KOMPOT

Güzel bir günün ardından hep birlikte büyük aile olarak akşam yemeğine oturduk.

Oturduk diyorum çünkü yemek masada değil sofrada yenecekti.

Sofrada menü geniş; çorbadan tatlıya kadar her şey var.

Elbette sofranın en güzel tarafı ailecek yemek yemekle birlikte, menünün balkan

yemeklerinden oluşmasıydı kuşkusuz.

Mesela başlangıç olarak supa topçeta (misket çorbası) ile başlıyoruz.

Ardından Bulgaristan Türkleri üsülü bir tepsi kapama var sofranın yanında,

misler gibi, kokuları sarıyor etrafı.

Durun durun kurtulun kapama kokunun etkisinden. daha bitmedi ki beya.

Ardından yine bizim ora usülü patates ve kıymadan musakka var.

Eh anasını yazarken canım çekiyor bu ne böyle yahu.

Neyse burada keseyim diğer yemekler de bende saklı kalsın yeter bu kadar.

Belki başka zaman ayrıca anlatırım size lezzetli mutfağımızı.

Ben size kompot hikayesi anlatacağım, bu yüzden oturdum yazmaya.

Sofranın başındayız , yemekler yendikten sonra tatlıya geldi sıra .

Annem dedi ki iki burkan (kavanoz) kompot var, biri kızılcık öbürü ayva.

büyük sini konulmuş, aile büyüdü kalabalık.

Eskiden annem babam kardeşim ve ben, dört kişiydik.

Şimdi güveler, gelinler torunlar derken 14 kişi olmuşuz, maşallah bize.

Bu tam kadro değil bu arada, daha gelemeyen sofrada olmayanlar var.

Annem hesaplamış ki iki burkan kompot getirmiş sofraya.

Ben öteden beri ikisini de çok severim mesela.

Kızılcık kompot’unu yazın severim serin serin,

Ayva kompotu ise kışın favorimdir nedense .

İşte bu iki şahane güzelliği sofrada annemin elinde görünce ben,

daldım derinlere ve kırk sene öncesine gidiverdim.

Onlu yaşlara dönmem demek, en sevdiğim yerde olmam demek biliyorsunuz.

Köyüm, güzel köyüm geliverir aklıma, bir daha saatlerce günlerce gitmek bilmez aklımdan.

Hayatımın belki en masum, özgür mutlu mesut günleri, nasıl anlatsam size bilemiyorum ki!

Belki o cennette günlerim nedeniyle hep çocuk ruhumu korumaya çalışıyorum.

Düşünsenize ortasından dere geçen bir köy, yemyeşil,

su, kuş ve çocuk sesleri ve melodileri içerisinde.

Doğusunda bir göl, batısında daha büyük muhteşem bir göl daha.

Koyunlar, kuzular, keçiler çeşmeye su içmek için seni bekliyorlar sayanın kapısında.

Kırmızı beyaz benekli inek ve yanında yeni doğmuş buzağısı.

Bahçede en çok sevdiğim beyaz ördekler, kazlar, hindiler tavuklar.

Büyük elma ağıcının altında ki kafeste yem ve u bekleyen güvercinlerim.

Kerpiç ve tahtadan yapılmış eski osmanlı evimizin arkasındaki ambarda erzak bekleyen

tavşanlarım, Hepsi gri sadece biri beyaz, canım tırsak tavşanlarım.

Hey gidi günler hey,

Bizde mesela eşek yoktu katır vardı.

Dedem katırları tercih ederdi, onlar daha güçlü çoçuğum;

Bize iş yapacak yardımcı lazım derdi.

Katırımız iri yarı neredeyse bir at boyundaydı, ama, eşek kadar yük taşırdı derler ya…

Dedem ara sıra havaların iyi olduğu yaz günlerinde katıra beni bindirir yularını tutar

gezdirirdi.

Gezdirirdi dediğim avlu içerisindeki büyük elmanın altında arabaya bağlı dururdu

gündüzleri, oradan dama kadar, yani yüz metre kadar da olsa binerdim katıra.

Sanki katırın üzerinde değil de bulutların üzerinde süzülüyormuşçasına

mutlu mesut olurdum gerçekten.

Çocukluk işte, çok deli dolu, eğlenceli sevgi dolu yaşadığım için

unutamıyorum sanırım mesut günlerimi.

Mutlu insanları diğerlerinen ayıran özellik nedir derseniz?

Etraflarına sürekli pozitif enerji yayar mutlu insanlar, hele mutlu çocuklar, neşe saçarlar.

İşte dostlar her zaman yanımda evimizin köpeği sadık dostum lucky ve ben böyle şirin mi

şirin bir köyde yaşardık bir zamanlar.

Daha beton demir ve tuğladan olan yeni evimiz yapılmamıştı.

İki dönüm bir tarla içerisinde, iki katlı kerpiçten, tahtadan ve çatısı çingene kiremidinden bir

köy evinde yaşarken, kırk yıl sonra o muhteşem keyifli günleri hatırlayıp yazacağımı

o zamanlar bilmiyordum doğal olarak.

Başımıza nelerin geleceğini nereden bilecektik ki ?

Ama unutmak ne mümkün!

İşte Bulgaristan Eski Cuma (Targovishte) iline bağlı Muratlar (Buynovo) köyü adlı o cennet

diyarda her çeşit ev hayvanımız ve meyve ağaçlarımızla birlikte yaşardık bir zamanlar.

Sebze ve meyvelerden söz etmiyorum, her yerimiz meyve ve sebzeyle doluydu zaten.

Dedim ya eski köy evimiz iki katlıydı.

Biz üst katında oturur alt katlarımızı ise ev hayvanlarımızla paylaşırdık.

Bizim sürekli zaman geçirip oturduğumuz büyük odanın altındaki odada

buzası ile kırmızı beyaz benekli ineğimiz, birde katır bize komuşuluk ederdi.

Koyunlar ve keçiler sayvant aldında dedemin odasına yakın oluklarından

dememle babaanneme komşuluk ederlerdi.

İkinci kattaki odamızın karşısında, sundurmanın diğer tarafında ise

meşhur kışlık gıdalarımızın depolandığı kiler odası vardı.

Anahtarı bir tek dedemde ve babaannemde vardı.

Babaannem çok titiz bir kadındı.

Aynı zamanda hep mesafesini koruyan sert bir mizacı vardı.

Buna rağmen öyle güzel yemekler yapardı ki parmaklarınızı yerdiniz.

Bana göre en favori iki yemeği neydi sorsanız?

Hemen birinci sıraya Pesmet derdim. İkinci sıraya kus kusu sıralardım.

Dünyada ondan daha iyi pesmet pişireni görmedim desem yalan olmaz.

Pesmetleri don yağı (dondurulmuş hayvan yağı ) ile pişirirdi.

Kızarma derecelerini öyle bir ayarlardı ki pembe bir renkte olurdu hepsi.

Bir tanesi bile yanmaz yada çiğ kalmazdı, nasıl yetenekli bir kadındı babaannem,

bugün bile şaşar kalırım marifetine.

Diyorum ya size yemek ustasıydı kadın maşallah.

Bir çok insan kus kusu sevmez belki bilmeyenler çoğunluktadır.

Ama babaannem size bol tereyağlı ve bol köy peyniri serpiştirilmiş bir tepsi kuskus yapsında

görün bakın sofrada kaşıklar yarış halinde nasıl tepsiye dalıp çıkıyor.

Sofradakiler biraz fazla nasiplenmek için adeta kendileriyle yarışırlardı.

İşte o kus kusun üstüne size nalatacağım baş röldeki kompotlara sıra geldi.

Kilerden kendisi gider seçerdi, ve o kus kusun yanında da en çok

kızılcık kompotu yakışırdı arkadaş.

Düşünsene bol tereyağlı ve deli gibi köy peynirli kus kusun üstüne

kompot tasından kana kana, doya doya kızılcık kompotu ile kapak yapıyorsun.

Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin , bu ne böyle yahu, acıktım ben vallahi.

Bırakın beni ben köyüme döneceğim.

Kompot’un içindeki kızılcık tanelerini bazen kulak asmaz çekirdekleri suyu ile birlikte

serin serin içerdik.

Ama işte asıl sorun bundan sonra başlardı biliyor musunuz.

Neden derseniz ben doymazdım.

Bir burkan daha isterdim.

Ama nerde…

Babaannemin kuralları katı idi, öyle her istediğin her zaman olmazdı.

Şimdiki çocuklar gibi, mesela gevezelik edeceksin de sana bir tane daha açacaklar,

yok öyle bir dünya dostum.

Bir kere hayır dedi mi, hayırdır o, konu kapanmıştır.

Ama durun bakalım, bir hal çaresine bakacağım.

Benim çocukluğum derslerimde başarılı olmama rağmen hep yaramazlıklarla geçti.

Yok öyle isteklerine gem vurup kenara çekilmek.

Çocukluğumdan bu yan adetimdir, aklıma geleni yarına bırakmam yapmaya çalışırım ben.

E ne yapacağız peki, çözüm kolay.

İçimde sakladığım gerçek Cevatı gün yüzüne çıkartmak gerekiyor.

Ben aklıma koyduğumu yaparım arkadaş, yok öyle kaçmak.

Peki hadi sizi daha fazla merakta bırakmayayım.

Demiştim ya size bizim oturduğumuz ikinci kattaki odanın karşısında kiler var diye.

İşte o kapısı her zaman kilitli kilere ben bir yolunu bulmuş her zaman giriyordum.

Bizim iki katlı kerpiç evin tahıl ambarı evle bitişik olarak yapılmıştı.

Tavşanlarımız da o ambar içindeki bir bölümde kalıyordu.

Ne zaman tavşanlara su ve yemek götürmeye gitsem, gizli özel operasyon başlardı.

Ambarın çatışsına çıkılan bir bölüm vardı.

Önce tavana oradan da çatıya çıkılıyordu.

Bana tavan arası yeterliydi.

Ben o tavan arasından dikkatlice iz sürerek, yürür kilerin üstüne gelince dururdum.

Evet canlar operasyon zamanı, gelmiştir.

Kiler odasında da tavana çıkmak için ahşap bir menfez kapak vardı.

O kapağı usulca gürültü etmeden açar delikten kiler odasına salınıverirdim.

Veee karşınızda çeşit çeşit kompotlar sıra sıra dizilmişler, senin onları seçemeni bekliyorlar

Ben fakirden alıp zengine veren bir anlayışla istediğimi açar içer tanelerini de yer, eğer

çekirdek varsa onları da sarıp sarmalar is bırakmaz cebime koyardım.

Kompotu bittirdikten sonra kapağını tekrar burkana (kavanoza) takar

sonra usul usul kirişi kırardım.

Şimdi biliyorum içinizden birileri kurnazca sorgulama yapar tavana o yaşta nasıl zıplardın

yaz da görelim bakalım diye şeytanın avukatlığını yaparak ellerini ovuşturuyordur.

Lütfen arkadalar biz köy çocuğuyuz, ne zaman kafaya koyduysak o işe bir çare buluruz.

Kiler kapısının yanında altında üç raf olan bir masa vardı, o kapının açma kolu merdiven

basamağı görevi görürdü.

Önce masanın üstüne çıkar, sonra kapı açma koluna basar biraz da zıplayınca tavadaki

menfez kapağına ulaşırdım. Geriye kendini yukarı doğru çekmek kalırdı.

Evet kabul ediyorum öyle çok kolay değildi ama imkansız da değildi.

Hem kitaplarda öyle yazmıyor mu; güzel şeyler çabasız zahmetsiz olmaz demiyor mu.

Biraz üstüm başım tozlanırdı, bazende kendimi yukarı çekerken karnımda çizikler olurdu

ama olsundu, o kadar olacak güzel kardeşim.

Yok öyle üç uruşa beş köfte.

Kutsal bir amaç için yola çıkmışsın, en sevdiğim şey; öyle armut piş ağzına duş var mı, yok.

Asıl bomba operasyonumdan sonra kopardı.

Babaannem yemek zamanı kilere gider kapakları kapalı boş kavanozları görünce;

Be canım bu burkanlara ne ole bole, kim karışıtıre bunları, kim benden habersiz yiye diye

kendi kendine söylenirdi. Faturayı da her zaman canım Mehmet Ali dedeme keserdi.

Aman kim yiyecek benden başka…

kimde anahtar var Mehmet Ali de …

Doymadı yemeğe bu adam, böyle giderse kışı çıkaramayacağız

diye dedeme söylenirdi Fatma babaannem.

Dedem hiç tepki vermez bana bakarak gülümser göz kırpardı.

O göz kırpınca ve gülümseyince ben suçluluk duyar ama duygularımı

belli etmez içime atardım.

Hatta dedeme üzülürdüm. Haksız yere suçlanıyor dedeciğim derdim.

Ama dedem diyorum ya size hiç oralı olmaz her zaman geçiştirirdi.

Ne olacak hanım, kim yiyecek bizden başka der konuyu hemen kapatırdı.

Günler böyle akıp giderken ben büyümeye , kilerdeki boş kavanozlar

da çoğalmaya devam ediyordu.

Hiç unutmuyorum bir pazar sabahı evde pesmetler pişirilmiş sıcak sıcak mideye

indirilmişti. Ev halkı işe koyulmaya hazırlanıyordu.

Pesmetler yenmiş üzerine köy yoğurdundan yapılmış ayranlar içiliyordu.

Ben pesmetlerden sonra illa kompot tercih ederdim, biraz tatlı olması gerekiyordu benim

içeceğim.

Gelin görün ki sevdiğim şey bu sabah sofrada yoktu.

Tavşanların ekmeğine suyuna bakma vakti geldi dedim içimden gülümseyerek.

Koşa koşa gittim ambara, her zamnki yollardan geçerek kiler odasındaki kapağı ulaştım.

Ev kalabalık diye çok sessiz çalışıyordum.

Kapağı açtım, sıra sıra dizilmiş kompotları görünce

az sonra cennetin kapısındasın dostum dedim kendimle konuştum.

kızlıcık mı istersin ayva mı, kiraz mı hepsi senin,

içime bir neşe geldi keyiflendim.

Bir yandan da ne kadar kurnaz olduğumu düşünüyor kendimle gurur duyuyordum.

Aynı anda menfez kenarlarından tutunmuş bedeni odanın içine salmıştım.

Geriye sadece ellerimi bırakmak kalmaştı.

Ellerimi bıraktım ve tam yere düşmek için hazırlanıyordum

Aanlayamadığım bir şey oldu yere düşmedim nedense

Hava da mı kaldım diye tavana bakıyordum, bir terslik vardı.

Bedenimde önce bir sıcaklık hissetti sonra iki kol arasında olduğumu fark ettim.

Kafamı çevirmemle dedemle yüz yüze geldim.

Korku ve heyecan mı yaşıyordum yoksa yolun sonun mı gelmiştim…

Oyun bitti dedim.

Yakalandık.

Korku dağları sarmıştı, ne diyeceğim ne söyleyeceğim, nasıl savunacağım kendimi hiç bir şey

düşünemez oldum.

Dedem bu arada tüm bedenimi usulca ayaklarımın üsten bırakıverdi.

Ayaklarımın üzerindeydim ama sağlam mı basıyordum güvendemiydim bilmiyordum.

Sadece korkuyordum başka bir şey düşünecek durumda değildim.

Gelecek şiddetli tepkiyi bekliyordum, savunmasız zavallı bir düşman askeri gibi

hissediyordum.

Cezamı razıydım, ayrıca razı olmasam kaç yazar diyordum içimden.

Olanlar olmuştu artık.

Suçlu ve kısık bir sesle dede diye giriş yaparak başladım söze

Dedem hiç konuşmadan bana işaret parmağı ile sus işareti yaparak, usulca hangisinden

açalım dedi.

Suç üstü olmuşum zaten birde tercih mi yapacaktım, hadi canım ordan.

Sen hangisinden istersen dede deyiverdim istemsizce.

Dedem gülümseyerek, sen kızılcık seviyordun bende kızılcık seviyorum hadi sen seç bir tane

açalım içelim demez mi.

Ben bittim dedim, hayır hayır ben bitmedim yandım kül oldum ben.

Dedem belindeki kınında taşıdığı gözü gibi baktığı çoban bıçağını çıkarttı ve burkanı açtı.

Gerçekten içtik kızılcık kompotunu, içtik ama ne içtik, ben anlamadım,

Dedem hem burkandan içiyor, hemde kis kis gülüyordu,

bir yandan da sessiz ol işareti yapıyordu.

Babaannem dedeme kızıyor dedem oralı olmuyordu ya hani,

içimden, neden kayıtsız kaldığı belli oldu dedim.

Sonra ilk kez binbir zorlukla tavandan girdiğim kilerden kompot yedikten sonra ilk kez kapısından çıktık dedemle birlikte.

Bu olay aramızda kalan ilk sırrımız değildi elbet, daha sonra neler neler yaşadım da

dedem tarafında kurtarıldım bir bilseniz, yazsam roman olur.

Dedem hem gülüyor hem de sayvant altındaki odasına doğru ilerliyordu, ben bir adım geriden başım önde ayak adımlarımı sayarak ve sadece önüme bakarak yürüyordum.

Cevat ÇIRAK

21.03.2020

Sizin Hiç Çocukluğunuzu Elinizden Aldılar mı?

Ben çocuktum , yıllar öncesiydi ,

En mutlu olduğum yıllarımdı yani…

İçinden dere geçen bir köyde

İki yanı orman iki yanı göl olan bir cennette

Kuş sesleri içerisinde

Mutlu mesut yaşarken

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Köyümüzdeki derede,

arkadaşlarımla ben

mandaların kuyruklarına tutunmuş yüzerken

Kurbağa yarışı yapar,

günümüzü gün ederken

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mektep avlusu içinde limonatasına top oynardık

kimin yendiği, kimin yenildiği belirsizdi

Maç biter hep beraber gider limonatalarımızı içerdik.

Hesabı kimin ödeyeceği önemsizdi,

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mektepte,

ana dilimizde konuşamazdık,

yasaktı

Biz yasak nedir bilir! dinlemezdik

doğuştan en iyi bildiğimiz dilimizi konuşurduk,

Ana dilimizi yani

Türkçeyi türkçe konuşurduk,

Çünkü biz Türkoğlu Türk

Evlad-ı Fatihanlardık

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden.

Çok gördüler,

Küçük gördüler, zorladılar,

bizi anlamadılar,

tuttular cennet köyümüzden ayırdılar,

bizi ana vatana yolladılar

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden.

Top oynardık bizim mahallenin merasında

top dereye kaçınca bizde topun peşinden

dereye dalardık.

Bir yanımızda kazlar yüzerdi

Diğer yanımızda korkudan çığlık atan ördekler

Nerde kaldı o mutlu günler,

tekrar ne zaman gelecekler?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mahalle bokluğunda (çöplüğünde)

İki takım kurar muharebecik oynardık

Hayvanlardan arta kalan yaş mısır saplarını silah yapardık

Saatlerce savaşır bir dakikada barış ilan ederdik.

Sonra gider,

En yakınımızın evinde cicili papa ziyafeti çekerdik

Bir dilim ekmek üzerine biraz yağ, kırmızı toz biber, biraz tuz,

Şimdi sorsam cicili papa nedir desem? bilen çıkar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Çelik çomak oynardık

Her yanımız çürür morarırdı ,

ama kimseden çıt çıkmazdı,

Kavga bilmezdik ,

haset barındırmazdık aramızda

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sahi sizin hiç çocukluğunuzu elinizden aldılar mı?

En mutlu yaşlarınızda içten gülücüğünüzü yarım bıraktılar mı?

Kan kardeşinizden, mahalle arkadaşlarınızdan ayırdılar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sizin hiç,

keçinizi, kuzunuzu, çok süt veren alaca ineğinizi

zorla sattırdılar mı?

En sevdiğiniz cefakar eşeğinizden,

sadık dost köpeğinizden ayırdılar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sahi,

Sizin hiç çocukluğunuzu elinizden aldılar mı?

Benim çocukluğumu aldılar,

hatta bir kısmını yarım bıraktılar

bir kısmını da çaldılar.

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Yıllar geçmiş olsa da üzerinden,

sevdikleri mutlulukları elinden alınan

kalbi kırılan çocuklar

işte bu yüzden,

hiçbir zaman,

unutmaz

ve asla affetmezler.

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Cevat ÇIRAK

01.05.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Medium.com adresinde görüntüleyin

Çocuk Tren ve Hayalleri

Çocuk Tren ve Hayalleri
Çorlu trenine ilk kez binen çocuk
Yanina hayallerini ve umutlarını da almıştı
Geriye sadece çok sevdiği ailesi anne babası kalmıştı
Tren haraket ettiğinde
Çocuk mutluluktan uçmustu
Ailesi tren gardan ayrılırken
çocuğun arkasından bakakalmıştı.
Tren çok gidemedi
Çocuk doya doya sevinemedi
Kaderi mi suçluydi bilemedi
Hayallerini yaşamasına
Birileri Musade etmedi
Çocuk sevincine doyamadan gitti
Hayalleri çocugun gitmesiyle bitti
Umutlar devrilen vagonlarla yitti
Ailesi bir daha asla
Çocuğun yarim kalan umutlarını yeşertemedi

Bu Çocuklar Türk ve Müslüman

Bu Çocuklar Türk ve Müslüman

Sıcak günler gelmişti. Pencerelerin hepsi açık olmasına rağmen

sınıflarda ders gören biz öğrencileri içeriye giren güneş ışınları

terletmeye, öğretmenleri de oflayıp puflatmaya başlayınca,

anlardık, ders yılının sonuna gelinmekte olduğunu.

Mayıs  ayları doğanın uykudan uyanıp  yeşermeye

cıvıldamaya başladığı aylar olduğundan olsa gerek

tüm diğer canlılar gibi, biz insancıklar da, şen şakrak

bir ruh haliyle neşelenmeye ve yeniden canlanmaya

hazır hale geliverirdik.

Özellikle biz öğrenciler, hele hele başarılı olanlarımız,

mesela, ben gibi sürekli bir yolunu bulup taktir getirmesini bilenler.

Bilirdik son teneffüs zili çaldığında en az 3 ay süren tatiller aylarının başladığını.

Bu yıl beşinci sınıfı taktir ve teşekkürle bitirmiştim.

Belejnikte (karne)  bütün derslerim iki ders hariç

hepsi pek iyi altı (altı en yüksek not)

iş bilgisi dersim 5, müzik dersim 4  olarak gelmişti.

Başarılı bir öğrenci olarak teşekkür almama rağmen,

babam bu durumu her yıl tekrar ettiği gibi yine

anlamakta zorluk yaşamış ve ne yazıkki bana da yaşatmıştı.

Babama göre derslerin hepsi altı olmalıydı,  yoksa mutlu olamıyordu adam.

Bende bu duruma artık yıllardır alışık olduğum için çok üzerinde durmuyor

önüme bakıyordum.

Sosyalist sistemle yönetilen Bulgaristan devleti, gençlere ve yaşlılara

çok önem verir, onları her mevsim rahat ettirmek için elinden gelen en iyi

imkanları sunardı.

Hele hele derslerinde çok başarılı olan, alacı dediğimiz gurumuz talebelerin

öncelik hakkı bulunurdu.

Okul bitmeden programlar yapılırdı; Mesela bu yıl benim programım şöyleydi:

  1. Haziran 1975 5 gün Bulgaristan ülke turu gezisi
  2. Temmuz 1975 7 gün Zelena Morava köyü (yeşil ova köyü) lager ( kamp )
  3. Haziran 1975  7  gün Varna deniz tatili

Ailem tatiller konusunda önceden okul yönetimi tarafından bilgilendirilir,

her türlü güvenceler verilirdi.

Benim ilk tatilim olan Bulgaristan turum yarın sabah erkenden başlıyordu.

Sabah erkenden saat 06.00  da reis (otobüs)  köy meydanından kalkacaktı.

Ben annemle ranitsamı (sırt çantamı) erkenden hazırlamış, banyomu yapmış,

hemen sabah olsun diye erkenden yatmıştım. Her anne babanın yaptığı gibi,

yola çıkmadan verilen nasihatlerden size bahsetmek ve sıkmak istemiyorum,

 

Allahım diyorum iyi ki anam var da beni geç olmadan uyandırıyor, şükürler olsun.

Evin önündeki çeşmede buluyorum kendimi. Yola çıkacağım ya,

sabah kahvaltıda ev yapımı lukanka (ev yapımı inceltilmiş kurutulmuş sucuk)

yediriyorlar, öğlen yemek yiyemez isem, aç kalmayayım diye tıka basa oluyorum.

Yumurtalar, kavurmalar önümde, uykum yarım yamalak,

annem sürekli yi uşağım yi, doyur karnını deyip deyip,

olmayan iştahımı biraz daha kapatıyor.

Bu arada akşamdan hazırılanan ranitsamda (sırt çantamda)

kıyafetten çok yiyecek var, en çok da kolay taşındığı ve bozulmadığı için

en az 5-6 çatal (kangal) sucuk var.

Çantam biraz daha sıkıştırılsa, benim kilom kadar olacak tıka basa dolulukta.

Sabah oldu şükür, yola koyulalım.

Köy meydanında horamak (meyhane ) önünde duran mavi beyaz renkli çavdar marka reisi (otobüsü) gördüm ya, sevinçten anamın elini bırakıp o yöne koşmaya başlayıverdim işte…

Benden önce gelen bir kaç arkadaş daha vardı ve herkesin yüzü uykusuz  olmasına rağmen neşeliydi.

Otobüsler çok yeni değillerdi ama devletin kontrolünde ve denetimide

oldukları için, güvenlikle ilgili hiç bir zaafiyetleri olmazdı.

Otobüsler büyük olsalar bile öğretmen ve öğrenciler ile birlikte

18-20 kişilik olurdu diye hatırlıyorum.

Bizim yaşımızdaki çocukların ekskurziya (seyehat) grupları, kontrölü kolay olsun diye bilerek az sayıda planlanlanmaktaydı.

3 öğretmen 18 öğrenci tamam olunca reisimiz harekete hazır hale gelmiş kapıları kapatılmıştı.

Otobüs hareket etmeden önce sorumlu bir öğretmen kuralları hatırlatırken çocuklar da onları uğurlamaya gelen anneleri ile  pencerelerden el sallayarak vedalaşmak ile alakadar oluyorlardı.

Şöför en deneyimli olanlardan seçilir, çocukları taşıdığı için hiç bir zaman saatte 80 km hızı geçmez, tüm trafik kurallarına harfiyen uyar, büyük bir sorumluluk ile görevini layiki ile yapmaya çalışırdı. Otobüs haraket halindeyken koltuklardan kalmak yasaktı.

Bir haftalık turumuzda, önemli tarihi ve turistik merkezler ziyaret edilecek,  öğretmelerimizde  bizlere ziyaret edilen tarihi ve turistik destinasyonlar hakkında bildiklerini paylaşacak ve bizleri aydınlatacaklardı.

İlk durağımız Bulgaristanın en önemli tarihi şehirlerinden Veliko Tırnovo’ya  ulaştığımızda, tüm diğer arkadaşlarımda olduğu gibi benide kendisine hayran bırakmıştı.

Çok iyi bakılmış, bulgar mimarisi ile vucüt bulmuş tarihi evler, evlerin aralarındaki arnavut kaldırımları, dar olmasına rağmen  hiç rahatsız etmeyen sokaklar, şehrin konumu nedeniyle küp gibi dizilmiş üste bindirilmiş gibi duran evler, ve onsekiz büyülenmiş köylü çocuğu bizler, ilk aşkımızı yaşar gibiydik, yeni tanıştığımız şehrimizle  birbirimize sevdalanıvermiştik. Bu öyle bir yıldırım aşkıydı ki, tek kelime ile muhteşemdi diyebilirim.

Bizim yaşımızda sadece bir şehir görmüş çocuklar için masal olan bu şehirde, gezilecek görülecek o kadar çok yer vardı ki, hayranlıkla başlayan şehir turumuz yoğun bir şekilde gün boyu devam etti. Akşam üzeri heyecan ve hayranlığın yerini aşırı yürümek, açlık ve yorgunluktan ıstıraba bırakmak üzereydi. Öğretmenlerimizin bugünlük bu kadar yeter çocuklar anonsu gelince, yorgunluk yılgınlık kaplı yüzlerimizdeki ifadelerin  yerini sevinç ve neşeye bırakıvermişti.

Gezilerimizde konaklamalar genelde, gittiğimiz şehrin bir okulunda gerçekleşirdi. Rahlelerden arındırılmış sınıflarda gecelerdik.  Hepimiz sıra sıra dizilir meşhur Rodopski  (Rodop) yün battaniyelerimizi yere serer onların üzerinde uyurduk. Sakın aklınıza sert olur, rahat olmaz gibi şeyler gelmesin, hepimiz çok yorulduğumuz için olsa gerek, bize çok konforlu gelirdi. Belkide değişik ve keyifli bir heyecan olmasından dolayı bu düşündüğünüz olumsuzluklar bizim için tecrübeden öte bir eğlence ve motivasyon kaynağı sayılırdı.

Ne zaman yattık, ne zaman sabah oldu hiç farkına varmadan sabah oluverirdi.

İkinci yeni  güne merhaba,

Zakuskalar (kahvaltı) edildikten sonra bugünkü rotamız açıklanmıştı. Önce meşhur ŞİPKA geçidine gidilecek, 999 basamak merdiven tek tek çıkılacak ve zirvedeki anıt ziyaret edilecekti.  ŞİPKA geçidi bizim hepimizin defterlerinin ön yüzünden resmi olan anıtların en önemlisi ve en kutsalıydı. Muhteşem bir eserdi.

Sipka-gecidi-18

Bulgaristan halkının Osmanlı İmparatorluğunun idaresinden kurtuluşunu simgeleyen bu eser, Bulgarlar tarafından onlara yardım eder Rus ordusu anısına inşa edilmişti.  Bulgarlar bu stratejik öneme sahip geçitte, Rusların yardımıyla Osmanlı ordusunu püskürtmüş ve kendi egemen devletlerini kurmuşlardı. Önemini daha iyi anlatabilmek için benzetme yapayım; Çanakkale Savaşları bizim için ne ifade ediyorsa Bulgarlar için de Şipka geçidi o değerdeydi.

Ruslar için yapılan bu muhteşem anıt ile ilgili  Türkiyede yaptığımız araştırmalardan biliyorum 13.000 Osmanlı Askeri bu savaşlarda şehit düşmüştü.  Osmanlı İmparatorluğu yıkılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, yeni devletimiz Osmanlı askerleri için bir anıt yapmak istediklerinde Bulgar hükümetiden olumsuz yanıt verildiğini de bilinmesini isterim.

Şipka anıtı Bulgaristanın tam ortasında Balkan dağları üzerinde 1329 rakımlı askeri açıdan stratejik bir tepedir. Dolayısı ile oraya çıkmak ve inmek epey zaman almaktadır.

Öğretmenlerimizin talimatıyla tepeden inmeye başladığımızda, sırasıyla, dağın eteklerinden itibaren ziyaret edeceğimiz tarihi önemi olan bir kaç manastır ve kiliseler ziyaret edilerek şehre inilecekti.

Yukarıda hava güzeldi, serine yakın ılık esen rüzgarın etkisiyle pek bir şey hissetmeden inerken oksijen azalmasının  ve yorgunluğunda katkısıyla manastır ve kilise ziyaretleri daha şimdiden eziyet olmaya başlamıştı.

Aslında eziyete sebep olan başka bir neden daha vardı.

Bizim köy bir Türk Köyüydü, köyümüzde toplasınız on bilemedin onbeş  hane Bulgar aile vardı, onlarda yaşlı olan  aileler sayılırdı.. Bizim 18 kişilik grubumuzda 2 Bulgar öğretmen dışında  bir yada 2 Bulgar öğrenci vardı, yada yoktu, tam hatırlamıyorum bile. Grubumuzun tamamı Türk ve Çingene müslüman öğrencilerden oluşmakta ayrıca bir öğretmenizde Türktü.

Biz öğrenciler her şeye rağmen, programa uymak zorunda olduğumuzu bildiğimizden, çok fazla ses çıkartamıyor harfiyen programa uymaya çalışıyorduk.

Yolumuz uzadıkça ben yorulmaya başladığımı anlar ve  bir an önce akşamın gelmesini iple çekmeye başlardım. Keyifsiz zevksiz hallere bürünürdüm.

İlk ziyaret edeceğimiz manastıra ulaştığımızda,  bayan Bulgar olan öğretmenlerimiz bilgilendirme ve tanıtım konuşması yaptı. Öğretmenimiz, manastır içerisinde sessiz olunması gerektiğini hatırlatıyordu. Hepimizin eline birer adet mum tutuşturmuştu. Mumları nasıl yakacağımızı, nereye nasıl dikeceğimizi de özellikle belirtiyordu.

Çocuk dönemlerimde, nedense akıl edememiştim ama, şimdi düşünüyorumda sosyalist bir ülkede yaşıyoruz, okullarda dinlerin lafını bile etmek suç iken, nasıl oluyordu da bunları biz öğrenicilere yaşatıyorlardı.

Manastırın kapasında ellerimizde mumlar, tek sıra halinde dizilmiştik.Hepimiz çocuk sayılırız sonuçta, gireceğiz mumu yakacağız,  tarif edildiği gibi diğer mumların yanına dikecektik. Dilek yada dua edeceğiz ve hızlıca şöyle bir bakıp ilk soluğu kapıda alacağız diye plan yapıyorduk.

Biran duraksadım,  öğretmenlerimize gözüm ilişti, sanki üçü bir araya gelmiş hararetli bir şekilde bir konu hakkında gergin bir üslupla tartışıyorlar gibiydi.  2 Bulgar ve bir Türk öğretmen hangi konuyu tartışıyorsa artık, belli ki anlaşamıyorlardı.  Türk olan bayan öğretmen benim sınıf hocamdı. Belli ki anlaşamıyorlar ama hangi konuda onu henüz anlayamıyoruz, zaten anlamak da istemiyoruz, yorgunuz acıktık ve manastır ziyareti hiçte keyifli bir macera değildi bizim açımızdan.

Sınıf öğretmenimiz jest ve mimiklerini de kullanarak karşı çıkıyor, birşeyleri izah ediyor, fakat bir türlü karşı taraf  ikna olmak bilmiyor gibiydi.

Nihayet dedim,  geliyorlar, Bulgar öğretmenler sırayı düzene sokmaya çalışıyordu.

Giriyoruz nihayet derken olanlar olmuştu.

Türk öğretmen yüksek sesle çocuklar Türk ve müslüman olanlarınız  manastıra girip gezebilir, ama mum yakmak, dilek dilemek zorunda değilsiniz açıklamasını yaptı. Diğer iki  öğretmen zorla bizi içeriye sokmaya çalışırken, gerginliğin nedeni anlaşılmıştı.

Ramize* öğretmen kararını düzeltmek için tekrar seslendi; Manastırlara hiç girmeyeceksiniz. Sizin öyle yerlerde ne işiniz var, bizin dininizde mum yakmak , dilek dilemek yok, ben izin vermiyorum diye seslendi. Birden bu durum tüm grubu etkisine aldı, biz öğrenciler şaşkınız, bir öğretmen hayır derken diğeri ikisi hala bize kapıyı işaret ederek ilerlememizi buyuruyordu.

İşler biraz daha gerginleşmeye yönelmiş , manastırdaki görevli rahipler seslerden rahatsız olmuş, devreye girmişlerdi. Öğretmenlere dönerek, Allahın evinde bu yaptığınız olmaz, doğru değil, hele hele çocukların önünde bu kavga hiç olmaz, diyerek öğretmenlere yaklaşıyorlardı.

Manstır görevlisi bir papaz  ile öğretmenler, dakikalar süren diyaloktan sonra, uzlaşmaya varmışlar gibiydi sanki.  Girmek istemeyen öğrenciler girmeyebilir,  girenlerde mum yakıp dilek dilemek mecburiyetinde değil, anonsunu Ramize öğretmen yapmıştı. Gerginlik gitmiş yerine sessizlik gelmişti.

Ogün ben Ramize öğretmenim hakkında endişelenmiştim, ona bir şey olur diye çok korkmuştum. Hatta ne olur bir şey olmasın diye dua bile etmiştim. Sonraki günlerde kimseyle bu konuyu paylaşmamış kimseye anlatmak istememiştim nedense.

İşini çok severek yapan, benim de aynı zamanda sınıf öğretmenim olan Ramize öğretmenimin asıl branşı Rusça öğretmenliği idi. Biz ondan çok korkar ama  bir o kadar da çok severdik. İdealist bir eğitimci idi. Aslen Omurtaklıydı (Osman Pazarlı), özü sözü bir, sözünü hiç esirgemeyen, gözü pekti, adelet dağıtıcısı yürekli bir cevherdi. Belkide bu yüzden tüm öğrenci öğretmen ve veliler tarafından seviliyor olsa gerekti.

Yıllar geçti büyüdük. Olaylara yetişkin bir insan gözü ile bakmaya başlayınca, o gün yaşananların ne anlama geldiğini kafamda oturtabilmiştim. Sevgili öğretmenimizi ne kadar örnek almışım meğer. Ne zaman bir yerde bir haksız durum görsem, yıllar önce yaşadığım o anım geliverir aklıma. Hemen duruşum değişir, sözümü esirgemem, bağrıma taş basar adaletten şaşmam. Bazende kızanlar olur bana neden böylesin diye  sorarlar bana. Sırf bu özelliğin yüzünden, bazen mevki, bazen de çok maddi kayıplar veriyorsun diyerek kızarlar sistem ederler bana. Ama ben kulak asmam bilirim sebebini, üzerinde durmam gülümser geçerim.

Bedenen kuvvetli, yüksek seciyeli muhafız olarak yetiştirildiğimizi düşünüyorum.

Bizi bu kabiliyete ulaştıran, taşıyan, öğretmenlerime, özellikle asil duruş ve davranışlarıyla bana yol gösteren Ramize öğretmenime çok teşekkür ediyorum.

Öğretmenler!… Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli bu nitelik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.

Musta Kemal Atatürk.

Cevat ÇIRAK

27.02.2018

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

avtobus-61.jpg
* Ramize öğretmen hayal edilmiş bir karakter değildir. Gerçek , yaşanmış bir olay olmasına rağmen öğretmenimin izni olmadan deşifre edilmesini istemediğimden Ramize adı ile anılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çocuk Sevildiğini Nasıl Anlar ?

Çocuk sevildiğini nasıl anlar?

Çocuğun baktığı iki somut şey vardır.
1- Annem babam beni özlüyor mu?
2- Annem babam benimle zaman geçirmek istiyor mu?

İşten eve döndüğünüzde ne kadar yorgun olursanız olun çocuğunuza derslerini yaptın mı sorusundan önce; kızım/oğlum bugün doya doya oynadın mı ? sorusunu sorun. Eğer hayır cevabı alıyorsanız 15-20 dakika oynayın yeterli gelecektir. Anne babam beni çok seviyor bana değer veriyor mesajı alan çocuk sevgi dolu ve özgüvenli hissedeceğinden, sadece okulda değil tüm hayatı boyunca çok mutlu başarılı bir hayat yaşayacaktır.

Not: Prof.Dr.Doğan Cüceloğlu / İletişim Donanımları kitabının 15 bölümünden derlenmiştir.