Yok öyle yağma, izin cepteydi zaten.

Dediğim gibi de oldu izin çıktı, ben artık yola hazırdım.

Şeytancık pazarına ilk kez gidecektim,

Duyuyordum pazarın namını ama hiç kısmet olmamıştı gitmek.

Kocabam bu arada eşeği damdan çıkartmış eşek arabasına bağlamıştı.

Eşek önüne konan kurumuş otları yemeğe başlamıştı.

Kocabam boş durmadı, bana hemen bir iş verdi.

Al şu parayı git bana magazinden 4 paket Varna sigarası al gel dedi.

Ben zaman kaybetmemek adına koştura koştura yola koyulmuştum bile.

Güneş yükselmeye başlamıştı, içimizi ısıtıyor, yaşama azmimizi tetikliyordu.

Elimde 4 paket Varna sigara paketi ile porta kapısından içeriye girdiğimde

Kocabamın elinde bir paketle oda kapısından çıktığını gördüm.

Ne çabuk geldin dedi,

başımı okşadı, para üstünü de benden almadı, senin olsun dedi.

Hadi git bu torbayı arabanın angıç koluna as sigaraları da içine atıver, sonra gel ,

yola çıkmadan yemek yiyelim dedi.

Elimdeki poşetle arabaya doğru hızlandım, poşetin içinde sıcak börek kokuları

burumunun etrafından dolaşarak mavi gökyüzüne karışıyordu.

Mis gibi börek kokuyordu, çok severim böreği,

En çok kıvırma ve dızmana böreğini severim.

Hemen anladım poşette dızmana böreği vardı, kokusundan belli dedim.

Demek ki babaannem bize yolda ve pazarda yemek için dızmana yapmıştı.

Dızmanayı kokusundan anlarım ben, çok güzel bir Balkan tepsi böreğidir.

İçinde köy peyniri, üstünde kaymaklı yumurtalı köy yoğudu ile kapanmış mis kokan

börekten canım çekti.

Karnımın aç olduğunu hatırladım dızmana kokusunu duyunca.

Elimdeki poşeti kocabamın dediği gibi arabanın angıcına astım,

hızlıca odaya geri döndüm.

Oda diyorum dedem sayvant altında babaannemle bir göz odada yaşıyordu.

Babaannem girmeden ellerini yıka öyle gel diye seslendi.

Hava ısınmıştı, biraz derlemiş olmalıydım ki yüzüme su vurunca serinlik iyi geldi.

Sofrada duran dızmana tepsisi yarı yarıya boştu.

Demekki tepsinin yarısı o biraz önce arabanın angıçına astığım poşetteydi.

Yolluğumuz hazırdı, yolda aç kalma ihtimali kalmamıştı.

Onlu yaşlarda bir çocuk masumiyeti ile sevindim bu durma.

Harika bir sımsıcak yaz gününde çok mutluydum.

Dedem hadi çocuğum kaşıkla çorbanı, biraz da börek ye yola çıkalım artık.

diyerek kalktı sofradan.

Odadan çıktı ve eşeği arabaya koşmaya gitti.

Çok sürmedi bende karnını tıka basa doyurmuş olarak vardım yanına.

Kocabam arabayı yola hazırlamıştı,

Biraz sonra eşeğe deeh diyerek komut verecek

Şeytancık yolculuğu başlayacaktı.

Çocuğum dedi börek ve sigaralarının olduğu poşeti bulamadım.

Nereye koyduysan bana ordan bir paket sigara verde bir cigara yakayım dedi.

Tamam kocaba dedim ve poşeti astığım angıça doğru çevirdim.

Elimi uzatıp alacaktım ama, elim hava kala kaldı.

Naylon poşet yerinde yoktu, sadece poşetin bir sapı angıçta sallanıyordu.

Birden korkudan dede poşet yok yerinde diye haykırdım.

Dur sakin ol, belki arabanın içine, belkide yere düşmüştür diyerek atladı arabadan.

Ben arabanın içinde o da dışında poşeti arıyorduk ama nafile poşet yoktu.

Ba çocuğum dedi telaşlı biraz da üzgün ve gergin bir sesle.

Sen poşeti nereye koydydun

Bende, koyduğum yeri göstererek,

te buraya koydum, sigaraları da içine attım diye cevap verdim.

Kocabam arabada koşulu eşeğe doğru çevirdi yüzünü

Eşeğin sanki hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi bir hali vardı.

Eşek karnı tok iken huysuzluk etmezdi sakince komutlara uyardı.

bugünde nedense çok sakindi.

Kocabam eşeğe bir kez daha baktı.

Eşek nispet yaparcasına kuyruğu ile üstüne konan sinekleri kovmakla meşkuldu.

Kocabam şimdi bana dönecek ve yüzü asılarak kızacak diye beklerken,

olanlar oldu.

Kocabam kahkaha atarak gülmeye başladı.

Çocuğum dedi bizim deli eşek dızmanayı yemiş üstüne de,,

benim sigaraları bir güzel tüttürmüş .

Üzülme dedi tekrar, korkma, sana kızmayacağım.

Bende kabahat bu işi sana bırakmamalıydım,

bırakırsam da seni uyarmalıydım, ama unuttum dedi.

Bu kahrolası deli kart eşek daha önce de benim sigaralarımı yemişti dedi.

Eşek sanki Şumnu şehrinin Şeytancık köyündeki pazara götürülüp

satılacağını anlamıştı.

Ben Şeytancık pazarına gittim ama nasıl gittim birde bana sorun.

Yazın en güzel günlerinden bir günde bu eşek başıma iş açmıştı.

Kocabam hem giderken hemde Şeytancık pazarından eşeği satmış olarak dönerken

hep bana takılarak ve gülerek keyifli bir yolculuk geçirdi.

Ben hala kendimi affedemiyor sinirden kahroluyordum, ama adam hala gülüyordu!

Boğazkesen Köyü çatrığına geldiğimizde köye yaklaştık çocuğum dedi;

Kocabam öyle deyince, hiç duymadığım duysam bile bilmediğim bu köyle ilgili

merakımı giderecek sorular sormak istiyordum ama,

şaka yapar diye inadına sormadım.

Tamam dedi kocabam , ben sana kızmadım kendime kızdım

üzülme diye saçımı sıvazladı, beni teselli etmeye çalıştığı belliydi.

Ben dedi bu kart deli eşeği sattık yerine de arabada koşulu katırı aldık diye

sevinemiyordum bile.

Bu deli eşek bana çok çektirdi üzülme kurtulduk ondan dedi

Hatta dedi yine gülerek satmadan dızmana ile karnını doyurduk,

üstüne de sigara ile keyifini yaptık ya, iyi ettik çok iyi…

Yine de bakma sen, deliydi meliydi, biraz fazla huysuzdu ama vicdanım rahat ve

huzurlu vedalaştık, güzel ayrıldık diyerek saçımı okşamaya devam etti.

Ne yalan söyliyeyim kocabam beni teselli etmişti, köye daha sakin girecektim.

Geçtiğimiz yollar ve yol üzerindeki köylerle ilgili sorular sormaya başlamıştım.

Dedem benim merakımı gidermeye devam ediyordu.

Bizim köye komşu iki en yakın köyden biriydi Boğazkesen köyü,

Birde yine bizim köye çok yakın Yeni Mahalle köyü vardı.

İkisinden de Şeytancık pazarına gidilebiliyordu.

Şeytancık pazarının kurulduğu köy bize çok yakındı ama bizim kasabaya bağlı değildi.

Biz Eski Cuma kasabasına bağlı Muratlar köyünde yaşardık,

Keyfim yerine gelmiş kocabam anlattıkça ben her şeyi hafızama kaydetmiştim.

Ogün Bulgaristanın tamamını anlatsa dinlemeye hazırdım.

Kocabamın dediklerine inanmıştım, vicdanımı rahatlatma sırası bana gelmişti.

Deliydin inatçıydın huysuzdun ama diyorum eski eşeğimize hitap ederek

Biz kimseyi evimizden aç susuz göndermeyiz

Sıcacık peynirli dızmanayla karnını doyurur Varna sigarası tüttürerek uğurlarız

diyordum içimden.

Gülme eğlenme sırası sanki bana geçmişti

Güneş hala doyumsuz güzelliği ile gülümsemeye devam ediyordu.

Cevat Çırak

29.1.2019

İstanbul