Ihlamur Kokan Şehrim Eski Cuma

Dünyanın en güzel şehrinde yaşıyorum aslında. İki kıtayı birbirinden ayıran boğazı ile, şehir vapurları ile yarış eden martıları ile, buram buram susam kokan simitleri ile, olmazsa olmaz ince belli bardaklarda içilen Türk çayı ile sevdiğim vazgeçilmezim İstanbul.

Şairlerin dilinden düşüremediği istanbul benim hiç bir zaman vazgeçemeyeceğim vitaminim, can suyum, nihayetinde çok sevdiğim.

Bu şehirde çok çileler çektim, bu şehirde okudum, bu şehirde kariyer yaptım, bu şehirde ailem ve çocuklarım oldu. Nihayetinde bu şehirde emekli oldum. Bu yüzden minnet ve sevgiyle anıyorum her zaman.

Lakin başka bir şehir daha var kalbimin derinliklerinde. Doğduğum şehir, çocukluğumun en keyifli en renkli anılarını saklayan şehir. Buram buram ıhlamur kokan, beni benden alan şirin mi şirin, güzel mi güzel, canımın bir parçası şehir.

Osmanlıca sözlükte şöyle tarif edilir benim ilk göz ağrım.

” Osmanlılar zamanında, Bulgaristan’da Şumnu ile Razgrat arasında yer alan meşhur bir bölge. ”

Adına bir zamanlar Cuma-i Atik denirmiş.

Bugünkü Bulgaristan Preslav Balkanı tarafından ikiye bölünen büyük bir düzlük sahanın içinde yer alan bu küçük mütevazi şehrin sihiri herkese yetecek güzellik ve şirinliktedir.

Mayıs ayı geldi mi o şehirde doğup büyüyen herkes gün saymaya başlar.

Cuma-i Atik bugünkü adıyla Eski Cuma nasıl özletir kendisini bilemezsiniz!

Mayız ayı gelince ısrarla davet eder müdavimlerini, kayıtsız kalamazsınız, hayır diyemezsiniz, eğer durumunuz musaıt ise davete seve seve icabet edersiniz.

Yola çıkma vakti gelmiştir artık,

Büyük Üstad Yahya Kemalin Sessiz Gemi şiirindeki mısralar dökülüverir kalbinizden;

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Eski Cumaya* (Meçhule) giden bir gemi kalkar bu limandan.

*Biliyorsunuz ama hatırlatmakta yarar var şiirin orjinalinde Meçhule gider gemi.

Nasıl seyahat ederseniz edin, ister kendi aracınızla, ister otobüsle, isterseniz bir dostunuzun misafiri olarak, bir an önce varmak, şehrin merkezindeki bir kafeye yerleşip kahvenizi yudumlarken, o mis ıhlamur kokularını içinize çekmeye başlar, yaşadığınıza şükredersiniz.

İlk sevincinizi sınırı geçince hissedersiniz, bu yolun yarısıdır çünkü. Sınırdaki benzincide kahve otomatından espresso kahvenizi alır, yudum yudum şehrinizin havasına, kokusuna ve dokusuna uyum sağlamaya başlarsınız. Şaka yapmıyorum güzeldir bizim küçük kasabamız, alıştırma yapmadan, prova etmeden gitmeyin sakın, o temiz balkan havası sizi alıp çoçukluğunuza yuvarlayıverir.

Sonra hep yeşili takip ederek, yolculuğunuza kaldığınız yerden devam edersiniz.

 Ortalama bir saatlik bir yolculuktan sonra, bir mola daha vermeniz gerekecektir.

İkinci molaya beş kala yolun sağındaki lavanta tarlalarını görünce arabınızı sağa çekin, inin arabanızdan dalın tarlanın içine. Kırmızıya yakın mosmor tarlanın içinde lavantalara zarar vermeden ve derin derin nefes alarak o muhteşem taze lavanta kokularını içinize çekin. Aman büyülenmeye başladığınızı kimseye belli etmeyin, bir saatten biraz fazla yolculuğunuz daha var. Lavanta tarlasından çıktıktan çok kısa bir süre sonra Petolıçka’ ya (5 yol ağızı) ulaşacaksınız, bu sizin gelenek haline gelmiş asıl mola yerinizdir. Hadi ama ne bekliyorsunuz, saat işliyor, Özlediniz biliyorum. Sıcak sıcak bira ile nasıl bir uyumu varsa bu meretlerin, yedikçe yiyesin geliyor insanın. Siz o meşhur ızgaradan taze pişmiş olarak servis edilen kebapçelerden (balkan kebabı) en az üç tane yersiniz. Sıkıntı yaşayacağınız konu başka. O kadar çok çeşidi var ki, hangi buz gibi soğuk bira markasının olacağına karar vermeye çalışırsınız. Hatırlamaya çalışırsınız, geçen sefer Zagorka içmiştim, ondan önce Şumenska, ve nihayet dolaptan aldığınız Kamenitsa açık renkli birayı satıcıya uzatır açtırırsınız. Satıcı size bardak uzatır ama siz hiçbir zaman birayı bardaktan içmediniz ki, kalsın dersiniz, buz gibi birayı ısıtmanın ne alemi var?

Lütfen acele etmeyin, kebapçeler ağızda dağılarak midenizi şenlendirsin, hadi şimdi iki yudumda biradan yudumlayın, ooh artsın eksilmesin yarasın.

Tabaklarınız ve şişeler boşalınca şehrinize ulaşmak için geri kalan yol düşer aklınıza. Kotel Balkanına doğru tırmanış başlar. Artık bir bilemdiniz bir buçuk saat oksijen deposu, yemyeşil orman yolunu takip ederek, ilk göz ağırınız şehrinize doğru yeniden yol almaya başlarsınız.

Bir an önce varmak istersiniz, lakin dağ yolu işte, çok virajlı, dikkat gerektiriyor, aman ha acele yok. Hatta biraz daha konforlu olsun diye ortama uygun bir melodi size eşlik etse fena olmaz mı? E Hadi o zaman açın radyoyu, Balkan melodileri kulağınızın pasını alıversin.

İki şarkı, üç şarkı derken tırmandığınız Kotel Balkanından inişe geçtikten az sonra karşınıza Osmanpazarı (Omurtak) tabelası çıkıverir. Artık Eski Cuma il sınırları içerisinde olduğunuzu biliyorsunuz, sevinciniz heyecanınızı tetikler, yüzünüz zaten temiz havadan dolayı kıpkırmızı olmuştur da siz onu heyecana bağlarsınız. Sevdiğiniz çocukuluğunuzun şehrine yaklaşmaktasınız, ne büyük mutluluk.

Eski Cuma yoluna girdiniz ve aşağıda doğru inerken, eşsiz doğa tekrar size eşlik eder. Cıvıl cıvıl kuş sesleri, böcekler, doğanın melodisine ortak olan serinleten ağaç yapraklarının hışıltısı, ne muhteşem değil mi? Harika hissedersiniz, yaşadığınıza bir kez daha şükredersiniz. İyi ki buralarda doğmuşum, iyi ki Eski Cumalıyım dersiniz, kendinizle gurur duyarsınız.

Şehir Merkezine gelmeden önce yolun sol tarafında sizi Beyaz At, Ray (Cennet) hoteli karşılar, son virajda olduğunu anlarsınız.

Artık dakikalar içerisinde şehre giriş yapacaksınız. Nerden mi anladınız.

Hoteli geçtikten sonra burnunuza taze açmış ıhlamur kokuları ufak dokunuşlar yapmaya başlar. Hoş geldiniz seromonisidir bu, mis gibi ıhlamur ormanına yaklaşıyorsunuzdur. Bir an önce valizlerden kurtulup devasa ıhlamur ağaçlarının altında ıhlamur kokuları eşliğinde yeni öğütülmüş kahve çekirdeklerinin harmanına kendinizi teslim etmeye hazırlanırsınız. aslında dünden hazırsınız da tekrar heyecan sarıp sarmalar bedeninizi. E güzel şeyler bunlar, keyifli anılar biriktirmek için sıcak ve neşeli bir gün. Aman ıştınmayın şimdi nazar değmesin 🙂

Şehir Merkezine girmek üzeresiniz ben sizi son bir kez daha uyarayım bazı şeyleri hatırlatayım en iyisi.

Şehir merkezi öyle böyle değil, yoğun taze ıhlamur kokar. Bir Kafenin bahçesine oturdunuz, siparişiniz alındı, garson kız bir an önce size kahvesini servis etmek için hızlı adımlarla yanınızdan ayrıldı. Siz artık yemyeşil bir doğa içinde çocukluğunuzla, gençliğinizle, unutulmaz anılarınızla baş başasınız. Eski güzel günlerin hatıraları bir bir zihninizin derinliklerinden size merhaba demeye başlamıştır. Yıllar öncesine dönersiniz, okuldaki arkadaşlarınız, gençlik yıllarındaki cambazlıklarınız, yaramazlıklarınız, kaçamaklarınız bir bir sırayla gelir gelir aklınıza. Kim bilir belki ilk aşkınızla, oturduğunuz masayı görür hatırlarsınız. İşte tam burda yeni aldığım dınki (denim, kot) pantolonumu giymiş sevgilimi bekliyordum diye hatırlarsınız. Kendi kendinize gülümsemeye başlarsınız, Bu arada garson kız kahvenizi getirirken sizin şaşkın hallerinize bir anlam veremez, gülümser. Sizde gülümsersiniz. Yaşamak işte budur dersiniz, etrafınızda göz teması kuran, gülümseyen ve gülümseten yüzler, ne hoş değil mi?! İstermisiniz garson kız espirileri ile sizi gülümsetmişken o eski sevgiliniz şehir merkezinden geçerken sizi fark edip, merhaba desin, yanınıza oturup size eşlik etsin. Oy oy oy nasıl fantezi ama. Olmaz olmaz demeyin, neler oluyor hayatta. Siz yeterki hayal edin, arzulayın, ve üzerinize düşeni yapın, tesadüf diye bir şey yoktur. Emek , sevgi, gayret, heyecan hepsi güzel şeyler, hepsi bizi biz yapan renkli seçenekler. Siz sadece hayal edin ve sonra planlayın ve harakete geçin. Çok ince düşünmeyin, hatta bir şiirden bir kuple gelsin aklınıza. Mesela ben olsam Dağlarına bahar gelmiş memleketim derdim, gerisini düşünmezdim. Düşünsenize havada taze açmış ıhlamurların yaydığı kokular, fincandan saçılan kahve kokuları ile havada buluşuyor, buna aşk demiyelim de ne diyelim, buna sevda türküsü demiyelim sessiz mi kalalım. Biz insanız, insana yakışanı yaparız, bize yakışan da budur. Evet biliyorum, siz hala yolda karşınıza çıkan mis gibi lavanta bahçesini ve kokularını da unutmuyorsunuz. Ihlamur ve kahve kokusuna lavanta kokusunu da katarak güzel kokular üçlemesi yapmak istiyorsunuz. Amacınız maddi zenginlik değil ki insana mahsus ruhsal zenginlik. Hadi hep güzelden iyiden, insanlıktan yana olalım. kardeşe kardeşçe insanlık yaraşır. Hadi dosta selam yola devam diyelim. Yazımızı Ahmet Arifle bitirelim. İçerde (Hapiste) şiirinin son bölümünde mutluluğunu şöyle tarif eder büyük usta. ”Görüşmecim yeşil soğan göndermiş, Karanfil kokuyor cigarım. Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.*

  • İçerde şiiri – Ahmet Arif

İÇERDE  

  Haberin var mı taş duvar?
  Demir kapı, kör pencere,
  Yastığım, ranzam, zincirim,
  Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
  Zulamdaki mahzun resim,
  Haberin var mi?
  Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
  Karanfil kokuyor cıgaram
  Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…     

Ahmed ARİF

Cevat ÇIRAK

24.06.2019

Reklamlar

Brigada

Evden çıktığımdan bu yana durmadan koşuyorum. Kalbimin atışlarını duymaya başladığımda anladım yorulduğumu. Bizim evden horemak (meyhane) önüne kadar adeta koşmamış kopmuşum. Köyümüzü boydan boya ortadan ikiye bölen Beli Lom deresinin üzerine taştan yapılmış köprünün üstüne geldiğimde, fark ettim koştuğum uzun mesafeyi. Biraz soluklanmak için köprünün kollarına teslim ettim kendimi. Kalbim göğüsümden çıkmak üzereydi. Beli lom deresi gür bir şekilde taşıdığı sularını aşağıki yazovire (göle) yolcu ediyordu. Su ahenkle dans ediyordu. Suyun melodik sesini duyunca huzur kapladı içimi. Biraz daha sakinledim. Oysa evden nasıl panikle çıkmış durmadan koşmuştum. Geç kalırım diye koştum aslında. Köyümüzün merkezinde, horemak’la yan yana olan magazine (bakkal dükkanı) yetişmeliydim. Köprünün üstüne saatime baktığımda daha yarım saat vardı kapanmasına. magazine yetişmem gerekiyordu. Tamam dedim yetiştin sakin ol.

Magazine girdiğimde satıcı neden geldiğimi anlaşmıştı sanki.

Gülümseyerek hangisinden vereyim diye sordu.

İki çeşit var biri soslu biri sade.

Ben hemen karşılık verdim, ikisinden de birer tane olsun dedim.

Bu balık konserveleri çok iyi katık dedi. Kırda karın doyurmak için çok isle (iyi) bunlar, hiç uğraşmıyorsun, açıp yemeye başlıyorsun, hazır yemek dedi. Ben evet onaylıyorum anlamında sadece kafamı öne sallayarak onay verdim. Başka dedi? Arkadaşların limonata aldı, peynir aldı, birazda helva alan oldu dedi. Tamam bana da ver aynılarından, kıra boş gitmek olmaz dedim. İçimden kırda aç kalmak, ele bakmak olmaz, biraz fazla alayım da belki alamayan olur beraber yeriz dedim. Birlikte yenen yemekler, nasıl bereketli olur bilirisiniz. Allah korusun, ya oralarda acıkır aç kalırsak ne yaparız diye iç geçirdim çocuk aklımla. Nasıl olsa param var, ne istersen alabilirdim , öyle yaptım, istediğimi aldım. Gülümseyerek maganizere (satıcıya) elimdeki parayı uzattım. Maganizer para üstünü uzatırken, bir kaç tane de morena (çikolatalı gofret) alsaydın, yemekten sonra isle gider, desert olur dedi. Avucumda duran para üstünden alması için elimi biraz öne uzattım, tamam dedim, öyle olsun haklısın. Şimdi biraz rahatladım. alışveriş tamamlanmıştı. Magazinden çıkarken teşekkür ettim satıcıya. Oda beni nazik bir şekilde uğurladı. İstersen bekle , beraber çıkalım, bende kapatıyorum diye seslendi. Çok yoğun bir gün geçirdik bugün dedi. Neden diye sormak ihtiyacında değildim,ama maganizer devam etti, brigada olduğu zaman öğrenciler geliyor, onu bunu çok alıyorlar, iyi iş oluyor, bereket versin dedi. Sonra beraber koyulduk yola. Nerdeyse eve kadar bir daha hiç konuşmadan yürüdük.

Tarif edilmez heyecan içerisindeydim. İlk kez brigadaya katılacaktım. Biliyordum bu gece heyecandan uyuyamayacaktım. Eve gelir gelmez annemin de yardımıyla çantamı hazırladım. Bir büyük şişe de su koydum ranitsama (sırt çantası), hazırdım artık. Yatağımda yattığımda uyumadan önce yarını biraz hayal etmeye çalıştım, güzel şeyler hayal ettim hep, çok derinlere dalmışım, derin bir uykuya dalmış, uyumuşum.

Sabah erkenden kalkmıştım,

Annem, nereye gideceksiniz ? Sorusuyla atıldı evimizin mutfağından.

Malina ( ahu dudu ) toplamaya dedim, bize öyle söyledi muallim, çok heyecanlıyım bakalım nasıl olacak diye devam ettim. Heyecandan ne diyeceğimi bilmiyor, sevinçten uçuyordum.

Nasıl oluyor anlamıyordum, ama annem her zaman benim halimden anlardı.

Çok kolay dedi, hiç korkulacak bir şey yok, çok keyifli olur malina toplamak. Ama dikenlerine dikkat et, ellerin kolların yara bere olacak, sonra teselli etmeye çalıştı, sıkıntı yok eve gelince krem süreriz, çok acımaz dedi.

Bu anneler olmasa biz ne yapardık? Nasıl olurdu hayatla mücadelemiz? İyi ki varlar dedim içimden. Hele benim annem dedim, ne cefakar, ne gayretli bir anne, her şeyi kardeşimle benim adıma düşünüyor dedim. Sonra biraz daha düşündüm ve son kararımı verdim. Dünyadaki annelerin hepsi böyledir dedim. Kim yavrusuna kıyabiliri ki? Her ilk adım bir anne desteği ile başlıyor, anneler bu yüzden çok kıymetli. Allah anneleri başımızdan eksik etmesin. Amin.

Annem çok güzel bir gün olacak senin için, unutulmaz bir gün olacak, bir o kadar da keyifli saatler geçireceksin dedi.

Kızlı-Erkekli cıvıl cıvıl, şen şakrak bir gün sizi bekliyor , çok beğenecek memnun eve döneceksiniz diyerek benim evimden uğurladı.

Ranitsamı (sırt çantamı) yüklendim doğru okula gittim. Hepimiz aynı durumdayız galiba, herkes hiç uyumadan sabaha çıkmış gibiydi, gözlerimiz şiş, keyiflerimiz mızmız, ruh halimiz karışık vaziyetindeydi.

Öğretmenlerimiz de gruba katılınca koyulduk yola. İstikamet Yeni Mahalle yolu üzerindeki malina bahçesi. Okul bahçesinden malina bahçesine seyahatimiz yürüyerek yirmi bilemedin yarım saat sürdü.

Bizden önce gelen köy kooperatifimizin kadın işçileri çoktan işe başlamıştı. Malina dolu tahta kasalar birer birer sıraların dışındaki açık bir alana kat kat dizilmekteydi. Güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıştı. Serin sabah havası ısınmaya, içimizi dışımızı ısıtmaya hazırlanmaktaydı. Muallimlerimiz ve kooperatif brigadiri (yöneticisi) her sıraya iki öğrenci olacak şekilde paylaşımlar yaptı. Ellerimize birer adet tahta kasa tutuşturuldu ve kısa bir iş tanımı yapıldıktan sonra görev başlamış oldu. Boyumuz kadar malinalar içerisinde bir o dalda bir bu dalda kızarmış olgunlaşmış malinaları avuçlarımıza topluyor, ezmeden sıkmadan özenle kasaları dolduruyorduk. Alıştıkça toplama hızımız artıyor, bu arada sohbetlerimiz de şenleniyordu. Önce sıralardaki emekçi işçi kadınların yanık sesli olanları şarkıları türküleri yüksek sesle okuyor, melodiler tarla içinde yankılanıyordu. Rodopların bülbülü Kadriye Latifova türküleri çok söyleniyordu. Sarı gülüm var benim, ela gözlerine kurban olduğum ( ), ve bir çok bilinen şarkı türkü sözleri tüm ekip üyelerinin katılımı ile koro halinde okunuyordu. Deliormanın ve Rumelinin hüzünlü sesi Sıdıka Ahmedova dan yavrumdan ayrıldım ( ) türküsü büyük bir çoşkuyla koro halinde söylendikten sonra malinalık içerisinde bir süre sessizlik olur. Öyle bir yanık türküdür ki o, gurbette kimsen olmaya bile, sanki gurbette evladın, bir yakının varmış gibi hüzünlenir insan. Ayrılıklar gelir aklına. Malina bahçesi küçük bir sessizlikten sonra, yeniden giderek renklenir, kahkaha sesleri, gülücükler, derken, keyifli bir ortam yeniden oluşuyordu. Bu sefer yardıma gelen genç öğrenciler gaza geliyor coşuyordu. Ama onları türküleri şarkıları biraz farklıydı. Mesala gençler, Emil Dimitrov şarkılarınından ”O malka eli” ( (Türkçesi Berkant Samanyolu)) şarkısını yavukluları ve sevdikleri ile birlikte söylüyordu. İşçi kadınlar da zaman şarkıya eşlik ediyordu. Bir başkaydı gençlerle tarlada omuz omuza çalışmak. Bulgaristanın en büyük assolisti Lili İvanova şarkıları herkesin dilindeydi. Mesela benim eski arkadaşlarım şarkısını ( СТАРИ МОЙ ПРИЯТЕЛЮ https://www.youtube.com/watch?v=0_0uqB7-Jts ) ) dillere destan bir şarkıydı. ) herkes ezbere bilir büyük bir çoşkuyla söylerdi.

Güneş yükselmiş, kızdırmaya başlamıştı. Başımıza güneş geçmesin diye şapkalar giyilmişti. Şapkası olmayanlar mendillerini başlarına şapka yerine bağlamışti. Mendili de olmayanlar çaresiz değildi, onlar da gazete kağıdından farklı model şapkalar yaparak başlarını korumaya almıştı.

Okuldan yardıma gelen biz taze öğrenciler ise yeni yeni brigadaya alışmaya çalışıyorduk.

Brigada dediğimiz şey işte buydu. Bir nevi öğrenci işçi dayanışması diyebiliriz. Köyümüzün kooperatifinde yaz aylarında işler yoğunlaşınca insan kaynağı ihtiyacı açığı oluşuyordu. İşte böyle durumlarda Kooperatif yöneticileri okul yönetimlerinden yardım talep ediyor, öğretmen ve öğrenciler de koşa koşa, seve seve yardım elini uzatıyorlardı. Brigada Rusça bir kelimeydi, türkçesi tugay anlamına geliyordu. Sosyalist sistemin örgütlü bir dayanışma modeli olarak topraklarımızda o dönemlerde sıkça kullanılıyordu. Anadolu topraklarında öteden beri var olan imece üsülünün organize edilmiş haline benziyordu.

Bu dayanışma modeli o dönemin öğrencileri için derslerden kaytarma, soluklanma ve daha da önemlisi yavuklun sevgilin varsa onunla kırda bahçede randevulaşma modeliydi.

Biz öğrencilerden korkulurdu; Bir yandan kooperatifimize destek oluyor, bir yandan aşklarımızı tazeliyor, şen şakrak bir hayat sürüyorduk. Hey gidi gençliğimin güzel deli dolu günleri hey.

Bizim ilk brigada tecrübemiz olmasına rağmen, deneyimli üst sınıf öğrencilerinden görerek ve öğrenerek keyifini sürdürdüğümüz bir modelden söz ediyorum aslında.

Malina sıralarında ikişer kişi olarak görev alan bizler, eğer yavuklumuzun sınıfı da brigadaya katıldıysa, hemen aynı sıradaki arkadaşımızla anlaşarak sevgililerimizi yanımıza alır, kumrular gibi romantik bir ortamda malina toplamaya devam ederdik. Düşünsenize sevdiğinizle birlikte aynı sıradasınız. Malina topluyorsunuz. En olgun ve güzellerini dalından kopartıp sevgilinize armağan ediyor, eğleniyorsunuz. Gözlerinizin içi gülüyor, yaşamak ama ne yaşamak diyorsunuz.

Ne yorgunluk, ne kızgın güneşin dalgaları, kavrulsanız bile umurunuzda olmuyor hiç bir şey. Şarkılar, türküler, fıkralar, şakalar eşliğinde dayanışma içinde deli dolu bir gün ve günler geçiriyor yorulduğunuzu hele çalıştığınızı hiç anlamıyorsunuz.

Öğle saati gelince bambaşka serüvenler sizi bekliyor. Yemek molası genelde en az bir buçuk saat oluyor. Maksimum yarım saatiniz yemekle geçiyor, geriye bir saat kalıyor. Bir saat bizim gibi kanı kaynayan gençlere böyle durumlarda ciddi bir zaman dilimi. Nemi yapıyoruz? Yeni Mahalle ile bizim köyümüzün tam ortasında yukarki yazovir ( göl ) var *, bizim çalıştığımız tarlaya bu yazovir 5 dakika mesafede. Yaz sıcağında serinlemek kim istemez ki? Hele grup olarak niyetelendiyseniz değmeyin keyfine. Bir saat toplu halde güneşlenip yüzdükten sonra tekrar işe dönüyoruz. Ne dolu keyifli günler yaşıyoruz, sevdiğiniz yanınızda , keyifler tıkırında, akşam olsun istemiyorsunuz. Serüvenlerimiz bitmek bilmiyor, her anı dolu dolu bir şiir gibi gün geçiriyoruz. Brigada dediğimiz şey toplu halde bir şölen, toplu halde bir dayanışma, bir kaynaşma modeli de aslında. Lakin her güzel anının, günün, bir sonu oluyor öyle değil mi. İşte akşam olmak üzere. Toplanan malinalar akşam saatlerinde gelen kooperatif araçlarına yükleniyor, satıldıkları fabrikalara pazarlara gönderiliyor.

Kooperatifte çalışan köylü kadınlar çıkınlarını alıp evlerine dönmeden hepimize teşekkür ediyorlar. Biz öğrenciler mutluluk sarhoşu olmuşuz, bu vaziyette geldiğimiz yola koyuluyoruz. Evlerimize vardığımızda hala güzel geçen bir günün sihiri etkisindeyiz. Evet yorulduk, evet biraz güneşi yedik, ama bir o kadar mutlu keyifili anılar biriktirdik. O gece yemekten sonra hemen yatıyoruz . Yorgun bedenelerimiz sıcak yataklarına kavuşunca deliksiz bir uykunun tadına keyfine varıyorlar. Sabah olunca, perdeler açılıp güneş havasız odayı sıcacık gülen yüzü ile ısıtınca anlıyorsunuz ne kadar yorululduğunuzu . Odanızın penceresini açıp temiz havaya kavuşunca hayat sen ne cömert ne güzelsin yaşamasını bilene diyorsunuz.

Yataktan kalmadan biraz yorgunluk keyfi kaçamağı yapmak istiyorsunuz. Perdelerin uçmaya başlamasından anlıyorsunuz güneşlenmiş sıcak ılık havanın odanızın içinde dolaştığını. Dün renkli bir gün, bugün mis gibi hava, size yeni mutlu günlerin müjdecisi gibi geliyor . İşte o zaman aklınıza Nazımın o meşhur dizeleri geliyor. Yaşadım diyebilmek için.

Yaşadım Diyebilmek İçin

Bilir misin?

Bir gün kuş olup uçacaksın

İşte o an gelmeden ise yaşayacaksın

Yapmadığın şeyleri yapacaksın

Belki bir şarkıya aşık olacaksın

Onu durmadan dinleyip iki gün sonra unutacaksın

Belki de bu şarkıları söyleyeceksin

Her söylediğinde kalbin yeniden atacak 

Kim bilir belki de bir bilim insanı olur da kendini onlara adarsın

Herkes sana karşı koyarken sen bunu para istemeksizin yaparsın

İşte bundan dolayı sen yaşayacaksın

Kimsenin yaşamadığı kadar

Atamın çocuğuyum diyerek ülken için öleceksin belki

Ama ölürken asla pişman olmayacaksın 

Çünkü sen bileceksen her zaman senin kanınla onur duyacak 

Bir gençlik olacak önünde

Bilmem aşık olursun belki de

İşte o zaman onun için her şeyi yapacaksın

Sadece bir gün de olsa

Onu sevdiğini hep dile getireceksin

Ya astronot olursan ne yapacaksın

Uzaya hükmedeceksin 

Diğer insanlara uçtum diye hava atacaksın belki de

Ta ki uçağın çoktan icat edildiğini hatırlayana kadar

Kahraman olmaya ne dersin 

Bir itfaiyeci olarak o ateşlere atlamak

Ve insanları kurtarmak

Seni hayata bağlayacaktır emin ol

Belki de 2 gün uyumadan ders çalışacaksın

Sonunda kötü not alacaksın

İnek olacaksın

Ama bil ki çocuklarına çalıştım diyebileceksin

Ah unutma ki öğretmen olmak da çok güzel bir şey

Çünkü çocuklara öğreteceksin

Bazen  sinirlensen de 

Onları çok seveceksin

Bilemem hiç insan olmayı denedin mi ama

İşte denediğinde yaşamından daha da önemlisi yok, anlayacaksın

Ama bunun sadece senin hayatın olmadığını bilip 

Hayvanları koruyacaksın

Belki de bir gün yeniden doğmak isteyeceksin 

Ve o gün doğacaksın ve bunların hepsini yaşayacaksın

Ne için mi?

Yaşadım diyebilmek için
  • Yukarıkı yazovir ( göl) artık yok , kurutuldu.

Cevat ÇIRAK

30.04.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

View at Medium.com

Balkan Türkleri Muhacir mi? Göçmen Mi?

Uzun zamandan bu yana gerek sosyal medya gerekse bazı makale ve yazılarda gizli bir tartışmaya şahit oluyorum. Bazı arkadaşlar Balkanlardan göç etmiş biz Türklere özellikle muhacir denilmesi gerektiği konusunda ısrar etmeye devam etmektedir. Ben bu konuyu biraz araştırmak irdelemek istedim, sözlükler bize nasıl yol gösteriyor bir bakalım derim.

Türkiyede Türk Dil Kurumu bu konuda en önemli otorite olduğuna göre başka kapıyı çalmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Evet açalım bakalım TDK sözlüğü bize nasıl yol gösterecek;

Öncelikle Muhacir ne demekle başlayalım.

muhacir 
sıfat (muha:cir) Arapça muhācir
1. sıfat Göçmen
Yolda uzun bir muhacir kafilesine tesadüf ettik.” – Ö. Seyfettin
2. Hz. Muhammed’e uyarak Mekke’den Medine’ye göç eden

Görüldüğü üzere muhacir Arapça kökenli bir sıfat (muha:cir) Türkçe karşılığı göçmen olarak verilmiş. Peki buraya kadar her şey net. Türkçe olmayan bir sıfatı almışız Türkçemize monte etmiş kullanıyoruz.

Şimdi bir de göçmen ne demek, bir de ona bakalım müsadenizle.

göçmen 
sıfat
1. sıfat Kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk), muhacir
Ama biz de yeni göçmeniz, hâlden anlarız.” – N. Araz
2. Sıcak iklimli ülkelere giden (hayvan)

Yine bir sıfat çıkıyor karşımıza. Lakin önemli bir fark var. Öz Türkçe bir kelime ile karşılaşıyoruz. Türk Dil Kurumu sözlüğü göçmen kelimesini ne güzel açıklamış, ” Kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk), muhacir.

Görüldüğü üzere Arapça bir kelime olan muhacir ile Türkçe bir kelime olan göçmen aynı anlamları taşıyan farklı dillere ait iki sıfat olarak karşımızda duruyor.

Peki biz hangisini kullanmalıyız?

Benim tercihim Türkçe olan göçmen kelimesi olacaktır.

Neden derseniz ?

Çok basit, çünkü ben Türküm de ondan.

Ama hala ben muhacir kelimesinde ısrar ediyorum diyenler olabilir.

Saygı duyarım iki kelimenin anlamı da aynı olduğuna göre sorun yok.

Sorun bence başka bir temelde,

Dilimizi zaten 550 yıl boyunca Arapça ve Farsça dillerinin harmanlanmasından meydana getirdiğimiz osmanlıca denen ve hiç bizim özümüzle alakası olmayan bir dile hizmet etmeye devam etmek konusundaki ısrarımız olacaktır.

Tartışmanın boyutunu genişletmek isteyenler olabilir.

Mesela;

Biri/birileri çıkar Ama büyük önderimizde göçmenlere muhacirler diye hitap etmiştir, sen ondan daha iyi mi bileceksin diyebilir.

Cevabım var elbet. Doksan küsür yıl önce kullanılan bir Türkçe ile kaleme alınmış sözler bunlar. Cumhuriyetimiz kurulduktan ve harf devrimi yapıldıktan sonra güzel Türkçemizi yaban otu gibi sarmış sarmalamış bu yabancı kelimelerle yazmak zorunda olduğumuzu kimse unutmamalıdır.

Güzel Türkçemiz her dilde olduğu gibi zaman içerisinde gelişmiştir, her geçen gün de gelişmeye devam etmektedir. Dolayısı ile bize bügün göçmen sıfatını (kelimisini) kullanmak yakışır. Eskiye rağbet etmek, bizim olmayanda ısrar etmek neden?

Ayrıca unutulmamalıdır ki,; Büyük önderimiz Söylev’i kaleme alırken o günkü güncel ve alternatifi olmayan yazıyı ve dili kullanmak zorunda kalmıştır. Bugün kitapçılardan alıp okuduğumuz ”Nutuk” günümüz Türkçesi ile güncellenerek basılmaktadır. Orjinalini herkes alıp okuyabilir mi ? Hayır. Hadi diyelim okudu, okuduğunu anlayabilir mi? Cevap yine Hayır olacaktır.

Bir diğer önemli konu da

Birde Ensar Muhacirler vardır. Yani ; Dinleri ve inançları uğruna, Mekke’den Medine ye göç eden Müslümanlar vardır. Fakat onların yukarıda anlatmaya çalıştıklarımla direk ilgili ve alakası yoktur

 Neden yoktur derseniz;

ensar 
isim, din b. (***) (ensa:rı) Arapça enṣār
isim, din b. (***) Hz. Muhammed’e hicret zamanında yardım eden Medineliler

Mekke’de gelen Müslümanlara yardım edenlere ise Ensar denir.

Balkanlardan göç eden Türklere ensar demek isteyenler çıkabilir, kesinlikle olmaz kullanılmaz diyemem. Fakat unutulmamsı gereken en önemli husus ensar muhacirler İslamiyetin yayıldığı dönemde hicret etmiş ve sahip çıkılmış ilk islam dinine inananlardır. Balkanlardan göçün altında yatan nedenler çok farklıdır. Olayı putperestlerden kaçanlarla, bir başka semavi dinin zülmünden kaçanların meselesi gibi göstermek doğru bir çözümleme olamayacaktır. Olur diyen çıkarsa dönüp bugünkü orta doğu batakılığında birbirini katleden sözde müslümanlara hak vermiş olacaktır.

Biz Balkan göçmenlerinin durumu çok daha ağır yaptırım ve şartlar içermektedir. Sadece dini tanım ve nedenlerle izah edilemez bir vahşetle karşı kaşıya kalmıştık. Maddi manevi ve insani olarak çok daha ağır şart ve koşullarda işkence ve zalimlikle tüm haklarımız ve kazanımlarımız elimizden alınmaya çalışılmış ve belli bölge ve dönemlerde alınmıştır. Daha ileri giderek soykırımdan söz etsek yeridir.

Cevat ÇIRAK

12.02.2019

Kana Ablanın Slatkarnitsası

                                      Kana Ablanın Slatkarnitsası

                                       ( Kana Ablanın Pastanesi)

                                                  morena- çokonat

Haberi duyar duymaz çok gerilmiştik. Bu belirsizlik bize nelere mal olacak bilemiyor kestiremiyorduk. Biz köy çocuklarının gidecek başka hiç bir yeri olmayacaktı. En sevdiğimiz mekandan mahrum kalmak bize çok koymuştu.

Ben mesela, en çok raketaları severdim. Hani varya şu içleri krema dolu üstü çikolata olanlar. Kana abla onların kutularını açar masanın üstüne sergilerdi.

Yanlarına esşko beşko taraleşkoları aynı şekilde kutusuyla oturturdu, diğer yanına da üzerinden onca yıl geçmesine rağmen hep aklımda tuttuğum o meşhur morena markalı çikolatalı gofretlerini yerleştirirdi. Hani şu kırmızı kaplı olanlar varya üstünde kocaman morena yazanlar, işte onlar bana çok isle gelirdi. Her gün yemeden duramazdım. Hatta slatkarintsanın (Tatlıcı dükkanı, pastane) satıcısı Kana abla benim çok sevdiğimi bildiğinden hep birkaç tane çekmeceye saklardı. Bizim Slatkarnitsa öyle çok büyük bir dükkan değildi. Zaten dükkanda Kana ablanın değildi, devletindi. Küçük bir camekanlı tezgahı, o tezgahın arkasında birçok gözü olan bir dolap vardı. Her gözünde başka bir tatlı çeşidi sergilenirdi. Sezoni çikolatalr mesela en üst raflarda sergilenirdi, En isle çikolata onlardı, o kadar olsundu, çok isle oldukları zaten zatı fiyatından belliydi. Dükkana kapıdan girdiğinizde sağ tarafta arka arkaya konumlandırılmış 2 tane 2 kişilik masa, sol taraf daha geniş olduğu için orada dört  adet dört kişilik masa ve sandalyeler vardı. Ben en çok baş taraftaki iki kişilik masayı sever orda otururdum. Neden öyle diye sormayın tam olarak nedenini hala bilmiyorum, ama sanırım dükkanın camından giren ışık en çok o masayı aydınlatırdı. Belki karanlığı çok sevmediğimden olsa gerek o masanın cama bakan yönüne oturur öyle yemek yada tatlı yerdim. İşte bu güzelim slatkarnitsa yıkılacaktı, ve yerine daha büyük katlı bir bina yapılcaktı. Sadece slatkarnitsa yıkılmayacaktı, Orada toplam üç dükkan daha vardı, komple hepsi yıkılıp yenilenecekti. Slatkarnitsa dere tarafındaki dükkandı, onun hemen sağında ise eskiden horamak (meyhane) olan fakat daha sonra yeni meyhane yapılınca o dükkanda kumaşlar  ve tekstil ürünleri satılmaya başlandı. Sağlık ocağına yakın olan sonunca dükkan da fırındı, bizim köy 650 haneli bir köy olduğu için ekmek üretimi de yapılırmış bir zamanlar. İşte bu yan yana dizilmiş üç adet bitişik nizamlı tek katlı dükkanlar yıkılacaktı. Herkes hatırlamaz bu anlatmaya çalıştıklarımı. Üzerinden 50 sene geçti. Yeni nesiller köyümüzün bu eski halini pek bilmezler tabiğ, nerden bilecekler. Onlar şu anki muhtarlık binasının olduğu yapıyı biliyorlar ne yazıkki. Oysa o kocaman yeni binanın yerinde ne anılar, güzellikler unutulup gitmişti. Tahmin edebiliyorum, hatırlayanlar, o keyifli günleri hafızalarında canlandıranlar nasıl mutlu oluyorlardır şimdi. İşte biz o mutlu mesut keyifli günlerin deli dolu nesilleri, çok mutlu ve keyifli çocukluk yaşamış uşaklarıyız.

                                                   kiselo mlako- yoğurt

Bizim slatkarnitsanın satıcısı Kana abla bulgardı ama çok iyi türkçe bilir bizimle de bazen bulgarca çoğunlukla türkçe konuşurdu. O yüzden diyalog kurmakta biz çocuklar için çok büyük bir sıkıntı yaratmaz, bizi anlayışla karşılardı. Zaten köyde kaç hane bulgar ailesi varsa hepsi türkçe bilirdi. Haberi duyar duymaz yanına koşarak gitmiştim. Kana abla daha kapıdan girdiğimi görünce  durumu öğrendiğimi anlamış beni çok sevdiğinden dayanamayıp gözyaşlarını göz bebeklerinden  bırakıvermişti. Ben de anında sulu gözlü oluvermiş, Kana ablaya uyuvermiştim. Kana abla aslında işinden olmayacaktı, dükkanın  yeri değişecek işine postanenin ordaki boş duran dükkanda devam edecekti. Ama ağlıyordu işte, neden ağlıyordu acaba; Yıllarca emek verdiği şirin pastanesi kapanıyor diye mi ağlıyordu, yoksa bir daha bu dükkana geri dönemeyecek diye mi üzülüyordu, kim bilir bu şirin dükkanda ne derin anılar biriktirmişti,

                                                   poniçka

Ben ise neye üzülüyordum biliyor musunuz. Her sabah gelir iki baniçka (peynirli börek, bir kifla (içinde marmelad olan tatlı börek)  birde yanında küçük boza ile güne başlardım. Evimizde her şey olmasına rağmen ben  sabahtan akşama kadar orda yemek ve tatlı yer, akşamda orda günü bitirirdim. Mesala akşam üzeri gelir, milinki (börek) ve yanında kavanozda kiselo mlako (yoğurt) kaşıklardım. Evde inek ve koyun hatta anne annemlerde manda olduğu için bol bol manda yoğurdu olmasına rağmen, ben Kana ablanın yoğurtlarını daha çok severdim. Annem bu durumu bildiği halde bana kızmaz her zaman cebime para koyar orda yememe ses çıkarmaz gülümser geçerdi. Neden o yoğurt bana tatlı gelirdi tam olarak size söyleyemem. Belki parayla satılıyor diye miydi, yoksa o burkanda (kavanoz) güzel göründükleri için miydi, orası bir muammaydı. Sadece annem bana çok iyi  hatılıyorum şöyle uyarılar yapardı; ”bubanın yanında ıştınma (söyleme)  uşağım” öğrenmesin yoksa çok kızar, aman derdi aman hiç ıştınma, kapa çeneni geç kırvata (yatak) otur. Her akşam bir burkan yoğurdu bazen dediğim gibi milinka ile, bazen üstünde pudra şekeri olan poniçka (yağda kızartılmış içinde marmelad olan börek) ile doyurur üzerinede  bir gazirana voda (maden sodası)  içerdim.  Kana abla bana hep sen çok akıllı uşaksın, bu köylüler gazirana voda çok içmiyor, aslında ne kadar faydalı olduğunu bilseler nasıl içerler ama içmiyorlar işte, diye dertlenir konuşmasını da pahalı da değil, ama, içmiyorlar diye bitiridi. Evet bizim köylülerimiz onun yerine sarı limonata ve bozayı daha çok tercih ederler, hatta büyük erkeklerimiz, yani babalarımız yetişkinlerimiz daha çok  şumenska (Şumnu  şehrinden üretilen bira markası) yada obiknovenna bira (normal ucuz taze içilen bira) içmeyi tercih ederlerdi. O zamanlar sadece bu iki marka bira vardı, şimdiki gibi çok marka yoktu.  Hatta bazen dükkandan aldıkları biralarını köy meydanındaki pametniğin (anıtın) önündeki peykalarda (şehir mobilyası, bankolar) muhabbet ederek içerler keyifli sohbetler ederlerdi. Şimdi diyeceksiniz meze yok muydu, olmaz mı hiç, hemde sıcak sıcak taze taze gelirdi. Pametniğin (anıtın) karşı çaprazında  horamak (meyhane) vardı, Oradan sipariş edilirdi taze taze sıcak sıcak koca koca kebapçeler, (balkan kebabı) ve yumruğum kadar büyük bir teki ile  bir kişiyi doyuran köfteler. Kimse kimseye laf etmez, kimse kimseye kötü bakmaz, herkes herkese saygılıydı. Köylü mutlu mesut yaşayıp gidiyordu. Kimse kimseden üstün değildi, kimse kimseden ayrılacıklı da değildi, parası olanda mutluydu olmayanda mutluydu. Herkes ihtiyacı olana yardımcı olur, hep birlikte ihtiyacı olana omuz verilirdi.  Hey gidi keyifli, deli dolu geçen o güzel yıllarımız hey, elli koca sene geçmiş olmasına rağmen, hala unutulamayan neşeli günler hey.

                                                           kifla

Kana abla çok dürüst bir satıcıydı. Mesela bazen yoğurt isterdim bana onlar bir kaç günlük ekşimiştir istersen yeme, ben sana limonata vereyim diye beni uyarırdı. Limonatalarda  güzeldi, şişelerin içinde sarı sarı şekerli şekerli çok iyi giderdi, hele yazın çok içilirdi, insanın içini mısmıl soğutur ferahlatırdı. Ben çok tatlı içecek sevmezdim, limonata hiç içmemezlik etmezdim ama çok sevmezdim işte.  Bizim Slatkarnitsa yaz gelince daha bir şenlikli hale gelirdi. Dükkanın önündeki boşluğa birde dere tarafındaki boşluğa yazlık masalar gelir serilirdi, köylü insanlar  limonatalarını, baniçkalarını, poniçkalarını, morenalarını kahvelerini dere kenarındaki kavak ve soğut ağaçlarının hışırtısı ve serinliği eşliğinde yer içer sohbet ederlerdi. Ne bileyim işte belki de  Kana  abla  bu güzellikleri bir daha göremeyecek diye üzülüyordu, belki de bina yıkıldıktan sonra bir daha hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağını bildiği için göz yaşı döküyordu.  Kim bilir, koca yürekli kana ablanın  gönlünde ne fırtınalar  kopuyordu. Ben o zamanlar uşaktım be canım, anlayamazdım.

                                                   sezoni – çikolata

Biz Türkiyeye göç etmeden birkaç yıl önce o şirin dükkanlar yıkıldı. Yıllarca sürecek yeni bugünkü bitmiş binanın inşaatı başladı. Tam olarak hatırlamıyorum ama en az dört beş sene süren çalışmalar sonunda yeni bina bitmişti diye duymuştum. Biz ailecek 1978 yılının eylül ayının onsekizinde o şirin Kana ablanın slatkarnitsasının (pastanesinin) bulunduğu Eski Cuma Muratlar köyünden ve ata yurdunuzdan bir daha geri dönmemek üzere göç etmiştik.

                                      baniçka ve boza

Artık Türkiyedeyiz işte, hemde İstanbulda. Yeni bir dünya, yeni bir kültür, yeni yeni kurallar, uygulamalar.  Ama nafile. Düzenli, sade, mutlu bir köy hayatını mazide bırakıp, keyifli muhteşem anıları unutmaya çalışıp, karmakarışık bir düzen içinde, sürekli hiç bitmeyen bir  koşturmaca ile geçen  günlerin, ayların, yılların, bizi sürüklediği bir bilinmeze doğru yol alıyorduk artık. Köyümüzün ve ve  masal gibi hayatın  bize sağladığı musmutlu keyifli bir maziyi unutmaya çalışıyorduk.Durun bir dakika, ıştınmayın, bakın  size ne sır vereceğim, ama, aramızda kalsın olur mu; biz o günleri unutmuş gibi yapıyoruz ama galiba her geçen gün eskisinden daha sağlam özlüyoruz, hemde ne özlemek, mısmıl özlüyoruz mısmıl. İnsan hiç iyi hisetiren anıları unutur mu, unutmaz tabiğ.

İstanbul ddayız  ama hep bir şeyler eksik işte,  Anavatandayız ama ata yurdumuz hep aklımızda. Hani derler muhacir olanlar için,  ”Ne oralıyız ne buralıyız”, biz neyiz kimiz. Ata yurdunda Türk olduğumuz için öteleniyorduk, Anavatanımızda türküz ama bulgar olarak  muamele görüp dışlanıyorduk.  Gerçekten bu muhacirlik ateşten gömlek, bilen yaşayan bilir ancak.

Hikayemizi daha çok dallandırmadan bitirmeye başarabilecek miyim bakalım.

Kolay değil işte dostlar hiç kolay değil. Diyorum ya evini yurdunu toprağını bırakıp iki valizle göçen bilir.

Hadi uzatmayalım, galiba sonunu nasıl bağlıyacam derken  Coşkun Sabahın bir şarkısı sanırım kurtaracak beni, nasıl da zamanında hızır gibi yetişti;

bu akşam içimde hüzün var 

gözümde canlandı anılar 

ağlamak istiyorum, haykırmak istiyorum 

bu akşam içimde hüzün var 

anılar, anılar, şimdi gözümde canlandılar 

anılar, anılar, beni bu akşam ağlattılar



Durun daha bitmedi; yıllar sonra büyümüşüm delikanlı olmuşum, yıllarca hayalinle yaşadığım, göremediğim köyümün yeni slatkarnitsası ve Kana ablayı göreceğim, daha yoldayız ama benim sevincim heyecanım, size anlatamayacağım kadar büyük, ve köye girdik, köyün merkezindeyiz, gözlerimin ne aradığını biliyorsunuz siz. O zamanlar uşaktım anlayamadım demiştim ya yukarda bir cümlede, galiba artık büyümüşüm şimdi anladım iyi  mi. Kana ablanın neden bu kadar çok üzüldüğünü ve ağladığını yıllar sonra çok iyi anlıyorum şimdi. Elli yıl önceki diyalog geliyor aklıma. Gözlerim doluyor içimde kıvılcımlar çakıyor, midemde ağırılar burkulmalar, travmalar yaşıyorum, acı ama gerçek tekrar ağlamamak için şarkıya geri dönüyor nakaratını mırıldanıyorum. İçimden Kana abla üzülmekle kaygılanmakla haklıymışsın diyorum.

anılar, anılar, şimdi gözümde canlandılar 

anılar, anılar, beni bu akşam ağlattılar



Cevat ÇIRAK 

21.12.2018 

Deska Gradina*

                                Deska Gradina*

Annemin üçüncü yada dördüncü kez,kalk mektebe geç kalacaksın sesi geliyordu.

Etrafımda yeşillikler, ağaçların dallarında kuşlar nazlı nazlı şarkı söylüyordu

Bizim komşunun arabacı köpeği şarik etrafımda dolanıp duruyor, oyun istiyordu

Oysa ben çayırlarda meralarda dolanıyor, pırıltılı güneşin içimi ısıtmasından keyif almaya bakıyordum.

Kalk artık işe geç kalacam, hadi sende geç kalıyorsun yapma ba uşağım, hadi ama, ben tam o sırada gözümü açıverdim. Sabah uykusu öyle tatlı ki, hem ruya hem dış sesler öyle güzel ki, seni mışıl mışıl uykun ve yatağından kaldıramıyor.

Hemen kalktım, ama bana da yazık, daha 6-7 yaşlarında küçük bir çocuğum, 

Hele hele şimdiki gibi kış aylarında uyanmak öyle zor ki. Ama dedim, kalktım artık diye kendini teselli etsen de annen olmasa kalkamıyorsun, işte, 

Annem masa örtüsüne benzeyen kumaştan dikilmiş önlüğümü giydirince biraz kendime gelebildim sanırım, hadi bakalım mektep yolu bizi bekler, çıkalım diyerek giydim kışlık botuşlarımı (botlarımı).

Her yerler bembeyaz, tarlalar sanki kar yorganı ile örtülmüş gibi, 

içimden üşümezler mi ki, hele ağaçlar bu soğukta nasıl ısınıyor, nasıl oluyor bu işler düşünüyorum ama bir türlü akıl sır erdiremiyorum. Ama normal, çünkü ben daha bu konuları bilmek için uşak (çocuk) yaştayım, Kafam karman çorman, bir elim annemin himayesinde mektebin kapısına yaklaşıyoruz. Bizim evimizle mektep arası 15 dk ama iyi ki anam var yanımda, O Hristo aganın pıykaları (hindileri) varya onların evinin önünden geçerken beni hep kovalıyorlar, çok korkutuyorlar beni, ama hiç ses çıkartamıyorum, sesimi duyunca daha saldıran oluyorlar.

Neyse geçtik o tehlikeli bölgeyi çok şükür.

Okul kapısında muallime beni bekliyor, hadi hadi çabuk üşüdün gir içeri

sobanın yanında ısıt ellerini diye beni içeri yönlendiriyor, annemle yarım kalan konuşmasını tamamlamaya çalışıyordu

Okul kapısı kapandığında içerde montumu çıkartmış, benden sonra gelen 

köyümüzün farklı mahallerinde oturan uşakları keyifle izlemeye beklemeye  çalışıyorum.

Muallime hanım şöyle elinle bizi sayıyor, hemde mırıldanıyordu, biri hasta gelemeyecek, biri daha gelmedi geri kalanların hepsi burda, sayı tamam diyor içinden,

Hadi tek sıra olun bakem, stola (yemekhaneye) ineceğiz zakuska  (kahvaltı) yapalım. güne güçlü kuvvetli başlayalım, bugün yapacak çok işimiz var diyor ve sıranın arkasından bizi takip ederek bodrum katına doğru ilerliyoruz.

Stol’da tek sırayız, elimizde tepsiler, sırayla konulan zakuskalarımızı (kahvaltımızı) alacağız. Önce koca bir tas (çorba tabağı) ıhlamur çayı, ama şimdiki gibi değil, çayın ilk demini içmiyoruz, sonraki çıkan kırmızı suyunu çay olarak biliyoruz. Başka bir tabakta beyaz peynir, bir adet kremiş (tavuk sosisi),

ve istediğimiz kadar dilimlenmiş ekmek alıyoruz yemek masalarımıza geçiyoruz.

Sanki çoğumuz anlaşmış gibi aynı anda önce bir tas sıcak çayın içine ekmek doğruyoruz, tası ağızına kadar tepeliyoruz, sonra kaşıkla azıcık orasını burasını sıkıştırıyoruz, e daha işimiz bitmedi ki, tabaklarımızdaki peynirleri de ekmekli çayın üstüne serpiştirdik mi zakuska yenmeye hazır hale geliyor. Ben genelde peynırili kısımları bitene kadar yerdim sonrasını da doymayan arkadaşlara verirdim, vermezsem öğretmen bana yedireceki ziyan etmek yok öyle. Israf etmek, ziyan etmek, kıymetini bilmemek, öyle çöpe ekmek atmak, yemek atmak, biz öyle şeyler bilmiyoruz ki, öğretmediler, yasak. Bize hep yiyeceğin kadar al, tabakta hiç birşey bırakma, katık et, acele etme yavaş yemeği  öğrettiler. İyi ki de öğretmişler, şimdiki öğrencilere bakıyorumda bu öğretilerden eser yok. 

Kahvaltı bitince haydi bakalım tekrar sınıflara,  ders var, çalışmalar öğretmenler eşliğinde başlasın.

Muallim yüksekçe  bir ses tonuyla : Çocuklar bugün kartondan gemi yapacağız, herkes makaslarını ve lepillerini (yapıştırıcı ) hazırladı değil mi? Kimseden ses yok, kimse anlamadı mı yoksa herkes korktuğu için soru mu soramıyor diye merak ettiniz değilmi :). Hayır hayır tahmin ettiğiniz gibi değil. Evet anlamadılar ama neden  anlamadılar, hemen merakınızı gidereyim.  Öğretmen ilk seslendiğinde prosedür gereği, talimat gereği soruyu bulgarca sordu da ondan kimse bir şey anlamadı. Nasıl anlasın 6-7 yaşındaki çoğunluk türk ve bir kaç çingene çocuklarıyız hepimiz. Koca sınıfta bir tane bulgar öğrenci yok ki, kimse bulgarca bilmiyor, çünkü biz evlerimizde ana dilimizi konuşuyoruz. 

Bizim Muratlar köyü (bulgarca adı Buynovo) 650 haneli Eski Cuma (Tagovishte) iline bağlı bir köy olmasına rağmen, köyde yaşayan bulgar aile sayısı toplasan 10 haneyi geçmez. Köyümüzün anaokulunda olduğumuz  okuduğumuz yıllarda da tesadüfen bir tane bulgar öğrenci arkadaşımız yok.Okulumuzda Türkler ve Çingeneler müslüman kardeşler, harale gürele hayatımıza devam ediyoruz.

İşte o ses yeniden duyuluyor ama, bu sefer türkçe olarak devam ediyoruz, muallime de zaten türk, oda meraklı değil bulgarca konuşmaya ama, ne yapsın zakon (kanun) böyle. Başlıyoruz kartondan gemi yapmaya, üstümüz başımız karton ve yapışkan oluyor, çalıştığımız masaların üstü seyyrar satıcı dükkanı gibi. Gemilerimiz tamamlanmış ama hepsi gemiye benzemiyor, olsun diyor öğretmen ziyane yok, gene yaparız, ozaman daha güzel olacak. Hiç bir çocuğu üzmüyor yani, tam tersi teşvik ediyor, moral veriyor. Ah o öğretmenler canım öğretmenler.

Saatler yerinde durmuyor ilerliyor, ve saat onikiyi gösterdiğinde gene yemek saati gelmiş demektir. Biz de acıktık zaten, o yüzden hepimiz bu durumdan çok memnunuz, yaşasın yemek yemek. 

Evet yine bodrumdaki yemekhanede yemek alma sırasındayız. Hepimiz menüde ne var merak ediyoruz,  herkes fısıl fısıl, öndekiler arka sıradakilere gördüklerini aktarmaya çalışıyor, sıranın sonundakilere haber gelene kadar menü başkalaşıyor, değişiyor. Am olsun, tepsimde şu an supa topçeta (misket çorbası), bizim ora üsülü musakka, desert (tatlı) olarak sütlaç var. Hepsi bugün okul yemekhanesinde taze sebze ve gıdalardan hazırlanmış, hepsinin dumanı taptaze ve hiç abartmıyorum tamamı misler gibi kokuyor. 

Yemekler yeniyor, ve tekrar sınıflara doğru yol alıyoruz. Saatler öğlen olduğunu anımsatıyor. Herkes ne yapacağını biliyor, Önce pijamalar giyilecek, sonra dişler fırçalanacak ve ders odasının yanındaki yatak odalarında saat ikiyle dört arasındaki öğle uykusuna yatılacak.  Hepimiz hazırız yatakların içindeyiz, muallime gelecek iyi uykular dileyecek ve bizde  2 saat uykuya dalacağız. 

Benim en çok sevdiğim saatlerdi bu anlar, hemen dalıp uyumak, ve bir an önce o sevdiğim sahneyi tekrar yaşamak için sabırsızlanıyordum. O merak ettiğiniz sahneyi her gün yaşıyordum ama her seferinde benim için ayrı bir zevk, keyifli bir anı olarak hafızama kazıyordum.

Evet öğretmenin kalk sesini duyduk, uykumuzu almışız, deliler gibi koşturuyoruz, yüzler yıkancak, pijamaların yerine o kareli ana okulu önlükleri tekrar giyilecek. Benim keyiften, sizin meraktan beklediğiniz o sahneye az sonra  sıra gelecek,, sabırlı olun bakalım, öyle kolay değil bu işler 🙂

Ama biraz daha meraklandırayım sizi, acele etmeyin bakalım, güzel şeyler öle hemen gerçeklemiyor :).  Muallime tekrar bizi saymaya koyulmuş, bizim ise konuyla hiç mi hiç  alakamız yokmuş gibi davranıyoruz. Hepimizin gözleri yemekhaneden gelen aşçının sevgiyle, büyük bir özenle hazırladığı o muhteşem nefis mi nefis mucizeye bakıyor. Aşçı öyle özenerek hazırlıyor ki, görseniz, siz de bana hak vereceksiniz! Ne yapıyor biliyor musunuz, ince dilimlenmiş taze köy ekmeğinin üzerine terayağ sürüyor; Ama nasıl sürüyor,  sıcak ekmeğin üzerine dolaptan çıkartılıp bekletilmiş yumuşamış tereyağı, nasıl süzülerek yayılıyor, o yayıldıkça ekmek yağı emiyor, tereyağ nazlanıyor, ekmek onun nazını anlıyormuş hak veriyormuş gibi usul usul onu içine çekiyor ve yumuşuyor. Ekmeğin buharının kokusu değişiyor, tereyağ ile harmanlaşmış ekmeğim kokusu açlık güdülerimizi coşturuyor,  ağızımıız sulanıyor, karınlarımız gürüldüyor, o nasıl bir lezzet öyle, insan ne yapacağımını nasıl beş dakika daha sabredeceğini  bilemiyor.”Dağlarına bahar gelmiş memleketimin ” durumu yani.

Tereyağlı baharatlı taçlandırılmış ekmekler dağıtılmaya başlanıyor. Sıra bana geliyor, hakkıma diğer çocuklardan daha büyük bir dilim düşsün diye dua emiştim, ve nihayet  duam kabul olmuş, en büyük dilimlerden bir benim elimde, şükürler olsun. Çekiliyorum bir köşeye dalıyorum tereyağlı ekmeğimi yemeye. Bir yandan keşke başka bir dilek dileseymişim diyorum içimden, Bu ekmek neden bu kadar hatırımda iz bıraktı biliyor musunuz, nerden bileceksiniz. Bizim orada bir baharat vardır, bilenler bilir, biz onsuz şurdan şuraya adım atmayız, öyle bir tamamlayıcı lezzet ki bu mübarek, anlatılacak gibi değil. Bizi ona şaren sol deriz (alaca tuz, yada renkli tuz** neredeyse ayrılamaz bir parçamızdır o bizim. Yemeklerin tadı onunla tamamlanır, bir dilim ekmeğin üzerine sepeleyin (serpiştirin) bakın görün neler oluyor, Bilenlerin nasıl da canı çekmiştir şimdi, öyle değil?)  Bu nefis tadı kullanmış olup bilmeyenlere hatırlatayım, hemen koku şöyle bir burunlarının önünden süzülüp geçiversin. Hani şu prinsesa yapıyoruz da siz görmüyorsunuz üzerine o renkli  baharatlar karışımından ekilir, misler deliler gibi kokar, işte odur o renkli tuz dostlar. (Ben ne yapıyorum böyle, yeter bu kendime çektirdiğim işkence canım çekti, konuya geri dönelim)

Öğretmen tereyağ ile donatılmış ekmek dilimlerinin elimizden midemize uçup gittiğini görünce, haydi çocuklar temizlenelim, ellerimizi yıkayalım, saat beşe geliyor, aileleriniz siz almaya gelecek, hazır olmalıyız, diyerek odamızın sol köşesindeki masanın sandalyesine oturarak defterine notlar almaya başlamıştı bile. 

Dostlar yıllar ne çabuk geçiyor öyle değil mi?  Benim size dilim döndüğünce aktarmaya çalıştığım bu anılar en az  40 yıl önce yaşanmış anılar. Bulgaristanın Eski Cuma ili Muratlar köyünde yaşandılar. Üzerinde düşünülmesi gereken çok mesele var. 1970’li yıllarda devlet tarafından sağlanmış bu imkanlarla büyüyen  dönemin çocukları olan bizler, bu günleri hiç ama hiç unutamıyoruz, Bugünkü eğitim sistemine ve imkanlarımıza bakıyorum da, bizim  40 yıl önce yaşadıklarımız ne muhteşem ne değerli yıllarmış demeden edemiyorum. 

Elbette her hikayenin bir sonu olacak, her olaydan bir ders çıkartılacak, her  iyi hissetiren anı belki daha onlarca kez tatlandırılarak ballandırılarak yeniden ve yeniden anlatılacak, yeni nesillere aktarılacak, fakat hiç bir zaman bu güzel mutlu günler  unutulmayacak.  Hey gidi akıp gidenler yıllar hey.

Cevat ÇIRAK 

20.12.2018 

* Anaokulu

** içinde tuz pul biber, boyotu, iştah açıcı kekik ve mısır unu buluan bir karışım.