Babalarımızın Gölgesinde Yaşamak

Hiç unutmam annem anlatır ben dinlerim tekrar tekrar

Sen doğduğunda baban sevincinden nasıl davranacağını bilemedi der durur hep

Babam doğum haberimi alınca, sevinçten motosikletine atlamış

Köyden kasabadaki hastaneye basmış gitmiş,

Hastahaneye vardığında o sevinçten heyecandan gülümser etrafına gülücükler saçarken

Doktor ve hemşirelerde ona bakıp gülümsüyormuş,

Çok sonra fark etmiş japenkalarla (plaj terliği) hastanede dolaştığını

Yokluk yılları kolay değil, zor günlerde doğmuşum.

Yağmurlu bir Eylül günü, gece yarısını biraz gece dünyaya merhaba demişim

Daha o gün başlamışım ailemin başına dert olmaya,

Gündüzler dururken gecenin bir vakti doğmak nedir ya

İnsanları uykusuz bırakıp huzursuz etmek 🙂

Sonra tamam erkek çocuk geldi diye sevinmiş ailem lakin

Herkes 3 gün sonra taburcu olurken ben tee 45 gün sonra çıkmışım hastaneden

doğum sırasında kolum dönmüş mecbur iyileşmesi beklemek gerekiyor,

Babam sabah erken gelir dikilirmiş kapıya, beni görmeden çalışamazmış

Yetmez mesai bitince de hiç üşenmez yine çalıştığı köyden atlar gelirmiş beni görmeye

Diyorum ya sorunlu yaramaz bir çocukmuşum diye…

Sarıymış saçlarım mesela, çok güzel sarışın bir uşaktın der durur hala annem

Okul yıllarımda yine bir sürü dert sıkıntı yaramazlık ne isterseniz var bende

Ama kimse şikayet etmiyor, edemiyor, çünkü okulda o zamanların tabiri ile

alacı bir talebeydim, her sene sınıf birincisi, bazen okul birincisi falan olurdum,

Herkesi memnun ederdim, ama babam bir türlü memnun olmak bilmezdi nedense

Ben verdikçe o bir adım ötesini işaret eder, daha çok isterdi,

Ne yapsam yaranamadığımı düşünürdüm.

Düşerdim mesela bazen, hiç öyle koşa koşa gelip beni kaldırmazdı babam,

Düştüğün gibi bir kalk bakışı atardı, ben ağlama seramonimi yapamadan korkar kalkardım,

Mesela köyde çocuklar bir bela mı yapmış, ya da evde bir şey mi kaybolmuş,

Babama hiç telaş etmezdi, bilirdi kimin yaptığını, ev halkı benim masumiyetine inanırdı da,

Ama babam inanmaz hemen beni sorguya çeker doğruyu öğrenirdi,

Mesela yalan söylememeyi annemden öğrendim daha çok,

Lakin doğruları gerçekleri itiraf etmeyi babam öğretti bana,

Yıllar böyle geçti gittti,

Büyüdüm evlendim baba oldum bende,

Çocuklarım olduğunda sözde babam gibi olmayacaktım

Yıllarca bu sözü verdim kendime ama yıllar geçtiB

Boş yere atıp tuttuğumu anlamaya başlayıverdim

Evet düştüğümde kaldırmadı diye kızdığım babam

bana düşenin dostu olmaz, düşebilirsin, ama,

düştüğün yerden kalkmak için kimseden yardım beklemeyeceksini

öğretmiş aslında,

Çok şükür düştüğüm günlerimde, dizlerimin yara bere olduğu günlerde

Önce yaralı dizlerimin üstüne yaslanmayı , sonra da ayaklarımın üstüne kalkmayı

bana hep babam öğretmişti, çocuklarım olduğumda anladım.

Babam yine haklı çıktı,

Mesela hiç unutmam köyümdeki okul yıllarımda

okuldan eve gelirken bir kurşun kalem ve bir silgi bulmuştum yolda

Akşam babam öğrendi, vay sen misin bulan

Ya kaybeden çocuğun başka kalemi ve silgisi yoksa,

Ya anne babasının durumu başka kalem silgi alacak durumda değilse

Vay anası diyorum içimden, sanki devletin hazinesini soyduk

Çıkıp karşısına avazım çıktığı kadar çalmadım buldum diye haykırmak geliyor ama

Yapamıyorsun arkadaş, ya tekrar haklı çıkarsa,

Daha önce denedim yahu, genellikle hep babam haklı çıkıyor

Annem hızır gibi yetişir beni kurtarırdı adeta,

Naapsın uşak çalmamış ya bulmuş der beni savunurdu ama nafile

Babama göre o yerde bulduğum kalem silgi yetim hakkı, garibanın ailelerin alın teri,

Bulsan da senin olmuyor, gideceksin öğretmenine ben kalem silgi buldum diyeceksin,

Yetimin garibanın hakkını alın terini sahibine iade edeceksin, nokta.

İşte bu yüzden yıllarım yolda hiç bir şey bulmayım diye dua ederek geçti benim.

Okul yıllarımda da öyleydi iş hayatımda da, hep kendi paramla aldım ne aldıysam,

Hani düşmez kalkmaz bir Allah diyorlar ya, mesaj bence çok yerinde ve doğru,

Hayatı boyunca bir şeyler başarmaya çalışan herkes hatalar yapıyor,

bu gayet doğal, olması da gerekiyor zaten,

İşin sırrı nerede biliyor musunuz?

Düştün mü arkadaş, düştüğün gibi kalkmasını bileceksin.

Kimseden yardım falan dilenmeyeceksin,

Allem edip kullem edip bir yol bulup düştüğün yerden

dimdik ayağı kalkmayı sen kendin becereceksin.

Babamın öğretilerini yetişkin bir adam olduktan sonra ancak idrak ettim

Hatta bazılarını büyük Atatürkümün Gençliğe hitabesindeki satırlara benzetirim hep.

Sanki anlaşmışlar gibi, hem babam hemde büyük önderim hep aynı şeyi öğüt veriyorlar.

Eh diyorum kendi kendime, ikisi de Rumeli Çocuğu be ya 🙂

İkisi de Balkanların mert cesur delikanlıları,

Bak keyiflendim yine 🙂

Şımarmayalım devam edelim.

Düştüğün yerden bir takım bahanelerin arkasına sığınıp zavallı gibi yatıp kalmayacaksın.

Kurtarıcı beklemeyeceksin, düştüğün yerden kendi inanç azim ve gayretinle kalkacak,

kaldığın yerden hedefine yürüyecek devam edeceksin.

Bakın aşağıdaki Ey Türk Gençliğinden aldığım alıntıya, farklı cümlelerle aynı istikamet hedef gösteriliyor.

ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ

   Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

   Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

   Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

  Mustafa Kemal Atatür

Demem o ki dostlar, baba gölgesinde yaşamak, nasıl bir şey biliyor musunuz?

Kendi toprağında, kendi ay yıldızlı al bayrağının altında yaşamak gibi kutsal bir şey,

Analarımız sayesinde hamur oluyoruz, babalarımızın sayesinde ise,

sıcak fırına girip terleyip pişiyor mis kokan ekmekler oluyoruz.

Babalarımızın gölgesinde ana dilimizi konuşuyor, şarkı ve türküler söylüyoruz.

Deliormanlı bir şairin dediği gibi;

Ne güzel şey Türkçe konuşmak, Ne güzel şey Türkçe gülmek,

İşte bizi biz eden bir çok kerameti babalarımızın gölgesindeki güçten alıyoruz.

Onların bize öğrettikleri ile varız,

Onların bizi sıcak ateşe sokup, dövüp dövüp soğuk suya atmasıyla çelik gibi varız,

Hala gölgesinde yaşadığımız babalarımıza ne kadar teşekkür etsek az…

Hadi bitirelim artık,

Her ne kadar ben böyle günlere inanmıyor olsam da,

yarın babalarımızın günü,

Hem hatırlatayım, hem de sizi babalarınızla çocukluğunuza götürmek istedim.

Kız olur erkek olun fark etmez.

Babalar oğullarının ilk kahramanı, kızlarının ilk aşkıdır derler,

Hediye şart değil,

Babanız hayatta ise, hala gölgesinde yaşıyorsanız,

Babanız ebediyete intikal ettiyse de

bir sofra etrafında demli bir çay ve sohbet eşliğinde babanızla ya da babanız gıyabında onu

anarak ailecek keyifli bir gün geçirmeye,

Ne dersiniz?

Cevat Çırak.

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

19.06.2020

İstanbul

KOMPOT

Güzel bir günün ardından hep birlikte büyük aile olarak akşam yemeğine oturduk.

Oturduk diyorum çünkü yemek masada değil sofrada yenecekti.

Sofrada menü geniş; çorbadan tatlıya kadar her şey var.

Elbette sofranın en güzel tarafı ailecek yemek yemekle birlikte, menünün balkan

yemeklerinden oluşmasıydı kuşkusuz.

Mesela başlangıç olarak supa topçeta (misket çorbası) ile başlıyoruz.

Ardından Bulgaristan Türkleri üsülü bir tepsi kapama var sofranın yanında,

misler gibi, kokuları sarıyor etrafı.

Durun durun kurtulun kapama kokunun etkisinden. daha bitmedi ki beya.

Ardından yine bizim ora usülü patates ve kıymadan musakka var.

Eh anasını yazarken canım çekiyor bu ne böyle yahu.

Neyse burada keseyim diğer yemekler de bende saklı kalsın yeter bu kadar.

Belki başka zaman ayrıca anlatırım size lezzetli mutfağımızı.

Ben size kompot hikayesi anlatacağım, bu yüzden oturdum yazmaya.

Sofranın başındayız , yemekler yendikten sonra tatlıya geldi sıra .

Annem dedi ki iki burkan (kavanoz) kompot var, biri kızılcık öbürü ayva.

büyük sini konulmuş, aile büyüdü kalabalık.

Eskiden annem babam kardeşim ve ben, dört kişiydik.

Şimdi güveler, gelinler torunlar derken 14 kişi olmuşuz, maşallah bize.

Bu tam kadro değil bu arada, daha gelemeyen sofrada olmayanlar var.

Annem hesaplamış ki iki burkan kompot getirmiş sofraya.

Ben öteden beri ikisini de çok severim mesela.

Kızılcık kompot’unu yazın severim serin serin,

Ayva kompotu ise kışın favorimdir nedense .

İşte bu iki şahane güzelliği sofrada annemin elinde görünce ben,

daldım derinlere ve kırk sene öncesine gidiverdim.

Onlu yaşlara dönmem demek, en sevdiğim yerde olmam demek biliyorsunuz.

Köyüm, güzel köyüm geliverir aklıma, bir daha saatlerce günlerce gitmek bilmez aklımdan.

Hayatımın belki en masum, özgür mutlu mesut günleri, nasıl anlatsam size bilemiyorum ki!

Belki o cennette günlerim nedeniyle hep çocuk ruhumu korumaya çalışıyorum.

Düşünsenize ortasından dere geçen bir köy, yemyeşil,

su, kuş ve çocuk sesleri ve melodileri içerisinde.

Doğusunda bir göl, batısında daha büyük muhteşem bir göl daha.

Koyunlar, kuzular, keçiler çeşmeye su içmek için seni bekliyorlar sayanın kapısında.

Kırmızı beyaz benekli inek ve yanında yeni doğmuş buzağısı.

Bahçede en çok sevdiğim beyaz ördekler, kazlar, hindiler tavuklar.

Büyük elma ağıcının altında ki kafeste yem ve u bekleyen güvercinlerim.

Kerpiç ve tahtadan yapılmış eski osmanlı evimizin arkasındaki ambarda erzak bekleyen

tavşanlarım, Hepsi gri sadece biri beyaz, canım tırsak tavşanlarım.

Hey gidi günler hey,

Bizde mesela eşek yoktu katır vardı.

Dedem katırları tercih ederdi, onlar daha güçlü çoçuğum;

Bize iş yapacak yardımcı lazım derdi.

Katırımız iri yarı neredeyse bir at boyundaydı, ama, eşek kadar yük taşırdı derler ya…

Dedem ara sıra havaların iyi olduğu yaz günlerinde katıra beni bindirir yularını tutar

gezdirirdi.

Gezdirirdi dediğim avlu içerisindeki büyük elmanın altında arabaya bağlı dururdu

gündüzleri, oradan dama kadar, yani yüz metre kadar da olsa binerdim katıra.

Sanki katırın üzerinde değil de bulutların üzerinde süzülüyormuşçasına

mutlu mesut olurdum gerçekten.

Çocukluk işte, çok deli dolu, eğlenceli sevgi dolu yaşadığım için

unutamıyorum sanırım mesut günlerimi.

Mutlu insanları diğerlerinen ayıran özellik nedir derseniz?

Etraflarına sürekli pozitif enerji yayar mutlu insanlar, hele mutlu çocuklar, neşe saçarlar.

İşte dostlar her zaman yanımda evimizin köpeği sadık dostum lucky ve ben böyle şirin mi

şirin bir köyde yaşardık bir zamanlar.

Daha beton demir ve tuğladan olan yeni evimiz yapılmamıştı.

İki dönüm bir tarla içerisinde, iki katlı kerpiçten, tahtadan ve çatısı çingene kiremidinden bir

köy evinde yaşarken, kırk yıl sonra o muhteşem keyifli günleri hatırlayıp yazacağımı

o zamanlar bilmiyordum doğal olarak.

Başımıza nelerin geleceğini nereden bilecektik ki ?

Ama unutmak ne mümkün!

İşte Bulgaristan Eski Cuma (Targovishte) iline bağlı Muratlar (Buynovo) köyü adlı o cennet

diyarda her çeşit ev hayvanımız ve meyve ağaçlarımızla birlikte yaşardık bir zamanlar.

Sebze ve meyvelerden söz etmiyorum, her yerimiz meyve ve sebzeyle doluydu zaten.

Dedim ya eski köy evimiz iki katlıydı.

Biz üst katında oturur alt katlarımızı ise ev hayvanlarımızla paylaşırdık.

Bizim sürekli zaman geçirip oturduğumuz büyük odanın altındaki odada

buzası ile kırmızı beyaz benekli ineğimiz, birde katır bize komuşuluk ederdi.

Koyunlar ve keçiler sayvant aldında dedemin odasına yakın oluklarından

dememle babaanneme komşuluk ederlerdi.

İkinci kattaki odamızın karşısında, sundurmanın diğer tarafında ise

meşhur kışlık gıdalarımızın depolandığı kiler odası vardı.

Anahtarı bir tek dedemde ve babaannemde vardı.

Babaannem çok titiz bir kadındı.

Aynı zamanda hep mesafesini koruyan sert bir mizacı vardı.

Buna rağmen öyle güzel yemekler yapardı ki parmaklarınızı yerdiniz.

Bana göre en favori iki yemeği neydi sorsanız?

Hemen birinci sıraya Pesmet derdim. İkinci sıraya kus kusu sıralardım.

Dünyada ondan daha iyi pesmet pişireni görmedim desem yalan olmaz.

Pesmetleri don yağı (dondurulmuş hayvan yağı ) ile pişirirdi.

Kızarma derecelerini öyle bir ayarlardı ki pembe bir renkte olurdu hepsi.

Bir tanesi bile yanmaz yada çiğ kalmazdı, nasıl yetenekli bir kadındı babaannem,

bugün bile şaşar kalırım marifetine.

Diyorum ya size yemek ustasıydı kadın maşallah.

Bir çok insan kus kusu sevmez belki bilmeyenler çoğunluktadır.

Ama babaannem size bol tereyağlı ve bol köy peyniri serpiştirilmiş bir tepsi kuskus yapsında

görün bakın sofrada kaşıklar yarış halinde nasıl tepsiye dalıp çıkıyor.

Sofradakiler biraz fazla nasiplenmek için adeta kendileriyle yarışırlardı.

İşte o kus kusun üstüne size nalatacağım baş röldeki kompotlara sıra geldi.

Kilerden kendisi gider seçerdi, ve o kus kusun yanında da en çok

kızılcık kompotu yakışırdı arkadaş.

Düşünsene bol tereyağlı ve deli gibi köy peynirli kus kusun üstüne

kompot tasından kana kana, doya doya kızılcık kompotu ile kapak yapıyorsun.

Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin , bu ne böyle yahu, acıktım ben vallahi.

Bırakın beni ben köyüme döneceğim.

Kompot’un içindeki kızılcık tanelerini bazen kulak asmaz çekirdekleri suyu ile birlikte

serin serin içerdik.

Ama işte asıl sorun bundan sonra başlardı biliyor musunuz.

Neden derseniz ben doymazdım.

Bir burkan daha isterdim.

Ama nerde…

Babaannemin kuralları katı idi, öyle her istediğin her zaman olmazdı.

Şimdiki çocuklar gibi, mesela gevezelik edeceksin de sana bir tane daha açacaklar,

yok öyle bir dünya dostum.

Bir kere hayır dedi mi, hayırdır o, konu kapanmıştır.

Ama durun bakalım, bir hal çaresine bakacağım.

Benim çocukluğum derslerimde başarılı olmama rağmen hep yaramazlıklarla geçti.

Yok öyle isteklerine gem vurup kenara çekilmek.

Çocukluğumdan bu yan adetimdir, aklıma geleni yarına bırakmam yapmaya çalışırım ben.

E ne yapacağız peki, çözüm kolay.

İçimde sakladığım gerçek Cevatı gün yüzüne çıkartmak gerekiyor.

Ben aklıma koyduğumu yaparım arkadaş, yok öyle kaçmak.

Peki hadi sizi daha fazla merakta bırakmayayım.

Demiştim ya size bizim oturduğumuz ikinci kattaki odanın karşısında kiler var diye.

İşte o kapısı her zaman kilitli kilere ben bir yolunu bulmuş her zaman giriyordum.

Bizim iki katlı kerpiç evin tahıl ambarı evle bitişik olarak yapılmıştı.

Tavşanlarımız da o ambar içindeki bir bölümde kalıyordu.

Ne zaman tavşanlara su ve yemek götürmeye gitsem, gizli özel operasyon başlardı.

Ambarın çatışsına çıkılan bir bölüm vardı.

Önce tavana oradan da çatıya çıkılıyordu.

Bana tavan arası yeterliydi.

Ben o tavan arasından dikkatlice iz sürerek, yürür kilerin üstüne gelince dururdum.

Evet canlar operasyon zamanı, gelmiştir.

Kiler odasında da tavana çıkmak için ahşap bir menfez kapak vardı.

O kapağı usulca gürültü etmeden açar delikten kiler odasına salınıverirdim.

Veee karşınızda çeşit çeşit kompotlar sıra sıra dizilmişler, senin onları seçemeni bekliyorlar

Ben fakirden alıp zengine veren bir anlayışla istediğimi açar içer tanelerini de yer, eğer

çekirdek varsa onları da sarıp sarmalar is bırakmaz cebime koyardım.

Kompotu bittirdikten sonra kapağını tekrar burkana (kavanoza) takar

sonra usul usul kirişi kırardım.

Şimdi biliyorum içinizden birileri kurnazca sorgulama yapar tavana o yaşta nasıl zıplardın

yaz da görelim bakalım diye şeytanın avukatlığını yaparak ellerini ovuşturuyordur.

Lütfen arkadalar biz köy çocuğuyuz, ne zaman kafaya koyduysak o işe bir çare buluruz.

Kiler kapısının yanında altında üç raf olan bir masa vardı, o kapının açma kolu merdiven

basamağı görevi görürdü.

Önce masanın üstüne çıkar, sonra kapı açma koluna basar biraz da zıplayınca tavadaki

menfez kapağına ulaşırdım. Geriye kendini yukarı doğru çekmek kalırdı.

Evet kabul ediyorum öyle çok kolay değildi ama imkansız da değildi.

Hem kitaplarda öyle yazmıyor mu; güzel şeyler çabasız zahmetsiz olmaz demiyor mu.

Biraz üstüm başım tozlanırdı, bazende kendimi yukarı çekerken karnımda çizikler olurdu

ama olsundu, o kadar olacak güzel kardeşim.

Yok öyle üç uruşa beş köfte.

Kutsal bir amaç için yola çıkmışsın, en sevdiğim şey; öyle armut piş ağzına duş var mı, yok.

Asıl bomba operasyonumdan sonra kopardı.

Babaannem yemek zamanı kilere gider kapakları kapalı boş kavanozları görünce;

Be canım bu burkanlara ne ole bole, kim karışıtıre bunları, kim benden habersiz yiye diye

kendi kendine söylenirdi. Faturayı da her zaman canım Mehmet Ali dedeme keserdi.

Aman kim yiyecek benden başka…

kimde anahtar var Mehmet Ali de …

Doymadı yemeğe bu adam, böyle giderse kışı çıkaramayacağız

diye dedeme söylenirdi Fatma babaannem.

Dedem hiç tepki vermez bana bakarak gülümser göz kırpardı.

O göz kırpınca ve gülümseyince ben suçluluk duyar ama duygularımı

belli etmez içime atardım.

Hatta dedeme üzülürdüm. Haksız yere suçlanıyor dedeciğim derdim.

Ama dedem diyorum ya size hiç oralı olmaz her zaman geçiştirirdi.

Ne olacak hanım, kim yiyecek bizden başka der konuyu hemen kapatırdı.

Günler böyle akıp giderken ben büyümeye , kilerdeki boş kavanozlar

da çoğalmaya devam ediyordu.

Hiç unutmuyorum bir pazar sabahı evde pesmetler pişirilmiş sıcak sıcak mideye

indirilmişti. Ev halkı işe koyulmaya hazırlanıyordu.

Pesmetler yenmiş üzerine köy yoğurdundan yapılmış ayranlar içiliyordu.

Ben pesmetlerden sonra illa kompot tercih ederdim, biraz tatlı olması gerekiyordu benim

içeceğim.

Gelin görün ki sevdiğim şey bu sabah sofrada yoktu.

Tavşanların ekmeğine suyuna bakma vakti geldi dedim içimden gülümseyerek.

Koşa koşa gittim ambara, her zamnki yollardan geçerek kiler odasındaki kapağı ulaştım.

Ev kalabalık diye çok sessiz çalışıyordum.

Kapağı açtım, sıra sıra dizilmiş kompotları görünce

az sonra cennetin kapısındasın dostum dedim kendimle konuştum.

kızlıcık mı istersin ayva mı, kiraz mı hepsi senin,

içime bir neşe geldi keyiflendim.

Bir yandan da ne kadar kurnaz olduğumu düşünüyor kendimle gurur duyuyordum.

Aynı anda menfez kenarlarından tutunmuş bedeni odanın içine salmıştım.

Geriye sadece ellerimi bırakmak kalmaştı.

Ellerimi bıraktım ve tam yere düşmek için hazırlanıyordum

Aanlayamadığım bir şey oldu yere düşmedim nedense

Hava da mı kaldım diye tavana bakıyordum, bir terslik vardı.

Bedenimde önce bir sıcaklık hissetti sonra iki kol arasında olduğumu fark ettim.

Kafamı çevirmemle dedemle yüz yüze geldim.

Korku ve heyecan mı yaşıyordum yoksa yolun sonun mı gelmiştim…

Oyun bitti dedim.

Yakalandık.

Korku dağları sarmıştı, ne diyeceğim ne söyleyeceğim, nasıl savunacağım kendimi hiç bir şey

düşünemez oldum.

Dedem bu arada tüm bedenimi usulca ayaklarımın üsten bırakıverdi.

Ayaklarımın üzerindeydim ama sağlam mı basıyordum güvendemiydim bilmiyordum.

Sadece korkuyordum başka bir şey düşünecek durumda değildim.

Gelecek şiddetli tepkiyi bekliyordum, savunmasız zavallı bir düşman askeri gibi

hissediyordum.

Cezamı razıydım, ayrıca razı olmasam kaç yazar diyordum içimden.

Olanlar olmuştu artık.

Suçlu ve kısık bir sesle dede diye giriş yaparak başladım söze

Dedem hiç konuşmadan bana işaret parmağı ile sus işareti yaparak, usulca hangisinden

açalım dedi.

Suç üstü olmuşum zaten birde tercih mi yapacaktım, hadi canım ordan.

Sen hangisinden istersen dede deyiverdim istemsizce.

Dedem gülümseyerek, sen kızılcık seviyordun bende kızılcık seviyorum hadi sen seç bir tane

açalım içelim demez mi.

Ben bittim dedim, hayır hayır ben bitmedim yandım kül oldum ben.

Dedem belindeki kınında taşıdığı gözü gibi baktığı çoban bıçağını çıkarttı ve burkanı açtı.

Gerçekten içtik kızılcık kompotunu, içtik ama ne içtik, ben anlamadım,

Dedem hem burkandan içiyor, hemde kis kis gülüyordu,

bir yandan da sessiz ol işareti yapıyordu.

Babaannem dedeme kızıyor dedem oralı olmuyordu ya hani,

içimden, neden kayıtsız kaldığı belli oldu dedim.

Sonra ilk kez binbir zorlukla tavandan girdiğim kilerden kompot yedikten sonra ilk kez kapısından çıktık dedemle birlikte.

Bu olay aramızda kalan ilk sırrımız değildi elbet, daha sonra neler neler yaşadım da

dedem tarafında kurtarıldım bir bilseniz, yazsam roman olur.

Dedem hem gülüyor hem de sayvant altındaki odasına doğru ilerliyordu, ben bir adım geriden başım önde ayak adımlarımı sayarak ve sadece önüme bakarak yürüyordum.

Cevat ÇIRAK

21.03.2020

BALKANLARDA KALAN ÇOCUKLUĞUM

TÜM KİTAPÇILARDA

Tam kırk yıl önce

Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde

Ilık bir Eylül gününde

tahtadan yapılmış kasaların içine…

Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik

Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza

Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası.

Devam ettik yüklemeye

köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik

Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık

itinayla yerleştirdik zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza …

Köy Tabelamızın Bilinmeyen Hikayesi

Köy Tabelamız

Çok gezen mi çok bilir, çok okuyan mı bilir tartışması vardır bilirsiniz.

Kimine göre,

Çok gezen bilir.

Kimine göre çok okuyan bilir.

Bana sorarsanız çok okuyan ve çok gezen bilir.

Sadece gezmek sizi bilgi sahibi yapmaz.

Bir rehbere ihtiyaç duyarsınız.

Neden derseniz?

Özellikle ilk kez ziyaret ettiğiniz bir destinasyonun tarihi ve kültürü

sadece kitaplardan öğrenilmez, okuyarak yalnızca bilgi sahibi olursunuz o kadar.

Şimdi gelelim hikayemizin baş rol oyuncusu köy tabelamızın bilinmeyen

enteresan öyküsüne.

Bulgaristanın ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu yıllar.

Fakirlik yokluk nedeniyle hırsızlıklar artmış,

insanlar yaşamak için maalesef ne bulursa satarak karnını

doyurduğu yıllar da başlıyor hikayemiz.

Köyümüzün ana girişindeki tabela bir şekilde ansızın,

kimse görmeden bilmeden her zamanki yerinden bir gece kayboluveriyor.

Evet bildiniz, hatırladınız

Kargalıktan köye doğru gelirken hemen hristiyan mezarlığını geçince

duran tabeladan söz ediyorum.

O tabela neden Bulgaristandaki diğer standart tabelalara benzemiyor ?

Tabelanın yanından geçerken bir çoğumuzun aklına düşmüştür eminim ne dersiniz?!

Hatta o Tebala Türkiyedeki standart tabelalara de benzerlik göstermiyor

öyle değil mi?

Avrupa da ki kardeşlerine de benzemiyor, neden acaba?

İşte bugün hepimizin önünden geçerken fotoğraf çektirdiğimiz tabelayı

oraya özel olarak tasarlayan ve köyümüzdeki bugünkü yerine diken kişinin kim

olduğunu açıklamaya geldi.

Ama önce hikayesi öğrenelim.

Türkiye’de İstanbulda bir atölye.

Atölyenin görevi Trükiye Cumhuriyeti Karayollarına tabela üretmek.

Bir köylümüz, köyüne sevdalımız bu atölyeye geliyor,

Önce bilgisayarda yazdırıyor,

Yazdırıyor derken öyle kolay değil o iş.

Öyle her aklına gelene tabela basmıyor üretmiyorlar atölyede.

Tabela deyip geçme…

eni, boyu, rengi, boyası hep kanunla standart olmak zorunda.

Bu yüzden tabela sadece kendine benzetilerek tasarlanıyor.

Bir de üstelik Kiril alfabesi ile yazılması gerekiyor,

Kiril alfabesiniz bilmeyenler için zahmetli iş yani.

Ama telaş yok, köylümüz Kiril alfabesini biliyor, tabelaya çok özen gösteriyor

Paslanmaz saç olsun, yazı Avrupa kalite boya olsun diye özellikle rica ediyor.

Neden Avrupa özel boyada ısrar ediyor biliyor musunuz.

Eski Cumadan köye girmeden daha kargalıktan tabela gece farlarının etkisiyle

3-4 km den okunsun parlasın görünsün diye tercih ediliyor.

Tabelanın ayakları da en iyi kalite paslanmazdan üretiliyor

Tabelanın üretimi tamamlandıktan sonra bizim heyacanlı köylümüz

yüklüyor tabelayı arabaya, çıkıyor yola.

Sınırlar aşılıyor ve tabela ait olduğu yere dikiliyor.

Uzaktan, sağdan, soldan profilden hatıra olarak bir kaç kare fotoğraf alınıyor.

E artık diyor köyümüzün girişi kimliksiz değil.

Koca köyümün bir adı var Buynovo

artık köyümüzün ana girişinde tabelası da var.

Tamam diyor şimdi oldu.

Görevini başarı ile tamamlıyor,

güzel duygular içerisinde huzurlu bir

şekilde kimseye bir şey söylemeden dönüyor evine

Üzerinden yıllar yıllar geçiyor, tabela hala yerinde

gelip geçerken o hikayeyi biliyor ama başka bilen yok.

Bir gün benimle birlikte İstanbuldan Köyümüze yolculuk ettiğimiz

bir yaz ayanda, tabelanın yanından geçerken duralım bir hatıra çektirelim diyorum.

İşte o zaman kısaca bana anlatıyor bu hikayeyi

Kaç zamandır yazacağım hep aklımdaydı

Bu güne kısmet oldu.

Aama gerçekten teşekkürü hak ediyor bence ne dersiniz?

Bu konuyu yazacağımı söylediğimde bana ne dedi biliyor musunuz.

Zdravna’nın (Sağlık Ocağının ) yanında çeşme varya dedi,

evet dedim ne olmuş onlara?

Kurnaları bozuk çalışmıyor, şimdi sıra onlara geldi,

en geç bu yaza kadar onları da onaracağım dedi.

Köylülerimiz ve gelen misafirlerimiz kana kana, doya doya su içemiyorlar

olmaz öyle, bize yakışmaz dedi.

Bana sadece tekrar hepimiz adına teşekkür etmek kaldı.

Teşekkürler Bahattin Rafioğlu çok teşekkürler dayımının oğlu, teşekkürler.

Cevat ÇIRAK

07.12.2019

İstanbul

Not: Eminim köyümüze benzer büyük/küçük iyilikler ve katkılar yapan nice iyi yürekli köylülerimiz vardır. Bu hikayeyi bu güzel insanları tanıtmak ve gün yüzüne çıkartmak için yazdım. Atılan bu iyi niyetli adımlar öğrenildikçe ve gün yüzüne çıktıkça çok daha güzel gelişmeler, katkılar olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü iyilik de gülmek gibi bulaşıcıdır. Böyle küçük adımlar büyük seferberliklere dönüşme potansiyeline sahiptir, yaşayalım görelim. Ne dersiniz? Yanılıyor muyum?

Naim Filmi Üzerine Düşünceler

Biyografi filmi çekmek zordur derler, bu yüzden meraklısıda yapımıcısı da az olur. Bütün zorluklara rağmen Mustafa Uslu gibi cesur yapımcılar cesaret edip harika işlere imza atıyorlar. Ne kadar tebrik etsek azdır. Böyle yürekli cesur yapımcıların filmlerini sinema salonlarında izleyerek destek olmaya devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bir başka muhteşem performan ve alkış filmin oyuncularına gelmeli diyorum. Oyuncuların hepsi harika bir iş çıkartılar. Ben hepsini çok beğenmekle birlikte özellikle Naimin annesi rolünü müthiş oynayan Selen Öztürk hanımefendiye bayıldım desem yeridir. Eminim Naimin annesi Hatice anne bile hayran kalmıştır diye düşünüyorum.

Gelelim fimin bende bıraktığı izlenimlere ve bana verdiği mesajlara. Bu yazıyı Aldığım mesajları siz okuyularımla paylaşmak için kaleme aldım.

Tespitlerimi iki bölümde izninizle paylaşmak isterim.

Birinci bölümde Naim fiminin Bulgaristan Türklerine verdiği mesajlar.

İkinci Bölümde iste Türk dünyasına verdiği mesajlar olarak değerlendirmeyi uygun buldum.

Öncelikle Bulgaristan Türklerini ele alalım izninizle.

Bulgaristan’dan hangi dönem ve yılda Türkiyeye göç ettiğimizin bir önemi yok. Hepimiz her dönemde çeşitli sıkıntılar ve haksızlıklar ötekileştirmeler yaşadık. Bu film sadece Naimin hayatını anlatmıyor. Film yaşadığımız zülüm ve haksızlıkları çok başarılı bir şekilde ve olduğu gibi beyaz perdeye yansıtmıştır. Bizler ,yani sıkıntıları bizzat yaşayan ve bilenler çocuklarımıza anlattık, aktaramaya devam ediyoruz lakin biliyorsunuz çocuklar görerek bakarak öğrenir. Bu yüzden çocuklarımıza anlattıklarımızı pekiştirsinler ve hissetsinler diye bu filme mutlaka götürmeli ve sinemada izletmeliyiz.

Özellikle 1989 yılında Bulgaristan’da isim değiştirme sürecinde eziyeti ve zulmü yaşayanlar hiç bir tereddüte mahal vermeden filme gitmeli ve izlemelidir. Filmin sonunda perdeye yansımayan sahneler mutlaka aklınıza gelecektir. Elinden gelen arkadaşlarımız işte bu eziyeti ve travmalar yaşamamıza neden olan zulmü elinden geldiğince yazmalıdır. Bulgaristan Türklerinin talihsiz makus tarihine kalın harflerle not düşmeli gelecek nesillerimize miras olarak bırakmalı paylaşmalıdır.

Naim tanrının biz Bulgaristan Türklerine büyük bir armağınıdır. Lakin yüce yaradan her zaman böyle bonkör ve cömert davranmayabilir. Bizler şunu çok net bilmeli ve bu temelde belkide yeniden örgütlenmeliyiz. Türkiyede tam olarak bilinmemekle birlikte altı buçuk milyonun üzerinde Bulgaristan Türkü yaşamasına rağmen maalesef özellikle siyasette çok silik bir sicile sahip olduğumuzu düşünüyorum. Örneklemem gerekirse mesela Türkiyede oturduğunuz semt ve ya ilçede ne kadar Bulgaristan göçmeni nüfus yaşıyor biliyorsanız araştırın. Daha sonra semtiniz/ilçenizde bir Balkan Türkleri Dayanışma derneğiniz varsa kaç üyesi var kontrol ediniz. Sonuçları gördükten sonra neden böyle konuştuğumu anlayacak ve konu üzerine düşüneceksiniz diye tahmin ediyorum. Dışarıdan eleştirmekle bu iş ancak bu kadar oluyor. Oysa istisnasız hepimiz elimizi taşın altına koymalıyız. Zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Ama endişeye mahal yok biz bu gidişatı değiştirebiliriz.

Gelelim yazımızın ikinci bölümüne. Yani Türkiye ve dünyada yaşayan Türklere Naim filminin verdiği mesaja.

  • Özellikle Türkiyede ciddi sıkıntılar yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Halkın büyük bir kısmı bizleri anlıyor ve tanıyor olmasına rağmen, hala bazı geçmiş tarih bilmez cahiller bizlere Bulgar vb. demeye devam ediyor. Dilerim bu filmden sonra akılları başına gelirde nasıl büyük bir gaflet içinde olduklarını görür ve kendilerini düzeltirler.
  • Gazetecilik mesela çok büyük ciddiyet ve sorumlulukla araştırmayla birlikte anılan onurlu bir meslektir. Lakin şerefli onurlu gazetecilerin arasında kendilerini gazeteci sanan yalaka ve ahlaksızları az buz değil biliyorsunuz. Ben bu rüzgarın yönüne göre aksiyon alan kamburlara seviyesizlere bu filmi zilemelerini ve biraz düşünmelerini diliyorum. Sözde gazetecilik, yalakalık ve bizlere hakaretle bir yere varamayacaklarını analayacaklar diye umuyorum.
  • Gelelim siyasetçilere. Maalesef Türkiye’de siyaset yapan herkese siyasetçi demek için bin şahit gerekiyor. Gün geçmiyor ki gerek iktidar ve gerekse muhalefetteki bazı sözde siyasetçiler Bulgar Türkü, Bulgar demeye devam ediyorlar. Bu zavallılar ağızlarından çıkanı duymuyor ve hiç ama hiç düşünmüyorlar. Biz Bulgar olsak Türkiye’de ne işimiz olur bunu hiç düşünemiyorlar. Dilerim Naim filmi bu zavallı cahil sözde siyasetçilerin aklını başına getirir diye umuyorum.
  • Bu filimden sonra hala bu şekilde hakaretler haksızlıklar devam ederse biliniz ki biz seçmenler seçim dönemlerinde kutsal oyumuzu düşünmeden heba ediyoruz.

Elbette yazacak daha çok önemli konular vardır ve olmaya devam edecektir. Ben özellikle bizim ana temel konularımıza ve sıkıntılarımıza değinmeye çalıştım.

Yazıma son vermeden önce bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Her zaman bir kurtarıcı beklemek doğru değil. Büyük liderimiz Atatürk “Şayet bir gün çaresiz kalırsanız, bir kurtarıcı beklemeyin. Kurtarıcı kendiniz olun.” diyor. Bu mesajı biraz üzerimize almalı ve düşünmeliyiz. Anavatanımız Türkiyede biz yabancı yada misafir değiliz. Bizler Anadolunun bağırından çıkmış öncü birlikleriz. Osmanlı ordusunun şanlı akıncılarıyız. Kaybedilmiş topraklarımızın bekçileriyiz.

Örgütlenmemizi gerekirse yeniden gözden geçirmeli, liyakatı ön planda tutmalı, güçlü ekiplerle mücadele etmeliyiz. Derneklerimizi düşmanımız olarak görmemeli bilakis üye olarak destek olmalıyız. Sesimizin daha gür çıkarmalı ve ciddiye alındığını görmeli ve göstermeliyiz. Kişisel günlük karları ve çıkarları bir kenera bırakmalı ve büyük resmi okuyarak sorumlu davranmalıyız. Nasıl mı yapacağız ? Çok kolay sadece çok çalışarak değil bilim ve akılla çalışarak yapabiliriz. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.

Cevat ÇIRAK

24.11.2019

İstanbul

Brigada

Evden çıktığımdan bu yana durmadan koşuyorum. Kalbimin atışlarını duymaya başladığımda anladım yorulduğumu. Bizim evden horemak (meyhane) önüne kadar adeta koşmamış kopmuşum. Köyümüzü boydan boya ortadan ikiye bölen Beli Lom deresinin üzerine taştan yapılmış köprünün üstüne geldiğimde, fark ettim koştuğum uzun mesafeyi. Biraz soluklanmak için köprünün kollarına teslim ettim kendimi. Kalbim göğüsümden çıkmak üzereydi. Beli lom deresi gür bir şekilde taşıdığı sularını aşağıki yazovire (göle) yolcu ediyordu. Su ahenkle dans ediyordu. Suyun melodik sesini duyunca huzur kapladı içimi. Biraz daha sakinledim. Oysa evden nasıl panikle çıkmış durmadan koşmuştum. Geç kalırım diye koştum aslında. Köyümüzün merkezinde, horemak’la yan yana olan magazine (bakkal dükkanı) yetişmeliydim. Köprünün üstüne saatime baktığımda daha yarım saat vardı kapanmasına. magazine yetişmem gerekiyordu. Tamam dedim yetiştin sakin ol.

Magazine girdiğimde satıcı neden geldiğimi anlaşmıştı sanki.

Gülümseyerek hangisinden vereyim diye sordu.

İki çeşit var biri soslu biri sade.

Ben hemen karşılık verdim, ikisinden de birer tane olsun dedim.

Bu balık konserveleri çok iyi katık dedi. Kırda karın doyurmak için çok isle (iyi) bunlar, hiç uğraşmıyorsun, açıp yemeye başlıyorsun, hazır yemek dedi. Ben evet onaylıyorum anlamında sadece kafamı öne sallayarak onay verdim. Başka dedi? Arkadaşların limonata aldı, peynir aldı, birazda helva alan oldu dedi. Tamam bana da ver aynılarından, kıra boş gitmek olmaz dedim. İçimden kırda aç kalmak, ele bakmak olmaz, biraz fazla alayım da belki alamayan olur beraber yeriz dedim. Birlikte yenen yemekler, nasıl bereketli olur bilirisiniz. Allah korusun, ya oralarda acıkır aç kalırsak ne yaparız diye iç geçirdim çocuk aklımla. Nasıl olsa param var, ne istersen alabilirdim , öyle yaptım, istediğimi aldım. Gülümseyerek maganizere (satıcıya) elimdeki parayı uzattım. Maganizer para üstünü uzatırken, bir kaç tane de morena (çikolatalı gofret) alsaydın, yemekten sonra isle gider, desert olur dedi. Avucumda duran para üstünden alması için elimi biraz öne uzattım, tamam dedim, öyle olsun haklısın. Şimdi biraz rahatladım. alışveriş tamamlanmıştı. Magazinden çıkarken teşekkür ettim satıcıya. Oda beni nazik bir şekilde uğurladı. İstersen bekle , beraber çıkalım, bende kapatıyorum diye seslendi. Çok yoğun bir gün geçirdik bugün dedi. Neden diye sormak ihtiyacında değildim,ama maganizer devam etti, brigada olduğu zaman öğrenciler geliyor, onu bunu çok alıyorlar, iyi iş oluyor, bereket versin dedi. Sonra beraber koyulduk yola. Nerdeyse eve kadar bir daha hiç konuşmadan yürüdük.

Tarif edilmez heyecan içerisindeydim. İlk kez brigadaya katılacaktım. Biliyordum bu gece heyecandan uyuyamayacaktım. Eve gelir gelmez annemin de yardımıyla çantamı hazırladım. Bir büyük şişe de su koydum ranitsama (sırt çantası), hazırdım artık. Yatağımda yattığımda uyumadan önce yarını biraz hayal etmeye çalıştım, güzel şeyler hayal ettim hep, çok derinlere dalmışım, derin bir uykuya dalmış, uyumuşum.

Sabah erkenden kalkmıştım,

Annem, nereye gideceksiniz ? Sorusuyla atıldı evimizin mutfağından.

Malina ( ahu dudu ) toplamaya dedim, bize öyle söyledi muallim, çok heyecanlıyım bakalım nasıl olacak diye devam ettim. Heyecandan ne diyeceğimi bilmiyor, sevinçten uçuyordum.

Nasıl oluyor anlamıyordum, ama annem her zaman benim halimden anlardı.

Çok kolay dedi, hiç korkulacak bir şey yok, çok keyifli olur malina toplamak. Ama dikenlerine dikkat et, ellerin kolların yara bere olacak, sonra teselli etmeye çalıştı, sıkıntı yok eve gelince krem süreriz, çok acımaz dedi.

Bu anneler olmasa biz ne yapardık? Nasıl olurdu hayatla mücadelemiz? İyi ki varlar dedim içimden. Hele benim annem dedim, ne cefakar, ne gayretli bir anne, her şeyi kardeşimle benim adıma düşünüyor dedim. Sonra biraz daha düşündüm ve son kararımı verdim. Dünyadaki annelerin hepsi böyledir dedim. Kim yavrusuna kıyabiliri ki? Her ilk adım bir anne desteği ile başlıyor, anneler bu yüzden çok kıymetli. Allah anneleri başımızdan eksik etmesin. Amin.

Annem çok güzel bir gün olacak senin için, unutulmaz bir gün olacak, bir o kadar da keyifli saatler geçireceksin dedi.

Kızlı-Erkekli cıvıl cıvıl, şen şakrak bir gün sizi bekliyor , çok beğenecek memnun eve döneceksiniz diyerek benim evimden uğurladı.

Ranitsamı (sırt çantamı) yüklendim doğru okula gittim. Hepimiz aynı durumdayız galiba, herkes hiç uyumadan sabaha çıkmış gibiydi, gözlerimiz şiş, keyiflerimiz mızmız, ruh halimiz karışık vaziyetindeydi.

Öğretmenlerimiz de gruba katılınca koyulduk yola. İstikamet Yeni Mahalle yolu üzerindeki malina bahçesi. Okul bahçesinden malina bahçesine seyahatimiz yürüyerek yirmi bilemedin yarım saat sürdü.

Bizden önce gelen köy kooperatifimizin kadın işçileri çoktan işe başlamıştı. Malina dolu tahta kasalar birer birer sıraların dışındaki açık bir alana kat kat dizilmekteydi. Güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıştı. Serin sabah havası ısınmaya, içimizi dışımızı ısıtmaya hazırlanmaktaydı. Muallimlerimiz ve kooperatif brigadiri (yöneticisi) her sıraya iki öğrenci olacak şekilde paylaşımlar yaptı. Ellerimize birer adet tahta kasa tutuşturuldu ve kısa bir iş tanımı yapıldıktan sonra görev başlamış oldu. Boyumuz kadar malinalar içerisinde bir o dalda bir bu dalda kızarmış olgunlaşmış malinaları avuçlarımıza topluyor, ezmeden sıkmadan özenle kasaları dolduruyorduk. Alıştıkça toplama hızımız artıyor, bu arada sohbetlerimiz de şenleniyordu. Önce sıralardaki emekçi işçi kadınların yanık sesli olanları şarkıları türküleri yüksek sesle okuyor, melodiler tarla içinde yankılanıyordu. Rodopların bülbülü Kadriye Latifova türküleri çok söyleniyordu. Sarı gülüm var benim, ela gözlerine kurban olduğum ( ), ve bir çok bilinen şarkı türkü sözleri tüm ekip üyelerinin katılımı ile koro halinde okunuyordu. Deliormanın ve Rumelinin hüzünlü sesi Sıdıka Ahmedova dan yavrumdan ayrıldım ( ) türküsü büyük bir çoşkuyla koro halinde söylendikten sonra malinalık içerisinde bir süre sessizlik olur. Öyle bir yanık türküdür ki o, gurbette kimsen olmaya bile, sanki gurbette evladın, bir yakının varmış gibi hüzünlenir insan. Ayrılıklar gelir aklına. Malina bahçesi küçük bir sessizlikten sonra, yeniden giderek renklenir, kahkaha sesleri, gülücükler, derken, keyifli bir ortam yeniden oluşuyordu. Bu sefer yardıma gelen genç öğrenciler gaza geliyor coşuyordu. Ama onları türküleri şarkıları biraz farklıydı. Mesala gençler, Emil Dimitrov şarkılarınından ”O malka eli” ( (Türkçesi Berkant Samanyolu)) şarkısını yavukluları ve sevdikleri ile birlikte söylüyordu. İşçi kadınlar da zaman şarkıya eşlik ediyordu. Bir başkaydı gençlerle tarlada omuz omuza çalışmak. Bulgaristanın en büyük assolisti Lili İvanova şarkıları herkesin dilindeydi. Mesela benim eski arkadaşlarım şarkısını ( СТАРИ МОЙ ПРИЯТЕЛЮ https://www.youtube.com/watch?v=0_0uqB7-Jts ) ) dillere destan bir şarkıydı. ) herkes ezbere bilir büyük bir çoşkuyla söylerdi.

Güneş yükselmiş, kızdırmaya başlamıştı. Başımıza güneş geçmesin diye şapkalar giyilmişti. Şapkası olmayanlar mendillerini başlarına şapka yerine bağlamışti. Mendili de olmayanlar çaresiz değildi, onlar da gazete kağıdından farklı model şapkalar yaparak başlarını korumaya almıştı.

Okuldan yardıma gelen biz taze öğrenciler ise yeni yeni brigadaya alışmaya çalışıyorduk.

Brigada dediğimiz şey işte buydu. Bir nevi öğrenci işçi dayanışması diyebiliriz. Köyümüzün kooperatifinde yaz aylarında işler yoğunlaşınca insan kaynağı ihtiyacı açığı oluşuyordu. İşte böyle durumlarda Kooperatif yöneticileri okul yönetimlerinden yardım talep ediyor, öğretmen ve öğrenciler de koşa koşa, seve seve yardım elini uzatıyorlardı. Brigada Rusça bir kelimeydi, türkçesi tugay anlamına geliyordu. Sosyalist sistemin örgütlü bir dayanışma modeli olarak topraklarımızda o dönemlerde sıkça kullanılıyordu. Anadolu topraklarında öteden beri var olan imece üsülünün organize edilmiş haline benziyordu.

Bu dayanışma modeli o dönemin öğrencileri için derslerden kaytarma, soluklanma ve daha da önemlisi yavuklun sevgilin varsa onunla kırda bahçede randevulaşma modeliydi.

Biz öğrencilerden korkulurdu; Bir yandan kooperatifimize destek oluyor, bir yandan aşklarımızı tazeliyor, şen şakrak bir hayat sürüyorduk. Hey gidi gençliğimin güzel deli dolu günleri hey.

Bizim ilk brigada tecrübemiz olmasına rağmen, deneyimli üst sınıf öğrencilerinden görerek ve öğrenerek keyifini sürdürdüğümüz bir modelden söz ediyorum aslında.

Malina sıralarında ikişer kişi olarak görev alan bizler, eğer yavuklumuzun sınıfı da brigadaya katıldıysa, hemen aynı sıradaki arkadaşımızla anlaşarak sevgililerimizi yanımıza alır, kumrular gibi romantik bir ortamda malina toplamaya devam ederdik. Düşünsenize sevdiğinizle birlikte aynı sıradasınız. Malina topluyorsunuz. En olgun ve güzellerini dalından kopartıp sevgilinize armağan ediyor, eğleniyorsunuz. Gözlerinizin içi gülüyor, yaşamak ama ne yaşamak diyorsunuz.

Ne yorgunluk, ne kızgın güneşin dalgaları, kavrulsanız bile umurunuzda olmuyor hiç bir şey. Şarkılar, türküler, fıkralar, şakalar eşliğinde dayanışma içinde deli dolu bir gün ve günler geçiriyor yorulduğunuzu hele çalıştığınızı hiç anlamıyorsunuz.

Öğle saati gelince bambaşka serüvenler sizi bekliyor. Yemek molası genelde en az bir buçuk saat oluyor. Maksimum yarım saatiniz yemekle geçiyor, geriye bir saat kalıyor. Bir saat bizim gibi kanı kaynayan gençlere böyle durumlarda ciddi bir zaman dilimi. Nemi yapıyoruz? Yeni Mahalle ile bizim köyümüzün tam ortasında yukarki yazovir ( göl ) var *, bizim çalıştığımız tarlaya bu yazovir 5 dakika mesafede. Yaz sıcağında serinlemek kim istemez ki? Hele grup olarak niyetelendiyseniz değmeyin keyfine. Bir saat toplu halde güneşlenip yüzdükten sonra tekrar işe dönüyoruz. Ne dolu keyifli günler yaşıyoruz, sevdiğiniz yanınızda , keyifler tıkırında, akşam olsun istemiyorsunuz. Serüvenlerimiz bitmek bilmiyor, her anı dolu dolu bir şiir gibi gün geçiriyoruz. Brigada dediğimiz şey toplu halde bir şölen, toplu halde bir dayanışma, bir kaynaşma modeli de aslında. Lakin her güzel anının, günün, bir sonu oluyor öyle değil mi. İşte akşam olmak üzere. Toplanan malinalar akşam saatlerinde gelen kooperatif araçlarına yükleniyor, satıldıkları fabrikalara pazarlara gönderiliyor.

Kooperatifte çalışan köylü kadınlar çıkınlarını alıp evlerine dönmeden hepimize teşekkür ediyorlar. Biz öğrenciler mutluluk sarhoşu olmuşuz, bu vaziyette geldiğimiz yola koyuluyoruz. Evlerimize vardığımızda hala güzel geçen bir günün sihiri etkisindeyiz. Evet yorulduk, evet biraz güneşi yedik, ama bir o kadar mutlu keyifili anılar biriktirdik. O gece yemekten sonra hemen yatıyoruz . Yorgun bedenelerimiz sıcak yataklarına kavuşunca deliksiz bir uykunun tadına keyfine varıyorlar. Sabah olunca, perdeler açılıp güneş havasız odayı sıcacık gülen yüzü ile ısıtınca anlıyorsunuz ne kadar yorululduğunuzu . Odanızın penceresini açıp temiz havaya kavuşunca hayat sen ne cömert ne güzelsin yaşamasını bilene diyorsunuz.

Yataktan kalmadan biraz yorgunluk keyfi kaçamağı yapmak istiyorsunuz. Perdelerin uçmaya başlamasından anlıyorsunuz güneşlenmiş sıcak ılık havanın odanızın içinde dolaştığını. Dün renkli bir gün, bugün mis gibi hava, size yeni mutlu günlerin müjdecisi gibi geliyor . İşte o zaman aklınıza Nazımın o meşhur dizeleri geliyor. Yaşadım diyebilmek için.

Yaşadım Diyebilmek İçin

Bilir misin?

Bir gün kuş olup uçacaksın

İşte o an gelmeden ise yaşayacaksın

Yapmadığın şeyleri yapacaksın

Belki bir şarkıya aşık olacaksın

Onu durmadan dinleyip iki gün sonra unutacaksın

Belki de bu şarkıları söyleyeceksin

Her söylediğinde kalbin yeniden atacak 

Kim bilir belki de bir bilim insanı olur da kendini onlara adarsın

Herkes sana karşı koyarken sen bunu para istemeksizin yaparsın

İşte bundan dolayı sen yaşayacaksın

Kimsenin yaşamadığı kadar

Atamın çocuğuyum diyerek ülken için öleceksin belki

Ama ölürken asla pişman olmayacaksın 

Çünkü sen bileceksen her zaman senin kanınla onur duyacak 

Bir gençlik olacak önünde

Bilmem aşık olursun belki de

İşte o zaman onun için her şeyi yapacaksın

Sadece bir gün de olsa

Onu sevdiğini hep dile getireceksin

Ya astronot olursan ne yapacaksın

Uzaya hükmedeceksin 

Diğer insanlara uçtum diye hava atacaksın belki de

Ta ki uçağın çoktan icat edildiğini hatırlayana kadar

Kahraman olmaya ne dersin 

Bir itfaiyeci olarak o ateşlere atlamak

Ve insanları kurtarmak

Seni hayata bağlayacaktır emin ol

Belki de 2 gün uyumadan ders çalışacaksın

Sonunda kötü not alacaksın

İnek olacaksın

Ama bil ki çocuklarına çalıştım diyebileceksin

Ah unutma ki öğretmen olmak da çok güzel bir şey

Çünkü çocuklara öğreteceksin

Bazen  sinirlensen de 

Onları çok seveceksin

Bilemem hiç insan olmayı denedin mi ama

İşte denediğinde yaşamından daha da önemlisi yok, anlayacaksın

Ama bunun sadece senin hayatın olmadığını bilip 

Hayvanları koruyacaksın

Belki de bir gün yeniden doğmak isteyeceksin 

Ve o gün doğacaksın ve bunların hepsini yaşayacaksın

Ne için mi?

Yaşadım diyebilmek için
  • Yukarıkı yazovir ( göl) artık yok , kurutuldu.

Cevat ÇIRAK

30.04.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Medium.com adresinde görüntüleyin

Balkan Türkleri Muhacir mi? Göçmen Mi?

Uzun zamandan bu yana gerek sosyal medya gerekse bazı makale ve yazılarda gizli bir tartışmaya şahit oluyorum. Bazı arkadaşlar Balkanlardan göç etmiş biz Türklere özellikle muhacir denilmesi gerektiği konusunda ısrar etmeye devam etmektedir. Ben bu konuyu biraz araştırmak irdelemek istedim, sözlükler bize nasıl yol gösteriyor bir bakalım derim.

Türkiyede Türk Dil Kurumu bu konuda en önemli otorite olduğuna göre başka kapıyı çalmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Evet açalım bakalım TDK sözlüğü bize nasıl yol gösterecek;

Öncelikle Muhacir ne demekle başlayalım.

muhacir 
sıfat (muha:cir) Arapça muhācir
1. sıfat Göçmen
Yolda uzun bir muhacir kafilesine tesadüf ettik.” – Ö. Seyfettin
2. Hz. Muhammed’e uyarak Mekke’den Medine’ye göç eden

Görüldüğü üzere muhacir Arapça kökenli bir sıfat (muha:cir) Türkçe karşılığı göçmen olarak verilmiş. Peki buraya kadar her şey net. Türkçe olmayan bir sıfatı almışız Türkçemize monte etmiş kullanıyoruz.

Şimdi bir de göçmen ne demek, bir de ona bakalım müsadenizle.

göçmen 
sıfat
1. sıfat Kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk), muhacir
Ama biz de yeni göçmeniz, hâlden anlarız.” – N. Araz
2. Sıcak iklimli ülkelere giden (hayvan)

Yine bir sıfat çıkıyor karşımıza. Lakin önemli bir fark var. Öz Türkçe bir kelime ile karşılaşıyoruz. Türk Dil Kurumu sözlüğü göçmen kelimesini ne güzel açıklamış, ” Kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk), muhacir.

Görüldüğü üzere Arapça bir kelime olan muhacir ile Türkçe bir kelime olan göçmen aynı anlamları taşıyan farklı dillere ait iki sıfat olarak karşımızda duruyor.

Peki biz hangisini kullanmalıyız?

Benim tercihim Türkçe olan göçmen kelimesi olacaktır.

Neden derseniz ?

Çok basit, çünkü ben Türküm de ondan.

Ama hala ben muhacir kelimesinde ısrar ediyorum diyenler olabilir.

Saygı duyarım iki kelimenin anlamı da aynı olduğuna göre sorun yok.

Sorun bence başka bir temelde,

Dilimizi zaten 550 yıl boyunca Arapça ve Farsça dillerinin harmanlanmasından meydana getirdiğimiz osmanlıca denen ve hiç bizim özümüzle alakası olmayan bir dile hizmet etmeye devam etmek konusundaki ısrarımız olacaktır.

Tartışmanın boyutunu genişletmek isteyenler olabilir.

Mesela;

Biri/birileri çıkar Ama büyük önderimizde göçmenlere muhacirler diye hitap etmiştir, sen ondan daha iyi mi bileceksin diyebilir.

Cevabım var elbet. Doksan küsür yıl önce kullanılan bir Türkçe ile kaleme alınmış sözler bunlar. Cumhuriyetimiz kurulduktan ve harf devrimi yapıldıktan sonra güzel Türkçemizi yaban otu gibi sarmış sarmalamış bu yabancı kelimelerle yazmak zorunda olduğumuzu kimse unutmamalıdır.

Güzel Türkçemiz her dilde olduğu gibi zaman içerisinde gelişmiştir, her geçen gün de gelişmeye devam etmektedir. Dolayısı ile bize bügün göçmen sıfatını (kelimisini) kullanmak yakışır. Eskiye rağbet etmek, bizim olmayanda ısrar etmek neden?

Ayrıca unutulmamalıdır ki,; Büyük önderimiz Söylev’i kaleme alırken o günkü güncel ve alternatifi olmayan yazıyı ve dili kullanmak zorunda kalmıştır. Bugün kitapçılardan alıp okuduğumuz ”Nutuk” günümüz Türkçesi ile güncellenerek basılmaktadır. Orjinalini herkes alıp okuyabilir mi ? Hayır. Hadi diyelim okudu, okuduğunu anlayabilir mi? Cevap yine Hayır olacaktır.

Bir diğer önemli konu da

Birde Ensar Muhacirler vardır. Yani ; Dinleri ve inançları uğruna, Mekke’den Medine ye göç eden Müslümanlar vardır. Fakat onların yukarıda anlatmaya çalıştıklarımla direk ilgili ve alakası yoktur

 Neden yoktur derseniz;

ensar 
isim, din b. (***) (ensa:rı) Arapça enṣār
isim, din b. (***) Hz. Muhammed’e hicret zamanında yardım eden Medineliler

Mekke’de gelen Müslümanlara yardım edenlere ise Ensar denir.

Balkanlardan göç eden Türklere ensar demek isteyenler çıkabilir, kesinlikle olmaz kullanılmaz diyemem. Fakat unutulmamsı gereken en önemli husus ensar muhacirler İslamiyetin yayıldığı dönemde hicret etmiş ve sahip çıkılmış ilk islam dinine inananlardır. Balkanlardan göçün altında yatan nedenler çok farklıdır. Olayı putperestlerden kaçanlarla, bir başka semavi dinin zülmünden kaçanların meselesi gibi göstermek doğru bir çözümleme olamayacaktır. Olur diyen çıkarsa dönüp bugünkü orta doğu batakılığında birbirini katleden sözde müslümanlara hak vermiş olacaktır.

Biz Balkan göçmenlerinin durumu çok daha ağır yaptırım ve şartlar içermektedir. Sadece dini tanım ve nedenlerle izah edilemez bir vahşetle karşı kaşıya kalmıştık. Maddi manevi ve insani olarak çok daha ağır şart ve koşullarda işkence ve zalimlikle tüm haklarımız ve kazanımlarımız elimizden alınmaya çalışılmış ve belli bölge ve dönemlerde alınmıştır. Daha ileri giderek soykırımdan söz etsek yeridir.

Cevat ÇIRAK

12.02.2019

Yediler Ormanında Kayak

Okullar yarıyıl tatiline girmişti.

Kış kendisini iyiden iyiyi’ye hissettirmeye başlamıştı.

Sokaklarda kar seviyesi rahatlıkla diz boyuna ulaşmıştı

Hatta bazı yerlerde çok daha faza kar görülmekteydi.

Aşağı Mahalle Çocukları evlerine kapanmıştı diye, düşünmeyin

Dünya döndükçe aşağı mahalle çocuklarını kimse özgürlüklerinden alıkoyamazdı.

Hepimizin skileri (kayakları) vardı.

Bazıları eski fıçı tahtasından bazıları daha basit ağaç malzemeden, bazılarımızdan ise pırıl pırıl kırmızı renkli Pirin marka skilerimiz vardı.

Baban kardeşimle beni hiç ayırmaz, birimize ne alırsına diğerine de daha iyisini alırdı.

Mesela benim kızağım tahtadan altı hızlı kaysın diye demirle güçlendirilmişti. Kardeşimin kızağında ise daha fazla demir vardı, sadece üst oturma kısmı tahtadandı. İkisi de özel yapımdı. Komşu Naçıköy’deki (Makreopol) kooperatifin marangoz ustasının imzasını taşıyorlardı.

Skilerimiz (kayak takımlarımız) ise kırmızı renkli Pirin marka, dükkandan satın alınmıştı. İkisi de aynı boy, ikisi de takım halinde alınmış, altları beyaz üstleri kırmızıydı. Kayışları (baton kısımları) beyaz meşinden ayakkabıya göre ayarlanabilir mekanizma ile tamamlanmıştı. Kardeşimle ikimiz karıştırmayalım diye altlarına ve yanlarına kendi isimlerimizi yazmıştık.

Bütün yazı mağazada (bodrum) asılı duran skilerimizi karla buluşturma zamanı gelmişti.

Bir gün önceden mahalleden birkaç arkadaş anlaşmış sözleşmiştik. Kalın giyineceğiz ama mutlaka yarın sabah köyümüzün kuzeyinde bulunan Yediler ormanına kayak koşmaya gidecektik. Tüm hazırlıklar bir gün önceden tamamlanmıştı demiştim ama, bir türlü sabah olmak bilmiyordu.

Erken yatmıştım, uyumak için hiç sevmediğim halde süt bile içmiştim ama bir türlü zaman ilerlemiyordu. Sabaha kadar dışarıda uğuldayan sert rüzgarın sesini dinleyerek geçirdim.

Nihayet sabah olmuştu.

Hızlı bir şekilde karnımı doyurduktan sonra artık evden çıkıp maceraya atılma zamanı gelmişti.

Kapımın arkasında dimdik yaslanmış duran kayaklarıma bakınca, en güzel kayaklar benimkiler dedim içimden, yüzümde tebessümle yanlarında yaklaştım ve elime alıp yere koydum. Önce paltomu giydim. Şalımı bağladım, son olarak kafama kalpağımı (bir tür kışlık şapka) geçirdim. Eldivenlerimi giymeden ayakkabıların boyuna göre kayaklarımın ölçüsünü ayarladım. Hazırlıklar tamamdı, her şey hazır görünüyordu. Eldivenlerimi ellerime geçirdim kayakları omzuma koydum ve adeta maceraya dalar gibi attım kendimi sokağı.

Çok sıkı giyinmiştim ama dışarıda kar yağmaya devam ediyordu. Hava tahmin ettiğimizden daha serti, işimiz kolay olmayacağı benziyordu.

Evlerinin önünde bekleyen arkadaşları bir araya geldik , eksik gedik var mı diye kontrol ettik. Evet bir arkadaşımız çok istemesine rağmen ailesinden izin alamadığı için gelemeyeceğini öğrendik. Bir eksiktik ama kararlıydık. Şartlar ne olursa olsun , Yediler ormanına gidilecek ve en tepe noktaya kadar yüründükten sonra, bayır aşağı kayaklarımızı koyverecektik.

Yanlış anlaşılmasın hava eksi derecelerde, kar diz boyu, sert bir rüzgar ve biz daha hedefe ulaşmadan soğuktan donmuşuz ama ziyanı yok, bu hayal gerçek olacak, dönmek yok, dönenin kaşığı kırılsın. Fazlası var eksiği yok.

Hepimiz Yediler ormanın en tepe noktasındayız. Yan yana dizilmişiz. Son hazırlıklar yapılıyor. Hepimizin kayakları ayaklarımıza geçirilmiş, paltoların tüm kopçaları (düğmeleri) kontrol edilmiş, yünden elle örülmüş şallarımız düzeltilmiş ıslak eldivenler sıkı sıkı iplerinden bağlanmıştı.

Önümüzdeki sık ormanlık içinde nasıl biteceği belli olmayan maceramız başlamak üzereydi. Kar şiddetini arttırıyor, rüzgar savrularak ordan oraya yön değiştiriyordu. Sadece el parmaklarımız mı donmuştu sanıyorsunuz, hayır elbette. El ayak parmaklarımız soğuktan ne yapacağını şaşırmıştı, karnımız aşırı soğuktan ağırmaya başlamıştı ama, hepimiz kuyrukları dik tutuyorduk. Kimseden bir gevezelik ve mırıldanma ibaresi alınmıyordu. Zaten ben vazgeçtim, dönüyorum diyen olsa rüzgardan sesini duyuramayacaktı.

Bir iki üç … yüksek volumlu start sesini duyduk el işaretini gördükten sonra yokuş aşağı koyveriverdik kendimizi. Hepimiz aynı anda çıkış çizgisinden fırladık, bazı arkadaşlar biraz ustalıklarından biraz da uyanıklarından arayı açmaya başlamışlardı. Uyanıklık diyorum çünkü, bende kayaklarımın altına yağ sürmüştüm. Daha hızlı kaymak için evde bulunan gündöndü ve ya katı yağlarla kayaklarımızı yağladığımız olurdu.

Rüzgar arkamızdan itiyor, hızımız her saniye artıyor ve kayakların kontrölü her an zorlaşıyordu. Hıza dikkat edeceksin, arkadaşına çarpmamaya dikkat edeceksin, aynı zamanda da önündeki koca koca orman ağaçlarına çarpmayacak manevra yapacaksın, hiç kolay sanmayın, çok çok zor bir iş. Yaşamayan ne bilsin. Aslında şu an tek tek bir odaya çekip sorsanız hepimiz çoktan pişmanız, lakin bir arada sorsanız kimse burnundan kıl aldırtmaz.

Çıkmışız bir yola gidiyoruz gündüz gece. Bir an önce koyun sayalarının yanındaki pınara kadar kayacağız ve oradan toparlanıp hemen evimize sıcak sobanın köşesine yığılıp kalacağız. Macera hızla devam ederken, pişmanlığımız hızla artıyor, ve yavaş yavaş yorgunluk ve soğuktan kontrolü kaybetmek üzereyiz.

Süratle akıyorum, zig zag yapıyorum, bazı ağaçları aştıktan sonra kayaklar bir tümsek üzerinden geçiyor , zıplıyor, yere düşer düşmez ise toparlamak bana düşüyor, sorun yok toparlıyorum, ama zor toparlıyorum, yorgunluğumuz ve pişmanlığımız artarken, maceramız devam ediyor.

Hesaplarıma göre önümdeki iki ağacın arasında geçin onların önündeki kocaman bir ağaç kökünün etrafından geçip yoluma devam edeceğim diye hesap ediyorum ve kıl payı gerçekleştiriyorum. Böyle manevralar keyfimize keyif katıyor. Ben buları düşünürken küt diye bir ses duyuyorum, Birden bir sessizlik anı yaşıyorum. Bir kaç dakika sonra gözlerimi açıyorum. Bir de ne göreyim. Burnumun dibindeki ağaca sarılmışım. Başım hafif hafif ağrıyor, Kayakların biri ayağımdan fırlamış, diğeri hala ayağımda. Oturduğum yerde belli ki bir kaç dakika kalmışım, üstüne oturduğum karlar erimiş ve donuma kadar ıslanmışım. Ziyanı yok burda kalmaya devam edersem donacağım , kaldığım yerden devam etmeliyim.

Artık bundan sonrasına gazi olmuş yaralanmış bir asker gibi devam ediyorum. Daha yavaş gitmeliyim diyorum, daha sakin, bir çarpma daha yaşarsam bayıldığım yerde donarım diyorum.

Bitiş çizgisine ulaştığımda şükür ediyorum. Sıcak sobanın yanına bulunduğum pınarın yanından en çok on beş dakikada, ulaşırım diye hesap ediyorum. Evimize yaklaştım. Hızla yürümeye çalışıyorum ama, koca ağaçla çarpışmamdan bu yan geçen sürede, ağırılarım sızılarım artıyor. Kendimi daha çok dinlemeye başlıyorum. Ağırılarım artıyor, canım hem soğuktan hem de yorgunluktan acıyor. Pişmanlık diz boyu. Sadece ben mi öyleyim diye yanımdaki arkadaşlarıma bakıyorum; onlar da aynı berbat bıkkın, bitik, duyguları yüzlerine yansımış berbat durumdalar. Birbirimize moral vererek evlerimize yaklaşıyoruz. Evinin kapısını gören ayakkabıları ile atıyor kendine sobanın yandığı odaya. Bahçe kapmızı görünce enerjimin bitmek üzere olduğun fark ediyorum. Kapının kolunu tutup kapatacak gücüm yok ; bir şey olmaz deyip açık bırakıyorum. Elimdeki kayakları kapı girişine adeta fırlatıyorum. Kapıyı usulca açıp sobanın sıcaklığını hissedince bir maceranın sonun daha geldiğimizi anlıyorum.

Ağırılarım sızılarım var ama, söylenemem, şikayet edemem, ses çıkartırsam bir o kadar fırçayı da ev halkından yiyeceğim biliyorum.

Sessizce üstümü değiştirmiş, kuru kıyafetlerimi bir şekilde üstüme geçirmişim. Sobanın üstündeki ıhlamur kaynayan çaydanlık gözüme ilişiyor, sobanın içinde yanan odun sesleri çıtırdıyor, dalıp dalıp giderken yorgunluktan sızıp, uykuya dalıyorum.

Cevat ÇIRAK

20.01.2019

Deska Gradina*

                                Deska Gradina*

Annemin üçüncü yada dördüncü kez,kalk mektebe geç kalacaksın sesi geliyordu.

Etrafımda yeşillikler, ağaçların dallarında kuşlar nazlı nazlı şarkı söylüyordu

Bizim komşunun arabacı köpeği şarik etrafımda dolanıp duruyor, oyun istiyordu

Oysa ben çayırlarda meralarda dolanıyor, pırıltılı güneşin içimi ısıtmasından keyif almaya bakıyordum.

Kalk artık işe geç kalacam, hadi sende geç kalıyorsun yapma ba uşağım, hadi ama, ben tam o sırada gözümü açıverdim. Sabah uykusu öyle tatlı ki, hem ruya hem dış sesler öyle güzel ki, seni mışıl mışıl uykun ve yatağından kaldıramıyor.

Hemen kalktım, ama bana da yazık, daha 6-7 yaşlarında küçük bir çocuğum, 

Hele hele şimdiki gibi kış aylarında uyanmak öyle zor ki. Ama dedim, kalktım artık diye kendini teselli etsen de annen olmasa kalkamıyorsun, işte, 

Annem masa örtüsüne benzeyen kumaştan dikilmiş önlüğümü giydirince biraz kendime gelebildim sanırım, hadi bakalım mektep yolu bizi bekler, çıkalım diyerek giydim kışlık botuşlarımı (botlarımı).

Her yerler bembeyaz, tarlalar sanki kar yorganı ile örtülmüş gibi, 

içimden üşümezler mi ki, hele ağaçlar bu soğukta nasıl ısınıyor, nasıl oluyor bu işler düşünüyorum ama bir türlü akıl sır erdiremiyorum. Ama normal, çünkü ben daha bu konuları bilmek için uşak (çocuk) yaştayım, Kafam karman çorman, bir elim annemin himayesinde mektebin kapısına yaklaşıyoruz. Bizim evimizle mektep arası 15 dk ama iyi ki anam var yanımda, O Hristo aganın pıykaları (hindileri) varya onların evinin önünden geçerken beni hep kovalıyorlar, çok korkutuyorlar beni, ama hiç ses çıkartamıyorum, sesimi duyunca daha saldıran oluyorlar.

Neyse geçtik o tehlikeli bölgeyi çok şükür.

Okul kapısında muallime beni bekliyor, hadi hadi çabuk üşüdün gir içeri

sobanın yanında ısıt ellerini diye beni içeri yönlendiriyor, annemle yarım kalan konuşmasını tamamlamaya çalışıyordu

Okul kapısı kapandığında içerde montumu çıkartmış, benden sonra gelen 

köyümüzün farklı mahallerinde oturan uşakları keyifle izlemeye beklemeye  çalışıyorum.

Muallime hanım şöyle elinle bizi sayıyor, hemde mırıldanıyordu, biri hasta gelemeyecek, biri daha gelmedi geri kalanların hepsi burda, sayı tamam diyor içinden,

Hadi tek sıra olun bakem, stola (yemekhaneye) ineceğiz zakuska  (kahvaltı) yapalım. güne güçlü kuvvetli başlayalım, bugün yapacak çok işimiz var diyor ve sıranın arkasından bizi takip ederek bodrum katına doğru ilerliyoruz.

Stol’da tek sırayız, elimizde tepsiler, sırayla konulan zakuskalarımızı (kahvaltımızı) alacağız. Önce koca bir tas (çorba tabağı) ıhlamur çayı, ama şimdiki gibi değil, çayın ilk demini içmiyoruz, sonraki çıkan kırmızı suyunu çay olarak biliyoruz. Başka bir tabakta beyaz peynir, bir adet kremiş (tavuk sosisi),

ve istediğimiz kadar dilimlenmiş ekmek alıyoruz yemek masalarımıza geçiyoruz.

Sanki çoğumuz anlaşmış gibi aynı anda önce bir tas sıcak çayın içine ekmek doğruyoruz, tası ağızına kadar tepeliyoruz, sonra kaşıkla azıcık orasını burasını sıkıştırıyoruz, e daha işimiz bitmedi ki, tabaklarımızdaki peynirleri de ekmekli çayın üstüne serpiştirdik mi zakuska yenmeye hazır hale geliyor. Ben genelde peynırili kısımları bitene kadar yerdim sonrasını da doymayan arkadaşlara verirdim, vermezsem öğretmen bana yedireceki ziyan etmek yok öyle. Israf etmek, ziyan etmek, kıymetini bilmemek, öyle çöpe ekmek atmak, yemek atmak, biz öyle şeyler bilmiyoruz ki, öğretmediler, yasak. Bize hep yiyeceğin kadar al, tabakta hiç birşey bırakma, katık et, acele etme yavaş yemeği  öğrettiler. İyi ki de öğretmişler, şimdiki öğrencilere bakıyorumda bu öğretilerden eser yok. 

Kahvaltı bitince haydi bakalım tekrar sınıflara,  ders var, çalışmalar öğretmenler eşliğinde başlasın.

Muallim yüksekçe  bir ses tonuyla : Çocuklar bugün kartondan gemi yapacağız, herkes makaslarını ve lepillerini (yapıştırıcı ) hazırladı değil mi? Kimseden ses yok, kimse anlamadı mı yoksa herkes korktuğu için soru mu soramıyor diye merak ettiniz değilmi :). Hayır hayır tahmin ettiğiniz gibi değil. Evet anlamadılar ama neden  anlamadılar, hemen merakınızı gidereyim.  Öğretmen ilk seslendiğinde prosedür gereği, talimat gereği soruyu bulgarca sordu da ondan kimse bir şey anlamadı. Nasıl anlasın 6-7 yaşındaki çoğunluk türk ve bir kaç çingene çocuklarıyız hepimiz. Koca sınıfta bir tane bulgar öğrenci yok ki, kimse bulgarca bilmiyor, çünkü biz evlerimizde ana dilimizi konuşuyoruz. 

Bizim Muratlar köyü (bulgarca adı Buynovo) 650 haneli Eski Cuma (Tagovishte) iline bağlı bir köy olmasına rağmen, köyde yaşayan bulgar aile sayısı toplasan 10 haneyi geçmez. Köyümüzün anaokulunda olduğumuz  okuduğumuz yıllarda da tesadüfen bir tane bulgar öğrenci arkadaşımız yok.Okulumuzda Türkler ve Çingeneler müslüman kardeşler, harale gürele hayatımıza devam ediyoruz.

İşte o ses yeniden duyuluyor ama, bu sefer türkçe olarak devam ediyoruz, muallime de zaten türk, oda meraklı değil bulgarca konuşmaya ama, ne yapsın zakon (kanun) böyle. Başlıyoruz kartondan gemi yapmaya, üstümüz başımız karton ve yapışkan oluyor, çalıştığımız masaların üstü seyyrar satıcı dükkanı gibi. Gemilerimiz tamamlanmış ama hepsi gemiye benzemiyor, olsun diyor öğretmen ziyane yok, gene yaparız, ozaman daha güzel olacak. Hiç bir çocuğu üzmüyor yani, tam tersi teşvik ediyor, moral veriyor. Ah o öğretmenler canım öğretmenler.

Saatler yerinde durmuyor ilerliyor, ve saat onikiyi gösterdiğinde gene yemek saati gelmiş demektir. Biz de acıktık zaten, o yüzden hepimiz bu durumdan çok memnunuz, yaşasın yemek yemek. 

Evet yine bodrumdaki yemekhanede yemek alma sırasındayız. Hepimiz menüde ne var merak ediyoruz,  herkes fısıl fısıl, öndekiler arka sıradakilere gördüklerini aktarmaya çalışıyor, sıranın sonundakilere haber gelene kadar menü başkalaşıyor, değişiyor. Am olsun, tepsimde şu an supa topçeta (misket çorbası), bizim ora üsülü musakka, desert (tatlı) olarak sütlaç var. Hepsi bugün okul yemekhanesinde taze sebze ve gıdalardan hazırlanmış, hepsinin dumanı taptaze ve hiç abartmıyorum tamamı misler gibi kokuyor. 

Yemekler yeniyor, ve tekrar sınıflara doğru yol alıyoruz. Saatler öğlen olduğunu anımsatıyor. Herkes ne yapacağını biliyor, Önce pijamalar giyilecek, sonra dişler fırçalanacak ve ders odasının yanındaki yatak odalarında saat ikiyle dört arasındaki öğle uykusuna yatılacak.  Hepimiz hazırız yatakların içindeyiz, muallime gelecek iyi uykular dileyecek ve bizde  2 saat uykuya dalacağız. 

Benim en çok sevdiğim saatlerdi bu anlar, hemen dalıp uyumak, ve bir an önce o sevdiğim sahneyi tekrar yaşamak için sabırsızlanıyordum. O merak ettiğiniz sahneyi her gün yaşıyordum ama her seferinde benim için ayrı bir zevk, keyifli bir anı olarak hafızama kazıyordum.

Evet öğretmenin kalk sesini duyduk, uykumuzu almışız, deliler gibi koşturuyoruz, yüzler yıkancak, pijamaların yerine o kareli ana okulu önlükleri tekrar giyilecek. Benim keyiften, sizin meraktan beklediğiniz o sahneye az sonra  sıra gelecek,, sabırlı olun bakalım, öyle kolay değil bu işler 🙂

Ama biraz daha meraklandırayım sizi, acele etmeyin bakalım, güzel şeyler öle hemen gerçeklemiyor :).  Muallime tekrar bizi saymaya koyulmuş, bizim ise konuyla hiç mi hiç  alakamız yokmuş gibi davranıyoruz. Hepimizin gözleri yemekhaneden gelen aşçının sevgiyle, büyük bir özenle hazırladığı o muhteşem nefis mi nefis mucizeye bakıyor. Aşçı öyle özenerek hazırlıyor ki, görseniz, siz de bana hak vereceksiniz! Ne yapıyor biliyor musunuz, ince dilimlenmiş taze köy ekmeğinin üzerine terayağ sürüyor; Ama nasıl sürüyor,  sıcak ekmeğin üzerine dolaptan çıkartılıp bekletilmiş yumuşamış tereyağı, nasıl süzülerek yayılıyor, o yayıldıkça ekmek yağı emiyor, tereyağ nazlanıyor, ekmek onun nazını anlıyormuş hak veriyormuş gibi usul usul onu içine çekiyor ve yumuşuyor. Ekmeğin buharının kokusu değişiyor, tereyağ ile harmanlaşmış ekmeğim kokusu açlık güdülerimizi coşturuyor,  ağızımıız sulanıyor, karınlarımız gürüldüyor, o nasıl bir lezzet öyle, insan ne yapacağımını nasıl beş dakika daha sabredeceğini  bilemiyor.”Dağlarına bahar gelmiş memleketimin ” durumu yani.

Tereyağlı baharatlı taçlandırılmış ekmekler dağıtılmaya başlanıyor. Sıra bana geliyor, hakkıma diğer çocuklardan daha büyük bir dilim düşsün diye dua emiştim, ve nihayet  duam kabul olmuş, en büyük dilimlerden bir benim elimde, şükürler olsun. Çekiliyorum bir köşeye dalıyorum tereyağlı ekmeğimi yemeye. Bir yandan keşke başka bir dilek dileseymişim diyorum içimden, Bu ekmek neden bu kadar hatırımda iz bıraktı biliyor musunuz, nerden bileceksiniz. Bizim orada bir baharat vardır, bilenler bilir, biz onsuz şurdan şuraya adım atmayız, öyle bir tamamlayıcı lezzet ki bu mübarek, anlatılacak gibi değil. Bizi ona şaren sol deriz (alaca tuz, yada renkli tuz** neredeyse ayrılamaz bir parçamızdır o bizim. Yemeklerin tadı onunla tamamlanır, bir dilim ekmeğin üzerine sepeleyin (serpiştirin) bakın görün neler oluyor, Bilenlerin nasıl da canı çekmiştir şimdi, öyle değil?)  Bu nefis tadı kullanmış olup bilmeyenlere hatırlatayım, hemen koku şöyle bir burunlarının önünden süzülüp geçiversin. Hani şu prinsesa yapıyoruz da siz görmüyorsunuz üzerine o renkli  baharatlar karışımından ekilir, misler deliler gibi kokar, işte odur o renkli tuz dostlar. (Ben ne yapıyorum böyle, yeter bu kendime çektirdiğim işkence canım çekti, konuya geri dönelim)

Öğretmen tereyağ ile donatılmış ekmek dilimlerinin elimizden midemize uçup gittiğini görünce, haydi çocuklar temizlenelim, ellerimizi yıkayalım, saat beşe geliyor, aileleriniz siz almaya gelecek, hazır olmalıyız, diyerek odamızın sol köşesindeki masanın sandalyesine oturarak defterine notlar almaya başlamıştı bile. 

Dostlar yıllar ne çabuk geçiyor öyle değil mi?  Benim size dilim döndüğünce aktarmaya çalıştığım bu anılar en az  40 yıl önce yaşanmış anılar. Bulgaristanın Eski Cuma ili Muratlar köyünde yaşandılar. Üzerinde düşünülmesi gereken çok mesele var. 1970’li yıllarda devlet tarafından sağlanmış bu imkanlarla büyüyen  dönemin çocukları olan bizler, bu günleri hiç ama hiç unutamıyoruz, Bugünkü eğitim sistemine ve imkanlarımıza bakıyorum da, bizim  40 yıl önce yaşadıklarımız ne muhteşem ne değerli yıllarmış demeden edemiyorum. 

Elbette her hikayenin bir sonu olacak, her olaydan bir ders çıkartılacak, her  iyi hissetiren anı belki daha onlarca kez tatlandırılarak ballandırılarak yeniden ve yeniden anlatılacak, yeni nesillere aktarılacak, fakat hiç bir zaman bu güzel mutlu günler  unutulmayacak.  Hey gidi akıp gidenler yıllar hey.

Cevat ÇIRAK 

20.12.2018 

* Anaokulu

** içinde tuz pul biber, boyotu, iştah açıcı kekik ve mısır unu buluan bir karışım.

Lutenitsa *

         Lutenitsa *

(Dikkat -: Bu hikayenin bazı bölümleri Bulgaristan Türkleri Tuna boyu Türkçe yerel ağızı  ile yazılmıştır.)

Ağustos ayının son günlerindeydik

Deli Orman eteklerindeki köylerde güne, güneş doğmandan başlanırdı.

Köylüler baktıkları besledikleri hayvanlarının karınları doyurmak sulamak ve altlarını temizlemek için her sabah olduğu gibi, gene erken kalmışlar işlerine dalmışlardı. 

Ninem (anam) sabah erkenden beni uyandırmıştı. Kalk uşağım bugün çok işimiz var bana biraz yardım et yoksa yetişemem diye seslendi. Ben ise bugün mektep olmadığı için biraz geç kalmak niyetindeydim.

Nine büün  cumertesi sen ne beni erkenden kaldıresin, uynadıresin becanım, bu hafta derslerden çok yoruldum uyumak istem  diye cevap vermeye hazırlanıyordum. 

Kalk ba uşağım, üzme kızdırma beni…

Yapma böyle, bir başıma ben hangi birine yetişem.

Buban evde olsa hiç iş itemicem senden ama nabem ba evladım diye devam edince, sölene sölene de olsa kırvattan (yataktan) birden ayaklanıverdim.

Te kalktım nine, a söyle bakalım ne iş yapacam.

Dur ba uşağım, sütlü tarhanalı popara (küçük doğranmış ekmek üzerine köy tarhanası dökülmüş yemek)  yaptım, üstüne de peynir koydum git karnını doyur.

En sevdiğim yemeklerden biridin popara, hemen kaşıklamaya başladım.

üstüne de bir tas malina (böğürtlen) kompotu (kopsotosu) aydadım, çok isle  geldi. Dedi avşama kadar yemek yemek artık, çok doydum.

Yaz güneşi odanın içini doldurmuştu, daha sabah saatleri olmasına rağmen içimi  ısıtmaya başlamıştı bile. Güzel bir gün olacak dedim ve bahçeye atıverdim kendimi. Bahçeye çıkar çıkmaz hemen anlayıverdim  neden erken kalktığımı. Elma ağacının yanınadaki kerpiç  duvara sırtını vermiş koca kalaylı kazanı görünce, derin bir oh çekiverdim. Dedim ya kompot kayntacağız ya da lütenitsa.

 yapacağız (salça yapacağız), hadi bakalım hayırlısı.

İş başa düştüyse yapack bir şey yok, kader mecbur nineme yardım edecez.

Yüzümü bir kere daha evin önündeki çeşmeden su vurayım, kendime geleyim diye o tarafa adım attım. Çeşmeye yaklaştığımıda mesele ayan beyan anlaşılmıştı. Yandık dedim akşama kadar karıştır babam karıştır, bu gün bitmek bilmez dedim kendi kendime. Domatiler (domatesler) yıkanmış bir leğen içinde diğer yanda kırmızı biberler bir başka leğende yıkanmış kıyılmayı bekliyordu. Elma ağıcının altına köy sofrası kurulmuş sofraya da et kıyma makinası kurulmuştu. 

Eee iş başa düşer otur bakalım domatiler, böberler, kıyalacak, karıştırılacak, kazanın altı yakalıcak, düşük ateşte akşam geç saatlere kadar karıştır babam, karıştır. 

Bir yandan da git başımdan jony, şimdi oynayacak zaman dil, görmemsin domatiler böberler kıyılmak için beni bekle, başka zaman oynarız diye köpeğimize laf anlatmaya çalışırken bir sesle, konuşmayı keserek sustum yeni duyduğum sese kulak kabarttım.

Maaa Rayme, Raymeee… 

Nabesin gene becanım, sen nee iç boş durmesin dinlenmesin, yapma böle becanım, dinlensene sen acık, Hep iş iş nereye kadar, hiç dinlenmiyecenmi sen.

Üst komuşumuz dükkancı Mehmet agamın karısı Lebbe ablam hem iş yape, hemde ninemle konuşe, merak ederi ne yapacek deye, meseleyi öğrenmeye çalışe.

Maa Lebbe abla uşakla çok severi, kışın da  mancalara (yemeklere) katmaya iyi geleri, lütenitsa yapacağım bi kaç burkan (kavanoz), nabem, diye cevap gecikmedi ninemden.

Bu sene bahçe pek bereketli zerzevat bol,  lütenitsa bitsin kalan domatilerden de domati suyu yapacağım, ta işim çok, diyerek konuşmayı derinleştiriyordu ninem 

Komuşumuz Emel agamın anası boş durur mu hiç.

Lebbe ablam bende yapacam ama, taa geçen seneden yaptıklarım dure, kaç burkan var bilmem ama, gene yapacam ben, onları yemeklere katarım, bu senekilere de yemeye ayırırım diye muhabbeti devam ettirdi.

-Hadi size kolay gele, ben elimdeki sütlerden yoğurt çalacam diyerek elinde sürt kufasıyla (kova) evinin kapısından içeri girdi.

-Ben hem böberleri kıyem hemde iki komşu arasındaki konuşmaları dinlerken bu sefer alt komşumuz Zehra ablanın sesi yankılanıyordu kulağımda.

-Maa Rayme gene ne yapesin diye sesleniyordu bizden  tarafa.

Aynı zamanda üst komuşumuzla da diyalog kurmaya, konuşmaya, laf yetiştirmeye çalışıyordu. 

-Lebbe, bu bizim Rayme iş kuduzu be canım, hep alaneri (ağlanıyor, şikayet ediyor)) ama hep işleri, bir türlü rahat durmeri, ben söylem dinlemeri bide sen kızsana belki seni dinler becanım. 

 -Ben içimden Zera (Zehra) abla Lebbe ablam seni duymeri içeri girdi deye geçirirken. cevap yetişere,

-Maa Zera ben söylemez olurmuyum, kaç kere söyledim,  ne seni dinlee ne beni, nasıl bilirse öyle yapsın, ben kayrıkın (artık) karışmerim ona diyerek tekrar kapının önüne çıkıverdi.

Ninem boş durur mu…

Bir alt komuşa bir üst komuşa cevap yetiştireri, bazı da ikisine birden cevap vererek, elindeki domatileri dilmeye çalışeri, ara sıra da sesini kısarak bana da akıl vermeye iş buyurmaya da yetişiyordu.

Köyde bir komşu bir iş yapmaya, bir şey yapmaya kalksa her komşuda aynı iş yapılıyor gibiydi. Cıvıl cıvıl bir hayat, yardımlaşma, destek, çok güzel keyifli  günlerdi. Dayanışma olmadan köyde yaşamak kolay değildi, insanların bun farkındaydı.

Evde pişen her şey komşuya da giderdi. Akşama kadar sürecek lütenitsa yapımı bittikten sonra bana bir iş daha çıkacaktı. Her komşuya bir tas lütenitsa mutlaka götürlecekti. Hatta her götürülen evlerin analarından şu benzer cevaplar gelecekti. 

-Nee getirdin ba çocuğum bizde taa bıldırdan (geçen yıldan) çok var,  bizde her sene yapez, yaza kadar bitiremez, Ama gene de sağolun var olun, zahmet ettin, ninene selam söyle. Bu konuşmalar geçerken aynı anda  lütenitsa tasını eline aldıktan sonra şöle parmağını içine daldırır bir tutam alır ağızına atar, parmağında kalanı da yalar ,bir tadına bakarlar ve şöyle cevap şirin bir  gecikmezdi.

– Aauv pek güzel olmuş becanım, ben geçen sene yağı fazla kaçırdımdı, ninen çok tatlı yapmış, Bende bu sene yaparken ninene sorem bakem kaç okka yağ koyeri, çok beyendim.

İşte böyle günlerdi o köydeki günler, güzel keyifli anlar. Dolu dolu yaşanırdı. İş her zaman çoktu ama kimse bundan rahatsız olmazdı. Herkes hayatından memnundu. Kışlar çetin geçtiğinden, yaz bitmeden kışlık nevaleler her  sene muntazam bir şekilde yapılır, kilerler daha yazdan dolardı. Sadece lütenitsa yapılmazdı, çeşit çeşit meyvelerden kompotlar, turşular, ağada (pekmez), domati suyu, papullanmış (közlenmiş) biber, börülce, bir fıçı şarap, bir fıçı olmasa bile en az iki tuba (bidon) erik yada üzüm rakısı. Tavanda ipe dizilmiş, asılmış  kurutulmuş acı kırmızı biberler mi istersiniz, kurutulmuş balık, işkembeden pastırma, ev yapımı oklavadan geçirilmiş mis gibi, lezzetli mi lezzetli sucuklar mı isterseniz, bolluk bereket vardı. Ne demiş atalarımız ”bakarsan bağ olur bakmazsan dağ olur” bizim insanımız toprağına aşıktı, gözü gibi bakar, eker biçerdi. O yüzden doğada da bolluk ve bereketi eksik etmezdi. E biz insanlarda eğitimli aklı başında sorumluluk sahibi insanlardık,  doğanın, eko (eco) sistemin bir parçası olduğumuzun farkındaydık, haddimizi bilir, her zaman saygılı davranırdık. Bu dünyanın sahibi değil ortağıydık, kıymet bilirdik.

Diyeceğim odur ki dostlar Allah herkese köyde bir çocuk yaşamayı nasip etsin, şehirlerde yaşayan çocuklara bazen bakıyorumda çok üzülüyorum çook.

Şükürler olsun biz çok şanslıymışız.

Cevat ÇIRAK 

11.12.2018 

İSTANBUL  

    * Domates biberden yapılan salça 

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com