Bizim Köyde Kurban Bayramı

Adı üstünde bayram sevilmez mi !?

Hele bir de çocuk yaşlarda bayram yaşamak nasıl güzel bir mutluluk anlatamam size.

Çocuklar genelde şeker bayramını (ramazan ) daha çok severler öyle değil mi?

Adı üstünde şeker bayramı.

Ama ben kurban bayramını da çok severdim.

Benim kurban bayramı ile ilgili büyük unutulmaz ders niteliğinde bir anım var.

Bayramlar köyde bir başka güzeldir.

Hele bir yaza denk geldiyse bizim oranın lisanıyla mısmıl bayram olurdu.

Hadi gene çocukluğuma götüreyim sizi.

Tam tamına kırk bir yıl öncesine gidelim.

Kurban bayramı gene tam benim istediğim gibi yaza denk gelmiş.

Urbalar bir hafta öncesinden kasabadaki büyük GUM denen magazinden (mağazadan)

alınmış.

Hepsi gıcır gıcır, hele ayakkabılar, nasıl anlatayım size beyaz bağcıklı, üstü kırmızı kumaş,

altı beyaz lastik kauçuk karışımı, tam ayağıma göre, baş ucumda yatağımın altına bayramı

bekliyorlar.

Bayramın ilk gününe kadar her sabah kutusunu açar bakarım sonra özenle tekrar yerine

koyarım.

Günler geçmek, gitmek bilmez.

Üç gün kaldı, iki gün kaldı, bir gün kaldı derken uykusuz geceler geçirirsin.

Bu sene aldığımız pantolonda kendinden kemerli.

Bir örnek becanım e ha ama.

Biz köy çocukları ne olacak, bir çift ucuz ayakkabıya çikolata kutusu bulmuş gibi seviniyoruz

işte.

Köy dediysem de hemen öyle küçük görmeyin bakalım.

Kocaman köy bana göre.

İki yazovir (göl), ortasından geçen şarıl şarıl yaz kış akan bir dere.

Kuzeyi komple boydan boya orman ve koruluk.

Köyde 550 hane yaşıyor, ağırlıklı türk, canlı yaşayan bir köy.

Durun daha bitmedi be ya, benim köyüm öyle iki kelime ile anlatılır mı hiç.

Bir ana okulu, bir ilk okul bir de orta okul; yani toplam 3 ayrı bina, hatta öğrenci çok olursa

bir de iki derslikli prefabrik okul, hepsi yan yana dizilmiş durumda.

Bahçelerinde futbol basketbol voleybol sahaları, bir adet kantin, yemekhane, bir kütüphane

ve en sevdiğim tiyatro ve kino (sinema) salonu.

Yaz akşamlarını nasıl unuturum, köye güzel bir sinema filmi geldiği zaman kinocu (makinist)

İbrahim ağam açar köyün ses sistemi bütün köylü duyar filmin geldiğini.

Akşamı bekler mutlu olur köylü canlarım, sabırsızlanırlar, filme yetişmeye çalışırlar.

Yani sevgili okuyucu köy diyorum ama, bana göre cennet.

Köy lafı çocuk kalır yanında.

Düşünsenize bizim köy artı komşu Boğazkesen ve Yeni Mahalle köylerinden gelen

çocukların doldurduğu sınıflar; cıvıl cıvıl bir hayat, anlatırken özlediğimi itiraf ediyorum

gerçekten unutulmaz günler yaşadım ben canım köyümde vallahi.

Durun be ya, daha köyümüzün çeşmelerinden bahsedeceğim.

Öyle bir köy ki tam 17 adet çeşmesi var. Neredeyse her mahalleye iki çeşmeden fazla

düşüyor.

Nereye hangi mahalleye gitsen hep su sesi duyarsınız.

Her çeşmenin kurnasından gelen su tınıları köyün merkezinden akan Beli lom deresi ile

adeta melodi yarışındalar.

Ben size sadece köyün içindeki çeşmeleri yazayım onlar size yeter.

Bir de köyümüzün dışında su kaynakları pınarlar var, hadi onları size anlatmayayım, onlar

da bize kalsın. Nazar değer be ya 🙂

Bu arada yanlış anlaşılmasın köyde şebeke suyu da var, her evde su var yani.

Öyle ki köyün ortasında bir tane de köy hamamı düşünün.

Şimdi benim anı-öykülerimi ilk kez okuyan okuyucular nerede bu köy diye merak

ediyorlardır öyle değil mi?

Nerede mi bu köy?

Deliorman eteklerinde Eski Cuma kasabasına bağlı Muratlar köyü, bizim şirin yemyeşil

canımız köyümüz.

İstanbuldan sabah çıksanız akşam olmadan köyümüzdeniz.

Ama maalesef o kadar kolay değil, arada sınır var, o da yetmez gümrük var.

Bulgaristanda kaldı bu güzel anılar.

Hasretimiz oldu, ben zaten size dediğim gibi kırk bir yıl öncesini anlatıyorum,

çocukluğumdaki köyümüzden söz ediyorum.

Hey gidi çocukluk günlerim hey, beni siz aldatınız, köyümünden kopardınız.

Bu nasıl cümle oldu böyle yahu, ama olsun böyle kalsın, içimdeki hiç tükenmeyen sevdam

kapanmayam yaramı size ancak böyle anlatabilirdim.

İşte bu eski Rumeli Beylerbeyi sancağında bulunan güzelim köyden size bir bayram anımı

anlatmaya kararlıyım da, köyümü de bu covid 19 yüzünden bir yıldır göremiyorum ya, anlata

anlata bitiremedim, kusura bakmaz hoş görürsünüz artık, daha ne diyeyim.

Kolay değil be ya, gurbette olmak gibi bir şey bu hasretlik, yakıyor ciğerimi ama ne

yapacaksınız işte, başa gelen çekiliyor maalesef.

İşte bu benim efsanem olan,

bizim köyde kurban bayramı hazırlıkları bir yıl önceden başlardı.

Durun şaşırmayın, nasıl olur demeyin merak edin biraz be ya, anlatacağım da,

biraz acele ediyorsunuz gibime geliyor bre more, yapmayın böyle becanım, e ha ama ha 🙂

Şimdi biz İstanbul gibi şehirlerde yaşayanlar ne yaparız, bayram yaklaştı kurbanlıklar pazara

inmiştir, hadi kurban bakmaya diye evden çıkarız öyle değil mi?

İşte bizim köyde öyle pazara mazar’a gitmek yok.

Köylü adam pazardan kurbanlık alır mı be ya, amma yaptınız ha.

Köylü adam tee bir yıl önceden sayasına girer yeni doğmuş kuzularının arasından kurbanını

seçer seneye benim kurbanım budur der.

Sonra o kurbana gözü gibi bakar. Samanı bolca verir, yemi torpillidir.

Diğer koyunlar ayda bir şinik (ölçü birimi) yem yerse, kurbana 1,5 şinik yem verilir.

İşte bu yüzden kurban bayramı hazırlıkları bir yıl önceden başlar bizim güzel şirin

çocukluğumu bıraktığım köyümüzde.

Hatta köy çobanına her sabah bıkmadan usanmadan bildiği halde tekrar tekrar kurbanlık

koç hakkında bilgi verilir özen gösterilmesi istenir, beklenir.

Bayrama bir kaç gün kala işler iyice kızışır evde, kolay değil kurban bayramı geliyor.

Sokak, avlu içi çalı süpürgesi ile boydan boya süpürülür, tertemiz edilir.

Evin içindeki yatak örtülerine kadar her şey değişir.

Yüklükteki bayramlık örtüler battaniyeler çıkar.

Hele siz bir de %100 yün Rodopsko (marka adı) odeyalo (battaniye ) çıkmış mı? Yatağın

üstüne serilmiş mi, saat tamam demektir, bayram gelmiştir artık.

Yani anlayacağınız bayram önce evin içine ve bahçesine gelir girer bağdaş kurur oturur.

Kırvatların (yatak) üstü yeşil kırmızı beyaz çizgi desenli Rodopsko battaniyeler ile örtülmüş

mü! Bilin ki artık yarın bayramdır.

Bu battaniyeler bir değer, servet bizim oralarda, çok kıymetliler.

Rodop dağlarının eteklerindeki meralarda otlayan koyunların yününden özenle seçilerek

dokunurlar. o yüzden evdeki misafir odası kadar değerlidirler.

Belki bir gün, o meşhur, kimsenin giremediği misafir odalarını da yazarım, kim bilir!

Bayramın ayak seslerinin ikinci işareti de ev hamurundan yoğurulmuş meşhur bayram

kolaçlarıdır, bir gün önceden hazırlanır ve konu komşuya mahalleye dağıtılır.

Kolaç’lar, bacamıza kadar geldiklerine inanılan ölmüşlerimizin ruhlarını anmak hatırlamak

içindir.

Biz saç kokutma da deriz, geleneklerimiz önemlidir bizim için, ata yadigarı gelenekler,

kuşaktan kuşağa aktarılmalı hatırlanmalı.

Olmaz başka türlü bizde be ya.

Ölülerimizi hiç unutmaz her bayram saç kokutur anarız.

Don yağı ile pesmet (bir tür yağda kızartılmış içine peynir vb. konan börek) ve akıtma (krep)

da dökülür.

Geleneklerimize bağlı yaşarız yani, hiç sekme aksama olmaz bizde.

Kurban bayramı bizim oralarda resmi olarak tatil değildir aslında, ama biz onu resmi hale

getiririz, işe gitmeyiz bir yevmiye yanar ama sağlık olsun.

Bayram bizim bayramımız, bir yevmiye nedir ki, giden para olsun, canımız sağ olsun.

Hristiyan bir ülkede olmamıza rağmen, ritüelimiz daha sabah namazından önce başlar.

Evin erkekleri sabah namazına gider, hanımlar son hazırlıkları kontrol eder.

Bilirsiniz çocuklar erken kalkmayı sevmezler normalde ama bu bayramdır be ya kalkılmaz

mı?

Çocuklar kalkar yüzlerini yıkar giyinir, tertemiz, ak pak olurlar. Biraz yetişkinler babaları ile

namaza giderler.

Daha küçük olanlar babalarının namazdan dönmesini beklerken hesap peşine düşerler.

Şöyle hesap yaparlar , babam kağıt para verir, dedem zaten garanti kağıt para verir.

Annem okşar sever vermesede olur ama verirse daha iyi olur diye hesap yaparlar.

Sonra tek tek kafalarının içinde mahalleyi dolaşırılar; üst komşum 20 stotinka (kuruş) alt

komşum beni sever 50 stotinka , karşı komşu para vermez ya lokum verir ya ceviz, derken

kurban saatine kadar zaman böyle hayal kurarak gelip geçer.

Baba eve gelince evdeki trafik artar, hoca gelir, peşkirle hayvanın gözü kapanır.

Dualar edilir, ve sonra bismillah kurban kimin adına kesiliceke rituel tamamlanır.

Bu arada çocuklar pek kurbanın yanında tutulmaz.

Yetişkin olan çocukları farklı bir görev bekler.

Size asıl anlatmak istediğim bölüm de bu bölümdü aslında.

Bizim köyde kurban bayramlarında kesilen kurbandan ihtiyacı olana dağıtılması gereken

etler ile ilgili çok güzel bir uygulama vardır, işte unutamadığım anılarımdan bir güzel

dayanışma örneğiniz anlatacağım size.

Kurban bayramında her köy evinin bahçe ya da avlu kapısına bir sepet ve ya yerine

geçebilecek temiz bir kap asılır.

Kurbanlar evde kesildikten sonra pay edilecek kısımlar özenle hazırlanır ve bir tepsiye

aynı özenle dizilir.

Bu paylar artık komşuların kapılarında asılı duran sepetlerin içine gitmeyi beklerler.

Ben bilirim bu işin nasıl yapıldığını ama bugüne kadar yaşım küçük diye hiç bu görev bana

verilmemişti.

İlk kez babam bana bu görevi uygun görmüştü bu yıl. Her detayını ve tüm süreci tepeden

tırnağı yeniden anlatmaya başlamıştı bile.

Çok meraklı ben, bu görevin bana verilmesini bekleyen ben, görev tarafıma verilince bir

heyecanlandım, hatta biraz da korktum, sormayın gitsin.

Ya tepsi ağır gelirse ya düşürürsem, ya bir aksilik çıkarsa kaza geçirirsem ve daha neler neler

düşünmeye başladım.

0niki yaşımı çoktan devirdim geçtim ama!

Bir yandan telaşımı belli etmemeye çalışıyorum, bir yandan babamın son talimatlarını

alıyorum, bir yandan da bir an önce bitsin şu iş nereden başıma aldım diye sızlanmakla

meşgulum.

Duygular şelale yani…

Hiç unutmuyorum elimde üstü örtülü tepsiyle evimizin bahçe kapsından çıktığımda,

önce karşı Ömer dedemlerin portasında asılı duran sepeti gördüm ve bir parça attım.

Kalbim ürkmüş bir kuş kalbi gibi atıyordu, ilk parça sepete girdikten sonra sanki biraz

rahatladım, ilk sepet tamam gerisi de gelir kolaymış dedim.

Sonra bir kaç ev daha gezdim onlara da sorunsuz tepsideki etlerden bıraktım.

Gayet iyi gidiyor dedim sorun yok ve benim korkular tamamen bertaraf olmuştu.

Zaten tepside de bir ya da iki parça et kalmıştı, hafiflemiştim.

Çocuk aklımla evet diyorum kolaymış, yaptım bakalım babam eve dönünce sevinecek mi?

Hem bunları düşünüyorum hemde bir an önce eve döneceğim saati-anı iple çekiyorum.

Neden derseniz evde kurban etinden kavurma var

onun hayalini kuruyorum.

Bir yandan acele ediyorum.

Bir evin daha önündeyim, sıkıntı var, sepet biraz yüksek asılmıştı, boyum kısa uzanmakla

yetişmeyecektim, bende, elimden tepsiyi yere bıraktım, eti elime aldım basket atar gibi

fırlattım, aklımca basket atacaktım.

Lakin olanlar oldu, hani bazen basket topunu atarsınız da potaya asılı kalır ya işte onun

benzeri bir durum oldu.

Fırlattığım etin kemikli kısmı sepetin içinde kaldı ama et olan bir bölümü sepetin dışında

kaldı, et ne içerde ne dışarda yani.

Para ver böyle at desen olacak iş değil ama, oluyor işte.

Benim tansiyon nabız gene fırladı mı!

Ya düşerse,

ya yerde pislenirse, kurban eti bu günah,

ya başka bir aksilik çıkarsa…

Neler neler düşünüyorum bir görseniz ne haldeyim.

Zıplasam diyorum, itmeye çalışsam, ya sepetin ipi koparsa, ya sepetin içindeki etlerin hepsi

yere serilip heba olursa.

Aldı mı beni bir telaş.

İçimden de sayıyorum bu arada; diyorum ki hani çok kolaydı, hani hallediyor’dun,

hani babandan teşekkür alacaktın.

Aaah ah, işte hayat sen nelere kadirsin.

Elbette sepete zıplamaya cesaret edemedim.

Çok çabuk öğrendiğimi sanmıştım ama, hesapta olmayan işler çıkıyor karşınıza.

Çocuksun işte telaşlanıyorsun, yük ağır ilk sorumluluğum, ama ben şu an çaresizce

terliyorum.

İlk aklıma gelen kaçmak, ama kaçacak bir şey yapmadım ki ben diyorum, kaçmak olmaz.

gerildim bittim derken, birden irkildim.

Bitirmişsin etleri dedi komşu abim.

Öyle bir ses beklemediğimden olsa gerek yerimden zıpladım.

Allahtan ellerim boştu, ya elimde tepsi olsaydı, ya tepside kalan etler heba olsaydı.

Başladım gene çocuk aklımla saydırma, uşak aklı işte be ya, ne beklersin ki başka.

Kul dara düşmez ise hızır yetişmezmiş derler ya.

Korku dağları eriyiverdi.

Ben çare düşünürken çözüm kapıma yanıma kadar gelivermiş meğer.

Ben daha durumu izah etmeye vakit bulamadan komşu abi durumu anlayıp dinlemeden

uzun boyu ile yarısı dışarıda kalan parçayı sepetin içine atıvermişti.

Benim büyük mesele ettiğim derdim sorun olmaktan çıkıvermişti.

Yüzüme tekrar kan gitmeye başlamıştı sanki, gülümsemeye başlamışım.

Ne oldu sana dedi, biraz önce çok asıktı süratın şimdi rahatladın gülüyorsun.

Hiç uzatmadan durumu izah ettim.

O da bana gülümseyerek üzüldüğün şeye bak dedi, ne var bunda, elini omuzuma attı, hadi

gidelim oyalanmayalım bayram bizi bekler dedi.

Yolda giderken de bana nasihatler vermeye devam ediyordu.

Ben gelmeseydim bile kapıyı vurur ev sahibinden yardım isterdin, olur biterdi dedi.

Bayram bugün, üzülme değil mutlu olma günü dedi.

Rahatlamıştım.

Evet çok haklıydı belki.

Ama ben kimseden yardım almadan afferin almak peşindeydim.

Çocuk aklı işte…

Eve giderken hayatımın derslerinden bir kaçını aynı anda almış olduğumu o yıllarda

bilmiyordum doğal olarak.

Gelecekte profesyonel hayatımda kullanacağım en büyük dersi alıyormuşum meğer hiç

unutmadım unutmayacağım.

O günden sonra hangi iş verilirse verilsin, işi sonlandırmadan atıp tutmak yok bende.

Büyük bir ciddiyetle ve sorumlulukla aldığım görevi en eyi şekilde yapmaya özen gösterdim.

Bir büyük ders daha, bazen çok basit ve kolay çözümleri olan sorunları bile kafamızda çok

büyütüyoruz.

Oysa sıkışınca yardım istemeyi de bilmek gerek öyle değil mi?

Çocuk yaşımda benim için büyük bir travma olan bu hadise hep aklımın bir köşesinde

durmakta ve durmaya da devam edecekti.

Yıllar sonra itiraf etmek de yine bana düşmüştü, yada artık bu kafamdaki, masada açık

duran dosyayı kapatma vakti saati gelmişti.

Ömür boyu içimde tutmak anlamsızdı.

Yıllar sonra içimden çıkartıp açık duran dosyayı kapatmış rahatlamıştım.

İşte sayın okuyucu, bizim köyümüzde kurban bayramları böyle yaşanırdı.

Şimdi düşünüyorum da

Ne güzel geleneklerimiz varmış,

Veren el, alan eli görmez bilmezmiş

Bizim köy çok güzeldi, insanları yardım sever ve sevecendi

Hayat akıp giderken bize farkında olmadan dersler vermeye devam ediyor, etmeye devam

edecekti.

Şimdi ben görevimi bir sürü maceradan sonra tamamladım ya,

elimdeki tepsi boş ya, benden iyisi yok be ya.

Bu kurban eti dağıtma görevi benim ilk görevimdi, babam daha kapıdan girince

gülümsemişti ya, ilk sessiz aferini ben almış oldum ya, benden iyisi yoktu.

Çeken bilir, yaşayan bilir, hiç unutmadım ama bu hikayeden iş hayatım boyunca hep

faydalandım.

Şimdi bana müsade sevgili okuyucu, anım zihnimde devam etsin dursun,

En sevdiğim yer sofrası kurulmuş, yerim ayrılmış, şu görev kahramanı

genç bi otursun da kavurmalar bitmeden nasiplensin be ya.

Size de iyi bayramlar, kurban bayramınızı kutluyorum, her şey gönlünüzce olsun

Hadi kalın sağlıcakla

Cevat ÇIRAK

17.07.2020

İstanbul

Tatar Hasan’ların İbrahim Ağa

İkinci dünya savaşı bitmiş, kağıtlar dağıtılmış dünya yeniden yapılandırılmıştı.

Bulgaristan topraklarında değişim baş döndürücü bir hızla devam ediyordu.

1944 yılında Bulgaristan Halk Cumhuriyeti olarak yeniden isimlendirildi,

Sovyetler Birliği destekli yeni bir idare iş başına geçmişti.

Nüfusun yüzde sekseni köylerde yaşıyor yüzde yirmisi şehirliydi

Sosyalist hükümet 13 Kasım 1945’te Bulgar tarımının gönüllü kooperatifleşmesi yasasını

çıkartmıştı. Üç yılda ülke tarımının yüzde sekizi kooperatiflerde birleşti.

Hükümet 1946 yılında iri toprak sahiplerinin topraklarını millileştirdi ve topraksız köylülere

dağıtıldı.

Kooperatifçilik haraketinde zor da kullanılarak 1948 yılı sonunda toprağın % 34

kooperatifleştirildi.

Emek Tarım kooperatifleri TKZS’ler kuruldu.

Aynı yıllarda Bulgar iri ölçekli sanayi tesislerinin ve madenlerinin % 83.6 ‘sı özel sektörün

elindeydi.

1947 yılında başlayan sanayi işletmelerinin millileştirme sürecinde ilk önce 1.997 büyük

ölçekli sanayi işletmesi ve 4.027 irili ufaklı sanayi tesisi, atölye ve zanaatçi dükkanı

millileştirildi. *

Orta Bulgaristan Balkan eteklerinde bulunan Filibe iline bağlı Karlovo şehri de bu

yaşananlardan nasibini almıştı.

Tatar Hasanların İbrahim Ağa ilerlemiş yaşına rağmen olan biteni anlamaya çalışırken,

zorlu bir dönemden geçmekteydi.

Hayatın daha neler getireceğini de pek kestiremiyordu.

Baba yadigarı gül bahçelerini ve gül yağ üretim işliği elinden alınmış, millileştirilmişti.

Koca yürekli çalışkan üretmeyi seven İbrahim ağa ata yadigarı topraklarına sahip

çıkamadığı için kendini suçluyordu.

Tüh anasını diyordu, çoluk çocuğumun rızkını, yıllarca atalarımın tırnakları ile kazıyarak

biriktirdiklerimi, bir günde elimden aldılar, ben bunun hesabını yarın ahirette nasıl

vereceğim diyordu.

Tatar Hasanların heybetli İbrahim ağası ata yadigarı topraklara çok üzülmekteydi,

Fakat felaketler daha yeni başlamış gibiydi; postaneden evine yeni ulaşan resmi bir yazıyı

eline almış okurken birden gözleri dolmuş okumayı yarıda kesmek zorunda kalmıştı.

İbrahim ağanın elindeki son varlığı da devletin eline geçiriliyordu.

Çocuklarının önünde göz yaşına boğulmak istemiyordu.

Kalktı arka bahçedeki sayvant altına geçti, ve küçük bir tabureye oturdu.

Elleri titriyor, göz yaşları elindeki kağıdın üzerine damlıyordu.

Birden Allahım sen bana yol göster diye feryad etti, inledi,

ve sessiz akan göz yaşları sagnak bir yağmura dönüşmüştü sanki..

Koca deri tüccarı İbrahim ağa yıllarca didinip uğraşarak kurduğu işini en kısa sürede

kendi elleri ile ceketini alıp devlete devredecekti.

Elinde okuduğu devletten gelen yazıda kısaca bunlar yazıyordu.

Deri işine girdiği gençlik yıllarını hatırladı.

Beş parasız borç alarak başladığı işinin ilk günlerini hatırladı.

Borçlar ödendikten sonra ilk eline geçen parayla nasıl ailesini ve çocukları dışarıda yemeğe

çıkarttığını hatırladı.

İki kızı ve sevgili hanımı ile yemekten sonra türk kahvesi içmeye gitmişlerdi.

Daha sonra sevgili güzel kızları lunaparka gitmek istemişti, babası da onları kırmamış

götürmüştü.

Anılar yıldırım hızıyla aklından tek tek geçmeye başladı.

İbrahim ağanın yaşlı gözlerinden bir bir film şeridi gibi geçen güzel anılar bitmek

bilmiyordu.

Kaniye hanım dayanılacak gibi değil bey, ama kaderde varsa yapacak bir şey yok diyerek

anılarının arasına giriverdi.

İbrahim ağa sayvantın altında yalnız olduğunu sanıyordu ama ilk göz ağırısı sevgili eşinin

sesini duyunca oturduğu yerden kalktı.

Sen, ne zaman geldin hanım diyecekti ama diyemedi, çok sevdiği hayat arkadaşını görünce

dindirmeye çalıştığı göz yaşları tekrar coşup akmaya başladı.

Kaniye hanım her şeyden önce bir ana ve yıllarca türk gelenek ve göreneklerine göre

yetiştirilmiş bir hanıma yakışır şekilde sorumluluk aldı.

Kalk bey sevdiğin yemeklerden hazırladım, hadi yıka yüzünü çocuklarla birlikte

güzel bir yemek yiyelim her işte bir hayır vardır, önümüze bakalım diyerek eşini teselli

etmeye çalıştı.

Kaniye hanım dik durmaya evinin direği kocasına moral olmaya çalışıyordu ama

onun da ruhunda fırtınalar kopuyor, içi kan ağılıyordu.

İki kız evlat sahibi Kaniye hanım, ellerinden alınan mal ve mülkten çok kızanlarının

geleceğini düşünüyordu.

Kaniye hanım, bir de yeni inşa ettirdikleri saray gibi dayalı döşeli evini düşünüyordu.

Osmanlı mimarisi ile yapılan yeni evde güle güle oturmak nasip olmayacaktı.

Devlet evleri ile ilgili hiç bir şey istememişti aslında ama, Kaniye hanım daha yeni yapımı

bitmiş evin de ellerinden akıp yitip gideceğini düşünüyordu nedense.

Günler akıp geçip gidiyordu.

İbrahim ağaya devlet isterse kendi iş yerinde çalışabileceğini de bildirmiş, düşünmesi için de

bir hafta da süre tanımıştı.

Ata yadigarı topraklarını, atadan miras gül yağ işliğini kendi elleri ile devlete veren İbrahim

ağa adeta yeryüzünde sınavdan, sırat köprüsünden geçtiğini düşünüyordu.

Bu saatten sonra ne iş yapabilirdi, nerede çalışırdı.

Yaşı epey ilerlemişti.

Takvimler 1950 yılının Haziranı başını gösteriyordu.

İbrahim ağa artık 69 yaşındaydı, bu yaşta tekrar gidip işçilik yapabilir miydi?

Kendi sorduğu sorulara cevaplar arıyor, bazıları cevaplanıyor fakat gelecekle ilgili sorular

cevapsız ve belirsiz kalıyordu.

Yeniden başlarım diyordu, ama ya tekrar elimden alınırsa ben ne yaparım,

tekrar aynı çileyi eziyeti bu yorgun yürek kaldırmaz kaldıramaz diyordu.

Yılların tüccarı İbrahim Ağa kendisini çok iyi tanıyordu.

Gerçi oğlu gibi sevdiği damadına güveniyordu ama, o da işsiz kalmıştı.

Süleyman Deliormanlıydı, İbrahim ağanın ilk kızı Rhime ile evliydi.

Torun sahibi İbrahim ağa ailesine düşkün bir osmanlı evladıydı.

Çok düşünmüştü, etraf konu komşu ne yapıyor diye de merak edip öğrenmişti.

Günler akıp gidiyor, gündüzler geceleri kovalıyordu.

Tatar Hasanların İbrahim ağa nihayet kararını vermişti.

Gelecekle ilgili planlarını önce eşi Kaniye hanıma anlattı.

Hanım dedi ben kararımı verdim.

Bize artık bu topraklarda rahat olacağı yok, vaziyet onu gösteriyor.

Ben dedi, ana vatan Türkiyeye göç etmeye karar verdim.

Elimizde bir tek bu ev var onu da satarız evlatlarımızı bu belirsizlik içinden kurtarır

anavatanda kendimize gelecek ararız ne dersin?

Kaniye hanım eşinin kararlarına her zaman güvenmiş destek olmuştu.

Her şey bir yana çocuklarım bir yana diyerek, tamam bey, sen nasıl istersen dedi.

İbrahim ağa sonra durumu damadı Süleymana, büyük kızı Rahimeye ve küçük kızı Hidayete

anlatıp izah ederek karara bağladılar.

İbrahim ağa ertesi gün hükümet konağına kararını bildirmek için giderken başı dik gitti.

Hükümet konağındaki yetkili memura kendi kurduğu işte işçi olarak çalışmayacağını bildirdi.

Hazır hükümet konağına gelmişkin istida verip Türkiye’ye göç etmek istediğini de yetkililere

bildirmişti.

Hükümet yetkilileri bu göç etme kararı ile ilgili kendisine bir cevap vermemişti.

İbrahim ağa hemen hazırlıklara başlamıştı, zaten yapacak çok fazla da bir şey yoktu.

Epi topu üç beş eşya ve ev vardı ellerinde kalan.

Her şeylerini zaten devlet ellerinden almıştı.

Bulgar topraklarında ellerinde son kalan taşınmaz olan yeni evleri de çok geçmeden elden

çıkarmıştı. Yeni ev sahibinden kısa bir müddet burada kalmaları yönünden talepte

bulunmuş, sağ olsun yeni evlerinin sahibi de anlayışla karşılamıştı.

Sıcak bir Ağustos sıcağında çok az bir eşya ile yola çıkılacaktı. Çantalar valizler arabaya

yüklendi ve tren garına doğru yola çıkılmıştı.

Heyecanlı ve bir o kadar belirsiz bir yolculuk için teker dönmüş, veda saati gelmişti.

Evin içindeki eşyalar kapının önünde istiflenmişti.

Çok büyük hayaller ile inşa ettiği evin anahtarları ile son kez önce evin kapısı kilitlemişti.

Yeni ev sahibi misafirlerini yolcu ederken elindeki anahtarı yeniden kapıya takmış

yolcu ettiği misafirlerinin sokağın köşesini dönmek için sabırsızlıkla bekliyordu.

İbrahim ağa ve ailesi arkalarına dönüp dönüp evlerine bakmak istemediler.

Sadece küçük kızları Hidayet evden başını hiç ayırmadan uzun uzun bakmıştı.

Hidayet 18 yaşında yetişkin bir kızdı, olanı biteni anlayacak yaştaydı.

Artık mutlu mesut büyük hayal kurup yaşamak istediği bu evi belki hiç göremeyecekti, bu

yüzden uzun uzun bakmayı tercih etti.

Derin derin iç geçirdi, ağlamamak için gözyaşlarını zor zapt edebiliyordu.

Tren istasyonuna gelindiğinde önce evrak kontrolünden geçmeleri gerekiyordu.

Devletin şefkatli kolları maalesef uzun zamandır türk kökenli bulgar vatandaşlarına aynı

şefkati göstermiyordu.

İbrahim ağa elindeki pasaport ve istida kağıdını memura uzattı, memur önce aile fotoğrafını

kontrol etti, sonra işlemlerin devamı için masa başında bekleyen amirine imza için götürdü.

Resmi işlemler başlayınca nedensiz bir şekilde sessizlik oluşuyordu, bir aran nefes bile

alınmıyor gibi oluyordu.

Ya problem çıkarsa endişesi insanları geriyordu.

İbrahim ağa ve ailesi bir an önce evrakların onaylanmasını ve trene binmeyi bekliyordu.

Masa başındaki memur izin belgesini imzalamadan yanındaki memuru geri göndermişti.

Sanki işler pek iyi gitmiyor dedi içinden Kaniye hanım,

kocasıyla göz göze geldiğinden onun da aynı kaygıları taşıdığını fark etmişti.

Ve olanlar oldu.

Gelen memur devletin elindeki evrakta eksik olduğunu bu nedenle geri dönmelerini aktardı.

Bir sonraki tren için 2 hafta beklemeleri gerekiyordu. Memur böyle söylemişti.

İbrahim ağa küplere binmişti, her şeyimizi alıp bu trene göre hazırlık yaptıklarını, gidecek

bir evleri bile olmadığını anlatmaya çalışıyor, sinirden gidip masa başındaki amiri

tekmelemek istiyordu.

Aile perişan olmuş, üzüntüden ne yapacaklarını bilemiyorlardı.

Böyle zamanlarda rahatlamak ve sinirleri yatıştırmak için çare yoktu,

İayan etmek istiyor fakat sonuçlarını bildiği için dudaklarını ısırmaktan başka çare

bulamıyordu. Sinirden titriyor, göğüs tahtası yerinden çıkacakmış gibi hissediyordu.

Bu yıllarda Bulgaristan Türklerinin kaderi böyle yazılmıştı sanki,

çile sıkıntılı ve acılar her evde benzer şekillerde yaşanıyordu.

Ayrıca bağırmak çağırmak isyan etmek bu zamanda çok daha kötü

olumsuz sonuçlar doğuruydu.

Tüm aile boynu bükük bir şekilde çaresizce geri dönmek zorunda kalmışlardı.

İbrahim ağa evrakında bir eksik olmadığını anlamıştı aslında.

Sorun başkaydı.

Ama dedi içinden inadında gitmeyeceğim.

Benim elimden aldıkları fabrikamda beni işçi olarak çalıştırmayacaksınız.

Ben o fabrikayı ne uğraşılar ve çilelerle o hale getirdim siz bunu hiç düşündünüz mü?

Ne haliniz varsa görün size eyvallah etmek yok dedi.

Çaresiz uğurlamaya gelen bir kaç konu komşu ve akraba ile geri dönüldü.

Asıl çile şimdi başlıyordu,

bir küçük araba eşya, yedi nüfus, nereye gidecek nerede kalacaklardı.

İbrahim ağa içinden, bakalım daha neler yaşayacağız göreceğiz diyordu.

Ama ne olursa olsun bu yorgun beden size eyvallah etmeyecek,

inadım inat diye söyleniyordu.

Bu arada kapı komşusu Mustafanın sesi duyuldu,

İbrahim abi dedi , sakın üzülme bu günler geçecek.

Kapım size açık, gelin bir sonraki sefere kadar benim evimden kalırsınız,

sizi dışarıda bırakacak halimiz yok ya, sakın üzülmeyin buyurun geçin diyerek misafirlerini

içeriye aldı.

Eşyalar sudurmanın altına iki dakikada diziliverdi.

Dert üstüne derdin yaşandığı günlerdi.

Tatar Hasanların İbrahimin ağa komşusunun evinden kendi evine karşı oturmuş derin derin

sigarsını tüttürüyordu.

Yorgun bedeni bu sıkıntıları bakalım atlatabilecekmiydi.

Türkiyeye tren iki haftada bir kalkıyordu, lakin haftalar geçmek bilmiyordu.

İbrahim ağa ve ailesi sıkıntılı ve acımasız günlerden, sınavlardan geçiyorlardı.

Nihayet beklenen gün gelmiş, eski biletler yanmış, yenileri alınmış, eşya için gerekli para

tekrar yatırılmıştı.

Eşyalar bu sefer bir at arabasına yerleştirildi ve tren garının yoluna girildi.

İbrahim ağa bu sefer daha temkinliydi, evrak kontrol memurunu dinlemedi peşinden amirin

yanına kadar geldi.

Lakin amir İbrahim ağanın bu hareketini görünce daha çok sinirlendi,

İbrahim ağaya dönerek,

Ne laf anlamazsın sen be adam senin evrakın da eksik var dön evine dedi.

İbrahim ağa biraz daha amire yaklaşıp boğazına sarılıp sıkıcak gibi oldu ama,

geri adım attı, yaşını hatırladı, sonranı ve olacakları da biliyor tahmin edebiliyordu.

Sınanıyoruz ama Allah kerim, ya sabır diyerek tekrar alesinin yanına geldi beklemeye

başladı.

Kimse bir şey soramıyordu, her şey ortadaydı zaten,

İbrahim ağa da çok sinirliydi kimseden soru beklemiyordu.

Beklenen memur geldi ve evlerine geri dönmeleri gerektiğini hatırlatarak uzaklaştı.

Bilinçli bir yıldırma ve sindirme yapıldığı çok belliydi.

Bu acılar sadece İbrahim ağa yaşatılmıyordu, varlıklı Türk ailelerinin hepsine benzer

sıkıntılar yaşatılılıyordu.

Ateşten gömlek giyilen günler başlamıştı,

Bulgaristan türkleri diğer Balkanlarda yaşayan türkler gibi yollara düşürülmüş işkence ve

yıldırma politikalarına acımasızca maruz bırakılıyorlardı.

İbrahim ağa komşusu Mustaya dönerek, kusura bakma kardeş sana da yük oluyoruz ama , bu

gece de idare et biz kiralık bir ev bakalım bizim durumuz hiç belli değil dedi.

Komşusu Mustafa ısrar etse de İbrahim ağa gururlu adamdı yok kardeşim, sen bize

yapacağını yaptın, Allah razı olsun, hakkını helal et dedi.

Ertesi gün sabah erkenden kiralık ev aranmaya başlandı,

İki sokak ötede kerpiç eski bir ev bulundu, kirada önce anlaşılmadı.

Ev sahibi derme çatma bir eve dünyanın parasını istiyordu, ve nuh diyor peygamber

demiyordu.

İbrahim ağa elde avuçta ne varsa tüketmeye başlamıştı.

Zaten neden bu işkencelere maruz bırakıldığını da çok iyi biliyordu.

Günler haftalar derken İbrahim ağa tam üç ay boyunda iki haftada bir yeniden bilet parası

yeniden yük ve eşya parası ödüyor ama bir türlü evrakı tamam olmuyordu.

Aradan geçen süre zarfında elde avuçtaki paralar tükenmek üzereydi.

Ev sahibine kiralar aylık peşin ödeniyordu.

İbrahim ağa ve ailesi her geçen gün biraz daha toplum içinde küçük düşürülmeye ve

aşağılanmaya devam ediyordu.

İbrahim ağa ve hanımı her gece bu işin sonunun nereye varacağını konuşuyor ama bir türlü

sonunu kestiremiyorlardı.

Kaniye hanım en son elindeki yüzük ve kulağındaki küpeleri küçük bir çocuk yastığının

içine pamuklara sararak dikivermişti.

Kocasına İbrahim başımıza bir şey gelirse paramızı pulumuzda bitiyor zaten, bu yastığı

torunlar için yanımıza alırız diye tembih ediyordu.

Tatar Hasanların İbrahim ağa ne günlerden geçiyordu.

Bazen şimdi adı Karlovo olan şehrin asıl adıyla anıldığı günlere geri dönüyor mutlu mesut

dönemlerini hatırlıyordu.

Asıl adı Karlı Ova olan şehrin alsında yüzde yüz bir Türk şehri olduğunu çok iyi biliyordu.

II. Bayezid döneminde Osmanlı kumandanı ve Şehzade Cem’in (Cem Sultan) lalası Karlozâde (Karlızâde) Ali Bey tarafından XV. yüzyılın başından itibaren çoğunlukla Türk-Yörük nüfusunun yerleştiği bir bölgede tesis edilmiş, adına kurucusuna nisbetle Karlıova veya Karlova denilmişti.**

İbrahim ağa bazen atalarından kalan çeyiz sandığında sakladıkları Omanlıdan kalma

tapularını çıkartıp bakıyor, sonra tekrar güzelce katlayarak bir gün lazım olur diye

saklıyordu.

Neden bu hale gelindiğini daha öce çok düşünmüş olmasına rağmen son günlerde daha bir

enine boyuna bu içine düştükleri durum zihnini meşkul ediyordu.

Osmanlının ilk topraklarıydı Balkan toprakları.

Balkan toprakları Osmanlı topraklarına 1350 yıllarından itibaren katılmaya başlanmıştı.

Daha Anadolunun sadece bir kısmı Osmanlı toprağı iken Balkanlar türk toprağı olarak

kayıt altına alınmıştı.

Ne olmuştu da bu topraklar 500 yıl sonra neredeyse hiç savaşılmadan elden çıkmış

kaybedilmişti.

Bunun hesabını birileri vermeli diyordu İbrahim ağa.

Lakin bu saatten sonra verse ne olacak ki, olan olmuştu.

Balkanlarda yaşayan miylonlarca türk ellerinde Osmanlı tapuları olmasına rağmen yabancı

durumuna duşürülmüştü.

Yüzyıllarca barış içerisinde kardeşçe yaşayan Balkan insanları birden bire birbirine düşman

olmuştu.

Osmanlı devlet idaresi nasıl bir sorumsuzluk sergilemişti de elindeki buram buram Türk

kokan bu toprakları neredeyse hiç savaşmadan kaybederek kendi halkına bu sıkıntıları

yaşatmış ve yaşatmaya devam ediyordu.

Sadece İbrahim ağanın sorduğu ve cevabını bulamadığı sorular değildi bu sorular.

Balkanlarda kalan türklerin hepsi aynı soruları soruyor maalesef sorular cevapsız kalıyordu.

Devlet adamı liyakat ile seçilmeli, hesap verebilme sorumluluğu olmalı, halkına ve hakka

hizmet için var olmalıydı. Devlet yönetmek ciddi bir iş, bu sorumsuzluğun faturası neden

halka çıkartılır ki diyordu.

İbrahim ağa her geçen gün ümidini yitirmeye başlamıştı.

Ne zaman tren garına gitse geri döndürüleceğini biliyordu.

Günler bir bir akıp gidiyor ümitsizlik her geçen gün damlaya damlaya göl oluyordu.

Bey dedi Kaniye Hanım, yarın tren var bir git bak amirle konuş belki bugün istidan kabul

edilir de gideriz.

Tamam gideceğim dedi İbrahim ağa ama inanmadığı yarım ağızla söylemesinden belli

oluyordu.

Sabah olduğunda İbrahim ağa sofraya oturmadan evden çıkmış tren garına gitmişti,

hiç umudu yoktu ama adettendi artık her günü geldiğinden gidip bi bakıyordu.

Bu sabah her zamanki amir gitmiş yerine daha genç ciddi bir amir görev yapıyordu.

İbrahim ağa amire yaklaştı; biz dedi üç aydan fazla bir zamandan bu yana Türkiyeye göç

etmek için istida verdik, ama her seferinde kabul görmediği için bilet almamıza rağmen tren

binip gidemedik, belki bugün onay çıkmıştır, sormaya geldim dedi.

Yeni gelen amir hiç terslemedi, insan gibi cevap verince İbrahim ağa bir duraksadı.

Uzun zamandır ilk kez olması gerektiği gibi cevap alıyordu, kulaklarına inanmadı şaşırdı.

Amir sen dedi neden bekliyorsun ki senin istidan 2 ay önce kabul edilmiş onaylanmış senin

şu an Türkiye’de olman gerekiyordu.

İbrahim ağa şaşırdı, nasıl olur dedi, ben 3 aydır her tren seferinde gelip kontrol ettim

çıkmadı dediler geri çevirdiler.

Şimdi de yalancı durumuna mı düşürülüyorum, yeter artık benimle oynamayın dedi.

Amir İbrahim ağa ben yeni geldim sana gördüğümü söylüyorum, bir an önce eşyalarını al ve

tren kalkmadan yerleş dedi.

İbrahim ağa eve nasıl vardığını bilemedi

zaten kaç aydır hazır bekiyorlardı

Hemen apar topar ne varsa acelece yüklendi ve tren garına varıldı.

Bakalım yeni amirin söyledikleri doğru muydu.

Eşyaları vagona alırlarsa bu iş tamam demekti.

Memur son kontrolleri yaptıktan sonra

vagon numarasını ve koltuk numaralarını tek tek izah etti.

Eşyalar için ayrılan vagonlar en arkada hemen oraya götürün yükleyin dedi.

Bu sefer gidiyorlardı.

Gerçekten inanılır gibi değildi

Tren uzun uzun üç kez düdüğünü öttürdü, harakete hazırdı artık.

Nedense vagona binene kadar herkes çok neşeli ve mutluyken tren haraket edince birden bir

matem havası oluştu.

Trende yolculuk edenlerin hepsinde aynı hava hakimdi.

Yaşlısı genci, bayanı erkeği bir birilerine sarılarak ağlıyorlardı.

En az beşyüz yıllık bir geçmiş geride bırakılıyordu.

Mezarlıkta kalan atalar, analar babalara yarın ahirette nasıl hesap verilecekti.

Çocuklukları, anıları, komşuları, dostları, hepsi ama hepsi bir sınır geçilecek ve bir daha belki

görmemek üzere yok olup silinip gidecekti.

Hepisinin sırt çantasında Osmanlı tapuları duruyordu ama nafile duruyordu.

Artık 500 yıl Türk toprağı olan Balkanlar artık Osmanlı devletinin değildi.

İşin daha da kötüsü anavatana gidiyorlardı ama, geldikleri topraklar da onları muhacir

olarak kabul edecekti.

Yeniden vatandaş olmak için sorgulanacaklar, haklarında araştırmalar yapılacak uygun

görürlerse tekrar türk vatandaşı olacaklardı.

Her Balkan türküne bu durum bir travma yaşatıyordu.

Ceplerindeki tapular ne ata yurtlarında ne de ana vatanlarında hükümsüzdü

Birileri bu ayıbın hesabını vermeliydi.

Bu yaşananlar yerden göğe kadar bir insanlık ziyanlığı idi.

Bu arada İbrahim ağa 3 ay neden bekletildiğini eşyalarını trene yüklerken

oradaki çalışan görevlilerden öğrenmişti.

Daha önceki asık süratli memur muhacirlerden rüşvet aldığı için tutuklanmıştı.

İbrahim ağa çok kulak asmadı, tren salına salına yoluna devam ediyordu.

Gece yarısını biraz geçe sabah saatlerinde tren türk sınır kapısında durmuştu.

Yolcular geldik diye sevinmeye başlamışken durumun pek de sevinecek bir durum olmadığı

az sonra anlaşılmıştı.

Bulgar gümrük memurları trende arama yapacaklardı.

Yanlarında ziynet eşyası ve değerli ne varsa bırakılması gerekiyordu.

Yapılacak aramalarda yasaklara uymayanlar geri gönderilcekti.

Kaniye hanım torunun başının aldında bulunan yastığı usulca aldı.

Kocasına baktı, bey dedi ben ne olursa olsun anavatanıma bu kadar yaklaşmışken geri

dönemem, çoluk çocuğumun geleceğini yok edemem, bu yastık bize nasip değilmiş dedi ve

trenin camından yastığı fırlatıp atıverdi.

İbrahim ağa ve Kaniye hanımdan başka kimse olan biteni anlamamıştı.

İbrahim ağa neler neler feda etmişti de bu yastığı ve içindekileri mi feda etmeyecekti,

bu fedakarlığın onların yanında bir lafı bile olmazdı.

Karı koca birbirlerine bakışıp hafifçe tebessüm ettiler,

ikisi de o anda sarılmak istedi ama damadın ve torunların yanında böyle bir şey nasıl

olurdu, zaten onları birbirine bağlayan değerler çok başkaydı.

Tekrar göz göze geldiler gülüştüler, paylaşmak aynı hisler ile mutlu mesut yaşamak bu olsa

gerekti.

Yapılan son aramadan sonra tren yolcu ve yükü ile birlikte Türk sınırına geçmişti.

Tren görevlileri bir yandan Bulgar lokomotifini Türk lokomotifi ile değiştirmeye çalışırken

yolcuların gümrük işlemleri yapılmaya başlanmıştı.

İbrahim ağa 500 yıl önce dedelerinin II Murat Hanla fetih için çıktığı topraklara kavuşuyor

olmanın sevinci ve gururu ile mutlu hissediyordu.

Türk sınırı geçildiğinde trenden inenler anavatan toprağı ile adeta kucaklaşıyordu.

Her inen önce eğilip toprağı öpüyor ve daha sonra ellerini semaya açarak şükür duaları

ediyordu.

Osmanlının akıncı birlikleri anavatanlarına dönmenin sevincini yaşarken

anavatanları da onları muhacir ya da soydaş olarak karşılıyordu.

Evlad-ı Fatihanları çok çetin ve zor bir dönem bekliyordu.

Tren yolculuğu aslında çok zahmetli ve yorucu bir süreçti

daha bir günlük yol vardı. çekilecekti, neler çekilmemişti ki, olsundu.

Herkes bu günleri gördüğüne dua ve şükür ediyordu.

Çileli ağır bedeller ödenmiş kocaman kalın bir kitabın son sayfası kapanıyor, yeni bir kitap

yazmak için yeni bembeyaz masum sayfalar açılıyordu.

yorucu yıpratıcı fakat bir o kadar da ümit vaat eden yolculuk devam ediyordu.

Ertesi akşam üzeri tren Sirkeci garına ulaşmıştı.

Muhacirler belirli bir sırayla trenden indiriliyor ve gerekli işlemler

yapıldıktan sonra daha önceden belirlenmiş misafirhanelere alınıyorlardı.

Ekim ayı başlarında İstanbul serin bir hava ile misafirlerini karşılıyordu.

İbrahim ağa 69 yaşının verdiği yorgunluğu çileli bir yolculuktan sonra

iyiden iyiye hissetmeye başlamıştı.

Anavatana gelmişlerdi sevinmesi gerekiyordu,

ama derin düşüncelere dalmıştı.

O koca şanlı geçmiş ne olacaktı.

Hemen unutulacak yaşanmamış mı sayılacaktı.

İbrahim ağa bir türlü bu geçmişi düşünmeden edemiyordu.

Bu arada zaten bir avuç eşyasının bir kısmı da ya vagondan çalınmış

ya da istanbulda kaybolmuştu.

Yine de buna şükür ediyordu, alet edevat önemli değildi ama çocukların üstü başı duruyor ya

ona şükür diyordu.

Hava her geçen gün biraz daha soğuyordu

Beş gündür misafirhanede kalıyorlardı.

Artık belirttikleri adrese gitme vakti gelmişti.

İbrahim ağanın daha önce göç eden akrabaları Bursada ikamet ediyorlardı,

İbrahim ağa da istidanın geldiği Bursaya gitmeyi tercih etmişti.

Yine bir yolculuk başlamıştı.

Bu yolculuk Yalovaya kadar vapurla yapılacak daha sonra akrabalarının da yardımıyla

motorlu bir araca transfer yapılacaktı.

İbrahim ağa dik durmaya çalışıyor, ailesinin moralini yüksek tutuyordu.

Artık akrabalar da yanlarındaydı, bu bile çok özel bir armağandı onlar adına

Bursaya vardıklarında bir kaç gün amcalarında kaldıktan sonra kiraya taşınıldı.

İbrahim ağanın yaşı 70′ e merdiven dayamıştı, çalışmak istiyordu ama zaten onu işe

kim alırdı, alsa bile ne kadar çalışırdı oda belli değildi.

Bu işe yaramayan halleri ile çocuklarına yük olduğunu düşündüğü bile oluyordu.

Koca İbrahim ağa ne durumlara düştüm diye de üzülüyordu.

Evde zaman geçirmeye çalışıyor lakin zaman bir türlü geçmek bilmiyordu.

bazen kıraathanelere de gidiyordu ama artık hiç bir şey eskisi gibi değildi,

Kıraathanede insan neden zaman geçirsin diye de söyleniyordu.

Bedeni burada ruhu Karlı Ovada gezinip duruyordu.

Babasının gül bahçelerinde geçirdiği gençlik günlerini herkese anlatıyordu.

Deri tüccarı olduğu zamanları ise pek bir gururla anlatır deri konusunda uzman olduğunu

her seferinde kanıtlamaya çalışıyordu.

Büyük kızı ve damadı Bursa merinos fabrikasında işe girmişlerdi bile .

Küçük kızı Hidayet Hanım artık genç bir kız , yirmili yaşlarındaydı

İbrahim ağa kızını da hayırlı ise ile kırıp sarmanın zamanı geldi diye düşünürken

Gene Bulgaristan Montana (Mihailovgrad) göçmeni bir damat nasip olmuştu.

Onun da adı Süleymandı,

İbrahim ağa her geçen gün ata yurdunu, memleketini ve evini özler düşünür olmuştu.

Her geçen gün ona ağır gelmeye başlamış, ,sürekli memleketini düşünür olmuştu.

Hele küçük kızını kırıp sardıktan sonra İstanbula gelin gidip yerleşmesi ona çok ağır gelmişti.

İbrahim ağa anavatanına kavuşmuş kavuşmasına ama ata yurdu Karlı Ova ile yatar

Karlı Ova ile kalkar olmuştu.

Aradan 3 yıl geçmiş lakin değişen pek bir şey olmamıştı, beden burda ruhu ata yurdundaydı.

Kaniye Hanım da aslında pek farklı değildi ama, kızları torunları çocuklarını anavatana

sağsalim getirebildiği için idare edip gidiyordu.

İbrahim ağanın yorgun ve kırık kalbi daha fazla dayanamamıştı.

Anavatana kavuştuktan ata yurdundan ayrıldığından bir kaç yıl sonra,

72 yaşına geldiğinde bir gece ansızın ruhunu teslim edip göçüp gidivermişti.

Hayat bu dünyadan gelip geçen bir yolculuk değil miydi zaten, gelip görüp göçüvermişti.

Sevgili eşi Karlı Ovalı Tekerleklerin Mehmetin kızı Kaniye Hanım, Büyük Kızı Rahime,

damadı Süleyman, torunları Leman, ve İbrahim, küçük kızı Hidayet küçük damadı Süleyman,

kızları Asuman ve Yasemin hayatlarına İbrahim ağanın bıraktığı yerden devam ediyorlardı.

Tatar Hasanların İbrahim Ağa yarım asırlık birikimlerini ve mirasını hayatı boyunca hiç

unutamadığı Bulgaristan Karlı Ova şehrinde (Karlovo) bırakarak neredeyse 3 valizle gelmişti

Türkiye’ye

Benim rahmetli dedem de 70 yaşında geldiği Türkiyede, bana

hep şöyle sitem ederdi.

Oğlum biz alışmışız çalışmaya kahvede oyun oynayarak hayat geçmez.

Biz burada dakika dakika ölümü bekliyoruz derdi

Rahmetlik dedemde göç edişimizden 2 yılı sonra hakkın rahmetine kavuşmuştu.

İbrahim Ağa da dedem gibi daha fazla dayanamamış hayata gözlerini yummuştu.

Kolay mıydı ömrünü geçirdiğin topraklardan ayrılıp kalabalık bir şehit hayatında yaşamak.

Kolay mıydı ovalarda derelerde bir ömür geçirdikten sonra bir apartmaan dairesine sıvışık

yaşamak

Hiç bir şey göründüğü gibi değil aslında ama kader demişler adına.

Hatta coğrafya kaderdir diyorlar ama yanılıyorlar.

Biz Balkan Türkleri o topraklardan hiç kopmadık kopmayacağız.

Üsküplü büyük Balkan şairi Yahya Kemal Beyatlı doğup büyüdüğü ve özleyipte gidip

göremediği şehre ”Biz sende olmasak bile, Sen bizdesin gene ” diye sesleniyor.

Evet biliyorum Yahya Kemal bu dizeyi kendi doğup büyüdüğü şehir Üsküp için söylemiş

ama sanki Balkanlardan gelen tüm Evladı Fatihanları da düşünerek yazmış gibi geliyor bana.

Balkan’a Seyahat başlıklı bir yazısında,

” Bir Türk gönlünde nehir varsa Tunadır, dağ varsa Balkandır” der ve şöyle devam eder.

”Türklük Avrupaya doğru cezr-ü meddi biten deniz gibi o dağlardan çekilmiş, lakin tuzunu

bırakmış. Bütün o toprak Türklük kokuyor.”

Ben bu vesile ile Karlı Ovalı Tatar Hasanların İbrahim ağaya ruhun şad olsun ağam diyorum,

gönlün ve kalbin huzur içinde rahat uyu Evlad-ı Fatihan diyorum.

Gene Yahya Kemalin dizeleriyle tüm Balkan Türklerine selam ve saygılarımı sunuyorum.

” Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la Asyadan,

Bir bir Diyar-ı Ruma dağıldık Sakaryadan.”

Cevat Çırak

17.04.2020

İbrahim Ağa ve ailesi

*https://www.bghaber.org/bghaber/zorlu-donusumler-ve-cokus/

** https://islamansiklopedisi.org.tr/karlova

KOMPOT

Güzel bir günün ardından hep birlikte büyük aile olarak akşam yemeğine oturduk.

Oturduk diyorum çünkü yemek masada değil sofrada yenecekti.

Sofrada menü geniş; çorbadan tatlıya kadar her şey var.

Elbette sofranın en güzel tarafı ailecek yemek yemekle birlikte, menünün balkan

yemeklerinden oluşmasıydı kuşkusuz.

Mesela başlangıç olarak supa topçeta (misket çorbası) ile başlıyoruz.

Ardından Bulgaristan Türkleri üsülü bir tepsi kapama var sofranın yanında,

misler gibi, kokuları sarıyor etrafı.

Durun durun kurtulun kapama kokunun etkisinden. daha bitmedi ki beya.

Ardından yine bizim ora usülü patates ve kıymadan musakka var.

Eh anasını yazarken canım çekiyor bu ne böyle yahu.

Neyse burada keseyim diğer yemekler de bende saklı kalsın yeter bu kadar.

Belki başka zaman ayrıca anlatırım size lezzetli mutfağımızı.

Ben size kompot hikayesi anlatacağım, bu yüzden oturdum yazmaya.

Sofranın başındayız , yemekler yendikten sonra tatlıya geldi sıra .

Annem dedi ki iki burkan (kavanoz) kompot var, biri kızılcık öbürü ayva.

büyük sini konulmuş, aile büyüdü kalabalık.

Eskiden annem babam kardeşim ve ben, dört kişiydik.

Şimdi güveler, gelinler torunlar derken 14 kişi olmuşuz, maşallah bize.

Bu tam kadro değil bu arada, daha gelemeyen sofrada olmayanlar var.

Annem hesaplamış ki iki burkan kompot getirmiş sofraya.

Ben öteden beri ikisini de çok severim mesela.

Kızılcık kompot’unu yazın severim serin serin,

Ayva kompotu ise kışın favorimdir nedense .

İşte bu iki şahane güzelliği sofrada annemin elinde görünce ben,

daldım derinlere ve kırk sene öncesine gidiverdim.

Onlu yaşlara dönmem demek, en sevdiğim yerde olmam demek biliyorsunuz.

Köyüm, güzel köyüm geliverir aklıma, bir daha saatlerce günlerce gitmek bilmez aklımdan.

Hayatımın belki en masum, özgür mutlu mesut günleri, nasıl anlatsam size bilemiyorum ki!

Belki o cennette günlerim nedeniyle hep çocuk ruhumu korumaya çalışıyorum.

Düşünsenize ortasından dere geçen bir köy, yemyeşil,

su, kuş ve çocuk sesleri ve melodileri içerisinde.

Doğusunda bir göl, batısında daha büyük muhteşem bir göl daha.

Koyunlar, kuzular, keçiler çeşmeye su içmek için seni bekliyorlar sayanın kapısında.

Kırmızı beyaz benekli inek ve yanında yeni doğmuş buzağısı.

Bahçede en çok sevdiğim beyaz ördekler, kazlar, hindiler tavuklar.

Büyük elma ağıcının altında ki kafeste yem ve u bekleyen güvercinlerim.

Kerpiç ve tahtadan yapılmış eski osmanlı evimizin arkasındaki ambarda erzak bekleyen

tavşanlarım, Hepsi gri sadece biri beyaz, canım tırsak tavşanlarım.

Hey gidi günler hey,

Bizde mesela eşek yoktu katır vardı.

Dedem katırları tercih ederdi, onlar daha güçlü çoçuğum;

Bize iş yapacak yardımcı lazım derdi.

Katırımız iri yarı neredeyse bir at boyundaydı, ama, eşek kadar yük taşırdı derler ya…

Dedem ara sıra havaların iyi olduğu yaz günlerinde katıra beni bindirir yularını tutar

gezdirirdi.

Gezdirirdi dediğim avlu içerisindeki büyük elmanın altında arabaya bağlı dururdu

gündüzleri, oradan dama kadar, yani yüz metre kadar da olsa binerdim katıra.

Sanki katırın üzerinde değil de bulutların üzerinde süzülüyormuşçasına

mutlu mesut olurdum gerçekten.

Çocukluk işte, çok deli dolu, eğlenceli sevgi dolu yaşadığım için

unutamıyorum sanırım mesut günlerimi.

Mutlu insanları diğerlerinen ayıran özellik nedir derseniz?

Etraflarına sürekli pozitif enerji yayar mutlu insanlar, hele mutlu çocuklar, neşe saçarlar.

İşte dostlar her zaman yanımda evimizin köpeği sadık dostum lucky ve ben böyle şirin mi

şirin bir köyde yaşardık bir zamanlar.

Daha beton demir ve tuğladan olan yeni evimiz yapılmamıştı.

İki dönüm bir tarla içerisinde, iki katlı kerpiçten, tahtadan ve çatısı çingene kiremidinden bir

köy evinde yaşarken, kırk yıl sonra o muhteşem keyifli günleri hatırlayıp yazacağımı

o zamanlar bilmiyordum doğal olarak.

Başımıza nelerin geleceğini nereden bilecektik ki ?

Ama unutmak ne mümkün!

İşte Bulgaristan Eski Cuma (Targovishte) iline bağlı Muratlar (Buynovo) köyü adlı o cennet

diyarda her çeşit ev hayvanımız ve meyve ağaçlarımızla birlikte yaşardık bir zamanlar.

Sebze ve meyvelerden söz etmiyorum, her yerimiz meyve ve sebzeyle doluydu zaten.

Dedim ya eski köy evimiz iki katlıydı.

Biz üst katında oturur alt katlarımızı ise ev hayvanlarımızla paylaşırdık.

Bizim sürekli zaman geçirip oturduğumuz büyük odanın altındaki odada

buzası ile kırmızı beyaz benekli ineğimiz, birde katır bize komuşuluk ederdi.

Koyunlar ve keçiler sayvant aldında dedemin odasına yakın oluklarından

dememle babaanneme komşuluk ederlerdi.

İkinci kattaki odamızın karşısında, sundurmanın diğer tarafında ise

meşhur kışlık gıdalarımızın depolandığı kiler odası vardı.

Anahtarı bir tek dedemde ve babaannemde vardı.

Babaannem çok titiz bir kadındı.

Aynı zamanda hep mesafesini koruyan sert bir mizacı vardı.

Buna rağmen öyle güzel yemekler yapardı ki parmaklarınızı yerdiniz.

Bana göre en favori iki yemeği neydi sorsanız?

Hemen birinci sıraya Pesmet derdim. İkinci sıraya kus kusu sıralardım.

Dünyada ondan daha iyi pesmet pişireni görmedim desem yalan olmaz.

Pesmetleri don yağı (dondurulmuş hayvan yağı ) ile pişirirdi.

Kızarma derecelerini öyle bir ayarlardı ki pembe bir renkte olurdu hepsi.

Bir tanesi bile yanmaz yada çiğ kalmazdı, nasıl yetenekli bir kadındı babaannem,

bugün bile şaşar kalırım marifetine.

Diyorum ya size yemek ustasıydı kadın maşallah.

Bir çok insan kus kusu sevmez belki bilmeyenler çoğunluktadır.

Ama babaannem size bol tereyağlı ve bol köy peyniri serpiştirilmiş bir tepsi kuskus yapsında

görün bakın sofrada kaşıklar yarış halinde nasıl tepsiye dalıp çıkıyor.

Sofradakiler biraz fazla nasiplenmek için adeta kendileriyle yarışırlardı.

İşte o kus kusun üstüne size nalatacağım baş röldeki kompotlara sıra geldi.

Kilerden kendisi gider seçerdi, ve o kus kusun yanında da en çok

kızılcık kompotu yakışırdı arkadaş.

Düşünsene bol tereyağlı ve deli gibi köy peynirli kus kusun üstüne

kompot tasından kana kana, doya doya kızılcık kompotu ile kapak yapıyorsun.

Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin , bu ne böyle yahu, acıktım ben vallahi.

Bırakın beni ben köyüme döneceğim.

Kompot’un içindeki kızılcık tanelerini bazen kulak asmaz çekirdekleri suyu ile birlikte

serin serin içerdik.

Ama işte asıl sorun bundan sonra başlardı biliyor musunuz.

Neden derseniz ben doymazdım.

Bir burkan daha isterdim.

Ama nerde…

Babaannemin kuralları katı idi, öyle her istediğin her zaman olmazdı.

Şimdiki çocuklar gibi, mesela gevezelik edeceksin de sana bir tane daha açacaklar,

yok öyle bir dünya dostum.

Bir kere hayır dedi mi, hayırdır o, konu kapanmıştır.

Ama durun bakalım, bir hal çaresine bakacağım.

Benim çocukluğum derslerimde başarılı olmama rağmen hep yaramazlıklarla geçti.

Yok öyle isteklerine gem vurup kenara çekilmek.

Çocukluğumdan bu yan adetimdir, aklıma geleni yarına bırakmam yapmaya çalışırım ben.

E ne yapacağız peki, çözüm kolay.

İçimde sakladığım gerçek Cevatı gün yüzüne çıkartmak gerekiyor.

Ben aklıma koyduğumu yaparım arkadaş, yok öyle kaçmak.

Peki hadi sizi daha fazla merakta bırakmayayım.

Demiştim ya size bizim oturduğumuz ikinci kattaki odanın karşısında kiler var diye.

İşte o kapısı her zaman kilitli kilere ben bir yolunu bulmuş her zaman giriyordum.

Bizim iki katlı kerpiç evin tahıl ambarı evle bitişik olarak yapılmıştı.

Tavşanlarımız da o ambar içindeki bir bölümde kalıyordu.

Ne zaman tavşanlara su ve yemek götürmeye gitsem, gizli özel operasyon başlardı.

Ambarın çatışsına çıkılan bir bölüm vardı.

Önce tavana oradan da çatıya çıkılıyordu.

Bana tavan arası yeterliydi.

Ben o tavan arasından dikkatlice iz sürerek, yürür kilerin üstüne gelince dururdum.

Evet canlar operasyon zamanı, gelmiştir.

Kiler odasında da tavana çıkmak için ahşap bir menfez kapak vardı.

O kapağı usulca gürültü etmeden açar delikten kiler odasına salınıverirdim.

Veee karşınızda çeşit çeşit kompotlar sıra sıra dizilmişler, senin onları seçemeni bekliyorlar

Ben fakirden alıp zengine veren bir anlayışla istediğimi açar içer tanelerini de yer, eğer

çekirdek varsa onları da sarıp sarmalar is bırakmaz cebime koyardım.

Kompotu bittirdikten sonra kapağını tekrar burkana (kavanoza) takar

sonra usul usul kirişi kırardım.

Şimdi biliyorum içinizden birileri kurnazca sorgulama yapar tavana o yaşta nasıl zıplardın

yaz da görelim bakalım diye şeytanın avukatlığını yaparak ellerini ovuşturuyordur.

Lütfen arkadalar biz köy çocuğuyuz, ne zaman kafaya koyduysak o işe bir çare buluruz.

Kiler kapısının yanında altında üç raf olan bir masa vardı, o kapının açma kolu merdiven

basamağı görevi görürdü.

Önce masanın üstüne çıkar, sonra kapı açma koluna basar biraz da zıplayınca tavadaki

menfez kapağına ulaşırdım. Geriye kendini yukarı doğru çekmek kalırdı.

Evet kabul ediyorum öyle çok kolay değildi ama imkansız da değildi.

Hem kitaplarda öyle yazmıyor mu; güzel şeyler çabasız zahmetsiz olmaz demiyor mu.

Biraz üstüm başım tozlanırdı, bazende kendimi yukarı çekerken karnımda çizikler olurdu

ama olsundu, o kadar olacak güzel kardeşim.

Yok öyle üç uruşa beş köfte.

Kutsal bir amaç için yola çıkmışsın, en sevdiğim şey; öyle armut piş ağzına duş var mı, yok.

Asıl bomba operasyonumdan sonra kopardı.

Babaannem yemek zamanı kilere gider kapakları kapalı boş kavanozları görünce;

Be canım bu burkanlara ne ole bole, kim karışıtıre bunları, kim benden habersiz yiye diye

kendi kendine söylenirdi. Faturayı da her zaman canım Mehmet Ali dedeme keserdi.

Aman kim yiyecek benden başka…

kimde anahtar var Mehmet Ali de …

Doymadı yemeğe bu adam, böyle giderse kışı çıkaramayacağız

diye dedeme söylenirdi Fatma babaannem.

Dedem hiç tepki vermez bana bakarak gülümser göz kırpardı.

O göz kırpınca ve gülümseyince ben suçluluk duyar ama duygularımı

belli etmez içime atardım.

Hatta dedeme üzülürdüm. Haksız yere suçlanıyor dedeciğim derdim.

Ama dedem diyorum ya size hiç oralı olmaz her zaman geçiştirirdi.

Ne olacak hanım, kim yiyecek bizden başka der konuyu hemen kapatırdı.

Günler böyle akıp giderken ben büyümeye , kilerdeki boş kavanozlar

da çoğalmaya devam ediyordu.

Hiç unutmuyorum bir pazar sabahı evde pesmetler pişirilmiş sıcak sıcak mideye

indirilmişti. Ev halkı işe koyulmaya hazırlanıyordu.

Pesmetler yenmiş üzerine köy yoğurdundan yapılmış ayranlar içiliyordu.

Ben pesmetlerden sonra illa kompot tercih ederdim, biraz tatlı olması gerekiyordu benim

içeceğim.

Gelin görün ki sevdiğim şey bu sabah sofrada yoktu.

Tavşanların ekmeğine suyuna bakma vakti geldi dedim içimden gülümseyerek.

Koşa koşa gittim ambara, her zamnki yollardan geçerek kiler odasındaki kapağı ulaştım.

Ev kalabalık diye çok sessiz çalışıyordum.

Kapağı açtım, sıra sıra dizilmiş kompotları görünce

az sonra cennetin kapısındasın dostum dedim kendimle konuştum.

kızlıcık mı istersin ayva mı, kiraz mı hepsi senin,

içime bir neşe geldi keyiflendim.

Bir yandan da ne kadar kurnaz olduğumu düşünüyor kendimle gurur duyuyordum.

Aynı anda menfez kenarlarından tutunmuş bedeni odanın içine salmıştım.

Geriye sadece ellerimi bırakmak kalmaştı.

Ellerimi bıraktım ve tam yere düşmek için hazırlanıyordum

Aanlayamadığım bir şey oldu yere düşmedim nedense

Hava da mı kaldım diye tavana bakıyordum, bir terslik vardı.

Bedenimde önce bir sıcaklık hissetti sonra iki kol arasında olduğumu fark ettim.

Kafamı çevirmemle dedemle yüz yüze geldim.

Korku ve heyecan mı yaşıyordum yoksa yolun sonun mı gelmiştim…

Oyun bitti dedim.

Yakalandık.

Korku dağları sarmıştı, ne diyeceğim ne söyleyeceğim, nasıl savunacağım kendimi hiç bir şey

düşünemez oldum.

Dedem bu arada tüm bedenimi usulca ayaklarımın üsten bırakıverdi.

Ayaklarımın üzerindeydim ama sağlam mı basıyordum güvendemiydim bilmiyordum.

Sadece korkuyordum başka bir şey düşünecek durumda değildim.

Gelecek şiddetli tepkiyi bekliyordum, savunmasız zavallı bir düşman askeri gibi

hissediyordum.

Cezamı razıydım, ayrıca razı olmasam kaç yazar diyordum içimden.

Olanlar olmuştu artık.

Suçlu ve kısık bir sesle dede diye giriş yaparak başladım söze

Dedem hiç konuşmadan bana işaret parmağı ile sus işareti yaparak, usulca hangisinden

açalım dedi.

Suç üstü olmuşum zaten birde tercih mi yapacaktım, hadi canım ordan.

Sen hangisinden istersen dede deyiverdim istemsizce.

Dedem gülümseyerek, sen kızılcık seviyordun bende kızılcık seviyorum hadi sen seç bir tane

açalım içelim demez mi.

Ben bittim dedim, hayır hayır ben bitmedim yandım kül oldum ben.

Dedem belindeki kınında taşıdığı gözü gibi baktığı çoban bıçağını çıkarttı ve burkanı açtı.

Gerçekten içtik kızılcık kompotunu, içtik ama ne içtik, ben anlamadım,

Dedem hem burkandan içiyor, hemde kis kis gülüyordu,

bir yandan da sessiz ol işareti yapıyordu.

Babaannem dedeme kızıyor dedem oralı olmuyordu ya hani,

içimden, neden kayıtsız kaldığı belli oldu dedim.

Sonra ilk kez binbir zorlukla tavandan girdiğim kilerden kompot yedikten sonra ilk kez kapısından çıktık dedemle birlikte.

Bu olay aramızda kalan ilk sırrımız değildi elbet, daha sonra neler neler yaşadım da

dedem tarafında kurtarıldım bir bilseniz, yazsam roman olur.

Dedem hem gülüyor hem de sayvant altındaki odasına doğru ilerliyordu, ben bir adım geriden başım önde ayak adımlarımı sayarak ve sadece önüme bakarak yürüyordum.

Cevat ÇIRAK

21.03.2020

Fotoğrafçı Sali Muallim

Sabahın ılık yeli sınıfımızın açık penceresinden süzülerek içeriye dalıyor hala uyumakta olan ruhlarımızı uyandırmaya çalışıyordu. Çok erken saatlerde kalkmaya alışık biz köy çocukları nedense bugün uyku mahmurluğunu üzerimizden atamamıştık. Birden sınıfın kapısı açıldı ve sınıf öğretmenimiz kendinden emin adımlarla sınıfın ortasını adeta yararak kara tahtanın önündeki masasına doğru ilerliyordu. Sınıf birden kendine gelivermiş uykudan eser kalmamıştı. Hepimiz oturduğumuz rahlelerimizde derse hazır hale gelmiştik bile.

Sınıf öğretenimiz, bugün haftalık değerlendirme yapacağız çocuklar, defter ve kitaplarınızı kaldırın sohbet edeceğiz diyerek konuya girivermişti bile.

Önce ders notlarımızı kontrol etti. Bizim oralarda öğretmenler sınıfta bir öğrenciyi imtihan ettiği zaman verdiği notu önce kendi not defterine sonra bizdeki not defterlerine (belejnik) işler imzalardı. Bizde aldığımız notu eve dönünce velimize imzalatır ertesi günü öğretmenimize gösterirdik. Çok şükür benim bu konuda hiç sıkıntımız olmadı. Derslerim hep beş ve altıdan aşağı olmazdı. Bizim zamanımızda en yük not altıydı. Öğretmen tek tek hepimizin notlarını kontrol ettikten sonra, çocuklar size bir duyurumuz var diyerek, hepimizi meraklandırmıştı. Okulumuzda öğrencilere yönelik kurslar açılacak dedi. Açılacak kurslar fotoğrafçılık ve iş makineleri kursu olacaktır. Katılma mecburiyeti yoktur, katılmak isteyenler ders sonunda tarafıma adlarını yazdırabiliriler. Kontenjan sınırlı olacağından acele karar vermenizde fayda var diyerek duyuruyu bitirmişti.

Ben hemen fotoğrafçılık kursuna adımı yazdırmıştım. Bu kurs nedense her öğrencinin ilgilisini çekiyordu fakat zor olur düşüncesiyle arkadaşlar pek kayıt olmaya yanaşmıyorlardı. Benden başka sınıfta bir arkadaşım daha kayıt olmuştu. Köyümüzde ilk kez böyle bir kurs açılıyordu. Toplam kontenjanı bilmiyordum, farklı 6,7 ve 8’ci sınıflardan toplam 8 öğrencinin kayıt yaptırdığını öğrenmiştim.

Düşünsenize bundan kırk yıl önce bir köy okulunda fotoğrafçılık kursu açılıyordu. İlk kursiyerlerden biri de ben olacaktım. Bu yazdıklarıma inanmayanlar olabilir, ama bu benim içim bir mucizeydi. 1970 li yılların ortalarında Kuzey-Doğu Bulgaristan coğrafyasında Eski Cuma şehrinin Muratlar Köyündeki bir köyün çocukları fotoğraf makinası ve fotoğrafla buluşacaktı. Biz bugün bile bunun hayalini kuramazken sosyalist bir ülkenin köyünde çiftçilerin, emekçilerin çocukları fotoğrafçılık öğreneceklerdi. Bu müthiş ötesi bir şeydi.

Dersleri kimin vereceğini hepimiz biliyorduk. Bizim köyde bu işlerden anlayan tek bir kişi vardı, oda köyümüzün öğretmenlerinden olan Sali Muallimdi. Sali Muallim köyümüzdeki fotoğraf çeken ve bunları işleyebilecek karanlık odaya sahip tek kişisiydi.

Kurs yeri büyük okulun yanındaki bizim baraka olarak tabir ettiğimiz, sonradan ilave edilen prefabrik okulun sol tarafındaki sınıfın bitişiğindeki küçük bir odada yapılacaktı. Kurslar akşam saatlerinde yapılacaktı. Haftada 2 gün ve 2 saat olarak planlanmıştı. okul dönemi aynı zamanda kurs dönemi olarak geçerli olacaktı. Dersler akşam saat beşte başlayacak yedide bitecekti.

İlk dersimiz ilgi çeksin diye karanlık odada yapıldı. Kayıtlı sekiz kursiyerden altısı sınıfta hazır bulunuyordu. Karanlık odada Sali Muallimin ne yapacağını merak ederken heyecanlıydık, ama boş durmak olmazdı. Hocamızdan habersiz kendi aramızda çaktırmadan şakalaşıyor, zaman geçiriyorduk. Sali muallim bizim sınıfın derslerine girmediği için tanımıyordum. Nasıl bir tarzı olduğunu bilmediğimden karanlık odadaki disiplini bozmamak için pür dikkat söyleyeceklerini dinlemeye konsantre olmuştum.

Çocuklar hoşgeldiniz diyerek derse başlamıştık. Ses tonundan tecrübeli ve disiplinli bir hoca olduğunu hepimiz anladık mı bilmiyorum, lakin ben anlamıştım. Son derece kendinden emin fakat bir o kadarda sakin ve etkileyeci bir tonda konuşan hocamızın konuya verdiği önem anlaşılıyordu. Çocuklar çok meraklısınız biliyorum, öğrendikçe, keşfettikçe çok seveceksiniz, hiç elinizden eksik etmeyeceksiniz, iyi ki gelmişim diyeceksiniz diyerek bizi konunun içinde dahil etmeye çalışıyordu. Aynı zamanda elinde tuttuğu Rus malı Zenit TTL marka fotoğraf makinasını bize göstererek tanıtmaya çalışıyordu. Odanın içinde kırmızı bir ışıktan başka bir ışık olmadığı için bizde makinayı yarım yamalak görebiliyor, daha çok ilgili göstermeye çalışıyorduk. Benim için müthiş bir mucizevi gündü diyebilirim, daha ilk gün olmasına rağmen o sihirli kutudan çok etkilenmiştim. O kadar heyecanlanmıştım ki ilk geçen 2 saatlik süre bana beş bilemedin on dakika gibi gelmişti. Bu kadar kısa sürelerde biz bu işi nasıl öğrenecektik ki, bu zaman yeterli olacak mıydı, kurstan eve dönerken kafamı kurcalayan sorular sormaya devam ediyordum.

Çok geçemden kursa katılan çocukların hepsi Sali muallim sayesinde bu küçük fotoğraf makinası denen sihirli kutuyu çok sevmiştik. Hatta öyle derin sevmiş ve arzu etmiştik ki ailelerimizi ikna edip bizde fotoğraf makinası sahibi olmaya başlamıştık.

Hiç unutmuyorum Sali muallimin önerisi ve tavsiyesi ile bir okul gezisinde Sofyadaki büyük yürüyen merdivenli mağazadan kendime Smena 8 marka Rus malı bir fotoğraf makinası almıştım. Makinaya 14.5 leva para vermiştim. Deri kılıflı çok fiyakalı bir makinaydı, nasıl sevinmiştim. İçinde 36 mm bir ORWO marka film takılmış halde ilk fotoğraflarımı Bulgaristanın başkenti Sofya’da İvan Vazov tiyatrosunun önündeki parkta çekmiştim. Ne tesadüftür ki o fotoğraflar birlikte geziye katıldığımız arkadaşlarımın fotoğrafları idi, ve hala o değerli anıları saklarım. Fotoğraf makinasını aldığım mağazanın yürüyen merdivenlerini de hiç unutamıyorum bu arada; İlk kez yürüyen merdivene biniyordum, sene 1977 yazı, 12 yaşındayım, ne güzel günler geçirmiştim çocukluğumda, hiç ama hiç unutamıyorum. Güzel hissettiren günler unutulmuyor, unutulamıyor, istesiniz de olmuyor, ama ben zaten unutmak istemiyorum.

Derler ilerlemeye devam ettim. Bir kaç hafta Sonra kursumuzun öğretmeni Sali Muallim ile çok güzel vakit geçirmeye başladık. Hocamız bize fotoğrafla iligili ne biliyorsa en basit ve etkili yolla anlatıyor, bizler hayranlıkla izleyerek yeni ufuklara açılıyorduk. Sölemeden geçmemeliyim. O zamanlar okullarda resmi dil Bulgarca olmasına rağmen bizim köyde hiç Bulgar öğrenci yoktu. Buna rağmen Sali muallim bizimle karanlık odada bulgarca konuşaya başlar fakat okuldan herkes çekildikten sonra önce usulca sonra normal bir tonda türkçe konuşmaya geçiyorduk. Ne komikti ama, düşünsenize öğretmen türk, öğrenciler türk ve ya çingene çocukları, hiç bulgar öğtrenci yok ama biz bulgarca konuşmak zorundaydık. Hocamız da önce kendi ve bizim halimize gülüyordu. Zaten hangimiz çok iyi bulgarca biliyorduk ki, çok trajikomik bir durumda ama çaresiz bu duruma mecburduk. Hatta ben belki o dönemlerde bulgarcadan çok çingenece dilini daha iyi biliyordum. Çünkü biz müslüman çingene çocukları ile aynı mahallenin uşakları olarak aynı tozun içinde yuvalanıyorduk, ama illa zorla bulgarca konuşmaya zorlanıyorduk.

Bu arada Sali muallim içimizden bu işe yatkın olanları seçmeye başlamış sorumluluklar vermeye çabalıyordu. Sanırım seçilen öğrencilerden biri de bendim. Filmleri yıkama, fotoğrafları basma ve kurutma işlerini bir çok kez ben yapmaya başlamıştım. Hocamız bize güvendikçe sorumluluklarımız arttı, sadece bu kadarla kalmadık, bir kaç önemli anma gününde ve toplantılarda bizde fotoğraflar çekmeye başlamıştık. Hayat hocamızın sayesinde bize daha bir renkli ve cıvıl cıvıl gelmeye başlamıştı. Renk denizinde yüzüyor, keyifli anlar yaşıyorduk. Ah o günler ah o unutulmaz anılar, beni siz delirttiniz.

İşte bu değerli ve yetenekli Sali Mullim sayesinde bizim köyümüzdeki fotoğraf albümleri güzel ve keyifli anılarla doludur.

Unutamdan belirtmeliyim o yıllarda dijital fotoğraf diye bir şey yok, fotoğrafçılık zahmetli ve maliyetli bir işti. Herkese göre değildi yani.

Sali Öğretmen aslında bizim Salih öğretmenimizmiş; Biz Memlekette Sali Muallim diyorduk ama Türkiyeye göç ettikten sonra Salih Öğretmen olduğunu öğrenmiştik. Ne yapalım, bizim oralardaki şivemiz Salihi bilmiyordu, bizde geleneklerimize uygun haraket ediyorduk.

Günler geçtikçe ustalaştık, bir süre sonra elimizdeki fotoğraf makinelerini beğenmez olduk. Yetersiz bulmaya başladık. Salih öğretmenimiz için bu havadisler güzel havadislerdi. Bu gelişme demekti, kursun başarılı olması anlamına geliyordu.

Salih Öğretmeni yazmaya ve sizlerle paylaşmaya karar verdiğimde, en az 3-4 hafta her dakika bize böyle bir beceriyi kazandıran bu değerli hocamızı nasıl anlatmalıyım diye düşündüm, kafa yordum;

Değerli Hocamız bize;

  • Sadece vizörden bakmayı öğretmemişti, o küçük kutunun arkasından bakmayı bilirsek kocaman renkli bir dünya olduğunu öğretmişti, göstermişti.
  • Diyafram, estantene zamanlayıcı nediri öğretirken, görmenin yeterli olmayacağını, bakmayı öğrenmemiz gerektiğini anlatmaya çalışmıştı.
  • Fotoğrafı sevdirmek kolaymış, ama değerli hocam bize o sihirli kutu ile doğayı, hayvanları, insanları sevmeyi öğretmişti,
  • her nesenin, her canlının içindeki güzellikleri görmeyi öğretmişti,
  • Öğrenmek için sabırlı olmayı, başarının tesadüf olmadığını, emek istediğini öğretmişti.
  • Sevgili hocamız bize daha o kadar çok hayat dersi vermiş ki, bazılarına belki sıra gelmemiş olabiliri diye düşünüyorum bazen. Ebette bunu zaman gösterecek, beklemeyi sabretmeyi öğrendik sayesinde. Şükürler olsun.

Bence Salih Öğretmen bize en çok iyi insan olmanın kurallarını, erdemi, haysiyeti, onuru da öğretmişti. İyi insan olabildiysek hep bu emektar öğretmenlerimiz sayesinde gelişti ve mutlu sona ulaştı diyebilirim.

Yıllar sonra bu anımı sizinle paylaşırken, cümleleri düzgün kurmaya çalışırken o günler bir bir aklıma geliyor, hüzünleniyorum, o hayat doldu neşe dolu günleri iyi ki yaşamışım diyorum.

Yıllar geçmeye devam etti, Bizler ateşten gömlekler giydik, acılar sıkıntılar çektik ama bir şekilde büyüdük. Hayat devam ediyordu. Çalıştık didindik, çok çalıştık, aile kurduk, çoluk çocuk sahibi olduk, torun sahibi olduk, ve nihayet emekli olduk, hala yaşamaya çabalamaya devam ediyoruz. Şükürler olsun.

Yıllar olgunlaştırıyor insanı, hayatı daha anlamlı yaşamaya başlıyoruz galiba.

Sevgili Salih Öğretmenimin sayesinde fotoğrafı çok sevmişim ben. Öyle ki Emekli olduktan sonra kalktım üşenmedim üniversiteye tekrar geri döndüm, iki yıl dört dönem fotoğraf ve video kameramanlığı okudum. Mezuniyet diplomama baktıkça hocama ne kadar teşekkür etsem azdır diyorum. Bizim ne kadar değerli öğretmenlerimiz varmış diyorum, ççok şanlıymışız çok. Sadece Salih Öğretmen mi geliyor aklıma derseniz, hayır hayır öyle değil elbette. Daha çok anılarım var, saygıyla andığım öğretmenlerim var benim. Beden eğitimi öğretmenim Recep Muallim, Coğorafya dersine giren Cemal Muallim, çok değerli sınıf öğretmenim Remziye öğretmen, hep hatırımda olan saygıya değer iyi yürekli güzel insanlar, öğretmenlerim, yol gösterenlerim, geleceğe ışık tutanlarım, iyi varsınız.

Elbette biz son bulsun istemedik ama, bu güzel hayat dolu, önemli derslerle süslenmiş günlerde bir gün son buluverdi. Her şey aniden bitiverdi. Hiç suçumuz olmadığı halde, hak etmediğimiz istemediğimiz sıkıntılara sürüklediler hepimizi.

Bulgaristan Türkleri neler çekti neler.

Müslüman olmak, Türk olmak suç olup çıkıvermişti. Türkçe konuşmak yasaklanmış, insanlar zorunlu bir göçe zorlanmıştı. Ata yurdunu bırakma zamanı gelmişti. Zorunlu göç sonucunda muhacir olmak zorunda kalan bizler çil yavruları gibi Türkiyenin çeşitli bölge ve şehirlerine göçe zorlanmıştık.

Yeni bir dünya, yeni bir düzen ve bambaşka bir hayat bizi bekliyordu.

İşte bu günler yaşanırken, Bulgaristan’da yaşayan diğer Türkler gibi, iyi yetişmiş Türk eğitim ordusu da anavatana göç etmeye mecbur bırakılmıştı. Salih öğretmende aynı kaderi paylaştı, oda ailesinle birlikte Türkiye’ye İstanbula göç etmek zorunda kaldı. Uzun süre Bulgaristan ve Türkiyede öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldu. Halen İstanbul iline bağlı Çatalca ilçesinin şirin bir köyünden yaşamına devam etmektedir.

Sevgili öğretmenlerimizi saygı sevgi ve hürmetle anmaya devam edeceğiz, bizlere kattıklarından dolayı köyümüzün okuluna ve öğrencilerine emek vermiş tüm değerli öğretmenlerime ne kadar teşekkür etsek azdır.

Bir dileğim daha var elbet: Hiç kimse yurdundan yerinden toprağından edilmesin, hep yazıyorum yine yazacağım ” Coğrafya kaderimiz olmasın.” Olursa da kimse merak etmesin. Biz Evladı Fatihanlar nereye gitsek, nerde olsak, taş üstüne taş koyar yine en güzelini yaşar yaşatırız. Biz Balkan türkleri ve Bulgaristan türkleri yüce önderimizden biliyoruz ki ”Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. ”

Saygılarımla Değerli Salih Öğretmenim.

Cevat ÇIRAK

03.02.1019

Çocukluğum Kaldı Köyümde

Tam kırk yıl önce,

Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde

Ilık bir Eylül gününde

tahtadan yapılmış kasaların içine ,

Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik

Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza

Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası.

Devam ettik yüklemeye,

köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik

Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık

itinayla yerleştirdik, zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza …

Kış olur soğuk olur ısınırız belki diye kesilmiş odunlarımızı,

Sobamızı taşı ve maşası ile birlikte aldık koyduk yanımıza

Sandıkları kapatman önce neyi unuttuk diye tekrar tekrar baktık arkamıza

Hesapta unuttuğumuz bir şey kalmamıştı sözde…

Oysa biz,

Köyümüzün temiz havasını,

sıcak mis gibi güneşini ,

yemyeşil ormanlarını,

serin sular akan şorul şorul deresini,

Bahçemizdeki bardak eriğini (mürdüm eriğini)

Var var diye öten beyaz ördeklerimizi

Kazlarımızı, can dostlarımızı,

ailemize yıllarca hizmet etmiş güzel gözlü eşeğimizi

alaca ineği ve yeni doğmuş küçük buzağısını

evimizin penceresinde güneşlenen saksıdaki çiçeklerimizi

Arka bahçemizdeki erik dut kiraz ağaçlarımızı

Mahallemizdeki koca çeşmeyi

komşumuzun dalları bizim bahçeye sarkan armut ağacını

her sabah ailemize taze yumurta veren tavuklarını

koyunlarımızı , ama daha çok unutamadığım beyaz ve kara kuzularımızı

evimizin bekçisi sadık dostumuz köpeğimizi

koyamadık o koca göçün ayrılığa sebep olan lanet sandığa…

Yer bulmadığımızdan değil, imkansızlığımızdan , çaresizliğimizden,

çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde.

Yüzyıllar süren ata yurdu maceramızı bir kaç günde yükleyiverdik

uzun bir tren katarının sıradan vagonundaki manasız konteynerine.

Oldu bittiye getirildi hayatımız, çocukluğumuz mutluluğumuz,

alındı elimizden.

Biz artık anavatandaydık,

göçmen oluvermiştik anlamadan dinlemeden.

Sonra çok gittik geldik, gördük kokladık toprağımızı

Özlem giderdik, rüyalarımızda gördük, unutamadık.

fakat bir türlü kavuşamadık, bir türlü sarılıp ağlaşamadık,

doya doya hasret gideremedik, avazımız çıktığı kadar bağırıp ağlaşamadık,

hep yarım kaldı hasretlerimiz.

Özlemeye devam ediyoruz edeceğiz elbet, hakkımız.

Lakin çocukluğumuzu bıraktık köyümüzde

koyacak yer bulamadık, yerine geçecek yar bulamadık, bulsakta

köyümüzün evimizin yerine asla koyamadık

öğrendik ki mutlu olduğunuz çocukluğumuz

hiçbir sandığa sığmayacak, hiç bir tren onu yerinden alıp taşıyamayacak,

Biz özleyeceğiz bazen ziyaretine gideceğiz, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Soranlara ne günlerdi diyeceğiz, keyifli mutlu zamanlardı, çok güzeldi

çok özeldi diyeceğiz de,

Çocukluğum kaldı evimizde, köyümüzde diyemeyeceğiz.

Bağrımıza koca bir taş basıp önümüze bakacağız,

geçmişimizi hep güzel anacağız, hiç unutmayacağız. unutturmayacağız.

Coğrafya kader mi diyeceğiz?

Cevat ÇIRAK

22.01.2019

Geçmişim Girdi Kapımdan

Akşam olmak üzere, hava yeterince karamsar.

Hayır olsun diyorum, ümit üretmeye devam.

Az sonra kasvetli havanın nedeni belli oluyor.

Hafif hafifi kar taneleri uçuşuyor bahçemde

Hava kararıyor gece lambası haber veriyor

Karın yoğun bir şekil aldığını

İçimde nedensiz tarifsiz bir hüzün hissediyorum.

Tam o sırada

Geçmişim giriyor evimin kapısından

Köyüm geliyor aklıma

Masamda sıcak kahvemin ve dumanı

Peşinden kahve kokusu kaplıyor oturduğum salonu

Telaşsız geçmişi ziyarete gidiyorum

Dedemin bir katlı tek odalı evindeyim

Dışarda lapa lapa yağan diz boyu kar var

Sayada yeni doğmuş kuzular sesleri

Odada soba cayır cayır yanıyor

Sobanın üstünde mısır tenceresi mis gibi kokular salıyor

Fırında kumpirler olmak üzere

Dedem sobanın başına bağdaş kurmuş

Elinde sucuk ve bıçak yerde sofra bezi

Özenle bir kangal köy sucuğunu odun koruna hazılıyor

ince dilimlenmiş sucuk çoktan teslim olmuş ateşe

Bir tepsi dızmana (börek) , davlumbazda hazır

Dedemin kedileri biri beyaz biri boz

Kapıda miyavlıyorlar , kapının açılmasını bekliyorlar

Mirasçılar geldi diyor dedem, çabuk ol ilk kangal sucuk hazır

Kapı açılıyor kediler yerlerini biliyor, sıcak sobanın altı

yarısını ekmeksiz indirmişim mideye, yenisini bekliyorum

Dedem katık et demiyor, ben yedikçe o kesiyor yenisini hazırlıyor

Kediciklerin de hakkı var diyor dedem ikisine ayrı ayrı dilimliyor

Radyoda Sıdıka Ahmedova

yanık sesiyle Yavrumdan Ayrıldım türküsünü okuyor,

Boğazım düğümleniyor, hayallerim, memleketim, çocukluğum

bir bir geçiyor gözümün ününden,

Her şeyimiz yarım kalmış, her yanımız özlem ve hasret dolu,

Onlarca yıl geçmiş, biz hala ateşten gömlekle yaşıyoruz,

Bir yanımız Ata yurdunda bir yanımız Ana yurdunuda

İçimizde buruk bir sevinç, yarım kalmış mutlu çocukluk gençlik hayallerimiz

Ne bizim oralı, Nede bizim buralıyız…

yarım yamalak yaşıyoruz bu kısacık hayatı.

Radyoda türkü değişmiş

Kadriye Latifova Bayram gelmiş neyime okuyor

Gözlerim dumanlanıyor, dışarıda yağan kar , içimde tarifsiz fırtına

gözlerim doluyor, elimle siliyorum gözlerimin nemini ,

sobanın dumanındandır diyorum, sobanın dumanından

Kediler bana bakıyor,

Ben sokakta yağan lapa lapa yağan kar tanelerine

Yaşamayan ne bilsin ki ?

Özlem diyorum, ayrılık diyorum, hasretlik diyorum

Vatan hasreti diyorum, diyorumda da diyorum,

Kediler bana bakıyor…

Cevat ÇIRAK

15.01.2019

Coğrafya kaderdir!

                                 fullsizeoutput_1b7b

Tarih 03. Haziran 2018

Bulgaristan Muratlar Köyü

Fotoğraf : Cevat ÇIRAK

Küçük Oğlu 24 yıl bu evde yaşadı hayaller kurdu

Büyük Oğlu 26 yıl yaşadı hayaller kurdu

Babaları 50 yıldan fazla bu evde yaşadı yuva kurdu

Dede yadigarı bu evde mutluluklar güzellikler yaşandı

Kırk yıl önce bu evin ön odası köy odası olarak kullanıldı

Köy odası bir dönem berber dükkanı olarak hizmet verdi

Mutlu kardeşçe yaşanan hayatlar birden bire bir gecede yıkılıverdi

1989 Yılında Bulgaristan Türklerinin isim değiştirme süreci yaşandı

Hiçbir günahı olmayan bu çalışkan Türkler, yurtlarını terketmek zorunda kaldı

Ateşten gömlek giyen yüzbinlerce Türk yollara koyuldu

Özyurtlarından koparılan insanlar anavatan Türkiye yolunda sınıra  yığıldı.

Hiç kolay olmadı, yeniden sıfırdan bir düzen içinde hayatla mücadele başladı

Yaşamayan ne bilsin, acılar sıkıntılar ağır gelmiyordu yaşanması gerekiyordu

Hayaller, özlemler, hasretlik, çocukluğumuz, toprak kokusu içimizi acıtıyordu.

Oğullar aradan geçen 28 yıl sonra hayallerinde yaşattıkları  evlerinin önündeydi

Bu kadar uzun süre geçmesine rağmen rüyalar hala bu evde yaşatılıyordu.

Babaları çok yıllar sonra evlatları ile çok mutlu oldukları evlerinin önündeydi

Kolay değildi benim bu sahneye şahit olmam, içim acıyacaktı biliyordum

Fakat tahmin ettiğimden daha ağır bir travma yaşadık hep beraber.

Hayallerimizdeki mutlu yuvadan sonra gözümüzün gördüğü  bambaşkaydı

Ne acılar ne sıkıntılar yaşadık yıkılmadık  gördüklerimiz de bizi yıkamayacaktı

Bu fotoğraf bize yeni hayaller kurmamız gerektiğini hatırlattı,  canımız acıdı

Evin önce avlu duvarları yıkılmış, zamanla bahçesindeki çiçekler solmuş

Canlı bir insan gibi  ev hüzne kapılmış içine çekilmiş omuzları adeta çöküvermiş

Oysa evlerini ziyarete gelen  baba ve oğullar ne hayalle koşarak gelmişlerdi.

Sırtımızı o eski güzel günlere dönüp yola koyulma vakti gelmişti, çaresizdik

Aklıma İbn Haldun’un yüzyıllarca önce söylediği bir söz geldi

 Coğrafya kaderdir! ”

Cevat ÇIRAK 

05.06.2018 

İhtilal

ihtilal

Mutluluktan uyuyamadan sabaha çıkmıştım. Biraz korkmuş da olabilirim belki, çünkü daha 15 yaşımda bile değildim. Yeni evimiz bitmiş , bende o gece evimizi beklemek için yeni malikanemizde konaklıyordum. Bitmiş diyorum ama alsında yarım yamalak bir evdi. Kısaca size nasıl bir eve taşınmaya çalıştığımızı dilim döndüğünce aktarmaya çalışayım. Yıl 1980 bir tarla düşünün , yol yok, su kanalizasyon yok, elektik telefon zaten hiç aklımıza bile gelmiyor. Tarlanın ortasında tek katlı kabası bitmiş , sıvası yapılmış, fayans ve banyo mutfak henüz yok, daha sonra yapılacak, yerler bildiğimiz şap atılmış vaziyette, parke falan hayal bile edemiyoruz, o kadar uzağındayız yani medeniyetin.. Ama olsun 1978 yılında göç ettiğimiz Türkiyede 2 yıl sonra varımızı yoğumuzu, ne varsa satarak, başımızı sokacak bir evimiz olmuştu. Pencerelerimiz, marangoza verecek paramız olmadığından dolayı, babamla birlikte muhacir sandıklarından arta kalan tahta ve öte berilerle doğrama görünümlü, cam yerine battaniyeler ile veya naylonlar ile oluşturulmuş çamlarımız vardı. İçeriye toz girmeyecekti ya şimdilik havalar iyi gidiyordu bir kaç aya varmaz kazandıklarımızla yaptıracaktık. Zamanla evimiz dediğimiz yapı apartmana dönüşecekti lakin şu an apartmanın ana giriş kapısında yine babamla birlikte sanatımızı konuşturarak tahtadan bir kapı ile yetinmiştik. Bu arada daire giriş kapısı olmadığından yerine eski bir battaniye asılıydı. Buna rağmen ben çok mutluydum, kısa sürede bunları yapabildiysek 2 yıl sonra biz ailecek daha iyi şartları oluşturabilir, hayallerimizin peşinde koşmaya devam edebilirdik. Yinede bizim arsamımız olduğu yer Cebeci Mahallesi ve ya İkinci Cebeci Mahallesinden daha iyi bir konumdaydı. Bahçemiz bile vardı artık, evimizin önünde 3 metre derinliğinde binanın eni boyutlarında küçük bir sebze yetiştirebileceğimiz bir saklı cennetimiz olmuştu. Ortamı kafanızda tam olarak oturtabilmek için size biraz daha detay vereyim. Evimizin olduğu semt 1980 yıllarındaki tarifi ile Sultançiftliği mevkiinin cami durağında indikten sonra 5 dakika yürüme mesafesinde bir tarla içi idi. Öyle mahalle, sokak , bina numarası gibi medeniyet gereği unsurlardan çok uzak, aslında tarımdan vazgeçilmiş bir alandı, tarlaydı. İçme suyu için 2 km ileride bulunan çeşmeye gidilir, kullanımlık su ise evimizin arka bahçesine açtığımız bugünde hala kullandığımız, ilk zamanlar kovayla su çektiğimiz bugün ise tulumba ile suya kolay ulaştığımız bir kaynak su kuyusu açmıştık. Evimize ulaşım kısaca şöyle idi, önce ayağımıza ayakkabılarımızı giyer üzerine de naylon poşet geçirir tarladan ana yola, yani, Eski Edirne Asfalatına ulaşırdık, sonra ayağamızdan naylon poşetleri çıkartırdık, ama atmazdık. Akşam dönüşte ihtiyacımız olacağından uygun bir taşın altında, yada bir ağacın altına saklardık. Diyorum ya size şu an yazarken bile içimin çız ettiği konuları düşünmemeye çalışır, hayallerimizi kirletmelerine izin vermezdik. Türkiyenin yokluk ve sıkıntılı dönemlerden geçtiği bir tarihte adeta kendimizi yeniden ispat etme mücadelesine giriştiğimiz bir zaman dilimi ile kesişmişti. Biz ailecek canla başla çalışarak, bize göre şirin mi şirin, yuvayı, inşa edebilmiştik. Şükürler olsun demeyi de her zaman bildik, bunu bulamayanlar da vardı, kendimizi öyle teselli ediyorduk. Eylül ayları genelde ılık ve güneşli geçer biliyorsunuz, bugün de öyle bir gündü, babam ve annem akşama son kontrolleri yaptıktan sonra kirada yaşadığımız bizim eve yaklaşık yedi bilemedin sekiz kilometre ötede bulunan evimize dönecekler , ve taşınmak için hazırlıkları tamamlayıp ertesi gün eşyalarımızı kendi evimize taşıyacaklardı. Artık kira vermeyecektik, o parayla, evimizin yarım olan eksiklerini tamamlayacaktık. Bende bu geceyi kendi evimizde bekçilik yaparak sabahlayacaktım. Sabaha kadar elektriği suyu olmayan evimizde, hiç gözümü kırpamadım sabahın ilk ışıklarını karşıladım. Naylon pencereden gözümü rahatsız etmeye başlayan güneşin keyfi yerindeydi, ama sanki bana bir mesaj da vermeye çalışıyor gibiydi, sürekli beni sıcak ve keskin ışınları ile taciz ediyor bir an önce kalkmamı istiyordu. Sürekli beni huzursuz etmeye devam ediyordu, ben ise kalkmamak için direniyordum çünkü sabaha kadar, hadi itiraf ediyorum, koktuğum için uyuyamamıştım aslında. Dünyanın aydın yüzü ile karanlık yüzü yer değiştirince ben kendimi daha güvende hissetmeme rağmen bu güneşin beni rahatsız etmesi yetmiyormuş gibi daire kapısı görevini üstelen eski battaniye de içeride oluşan cereyan nedeniyle sallanmaya başlamış, buda benim huzursuz etmişti. Yer yatağındayım zaten, ve kaçmam kolay olsun diye kıyafetlerimle yatmışım, tehlike anında kaçabilmek için. Kolay değil, 15 yaşına merdiven dayamış, henüz ülkeye yabancı bir çocuğun hayat mücadelesi. İklim başka, kültür başka, zaten toplumun bir kısmı tarafından dışlanmışsınız, dertler yetmiyormuş gibi bir de Türklüğün sorgulanıyor, kafalar karışık yani. Daha fazla karşı koymak direnmek istemedim, kalktım, şöyle bir gerindim. Sonra sözde banyoda, dünden hazırlık yaparak doldurduğum su bidonlarından birinden bardakla su alarak yüzümü yıkadım. İçimden uzun sürmez, anne babamlar yakında gelirler eşyalarımızı yerleştirince, şu anda eve benzemeyen bu soğuk mekan, sıcak bir yuvaya dönüşecek diye hayal ederken bir düdük sesi duydum. Düdük sesi sürekli yakınlaşıyordu, birileri kendi aralından yüksek sesle ve kısa mesajlar ile konuşuyor, mütemadiyen bir tanesi bir kaç nefes düdük çalışıyordu. Hızla ve biraz da endişeyle evimizin tahta kapısından fırlayarak sokak yok ama, sokağa yani ovaya, meraya fırladım. Evimizin etrafından askerler dolaşıyor, belirli aralıklara yapılmış bir kaç evin etrafından dolanıyorlardı. Ne olduğunu anlamadan bizim evin önündeki asker; Sen kimsin ? Burda Ne işin var? Anne Babam evdemi gibi bir kaç soruyu peş peşe sıralayınca ben ne diyeceğimi bilemedim , ağlamaya başladım. Neden sonra asker benim korktuğumu ve zararsız olduğumu anlamış olmalı ki korma biz askeriz, sizin güvenliğiniz için buradayız deyince rahatlamış gibi davranarak durumu kendisine dilim döndüğünce biraz İstanbul biraz bizim deli orman lehçesiyle dilim döndüğünce izah etmeyi başardım. İhtilal oldu bugün sakın evde dışarı çıkma, dışarısı tehlikeli olur, dikkat et dedi asker abi. Beni aldı yine bir telaş İhtilal ne demek, neden askerler dışarıda, ve bizden ne sitiyorlar, kafam iyice karıştı. Benim geldiğim ülkede hiç ihtilal olmamıştı yada benim kısacık ömrüme denk gelmemişti. İhtilal olunca ne olur onu dahi bilmiyordum, nasıl davranacağımı şaşırmıştım. Yoksa aileme birşey mi olmuştu, anneme babama kardeşime birileri birşey mi yapmıştı. Ben şimdi ne yapardım, kime danışır kime gider sığınırdım. Kafamda deli karışık sorular, gözüm yollarda, karnım acıktı ama bakkala gidemiyorum. Perişan bir vaziyette sürekli saati tahmin ederek ailemin yolunu gözlüyordum, ama vakit epey ilerlemesine rağmen ne gelen var ne giden. Ben içerde asker dışarda bekliyoruz. Benim umutlar tükendi tükenecek , ramak kaldı isyan etmeye derken, asker abiler bana da yemek verdiler. Zaman öyle akıp gitmiş ki nasıl acıktıysam peynirli ve yeşil soğanlı içinde bir dilim de yumurda olan sandviçi çiğnemden yuttum diyebilirim. Ayranı da içince korkularım biraz hafifledi. Karnım doyunca ailemin yokluğu daha bir ağır geldi, akşam olmak üzereydi, evde ve etrafta elektrik zaten yoktu, sardı yine beni bir telaş ve karanlık korkusu. Evin içerisinde sadece bir yatak var , ne bir sandalye ne bir masa koltuk, hapishanede gibiyim, evin içerisinde sürekli volta atıyorum. Umutlar tükenmek üzere, hayır hayır samimi olayım, tükendi de eşref saatimi bekliyorum, bakalım ne zaman zırlamaya başlayacağım. Dışarıdaki askeri izlerken askerin el kol işaretlerini fark edince dedim bir şeyler oluyor ama ne? Asker abi hadi dedi gözün aydın ailene kavuştun. Hemen dışarıya fırladım. Birde ne göreyim karşımda küçük bir kamyonet anne babam kardeşim ön koltukta, tarlanın içerisinden bizim eve doğru geliyorlar. Gözlerim ailemin gözlerine değince, içimdeki beni bitiren korku ve telaşın yerine sıcacık mis gibi bir huzur, sımsıcak sevgi nağmeleri aldı. Sevdiklerim canlarım gelmişti, kavuşmuştuk yeniden. Anne babam beni görünce sanırım rahatlamam için yüzlerindeki maskeyi gülümseyen bir yüz ile değiştirdiler, ben ise havalara fırladım sevinçten.

Biz ailecek kavuşmuşken, askerler içtima için toplanmış sıraya gimiş hazır ola geçmişlerdi. Hayat kaldığı yerden bize kulak asmadan devam ediyordu.

Cevat ÇIRAK

26.01.2018

cevatcirak@hotmail.com