Balkan Türklerinin Çocuklarına

Yahya Kemal Balkanlar Üsküp doğumlu ve doğduğu topraklara aşık bir milli şairimizdi. Ne zaman Balkanlardan konu açılsa aklıma hep Yahya Kemal gelir.

Bu dizelerine hayranım mesela;

Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la
Asya’dan
Bir bir diyâr-ı Rûm’a dağıldık
Sakarya’dan

Bu diziler hep bana memleketimi hatırlatır.

Kopartılmak zorunda kaldığımız güzelim Diyar-ı Rum toprakları hepimizin yürek yarası.

Balkanlar deyince önce Bulgaristan gelir aklıma.

Balkanlarda en çok Türkün yaşadığı topraklardır Bulgaristan.

Kuzeydoğu Bulgaristan Deliormanda, daha kuzeyde Dobrucada, güneyde Kırcaalide yoğun bir Evlad-ı Fatihan hala Türk ve müslüman olarak yaşamaya ve mücadele etmeye devam etmektedir.

Yahya Kemal ” Bir Türk’ün gönlünde nehir varsa Tuna, Dağ varsa Balkan’dır der.

Evet Balkan Türklerinin gönlünde hep ata topraklarında yarım kalmış hüzünlü özlem dolu hatıraları vardır.

Bu öyle bir yaradır ki merhemini tazeledikçe kapanmaz bir hal alır sürüp gider.

Rumeli Fatihi olarak bilinen Orhan Gazinin büyük oğlu olan Gazi Süleyman Paşa 1352 yılında Dimetokada Bulgarları yenmiş ve Avrupa Kapısını açmıştır.

İşte bu tarihten itibaren Osmanlının fetihleri devam etmiştir.

Yahya Kemalin şiirinde bahsettiği, Hacı Bektaş-ı Velinin öğrencisi Sarı Saltuk, Balkanların Osmanlılar tarafından fethedilmesinden önce Balkanlarda ve civarındaki bölgelere seyahat ederek insanlara İslâm’ı tebliğ eden bir derviştir.

Görüleceği üzere biz Balkan Türkleri 93 harbi olarak anılan Osmanlı Rus Savaşına kadar (1877-1878) Balkanları vatan bellemiş, beş asır bu topraklarda at koşmuşturmuş bir milletin evlatları olarak nam salmışız.

Maalesef Osmanlı’nın hazırlıksız yakalandığı 93 harbi bir yıl sürmüş ve İstanbul yakınlarında Yeşilköyde Ayastefanos Anlaşması imzalanarak son bulmuştur.

93 Harbi olarak adlandırılan savaşlar yoğun olarak Bulgaristan topraklarında gerçekleşmiş olduğundan, bu savaştan sonra Bulgaristan Türklerinin çileli, eziyet dolu, zülüm yılları başlamıştır.

Savaştan hemen sonra haksızlıklar ve zülümler başlamıştır.

1877-1886 yılları arasında Türk mektep ve medrese binalarının 1.500 (bin beşyüz) kadarı yıkılmıştır. (Kaynak 1)

Ayakta kalan diğer Türk okulları, yeni kurulan Bulgar Prensliği tarafından karşılıksız devletleştirilmiştir. (Kaynak 2)

Kısa bir süre sonra Bulgaristan Türkleri el birliğe ile yeniden okullarını toparlamaya başlamıştır. Bina ihtiyaçlarını karşılamak için Türk halkı mescitleri, misafir odalarını, hatta eğitime uygun olmayan ambarları okul haline getirerek çocuklarının eğitim ve öğrenimini sağlamaya gayret etmiş, öğrencilerini okulsuz bırakmamaya çalışmıştır.

Bulgaristan Türkleri 1894-1895 yılları arasında Türk okulları için 268.237 leva harcamıştır. Yapılan harcamanın sadece % 4 lük kısmı (11.946 leva) Bulgar hükümeti tarafından karşılanmıştır.

Her türlü imkansızlığa ve engellemeye rağmen 1894-1895 yılları arasında Türk toplumunun 1.300 ilk ve orta okul: bu okullarda görev yapan 1.516 öğretmen 75.582 Türk öğrenciye hizmet etmeye çalışmıştır. (Kaynak 3)

Türklerin yoğun gayretinin aksine Bulgar devletinin denetim ve yetkisi her geçen gün artmıştır. Osmanlı devleti ile yapılan ikili anlaşmalara rağmen, Bulgar hükümetleri üstlendikleri yükümlülükleri yerine getirmemiştir.

Halk Çiftçi Birliği döneminde küçük iyileşmeler olduysa da uzun sürmemiştir. 1923- 1931 askeri darbe döneminde Bulgaristan Türklerinin sorunları ve sıkıntıları artmaya devam etmiştir.

Bulgaristan Türklerinin fedakar öğretmenleri evlatlarının eğitimi için her türlü fedakarlığa göğüs germeye devam ederken Türkiye Cumhuriyeti Bulgaristan Türklerine yardımlar yapmaya devam etmiştir.

Türkiye Cumhuriyetinde yeni Türk harfleri ile ilgili kanun çıkmadan (1 Kaım 1928) Bulgaristan Yanbolu’da ilk yeni Türkçe harfler ile Yenilik gazetesi 13. Ekim 1928 tarihinde neşredilmiştir. Kısa bir süre sonra Turan (1928), Savaş (1929) , Rodop (1929), Halk Sesi (1929), Deliorman (1929) gazeteleri Latin harflerine geçmiştir.

Türk Öğretmenler Birliği Bulgaristan Türklerinin yeni harflerle eğitimi için hızla karar vermiş ve yeni Türkçe harflerle eğitime geçmiştir.

Bu arada Bulgaristan hükümeti boş durmamıştır. Sofyadaki Baş müftülük aracılığı ile yeni alfabeye muhalif bir tavır sergilemiştir. Arap Alfabesi ile basılan kitapların süresini 4 yıl geçerli olmasını müftülük sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin gayreti ile bu karardan vazgeçilmiştir.

Delioraman gazetesi bu haberi ”Arapça Yasaktır” başlığı ile basmıştır.

Halk dershanelerinin düzenlediği kurslar ile Türkler hızla yeni Türk alfabesini öğrenmeye başlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Bulgaristandaki Türklerin yeni harflerle eğitimine bu dönemde nakdi ve ayni desteklerde bulunmaya devam etmiştir.

Bu arada Sofya’daki Baş müftülük Türkiye Cumhuriyet rejimi aleyhine yazılara izin vermiştir. Böylece Cumhuriyet rejimine karşı olanlar ve olmayanlar olarak Bulgaristan Türklerini bölmek için için Bulgaristan devleti çaba sarfetmeye devam etmiştir.

Bulgaristan Türkleri her geçen gün planlı ve programlı bir şekilde sindirilmeye çalışılmış, zengin Türklerin mal ve birikimine bedavadan sahip olmak için çeşitli sindirme ve yıldırma politikaları ile göçe zorlanmışlardır.

Bu konuya somut bir örnek vermek gerekirse; 1934 yılında Bulgar Polis Müdürlüğünce hazırlanan bir talimatnameden alıntı yapalım.

” Biz yurdumuzda yaşayan Türkleri eritip Bulgar yapacağımızı hayal edemeyiz. Bu yüzden de Türkleri cehalet içinde tutmak, kültür düzeylerini en düşük seviyede tutabilmek için ekonomik açıdan da ayaklarının üstünde doğrulabilmelerine izin vermemek için ellemizden geleni yapmalıyız” (Kaynak 4)

Görüldüğü üzere sistemli ve planlı bir şekilde Bulgaristan Türkleri taciz edilmiştir.

Bundan sonraki yıllarda zorluklar devam etmiştir. 1941-44 yılları arasında Bulgaristan yöneticileri çeşitli bahanelerle Türk öğretmenleri görevden almış, Türk okullarını kapatıp, Bulgarlaştırma politikasını uygulama yolunu tutmuştur. (Kaynak 5)

9 Eylül 1944 tarihinde Bulgaristanda yeni bir dönem başlamıştır. Kısa bir süre sonra Bulgaristan Halk Cumhuriyeti Türk okullarını tamamen ortadan kaldırmıştır. Devlet 1946 yılında başladığı devletleştirme sürecini 1948 yılında tamamlamıştır. 1959 yılında Türk azınlıklık ilk ve orta okulları Bulgar okulları ile birleştirilmiştir.

Bundan sonraki yılları (1960 sonrasını) yazmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Hepimizin bildiği gibi 1990 yılına kadar devam eden sosyalist hükümetler Türk çocuklarına ana dillerinde eğitim hakkı tanımamıştır.

Bulgaristan Türklerinden başka Balkan ülkelerinde yaşayan Türkler sıkıntı çekmedi çok rahat yaşadılar diyebilir miyiz?

Bu sorunun cevabı hayırdır elbette.

Ben sizlere sadece en çok Evlad-ı Fatihanın yaşadığı Bulgaristandan bahsettim.

Eski Yugoslavya Romanya ve Yunanistanda yaşanan bire bir aynı olmasa bile yüzlerce örnek olay var elbette.

Yazıyı uzatmamak ve asıl hedefimize odaklanmak adına kısa tutuyorum.

Hele yakın geçmişte NATO askerlerinin gözü önünde Bosnada Srebrenitsada yaşanan acılarımız henüz çok taze.

“Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.”

Aliya İzzetbegoviç

Bu yukarıdaki sözler ne bir eksik ne de bir fazladır.

Ekleme yapmaya gerek olduğunu düşünmüyorum.

Görüleceği üzere çok kısa bir özet dahi durumun vahametini açıklamaya yetmektedir.

Oysa durum çok farklı olabilirdi aslında…

İmkanlar sağlandığı sürece çocuklarımız başarıya giden yolda yıldız gibi parlayacaktır.

Balkan Türklerinin çocukları zekidir, çalışkandır.

Çocuklarımıza olan güvenimiz eğitim öğretim anlamında tamdır.

Yaşanan bu uzun işkence ve zülüm döneminden dersler çıkartmamız kaçınılmazdır.

Bu kısa özetten sonra çocuklarımıza seslenmek istiyorum.

Sevgili Balkan Türklerinin kıymetli evlatları.

Bu yazıya neden gerek duydum?

Neden Balkan Türklerinin çocukları eğitim öğretim ve sonrasındaki iş hayatlarında üst düzey görev ve sorumluluk alamadılar bilin istedim.

Açıkça görüldüğü üzere çocuklarımız eğitim ve öğretim hayatlarında bilinçli ve planlı olarak

geri bırakılmışlardır.

Bu kabul edilemez durumu yıkmak gerekmektedir.

Engellerimizden kurtulma zamanı çoktan gelmiştir.

Büyük zorluklar ve sıkıntılar sürecinden sonra çok şükür yolumuzda büyük denilebilecek engeller kalmamıştır.

Balkan Türkleri asırlardır çok çeşitli badireler acılar sıkıntılar yaşadılar.

Başta Türk öğretmenleri ve aileleri olmak üzere yılmadan her konuda mücadele etmeye devam ettiler ve halen etmektedirler.

Balkan Türklerinin aydınları, planlı ve bilinçli bir şekilde, şiddet ve eziyetle ya kamplara sürüldü, ya göçe zorlandı, ya da kayıp oldular.

Balkan Türklerinin iş adamları geçmişte şiddet ve planlı işkence ve yıldırma politikaları uygulanarak göçe zorlandı, ellerindeki taşınır ve taşınmaz mallarına bedavadan el konuldu.

Balkan Türklerinin çocukları, çalışkan, akıllı, eğitime açık gençler olmalarına rağmen planlı ve programlı bir şekilde yozlaştırıldı, geri bırakıldılar.

Geçmiş dönemler incelendiğinde beyaz yakalı ve mavi yakalı olarak adlandırdığımız üst ve orta düzey yönetici kadrolarına bakıldığı zaman Balkanlardaki Türk çocuklarının çok az bir kısmının bu seviyedeki pozisyonlarda görev aldığını ve emek verdiğini görebilirsiniz.

Yeni bir dönemdeyiz artık.

Bu yukarıda saydığımız olumsuzluklar ve engeller özellikle Bulgaristan da yaşamaya devam eden çocuklarımız için artık büyük ölçüde geçerli değildir. Bulgaristanda demokrasi her geçen gün gelişmeye ve yükselmeye devam ettiği sürece, inanıyorum ki Türk gençleri yetenekleri ile göz dolduracaklar, çoktan hak ettikleri makam ve mevkileri söküp alacaklardır.

Türkiyeye göç eden ailelerimizin çocuklarına gelince. Sizler bu vatanın asil ve eşit yurttaşlarısınız. Önünüzde en ufak bir engel kalmamıştır. Balkanlardan gelen anne babalarınız Prof. Dr. İlber Ortaylı hocanın da belirttiği gibi Türkiyenin ara elaman ihtiyacını gidermiştir. Sınırlı ve kısıtlı imkanlarla anne babalarınız gerçekten büyük fedakarlık ile yeni düzende kendilerine yer bulmuş, binbir gayretle ayaklarının üzerine kalmasını bilmişlerdir.

Kısıtlı imkanlarla mucizeler yaşatan anne babalarınız Balkanlardaki özellikle Bulgaristandaki kısıtlı eğitim imkanları olmasına rağmen, harika işler başarmış, çalışkan insanlardır.

Anne babanızla ne kadar gurur duysanız azdır.

Siz gençlerimize düşen görevler büyüktür ve zahmetlidir.

Atalarımız geçmişte bu uğurda büyük bedeller ödemiştir.

Sizlerin önünde eğitiminize engel hiç bir sebep neden kalmamıştır.

Size güvenmek için onlarca neden sayabiliriz.

Ülkeyi yöneten kadrolar arasında en önde olmak en çok sizlere yakışacaktır.

Ülke yönetiminde sorumluluk almanız için her türlü destek ve fedakarlığa hazır olduğumuzu bilmenizi isteriz.

Özetlemek gerekirse.

Derler ki her göçmen ailesinin anavatanında 3 dönemi vardır, her aile bu üç dönemi sırasıyla yaşar.

Peki nedir bu üç dönem?

Hadi hep birlikte bakalım.

1- Dönem, yeni düzene alışma tanıma ve yer edinme dönemi.

Biz aile büyükleri (dedeler, büyük anneler) ve daha sonra anne babalar ve onların çocukları bu dönemi tamamladık diye düşünüyorum.

Geldik, yerleştik, uyum sağladık, öğrendik ve mücadeleye devam ediyoruz, her zaman bugünkü halimize şükür etmeye de devam ediyoruz.

2- Dönem, kazanmaya başlama dönemi, toplumda saygınlık ve itibar dönemi,

İşte şimdi sıra sizde.

En iyi okullarda okuyacaksınız.

En yüce görevlerde çekinmeden korkmadan sorumluluk alacaksınız.

Yaptığınız işten gurur duyacaksınız.

Biz size inanıyor ve güveniyoruz.

Büyük Atatürk Cumhuriyetimizin ilk yıllarında yurt dışına eğitim almaları için gönderdiği gençlere yazdığı mektupta “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum; alevler olarak geri dönmelisiniz.” diye uğurlamıştır.

Gençler atasını mahçup etmemiş ve alev olarak yurda dönerek vatanlarına olan borçlarını çok çalışarak ödemişlerdir.

İşte bu dönem sizin döneminiz olacaktır.

Biz Balkan Türkleri yıldızlarımızı deniz kıyısından ya da göklerden toplamıyoruz.

Bizler yıldızlarımızı akıllı, planlanlı, disiplinli ve çok çalışarak kendimiz yetiştiriyoruz.

Bizim yıldızlarımız gençlerimizdir. Sizlere olan güvenimiz tamdır.

3 – Dönem, Atalarının izlerini aramaya başlama, köklerini arama dönemi,

Bu dönemi de bizler başlatacağız, sizler peşimizden gelecek bayrağı bizden devralacak ve layık olduğu hak ettiği yere Rumeli Beylerbeyi snacağını dikeceksiniz. Üçüncü aşamaya sizin de çocuklarınız katılacak omuz verecekler, ve her şey çok güzel, çok parlak ve muhteşem olacak.

Neden derseniz bizim geçmişimiz karınlık değil, gurur duyulacak bir geçmişimiz ve tarihimiz var.

Nereden gelip nereye gittiğimiz hilesiz hurdasız çok net.

Bu üçüncü aşama önemli ve elzem bir aşamadır. Neden çok önemli ve gerekli derseniz ?

Cevabım hazır;

Kaşgarlı Mahmut Divan-ü Lugati’t Türk adlı eserinde şöyle der: ’Soyunu bilmeyen nesilden, güçlü bir gelecek inşa etmesini beklemek hüsran olur.’ diyerek rotamızı belirlemiştir.

Bilmem anlatabildim mi?

Durun bitmedi, bir şey daha var;

Unutmayalım ki Balkanlar diye bir Türk yurdu vardır. Bunun
üzerinde saldırgan emeller besleyecek değiliz, ama bunu
bilmek ve tanımak zorundayız.
İmparatorluğun Son Nefesi / İlber ORTAYLI

Sanırım şimdi daha net ve anlaşılır oldu.

Sakın ola Ata yurdunuzu unutmayasınız, sakın ha, çünkü, tarih tekerrürden ibarettir. Gün gelir tarih bizi Balkanlara davet eder kim bilir!

Sevgili gençler Türkiyede de okumak kolay değil falan gibi gerekçeler sıralamayın, teferruata takılmayın. Muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur.

Hadi yazıya nokta koymadan önce bir şey daha hatırlayalım, öyle vedalaşalım.

“Türkiye Cumhuriyetinin, özellikle bugünkü gençliğine ve yetişmekte olan çocuklarına hitap ediyorum: Batı senden, Türk’ten çok geriydi. Manada, fikirde, tarihte bu böyleydi. Eğer bugün batı teknikte bir üstünlük gösteriyorsa, ey Türk Çocuğu, o kabahat da senin değil, senden öncekilerin affedilmez ihmalinin bir sonucudur. Şunu da söyleyeyim ki, çok zekisin! .. Bu belli. Fakat zekânı unut! .. Daima çalışkan ol…”

Mustafa Kemal Atatürk

Saygılarımla

Cevat ÇIRAK

26.07.2020

Kaynak 1 : Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım Sayfa 166

Kaynak 2 : Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım Sayfa 166

Kaynak 3: Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım.

Kaynak 4: İsmail Cambazov, Balkanlarda Türkler ve Müslüman azınlıklar. Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım. S.174.

Kaynak 5: Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri/ Do. Dr. Bülent Yıldırım. S. 175

Diğer kaynaklar: İslam ansiklopedisi, vikipedi,

Özellikle Doç. Dr. Bulent Yıldırım’ın son kitabı olan Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri kitabını okumanızı tavsiye ederim.

EFSANE DERBİ

(Bulgaristan Eski Cuma Boğazkesen- Muratlar Köyleri Futbol Derbisi )

Eski Cuma ilinin doğusunda üç güzel köy, birlik beraberlik içinde yaza hazırlanıyorlardı.

Muratlar, Boğazkesen, ve Yeni mahalle köyleri birbirinden kız alıp vermişlerdi.

Bakmayın siz üç ayrı köy olduklarına, üç kardeş gibi üç mucize şirin köy

Öyle köyler ki herkes birbirini tanır, herkesin iyi kötü komşu köyle bir anısı vardır.

Hangi köyde güzel bir gelişme olsa hep birlikte gülüp, gerektiğinde hep birlikte ağlamasını da

bilen üç kafadar köy.

Hepsi iyi yürekli mert çalışkan Anadoludan göçe eden Türklerin kurduğu Türk köyleri

Neden öyle diyorum elimde sağlam kaynaklar var.

Osmanlının tahrir defterlerine baktığınızda görürsünüz,

Anadoludan göç etmiş yörüklerinin 15 yüzyılın başlarında Balkan topraklarına

deli orman eteklerine kurdukları ilk köyler bunlar.

Yani daha Anadolunun büyük bir kısmı Osmanlı Türk toprağı bile değilken

Osmanlı İmparatorluğu toprağı bu köyler.

Bir yüce milettin evlatları bu köyler, şanla şerefle Türklük aşkıyla yanıp tutuşan bu

topraklar her zaman Türklük kokar, Anadolu kokar, mis gibi insanlık kokar.

Yahya Kemal Beyatlı üstadımızın ”Bütün o topraklar Türklük kokuyor” dediği

topraklardasınız rahat olun, yabancılık çekmezsiniz, hangi kapıyı çalsanız tanrı misafiri

olarak baş tacı edileceğiniz Türk topraklardasınız yani.

Ne güzel değil mi oralarda doğduk, yeşile gürül gürül akan suyuna, gür ve sık ormanlarına

kurban olduğumuz topraklar.

Hani Yahya Kemalin ” Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene” diye seslenip

unutamadığımız topraklar.

Biz Muratlar, Boğazkesen ve Yeni Mahalle çocukları çok iyi biliriz kıymetini, her zaman

anarız , imkan buldukça ziyaret ederiz, imkan yoksa anılarımızda yaşatır anarız,

bir yolunu bulup yaşatırız yani.

İşte dostlar ben size yine bu köylerde yaşanmış büyük bir olaya,derbi maçına götüreyim

diyorum.

Bu üç köyün gençleri arasında ne zaman bir futbol maçı oynansa derbi maçıdır her zaman.

Sanırsınız ki Fenerbahçe Galatasaray derbisi oynanacak.

Hayat durur, o derece yani.

Bütün çevre köylerde bile olay olur, kulaktan kulağa yayılır.

Deliorman eteklerinde şampiyonluk şarkıları, eğlenceler yapılır, maç sonucu ne olursa olsun

her zaman dostluk kardeşlik güzellik kazanır.

Evet dostlar muhteşem bir giriş yaptıktan sonra gelelim asıl konumuza.

Bir pazar günü ama öyle her hangi bir pazar günü değil.

Güneşin daha sabahtan gülümsemeye başladığı bir keyifli heyecanlı pazar günü.

Yılı bin dokuz yüz seksen, takvim ayın dördünde durmuş gibi sanki.

Aylardan mı ne* ?

Bilenler henem anlayacaklar…

Erguvan çiçeklerinin açmaya başladığı bir aydayız.

Komşu köyler de dahil, herkes haftalar öncesinden bu maçla yatar bu maçla kalkar olmuştu.

Büyük derbinin, maçın sonucu tahmin edilmeye çalışılıyor, o büyük günü bekliyorlardı.

Nihayet o gün gelmişti.

Ev sahibi takım daha güneş yüzünü göstermeden hazırlıklara başlamıştı.

Maç erken bir saatte oynanacaktı.

Maç saati sabah 10 olarak belirenmişi.

Bu nedenle Dobruca stadında hummalı bir çalışma devam ediyordu.

Koca Boğazkesen köyünün yaşlısından gencine gözüne bir gram uyku girmemişti,

Maç saati yaklaştıkça heyecen tırmanıyor, tansiyon arttıkça zaman geçmek bilmiyordu.

Davut annenin bahçesinde ve saksılarında çiçek kalmamıştı.

Davut anne çiçeklerini ne kadar çok severdi oysa,

Çiçek istemeye gelen kimseyi kırmak da istemiyor fakat verdikçe de içi cız ediyordu.

STRELA (OK) Boğazkesen futbol takımının adıydı, çok anlamlıydı.

Misafir takımın adı MILNİYA (YILDIRIM ) olarak bilinir ve tanınırdı.

Maçın başlama saati gelmeden çok önce STRELA (OK) takımı sahada hazırlıktaydı.

Isınma haraketleri başlamış, misafir takım MILNİYA (YILDIRIM) bekleniyordu.

Büyük derbi maçlarında stat daha erken dolar ya hani,

İşte Boğazkesen köyünün Dobruca stadı bugün seyirci rekorları kırıyordu.

Koca köyde hayat dumuştu, büyük küçük herkes stada akın akın geliyor , sahanın etrafından

insan selinden geçilmiyordu

Köyün kızları Davud anneden ve evlerinden alıp getirdikleri çiçekleri maç saatinde

sabırsızlıkla vermek için can atıyordu.

Boğazkesen Strela takımı kadrosu belliydi

1- Alkin Erecep – Kaleci

2- Feyzullah Molla

3- İzzet (Muallim) Hatip – kaptan

4- Sabri Mehmet

5- Salim Aziz

6- Erecep İlyaz

7- Sebahattin Seyit

8- Fevzi Berber

9- Fevzi Çakmak

10- Salih Davut (Kempes)

11- Mümin Adil

Yedekler

12- Embiye Nasuh (kaleci)

13- Ahmet Mehmet

14- Sebahattin Macar

15- Şevket Macar

16- Muzaffer Adem

17- İvan Todorov

18- İliya İvanov

Çok iyi çalışılmış en iyi kadro kurulmuştu.

İşin hiç şakkası yoktu, STRELA takımı bu maçı kazandığı taktirde bir üst lige çıkacaktı.

Hiç hata yapmadan etkili bir futbol için seyirce etkisi dahil her şey düşünülmüş,

ilmek ilmek işlenmişti.

Saatler dokuzu biraz geçerken misafir takımı getiren Rus malı GAZ Marka kamyon köy

meydanında göründü, önce sesi sonra kendisi stada doğru ilerlemiş ulaşmıştı.

Kamyondan inen Misafir takım oyuncuları kalabalık ve yoğun tezahürat ve coşkuyu görünce

şaşırmış heyecanlarını gizlemeye çalışmış olsalar bile nafileydi.

Misafir takım Boğazkesen köyünedeki hafif eğimli Dobruca stadında çok maç oynamıştı, ama

hiç böyle bir atmosferle karşılaşmamışlardı.

Seyirci akın akın gelmeye devam ediyordu.

Köyün genç kızları ellerindeki çiçekleri misafir takım oyuncuları için hazırlamadıklarını

hemen belli etmişlerdi.

Sevgi ve yoğun bir seyirci desteği ile çiçekler ev sahibi oyuncularına bir bir veriliyor,

alkışlar 5-6 km uzaktaki Yeni Mahalle köyünden bile duyuluyordu.

Boğaz kesen gençleri futbolcularını çiçeklere boğarken misafir takım oyuncuları olanı biteni

şaşkınlıkla izliyorlardı.

Yoğun bir duygu atmosferine girilmişti.

Maçın başlamasına dakikalar kalmıştı.

Hakemler Eski Cuma’dan gelmişti.

Çok ciddi bir maç yönetecekleri yüzlerindeki ifadelerine yansımıştı.

Başlama düdüğü çalmadan önce önce top kontrol edildi, sonra saha ve file direkleri kontrol

edildi.

Sıra futbolculara gelmişti,

Orta hakem ve yan hakemler tek tek sahadaki futbolcuları saydı, gerekli notları aldı.

Sonra misafir Muratlar Köyünün futbolcuları sayıldı.

Muratlar Köyü MILNİYA (YILDIRIM ) takımı kadrosu şöyleydi

1- Mustafa Mehmedov (Kara Mehmedin oğlu)

2- Emrullah Halilov

3- Mehmet Tıkız

4- Hüseyin Ahmedov

5- Müşreddin Selimov

6- Remzi Habilov

7- Muhiddin Mustafov

8- Sabri Ahmedov

9- Goşo Gvatkov

10- İbrahim Osman (kaptan)

11- İsmail Hilmiyev

Yedekler

12- Netko Hristov

13- Şeşik Hasanh

14-Pele

15- Rami Tepeli

16- Yusuf Osman

Boğazkesen Köyü Muhtarı Bahriye Hanım da taraftarların arasındaydı.

Muratlar köyünün muhtarı Bay Mitko sabah erkeden ava gitmiş olduğundan

maça av tüfeği ile gelince herkes önce bir şaşırmıştı, fakat maçın atmosferi bu olağan dışı

durumu hemen unutturmuş, dikkatleri hakemin başlama düdüğüne çevirmişti.

Orta hakem düdüğünü ağızına götürdü.

Düdük daha başlama vuruşunu çalmadan seyirciden gelen aşırı yoğun tezahüratın

sesleri ile maç başlamıştı.

Boğazkesen köyünün STRELA (OK) takımı öyle hızlı bir başlangıç yapmıştı ki, misafir takımın

oyuncuları bu maçı daha ilk dakikalarda ne kadar zorlu geçeceğini anlamışlardı.

Gerçekten işleri çok zor görünüyordu.

Maçın sonucunu daha ilk dakikalarda kimse tahmin edemiyorken olanlar olmuştu.

Başlama düdüğünden çok az bir zaman sonra ev sahibi takımından Fevzi aldığı uzun

pas ile misafir takımın defansının arkasınsa sarkmış ve ustaca bir vuruşla takımını bir sıfır

önce geçirmişti.

Boğazkesen Köyü meşhur Dobruca bayırı stadı daha önce hiç böyle bir taraftar uğultusu

yaşamamıştı.

Köyün gençleri adeta çoşmuştu.

Yer gök Strela (Ok) sesleri eşliğinde inliyordu.

Misafir takımın muhtarı Bay Mitko yerinde duramıyor, söyleniyor ama bir yandan daha

erken daha erken her şey değişir diye teselli arıyordu.

Muhtar Mitko’nun yanında bulunan Muratlar köyünün diğer ağır misafirleri

Bay Goşo Kirov ve Muhtarın MVR (Emniyet Teşkilatı) de çalışan

oğlu Goşo Mitkov da oradaydı.

Güneş yavaş yavaş hayata ve bu güzel güne hem gülümsüyor,

hemde biraz daha yükselerek ışınlarını dik olarak göndererek

ateşli seyircinin ateşini biraz daha yükseltiyordu.

Ev sahibi takım için hayati bir maç oynanıyordu, maç sonunda bir üst lige terfi etmeleri söz

konusuydu.

Haftalarca bu günü düşünerek hazırlık yapmışlardı.

Bu maç kesin bir şekilde net bir skorla kazanılacaktı, başka bir alternatif görünmüyordu.

Bu yüzden misafir takımın ağır misafirlerinin ne düşündüğü çok önemli değildi.

İlk yarı çok hızlı başlamış, ev sahibi takımın bitmek bilmeyen atakları misafir takımı

yormaya başlamıştı.

Hava ısınmaya başlamışken ev sahibi takım Kempes lakaplı 10 numaralı Salih Davutun çok

güzel bir plase gölü ile galibiyeti adeta perçinlemişti.

Daha ilk yarının ortalarında net bir sonuca doğru gidiliyordu.

Boğazkesen Köyü sanki en büyük bayramlarından birini yaşıyordu.

Ahali coşmuş, sevinç sesleri yeri göğü inletmeye başlamıştı.

Misafir takımın bir köşeye sıvışan seyircilerinde homurdanmalar başlamıştı.

Durumun daha da kötüye gideceğinden korkuluyordu.

Misafir takım taraftarlarının ortak görüşü bu yöndeydi.

Fakat ev sahibi takım çoşmuştu bir kere.

Akınlar durmadan yenileniyor, atak üstüne ataklar sürekli tazeleniyordu.

Bitmek bilmeyen bir hırsa daha fazla gol atmak için canla başla çalılıyordu.

Seyircinin sihirli gücü ile futbolcular adeta bir ok gibi yeniden yeniden fırlatılıyor

hedefi vurmaya çalışıyorlardı.

Bitmek bilmeyen akınlar ilk yarının bitmesine yakın yine sonuç veriyordu.

Önündeki rakipleri tek tek çalışmayarak hızla rakip kaleye yönelen 7 Numaralı Sebahattin

Seyitin gölü tabelayı tekrar değişmiştirmiş durum 3-0 olmuştu.

Muratlar Köyü futbolcularında moral diye bir şey kalmamış, hezimetin boyutu tahmin

edemez duruma düşmüşlerdi.

Muratlar takımın 11 numaralı futbolcusu İsmail Hilmi o sıralar Varna’da askerdi.

Sırfı bu özel büyük maçı kaçırmamak için izin almış maçı izlemeye gelmişti.

Aslında oynamayı hiç düşünmemişti ama ısrarlar üzerine hayır diyememişti.

Fakat şimdi çok farklı düşünüyordu.

Ne zaman köyünün maçı olsa kışladan izin alarak köyüne dönen İsmail maçtan sonra bir çok

zaman köyün muhtarı tarafından taksiyle birliğine gönderiliyordu.

Muratlar Köyü Muhtarı Bay Mitko İsmaili Köyün taksicisi Rafi Hasanla Varna’ya birliğine

götürüyordu.

Ama bu sefer gidişat kötüydü, böyle olmayacağını sadece İsmail değil herkes tahmin

edebiliyordu.

Hatta İsmail daha önce muhtar Bay Mitko’yu kızdırdığı günleri hatırlamıştı.

Bir bir İsmailin aklına daha önce kendi köy takımına karşı oynadığı Yeni Mahalle maçları

geliyordu.

İsmail Kendi köy takımını bırakmış komşu köy Yeni Mahallenin takımına transfer olmuştu.

Kendi yetiştiği köy takımına karşı oynarken gol ve göller atmış sonra da olanlar olmuştu.

Köyün Muhtarı Bay Mitko annesi fırında ekmek satıcısı olduğu halde İsmaile ekmek bile

vermemişti.

Hatta İsmailin Yeni Mahalle takımı adına kendi köy takımına attığı gölden sonraki akşam

muhtar Bay Mitko köy meyhanesine girmesini bile yasaklamıştı.

İsmail Bunları düşünürken felaket üstüne felaketin geleceğini tahmin edemiyordu.

Olanlar olmaya devam ediyordu.

İlk yarının son dakikaları oynanırken seyirciler kempes kempes diye tezahürat yapmaya

başlanmıştı.

İsmail top santraya konduktan sonra 10 numaralı Kempes lakaplı

futbolcusu Salih Davutun gölü göl attığını anlamıştı.

Durum daha ilk yarıda 4-0 olmuştu.

Ama fırtına devam edecek gibiydi.

Başlama vuruşu yapılmadan ilk yarının bittiğini düdüğün sesi ilan etmişti.

Boğazkesen çocukları coşmuştu bir kere, yer gök bayram ediyordu.

Dobruca mahallesi, mahalle olalı böyle bir bayram ne görmüş ne de duymuştu.

Boğazkesen köyünün en son kurulmuş mahallesinde bulunan Dobruca stadında

normal zamanlarda toplar aşağıki kaleden bazen taaa köy meydanına kadar indiği çok

görülmüştü.

Ama bugün böyle bir şey söz konusu değildi.

Sahanın etrafı seyirci yoğunluğu nedeniyle adeta bir insan duvarı ile kapanmıştı.

Dobruca Mahallesi köye 1940 yılında Romanyadan geri alınan Dobruca bölgesinden köye

nakledilen Bulgar aileler tarafından kurulmuştu.

Köy stadının bulunduğu mahalle daha önce hiç böyle bir bayram yeri ve atmosferi

yaşamamıştı.

Fakat hala maçın ikinci yarısı oynanmamıştı.

Boğazkesen köyü takımı bayram ederken misafir takım adeta maçın bir an önce birmesini

bekliyordu.

İlk yarı sadece ev sahibi takım için başlıyor gibiydi.

Misafir takım prosedürün tamamlanması çin sahaya çıkıyordu.

İkinci yarı başladığında misafir takım tekrar saldırmaya başlamıştı.

4-0 galip takımın kaptanı hem oyunu yönetmeye çalışıyor hemde maçtan önce rakip takımla

yaptığı konuşmaları ve iddialı bahisleri aklına getiriyor gülümsüyordu.

Rakip takımdan tornacı Sabri çok büyük laflar etmişti. ”Bu maçı kaybedersek bu topu

yiyeceğim demişti.” İzzet kaptan hem hatırladıkça gülümsüyor hemde büyük zaferi

coşkuyla kutlamak için 90 dakikanın bitmesini bekliyordu.

İzzet kaptan aynı zamanda Muratlar köyünde öğretmendi,

Karşı takımda öğrencileri de vardı.

Bunlardan biri de Varna’da askerlik yapan ve şu anda sahada 11 numara ile rakip takımda

oynayan İsmaildi.

İsmail maçtan önce daskale (öğretmen) diye seslenip üç parmağını göstererek uzaktan en az

üç atacağız diye takılıyordu.

İzzet hoca da sanki içine doğmuş gibi beş parmağın yetmez diğer elindeki parmaklardan da

ilave et diye seslenmişti.

Kim bilir daha ne iddialı laflar ediliyor ya da edilmişti.

Boğazkesen köyü takımı kaptanı bunları düşünürken acaba rakip takımın oyuncuları ne

düşünüyordu.

Rakip takım ikinci yarıdaki fırtınanın dinmesini bekliyordu,

Maalesef işler bekledikleri gibi gitmiyordu.

Fırtına sağanak göle dönüşmüştü.

Maç devam büyük bir heyecanla devam ediyordu…

Misafir takıım 9 numaralı Fevzi Çakmakın attığı nefis gölle tekrar coşmuş tabela yeni bir gölle

süslenmiş ve durum 5-0 olmuştu.

Boğazkesen Köyünde erguvan mevsiminde mucizeler yaşanıyordu.

Misafir takımın kaptanı İbrahim maçın artık dönmesi mümkün değildir diyordu içinden.

Maç sanki yeni başlamış gibi tekrar başladığında artık herkes başka hesaplar peşindeydi.

Boğazkesen köyü meyhanesi maçtan sonraki bankete hazırdı hazır olmasına da,

işler çok değişmişti.

Hesapların yeniden yapılması gerekiyordu.

Daha önce böyle bir kalabalık yaşanmamıştı.

Acaba kebapçeler (kebap) yeterli olacak mıydı.

Mastikalar, konyaklar rakılar tekrar tekrar sayıldı, bir kamyon yeni bira gelmişti ama yeterli

olacak mıydı?

Hemen hazırlıklar yapılmalıydı, stoklar yeterli gelmezse diye komşu köylerin meyhaneleri ile

görüşüldü. Hava güzeldi dışarıda da oturulurdu ama bu masalar yeterli gelmez ise

tahtalardan ve kasalardan da uyduruk masalar yaparız diye düşünüldü.

Meyhane bayrama hazırlanırken sahadan yine gooool diye sesler yankılanıyordu.

Evet yine yer gök inliyordu, ve bu sefer bugün çok iyi oynayan Kempes şanına yakışan

kapanışı yapmıştı.

Kempes Salih günün kahramanı olmuştu.

Maç bittiğinde tabelada

STRELA:6 — MILNİYA: 0 yazıyordu.

Davut anneden alınan çiçekler Boğazkesen köyünü bahçeye dönüşmüştü.

Köyün yakışıklı gençleri, güzel kızları, yaşlısı genci takımın yıldız futbolcuları ile halay

çekiyorlardı.

STRELA takımı bir üst lige çıkmıştı.

Komşu köyün muhtarı Bay Mitko çoktan köyüne doğru yola çıkmıştı.

Tornacı Sabri topu yiyeceğim demişti ama yemiyecekti.

İsmail Rafi Hasının taksisiyle Varnaya gidemeyeceğini artık tahmin etmiyor çok iyi

biliyordu.

Boğazkesen Köyü zaferlerin en güzeline en değerlisine büyük kalın harflerle

bir şanlı imza atmıştı.

Ama her zamanki gibi sayılacaktı her şey.

Maçın kaybedeni yoktu, kardeş kardeşinden bir şey kazanmak için hiç çalışır mıydı?

Kazananı çok kaybedeni olmayan bir maç oynamış ve bitmişti.

Şimdi sıra meyhaneye gidip maçın keyfini çıkarma vaktiydi.

Kardeş kardeşe düşman olabilir miydi?

Balkanlar öyle bir coğrafya değildi.

Balkan Türkleri sadece bir oyun oynamış ve gene eğlenerek bitirmesini bilmişlerdi.

Sıra bir sonraki maçta değildi.

Sıra güneşli sımsıcak uzun keyifli bir pazar gününü tatlıya bağlama günüydü.

Muhtar Bay Mitko köyüne ulaşmış evinin kapısından gimeye çalışırken hiç yemek yemeden

hemen biraz yatıp dinlenmeyi düşünüyordu.

Boğazkesen köyünde banken (ziyafet) yeni başlamıştı.

Kebapçe kokuları dalga dalga üç köyün üzerinde rotasız gemi gibi bir o yana bir bu yana

savrulup duruyordu.

Aylardan erguvanların açtığı aydı

Tarih 1980 yılını gösteriyordu.

Balkanlar son beşyüz yıldır olduğu gibi kim ne derse desin Türklük kokuyordu.

Ertesi gün hayat kaldığı yerden devam edecek, fakat bu maç tarihe geçecekti.

Yazımızı bitirmeden önce 40 yıl önce yaşanmış bu güzel anımızı yad ettik, hatırladık. İlber Ortaylı hocamızı da anmak için fırsat oldu.

İmparatorluğun Son Nefesi adlı kitabında;

“Balkanlar diye bir Türk yurdu vardır. Bunun üzerinde saldırgan emeller besleyecek değiliz, ama bunu bilmek ve tanımak zorundayız.”

Bizde bilmeye anmaya anlamaya ve gelecek nesillerimize aktarmaya devam ediyoruz edeceğiz …

Cevat ÇIRAK

23.04.2020

Notlar:

1- Katkılarından dolayı Boğazkesen Köyünden İzzet Paksoy muallime, Muratlar Köyünden İbrahim Yılmaz ve İsmail Yılmaza teşekkür ederim.

2- Ekli fotoğraf maçın oynandığı Muratlar köyü kadrosunu temsil etmemektedir. Fotoğraftaki kadro Muratlar köyünün daha sonraki yıllardaki köy takımı kadrosudur. O yılları hatırlatması nedeniyle sembolik olarak eklenmiştir

*Maçın oynandığı gerçek tarih Eylül ayı sonu Ekim başıdır.

Karıncanın Kerameti

Cemal bu sabah telaşla uyanmadı

Her sabah ki telaşından eser yoktu.

Kalktı çok sakin bir şekilde önce traşı gelmiş mi onu kontrol etti.

Bugün her şey mükemmel olmalı dedi içinden.

Özenle traş oldu, sonra duş aldı.

En güzel kıyafetlerini giydi.

Özel günler için sakladığı parfümünden sıktı.

Sonra saate baktı, saat her sabahki kalktığı saatten erkendi.

Evinin kapsını kapatırken bir şey unttum mu diye dönüp arkasına bakmadı.

Oysa her sabah evden çıkmadan önce her şeyi en az iki kez kontrol ederdi.

Cemal bugün sanki gidip de tekrar dönmeyecekmiş gibi haraket ediyordu.

Otobüs durağına vardığında yine saatine baktı, en az yarım saat erken gelmişim dedi.

Neyse ki aylardan hazirandı, beklemesinde bir sakınca yoktu.

Her zaman gazete okuyan Cemal bu sabah otobüs durağının direğine yaslanmış duruyordu.

Çok anlamsız bir duruştu bu, gözlerini bir boşluğa sabitleşmiş sanki donup kalmıştı.

Zamanın nasıl geçtiğini anlamadı Cemal. Otobüs geldi yolcular binince haraket edildi.

Otobüs tıklım tıklım doluydu, yolcular terle karışık her şey kokuyorlardı,

Hele o sarımsak kokusu yok mu, aç olan midelere zehir gibi geliyordu.

Her sabah bu kötü kokulardan rahatsız olan Cemal bu sabah oldukça sakin ve huzurluydu.

Kimseye laf etmiyor, içinden söylenmiyordu, tam tersi yüzü etrafa gülücükler saçıyordu.

Her sabah birlikte yolculuk ettiği arkadaşları bile bu duruma anlama verememişlerdi.

Kimse otobüste hayırdır Cemal deme cesaretini gösteremedi, sadece baka kaldılar.

Cemal olduğu yerden ara sıra gelinen durağı kontrol ediyordu.

Bir şey daha yapıyordu Cemal, belirli aralıklarla sağ cebine eline sokuyordu.

Belli ki cebinde önemli bir şey vardı, ama ne olduğunu kimse bilmiyordu.

Karaköy vapur iskelesi durağında otobüsten indi Cemal.

Oysa bu durak onun her sabah indiği durak değildi.

Cemal her sabah kapalı çarşı durağında iniyordu.

Arkadaşları Beyazıt durağında inmişlerdi ama meraktan çatlıyorlardı.

Cemal halletmem gerken bir işim var demişti sorduklarında.

Başki hiç bir bilgi yoktu arkadaşlarının elinde, bu yüzden merak ediyorlardı.

Bu durum hiç normal bir durum değildi, lakin kimseden bir tahmin çıkmıyordu.

Bu arada Cemal biletini almış adalar vapuruna binmişti.

Vapur Karaköy limanından haraket ettiğinde adeta düdüğüyle yeni doğan güneşi

selamlıyordu.

Adalar vapuru burnunu Haydarpaşa limanına doğru çevirdiğinde manzara muhteşemdi.

Sabah mahmurluğu ile yeni güne merhaba demeye kalkan Kız Kulesi karşılarındaydı.

Muhteşem manzara karşısında büyülenmemek imkansızdı,

birden martı sesleri vapurun motor sesini unutturmuştu, yolcuların keyfi yerindeydi.

Vapurdaki simitçinin keyfi daha çok yerindeydi. Herkes birer ikişer simit alıyor

martılarlarla paylaşıyordu.

Hatta bazı yolcular peş peşe ellerindeki simit parçalarını havaya atıyor martılar

yakalayanınca keyiften dört köşe oluyorlar, tekrar simitçi diye haykırıyorlardı.

Kız kulesi ne martılara kulak asıyor, nede yolcuların

martı doyurma yarışı ve telaşı ile ilgileniyordu.

Kız kulesine kendinden beklenen nazı ve ihtişamı sergilemekle meşguldu.

Güneş yükseldikçe kız kulesinin güzelliği vapurun yolcularını ihtişamı ile mest ediyordu.

Cemal içinden, evet dedi doğru seçim yaptım, olacaksa böyle güzel olmalı dedi.

Vapur artık İstanbul boğazından çıkmış karşı adalara doğru yol alıyordu.

Vapur denizin dalgaları ile boğuşurken Cemal kararını vermişti, Heybeli adasında inecekti.

Vapur Burgaz adadan başlayarak yolcusunu sırasıyla indirmeye başlamıştı.

Sıra Heybeli adaya geldiğinde Cemal anonsu duydu oturduğu yerden kalktı, ve yürüdü.

Heybeli ada hafta içi olduğundan ve çok erken saatler olduğundan olsa gerek sakindi.

Sokaklarda İstanbuldaki işlerine yetişmeye çalışan çalışanlar dışında pek kimse yoktu.

Esnaf yeni güne hazırlanıyor, güzel yaz havasının etkisiyle bazıları keyifle ıslık çalışıyordu

Cemal İstanbulda başka yeşil orman olan bir yer bilmiyordu. Ama bu adayı da çok sevmişti.

Yıllar önce bir arkadaşının ısrarı ile Heybeli adaya gelmiş görmüş ve çok beğenmişti

O yüzden burayı seçmişti. Tekrar sağ elini sağ cebimine soktu, cebini kontrol etti.

Evet hala yerindeydi, duruyordu, rahatladı ve yürümeye devam etti.

Yolu takip ederek Heybeli adanın istanbulu geniş açı ile gören burnuna geldi.

Şöyle bir etrafına bakındı, en doğru yeri seçmeliydi, biraz daha yukarılara yürüdü.

Evet dedi bu iki ağacın altı hem çok gölge değil, hemde çok güneş görmüyor dedi

Cemal ne sıcağı çok severdi ne de çok serin havayı, ılık olmalıydı oturacağı yer.

Önce yere gelişigüzel bırakıverdi kendi, çimenler daha tam olarak kurumamıştı,

ama çok kulak asmadı, pantalonuma zaten bundan sonra çok ihtiyaç olmayacak dedi içinden

Biraz uzanayım dedi hemen sonra ayakkabılarını da çıkartacaktı.

Sırt üstü olarak koca gövdesini çimenlere teslim ediverdi Ceamal

Uzandığı yerden güneş hafifçe onu rahatsız ediyordu ama olsundu, keyfini çıkartayım dedi.

İki elini başının altına yastık yaptı. En sevdiği haraketlerden biriydi bu sır üstü pozisyonu

Sonra gözlerini hafifçe kapadı, bir kaç dakika kafasını dinlemek istedi.

Ama evdeki hesap çarşıya uymadı.

Gözlerini kapar kapamaz aklına köyü geldi.

Yemyeşil suyu bol köyündeki anıları canlandı.

Cemal Deliormanlıydı, köyü de Razgrad iline bağlı 250 haneli bir dağ köyüydü.

Köyünün ortasından dere geçerdi. Birden derenin gürül gürül akan suyunun

sesi kulaklarını çınlattı. Yattığı yerden yüzü gülümsedi.

Köyünü çok özlemişti. burnunda tütüyordu yemyeşil köyü,

Sekiz yıl olmuştu köyünden ayrılalı, hiç kolay değildi, ama mecburdu Cemal hasret çekmeye

Sekiz yıl önce büyük bir karton kutuda bir tırın dorsesinde

Bulgaristan sınırından kaçak olarak Türkiyeye kaçmıştı Cemal,

Kaçarken de yanında üstündeki pantalon ve tişörtten başka üç kuruş parası ile kaçmıştı.

O gün bugün gurbetteydi Cemal, acıyı bal eylemiş, özlemini törpülemek için,

sevdiklerini hatırlamamak için deli gibi çalışmıştı ama nafileydi, insan memleketini,

sevdiklerini ata yurdunu özlüyordu, fakat kader sabır diyordu, sabır.

Cemal güneş yükselince güneşten korunmak için sol tarafına döndü,

gözleri açıkken sağ cebi geldi aklına, ve sağ elini cebine sokarak cebindekini kontrol etti.

Sol tarafına döndüğü sırada hemen göz hizasında bir yeni yakılmış fakat söndürülmüş bir

sigara izmariti gördü Cemal.

Ne acelesi varsa sahibinin yazık olmuş sigaraya dedi içinden.

Sonra deniz dalgalarının sesini duydu.

Biraz ileride dalgalar adanın kıyısındaki taşları dövüyordu.

Hayat kaldığı yerden devam ediyordu, her şey yolundaymış gibi devam ediyordu.

Cemal tekrar başını çimenlere yasladı ama bu sefer sola dönük olarak tekrar uzandı.

Gözlerini yine kapadı, on dakika da olsa biraz uyumak kestirmek istedi.

Ama nafile bir uğraştı bu istek.

Pamuk elli anacığı geldi gözünün önüne, Cemalinin gergin yüzünü şefkatli parmakları ile

boydan boya okşadı, yüsünde dokunmadık yer kalmamıştı, sanki içine bir huzur serpilmişti.

Ah anacığım dedi Cemal içinden, bir bilsen nasıl özledim, bir bilsen kokuna nasıl hasretim.

Hafifçe gözlerinin nemlendiğini hissediyordu Cemal ama olsundu.

Bu hissi bile yaşamak müthişti. Anam dedi içinden bir bilsem neler çekiyorum,

bir bilsen bu sekiz yıla neler neler sığıdırdım. Ağlıyordu Cemal hemde hıçkırarak

yüreğine taş basarak ağlıyordu. Çok birikmişti, hep içine atmıştı Cemal, hiç kolay değildi.

Annesi bir Balkan Türkü deli orman anasıydı. Şalvarını hiç çıkartmayan, çok çalışkan,

sabırlı, fedakar bir kadındı Sevdiye anne.

Cemal coşmuştu bir kere, özledikleri peş peşe sıra gözetmeksizin aklına geliyordu.

Sevdiye anacığı bir dızmana böreği yapsaydı şimdi, yanına da bir tabak ağda (pekmez)

olaydı, Cemal kimseye bırakmadan, kimseyi düşünmeden bir tepsi böreği tek başına yerdi.

Hele anasının yaptığı kıvırma börekleri çevre köylerde bile bilinirdi.

Cemal artık dayanamıyordu, hasretlik, özlem, dolmuş taşmaya başlamıştı.

Daha fazla anasını ve yemeklerini düşünmemek için aniden kapalı gözlerini açıverdi.

Karşısında yine o sigara izmariti bıraktığı yerde duruyordu, pek kulak asmak istemedi.

Tam biraz da sağıma döneyim bakalım dedi ama dönemedi,

Önündeki sigara izmaritinin arkasında kıpırdayan bir şey gördü.

Hafifçe kafasını yattığı yerden kaldırdı, hareket eden şeyin ne olduğunu anlamak istedi.

Önce bir ekmek kırıntısı gördü, kıpır kıpır bir yükseliyor bir iniyordu, ama bir türlü

sigara izmaritinin Cemale doğru olan tarafına geçemiyordu ekmek kırıntısı.

Karıncayı gördükten sonra anladı Cemal durumu, tam da tahmin ettiği gibiydi.

Küçük bir tek karınca, bir yerden ekmek kırıntısı bulmuş evine götürmeye çalışıyordu.

Ama sigara izmariti beri tarafına geçmesine izin vermiyordu.

Karınca sürekli deniyor, ama tam geçti geçecek derken ekmek kırıntısı zirvedeyken

pat diye geri düşüyordu.

Cemal içinden hiç kolay değil dedi, ekmek arslanın ağızında, çabalamadan olmuyor dedi.

Bu sırada karınca bilmem kaçıncı defa aynı ekmeğini izmaritin üstünden geçirebilmek için

denemeler yapıyordu, ama her seferinde başarısız olmasına rağmen ısrarla devam ediyordu.

Cemal karıncaya dönerek ekmek kolay kazanılmıyor diyerek sağ tarafına dönmeye karar verdi.

Döner dönmez önce sağ cebini yine kontrol etti, ve usulca tekrar çimenlere serildi.

Yüzü terden parlıyordu, hava epey ısınmıştı.

Cemal gerçekten biraz uyumak istedi, ve gözlerini kapatmadan önce tişörtüyle biraz terini

kuruladı ve göz yaşını sildi.

Ağlamaktan şişen gözlerin normale dönmesi için biraz zamana ve

dinlenmeye ihtiyacı vardı. Cemal gözlerini kapatarak usulca uykuya dalmak istedi.

Ama yine başaramadı.

Bugün on dakika dahi olsa Cemale uyumak haram edilmişti sanki.

Gözlerini kapatır kapatmaz bu sefer kumral saçlı, mavi gözlü Zeynebi geldi aklına.

Aslında aklında değilde sanki karşısında dizlerinin üstüne çömelmiş de Cemal’ine sevgi dolu

gözlerle bakıyordu.

Zeynep çok güzel bir kızdı, Gerlovo vadisindeki köylerden birinde doğmuş tatlı dilli bir Türk

kızıydı. Çok güzel bir sesi vardı, o nedenle türkü deyince akla her yerde her zaman Zeynep

gelirdi. Rodop dağlarını bre Pakizem türküsünü ondan güzel okuyan yoktu.

Sırf bu yüzden Cemal ona söz vermişti , yaz tatili gelince bir yolunu bulup Zeynebini Rodop

dağlarına gezmeye o muhteşem güzelliği görmeye götürecekti.

Cemal sözünde durmuş ve Zeynebi ile koca balkanı aşarak Rodop dağlarını üç gün üç gece

gezmişlerdi. Zeynebin Cemal’ine olan sevdası Rodop dağlarını gördükten sonra üç kat

artmıştı.

Rodop dağlarının güzelliğini bilmeyenler görmeyenler ilk kez gördükleri

güzellikler karşısında adeta küçük dillerini yutarlar derlerdi.

Görmeyen kaldıysa hala geç değil görmenizi şiddetle tavsiye ederim.

Rodop dağlarının %83 Bulgaristan %17 Yunanistan topraklarındadır.

Pirin, Filibe Kırcaali, Mestanlı şehirleri Rodop dağları içerisinde yer alır .

Mayıstan sonra giderseniz yeşilin bu dünyada kaç tonu varsa hepsi ayrı bir güzellikte görmek

size de nasip olur.

Suyu, doğası havası nasıl anlatsam bilemiyorum ki.

Sadece şunu söyleyebilirim size bu dağlarda yaşayan insanların ömrü dünyadaki en uzun

yaşayan insanlar sınıfındadır.

Ben demiyorum bilim adamları tespit etmiş ve tüm dünyaya örnek göstermişler.

Zeyneple Cemal Rodop dağlarındaki üç günlük gezinin ertesinde evlenmeye karar vermişler

fakat her şey usulünce olmalıymış Zeynebin tek şartı buymuş Cemal de Türk örf adetlerine

ve geleneklerine göre olması konusunda çok hassas davranmış zaten.

Cemal Zeynebi ile kendi arasında söz kesmişler ama, bu yeterli olmazmış, Zeynep anne

babasına öyle söz vermiş zamanında, ikisi de o günü beklemeye koyulmuşlar ama kader

Cemali İstanbula sürükleyivermiş işte.

Cemal snaki bir rüyada gibi bu anılarını tazelerken , Zeynebi ile bir günlük Rusçuk gezisini de

hiç unutamıyor, o günü hep hatırlıyordu.

Rusçukta Tuna boyunda bir kafede otururlarken ilk kez Zeynebini öpmüş. Rusçuk gezisini

bu özel öpücük yüzünden çok özel bir gün olarak ilan etmişti.

O gün Zeynebine ait olduğunu kendisine söylemiş ve dile benden ne dilersen demişti.

Zeynep Camaline ben hiç Varna şehrini ve Karadenizi görmedim beni oraya götürsen çok

memun olurum demişti de Cemal nasıl sevinmişti.

Varnaya söz verdiğini hatırlayınca Cemal birden irkilerek yattığı yerden kalkıverdi.

Güneş iyice yükselmiş kızdırmaya başlamıştı, bu yüzden Cemal biraz terlemişti bile.

Cemal bir hışımla tekrar güneşin ters tarafına dönüverdi.

Döner dönmez aklına yine sağ cebinini kontrol etmek geldi, hemen elini cebine attı, rahatladı

Tekrar karıncayla sigara izmaritinin savaşına ilişti gözü

Cemal bu mücadelede karıncadan yana taraf olmuştu. Karınca saatlerce ekmeğinin peşine

düşmüş ve onu yuvasına götürmek için saatlerce bıkmadan usanmadan savaş veriyordu.

Cemal karanıcanın sigara izmariti ile mücadelesini izlemeye başlamıştı.

İçinden karıncaya sigaranın etrafından dolansan aslında ne iyi olacak diye geçiriyordu. Ama

sonra kendisine kızıyordu, karınca da o kadar akıl olsa zaten bunu çoktan yapardı diyordu.

İzlemeye devam ederken bir şeyi fark etti Cemal!

Sigara üzerindeki ekmek kaya kaya izmaritin kenarına kadar gelmişti. Cemal olacak bu iş

karınca ha gayret dedi içinden. Karınca da sanki Cemali duymuş gibi davrandı saatlerce

uğraştığı ekmeğini sigara izmaritinin üzerinden geçirememişti ama gayretleri sonuç vermiş

sigaranın etrafından dolanarak ekmeğini omuzlamış olarak zaferle yoluna devam ediyordu.

Cemal çok sevindi bu duruma, nasıl mutlu oldu, ayağa kalktı ayakkabılarını tekrar giydi ve

sevinçten sağ sola zıplamaya başlamıştı.

Sonra tekrar aklına sağ cebi geldi tekrar durdu elini cebine attı, her şey yolunda değil dedi bu

sefer.

Hayır dedi, hayır ben ne yapıyorum böyle, kızgınlığı yeniden yaşama sevincine dönüşmeye mi başlamıştı ne!

Evet dedi kendi kendine Cemal Mücadele etmelisin, pes etmek yok dedi.

Küçük bir karınca Cemalin umutlarını yeniden ateşlemişti.

Silkelendi Cemal kendine geldi, of dedi ben ne yapıyorum böyle.

Babası geldi aklına, daha doğrusu babasının nasihatleri bir bir geçiyordu gözünün önünden

Bizde taş üstüne taş koymak var oğlum, olanı satmak yok. Biz çocuklarımızın geleceği için

hep böyle çalışır biriktiririz. Gün gelir düşeriz bunda ayıplanacak bir şey yok.

Önemli olan düştüğün yerden kalmasını bilmektir.

Babasının nasihatleri bir bir zihninden akıp gidiyordu.

Sonra Cemal Zeynebine verdiği Varna sözünü hatırladı, yine tüh be sen ne yapıyordun böyle

dedi, ve kendine kızdı.

Bambaşka bir Cemal vardı artık karşımızda.

Ümitsizlik gitmiş yerine yeni ufuklar açılmıştı.

Cemal etrafına bakında bir şey arıyordu, ve yolun kenarına doğru yürümeye başladı.

Çöp kovasına yaklaşınca sağ cebindeki mektubu çıkarttı hızlı bir şekilde onu parçalara böldü

ve çöpe kovasına atarak karıncanın mücadele ettiği sigara izmaritinin yanında geldi.

Artık zaman çok değerliydi,

Hiç vaki kaybetmeden dizlerinin üzerine çöktü, sonra gözleri saatlerce mücadele etmiş ve

zafer kazanmış karıncayı aradı ama bulamadı.

Karınca çoktan ekmeğini ile yuvasına ulaşmıştı.

Öyle pişman olmuş bir hali vardı ki sığınacak tek bir yer vardı artık .

Ellerini açtı dua etmeye başladı Cemal;

Allahım beni affet

Her zaman bağışlayan yüce rabbim bu karıncayı bana sen gönderdin,

Senden af diliyorum, sana sığınıyorum diye yalvarıyor ve göz yaşlarına hakim olamıyordu.

Sabaha erkenden kalkıp Heybeli adaya intihar etmeye gelen Cemal küçük bir karıncanın

yardımı ve yol göstermesi ile yeniden hayata tutunmaya karar vermişti.

Karıncanın kerameti Cemali kurtarmış hayata döndürmüştü.

Allahım ben zaten bir pantalon ve tişörtle anavatanıma kaçmıştım, sekiz yıl gece gündüz

çalışarak kazandıklarımı kaybettim diye intihar etmeye karar vermişim, ucunda ölüm yok ya

tekrar çalışır kazanırım ne olur beni affet.

Dua ettikçe hafifleyen Cemal rahatlamış ve anne annesinden öğrendiği ilk duayı tekrar etmeye başlamıştı. Önce Arapçasını sonra Türkçesini okuyor, okudukça rahatlıyordu Cemal.

Bismillahirrahmanirrahim
Rabbi Yessir ve la tüasir
Sehlil Aleyna bi fadlike ye müyessir
Rabbi zidne ilmen ve fehmen nafian
Ve temmim bil hayri

Allah’ım senin sonsuz merhametin ve yardımın olmadan ben bu işi yapamam. Allah’ım

bütün hayırlı işlerimi zorlaştırma, kolaylaştır, ilmimi artırarak yaptığım işleri bana ve

çevreme faydalı kıl, ve işlerimi en hayırlı şekilde sonuçlandır.

Dua ettikçe ve karıncadan aldığı ders aklına geldikçe Cemal ümitlerini yenilemiş olarak bir

süre sonra sakinleşmişti.

Çantasında getirdiği halatlar ve ipleri de kendisinden utanarak ve sıkılarak intihar

mektubunu yırtıp attığı çöp kovasına poşetle birlikte attı ve son yükünden de kurtulmuş oldu.

Zaman epey ilerlemişti. Cemal tekrar geldiği istikamete doğru emin adımlarla yürümeye

başladı.

İstanbula gidecek vapur iskeleye yanaşmak üzereydi.

Cemal yetişebilmek için adımlarını sıklaştırdı.

Vapuru kaçırmak ve bir saat daha adada zaman kaybetmek istemiyordu.

Kafasında dükkanını kurtarmak için yeni planlar yapmaya başlamıştı.

İstanbula döner dönmez hemen Beyazıttaki yol geçen hana gidecek bu mesleği öğreten ve sevdirten Artin Ustasına durumu anlatacak ve yol göstermesini yardım etmesini isteyecekti.

Heybeliada her zamanki sükunetle akşama hazırlanırken Cemal yeni heyecanlara yelken

açmaya hazır hissediyordu kendisini.

Cevat ÇIRAK

14.01.2020

Not: Hikaye ikinci bölümle devam edecektir.

Naim Filmi Üzerine Düşünceler

Biyografi filmi çekmek zordur derler, bu yüzden meraklısıda yapımıcısı da az olur. Bütün zorluklara rağmen Mustafa Uslu gibi cesur yapımcılar cesaret edip harika işlere imza atıyorlar. Ne kadar tebrik etsek azdır. Böyle yürekli cesur yapımcıların filmlerini sinema salonlarında izleyerek destek olmaya devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bir başka muhteşem performan ve alkış filmin oyuncularına gelmeli diyorum. Oyuncuların hepsi harika bir iş çıkartılar. Ben hepsini çok beğenmekle birlikte özellikle Naimin annesi rolünü müthiş oynayan Selen Öztürk hanımefendiye bayıldım desem yeridir. Eminim Naimin annesi Hatice anne bile hayran kalmıştır diye düşünüyorum.

Gelelim fimin bende bıraktığı izlenimlere ve bana verdiği mesajlara. Bu yazıyı Aldığım mesajları siz okuyularımla paylaşmak için kaleme aldım.

Tespitlerimi iki bölümde izninizle paylaşmak isterim.

Birinci bölümde Naim fiminin Bulgaristan Türklerine verdiği mesajlar.

İkinci Bölümde iste Türk dünyasına verdiği mesajlar olarak değerlendirmeyi uygun buldum.

Öncelikle Bulgaristan Türklerini ele alalım izninizle.

Bulgaristan’dan hangi dönem ve yılda Türkiyeye göç ettiğimizin bir önemi yok. Hepimiz her dönemde çeşitli sıkıntılar ve haksızlıklar ötekileştirmeler yaşadık. Bu film sadece Naimin hayatını anlatmıyor. Film yaşadığımız zülüm ve haksızlıkları çok başarılı bir şekilde ve olduğu gibi beyaz perdeye yansıtmıştır. Bizler ,yani sıkıntıları bizzat yaşayan ve bilenler çocuklarımıza anlattık, aktaramaya devam ediyoruz lakin biliyorsunuz çocuklar görerek bakarak öğrenir. Bu yüzden çocuklarımıza anlattıklarımızı pekiştirsinler ve hissetsinler diye bu filme mutlaka götürmeli ve sinemada izletmeliyiz.

Özellikle 1989 yılında Bulgaristan’da isim değiştirme sürecinde eziyeti ve zulmü yaşayanlar hiç bir tereddüte mahal vermeden filme gitmeli ve izlemelidir. Filmin sonunda perdeye yansımayan sahneler mutlaka aklınıza gelecektir. Elinden gelen arkadaşlarımız işte bu eziyeti ve travmalar yaşamamıza neden olan zulmü elinden geldiğince yazmalıdır. Bulgaristan Türklerinin talihsiz makus tarihine kalın harflerle not düşmeli gelecek nesillerimize miras olarak bırakmalı paylaşmalıdır.

Naim tanrının biz Bulgaristan Türklerine büyük bir armağınıdır. Lakin yüce yaradan her zaman böyle bonkör ve cömert davranmayabilir. Bizler şunu çok net bilmeli ve bu temelde belkide yeniden örgütlenmeliyiz. Türkiyede tam olarak bilinmemekle birlikte altı buçuk milyonun üzerinde Bulgaristan Türkü yaşamasına rağmen maalesef özellikle siyasette çok silik bir sicile sahip olduğumuzu düşünüyorum. Örneklemem gerekirse mesela Türkiyede oturduğunuz semt ve ya ilçede ne kadar Bulgaristan göçmeni nüfus yaşıyor biliyorsanız araştırın. Daha sonra semtiniz/ilçenizde bir Balkan Türkleri Dayanışma derneğiniz varsa kaç üyesi var kontrol ediniz. Sonuçları gördükten sonra neden böyle konuştuğumu anlayacak ve konu üzerine düşüneceksiniz diye tahmin ediyorum. Dışarıdan eleştirmekle bu iş ancak bu kadar oluyor. Oysa istisnasız hepimiz elimizi taşın altına koymalıyız. Zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Ama endişeye mahal yok biz bu gidişatı değiştirebiliriz.

Gelelim yazımızın ikinci bölümüne. Yani Türkiye ve dünyada yaşayan Türklere Naim filminin verdiği mesaja.

  • Özellikle Türkiyede ciddi sıkıntılar yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Halkın büyük bir kısmı bizleri anlıyor ve tanıyor olmasına rağmen, hala bazı geçmiş tarih bilmez cahiller bizlere Bulgar vb. demeye devam ediyor. Dilerim bu filmden sonra akılları başına gelirde nasıl büyük bir gaflet içinde olduklarını görür ve kendilerini düzeltirler.
  • Gazetecilik mesela çok büyük ciddiyet ve sorumlulukla araştırmayla birlikte anılan onurlu bir meslektir. Lakin şerefli onurlu gazetecilerin arasında kendilerini gazeteci sanan yalaka ve ahlaksızları az buz değil biliyorsunuz. Ben bu rüzgarın yönüne göre aksiyon alan kamburlara seviyesizlere bu filmi zilemelerini ve biraz düşünmelerini diliyorum. Sözde gazetecilik, yalakalık ve bizlere hakaretle bir yere varamayacaklarını analayacaklar diye umuyorum.
  • Gelelim siyasetçilere. Maalesef Türkiye’de siyaset yapan herkese siyasetçi demek için bin şahit gerekiyor. Gün geçmiyor ki gerek iktidar ve gerekse muhalefetteki bazı sözde siyasetçiler Bulgar Türkü, Bulgar demeye devam ediyorlar. Bu zavallılar ağızlarından çıkanı duymuyor ve hiç ama hiç düşünmüyorlar. Biz Bulgar olsak Türkiye’de ne işimiz olur bunu hiç düşünemiyorlar. Dilerim Naim filmi bu zavallı cahil sözde siyasetçilerin aklını başına getirir diye umuyorum.
  • Bu filimden sonra hala bu şekilde hakaretler haksızlıklar devam ederse biliniz ki biz seçmenler seçim dönemlerinde kutsal oyumuzu düşünmeden heba ediyoruz.

Elbette yazacak daha çok önemli konular vardır ve olmaya devam edecektir. Ben özellikle bizim ana temel konularımıza ve sıkıntılarımıza değinmeye çalıştım.

Yazıma son vermeden önce bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Her zaman bir kurtarıcı beklemek doğru değil. Büyük liderimiz Atatürk “Şayet bir gün çaresiz kalırsanız, bir kurtarıcı beklemeyin. Kurtarıcı kendiniz olun.” diyor. Bu mesajı biraz üzerimize almalı ve düşünmeliyiz. Anavatanımız Türkiyede biz yabancı yada misafir değiliz. Bizler Anadolunun bağırından çıkmış öncü birlikleriz. Osmanlı ordusunun şanlı akıncılarıyız. Kaybedilmiş topraklarımızın bekçileriyiz.

Örgütlenmemizi gerekirse yeniden gözden geçirmeli, liyakatı ön planda tutmalı, güçlü ekiplerle mücadele etmeliyiz. Derneklerimizi düşmanımız olarak görmemeli bilakis üye olarak destek olmalıyız. Sesimizin daha gür çıkarmalı ve ciddiye alındığını görmeli ve göstermeliyiz. Kişisel günlük karları ve çıkarları bir kenera bırakmalı ve büyük resmi okuyarak sorumlu davranmalıyız. Nasıl mı yapacağız ? Çok kolay sadece çok çalışarak değil bilim ve akılla çalışarak yapabiliriz. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.

Cevat ÇIRAK

24.11.2019

İstanbul

Brigada

Evden çıktığımdan bu yana durmadan koşuyorum. Kalbimin atışlarını duymaya başladığımda anladım yorulduğumu. Bizim evden horemak (meyhane) önüne kadar adeta koşmamış kopmuşum. Köyümüzü boydan boya ortadan ikiye bölen Beli Lom deresinin üzerine taştan yapılmış köprünün üstüne geldiğimde, fark ettim koştuğum uzun mesafeyi. Biraz soluklanmak için köprünün kollarına teslim ettim kendimi. Kalbim göğüsümden çıkmak üzereydi. Beli lom deresi gür bir şekilde taşıdığı sularını aşağıki yazovire (göle) yolcu ediyordu. Su ahenkle dans ediyordu. Suyun melodik sesini duyunca huzur kapladı içimi. Biraz daha sakinledim. Oysa evden nasıl panikle çıkmış durmadan koşmuştum. Geç kalırım diye koştum aslında. Köyümüzün merkezinde, horemak’la yan yana olan magazine (bakkal dükkanı) yetişmeliydim. Köprünün üstüne saatime baktığımda daha yarım saat vardı kapanmasına. magazine yetişmem gerekiyordu. Tamam dedim yetiştin sakin ol.

Magazine girdiğimde satıcı neden geldiğimi anlaşmıştı sanki.

Gülümseyerek hangisinden vereyim diye sordu.

İki çeşit var biri soslu biri sade.

Ben hemen karşılık verdim, ikisinden de birer tane olsun dedim.

Bu balık konserveleri çok iyi katık dedi. Kırda karın doyurmak için çok isle (iyi) bunlar, hiç uğraşmıyorsun, açıp yemeye başlıyorsun, hazır yemek dedi. Ben evet onaylıyorum anlamında sadece kafamı öne sallayarak onay verdim. Başka dedi? Arkadaşların limonata aldı, peynir aldı, birazda helva alan oldu dedi. Tamam bana da ver aynılarından, kıra boş gitmek olmaz dedim. İçimden kırda aç kalmak, ele bakmak olmaz, biraz fazla alayım da belki alamayan olur beraber yeriz dedim. Birlikte yenen yemekler, nasıl bereketli olur bilirisiniz. Allah korusun, ya oralarda acıkır aç kalırsak ne yaparız diye iç geçirdim çocuk aklımla. Nasıl olsa param var, ne istersen alabilirdim , öyle yaptım, istediğimi aldım. Gülümseyerek maganizere (satıcıya) elimdeki parayı uzattım. Maganizer para üstünü uzatırken, bir kaç tane de morena (çikolatalı gofret) alsaydın, yemekten sonra isle gider, desert olur dedi. Avucumda duran para üstünden alması için elimi biraz öne uzattım, tamam dedim, öyle olsun haklısın. Şimdi biraz rahatladım. alışveriş tamamlanmıştı. Magazinden çıkarken teşekkür ettim satıcıya. Oda beni nazik bir şekilde uğurladı. İstersen bekle , beraber çıkalım, bende kapatıyorum diye seslendi. Çok yoğun bir gün geçirdik bugün dedi. Neden diye sormak ihtiyacında değildim,ama maganizer devam etti, brigada olduğu zaman öğrenciler geliyor, onu bunu çok alıyorlar, iyi iş oluyor, bereket versin dedi. Sonra beraber koyulduk yola. Nerdeyse eve kadar bir daha hiç konuşmadan yürüdük.

Tarif edilmez heyecan içerisindeydim. İlk kez brigadaya katılacaktım. Biliyordum bu gece heyecandan uyuyamayacaktım. Eve gelir gelmez annemin de yardımıyla çantamı hazırladım. Bir büyük şişe de su koydum ranitsama (sırt çantası), hazırdım artık. Yatağımda yattığımda uyumadan önce yarını biraz hayal etmeye çalıştım, güzel şeyler hayal ettim hep, çok derinlere dalmışım, derin bir uykuya dalmış, uyumuşum.

Sabah erkenden kalkmıştım,

Annem, nereye gideceksiniz ? Sorusuyla atıldı evimizin mutfağından.

Malina ( ahu dudu ) toplamaya dedim, bize öyle söyledi muallim, çok heyecanlıyım bakalım nasıl olacak diye devam ettim. Heyecandan ne diyeceğimi bilmiyor, sevinçten uçuyordum.

Nasıl oluyor anlamıyordum, ama annem her zaman benim halimden anlardı.

Çok kolay dedi, hiç korkulacak bir şey yok, çok keyifli olur malina toplamak. Ama dikenlerine dikkat et, ellerin kolların yara bere olacak, sonra teselli etmeye çalıştı, sıkıntı yok eve gelince krem süreriz, çok acımaz dedi.

Bu anneler olmasa biz ne yapardık? Nasıl olurdu hayatla mücadelemiz? İyi ki varlar dedim içimden. Hele benim annem dedim, ne cefakar, ne gayretli bir anne, her şeyi kardeşimle benim adıma düşünüyor dedim. Sonra biraz daha düşündüm ve son kararımı verdim. Dünyadaki annelerin hepsi böyledir dedim. Kim yavrusuna kıyabiliri ki? Her ilk adım bir anne desteği ile başlıyor, anneler bu yüzden çok kıymetli. Allah anneleri başımızdan eksik etmesin. Amin.

Annem çok güzel bir gün olacak senin için, unutulmaz bir gün olacak, bir o kadar da keyifli saatler geçireceksin dedi.

Kızlı-Erkekli cıvıl cıvıl, şen şakrak bir gün sizi bekliyor , çok beğenecek memnun eve döneceksiniz diyerek benim evimden uğurladı.

Ranitsamı (sırt çantamı) yüklendim doğru okula gittim. Hepimiz aynı durumdayız galiba, herkes hiç uyumadan sabaha çıkmış gibiydi, gözlerimiz şiş, keyiflerimiz mızmız, ruh halimiz karışık vaziyetindeydi.

Öğretmenlerimiz de gruba katılınca koyulduk yola. İstikamet Yeni Mahalle yolu üzerindeki malina bahçesi. Okul bahçesinden malina bahçesine seyahatimiz yürüyerek yirmi bilemedin yarım saat sürdü.

Bizden önce gelen köy kooperatifimizin kadın işçileri çoktan işe başlamıştı. Malina dolu tahta kasalar birer birer sıraların dışındaki açık bir alana kat kat dizilmekteydi. Güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıştı. Serin sabah havası ısınmaya, içimizi dışımızı ısıtmaya hazırlanmaktaydı. Muallimlerimiz ve kooperatif brigadiri (yöneticisi) her sıraya iki öğrenci olacak şekilde paylaşımlar yaptı. Ellerimize birer adet tahta kasa tutuşturuldu ve kısa bir iş tanımı yapıldıktan sonra görev başlamış oldu. Boyumuz kadar malinalar içerisinde bir o dalda bir bu dalda kızarmış olgunlaşmış malinaları avuçlarımıza topluyor, ezmeden sıkmadan özenle kasaları dolduruyorduk. Alıştıkça toplama hızımız artıyor, bu arada sohbetlerimiz de şenleniyordu. Önce sıralardaki emekçi işçi kadınların yanık sesli olanları şarkıları türküleri yüksek sesle okuyor, melodiler tarla içinde yankılanıyordu. Rodopların bülbülü Kadriye Latifova türküleri çok söyleniyordu. Sarı gülüm var benim, ela gözlerine kurban olduğum ( ), ve bir çok bilinen şarkı türkü sözleri tüm ekip üyelerinin katılımı ile koro halinde okunuyordu. Deliormanın ve Rumelinin hüzünlü sesi Sıdıka Ahmedova dan yavrumdan ayrıldım ( ) türküsü büyük bir çoşkuyla koro halinde söylendikten sonra malinalık içerisinde bir süre sessizlik olur. Öyle bir yanık türküdür ki o, gurbette kimsen olmaya bile, sanki gurbette evladın, bir yakının varmış gibi hüzünlenir insan. Ayrılıklar gelir aklına. Malina bahçesi küçük bir sessizlikten sonra, yeniden giderek renklenir, kahkaha sesleri, gülücükler, derken, keyifli bir ortam yeniden oluşuyordu. Bu sefer yardıma gelen genç öğrenciler gaza geliyor coşuyordu. Ama onları türküleri şarkıları biraz farklıydı. Mesala gençler, Emil Dimitrov şarkılarınından ”O malka eli” ( (Türkçesi Berkant Samanyolu)) şarkısını yavukluları ve sevdikleri ile birlikte söylüyordu. İşçi kadınlar da zaman şarkıya eşlik ediyordu. Bir başkaydı gençlerle tarlada omuz omuza çalışmak. Bulgaristanın en büyük assolisti Lili İvanova şarkıları herkesin dilindeydi. Mesela benim eski arkadaşlarım şarkısını ( СТАРИ МОЙ ПРИЯТЕЛЮ https://www.youtube.com/watch?v=0_0uqB7-Jts ) ) dillere destan bir şarkıydı. ) herkes ezbere bilir büyük bir çoşkuyla söylerdi.

Güneş yükselmiş, kızdırmaya başlamıştı. Başımıza güneş geçmesin diye şapkalar giyilmişti. Şapkası olmayanlar mendillerini başlarına şapka yerine bağlamışti. Mendili de olmayanlar çaresiz değildi, onlar da gazete kağıdından farklı model şapkalar yaparak başlarını korumaya almıştı.

Okuldan yardıma gelen biz taze öğrenciler ise yeni yeni brigadaya alışmaya çalışıyorduk.

Brigada dediğimiz şey işte buydu. Bir nevi öğrenci işçi dayanışması diyebiliriz. Köyümüzün kooperatifinde yaz aylarında işler yoğunlaşınca insan kaynağı ihtiyacı açığı oluşuyordu. İşte böyle durumlarda Kooperatif yöneticileri okul yönetimlerinden yardım talep ediyor, öğretmen ve öğrenciler de koşa koşa, seve seve yardım elini uzatıyorlardı. Brigada Rusça bir kelimeydi, türkçesi tugay anlamına geliyordu. Sosyalist sistemin örgütlü bir dayanışma modeli olarak topraklarımızda o dönemlerde sıkça kullanılıyordu. Anadolu topraklarında öteden beri var olan imece üsülünün organize edilmiş haline benziyordu.

Bu dayanışma modeli o dönemin öğrencileri için derslerden kaytarma, soluklanma ve daha da önemlisi yavuklun sevgilin varsa onunla kırda bahçede randevulaşma modeliydi.

Biz öğrencilerden korkulurdu; Bir yandan kooperatifimize destek oluyor, bir yandan aşklarımızı tazeliyor, şen şakrak bir hayat sürüyorduk. Hey gidi gençliğimin güzel deli dolu günleri hey.

Bizim ilk brigada tecrübemiz olmasına rağmen, deneyimli üst sınıf öğrencilerinden görerek ve öğrenerek keyifini sürdürdüğümüz bir modelden söz ediyorum aslında.

Malina sıralarında ikişer kişi olarak görev alan bizler, eğer yavuklumuzun sınıfı da brigadaya katıldıysa, hemen aynı sıradaki arkadaşımızla anlaşarak sevgililerimizi yanımıza alır, kumrular gibi romantik bir ortamda malina toplamaya devam ederdik. Düşünsenize sevdiğinizle birlikte aynı sıradasınız. Malina topluyorsunuz. En olgun ve güzellerini dalından kopartıp sevgilinize armağan ediyor, eğleniyorsunuz. Gözlerinizin içi gülüyor, yaşamak ama ne yaşamak diyorsunuz.

Ne yorgunluk, ne kızgın güneşin dalgaları, kavrulsanız bile umurunuzda olmuyor hiç bir şey. Şarkılar, türküler, fıkralar, şakalar eşliğinde dayanışma içinde deli dolu bir gün ve günler geçiriyor yorulduğunuzu hele çalıştığınızı hiç anlamıyorsunuz.

Öğle saati gelince bambaşka serüvenler sizi bekliyor. Yemek molası genelde en az bir buçuk saat oluyor. Maksimum yarım saatiniz yemekle geçiyor, geriye bir saat kalıyor. Bir saat bizim gibi kanı kaynayan gençlere böyle durumlarda ciddi bir zaman dilimi. Nemi yapıyoruz? Yeni Mahalle ile bizim köyümüzün tam ortasında yukarki yazovir ( göl ) var *, bizim çalıştığımız tarlaya bu yazovir 5 dakika mesafede. Yaz sıcağında serinlemek kim istemez ki? Hele grup olarak niyetelendiyseniz değmeyin keyfine. Bir saat toplu halde güneşlenip yüzdükten sonra tekrar işe dönüyoruz. Ne dolu keyifli günler yaşıyoruz, sevdiğiniz yanınızda , keyifler tıkırında, akşam olsun istemiyorsunuz. Serüvenlerimiz bitmek bilmiyor, her anı dolu dolu bir şiir gibi gün geçiriyoruz. Brigada dediğimiz şey toplu halde bir şölen, toplu halde bir dayanışma, bir kaynaşma modeli de aslında. Lakin her güzel anının, günün, bir sonu oluyor öyle değil mi. İşte akşam olmak üzere. Toplanan malinalar akşam saatlerinde gelen kooperatif araçlarına yükleniyor, satıldıkları fabrikalara pazarlara gönderiliyor.

Kooperatifte çalışan köylü kadınlar çıkınlarını alıp evlerine dönmeden hepimize teşekkür ediyorlar. Biz öğrenciler mutluluk sarhoşu olmuşuz, bu vaziyette geldiğimiz yola koyuluyoruz. Evlerimize vardığımızda hala güzel geçen bir günün sihiri etkisindeyiz. Evet yorulduk, evet biraz güneşi yedik, ama bir o kadar mutlu keyifili anılar biriktirdik. O gece yemekten sonra hemen yatıyoruz . Yorgun bedenelerimiz sıcak yataklarına kavuşunca deliksiz bir uykunun tadına keyfine varıyorlar. Sabah olunca, perdeler açılıp güneş havasız odayı sıcacık gülen yüzü ile ısıtınca anlıyorsunuz ne kadar yorululduğunuzu . Odanızın penceresini açıp temiz havaya kavuşunca hayat sen ne cömert ne güzelsin yaşamasını bilene diyorsunuz.

Yataktan kalmadan biraz yorgunluk keyfi kaçamağı yapmak istiyorsunuz. Perdelerin uçmaya başlamasından anlıyorsunuz güneşlenmiş sıcak ılık havanın odanızın içinde dolaştığını. Dün renkli bir gün, bugün mis gibi hava, size yeni mutlu günlerin müjdecisi gibi geliyor . İşte o zaman aklınıza Nazımın o meşhur dizeleri geliyor. Yaşadım diyebilmek için.

Yaşadım Diyebilmek İçin

Bilir misin?

Bir gün kuş olup uçacaksın

İşte o an gelmeden ise yaşayacaksın

Yapmadığın şeyleri yapacaksın

Belki bir şarkıya aşık olacaksın

Onu durmadan dinleyip iki gün sonra unutacaksın

Belki de bu şarkıları söyleyeceksin

Her söylediğinde kalbin yeniden atacak 

Kim bilir belki de bir bilim insanı olur da kendini onlara adarsın

Herkes sana karşı koyarken sen bunu para istemeksizin yaparsın

İşte bundan dolayı sen yaşayacaksın

Kimsenin yaşamadığı kadar

Atamın çocuğuyum diyerek ülken için öleceksin belki

Ama ölürken asla pişman olmayacaksın 

Çünkü sen bileceksen her zaman senin kanınla onur duyacak 

Bir gençlik olacak önünde

Bilmem aşık olursun belki de

İşte o zaman onun için her şeyi yapacaksın

Sadece bir gün de olsa

Onu sevdiğini hep dile getireceksin

Ya astronot olursan ne yapacaksın

Uzaya hükmedeceksin 

Diğer insanlara uçtum diye hava atacaksın belki de

Ta ki uçağın çoktan icat edildiğini hatırlayana kadar

Kahraman olmaya ne dersin 

Bir itfaiyeci olarak o ateşlere atlamak

Ve insanları kurtarmak

Seni hayata bağlayacaktır emin ol

Belki de 2 gün uyumadan ders çalışacaksın

Sonunda kötü not alacaksın

İnek olacaksın

Ama bil ki çocuklarına çalıştım diyebileceksin

Ah unutma ki öğretmen olmak da çok güzel bir şey

Çünkü çocuklara öğreteceksin

Bazen  sinirlensen de 

Onları çok seveceksin

Bilemem hiç insan olmayı denedin mi ama

İşte denediğinde yaşamından daha da önemlisi yok, anlayacaksın

Ama bunun sadece senin hayatın olmadığını bilip 

Hayvanları koruyacaksın

Belki de bir gün yeniden doğmak isteyeceksin 

Ve o gün doğacaksın ve bunların hepsini yaşayacaksın

Ne için mi?

Yaşadım diyebilmek için
  • Yukarıkı yazovir ( göl) artık yok , kurutuldu.

Cevat ÇIRAK

30.04.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Medium.com adresinde görüntüleyin