Bu Çocuklar Türk ve Müslüman

Bu Çocuklar Türk ve Müslüman

Sıcak günler gelmişti. Pencerelerin hepsi açık olmasına rağmen

sınıflarda ders gören biz öğrencileri içeriye giren güneş ışınları

terletmeye, öğretmenleri de oflayıp puflatmaya başlayınca,

anlardık, ders yılının sonuna gelinmekte olduğunu.

Mayıs  ayları doğanın uykudan uyanıp  yeşermeye

cıvıldamaya başladığı aylar olduğundan olsa gerek

tüm diğer canlılar gibi, biz insancıklar da, şen şakrak

bir ruh haliyle neşelenmeye ve yeniden canlanmaya

hazır hale geliverirdik.

Özellikle biz öğrenciler, hele hele başarılı olanlarımız,

mesela, ben gibi sürekli bir yolunu bulup taktir getirmesini bilenler.

Bilirdik son teneffüs zili çaldığında en az 3 ay süren tatiller aylarının başladığını.

Bu yıl beşinci sınıfı taktir ve teşekkürle bitirmiştim.

Belejnikte (karne)  bütün derslerim iki ders hariç

hepsi pek iyi altı (altı en yüksek not)

iş bilgisi dersim 5, müzik dersim 4  olarak gelmişti.

Başarılı bir öğrenci olarak teşekkür almama rağmen,

babam bu durumu her yıl tekrar ettiği gibi yine

anlamakta zorluk yaşamış ve ne yazıkki bana da yaşatmıştı.

Babama göre derslerin hepsi altı olmalıydı,  yoksa mutlu olamıyordu adam.

Bende bu duruma artık yıllardır alışık olduğum için çok üzerinde durmuyor

önüme bakıyordum.

Sosyalist sistemle yönetilen Bulgaristan devleti, gençlere ve yaşlılara

çok önem verir, onları her mevsim rahat ettirmek için elinden gelen en iyi

imkanları sunardı.

Hele hele derslerinde çok başarılı olan, alacı dediğimiz gurumuz talebelerin

öncelik hakkı bulunurdu.

Okul bitmeden programlar yapılırdı; Mesela bu yıl benim programım şöyleydi:

  1. Haziran 1975 5 gün Bulgaristan ülke turu gezisi
  2. Temmuz 1975 7 gün Zelena Morava köyü (yeşil ova köyü) lager ( kamp )
  3. Haziran 1975  7  gün Varna deniz tatili

Ailem tatiller konusunda önceden okul yönetimi tarafından bilgilendirilir,

her türlü güvenceler verilirdi.

Benim ilk tatilim olan Bulgaristan turum yarın sabah erkenden başlıyordu.

Sabah erkenden saat 06.00  da reis (otobüs)  köy meydanından kalkacaktı.

Ben annemle ranitsamı (sırt çantamı) erkenden hazırlamış, banyomu yapmış,

hemen sabah olsun diye erkenden yatmıştım. Her anne babanın yaptığı gibi,

yola çıkmadan verilen nasihatlerden size bahsetmek ve sıkmak istemiyorum,

 

Allahım diyorum iyi ki anam var da beni geç olmadan uyandırıyor, şükürler olsun.

Evin önündeki çeşmede buluyorum kendimi. Yola çıkacağım ya,

sabah kahvaltıda ev yapımı lukanka (ev yapımı inceltilmiş kurutulmuş sucuk)

yediriyorlar, öğlen yemek yiyemez isem, aç kalmayayım diye tıka basa oluyorum.

Yumurtalar, kavurmalar önümde, uykum yarım yamalak,

annem sürekli yi uşağım yi, doyur karnını deyip deyip,

olmayan iştahımı biraz daha kapatıyor.

Bu arada akşamdan hazırılanan ranitsamda (sırt çantamda)

kıyafetten çok yiyecek var, en çok da kolay taşındığı ve bozulmadığı için

en az 5-6 çatal (kangal) sucuk var.

Çantam biraz daha sıkıştırılsa, benim kilom kadar olacak tıka basa dolulukta.

Sabah oldu şükür, yola koyulalım.

Köy meydanında horamak (meyhane ) önünde duran mavi beyaz renkli çavdar marka reisi (otobüsü) gördüm ya, sevinçten anamın elini bırakıp o yöne koşmaya başlayıverdim işte…

Benden önce gelen bir kaç arkadaş daha vardı ve herkesin yüzü uykusuz  olmasına rağmen neşeliydi.

Otobüsler çok yeni değillerdi ama devletin kontrolünde ve denetimide

oldukları için, güvenlikle ilgili hiç bir zaafiyetleri olmazdı.

Otobüsler büyük olsalar bile öğretmen ve öğrenciler ile birlikte

18-20 kişilik olurdu diye hatırlıyorum.

Bizim yaşımızdaki çocukların ekskurziya (seyehat) grupları, kontrölü kolay olsun diye bilerek az sayıda planlanlanmaktaydı.

3 öğretmen 18 öğrenci tamam olunca reisimiz harekete hazır hale gelmiş kapıları kapatılmıştı.

Otobüs hareket etmeden önce sorumlu bir öğretmen kuralları hatırlatırken çocuklar da onları uğurlamaya gelen anneleri ile  pencerelerden el sallayarak vedalaşmak ile alakadar oluyorlardı.

Şöför en deneyimli olanlardan seçilir, çocukları taşıdığı için hiç bir zaman saatte 80 km hızı geçmez, tüm trafik kurallarına harfiyen uyar, büyük bir sorumluluk ile görevini layiki ile yapmaya çalışırdı. Otobüs haraket halindeyken koltuklardan kalmak yasaktı.

Bir haftalık turumuzda, önemli tarihi ve turistik merkezler ziyaret edilecek,  öğretmelerimizde  bizlere ziyaret edilen tarihi ve turistik destinasyonlar hakkında bildiklerini paylaşacak ve bizleri aydınlatacaklardı.

İlk durağımız Bulgaristanın en önemli tarihi şehirlerinden Veliko Tırnovo’ya  ulaştığımızda, tüm diğer arkadaşlarımda olduğu gibi benide kendisine hayran bırakmıştı.

Çok iyi bakılmış, bulgar mimarisi ile vucüt bulmuş tarihi evler, evlerin aralarındaki arnavut kaldırımları, dar olmasına rağmen  hiç rahatsız etmeyen sokaklar, şehrin konumu nedeniyle küp gibi dizilmiş üste bindirilmiş gibi duran evler, ve onsekiz büyülenmiş köylü çocuğu bizler, ilk aşkımızı yaşar gibiydik, yeni tanıştığımız şehrimizle  birbirimize sevdalanıvermiştik. Bu öyle bir yıldırım aşkıydı ki, tek kelime ile muhteşemdi diyebilirim.

Bizim yaşımızda sadece bir şehir görmüş çocuklar için masal olan bu şehirde, gezilecek görülecek o kadar çok yer vardı ki, hayranlıkla başlayan şehir turumuz yoğun bir şekilde gün boyu devam etti. Akşam üzeri heyecan ve hayranlığın yerini aşırı yürümek, açlık ve yorgunluktan ıstıraba bırakmak üzereydi. Öğretmenlerimizin bugünlük bu kadar yeter çocuklar anonsu gelince, yorgunluk yılgınlık kaplı yüzlerimizdeki ifadelerin  yerini sevinç ve neşeye bırakıvermişti.

Gezilerimizde konaklamalar genelde, gittiğimiz şehrin bir okulunda gerçekleşirdi. Rahlelerden arındırılmış sınıflarda gecelerdik.  Hepimiz sıra sıra dizilir meşhur Rodopski  (Rodop) yün battaniyelerimizi yere serer onların üzerinde uyurduk. Sakın aklınıza sert olur, rahat olmaz gibi şeyler gelmesin, hepimiz çok yorulduğumuz için olsa gerek, bize çok konforlu gelirdi. Belkide değişik ve keyifli bir heyecan olmasından dolayı bu düşündüğünüz olumsuzluklar bizim için tecrübeden öte bir eğlence ve motivasyon kaynağı sayılırdı.

Ne zaman yattık, ne zaman sabah oldu hiç farkına varmadan sabah oluverirdi.

İkinci yeni  güne merhaba,

Zakuskalar (kahvaltı) edildikten sonra bugünkü rotamız açıklanmıştı. Önce meşhur ŞİPKA geçidine gidilecek, 999 basamak merdiven tek tek çıkılacak ve zirvedeki anıt ziyaret edilecekti.  ŞİPKA geçidi bizim hepimizin defterlerinin ön yüzünden resmi olan anıtların en önemlisi ve en kutsalıydı. Muhteşem bir eserdi.

Sipka-gecidi-18

Bulgaristan halkının Osmanlı İmparatorluğunun idaresinden kurtuluşunu simgeleyen bu eser, Bulgarlar tarafından onlara yardım eder Rus ordusu anısına inşa edilmişti.  Bulgarlar bu stratejik öneme sahip geçitte, Rusların yardımıyla Osmanlı ordusunu püskürtmüş ve kendi egemen devletlerini kurmuşlardı. Önemini daha iyi anlatabilmek için benzetme yapayım; Çanakkale Savaşları bizim için ne ifade ediyorsa Bulgarlar için de Şipka geçidi o değerdeydi.

Ruslar için yapılan bu muhteşem anıt ile ilgili  Türkiyede yaptığımız araştırmalardan biliyorum 13.000 Osmanlı Askeri bu savaşlarda şehit düşmüştü.  Osmanlı İmparatorluğu yıkılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, yeni devletimiz Osmanlı askerleri için bir anıt yapmak istediklerinde Bulgar hükümetiden olumsuz yanıt verildiğini de bilinmesini isterim.

Şipka anıtı Bulgaristanın tam ortasında Balkan dağları üzerinde 1329 rakımlı askeri açıdan stratejik bir tepedir. Dolayısı ile oraya çıkmak ve inmek epey zaman almaktadır.

Öğretmenlerimizin talimatıyla tepeden inmeye başladığımızda, sırasıyla, dağın eteklerinden itibaren ziyaret edeceğimiz tarihi önemi olan bir kaç manastır ve kiliseler ziyaret edilerek şehre inilecekti.

Yukarıda hava güzeldi, serine yakın ılık esen rüzgarın etkisiyle pek bir şey hissetmeden inerken oksijen azalmasının  ve yorgunluğunda katkısıyla manastır ve kilise ziyaretleri daha şimdiden eziyet olmaya başlamıştı.

Aslında eziyete sebep olan başka bir neden daha vardı.

Bizim köy bir Türk Köyüydü, köyümüzde toplasınız on bilemedin onbeş  hane Bulgar aile vardı, onlarda yaşlı olan  aileler sayılırdı.. Bizim 18 kişilik grubumuzda 2 Bulgar öğretmen dışında  bir yada 2 Bulgar öğrenci vardı, yada yoktu, tam hatırlamıyorum bile. Grubumuzun tamamı Türk ve Çingene müslüman öğrencilerden oluşmakta ayrıca bir öğretmenizde Türktü.

Biz öğrenciler her şeye rağmen, programa uymak zorunda olduğumuzu bildiğimizden, çok fazla ses çıkartamıyor harfiyen programa uymaya çalışıyorduk.

Yolumuz uzadıkça ben yorulmaya başladığımı anlar ve  bir an önce akşamın gelmesini iple çekmeye başlardım. Keyifsiz zevksiz hallere bürünürdüm.

İlk ziyaret edeceğimiz manastıra ulaştığımızda,  bayan Bulgar olan öğretmenlerimiz bilgilendirme ve tanıtım konuşması yaptı. Öğretmenimiz, manastır içerisinde sessiz olunması gerektiğini hatırlatıyordu. Hepimizin eline birer adet mum tutuşturmuştu. Mumları nasıl yakacağımızı, nereye nasıl dikeceğimizi de özellikle belirtiyordu.

Çocuk dönemlerimde, nedense akıl edememiştim ama, şimdi düşünüyorumda sosyalist bir ülkede yaşıyoruz, okullarda dinlerin lafını bile etmek suç iken, nasıl oluyordu da bunları biz öğrenicilere yaşatıyorlardı.

Manastırın kapasında ellerimizde mumlar, tek sıra halinde dizilmiştik.Hepimiz çocuk sayılırız sonuçta, gireceğiz mumu yakacağız,  tarif edildiği gibi diğer mumların yanına dikecektik. Dilek yada dua edeceğiz ve hızlıca şöyle bir bakıp ilk soluğu kapıda alacağız diye plan yapıyorduk.

Biran duraksadım,  öğretmenlerimize gözüm ilişti, sanki üçü bir araya gelmiş hararetli bir şekilde bir konu hakkında gergin bir üslupla tartışıyorlar gibiydi.  2 Bulgar ve bir Türk öğretmen hangi konuyu tartışıyorsa artık, belli ki anlaşamıyorlardı.  Türk olan bayan öğretmen benim sınıf hocamdı. Belli ki anlaşamıyorlar ama hangi konuda onu henüz anlayamıyoruz, zaten anlamak da istemiyoruz, yorgunuz acıktık ve manastır ziyareti hiçte keyifli bir macera değildi bizim açımızdan.

Sınıf öğretmenimiz jest ve mimiklerini de kullanarak karşı çıkıyor, birşeyleri izah ediyor, fakat bir türlü karşı taraf  ikna olmak bilmiyor gibiydi.

Nihayet dedim,  geliyorlar, Bulgar öğretmenler sırayı düzene sokmaya çalışıyordu.

Giriyoruz nihayet derken olanlar olmuştu.

Türk öğretmen yüksek sesle çocuklar Türk ve müslüman olanlarınız  manastıra girip gezebilir, ama mum yakmak, dilek dilemek zorunda değilsiniz açıklamasını yaptı. Diğer iki  öğretmen zorla bizi içeriye sokmaya çalışırken, gerginliğin nedeni anlaşılmıştı.

Ramize* öğretmen kararını düzeltmek için tekrar seslendi; Manastırlara hiç girmeyeceksiniz. Sizin öyle yerlerde ne işiniz var, bizin dininizde mum yakmak , dilek dilemek yok, ben izin vermiyorum diye seslendi. Birden bu durum tüm grubu etkisine aldı, biz öğrenciler şaşkınız, bir öğretmen hayır derken diğeri ikisi hala bize kapıyı işaret ederek ilerlememizi buyuruyordu.

İşler biraz daha gerginleşmeye yönelmiş , manastırdaki görevli rahipler seslerden rahatsız olmuş, devreye girmişlerdi. Öğretmenlere dönerek, Allahın evinde bu yaptığınız olmaz, doğru değil, hele hele çocukların önünde bu kavga hiç olmaz, diyerek öğretmenlere yaklaşıyorlardı.

Manstır görevlisi bir papaz  ile öğretmenler, dakikalar süren diyaloktan sonra, uzlaşmaya varmışlar gibiydi sanki.  Girmek istemeyen öğrenciler girmeyebilir,  girenlerde mum yakıp dilek dilemek mecburiyetinde değil, anonsunu Ramize öğretmen yapmıştı. Gerginlik gitmiş yerine sessizlik gelmişti.

Ogün ben Ramize öğretmenim hakkında endişelenmiştim, ona bir şey olur diye çok korkmuştum. Hatta ne olur bir şey olmasın diye dua bile etmiştim. Sonraki günlerde kimseyle bu konuyu paylaşmamış kimseye anlatmak istememiştim nedense.

İşini çok severek yapan, benim de aynı zamanda sınıf öğretmenim olan Ramize öğretmenimin asıl branşı Rusça öğretmenliği idi. Biz ondan çok korkar ama  bir o kadar da çok severdik. İdealist bir eğitimci idi. Aslen Omurtaklıydı (Osman Pazarlı), özü sözü bir, sözünü hiç esirgemeyen, gözü pekti, adelet dağıtıcısı yürekli bir cevherdi. Belkide bu yüzden tüm öğrenci öğretmen ve veliler tarafından seviliyor olsa gerekti.

Yıllar geçti büyüdük. Olaylara yetişkin bir insan gözü ile bakmaya başlayınca, o gün yaşananların ne anlama geldiğini kafamda oturtabilmiştim. Sevgili öğretmenimizi ne kadar örnek almışım meğer. Ne zaman bir yerde bir haksız durum görsem, yıllar önce yaşadığım o anım geliverir aklıma. Hemen duruşum değişir, sözümü esirgemem, bağrıma taş basar adaletten şaşmam. Bazende kızanlar olur bana neden böylesin diye  sorarlar bana. Sırf bu özelliğin yüzünden, bazen mevki, bazen de çok maddi kayıplar veriyorsun diyerek kızarlar sistem ederler bana. Ama ben kulak asmam bilirim sebebini, üzerinde durmam gülümser geçerim.

Bedenen kuvvetli, yüksek seciyeli muhafız olarak yetiştirildiğimizi düşünüyorum.

Bizi bu kabiliyete ulaştıran, taşıyan, öğretmenlerime, özellikle asil duruş ve davranışlarıyla bana yol gösteren Ramize öğretmenime çok teşekkür ediyorum.

Öğretmenler!… Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli bu nitelik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.

Musta Kemal Atatürk.

Cevat ÇIRAK

27.02.2018

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

avtobus-61.jpg
* Ramize öğretmen hayal edilmiş bir karakter değildir. Gerçek , yaşanmış bir olay olmasına rağmen öğretmenimin izni olmadan deşifre edilmesini istemediğimden Ramize adı ile anılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

ADAM OLMAK

çevrende herkes şaşırsa bunu da senden bilse
sen aklı başında kalabilirsen eğer
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
hem kendine güvenebilirsen eğer
bekleyebilirsen usanmadan
yalanla karşılık vermezsen yalana
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana

düşlere kapılmadan düş kurabilir
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir
ikisine de vermeyebilirsen değer
söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz
kandırabilir diye safları dert edinmezsen
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz
koyulabilirsen işe yeniden

döküp ortaya varını yoğunu
bir yazı-turada yitirsen bile
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu
yüreğine sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da
herkesin bırakıp gittiği noktada
sen dayanabilirsen tek

herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen
unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken
dost da düşman da incitemezse seni
ne küçümser ne de büyültürsen çevreni
her saatin her dakkasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyiyle dünya önüne serilir
üstelik oğlum adam oldun demektir

Rudyard KIPLING

Çeviri:
Bülent ECEVİT

Yaşadım diyebilmek için

Kahvem yanı başımda, fincanımda, yeni yaptım, buharı ekran ile benim aramada adeta raks ediyor. Neden böyle oldum bilemiyorum. Son dönemlerde geceleri gözüme uyku girmez oldu. Masa saatinin tik tak seslerini duymaya başladım yine, çalışma masam salonda olduğundan tik tak sesinin uyarması ile saatin 01.15 olduğunu görüyorum. Bilgisayarım açık tuşları harakete geçirdiğim andan itibaren, zamanın nasıl akıp gittiğini ve aslında birşeylerin kaçtığını, ıskaladığımızı fark etmeye başlıyorum yine, ama kaçanın ne  olduğunu sorgulamaya bulmaya koyulmuşum yine sabahın ilk saatlerinde.

Henüz yarım saat önce  çok sevdiğim Bozcaada 2013 ürünü kırmızı şarabımdan 2 kadeh yudumlamış ve yanına destek olarak kaşkaval ile lezzete moral vermiş iken hüzünlendim, yaşadım diyebilmek için ne yaptım yapıyorum, doğru yoldamıyım vicdanım ne durumda, allak bullak oldum yine. Beni derin düşüncelere alıp götüren şiir o bildiğiniz Hazım Hikmet şiiri;

Yaşadım Diyebilmek İçin

Bilir misin?

Bir gün kuş olup uçacaksın

İşte o an gelmeden ise yaşayacaksın

Yapmadığın şeyleri yapacaksın

Belki bir şarkıya aşık olacaksın

Onu durmadan dinleyip iki gün sonra unutacaksın

Belki de bu şarkıları söyleyeceksin

Her söylediğinde kalbin yeniden atacak

Kim bilir belki de bir bilim insanı olur da kendini onlara adarsın

Herkes sana karşı koyarken sen bunu para istemeksizin yaparsın

İşte bundan dolayı sen yaşayacaksın

Kimsenin yaşamadığı kadar

Atamın çocuğuyum diyerek ülken için öleceksin belki

Ama ölürken asla pişman olmayacaksın

Çünkü sen bileceksen her zaman senin kanınla onur duyacak

Bir gençlik olacak önünde

Bilmem aşık olursun belki de

İşte o zaman onun için her şeyi yapacaksın

Sadece bir gün de olsa

Onu sevdiğini hep dile getireceksin

Ya astronot olursan ne yapacaksın

Uzaya hükmedeceksin

Diğer insanlara uçtum diye hava atacaksın belki de

Ta ki uçağın çoktan icat edildiğini hatırlayana kadar

Kahraman olmaya ne dersin

Bir itfaiyeci olarak o ateşlere atlamak

Ve insanları kurtarmak

Seni hayata bağlayacaktır emin ol

Belki de 2 gün uyumadan ders çalışacaksın

Sonunda kötü not alacaksın

İnek olacaksın

Ama bil ki çocuklarına çalıştım diyebileceksin

Ah unutma ki öğretmen olmak da çok güzel bir şey

Çünkü çocuklara öğreteceksin

Bazen  sinirlensen de

Onları çok seveceksin

Bilemem hiç insan olmayı denedin mi ama

İşte denediğinde yaşamından daha da önemlisi yok, anlayacaksın

Ama bunun sadece senin hayatın olmadığını bilip

Hayvanları koruyacaksın

Belki de bir gün yeniden doğmak isteyeceksin

Ve o gün doğacaksın ve bunların hepsini yaşayacaksın

Ne için mi?

Yaşadım diyebilmek için

Dostlar, hadi şiiri biraz anlamaya çalışalım sorgulayalım. Üstat  daha ilk  dakikada  bir sıfır önde, neden soruyla başlamış ve cevabı bizden istememiş kendisi verir gibi yapmış bize tiyo vermiş.

”  Bilir misin ? Bir gün kuş olup uçacaksın” .

Bize, bu hayat kalıcı değil, insanlığa ne bıraktın neler yaptın diye soruyor. ne oluyor , neden birşeyler bırakmak zorundaymışız gibi sorgulanıyoruz. Demek ki diyorum kendi kendime görevlerimiz var, sorumluluklarımız var, önce kendimize, ailemize, çocuklarımıza  ve topluma karşı aksiyon almamız işaret ediliyor, adeta yol gösteriyor koçluk ediyor. Of kafamada deli sorular, kahve zihnimi açsın diye kupada debeleniyor, saat zamanın akıp gittiğini sürekli tik tak kafama kakıyor, dur salonda duvarda bir saat daha var, o da farklı bir nota ile ikaz etmeye devam ediyor. Sorunun cevabını ve sonuçlarını biliyorum da Fazıl Sayın yapmaya çalıştığı gibi notayı renge dönüştürerek, anlam katarak yani sihirli kelimeler ile size aktarmaya çalışıyorum. Sonunda ne olacak biliyor musunuz, ben yine pes edeceğim, ben kiim Nazım Hikmet kim, Fazıl Say kim. Darlanma bu kadar sen sen ol ve bildiğin gibi makul bir üslupla yanıtla diyor içimdeki ses. O iç sesim işini biliyor tecrübeli, kaç defa geçmiş feleğin çemberinden sayısız kere mağlup olmuş da tecrübelenmiş.

Evet dostlar ben kendim olayım. Ben hiçbir zaman bilerek ve isteyerek kimseye kötülük etmeyi düşünmedim bile. Henüz yaşlı sayılmam,  51 yaşındayım,  bu yaşıma kadar hep bende biriktirdiklerimi, var olanı insana ve insanlığa vererek mutlu olmaya çalıştım. İnsanlara hizmet etmeyi seviyorum, ancak o zaman mutlu oluyorum, rahatlıyorum. 37 yıllık iş hayatımıda sayısını bildiğim kadar insana dokundum, yol gösterdim, her zaman samimi oldum, gün geldi darlandım, gün geldim çok mutlu oldum gurur duydum ama, her zaman insanların yüzüne söyledim, ne diyeceksem gözlerinin içlerine bakarak samimiyetim ve iyi niyetimle adım attım ve sonuçlandırdım. Biliyorum düello kültürü şark toplumlarında pek kullanılmıyor ama ne yazık ki ben yüzüne söylenmesi gerekeni arkadan konuşmam, hiç aklımdan geçirmem. Çünkü bu kalleşliktir, erdemsizliktir, omurgasızlıktır, kaypaklıktır. Tavşana kaç tazıya tut demetir.Ahmaklıktır, yapmadım yapmayacağım. Bizim içinde bulunduğumuz henüz  olgunlaşmamış toplumlarda bu saydıklarım yüzünden, alay edilen, dalga geçilen, küçük görülen ve arkandan bol dedikodusu yapılan bir rolle yaşıyorsun bu doğru.Lakin bu doğru benim doğrum değil, bu üslup hiç  değil, bu yöntem bana olmaz. Bu tabiri caiz ise fırıldaklıktır, kaypaklıktır.

Dönelim şiire ben çok güzel günler yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum, gerek özel hayatımda ve gerekse iş hayatımda hep düşündüklerimi söylemekten yana tavır takındım ve öylede yaşadım ve  davrandım. Çok ağır bedeller ödediğim dönemlerimde oldu, olmadı diyemem, ama zaman beni hep haklı çıkarttı. Bu dünyaya bırakacağımız en büyük miras dürüstlüğümüzdür, insana ve doğada  yaşayan tüm canlılara olan sevgimizdir saygımızdır.

Kahvem soğumaya ve sonlanmaya başladı, buharı yok artık, yani kısa kes diyor kibarca

Evet canlar gelelim şiirin sonunda ki soruya ve cevabına, Ben Cevat ÇIRAK olarak şiirin sonunda sorulan soruya kendime yakışan en iyi cevabı verebilmek,  çocuklarıma gurur duyacakları bir miras bırakabilmek adına hep dik durdum dik durmaya da devam edeceğim. Kaybedeceğim hiç bir şey yok maddiyattan başka, kaldı ki ben zaten hep hak ettiğimden fazlasını kazandım diyebilirim. Çünkü, yaşattım yaşayabilmek  için, vererek daha mutlu olabilmek için. Bırakmasını da bildim, hayır demesini de, gün geldi kavga etmesinide, ama hiç ezilmedim bükülmedim üç kuruş fazla kazanabilmek için.

Ne için mi?

Yaşadım diyebilmek için.

Gerçekten çok güzel, mutlu ve keyifli  yaşadım ve yaşamaya devam edeceğim. Bu son cümlenin herkese nasip olmasını diliyorum, cümleyi gururla ve onurla kurmamı sağlayan tüm dostlara ve canlara çok teşekkür eder saygılarımı sunarım.
Cevat ÇIRAK