Fotoğrafçı Sali Muallim

Sabahın ılık yeli sınıfımızın açık penceresinden süzülerek içeriye dalıyor hala uyumakta olan ruhlarımızı uyandırmaya çalışıyordu. Çok erken saatlerde kalkmaya alışık biz köy çocukları nedense bugün uyku mahmurluğunu üzerimizden atamamıştık. Birden sınıfın kapısı açıldı ve sınıf öğretmenimiz kendinden emin adımlarla sınıfın ortasını adeta yararak kara tahtanın önündeki masasına doğru ilerliyordu. Sınıf birden kendine gelivermiş uykudan eser kalmamıştı. Hepimiz oturduğumuz rahlelerimizde derse hazır hale gelmiştik bile.

Sınıf öğretenimiz, bugün haftalık değerlendirme yapacağız çocuklar, defter ve kitaplarınızı kaldırın sohbet edeceğiz diyerek konuya girivermişti bile.

Önce ders notlarımızı kontrol etti. Bizim oralarda öğretmenler sınıfta bir öğrenciyi imtihan ettiği zaman verdiği notu önce kendi not defterine sonra bizdeki not defterlerine (belejnik) işler imzalardı. Bizde aldığımız notu eve dönünce velimize imzalatır ertesi günü öğretmenimize gösterirdik. Çok şükür benim bu konuda hiç sıkıntımız olmadı. Derslerim hep beş ve altıdan aşağı olmazdı. Bizim zamanımızda en yük not altıydı. Öğretmen tek tek hepimizin notlarını kontrol ettikten sonra, çocuklar size bir duyurumuz var diyerek, hepimizi meraklandırmıştı. Okulumuzda öğrencilere yönelik kurslar açılacak dedi. Açılacak kurslar fotoğrafçılık ve iş makineleri kursu olacaktır. Katılma mecburiyeti yoktur, katılmak isteyenler ders sonunda tarafıma adlarını yazdırabiliriler. Kontenjan sınırlı olacağından acele karar vermenizde fayda var diyerek duyuruyu bitirmişti.

Ben hemen fotoğrafçılık kursuna adımı yazdırmıştım. Bu kurs nedense her öğrencinin ilgilisini çekiyordu fakat zor olur düşüncesiyle arkadaşlar pek kayıt olmaya yanaşmıyorlardı. Benden başka sınıfta bir arkadaşım daha kayıt olmuştu. Köyümüzde ilk kez böyle bir kurs açılıyordu. Toplam kontenjanı bilmiyordum, farklı 6,7 ve 8’ci sınıflardan toplam 8 öğrencinin kayıt yaptırdığını öğrenmiştim.

Düşünsenize bundan kırk yıl önce bir köy okulunda fotoğrafçılık kursu açılıyordu. İlk kursiyerlerden biri de ben olacaktım. Bu yazdıklarıma inanmayanlar olabilir, ama bu benim içim bir mucizeydi. 1970 li yılların ortalarında Kuzey-Doğu Bulgaristan coğrafyasında Eski Cuma şehrinin Muratlar Köyündeki bir köyün çocukları fotoğraf makinası ve fotoğrafla buluşacaktı. Biz bugün bile bunun hayalini kuramazken sosyalist bir ülkenin köyünde çiftçilerin, emekçilerin çocukları fotoğrafçılık öğreneceklerdi. Bu müthiş ötesi bir şeydi.

Dersleri kimin vereceğini hepimiz biliyorduk. Bizim köyde bu işlerden anlayan tek bir kişi vardı, oda köyümüzün öğretmenlerinden olan Sali Muallimdi. Sali Muallim köyümüzdeki fotoğraf çeken ve bunları işleyebilecek karanlık odaya sahip tek kişisiydi.

Kurs yeri büyük okulun yanındaki bizim baraka olarak tabir ettiğimiz, sonradan ilave edilen prefabrik okulun sol tarafındaki sınıfın bitişiğindeki küçük bir odada yapılacaktı. Kurslar akşam saatlerinde yapılacaktı. Haftada 2 gün ve 2 saat olarak planlanmıştı. okul dönemi aynı zamanda kurs dönemi olarak geçerli olacaktı. Dersler akşam saat beşte başlayacak yedide bitecekti.

İlk dersimiz ilgi çeksin diye karanlık odada yapıldı. Kayıtlı sekiz kursiyerden altısı sınıfta hazır bulunuyordu. Karanlık odada Sali Muallimin ne yapacağını merak ederken heyecanlıydık, ama boş durmak olmazdı. Hocamızdan habersiz kendi aramızda çaktırmadan şakalaşıyor, zaman geçiriyorduk. Sali muallim bizim sınıfın derslerine girmediği için tanımıyordum. Nasıl bir tarzı olduğunu bilmediğimden karanlık odadaki disiplini bozmamak için pür dikkat söyleyeceklerini dinlemeye konsantre olmuştum.

Çocuklar hoşgeldiniz diyerek derse başlamıştık. Ses tonundan tecrübeli ve disiplinli bir hoca olduğunu hepimiz anladık mı bilmiyorum, lakin ben anlamıştım. Son derece kendinden emin fakat bir o kadarda sakin ve etkileyeci bir tonda konuşan hocamızın konuya verdiği önem anlaşılıyordu. Çocuklar çok meraklısınız biliyorum, öğrendikçe, keşfettikçe çok seveceksiniz, hiç elinizden eksik etmeyeceksiniz, iyi ki gelmişim diyeceksiniz diyerek bizi konunun içinde dahil etmeye çalışıyordu. Aynı zamanda elinde tuttuğu Rus malı Zenit TTL marka fotoğraf makinasını bize göstererek tanıtmaya çalışıyordu. Odanın içinde kırmızı bir ışıktan başka bir ışık olmadığı için bizde makinayı yarım yamalak görebiliyor, daha çok ilgili göstermeye çalışıyorduk. Benim için müthiş bir mucizevi gündü diyebilirim, daha ilk gün olmasına rağmen o sihirli kutudan çok etkilenmiştim. O kadar heyecanlanmıştım ki ilk geçen 2 saatlik süre bana beş bilemedin on dakika gibi gelmişti. Bu kadar kısa sürelerde biz bu işi nasıl öğrenecektik ki, bu zaman yeterli olacak mıydı, kurstan eve dönerken kafamı kurcalayan sorular sormaya devam ediyordum.

Çok geçemden kursa katılan çocukların hepsi Sali muallim sayesinde bu küçük fotoğraf makinası denen sihirli kutuyu çok sevmiştik. Hatta öyle derin sevmiş ve arzu etmiştik ki ailelerimizi ikna edip bizde fotoğraf makinası sahibi olmaya başlamıştık.

Hiç unutmuyorum Sali muallimin önerisi ve tavsiyesi ile bir okul gezisinde Sofyadaki büyük yürüyen merdivenli mağazadan kendime Smena 8 marka Rus malı bir fotoğraf makinası almıştım. Makinaya 14.5 leva para vermiştim. Deri kılıflı çok fiyakalı bir makinaydı, nasıl sevinmiştim. İçinde 36 mm bir ORWO marka film takılmış halde ilk fotoğraflarımı Bulgaristanın başkenti Sofya’da İvan Vazov tiyatrosunun önündeki parkta çekmiştim. Ne tesadüftür ki o fotoğraflar birlikte geziye katıldığımız arkadaşlarımın fotoğrafları idi, ve hala o değerli anıları saklarım. Fotoğraf makinasını aldığım mağazanın yürüyen merdivenlerini de hiç unutamıyorum bu arada; İlk kez yürüyen merdivene biniyordum, sene 1977 yazı, 12 yaşındayım, ne güzel günler geçirmiştim çocukluğumda, hiç ama hiç unutamıyorum. Güzel hissettiren günler unutulmuyor, unutulamıyor, istesiniz de olmuyor, ama ben zaten unutmak istemiyorum.

Derler ilerlemeye devam ettim. Bir kaç hafta Sonra kursumuzun öğretmeni Sali Muallim ile çok güzel vakit geçirmeye başladık. Hocamız bize fotoğrafla iligili ne biliyorsa en basit ve etkili yolla anlatıyor, bizler hayranlıkla izleyerek yeni ufuklara açılıyorduk. Sölemeden geçmemeliyim. O zamanlar okullarda resmi dil Bulgarca olmasına rağmen bizim köyde hiç Bulgar öğrenci yoktu. Buna rağmen Sali muallim bizimle karanlık odada bulgarca konuşaya başlar fakat okuldan herkes çekildikten sonra önce usulca sonra normal bir tonda türkçe konuşmaya geçiyorduk. Ne komikti ama, düşünsenize öğretmen türk, öğrenciler türk ve ya çingene çocukları, hiç bulgar öğtrenci yok ama biz bulgarca konuşmak zorundaydık. Hocamız da önce kendi ve bizim halimize gülüyordu. Zaten hangimiz çok iyi bulgarca biliyorduk ki, çok trajikomik bir durumda ama çaresiz bu duruma mecburduk. Hatta ben belki o dönemlerde bulgarcadan çok çingenece dilini daha iyi biliyordum. Çünkü biz müslüman çingene çocukları ile aynı mahallenin uşakları olarak aynı tozun içinde yuvalanıyorduk, ama illa zorla bulgarca konuşmaya zorlanıyorduk.

Bu arada Sali muallim içimizden bu işe yatkın olanları seçmeye başlamış sorumluluklar vermeye çabalıyordu. Sanırım seçilen öğrencilerden biri de bendim. Filmleri yıkama, fotoğrafları basma ve kurutma işlerini bir çok kez ben yapmaya başlamıştım. Hocamız bize güvendikçe sorumluluklarımız arttı, sadece bu kadarla kalmadık, bir kaç önemli anma gününde ve toplantılarda bizde fotoğraflar çekmeye başlamıştık. Hayat hocamızın sayesinde bize daha bir renkli ve cıvıl cıvıl gelmeye başlamıştı. Renk denizinde yüzüyor, keyifli anlar yaşıyorduk. Ah o günler ah o unutulmaz anılar, beni siz delirttiniz.

İşte bu değerli ve yetenekli Sali Mullim sayesinde bizim köyümüzdeki fotoğraf albümleri güzel ve keyifli anılarla doludur.

Unutamdan belirtmeliyim o yıllarda dijital fotoğraf diye bir şey yok, fotoğrafçılık zahmetli ve maliyetli bir işti. Herkese göre değildi yani.

Sali Öğretmen aslında bizim Salih öğretmenimizmiş; Biz Memlekette Sali Muallim diyorduk ama Türkiyeye göç ettikten sonra Salih Öğretmen olduğunu öğrenmiştik. Ne yapalım, bizim oralardaki şivemiz Salihi bilmiyordu, bizde geleneklerimize uygun haraket ediyorduk.

Günler geçtikçe ustalaştık, bir süre sonra elimizdeki fotoğraf makinelerini beğenmez olduk. Yetersiz bulmaya başladık. Salih öğretmenimiz için bu havadisler güzel havadislerdi. Bu gelişme demekti, kursun başarılı olması anlamına geliyordu.

Salih Öğretmeni yazmaya ve sizlerle paylaşmaya karar verdiğimde, en az 3-4 hafta her dakika bize böyle bir beceriyi kazandıran bu değerli hocamızı nasıl anlatmalıyım diye düşündüm, kafa yordum;

Değerli Hocamız bize;

  • Sadece vizörden bakmayı öğretmemişti, o küçük kutunun arkasından bakmayı bilirsek kocaman renkli bir dünya olduğunu öğretmişti, göstermişti.
  • Diyafram, estantene zamanlayıcı nediri öğretirken, görmenin yeterli olmayacağını, bakmayı öğrenmemiz gerektiğini anlatmaya çalışmıştı.
  • Fotoğrafı sevdirmek kolaymış, ama değerli hocam bize o sihirli kutu ile doğayı, hayvanları, insanları sevmeyi öğretmişti,
  • her nesenin, her canlının içindeki güzellikleri görmeyi öğretmişti,
  • Öğrenmek için sabırlı olmayı, başarının tesadüf olmadığını, emek istediğini öğretmişti.
  • Sevgili hocamız bize daha o kadar çok hayat dersi vermiş ki, bazılarına belki sıra gelmemiş olabiliri diye düşünüyorum bazen. Ebette bunu zaman gösterecek, beklemeyi sabretmeyi öğrendik sayesinde. Şükürler olsun.

Bence Salih Öğretmen bize en çok iyi insan olmanın kurallarını, erdemi, haysiyeti, onuru da öğretmişti. İyi insan olabildiysek hep bu emektar öğretmenlerimiz sayesinde gelişti ve mutlu sona ulaştı diyebilirim.

Yıllar sonra bu anımı sizinle paylaşırken, cümleleri düzgün kurmaya çalışırken o günler bir bir aklıma geliyor, hüzünleniyorum, o hayat doldu neşe dolu günleri iyi ki yaşamışım diyorum.

Yıllar geçmeye devam etti, Bizler ateşten gömlekler giydik, acılar sıkıntılar çektik ama bir şekilde büyüdük. Hayat devam ediyordu. Çalıştık didindik, çok çalıştık, aile kurduk, çoluk çocuk sahibi olduk, torun sahibi olduk, ve nihayet emekli olduk, hala yaşamaya çabalamaya devam ediyoruz. Şükürler olsun.

Yıllar olgunlaştırıyor insanı, hayatı daha anlamlı yaşamaya başlıyoruz galiba.

Sevgili Salih Öğretmenimin sayesinde fotoğrafı çok sevmişim ben. Öyle ki Emekli olduktan sonra kalktım üşenmedim üniversiteye tekrar geri döndüm, iki yıl dört dönem fotoğraf ve video kameramanlığı okudum. Mezuniyet diplomama baktıkça hocama ne kadar teşekkür etsem azdır diyorum. Bizim ne kadar değerli öğretmenlerimiz varmış diyorum, ççok şanlıymışız çok. Sadece Salih Öğretmen mi geliyor aklıma derseniz, hayır hayır öyle değil elbette. Daha çok anılarım var, saygıyla andığım öğretmenlerim var benim. Beden eğitimi öğretmenim Recep Muallim, Coğorafya dersine giren Cemal Muallim, çok değerli sınıf öğretmenim Remziye öğretmen, hep hatırımda olan saygıya değer iyi yürekli güzel insanlar, öğretmenlerim, yol gösterenlerim, geleceğe ışık tutanlarım, iyi varsınız.

Elbette biz son bulsun istemedik ama, bu güzel hayat dolu, önemli derslerle süslenmiş günlerde bir gün son buluverdi. Her şey aniden bitiverdi. Hiç suçumuz olmadığı halde, hak etmediğimiz istemediğimiz sıkıntılara sürüklediler hepimizi.

Bulgaristan Türkleri neler çekti neler.

Müslüman olmak, Türk olmak suç olup çıkıvermişti. Türkçe konuşmak yasaklanmış, insanlar zorunlu bir göçe zorlanmıştı. Ata yurdunu bırakma zamanı gelmişti. Zorunlu göç sonucunda muhacir olmak zorunda kalan bizler çil yavruları gibi Türkiyenin çeşitli bölge ve şehirlerine göçe zorlanmıştık.

Yeni bir dünya, yeni bir düzen ve bambaşka bir hayat bizi bekliyordu.

İşte bu günler yaşanırken, Bulgaristan’da yaşayan diğer Türkler gibi, iyi yetişmiş Türk eğitim ordusu da anavatana göç etmeye mecbur bırakılmıştı. Salih öğretmende aynı kaderi paylaştı, oda ailesinle birlikte Türkiye’ye İstanbula göç etmek zorunda kaldı. Uzun süre Bulgaristan ve Türkiyede öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldu. Halen İstanbul iline bağlı Çatalca ilçesinin şirin bir köyünden yaşamına devam etmektedir.

Sevgili öğretmenlerimizi saygı sevgi ve hürmetle anmaya devam edeceğiz, bizlere kattıklarından dolayı köyümüzün okuluna ve öğrencilerine emek vermiş tüm değerli öğretmenlerime ne kadar teşekkür etsek azdır.

Bir dileğim daha var elbet: Hiç kimse yurdundan yerinden toprağından edilmesin, hep yazıyorum yine yazacağım ” Coğrafya kaderimiz olmasın.” Olursa da kimse merak etmesin. Biz Evladı Fatihanlar nereye gitsek, nerde olsak, taş üstüne taş koyar yine en güzelini yaşar yaşatırız. Biz Balkan türkleri ve Bulgaristan türkleri yüce önderimizden biliyoruz ki ”Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. ”

Saygılarımla Değerli Salih Öğretmenim.

Cevat ÇIRAK

03.02.1019

Reklamlar

Çocukluğum Kaldı Köyümde

Tam kırk yıl önce,

Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde

Ilık bir Eylül gününde

tahtadan yapılmış kasaların içine ,

Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik

Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza

Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası.

Devam ettik yüklemeye,

köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik

Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık

itinayla yerleştirdik, zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza …

Kış olur soğuk olur ısınırız belki diye kesilmiş odunlarımızı,

Sobamızı taşı ve maşası ile birlikte aldık koyduk yanımıza

Sandıkları kapatman önce neyi unuttuk diye tekrar tekrar baktık arkamıza

Hesapta unuttuğumuz bir şey kalmamıştı sözde…

Oysa biz,

Köyümüzün temiz havasını,

sıcak mis gibi güneşini ,

yemyeşil ormanlarını,

serin sular akan şorul şorul deresini,

Bahçemizdeki bardak eriğini (mürdüm eriğini)

Var var diye öten beyaz ördeklerimizi

Kazlarımızı, can dostlarımızı,

ailemize yıllarca hizmet etmiş güzel gözlü eşeğimizi

alaca ineği ve yeni doğmuş küçük buzağısını

evimizin penceresinde güneşlenen saksıdaki çiçeklerimizi

Arka bahçemizdeki erik dut kiraz ağaçlarımızı

Mahallemizdeki koca çeşmeyi

komşumuzun dalları bizim bahçeye sarkan armut ağacını

her sabah ailemize taze yumurta veren tavuklarını

koyunlarımızı , ama daha çok unutamadığım beyaz ve kara kuzularımızı

evimizin bekçisi sadık dostumuz köpeğimizi

koyamadık o koca göçün ayrılığa sebep olan lanet sandığa…

Yer bulmadığımızdan değil, imkansızlığımızdan , çaresizliğimizden,

çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde.

Yüzyıllar süren ata yurdu maceramızı bir kaç günde yükleyiverdik

uzun bir tren katarının sıradan vagonundaki manasız konteynerine.

Oldu bittiye getirildi hayatımız, çocukluğumuz mutluluğumuz,

alındı elimizden.

Biz artık anavatandaydık,

göçmen oluvermiştik anlamadan dinlemeden.

Sonra çok gittik geldik, gördük kokladık toprağımızı

Özlem giderdik, rüyalarımızda gördük, unutamadık.

fakat bir türlü kavuşamadık, bir türlü sarılıp ağlaşamadık,

doya doya hasret gideremedik, avazımız çıktığı kadar bağırıp ağlaşamadık,

hep yarım kaldı hasretlerimiz.

Özlemeye devam ediyoruz edeceğiz elbet, hakkımız.

Lakin çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde

koyacak yer bulamadık, yerine geçecek yar bulamadık, bulsakta

köyümüzün evimizin yerine asla koyamadık

öğrendik ki mutlu olduğunuz çocukluğumuz

hiçbir sandığa sığmayacak, hiç bir tren onu yerinden alıp taşıyamayacak,

Biz özleyeceğiz bazen ziyaretine gideceğiz, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Soranlara ne günlerdi diyeceğiz, keyifli mutlu zamanlardı, çok güzeldi

çok özeldi diyeceğiz de,

Çocukluğum kaldı evimizde, köyümüzde diyemeyeceğiz.

Bağrımıza koca bir taş basıp önümüze bakacağız,

geçmişimizi hep güzel anacağız, hiç unutmayacağız. unutturmayacağız.

Coğrafya kader mi diyeceğiz?

Cevat ÇIRAK

22.01.2019

Geçmişim Girdi Kapımdan

Akşam olmak üzere, hava yeterince karamsar.

Hayır olsun diyorum, ümit üretmeye devam.

Az sonra kasvetli havanın nedeni belli oluyor.

Hafif hafifi kar taneleri uçuşuyor bahçemde

Hava kararıyor gece lambası haber veriyor

Karın yoğun bir şekil aldığını

İçimde nedensiz tarifsiz bir hüzün hissediyorum.

Tam o sırada

Geçmişim giriyor evimin kapısından

Köyüm geliyor aklıma

Masamda sıcak kahvemin ve dumanı

Peşinden kahve kokusu kaplıyor oturduğum salonu

Telaşsız geçmişi ziyarete gidiyorum

Dedemin bir katlı tek odalı evindeyim

Dışarda lapa lapa yağan diz boyu kar var

Sayada yeni doğmuş kuzular sesleri

Odada soba cayır cayır yanıyor

Sobanın üstünde mısır tenceresi mis gibi kokular salıyor

Fırında kumpirler olmak üzere

Dedem sobanın başına bağdaş kurmuş

Elinde sucuk ve bıçak yerde sofra bezi

Özenle bir kangal köy sucuğunu odun koruna hazılıyor

ince dilimlenmiş sucuk çoktan teslim olmuş ateşe

Bir tepsi dızmana (börek) , davlumbazda hazır

Dedemin kedileri biri beyaz biri boz

Kapıda miyavlıyorlar , kapının açılmasını bekliyorlar

Mirasçılar geldi diyor dedem, çabuk ol ilk kangal sucuk hazır

Kapı açılıyor kediler yerlerini biliyor, sıcak sobanın altı

yarısını ekmeksiz indirmişim mideye, yenisini bekliyorum

Dedem katık et demiyor, ben yedikçe o kesiyor yenisini hazırlıyor

Kediciklerin de hakkı var diyor dedem ikisine ayrı ayrı dilimliyor

Radyoda Sıdıka Ahmedova

yanık sesiyle Yavrumdan Ayrıldım türküsünü okuyor,

Boğazım düğümleniyor, hayallerim, memleketim, çocukluğum

bir bir geçiyor gözümün ününden,

Her şeyimiz yarım kalmış, her yanımız özlem ve hasret dolu,

Onlarca yıl geçmiş, biz hala ateşten gömlekle yaşıyoruz,

Bir yanımız Ata yurdunda bir yanımız Ana yurdunuda

İçimizde buruk bir sevinç, yarım kalmış mutlu çocukluk gençlik hayallerimiz

Ne bizim oralı, Nede bizim buralıyız…

yarım yamalak yaşıyoruz bu kısacık hayatı.

Radyoda türkü değişmiş

Kadriye Latifova Bayram gelmiş neyime okuyor

Gözlerim dumanlanıyor, dışarıda yağan kar , içimde tarifsiz fırtına

gözlerim doluyor, elimle siliyorum gözlerimin nemini ,

sobanın dumanındandır diyorum, sobanın dumanından

Kediler bana bakıyor,

Ben sokakta yağan lapa lapa yağan kar tanelerine

Yaşamayan ne bilsin ki ?

Özlem diyorum, ayrılık diyorum, hasretlik diyorum

Vatan hasreti diyorum, diyorumda da diyorum,

Kediler bana bakıyor…

Cevat ÇIRAK

15.01.2019

Coğrafya kaderdir!

                                 fullsizeoutput_1b7b

Tarih 03. Haziran 2018

Bulgaristan Muratlar Köyü

Fotoğraf : Cevat ÇIRAK

Küçük Oğlu 24 yıl bu evde yaşadı hayaller kurdu

Büyük Oğlu 26 yıl yaşadı hayaller kurdu

Babaları 50 yıldan fazla bu evde yaşadı yuva kurdu

Dede yadigarı bu evde mutluluklar güzellikler yaşandı

Kırk yıl önce bu evin ön odası köy odası olarak kullanıldı

Köy odası bir dönem berber dükkanı olarak hizmet verdi

Mutlu kardeşçe yaşanan hayatlar birden bire bir gecede yıkılıverdi

1989 Yılında Bulgaristan Türklerinin isim değiştirme süreci yaşandı

Hiçbir günahı olmayan bu çalışkan Türkler, yurtlarını terketmek zorunda kaldı

Ateşten gömlek giyen yüzbinlerce Türk yollara koyuldu

Özyurtlarından koparılan insanlar anavatan Türkiye yolunda sınıra  yığıldı.

Hiç kolay olmadı, yeniden sıfırdan bir düzen içinde hayatla mücadele başladı

Yaşamayan ne bilsin, acılar sıkıntılar ağır gelmiyordu yaşanması gerekiyordu

Hayaller, özlemler, hasretlik, çocukluğumuz, toprak kokusu içimizi acıtıyordu.

Oğullar aradan geçen 28 yıl sonra hayallerinde yaşattıkları  evlerinin önündeydi

Bu kadar uzun süre geçmesine rağmen rüyalar hala bu evde yaşatılıyordu.

Babaları çok yıllar sonra evlatları ile çok mutlu oldukları evlerinin önündeydi

Kolay değildi benim bu sahneye şahit olmam, içim acıyacaktı biliyordum

Fakat tahmin ettiğimden daha ağır bir travma yaşadık hep beraber.

Hayallerimizdeki mutlu yuvadan sonra gözümüzün gördüğü  bambaşkaydı

Ne acılar ne sıkıntılar yaşadık yıkılmadık  gördüklerimiz de bizi yıkamayacaktı

Bu fotoğraf bize yeni hayaller kurmamız gerektiğini hatırlattı,  canımız acıdı

Evin önce avlu duvarları yıkılmış, zamanla bahçesindeki çiçekler solmuş

Canlı bir insan gibi  ev hüzne kapılmış içine çekilmiş omuzları adeta çöküvermiş

Oysa evlerini ziyarete gelen  baba ve oğullar ne hayalle koşarak gelmişlerdi.

Sırtımızı o eski güzel günlere dönüp yola koyulma vakti gelmişti, çaresizdik

Aklıma İbn Haldun’un yüzyıllarca önce söylediği bir söz geldi

 Coğrafya kaderdir! ”

Cevat ÇIRAK 

05.06.2018 

İhtilal

ihtilal

Mutluluktan uyuyamadan sabaha çıkmıştım. Biraz korkmuş da olabilirim belki, çünkü daha 15 yaşımda bile değildim. Yeni evimiz bitmiş , bende o gece evimizi beklemek için yeni malikanemizde konaklıyordum. Bitmiş diyorum ama alsında yarım yamalak bir evdi. Kısaca size nasıl bir eve taşınmaya çalıştığımızı dilim döndüğünce aktarmaya çalışayım. Yıl 1980 bir tarla düşünün , yol yok, su kanalizasyon yok, elektik telefon zaten hiç aklımıza bile gelmiyor. Tarlanın ortasında tek katlı kabası bitmiş , sıvası yapılmış, fayans ve banyo mutfak henüz yok, daha sonra yapılacak, yerler bildiğimiz şap atılmış vaziyette, parke falan hayal bile edemiyoruz, o kadar uzağındayız yani medeniyetin.. Ama olsun 1978 yılında göç ettiğimiz Türkiyede 2 yıl sonra varımızı yoğumuzu, ne varsa satarak, başımızı sokacak bir evimiz olmuştu. Pencerelerimiz, marangoza verecek paramız olmadığından dolayı, babamla birlikte muhacir sandıklarından arta kalan tahta ve öte berilerle doğrama görünümlü, cam yerine battaniyeler ile veya naylonlar ile oluşturulmuş çamlarımız vardı. İçeriye toz girmeyecekti ya şimdilik havalar iyi gidiyordu bir kaç aya varmaz kazandıklarımızla yaptıracaktık. Zamanla evimiz dediğimiz yapı apartmana dönüşecekti lakin şu an apartmanın ana giriş kapısında yine babamla birlikte sanatımızı konuşturarak tahtadan bir kapı ile yetinmiştik. Bu arada daire giriş kapısı olmadığından yerine eski bir battaniye asılıydı. Buna rağmen ben çok mutluydum, kısa sürede bunları yapabildiysek 2 yıl sonra biz ailecek daha iyi şartları oluşturabilir, hayallerimizin peşinde koşmaya devam edebilirdik. Yinede bizim arsamımız olduğu yer Cebeci Mahallesi ve ya İkinci Cebeci Mahallesinden daha iyi bir konumdaydı. Bahçemiz bile vardı artık, evimizin önünde 3 metre derinliğinde binanın eni boyutlarında küçük bir sebze yetiştirebileceğimiz bir saklı cennetimiz olmuştu. Ortamı kafanızda tam olarak oturtabilmek için size biraz daha detay vereyim. Evimizin olduğu semt 1980 yıllarındaki tarifi ile Sultançiftliği mevkiinin cami durağında indikten sonra 5 dakika yürüme mesafesinde bir tarla içi idi. Öyle mahalle, sokak , bina numarası gibi medeniyet gereği unsurlardan çok uzak, aslında tarımdan vazgeçilmiş bir alandı, tarlaydı. İçme suyu için 2 km ileride bulunan çeşmeye gidilir, kullanımlık su ise evimizin arka bahçesine açtığımız bugünde hala kullandığımız, ilk zamanlar kovayla su çektiğimiz bugün ise tulumba ile suya kolay ulaştığımız bir kaynak su kuyusu açmıştık. Evimize ulaşım kısaca şöyle idi, önce ayağımıza ayakkabılarımızı giyer üzerine de naylon poşet geçirir tarladan ana yola, yani, Eski Edirne Asfalatına ulaşırdık, sonra ayağamızdan naylon poşetleri çıkartırdık, ama atmazdık. Akşam dönüşte ihtiyacımız olacağından uygun bir taşın altında, yada bir ağacın altına saklardık. Diyorum ya size şu an yazarken bile içimin çız ettiği konuları düşünmemeye çalışır, hayallerimizi kirletmelerine izin vermezdik. Türkiyenin yokluk ve sıkıntılı dönemlerden geçtiği bir tarihte adeta kendimizi yeniden ispat etme mücadelesine giriştiğimiz bir zaman dilimi ile kesişmişti. Biz ailecek canla başla çalışarak, bize göre şirin mi şirin, yuvayı, inşa edebilmiştik. Şükürler olsun demeyi de her zaman bildik, bunu bulamayanlar da vardı, kendimizi öyle teselli ediyorduk. Eylül ayları genelde ılık ve güneşli geçer biliyorsunuz, bugün de öyle bir gündü, babam ve annem akşama son kontrolleri yaptıktan sonra kirada yaşadığımız bizim eve yaklaşık yedi bilemedin sekiz kilometre ötede bulunan evimize dönecekler , ve taşınmak için hazırlıkları tamamlayıp ertesi gün eşyalarımızı kendi evimize taşıyacaklardı. Artık kira vermeyecektik, o parayla, evimizin yarım olan eksiklerini tamamlayacaktık. Bende bu geceyi kendi evimizde bekçilik yaparak sabahlayacaktım. Sabaha kadar elektriği suyu olmayan evimizde, hiç gözümü kırpamadım sabahın ilk ışıklarını karşıladım. Naylon pencereden gözümü rahatsız etmeye başlayan güneşin keyfi yerindeydi, ama sanki bana bir mesaj da vermeye çalışıyor gibiydi, sürekli beni sıcak ve keskin ışınları ile taciz ediyor bir an önce kalkmamı istiyordu. Sürekli beni huzursuz etmeye devam ediyordu, ben ise kalkmamak için direniyordum çünkü sabaha kadar, hadi itiraf ediyorum, koktuğum için uyuyamamıştım aslında. Dünyanın aydın yüzü ile karanlık yüzü yer değiştirince ben kendimi daha güvende hissetmeme rağmen bu güneşin beni rahatsız etmesi yetmiyormuş gibi daire kapısı görevini üstelen eski battaniye de içeride oluşan cereyan nedeniyle sallanmaya başlamış, buda benim huzursuz etmişti. Yer yatağındayım zaten, ve kaçmam kolay olsun diye kıyafetlerimle yatmışım, tehlike anında kaçabilmek için. Kolay değil, 15 yaşına merdiven dayamış, henüz ülkeye yabancı bir çocuğun hayat mücadelesi. İklim başka, kültür başka, zaten toplumun bir kısmı tarafından dışlanmışsınız, dertler yetmiyormuş gibi bir de Türklüğün sorgulanıyor, kafalar karışık yani. Daha fazla karşı koymak direnmek istemedim, kalktım, şöyle bir gerindim. Sonra sözde banyoda, dünden hazırlık yaparak doldurduğum su bidonlarından birinden bardakla su alarak yüzümü yıkadım. İçimden uzun sürmez, anne babamlar yakında gelirler eşyalarımızı yerleştirince, şu anda eve benzemeyen bu soğuk mekan, sıcak bir yuvaya dönüşecek diye hayal ederken bir düdük sesi duydum. Düdük sesi sürekli yakınlaşıyordu, birileri kendi aralından yüksek sesle ve kısa mesajlar ile konuşuyor, mütemadiyen bir tanesi bir kaç nefes düdük çalışıyordu. Hızla ve biraz da endişeyle evimizin tahta kapısından fırlayarak sokak yok ama, sokağa yani ovaya, meraya fırladım. Evimizin etrafından askerler dolaşıyor, belirli aralıklara yapılmış bir kaç evin etrafından dolanıyorlardı. Ne olduğunu anlamadan bizim evin önündeki asker; Sen kimsin ? Burda Ne işin var? Anne Babam evdemi gibi bir kaç soruyu peş peşe sıralayınca ben ne diyeceğimi bilemedim , ağlamaya başladım. Neden sonra asker benim korktuğumu ve zararsız olduğumu anlamış olmalı ki korma biz askeriz, sizin güvenliğiniz için buradayız deyince rahatlamış gibi davranarak durumu kendisine dilim döndüğünce biraz İstanbul biraz bizim deli orman lehçesiyle dilim döndüğünce izah etmeyi başardım. İhtilal oldu bugün sakın evde dışarı çıkma, dışarısı tehlikeli olur, dikkat et dedi asker abi. Beni aldı yine bir telaş İhtilal ne demek, neden askerler dışarıda, ve bizden ne sitiyorlar, kafam iyice karıştı. Benim geldiğim ülkede hiç ihtilal olmamıştı yada benim kısacık ömrüme denk gelmemişti. İhtilal olunca ne olur onu dahi bilmiyordum, nasıl davranacağımı şaşırmıştım. Yoksa aileme birşey mi olmuştu, anneme babama kardeşime birileri birşey mi yapmıştı. Ben şimdi ne yapardım, kime danışır kime gider sığınırdım. Kafamda deli karışık sorular, gözüm yollarda, karnım acıktı ama bakkala gidemiyorum. Perişan bir vaziyette sürekli saati tahmin ederek ailemin yolunu gözlüyordum, ama vakit epey ilerlemesine rağmen ne gelen var ne giden. Ben içerde asker dışarda bekliyoruz. Benim umutlar tükendi tükenecek , ramak kaldı isyan etmeye derken, asker abiler bana da yemek verdiler. Zaman öyle akıp gitmiş ki nasıl acıktıysam peynirli ve yeşil soğanlı içinde bir dilim de yumurda olan sandviçi çiğnemden yuttum diyebilirim. Ayranı da içince korkularım biraz hafifledi. Karnım doyunca ailemin yokluğu daha bir ağır geldi, akşam olmak üzereydi, evde ve etrafta elektrik zaten yoktu, sardı yine beni bir telaş ve karanlık korkusu. Evin içerisinde sadece bir yatak var , ne bir sandalye ne bir masa koltuk, hapishanede gibiyim, evin içerisinde sürekli volta atıyorum. Umutlar tükenmek üzere, hayır hayır samimi olayım, tükendi de eşref saatimi bekliyorum, bakalım ne zaman zırlamaya başlayacağım. Dışarıdaki askeri izlerken askerin el kol işaretlerini fark edince dedim bir şeyler oluyor ama ne? Asker abi hadi dedi gözün aydın ailene kavuştun. Hemen dışarıya fırladım. Birde ne göreyim karşımda küçük bir kamyonet anne babam kardeşim ön koltukta, tarlanın içerisinden bizim eve doğru geliyorlar. Gözlerim ailemin gözlerine değince, içimdeki beni bitiren korku ve telaşın yerine sıcacık mis gibi bir huzur, sımsıcak sevgi nağmeleri aldı. Sevdiklerim canlarım gelmişti, kavuşmuştuk yeniden. Anne babam beni görünce sanırım rahatlamam için yüzlerindeki maskeyi gülümseyen bir yüz ile değiştirdiler, ben ise havalara fırladım sevinçten.

Biz ailecek kavuşmuşken, askerler içtima için toplanmış sıraya gimiş hazır ola geçmişlerdi. Hayat kaldığı yerden bize kulak asmadan devam ediyordu.

Cevat ÇIRAK

26.01.2018

cevatcirak@hotmail.com