Şu Bulgar’lara Bak…

 

Hazırlıklarımız tamamlanmıştı

Anavatan yolları bizi bekliyordu

Yıllardır hayalini kurduğumuz

Adı anıldığında kalbimizin pırpır ettiği

Türkiye’mize kavuşacağımız saatler yakındı.

Tren sınırdan geçerken büyük ve kalın bir kitabın

sahifeleri adeta kapanıyor, 500 yıllık bir tarih mazi oluyordu.

Osmanlı kuzey akıncıları olan bizlerin ataları, dedeleri,
1354 yılında Çanakkale Gelibolu Üzerinden girdiğimiz Balkanlara

1978 yılının Eylül Ayının 18 günü veda ediyorduk.

Sultan 1 Murad Döneminde Edirnenin fethedilmesinden sonra

Osmanlının Başkenti olan Edirne şehrine heyecanlı

bir yolculuktan sonra nihayet ulaşmıştık.

Serhat şehir Edirne’de 1 gün devlet misafirhanesinde misafir edildik.

Çoçuktum, 13 yaşındaydım, masal gibi günlerden geçiyordum.

Hayatımıda ilk kez bir tabak içerisinde bizlere yemek olarak

sunulan küçük küçük yeşil küçük balık pullarına benzeyen,

bir yemek verdiler, sonradan alıştık, adı mercimekmiş,

soframızdan hiç eksik olmayan bu yemeyi menümüze kattık.

Bir gün sonra eşyalarımız bir kamyona sığdırıldı, yola çıktık.

Padişahlar şehri İstanbul tabelasını geçtiğimizde anladık büyüklüğünü.

Ne kadar küçük bir yerde yaşıyormuşum dedim kendi kendime, korkmuştum.

Beşyüz Evler semtindeki bizim için tutulan kiralık yeni evimize ulaşmıştık.

Dedem, annem, babam, kardeşim ve ben bir de daha önce

Türkiyeye göç etmiş bir kaç akrabamızla hemen eşyalarımızı taşıdık.

Henüz yerleşmedik, her şey çok hızlı gelişiyordu.

Ülkemizi, köyümüzü, hayallerimizi, umutlarımızı, malımızı mülkümüzü

kısacası bugüne kadar biriktirdiklerimizi, mezarlarında bıraktığımız

öksüz kalan cenazelerimizi, boynu bükük terketmek zorunda kalıp
anavatana göç etmiştik.

Nerden bilecektik bu kadar zor olacağını, hiç tahmin etmediğimiz,

hayal edemediğimiz maceralar yaşadık ,ki bizim hiç alışık olmadığımız

bilmediğimiz, akıl edemediğimiz şeylerdi bunlar.

Artık Deliorman eteklerindeki köyümüzde değildik,

Bulgaristan bizim memleketimiz değildi, muhacirdik artık.

Eski Cuma günleri yerine İstanbul Türkiye günleri başlamıştı.

Topu topu üç kısa güne beşyüz yıllık bir geçmişi sığıdırmış,

yeni bir hayata, dünyaya, düzene, kültüre merhaba demiştik.

Hayat tüm güzellik ve çirkinlikleri ile akıp gitmekten vazgeçmiyordu.

Yeni evimizdeki ikinci günümüzde akşam saatlerinde,

evin ekmek alma sorumluluğu bende olduğundan dolayı,

yeni yuvamızın bulunduğu mahallemizdeki bakkala ekmek almaya geldim.

3 gün önce köyümüzdeki magazinden ekmek alan ben, bugün, ilk kez,

ekmeğimizi bakkal dükkanından alacaktım. Bakkala girdim;

-üç ekmek dedim (istedim)

bakkal sahibi önce parayı aldı sonra üstünü çevirdi, saymadan cebime koydum.

bana ekmeğin fiyatını söylemişlerdi ama ben yine de

para üstü ne verirse ona razı olacaktım çünkü yolda öyle karar vermiştim.

Yanımda getirdiğim file şeklindeki torbamı verecektim ki,

bakkal ekmekleri dolabın içinden alıp bir naylon poşete koyup bana uzatıvermişti.

Sevinmiştim ama belli etmedim,

ne güzel artık yanımda torba taşımayacağım dedim içimden.

Bizim köyde herkes torbasını yanından getirmek zorundaydı, magazin bedava poşet vermezdi.

Arkamı döndüm, kapıdan çıkarken bakkal sahibinin, yanındaki arkadaşına;

”Yahu bu Bulgarlar ne akıllı insanlar daha dün geldiler bugün Türkçe konuşuyorlar”

dediğini duymak zorunda kaldım.

Evle bakkal arasındaki beşyüz bilemedin altıyüz metre mesafe
bana kocaman bir asır gibi geldi,

Ne demekti, Şü Bulgarlar?

Ne demekti bir günde Türkçe öğrendiler?

Bu insanlar neden bize böyle davranıyorlardı?

Neden bizi dışlıyorlar, ötekileştiriyorlardı?

Sorular sorular kafamda gidip geliyordu.

Hiç mi tarih bilmiyorlardı?

Bu kadar cahil olmalarını kabul edemiyordum.

Bulgar olsaydık neden Bulgaristanı bırakıp Türkiyeye gelelim ki diyordum, neden?

Yoksa ailem bana ve kardeşime bazı şeyleri doğru anlatmıyor muydu,
biz Türk değil miydik gerçekten.

Evimle bakkal dükkanı arasındaki beş dakikalık mesafede

o kadar çok şey geçirdim ki kafamdan, darmadağın olmuş bir çocuktum artık ben.

Ondokuzuncu yüzyılın başına kadar aynı devletin vatandaşı, insanı olan

bakkal ile ben, şimdi ne olmuştu da ayrışmıştık.

Bizim Balkanlardaki yüzyıllık Türklük, ana dil, din mücadelemiz,

nasıl bilinmez, görmezden gelinirdi ?

Yüzyıllık kimlik dil, din mücadele tarihimizde kaybolan,
sürülen, öldürülen aydınlarımız
neden yok edilmeye, önemli görevlerden alıkonularak hapislerde
çürütülmüşlerdi.

Balkanlardan ana vatana yapılan göçler sırasında ölen iki buçuk milyon
Türk’ün ruhunu sızlatacak böylesine bir bilinçsizlik, cahillik nasıl kabul edilebilirdi?

Bu sorular yumağını uzun yıllar hiç kafamdan silip atamamıştım.

Artık ben ne geldiğim ülkeye ait hissediyordum, nede bulunduğum yeni ülkeye.

Hani bir şeylerin senden eksildiğini bilirsin için acır ya hani,

sen, buna rağmen, yaşama tutunmak zorundasındır, ve tutunursunda bir şekilde,

öyle bir şey işte bu muhacirlik.

Atalarımız boş yere dememişler demekki:

” Muhacirlik Ateşten bir gömlek giymektir” diye.

Bu huzursuzluk, mutsuz eden karışık duygularım bir kaç yılıma mal oldu.

Lise yıllarıma kadar süregelen bu travmalarım okuma öğrenme sevdam sayesinde bir nebze olsun hafiflemişti.

Okumayı hiç bırakmadığım iyi oldu,

yıllar sonra travmalar yaşamış çocuk ruhuma su serpen şu sözleri okuyacaktım.

”Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani “Düşmanla sonuna kadar dövüşenler”. Çekilen ordunun ri’cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.”

M. Kemal ATATÜRK 17.01.1931

Neden sonra öğrendim ki bana Bulgar diyen bakkalın sahibi de zaten Türk değilmiş.

Analadım ki bizi anlamaları tanımaları kabul etmeleri zaman alacak, bizim de kendimizi yeniden toparlamamız, bu şoklardan arınmamız zaman alacaktı, Ben yıllar sonra, büyüdükten sonra yani Bulgaristan Türkü olmaktan büyük onur ve gurur duydum, kendimle iftihar ettim. Biz kuzey akıncılarının torunlarıyız, çalışkanız, diz çökmeyiz, zorluklar bizi yıldıramaz, ekip biçmeyi de biliriz, söküp takmayı da beceririz çok şükür.

Hiçbir zaman ana yurdumuzda da ata yurdumuzda da devletimize yük olmayız,
Atamız Atatürkün bizi taraf ettiği gibi, kendimizi feda eder, ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenleriz biz. Biz Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıyız.

Yıllar geçti, çalıştım, çalıştık, çalışıyoruz, şükürler olsun yolumuz iyilik, güzellik, aydınlıktır bizim, durmak yok yola devam.

Ne diyor Büyük önderimiz;

”Ne Mutlu Türküm diyene”

Cevat ÇIRAK

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

26.02.2016

 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı

AKARDEON’UM ANILARIM

AKARDEON

Merhaba dostlarım ve okumayı seven arkadaşlarım. Bugün  yeni yılın ikinci günü, ilk ayı yani Ocak ayındayız. Hava mis gibi, güneş her zanki gibi cömert ve karşılıksız ışık ve sevgiyle içimizi ısıtıyor, ne güzel bir gün. Ben önümüzdeki hafta sınavlarım olduğu için , ders çalışma planları yaparken  nedense bu mevsimde mis gibi havayı ve penceremden bana gülümseyen güneşi görünce bıraktım, ders kitabımı oturduğum koltuğumun üzerine usulca koyarak çalışmayı öteledim. Neden bilmiyorum ama, çocukluğumun kırık buruk hatıraları canlanıverdi yüreğimde, ruhumu bir hüzün kapladı, duraksadım ve anılarda gezintiye çıkıtım tarifsiz.

Tam 40 yıl önceydi, yıl 1978, aylardan 18 Eylül,  ailem üzerine ateşten bir gömlek giymiş, varını yoğunu arkasında bırakmış ve anavatan hasreti ile çıkmış belirsiz dertli sıkıntılı bir yola koyulmuştu. Türkiyeye göç ediyorduk, Bulgaristanın Deli Orman bölgesinde bulunan Eski Cuma kasabasının Muratlar köyünden yeni yaptığımız ve içinde sadece beş ay oturduğumuz  evimizi  bedelenin üçte birine satarak bizi Edirneye götürecek trene binmek için Şeytancık kasabasına doğru yoldayız. Zorlu, sıkıntılı dönüşü olmayan , maceralı unutulmaz  bir yolculuktan sonra önce Edirne ve daha sonra Istanbula sağsalim ulaşıyoruz. Akrabalarımızın bizi karşılamasından sonra Gaziosmanpaşa Beşyüzler semtindeki kiralık evimize ulaşıyoruz. İki günde 13 yaşındaki bir çocuğun ruhunun kaldırmayacağı aksiyonla nasıl çarpışmış  baş etmişim tarif edemem size, hala 40 yıl geçmesine rağmen anlayamıyorum. Şimdi biraz hızlanalım, ilk gün evimize yerleşiyoruz, ikinci gün tüm aile fertlerine kardeşim ve yaşlı dedem hariç iş aramaya koyuluyoruz.  Annem Bayrampaşada bir tekstil atölyesinde, Babam çok uzak bir  yermiş İstanbul dışında  Kumburgaz’da bir çiftlikte ve bende oturduğumuz mahallede küçük bir terlik üreten atölyede işe başlıyoruz.  Şimdi diyeceksiniz ki okul işi ne oldu,  okul işi bir gün sonraya kaldı, önce iş konusu  halledildi, ertesi gün mahallemizdeki orta okula kaydım yapıldı. Bulgaristanda altıncı sınıfı bitirmişim 7 sınıfa Türkiyede devam edeceğim. İki okulum arasında 600 km mesafe olmasına rağmen, ülke farklı, dil, farklı, kültür bambaşka bir farklı, tepetaklak olmuşum da ağlayanım yok. Kader bizi kervanına katmış sürüklüyor bir yerlere ama nereye bilen yok. Öyle karışmış ki çocuk kafam, köyümde ki okulda 19 kişilik çok modern sınıflarda eğitim görürken bugün istanbulun Gaziosmanpaşa semtindeki 84 kişilik sınıfındayım. Sabah işe gidiyorum öğlenci olduğum için akşama kadar okula, bu arada akşam da ders çalışmak için zamanımız yok,  eve iş alıyoruz terliklerin ökçelerine deri kaplıyoruz, ek gelir elde etmeye çalışıyoruz. Neden böyle yoğun çalışıyoruz çünkü biz alışık değiliz kirada oturmaya, bir an önce arsa almalıyız ve kendi evimizi inşa etme telaşındayız.  Sadece çalışarak birikecek paraya bu işler olur mu olmaz elbet. Bulgaristan’dan yanımızda getirebildiğimiz ve satılabilecek durumda ne varsa  hafta sonları yakın semt pazarlarında bazen babam, bazen annemle ve bazende ben tek başıma pazarda küçük bir tezgah açarak, şahsi eşyalarımızı satmaya çalışıyoruz. Yazarken bile zorlanıyor insan, ne dertli fırtınalı günlermiş, nasıl katlanmışım, nasıl sakin kalabilmişim, düşünüyorumda hala işin içerisinden çıkamıyorum. Hiç unutamadığım o kadar çok anım varki hangi biri anlatsam. En ağırıma gidenlerden  bir tanesi neydi biliyor musunuz. Kış bitti diyerekten yatarken üzerimize örttüğümüz yüzde yün battaniyelerimiz vardı, onları bana sattırdılar, sonra uzun orta kısa dalga yayın yapan evimizin neşesi bir radyomuz vardı onu da Topkapı pazarında yine ben sattım, ama eve dönerken minibüste gözyaşlarımı içime akıttım, içim parçalandı. Neyse bu bölümde çok kalmayalım, biz yaklaşık bir yıl sonra bir miktar peşin para ve kalanı senetle olmak üzere arsamızı aldık. Nasıl mutluyuz evde bayram havası esiyor, dedem, babam, annem, ben ve kardeşim yer sofrasına oturmuşuz akşam yemeğindeyiz,  Her akşam yediklerimiz nerdeyse hiç değişmediği için belli tarhana çorbası,  turşu, soğan ekmek ve su. Yinede şikayet edemem çok şukur karnımız doymaktaydı,  güzel günlerdi özlüyor insan.  Arsa aldık sevinçliyiz dediysem de , öyle anlatılacak kadar büyük bir yer değildi arsa, toplam 148 metrekare bir yerdi, ama Türkiyede ilk sahip olduğumuz şeydi, fakat gerçekten bizim miydi değilmiydi ondan bile daha emin değildik, çünkü biz hala muhacir kağıdı ile oturuyorduk  anavatanımızda, misafirdik yani. Yarın birileri çıksa hadi gidin dese bizim dediğimiz toprakta , Bulgaristanda bıraktığımız topraklarımız gibi elimizden alınabilir el konulabilirdi. Ama olsun biz arsayı aldığımız gece çok umutlu ve mutluyduk, ilk kez o sofrada iyi ki böyle güzel sıcak yüreklerden oluşan bir ailem var, ne mutlu bize dediğim günlerdi o günler. Bazen düşünüyorum da nasıl katlanmışım nasıl sabır gösterip dayanmışım, hiç kolay değildi, ama ailemizin manevi gücü ve sevgisi ile şu an bile katlanamayacağım işlere imza atmışız, şükürler olsun. Neyse hayat devam ediyor, yaklaşık 6 ay sonraya denk gelen bir tarihte biz evimizin temelini attık ve inşaata başlamış olduk.  Kaynak yetersizliği yüzünden belki biraz ağır ilerliyordu ama her geçen gün taş üstüne taş koyuyorduk. Benim yüküm armıştı, sabahları daha erken kalkarak önce 7 km uzaktaki inşaata gider 8 adet 200 LT kapasiteleri olan inşaat suyu varillerini iki kova ile  500 metre mesafedeki bir komsunun su kuyusundan elle taşırarak dolduruyordum. Dolduruyordum derken yazmak kolay da siz bir de bana sorun, 15 yaşıma merdiven dayamışım,  yüküm belki iki belki beş katı ağır, lakin umut bizi ayakta tutmaya devam ediyor. O yıllar yani 1980 yıllar, zor yıllar Türkiye için, herşey kara borsa, enflasyon üç sıfırlı rakamlar ile anılıyor, akşam yatıyor sabah kalkıyorsun her şeyin fiyatını zamlanmış buluyorsun. Birşeyi almak için kuyruklar var saatlerce sıra bekliyorsun sana sıra gelene kadar mesela tüp kalırsa alıyorsun, kalmadıysa çaresiz boş tüp ile evine dönüyorsun. Boş tüple eve dönmek ne demek günümüzün gençeleri bilemez, o yüzden bu konular ayrıca ele alınıp yazılması gereken konular, üzerinde çok durmayayım, çünkü anlayamazsınız.  Efendim gelelim zurnanın son deliğine, evimiz artık hasırını atma aşamasında, yani evin üstünü betonla kapama aşamasına gelmiş bulunmaktayız, kalıp çakılmış, elektrik ve su ve atık gideri boruları döşenmeye başlanmış demirlerin montajı yapılıyor, ve usta sürekli babamdan çimentonun ne zaman geleceğini  soruyor. Dedim ya size o yıllar enteresan yıllar, zor yıllar, sıkıntılı yıllar diye,  ve beklenen korktuğumuz şey oluyor. Parası ödediğimiz çimento fabrikası grev kararı alıyor, bizim inşaat için sipariş ettiğimiz çimentolar kara borsaya düşüyor,  sadece bir günde birim fiyatlarına  hatırı sayılır oranda zam geliyor. Buraya kadar bir şekilde inşaatı getirmişiz fakat bu zam bizim tüm planlarımızı tepe taklak ederek bizim tüm heyecanımızı alıyor ve yerine verdiği şey üzüntü üzüntü ve yine üzüntü. Eş dostan borç isteyecek durum hiç yok zaten, o yolların hepsi denenmiş ve tüketilmiş. Çimento kara borsa olduğu için senet sepet kabul edilmiyor, tek çare var oda nakit para bulunmamsı gerekiyor. Ama nerden ve  nasıl bulunacak ? İhtiyacımız olan para da öyle çok büyük bir para değil aslında, zaten parasını ödemişiz de grevden dolayı oluşan ekstra farkını bulmamız gerekiyor. Sayılı günler hızla ilerliyor, herkes ,nerden bulunacaksa, bu parayı bulacağız endişe ve düşüncesinde, sürekli bu konuyu konuşuyor. Kolay değil öyle mal mülk sahibi olmak, önce bir feleğin çemberinden geçmeniz gerekiyor. Hiç ama hiç unutmuyorum, Cumartesi günüydü, okuldan gelmiş evimizin balkonunda akordeon sırtımda birşeyler mırıldanmaya çalışıyordum. Daha öğle saatleriydi, evde benden başka kimse yoktu, ben de babam evde olmadığından dolayı rahattım, kendi halimde eğleniyor bir şarkının notalarını bulmaya çalışıyordum. Hava yaz havası, ılık bir rüzgar,  beni  kucaklamaya çalışan fakat balkonun duvarından dolayı bir türlü başaramayan sapsarı bir güneş,  tam bir keyif havasındayım yani. Tüm koşullar çok uygun olunca, notalarda bir neşeli, sanki bir gösteride performans sergileyen sanatçıya yardım edercesine usturuplu ve disiplinli sesler çıkartarak şov yapıyor edasındalar. Önce ihtimal vermedim, lakin ikinci kez balkona girilen kapının açılış sesini duyunca dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Aman Allahım dedim babam gelmiş, ama neden erken gelmiş demek geçti içimden. Olanca gür ve öfkeli sesiyle bana bağırmaya başladı.  Sen burda ne yapıyorsun, biz çaresizlikten nelerle uğraşıyoruz sen burda keyif yapıyorsun, başka zaman bulamadında bugünü mü buldun. Bir süre sonra sanırım söylediklerini duymamaya başladım.  Galiba hissettim biliyor musunuz, kötü bir şey olacak gerçekten hissettim. Böyle içim cız etti, sanki içimden birşeyler koptu.  Tüm bu yaşananlar anlık gelişen plansız programsız olaylardı, sanırım bu yüzden travma gibi ağır geldi.  Al akordeonu, kılıfına koy, git Cumartesi pazarına ve onu sat yoksa ev yarım kalacak, evet evet, bu ses babamın sesiydi, zaten başka da bir ses olamazdı, sadece ikimiz oradaydık.  Sadece kısık bir sesle tamam diyebildim. gerisini hiç sormayın hatırlamıyorum. Hiç ihtimal vermediğim şey başıma geldi. Babam en sevdiğimi elimden alıyordu, inanılır gibi değil ama bu bir gerçekti. Fakirlik yoksulluk karşısında çaresiz, kimsesiz hissetiğiniz  oldu hiç bilmiyorum, öyle acı bir duygu ki anlatmaya kelimeler, cümleler satırlar yeterli gelmez. Evden çıkmam pazar yerine ulaşmam saniyeler değil, sanki saliseler içerisinde cereyan etti. Hani derler ya kul sıkışmadan hızır yetişmezmiş diye, gerçekten bu söz damıtılmış denenmiş bir söz . Benim huzur sesli, kırmızı renkli, siyah kayışları ve kocaman valiz çanta kılıfı olan Akardeon’um artık benim değildi, Yeni sahibi benim yaşlarımda bir kız çocuğu karşımda duruyor, mutluluktan parlayan gözleri ile sıkıca babasının elini tuttu, keyfi çok yerinde olarak hadi gidelim baba çok merak ediyorum çalabilecek miyim dedi. Babası en sevdiğimi elimden aldı kayışından tutarak sırtına astı, hafifçe bir sallandı, valiz tam olarak sırtında oturunca gülen yüzlü mutlu kızının elinden tuttu ve pazarın içerisinde kayboldu. Evin tamamlanması için gereken para biraz fazlası ile tedarik edilmiş ev tamamlanmıştı. Küçük mü yada erken yaşta  yetişkin  olmuş  bir çocuğun hayalleri, umutları, mutlulukları bıçak gibi kesilmiş belirsiz bir bahara bırakılmıştı.  Her şeye rağmen hayat devam ediyordu, bu çekilen acılar gelecek güzel keyifli günlerin bedeliydi, ve öyle de oldu. Hiçbir şey için geç değildir, çok yakında emekli olmuş fakat çocukluğunu doya doya yaşayamamış  bu çocuğun yeni bir akardeonu olacak, ve o çocuk kaldığı yerden çocukluğuna devam edecek.  Hiç kimseden hiçbirşeyden şikayet etmeden, hep şükür ederek mutlu edecek ve mutlu olacak. Mutluluk onun da hakkı.

 

Cevat ÇIRAK

02.01.2018

 

Oy Hakkı Kutsaldır

 

Sürekli gittiğim kafede ben de şahit oluyorum bazen. Siyasetten futbola kadar her konuda fikir üreten, vır vır konuşan arkadaşlar görüyorum, dinliyorum tahammül etmeye çalışıyorum. Sohbetlerine dahil oluyorum bazen, bazı fikirlerinin aslında dayanaksız ve kaynaksız olduğunu belge ve kanıtlarımla ortaya koyduğumda, süratlarının nasıl ekşidiğini nasıl da, nerde çıktı bu adam ?gibi bakışlara maruz kalıyorum. Zamanla bu arkadaşlarla aramız bozuluyor ve ilişkimiz başlamadan bitiveriyor. Hatta belli bir zaman sonra arkamdan düşmanca dedikodular duymaya başlıyorum. Kimdir bu arkadaşlar , neden böyle konuşuyorlar, nasıl bu kadar bilgiçlik taslayabiliyorlar diye küçük bir analize koyulduğumuzda ortaya çıkan sonuçlar çok şaşırtıcı olabiliyor. Evet, gerçekten aslında ne kadar sığ bir bilgiyle ahmak kestiklerine inanamıyorum. Bu arkadaşların ortak özellikleri nelerdir diye merak ediyorsununuz değil mi?
Hadi bir göz atalım;
— Sandık yüzü görmemiş insanlar olduklarını görüyorsunuz. Mesala bir partiyi hararetle savunan arkadaşın laf arasında ağızından ben hiç oy kullanmadım itirafını duyabilirisiniz. Örneğin benim müdavimi olduğum kafede abim yaşında bir arkadaş çift ülke vatandaşı olduğu halde her iki ülkede oy kullanmadığını kendi ağızından itiraf etmişti. Am nedense bu çok bilmişliklerine engel konduramıyorlar.
— Bir başka özellikleri bu çok bilen arkadaşların aslında hiç kitap okumadıklarını öğreniyorsunuz, neden okumadıklarını sorduklarında hayat tecrubelerinin onlara yeterli olduğunu savunmaktan geri kalmıyorlar. Oysa bilgi sahibi olmadan söz sahibi olunamayacağını bilmiyorlar. Okusalar daha neler öğrencekler ama gerek duymuyorlar, doğuştan filozof doğuluyor mu ? Okuduğum kadarıyla doğuştan filozof olunmuyor okumadım, duymadım.
— Diğer bir özellikleri de bu arkadaşlar hangi işlere soyunsalar başarılı olamıyorlar. Başarısızlıklarının nedenini sorduğunuzda size onlarca bahane sayabilirler, nedense kendi hatalarından yanlışlarından hiç bahsetmezler, onlar sütten çıkmış ak kaşıktırlar her zaman. Oysa aynaya baksalar ana başarısızlık nedenin ne ve kim olduğunu öğrenme şansları olacak ama bu haklarını kullanmıyorlar.
Bu arkadaşların yukarıda saydıklarımdan daha fazla ortak özellikleri olduğunu biliyorum ve yazabilirim ama sanırım bu kadarı yeterli olacaktır.
Gelelim asıl konuya, düşünmek, düşündüklerimizi konuşmak, tartışmak bunlar doğruyu gerçeği bulmak ve görmek adına gerekli ve olması gereken durumlar, lakin, hangi yöne oy kullanacağımıza karar verdiysek, oy kullanarak bunu kararımızı tescil ettirerek, geçerli kılıyoruz. Uzun tartışma ve araştırmalar sonucunda karar aşamasına gelmediysek artık karar vermek için önümüzde 1 hafta süremiz daha var, lütfen iyi değirlendirelim. Oy hakkımızı kullanmak topraklarımızın ve vatanımızın yaşamasına ve devamına ortak olmak demektir. Lütfen katılımı arttıralım , oyumuzu çöpe atmayalım, ülkemizin geleceği için oyumu kullanalım, değerli kılalım, vatanımızı ve millerimizi yüceltelim. Topraklarımıza sahip çıkalım başka vatanımız yok . Oy hakkı bu yüzden kutsaldır, sorumlu davranalım örnek olalım.

Saygılarımla

Cevat ÇIRAK
Pazar 09.04.2017

BÜYÜK DERBİ

Bulgaristanda 1600 yıllarının başında kurulmuş 2 Türk köyünün arasında oynanan derbi maçının büyük hikayesi. #türkyurdubalkanlar #balkanlardakalançocukluğum # Buynovo #presak #буйново #Пресяк #търговище #eskicuma #büyükderbi #cevat_cirak #ardasan #kitap #yeniçıkankitaplar #türkiye #bulgaristan. https://www.instagram.com/tv/CKOtAzSAg0Y/?igshid=1a29qau0qymq

BALKANLARDA KALAN ÇOCUKLUĞUM Kitabımdan sonra yeni Kitabım TÜRK YURDU BALKANLAR kitabımın kısa tanıtım videosu. https://www.instagram.com/tv/CJ9FnREgoMc/?igshid=i3gjd9y8q9ut

Toprağa Hasret Çocuklar

Toprağa Hasret Çocuklar Yeğenim geçen hafta yayınladığım Süt İçen çocuk yazımı okuyunca kendi çocuklarının aşağıdaki fotoğrafını bana gönderdi.Amca siz çok şanslıymışınız dedi,ne güzel dolu dolu, doya doya çocukluk yaşamışsınız dedi.Bak benim çocuklarıma, balkonda bir kova toprakla oynamaya çalışıyorlar dedi. Pandemiydi şuydu buydu derken kendi çocukluğumu düşündüm geneFotoğrafa dikkatle baktım, sonra içini görmeye başladımFotoğrafa çok şey anlatıyordu aslında; İçimden geçenleri dilim döndüğünce yazmaya çalışayımÇocuk toprakla haşır neşir olmalıÇocuk toprağı sevmeyi öğrenmeliÇocuk çocuk olduğunu toprakla anlamalıÇocuk köyde büyümeliMeralarda yalın ayak gezmeliKuzuların peşinde koşarkenAyağına diken batmalı acıyı öyle öğrenmeli acıyı annesinle paylaşmaya gözyaşları ile toprak üstünde koşarak gitmeliKazların ördeklerin peşinde koşmalıHindiler yavruları zarar görmesin diye çocukları kovalamalı.Baba annesi, dedesi koyunları sağarkenÇocuk gözlemlemeliAlaca inek buzağısını emzirirkenÇocuk merak ettiklerini sormalıAnnesi tavukları doyururken, Kümesten yumurtaları toplarkenÇoçuk yanında olmalıBilmeli öğrenmeli, güzellikleri görmeliEmek vermeden mutlu olamayacağını bilmeliDedesi domatesleri sularkenToprakla suyun kavuşmasını müjdeleyen o nefis kokuyu burnunda ciğerlerinde hissetmeliÇocuk yağmurda biriken suda oynamalı, üstü başı çamur olduğu halde yüzü gülmeli annesinden korkmadan saçına çamur sürmeli ayakkabısını çıkartarak sulu çamurla ayağını buluşturmalıÇocuk dedesinin güzel gözlü eşeğine saman verirken görmeliEşeğin kuyruğunun mutluluktan sallandığını bilmeli, yüzü gülmeliÇocuk kuzu nedir , buzağı nedir malak kime denir bilmeliBu tanımlamaları duyunca yüreği zıp zıp etmeliÇocuk evin köpeği ile oyun oynamalı evin kedisi kaçmalı çocuk kovalamalıAnnesi bahçeden biber domates toplarken hadi çocuğum, kızım sende kopart salata yapalım taze taze karnımızı doyuralımın ne demek olduğunu yaşamalı bilmeliÇocuk ağacın dalından kiraz yemeliDut ağacında daldan dala gezmeliCeviz ağacının gölgesinden kaçmalıElma ağcının altında uyurken elma dalından bıkıp çocuğunu önüne düşmeliÇocuk olgun karpuzun hangisi olduğunu dalından kopartırken babasından görmeli, büyünce aynı yolu izlemeliÇocuk sevgiyi topraktan merhameti hayvanlardan öğrenmeliÇocuk sevildiğini dedesinin terli boynuna sarıldığında hissetmeliYüreğinin pır pır attığını yaşayarak hissederek ve şükrederek deneyimlemeli. Çocuklar bir avuç balkonda, bir kova toprakla küçük hayaller peşinde koşmamalı.Çocukların hayalleri büyük olmalıÇocukların önlerinde böyle engeller olmamalıÇocuklar dört duvar arasında beton kaldırımlara basarak yarına adım atmamalı.Nasıl yapmalı, nasıl etmeli?Yürekleri sevgi dolu mutlu çocuklar iyi insanlar yetiştirmeli.Cevat ÇIRAK08.01.2021

Köy ve Çocuk Köyde anneannem mandayı sağarken yanına giderdim. Beni görünce sağmaya ara verirdi “gel uşağım bakem diye çağırırdı yanına. Dikerdi bakracı kafama sıcacık manda sütünü kana kana içerdim. İçsin uşağımda kafasına kan gitsin derdi. Manda sütü dünyanın en güzel lezzetlerinden bence, içmeye doyamazdım. Akıllı çocuk olacak benim uşağım derdi. Akıllı oldum mu o tartışılır da, bu karşılıksız derin sevgiye layık görüldüğüm için çok şanslıyım çok. Allah mekanını cennet eylesin topal ayağınla 5 çocukla baş etti, uğraştı didindi, bize çok emek verdi. Nurlar içinde yatsın Ayşe annem. Bu fotoğraf beni 45-50 sene geriye en güzel günlerime görürdü. Hey gidi günler hey. Hep derim çocuklar ne yapıp ne etmeli de mutlaka köyde büyümeli. Köyde yetişen çocuklar adeta bir masal dünyasında her renge dokunarak her tonu tanıyarak büyüyorlar, bundan daha güzel ne olabilir ki. Hey gidi günler hey, hey gidi BALKANLAR, hey gidi Deliorman hey. Hey gidi güzel cennet Muratlar Köyüm hey.

Beni Hatırla

Beni Hatırla 

Bu gece sevgili eşimin önerisi ile bir film izledik. 

‘’’Beni Hatırla’’’ bir Çağın Irmak filmi.

Aklıma köyümdeki çocukluğum ve en mutlu günlerim geldi.

Hep söylüyorum çocuğunuz varsa köyde büyümeli diye. 

Şehir de büyüyen çocuklara üzülüyorum gerçekten. 

Onlar tüm renklerin oluşturduğu gök kuşağından yoksun kalarak yetişiyorlar.

Aslında iki renkle büyüyor, fakat, çok renkli bir dünyada yaşadıklarını sanıyorlar.

Oysa ben filmi izlerken rahmetli iki dedemi de hatırladım. 

Babamın babası Mehmetali dedem ve annemin babası Mustafa dedem.

Filmde şehirde saksıya domates fidesi dikilen bir sahne var. 

Mehmetali dedem geldi aklıma.

Domatesleri sulamayı, önce domateslerden başlamayı, sonra diğer sebze ve meyveleri ve daha sonra da çiçekleri sulamayı öyle sevdirmişti ki bana. 

Ben her akşam güneş batmak üzereyken koşa koşa eve gider dedemden önce hortuma sarılır, çeşmeyi onun açmasını beklerdim. 

Dedem çok memnun olurdu, çeşmeyi açarken bana öyle bir gülücük gönderirdi ki, ben bu saf karşılıksız sevginin, yüreğinden akıp geldiğini anlardım. 

Domates iki şeyi çok sever derdi, güneşi ve bol suyu, ben olmasam bile sen önce domateslerden başla onlar güneş battıktan sonra seni bekleyecekler sakın bekletme derdi. 

Dedem ev hayvanlarını da çok severdi, ama en çok beyaz ördekleri severdi. 

Her zaman bana bir evde en çok beyaz ördekler olmalı derdi.

‘’Neden dede diye?’’ ben sormadan o başlardı anlatmaya. 

Başlarını göğe kaldırıp vak vak ettiklerine bakma,

aslında var var diyorlar, bu evde bereket var sevgi var diyorlar diye anlatırdı. 

Bende gerçekten öyle olduğuna inanırdım, hala da inanırım. 

İnsanın evinde ördekleri, kazları, tavukları, kuşları, koyunları kuzuları olmalı, bir eşek, belki bir at, kırmızı beyaz benekli inek, ve yavru buzağıları olmalı,

Çocuklar işte bu cıvıl cıvıl ortamda hayvanlar arasında insan olmayı öğrenmeli, bu dünyanın insanların tekelinde olmadığını, her şeyimizi diğer canlılarla paylaşmamız gerektiğini anlayarak büyümeli çocuklar aslında.

İşte o zaman görün bakın bakalım dünya nasıl bir bambaşka ve renkli keyifli dünya oluveriyor. 

Ah dedem ah, bana kazandırdıklarından dolayı sana ne kadar teşekkür etsem, ne kadar dua etsem azdır. Ruhun şad olsun, mekanın cennet olsun, can dedem. 

Bir de alemlerin kralı Mustafa dedemiz vardı bizim. 

Bizim diyorum çünkü, o mahalledeki tüm çocukların sabırlı, hoş görülü merhametli dedesiydi.

Köyümüzde aşağı mahalle çocukları olarak onun portasının önünde top oynardık. Topumuz sürekli onun kapısına tak tak vurur gürültü çıkartırdı.

Yetmez o avlu içinde çalışırken, hayvanları ile uğraşırken, top bazen portayı aşar bahçeye kaçardı. 

Yahu arkadaş bir kere de çık kız, bağır çağır, kötü bir söz söyle be adam. 

Yok adamda öyle bir özellik gelişmemiş sanki. 

Sinirleri alınmış gibi bize her zaman gülen yüzüyle çıkar topumuzu verir, sadece uslu uslu oynayın çocuğum, çok gürültü yapmayın kimseyi rahatsız etmeyin derdi.

Sadece biz çocuklara karşı mı öyleydi, hayır elbette. 

Herkese karşı son derece mütevazi, olabildiğine sakin, ve merhametle yaklaşırdı herkese dedem. 

İnsan çocukta olsa belli bir zaman sonra kendi yaptıkların utanır, özür dileme ihtiyacı duyardı. Nasıl kocaman bir kalbi vardı dedemin, nasıl bir yürek taşırıdı, hiç ayırmadan kalbinde herkesi misafir etmesini bilirdi. 

Diyorum ya size, bir yanımda havyan sevgisi, bir yanımda insan sevgisi, yaşayarak görerek büyüdük.

Bakın burası önemli okuyarak öğrenmedik, yaşayarak, bizzat görerek, iliklerimize kadar hissederek, sevgi, hoş görü ve merhametle aşılanarak büyüdük biz.

Sanırım bu yüzden biraz insan olabildik, belki bu yüzden insan doğduk, az da olsa insan kalabildik. Allahın rahmeti üzerinde olsun dedem. Mekanın cennet olsun Mustafa dedem. Kim bilir, bu dünyadan bir kadir gecesi göçüp gitmen de bu yüzdendi. 

İşte bu gece filmi izlerken iki çiftçi dedemin öğrettikleri, bize kattıkları geldi aklıma. Yazmadan edemezdim, yazmadan yatamazdım, bu iki koca yürekli insanı anmadan olmazdı. Hem filmin ruhuna ters düşerdi bu insafsızlığım. 

İşte böyle dostlar. Ne zaman bir Çağın Irmak filmi izlesem döner giderim en mutlu olduğum yere. Çocukluğum diyorum, harikulade doğa içerisinde, Balkan eteklerinde bir köyde, koca yürekli insanlar arasında büyümüş olmanın kazanımlarıdır hep bu değerli anılar.

Hep diyorum çocuk yapacaksanız hayvanların çiçek böceklerin birde iyi yürekli, güzel bakan hamuruna mayası eksik konmamış insanların arasında yapın. 

Nerede bu zamanda öyle yer böyle insanlar demeyin be ya. 

Var ben biliyorum, köylere gidin, halkın efendileri arasında büyütün uşaklarınızı. Sonra bakın bakalım dünyada yaşanır mı yaşanmaz mı!

Elbette bu dediklerimi yapabilmek için bir karar vermek gerekiyor.

Zor bir karar gibi görünüyor ya. Aslında değil.

Tek yapacağınız şey sadece aklınıza danışmak olmamalı, göğüsünüzde taşıdığınız mangal gibi yürek var, ona başvurmalı, kalbin atışına ayak uydurmalı, sesine ses ve kulak olmalı.

Doğru kararlar tek bir veriye ve kaynağa bakılarak alınmaz.

Dünyadan gelip geçtiğimizi unutmayın. Hırsınızı cüzdanınıza kurban edip ziyan etmeyin. Hırsınızı bir akıl biraz duygu katarak olgunlaştırın.

Çocuklarınızı sevgi ve mutlulukla büyütmek istiyorsanız bu şehirde de olur ama şirin bir köyde bambaşka olur. 

Geç kalmadınız, sadece karar verin.

Kararlı olun.

Cevat ÇIRAK.

YouTube’da “BULGARİSTAN GÖÇMENİ TÜRKLER | CEVAT ÇIRAK(YAZAR) | BG’DEN GÖÇ VE GÖÇMENLİK KONUSUNDA RÖPORTAJ” videosunu izleyin

YouTube’da “Eski Cuma Muratlar Köyü с. Буйново Окр. Търговище” videosunu izleyin

https://www.youtube.com/channel/UCI2ppSwc–u45ahtaj_C3sQ