Fotoğrafçı Sali Muallim

Sabahın ılık yeli sınıfımızın açık penceresinden süzülerek içeriye dalıyor hala uyumakta olan ruhlarımızı uyandırmaya çalışıyordu. Çok erken saatlerde kalkmaya alışık biz köy çocukları nedense bugün uyku mahmurluğunu üzerimizden atamamıştık. Birden sınıfın kapısı açıldı ve sınıf öğretmenimiz kendinden emin adımlarla sınıfın ortasını adeta yararak kara tahtanın önündeki masasına doğru ilerliyordu. Sınıf birden kendine gelivermiş uykudan eser kalmamıştı. Hepimiz oturduğumuz rahlelerimizde derse hazır hale gelmiştik bile.

Sınıf öğretenimiz, bugün haftalık değerlendirme yapacağız çocuklar, defter ve kitaplarınızı kaldırın sohbet edeceğiz diyerek konuya girivermişti bile.

Önce ders notlarımızı kontrol etti. Bizim oralarda öğretmenler sınıfta bir öğrenciyi imtihan ettiği zaman verdiği notu önce kendi not defterine sonra bizdeki not defterlerine (belejnik) işler imzalardı. Bizde aldığımız notu eve dönünce velimize imzalatır ertesi günü öğretmenimize gösterirdik. Çok şükür benim bu konuda hiç sıkıntımız olmadı. Derslerim hep beş ve altıdan aşağı olmazdı. Bizim zamanımızda en yük not altıydı. Öğretmen tek tek hepimizin notlarını kontrol ettikten sonra, çocuklar size bir duyurumuz var diyerek, hepimizi meraklandırmıştı. Okulumuzda öğrencilere yönelik kurslar açılacak dedi. Açılacak kurslar fotoğrafçılık ve iş makineleri kursu olacaktır. Katılma mecburiyeti yoktur, katılmak isteyenler ders sonunda tarafıma adlarını yazdırabiliriler. Kontenjan sınırlı olacağından acele karar vermenizde fayda var diyerek duyuruyu bitirmişti.

Ben hemen fotoğrafçılık kursuna adımı yazdırmıştım. Bu kurs nedense her öğrencinin ilgilisini çekiyordu fakat zor olur düşüncesiyle arkadaşlar pek kayıt olmaya yanaşmıyorlardı. Benden başka sınıfta bir arkadaşım daha kayıt olmuştu. Köyümüzde ilk kez böyle bir kurs açılıyordu. Toplam kontenjanı bilmiyordum, farklı 6,7 ve 8’ci sınıflardan toplam 8 öğrencinin kayıt yaptırdığını öğrenmiştim.

Düşünsenize bundan kırk yıl önce bir köy okulunda fotoğrafçılık kursu açılıyordu. İlk kursiyerlerden biri de ben olacaktım. Bu yazdıklarıma inanmayanlar olabilir, ama bu benim içim bir mucizeydi. 1970 li yılların ortalarında Kuzey-Doğu Bulgaristan coğrafyasında Eski Cuma şehrinin Muratlar Köyündeki bir köyün çocukları fotoğraf makinası ve fotoğrafla buluşacaktı. Biz bugün bile bunun hayalini kuramazken sosyalist bir ülkenin köyünde çiftçilerin, emekçilerin çocukları fotoğrafçılık öğreneceklerdi. Bu müthiş ötesi bir şeydi.

Dersleri kimin vereceğini hepimiz biliyorduk. Bizim köyde bu işlerden anlayan tek bir kişi vardı, oda köyümüzün öğretmenlerinden olan Sali Muallimdi. Sali Muallim köyümüzdeki fotoğraf çeken ve bunları işleyebilecek karanlık odaya sahip tek kişisiydi.

Kurs yeri büyük okulun yanındaki bizim baraka olarak tabir ettiğimiz, sonradan ilave edilen prefabrik okulun sol tarafındaki sınıfın bitişiğindeki küçük bir odada yapılacaktı. Kurslar akşam saatlerinde yapılacaktı. Haftada 2 gün ve 2 saat olarak planlanmıştı. okul dönemi aynı zamanda kurs dönemi olarak geçerli olacaktı. Dersler akşam saat beşte başlayacak yedide bitecekti.

İlk dersimiz ilgi çeksin diye karanlık odada yapıldı. Kayıtlı sekiz kursiyerden altısı sınıfta hazır bulunuyordu. Karanlık odada Sali Muallimin ne yapacağını merak ederken heyecanlıydık, ama boş durmak olmazdı. Hocamızdan habersiz kendi aramızda çaktırmadan şakalaşıyor, zaman geçiriyorduk. Sali muallim bizim sınıfın derslerine girmediği için tanımıyordum. Nasıl bir tarzı olduğunu bilmediğimden karanlık odadaki disiplini bozmamak için pür dikkat söyleyeceklerini dinlemeye konsantre olmuştum.

Çocuklar hoşgeldiniz diyerek derse başlamıştık. Ses tonundan tecrübeli ve disiplinli bir hoca olduğunu hepimiz anladık mı bilmiyorum, lakin ben anlamıştım. Son derece kendinden emin fakat bir o kadarda sakin ve etkileyeci bir tonda konuşan hocamızın konuya verdiği önem anlaşılıyordu. Çocuklar çok meraklısınız biliyorum, öğrendikçe, keşfettikçe çok seveceksiniz, hiç elinizden eksik etmeyeceksiniz, iyi ki gelmişim diyeceksiniz diyerek bizi konunun içinde dahil etmeye çalışıyordu. Aynı zamanda elinde tuttuğu Rus malı Zenit TTL marka fotoğraf makinasını bize göstererek tanıtmaya çalışıyordu. Odanın içinde kırmızı bir ışıktan başka bir ışık olmadığı için bizde makinayı yarım yamalak görebiliyor, daha çok ilgili göstermeye çalışıyorduk. Benim için müthiş bir mucizevi gündü diyebilirim, daha ilk gün olmasına rağmen o sihirli kutudan çok etkilenmiştim. O kadar heyecanlanmıştım ki ilk geçen 2 saatlik süre bana beş bilemedin on dakika gibi gelmişti. Bu kadar kısa sürelerde biz bu işi nasıl öğrenecektik ki, bu zaman yeterli olacak mıydı, kurstan eve dönerken kafamı kurcalayan sorular sormaya devam ediyordum.

Çok geçemden kursa katılan çocukların hepsi Sali muallim sayesinde bu küçük fotoğraf makinası denen sihirli kutuyu çok sevmiştik. Hatta öyle derin sevmiş ve arzu etmiştik ki ailelerimizi ikna edip bizde fotoğraf makinası sahibi olmaya başlamıştık.

Hiç unutmuyorum Sali muallimin önerisi ve tavsiyesi ile bir okul gezisinde Sofyadaki büyük yürüyen merdivenli mağazadan kendime Smena 8 marka Rus malı bir fotoğraf makinası almıştım. Makinaya 14.5 leva para vermiştim. Deri kılıflı çok fiyakalı bir makinaydı, nasıl sevinmiştim. İçinde 36 mm bir ORWO marka film takılmış halde ilk fotoğraflarımı Bulgaristanın başkenti Sofya’da İvan Vazov tiyatrosunun önündeki parkta çekmiştim. Ne tesadüftür ki o fotoğraflar birlikte geziye katıldığımız arkadaşlarımın fotoğrafları idi, ve hala o değerli anıları saklarım. Fotoğraf makinasını aldığım mağazanın yürüyen merdivenlerini de hiç unutamıyorum bu arada; İlk kez yürüyen merdivene biniyordum, sene 1977 yazı, 12 yaşındayım, ne güzel günler geçirmiştim çocukluğumda, hiç ama hiç unutamıyorum. Güzel hissettiren günler unutulmuyor, unutulamıyor, istesiniz de olmuyor, ama ben zaten unutmak istemiyorum.

Derler ilerlemeye devam ettim. Bir kaç hafta Sonra kursumuzun öğretmeni Sali Muallim ile çok güzel vakit geçirmeye başladık. Hocamız bize fotoğrafla iligili ne biliyorsa en basit ve etkili yolla anlatıyor, bizler hayranlıkla izleyerek yeni ufuklara açılıyorduk. Sölemeden geçmemeliyim. O zamanlar okullarda resmi dil Bulgarca olmasına rağmen bizim köyde hiç Bulgar öğrenci yoktu. Buna rağmen Sali muallim bizimle karanlık odada bulgarca konuşaya başlar fakat okuldan herkes çekildikten sonra önce usulca sonra normal bir tonda türkçe konuşmaya geçiyorduk. Ne komikti ama, düşünsenize öğretmen türk, öğrenciler türk ve ya çingene çocukları, hiç bulgar öğtrenci yok ama biz bulgarca konuşmak zorundaydık. Hocamız da önce kendi ve bizim halimize gülüyordu. Zaten hangimiz çok iyi bulgarca biliyorduk ki, çok trajikomik bir durumda ama çaresiz bu duruma mecburduk. Hatta ben belki o dönemlerde bulgarcadan çok çingenece dilini daha iyi biliyordum. Çünkü biz müslüman çingene çocukları ile aynı mahallenin uşakları olarak aynı tozun içinde yuvalanıyorduk, ama illa zorla bulgarca konuşmaya zorlanıyorduk.

Bu arada Sali muallim içimizden bu işe yatkın olanları seçmeye başlamış sorumluluklar vermeye çabalıyordu. Sanırım seçilen öğrencilerden biri de bendim. Filmleri yıkama, fotoğrafları basma ve kurutma işlerini bir çok kez ben yapmaya başlamıştım. Hocamız bize güvendikçe sorumluluklarımız arttı, sadece bu kadarla kalmadık, bir kaç önemli anma gününde ve toplantılarda bizde fotoğraflar çekmeye başlamıştık. Hayat hocamızın sayesinde bize daha bir renkli ve cıvıl cıvıl gelmeye başlamıştı. Renk denizinde yüzüyor, keyifli anlar yaşıyorduk. Ah o günler ah o unutulmaz anılar, beni siz delirttiniz.

İşte bu değerli ve yetenekli Sali Mullim sayesinde bizim köyümüzdeki fotoğraf albümleri güzel ve keyifli anılarla doludur.

Unutamdan belirtmeliyim o yıllarda dijital fotoğraf diye bir şey yok, fotoğrafçılık zahmetli ve maliyetli bir işti. Herkese göre değildi yani.

Sali Öğretmen aslında bizim Salih öğretmenimizmiş; Biz Memlekette Sali Muallim diyorduk ama Türkiyeye göç ettikten sonra Salih Öğretmen olduğunu öğrenmiştik. Ne yapalım, bizim oralardaki şivemiz Salihi bilmiyordu, bizde geleneklerimize uygun haraket ediyorduk.

Günler geçtikçe ustalaştık, bir süre sonra elimizdeki fotoğraf makinelerini beğenmez olduk. Yetersiz bulmaya başladık. Salih öğretmenimiz için bu havadisler güzel havadislerdi. Bu gelişme demekti, kursun başarılı olması anlamına geliyordu.

Salih Öğretmeni yazmaya ve sizlerle paylaşmaya karar verdiğimde, en az 3-4 hafta her dakika bize böyle bir beceriyi kazandıran bu değerli hocamızı nasıl anlatmalıyım diye düşündüm, kafa yordum;

Değerli Hocamız bize;

  • Sadece vizörden bakmayı öğretmemişti, o küçük kutunun arkasından bakmayı bilirsek kocaman renkli bir dünya olduğunu öğretmişti, göstermişti.
  • Diyafram, estantene zamanlayıcı nediri öğretirken, görmenin yeterli olmayacağını, bakmayı öğrenmemiz gerektiğini anlatmaya çalışmıştı.
  • Fotoğrafı sevdirmek kolaymış, ama değerli hocam bize o sihirli kutu ile doğayı, hayvanları, insanları sevmeyi öğretmişti,
  • her nesenin, her canlının içindeki güzellikleri görmeyi öğretmişti,
  • Öğrenmek için sabırlı olmayı, başarının tesadüf olmadığını, emek istediğini öğretmişti.
  • Sevgili hocamız bize daha o kadar çok hayat dersi vermiş ki, bazılarına belki sıra gelmemiş olabiliri diye düşünüyorum bazen. Ebette bunu zaman gösterecek, beklemeyi sabretmeyi öğrendik sayesinde. Şükürler olsun.

Bence Salih Öğretmen bize en çok iyi insan olmanın kurallarını, erdemi, haysiyeti, onuru da öğretmişti. İyi insan olabildiysek hep bu emektar öğretmenlerimiz sayesinde gelişti ve mutlu sona ulaştı diyebilirim.

Yıllar sonra bu anımı sizinle paylaşırken, cümleleri düzgün kurmaya çalışırken o günler bir bir aklıma geliyor, hüzünleniyorum, o hayat doldu neşe dolu günleri iyi ki yaşamışım diyorum.

Yıllar geçmeye devam etti, Bizler ateşten gömlekler giydik, acılar sıkıntılar çektik ama bir şekilde büyüdük. Hayat devam ediyordu. Çalıştık didindik, çok çalıştık, aile kurduk, çoluk çocuk sahibi olduk, torun sahibi olduk, ve nihayet emekli olduk, hala yaşamaya çabalamaya devam ediyoruz. Şükürler olsun.

Yıllar olgunlaştırıyor insanı, hayatı daha anlamlı yaşamaya başlıyoruz galiba.

Sevgili Salih Öğretmenimin sayesinde fotoğrafı çok sevmişim ben. Öyle ki Emekli olduktan sonra kalktım üşenmedim üniversiteye tekrar geri döndüm, iki yıl dört dönem fotoğraf ve video kameramanlığı okudum. Mezuniyet diplomama baktıkça hocama ne kadar teşekkür etsem azdır diyorum. Bizim ne kadar değerli öğretmenlerimiz varmış diyorum, ççok şanlıymışız çok. Sadece Salih Öğretmen mi geliyor aklıma derseniz, hayır hayır öyle değil elbette. Daha çok anılarım var, saygıyla andığım öğretmenlerim var benim. Beden eğitimi öğretmenim Recep Muallim, Coğorafya dersine giren Cemal Muallim, çok değerli sınıf öğretmenim Remziye öğretmen, hep hatırımda olan saygıya değer iyi yürekli güzel insanlar, öğretmenlerim, yol gösterenlerim, geleceğe ışık tutanlarım, iyi varsınız.

Elbette biz son bulsun istemedik ama, bu güzel hayat dolu, önemli derslerle süslenmiş günlerde bir gün son buluverdi. Her şey aniden bitiverdi. Hiç suçumuz olmadığı halde, hak etmediğimiz istemediğimiz sıkıntılara sürüklediler hepimizi.

Bulgaristan Türkleri neler çekti neler.

Müslüman olmak, Türk olmak suç olup çıkıvermişti. Türkçe konuşmak yasaklanmış, insanlar zorunlu bir göçe zorlanmıştı. Ata yurdunu bırakma zamanı gelmişti. Zorunlu göç sonucunda muhacir olmak zorunda kalan bizler çil yavruları gibi Türkiyenin çeşitli bölge ve şehirlerine göçe zorlanmıştık.

Yeni bir dünya, yeni bir düzen ve bambaşka bir hayat bizi bekliyordu.

İşte bu günler yaşanırken, Bulgaristan’da yaşayan diğer Türkler gibi, iyi yetişmiş Türk eğitim ordusu da anavatana göç etmeye mecbur bırakılmıştı. Salih öğretmende aynı kaderi paylaştı, oda ailesinle birlikte Türkiye’ye İstanbula göç etmek zorunda kaldı. Uzun süre Bulgaristan ve Türkiyede öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldu. Halen İstanbul iline bağlı Çatalca ilçesinin şirin bir köyünden yaşamına devam etmektedir.

Sevgili öğretmenlerimizi saygı sevgi ve hürmetle anmaya devam edeceğiz, bizlere kattıklarından dolayı köyümüzün okuluna ve öğrencilerine emek vermiş tüm değerli öğretmenlerime ne kadar teşekkür etsek azdır.

Bir dileğim daha var elbet: Hiç kimse yurdundan yerinden toprağından edilmesin, hep yazıyorum yine yazacağım ” Coğrafya kaderimiz olmasın.” Olursa da kimse merak etmesin. Biz Evladı Fatihanlar nereye gitsek, nerde olsak, taş üstüne taş koyar yine en güzelini yaşar yaşatırız. Biz Balkan türkleri ve Bulgaristan türkleri yüce önderimizden biliyoruz ki ”Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. ”

Saygılarımla Değerli Salih Öğretmenim.

Cevat ÇIRAK

03.02.1019

Bu Çocuklar Türk ve Müslüman

Bu Çocuklar Türk ve Müslüman

Sıcak günler gelmişti. Pencerelerin hepsi açık olmasına rağmen

sınıflarda ders gören biz öğrencileri içeriye giren güneş ışınları

terletmeye, öğretmenleri de oflayıp puflatmaya başlayınca,

anlardık, ders yılının sonuna gelinmekte olduğunu.

Mayıs  ayları doğanın uykudan uyanıp  yeşermeye

cıvıldamaya başladığı aylar olduğundan olsa gerek

tüm diğer canlılar gibi, biz insancıklar da, şen şakrak

bir ruh haliyle neşelenmeye ve yeniden canlanmaya

hazır hale geliverirdik.

Özellikle biz öğrenciler, hele hele başarılı olanlarımız,

mesela, ben gibi sürekli bir yolunu bulup taktir getirmesini bilenler.

Bilirdik son teneffüs zili çaldığında en az 3 ay süren tatiller aylarının başladığını.

Bu yıl beşinci sınıfı taktir ve teşekkürle bitirmiştim.

Belejnikte (karne)  bütün derslerim iki ders hariç

hepsi pek iyi altı (altı en yüksek not)

iş bilgisi dersim 5, müzik dersim 4  olarak gelmişti.

Başarılı bir öğrenci olarak teşekkür almama rağmen,

babam bu durumu her yıl tekrar ettiği gibi yine

anlamakta zorluk yaşamış ve ne yazıkki bana da yaşatmıştı.

Babama göre derslerin hepsi altı olmalıydı,  yoksa mutlu olamıyordu adam.

Bende bu duruma artık yıllardır alışık olduğum için çok üzerinde durmuyor

önüme bakıyordum.

Sosyalist sistemle yönetilen Bulgaristan devleti, gençlere ve yaşlılara

çok önem verir, onları her mevsim rahat ettirmek için elinden gelen en iyi

imkanları sunardı.

Hele hele derslerinde çok başarılı olan, alacı dediğimiz gurumuz talebelerin

öncelik hakkı bulunurdu.

Okul bitmeden programlar yapılırdı; Mesela bu yıl benim programım şöyleydi:

  1. Haziran 1975 5 gün Bulgaristan ülke turu gezisi
  2. Temmuz 1975 7 gün Zelena Morava köyü (yeşil ova köyü) lager ( kamp )
  3. Haziran 1975  7  gün Varna deniz tatili

Ailem tatiller konusunda önceden okul yönetimi tarafından bilgilendirilir,

her türlü güvenceler verilirdi.

Benim ilk tatilim olan Bulgaristan turum yarın sabah erkenden başlıyordu.

Sabah erkenden saat 06.00  da reis (otobüs)  köy meydanından kalkacaktı.

Ben annemle ranitsamı (sırt çantamı) erkenden hazırlamış, banyomu yapmış,

hemen sabah olsun diye erkenden yatmıştım. Her anne babanın yaptığı gibi,

yola çıkmadan verilen nasihatlerden size bahsetmek ve sıkmak istemiyorum,

 

Allahım diyorum iyi ki anam var da beni geç olmadan uyandırıyor, şükürler olsun.

Evin önündeki çeşmede buluyorum kendimi. Yola çıkacağım ya,

sabah kahvaltıda ev yapımı lukanka (ev yapımı inceltilmiş kurutulmuş sucuk)

yediriyorlar, öğlen yemek yiyemez isem, aç kalmayayım diye tıka basa oluyorum.

Yumurtalar, kavurmalar önümde, uykum yarım yamalak,

annem sürekli yi uşağım yi, doyur karnını deyip deyip,

olmayan iştahımı biraz daha kapatıyor.

Bu arada akşamdan hazırılanan ranitsamda (sırt çantamda)

kıyafetten çok yiyecek var, en çok da kolay taşındığı ve bozulmadığı için

en az 5-6 çatal (kangal) sucuk var.

Çantam biraz daha sıkıştırılsa, benim kilom kadar olacak tıka basa dolulukta.

Sabah oldu şükür, yola koyulalım.

Köy meydanında horamak (meyhane ) önünde duran mavi beyaz renkli çavdar marka reisi (otobüsü) gördüm ya, sevinçten anamın elini bırakıp o yöne koşmaya başlayıverdim işte…

Benden önce gelen bir kaç arkadaş daha vardı ve herkesin yüzü uykusuz  olmasına rağmen neşeliydi.

Otobüsler çok yeni değillerdi ama devletin kontrolünde ve denetimide

oldukları için, güvenlikle ilgili hiç bir zaafiyetleri olmazdı.

Otobüsler büyük olsalar bile öğretmen ve öğrenciler ile birlikte

18-20 kişilik olurdu diye hatırlıyorum.

Bizim yaşımızdaki çocukların ekskurziya (seyehat) grupları, kontrölü kolay olsun diye bilerek az sayıda planlanlanmaktaydı.

3 öğretmen 18 öğrenci tamam olunca reisimiz harekete hazır hale gelmiş kapıları kapatılmıştı.

Otobüs hareket etmeden önce sorumlu bir öğretmen kuralları hatırlatırken çocuklar da onları uğurlamaya gelen anneleri ile  pencerelerden el sallayarak vedalaşmak ile alakadar oluyorlardı.

Şöför en deneyimli olanlardan seçilir, çocukları taşıdığı için hiç bir zaman saatte 80 km hızı geçmez, tüm trafik kurallarına harfiyen uyar, büyük bir sorumluluk ile görevini layiki ile yapmaya çalışırdı. Otobüs haraket halindeyken koltuklardan kalmak yasaktı.

Bir haftalık turumuzda, önemli tarihi ve turistik merkezler ziyaret edilecek,  öğretmelerimizde  bizlere ziyaret edilen tarihi ve turistik destinasyonlar hakkında bildiklerini paylaşacak ve bizleri aydınlatacaklardı.

İlk durağımız Bulgaristanın en önemli tarihi şehirlerinden Veliko Tırnovo’ya  ulaştığımızda, tüm diğer arkadaşlarımda olduğu gibi benide kendisine hayran bırakmıştı.

Çok iyi bakılmış, bulgar mimarisi ile vucüt bulmuş tarihi evler, evlerin aralarındaki arnavut kaldırımları, dar olmasına rağmen  hiç rahatsız etmeyen sokaklar, şehrin konumu nedeniyle küp gibi dizilmiş üste bindirilmiş gibi duran evler, ve onsekiz büyülenmiş köylü çocuğu bizler, ilk aşkımızı yaşar gibiydik, yeni tanıştığımız şehrimizle  birbirimize sevdalanıvermiştik. Bu öyle bir yıldırım aşkıydı ki, tek kelime ile muhteşemdi diyebilirim.

Bizim yaşımızda sadece bir şehir görmüş çocuklar için masal olan bu şehirde, gezilecek görülecek o kadar çok yer vardı ki, hayranlıkla başlayan şehir turumuz yoğun bir şekilde gün boyu devam etti. Akşam üzeri heyecan ve hayranlığın yerini aşırı yürümek, açlık ve yorgunluktan ıstıraba bırakmak üzereydi. Öğretmenlerimizin bugünlük bu kadar yeter çocuklar anonsu gelince, yorgunluk yılgınlık kaplı yüzlerimizdeki ifadelerin  yerini sevinç ve neşeye bırakıvermişti.

Gezilerimizde konaklamalar genelde, gittiğimiz şehrin bir okulunda gerçekleşirdi. Rahlelerden arındırılmış sınıflarda gecelerdik.  Hepimiz sıra sıra dizilir meşhur Rodopski  (Rodop) yün battaniyelerimizi yere serer onların üzerinde uyurduk. Sakın aklınıza sert olur, rahat olmaz gibi şeyler gelmesin, hepimiz çok yorulduğumuz için olsa gerek, bize çok konforlu gelirdi. Belkide değişik ve keyifli bir heyecan olmasından dolayı bu düşündüğünüz olumsuzluklar bizim için tecrübeden öte bir eğlence ve motivasyon kaynağı sayılırdı.

Ne zaman yattık, ne zaman sabah oldu hiç farkına varmadan sabah oluverirdi.

İkinci yeni  güne merhaba,

Zakuskalar (kahvaltı) edildikten sonra bugünkü rotamız açıklanmıştı. Önce meşhur ŞİPKA geçidine gidilecek, 999 basamak merdiven tek tek çıkılacak ve zirvedeki anıt ziyaret edilecekti.  ŞİPKA geçidi bizim hepimizin defterlerinin ön yüzünden resmi olan anıtların en önemlisi ve en kutsalıydı. Muhteşem bir eserdi.

Sipka-gecidi-18

Bulgaristan halkının Osmanlı İmparatorluğunun idaresinden kurtuluşunu simgeleyen bu eser, Bulgarlar tarafından onlara yardım eder Rus ordusu anısına inşa edilmişti.  Bulgarlar bu stratejik öneme sahip geçitte, Rusların yardımıyla Osmanlı ordusunu püskürtmüş ve kendi egemen devletlerini kurmuşlardı. Önemini daha iyi anlatabilmek için benzetme yapayım; Çanakkale Savaşları bizim için ne ifade ediyorsa Bulgarlar için de Şipka geçidi o değerdeydi.

Ruslar için yapılan bu muhteşem anıt ile ilgili  Türkiyede yaptığımız araştırmalardan biliyorum 13.000 Osmanlı Askeri bu savaşlarda şehit düşmüştü.  Osmanlı İmparatorluğu yıkılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, yeni devletimiz Osmanlı askerleri için bir anıt yapmak istediklerinde Bulgar hükümetiden olumsuz yanıt verildiğini de bilinmesini isterim.

Şipka anıtı Bulgaristanın tam ortasında Balkan dağları üzerinde 1329 rakımlı askeri açıdan stratejik bir tepedir. Dolayısı ile oraya çıkmak ve inmek epey zaman almaktadır.

Öğretmenlerimizin talimatıyla tepeden inmeye başladığımızda, sırasıyla, dağın eteklerinden itibaren ziyaret edeceğimiz tarihi önemi olan bir kaç manastır ve kiliseler ziyaret edilerek şehre inilecekti.

Yukarıda hava güzeldi, serine yakın ılık esen rüzgarın etkisiyle pek bir şey hissetmeden inerken oksijen azalmasının  ve yorgunluğunda katkısıyla manastır ve kilise ziyaretleri daha şimdiden eziyet olmaya başlamıştı.

Aslında eziyete sebep olan başka bir neden daha vardı.

Bizim köy bir Türk Köyüydü, köyümüzde toplasınız on bilemedin onbeş  hane Bulgar aile vardı, onlarda yaşlı olan  aileler sayılırdı.. Bizim 18 kişilik grubumuzda 2 Bulgar öğretmen dışında  bir yada 2 Bulgar öğrenci vardı, yada yoktu, tam hatırlamıyorum bile. Grubumuzun tamamı Türk ve Çingene müslüman öğrencilerden oluşmakta ayrıca bir öğretmenizde Türktü.

Biz öğrenciler her şeye rağmen, programa uymak zorunda olduğumuzu bildiğimizden, çok fazla ses çıkartamıyor harfiyen programa uymaya çalışıyorduk.

Yolumuz uzadıkça ben yorulmaya başladığımı anlar ve  bir an önce akşamın gelmesini iple çekmeye başlardım. Keyifsiz zevksiz hallere bürünürdüm.

İlk ziyaret edeceğimiz manastıra ulaştığımızda,  bayan Bulgar olan öğretmenlerimiz bilgilendirme ve tanıtım konuşması yaptı. Öğretmenimiz, manastır içerisinde sessiz olunması gerektiğini hatırlatıyordu. Hepimizin eline birer adet mum tutuşturmuştu. Mumları nasıl yakacağımızı, nereye nasıl dikeceğimizi de özellikle belirtiyordu.

Çocuk dönemlerimde, nedense akıl edememiştim ama, şimdi düşünüyorumda sosyalist bir ülkede yaşıyoruz, okullarda dinlerin lafını bile etmek suç iken, nasıl oluyordu da bunları biz öğrenicilere yaşatıyorlardı.

Manastırın kapasında ellerimizde mumlar, tek sıra halinde dizilmiştik.Hepimiz çocuk sayılırız sonuçta, gireceğiz mumu yakacağız,  tarif edildiği gibi diğer mumların yanına dikecektik. Dilek yada dua edeceğiz ve hızlıca şöyle bir bakıp ilk soluğu kapıda alacağız diye plan yapıyorduk.

Biran duraksadım,  öğretmenlerimize gözüm ilişti, sanki üçü bir araya gelmiş hararetli bir şekilde bir konu hakkında gergin bir üslupla tartışıyorlar gibiydi.  2 Bulgar ve bir Türk öğretmen hangi konuyu tartışıyorsa artık, belli ki anlaşamıyorlardı.  Türk olan bayan öğretmen benim sınıf hocamdı. Belli ki anlaşamıyorlar ama hangi konuda onu henüz anlayamıyoruz, zaten anlamak da istemiyoruz, yorgunuz acıktık ve manastır ziyareti hiçte keyifli bir macera değildi bizim açımızdan.

Sınıf öğretmenimiz jest ve mimiklerini de kullanarak karşı çıkıyor, birşeyleri izah ediyor, fakat bir türlü karşı taraf  ikna olmak bilmiyor gibiydi.

Nihayet dedim,  geliyorlar, Bulgar öğretmenler sırayı düzene sokmaya çalışıyordu.

Giriyoruz nihayet derken olanlar olmuştu.

Türk öğretmen yüksek sesle çocuklar Türk ve müslüman olanlarınız  manastıra girip gezebilir, ama mum yakmak, dilek dilemek zorunda değilsiniz açıklamasını yaptı. Diğer iki  öğretmen zorla bizi içeriye sokmaya çalışırken, gerginliğin nedeni anlaşılmıştı.

Ramize* öğretmen kararını düzeltmek için tekrar seslendi; Manastırlara hiç girmeyeceksiniz. Sizin öyle yerlerde ne işiniz var, bizin dininizde mum yakmak , dilek dilemek yok, ben izin vermiyorum diye seslendi. Birden bu durum tüm grubu etkisine aldı, biz öğrenciler şaşkınız, bir öğretmen hayır derken diğeri ikisi hala bize kapıyı işaret ederek ilerlememizi buyuruyordu.

İşler biraz daha gerginleşmeye yönelmiş , manastırdaki görevli rahipler seslerden rahatsız olmuş, devreye girmişlerdi. Öğretmenlere dönerek, Allahın evinde bu yaptığınız olmaz, doğru değil, hele hele çocukların önünde bu kavga hiç olmaz, diyerek öğretmenlere yaklaşıyorlardı.

Manstır görevlisi bir papaz  ile öğretmenler, dakikalar süren diyaloktan sonra, uzlaşmaya varmışlar gibiydi sanki.  Girmek istemeyen öğrenciler girmeyebilir,  girenlerde mum yakıp dilek dilemek mecburiyetinde değil, anonsunu Ramize öğretmen yapmıştı. Gerginlik gitmiş yerine sessizlik gelmişti.

Ogün ben Ramize öğretmenim hakkında endişelenmiştim, ona bir şey olur diye çok korkmuştum. Hatta ne olur bir şey olmasın diye dua bile etmiştim. Sonraki günlerde kimseyle bu konuyu paylaşmamış kimseye anlatmak istememiştim nedense.

İşini çok severek yapan, benim de aynı zamanda sınıf öğretmenim olan Ramize öğretmenimin asıl branşı Rusça öğretmenliği idi. Biz ondan çok korkar ama  bir o kadar da çok severdik. İdealist bir eğitimci idi. Aslen Omurtaklıydı (Osman Pazarlı), özü sözü bir, sözünü hiç esirgemeyen, gözü pekti, adelet dağıtıcısı yürekli bir cevherdi. Belkide bu yüzden tüm öğrenci öğretmen ve veliler tarafından seviliyor olsa gerekti.

Yıllar geçti büyüdük. Olaylara yetişkin bir insan gözü ile bakmaya başlayınca, o gün yaşananların ne anlama geldiğini kafamda oturtabilmiştim. Sevgili öğretmenimizi ne kadar örnek almışım meğer. Ne zaman bir yerde bir haksız durum görsem, yıllar önce yaşadığım o anım geliverir aklıma. Hemen duruşum değişir, sözümü esirgemem, bağrıma taş basar adaletten şaşmam. Bazende kızanlar olur bana neden böylesin diye  sorarlar bana. Sırf bu özelliğin yüzünden, bazen mevki, bazen de çok maddi kayıplar veriyorsun diyerek kızarlar sistem ederler bana. Ama ben kulak asmam bilirim sebebini, üzerinde durmam gülümser geçerim.

Bedenen kuvvetli, yüksek seciyeli muhafız olarak yetiştirildiğimizi düşünüyorum.

Bizi bu kabiliyete ulaştıran, taşıyan, öğretmenlerime, özellikle asil duruş ve davranışlarıyla bana yol gösteren Ramize öğretmenime çok teşekkür ediyorum.

Öğretmenler!… Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli bu nitelik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.

Musta Kemal Atatürk.

Cevat ÇIRAK

27.02.2018

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

avtobus-61.jpg
* Ramize öğretmen hayal edilmiş bir karakter değildir. Gerçek , yaşanmış bir olay olmasına rağmen öğretmenimin izni olmadan deşifre edilmesini istemediğimden Ramize adı ile anılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eğitim Bakani Sizsiniz.

Bir milleti hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatan da, köleliğe, yoksulluğa düşüren de eğitimdir. (Atatürk)

Cumhuriyetimizin kurucusu

Büyük Atatürk Ülkemizin en önemli konusu eğitim demiş, yazmış söylemiş yol göstermiş.

En büyük sorumluluğumuz, geleceğimizin teminatı gençlerimizi, ıssız bir ormanda, pusulasız ve hedefsiz bir gemi gibi, bilinmeze doğru sürükleyip savuruyoruz.

Bugün açıklanan sözde yeni sistemden sonra, kısa geçmişimize dönüp, yazılan çizilenleri hatırlamak istedim.

Milli Eğitim’de 93 yılda 76 bakan değişmiş.

Son 15 yılın Milli Eğitim Bakanları

Necdet Tekin: 10 Temmuz 2002 – 19 Kasım 2002
Erkan Mumcu: 19 Kasım 2002 – 17 Mart 2003
Hüseyin Çelik: 17 Mart 2003 – 3 Mayıs 2009
Nimet Çubukçu: 3 Mayıs 2009 – 7 Temmuz 2011
Ömer Dinçer: 7 Temmuz 2011 – 25 Ocak.2013
Nabi Avcı: 25 Ocak.2013-23 Mayıs.2016
İsmet Yılmaz: 24 Mayıs 2016/…

Son 14 yılda Eğitim sisteminde yapılan değişiklikler şu şekilde:

2003 yılında katsayı farkı arttırıldı.
2004 yılında eğitim müfredatında değişiklikler yapıldı.
2005 yılında 3 yıllık olan lise 4 yıla çıkarıldı.
2007 yılında Ortaöğretim Kurumları Seçme ve Yerleştirme Sınavı (OKS) yerine 6.7. ve 8.sınıfın sonunda girilen Seviye Belirleme Sınavı (SBS) geldi.
2012 yılında katsayı kaldırıldı.
2010 yılında 10 yıldır uygulanan Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS) sistemini değiştirilerek. Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ve Lisans Yerleştirme Sınavı (LYS) sistemlerine geçildi.
2010 yılında 2010: SBS, 3. yılın sonunda tek sınav modeline döndü.
2010 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, yayımladığı bir genelgeyle tüm düz liselerin Anadolu liselerine dönüştürüleceğini açıkladı, uygulama hemen başlatıldı.
2012 yılında İlköğretimde kesintisiz 8 yıllık sistemden vazgeçildi, 4+4+4 sistemine geçildi.
2012 yılında katsayı kaldırıldı.
2012 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan “Dershaneler kapatılacak” açıklaması yaptı.
2013 yılında ilk TEOG sınavı uygulandı .
2017 yılında Erdoğan TEOG’un kaldırılması lazım açıklaması yaptı.

4 Kasım 2017 yeni TEOG sınav sistemi Milli Egitim Bakani Ismet Yilmaz tarafindan açıklandı.

Görüldüğü üzere yaz boz tahtasına dönen sonuç üretemeyen bir eğitim modelimiz var.

Sizi anlıyorum, haklisiniz, okudukça bu ne saçmalık diyor olabilirsiniz.

Bakın size bir başka belge daha sunayım.

Görüldüğü üzere eğitim sistemine gerçekten çözüm aranıyor mu diye sormadan edemiyor insan.

Peki ama biz kime güveneceğiz,

Kim bu kronikleşmiş derin yaramıza, derdimize merhem olacak?

Hemen cevap vereyim bu işi biz seçmenlerden başka kimse çözemez. Seçimlere az kaldı. Bizden oy isteyecek partilere diyeceğiz ki çocuklarımızın eğitimi ile ilgili projeleriniz nedir? Bizim hayatı meselemiz geleceğimiz olan çocuklarımızdir. Bundan ötesi yalandır. Hem seçime katılan partilerden söz alacağız, hemde takipçisi olacağız ki, ülkemizin teminatı olan gençlerimiz sayesinde uygar milletler seviyesine ulaşalım.

Atatürkün eğitim ile ilgili düşüncelerini biliyorsunuz. “Cumhurbaşkanı olmasaydım, Millî Eğitim Bakanı olmak isterdim” sözü, Atatürk’ün eğitime verdiği önemi göstermesi bakımından anlamlı bir sözdür.

Gerçekten biz eğitim sorununu aşmak istiyorsak işimizi partilere ve palavra vaadlerine birakmiyacagiz. Kendimize bu konuda dürüst davranmadigimiz sürece, sorumluluğu omuzlarımızda hissetmediğimiz sürece hukumetlerle bu iş çözülmeyecek.

İnsan enerjisini nereye akıtırsa orası gelişecektir. Günü kurtarmayı bırakalım, zamanımız daralıyor.

Planınız bir yıl içinse pirinç ekin, on yıl içinse ağaç dikin, yüz yıl için ise insanları eğitin Huang Che

Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaksa eğitimle gelişecek ve yaşayacaktır.

Kaynaklar;
1-Cumhuriyet Gazetesi 16 Eylül 2017

2- Abbas Güçlü
27.01.2013 Pazar Milliyet

3- Prof.Dr.Özcan Kadioglu