Memleketim ve Şehrim

img-20180605-wa0017

 

Memleketim ve Şehrim

Deli Ormanlıyım ben

Balkanlardan

Eski Balkan Derler

Koca Balkan Derler

Biz bizim Balkan deriz

Eteklerinde büyüdük

Meralarında

Çelik çomak oynadık

Mandalarla Malaklarla

Göllerinde derelerinde yüzdük

Yalnız değildik

Ördekler de kazlarda bize eşlik etti

Kurbağaları  saymıyorum

Onları çok yorduk

Siz bilir misiniz ?

Kuzuları anneleri koca sürü içerisinde nasıl bulur

Kuzular mı annelerini anneler mı kuzuları tanır

Muhteşem bir andır o canların buluşması

Biz o çocukluk günlerini hiç unutamıyoruz

Ne zaman bir araya gelsek canlanır anılarımız

Koydeki bir ağacın gölgesinde

Kaldığımız yerden başlar anılar üzerine sohbetler

Memleket bu nasıl unutulur

Kolay mı unutmak, yok olup gitmek.

Nasıl kıyarız çocukluğumuza, yaşadıklarımıza

Özlüyoruz işte elimizde degil.

Yahu dedik ya,

Biz oralıyız

Deli Ormanlıyız

Eski Balkanlıyız

Koca Balkan da derler

Koca Yusufun, Kurtderelinin oralıyız

Hey gözünü sevdiğim toprağım

Canım ciğerim herşeyim alın yazım

Memleketim

Bitmez sevdam, hasretim, anılarım hiç bitmez

Ben gurbetteyim, gurbet benim içimde.

Derin iyileşmez yaram, çıkmaz sokağım,

Memleketim, Memleketim, Memleketim.

 

psx_20180916_222102

Benim Şehrim

Istanbul

Vapurlara eşlik eden martıları

Ilık esen lodosu poyrazı

İnce belli çay bardaklarında içilen

Vazgeçilmezi,

Dumanlı demli çayın tadı.

Susamlı gevrek simidi

Buram buram aşk kokan sokakları

Sürekli acelesi olup

Bir yerlere

Yetişmeye çalışan insanları

Yük taşıyan hamalları

Levanda kokan hamamları

Mis gibi

Türk Kahvesi kokan dükkanları

Nasıl anlatsam bilmem ki

İşte oradır benim şehrim

Başın ağırdı mesela

Çık Bakırköyden sahil yoluna

Aç arabanda pencereni

Martıların balık avını dalgalarla cümbüşünü seyret

Susam kokusunu yüreğinde hisset

Bırak kendini boğazın sularına

İlaç doktor para etmez ağırına

Ilık rüzgarlar boğazda raks ederken

Ne gam ne keder, ne dert ne elem

Ne gurbet acısı ne aşk acısı vız gelir bana

Dedim ya ben Istanbulluyum

Ben buram buram tarih kokan

Şehirlerin şehrindenim

Istanbuldan, gerdandan, boğazdan

Ikı kıtanın şehrinden,

İster Avrupadan ister Asyadan

İstanbuldan, İstanbul, İstanbuldan.

Ne memleketimden vazgeçerim

Ne koca güzel,  şehrimden.

Cevat ÇIRAK

17.09.1965

Galata İstanbul

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Şu Bulgar’lara Bak…

 

Hazırlıklarımız tamamlanmıştı

Anavatan yolları bizi bekliyordu

Yıllardır hayalini kurduğumuz

Adı anıldığında kalbimizin pırpır ettiği

Türkiye’mize kavuşacağımız saatler yakındı.

Tren sınırdan geçerken büyük ve kalın bir kitabın

sahifeleri adeta kapanıyor, 500 yıllık bir tarih mazi oluyordu.

Osmanlı kuzey akıncıları olan bizlerin ataları, dedeleri,
1354 yılında Çanakkale Gelibolu Üzerinden girdiğimiz Balkanlara

1978 yılının Eylül Ayının 18 günü veda ediyorduk.

Sultan 1 Murad Döneminde Edirnenin fethedilmesinden sonra

Osmanlının Başkenti olan Edirne şehrine heyecanlı

bir yolculuktan sonra nihayet ulaşmıştık.

Serhat şehir Edirne’de 1 gün devlet misafirhanesinde misafir edildik.

Çoçuktum, 13 yaşındaydım, masal gibi günlerden geçiyordum.

Hayatımıda ilk kez bir tabak içerisinde bizlere yemek olarak

sunulan küçük küçük yeşil küçük balık pullarına benzeyen,

bir yemek verdiler, sonradan alıştık, adı mercimekmiş,

soframızdan hiç eksik olmayan bu yemeyi menümüze kattık.

Bir gün sonra eşyalarımız bir kamyona sığdırıldı, yola çıktık.

Padişahlar şehri İstanbul tabelasını geçtiğimizde anladık büyüklüğünü.

Ne kadar küçük bir yerde yaşıyormuşum dedim kendi kendime, korkmuştum.

Beşyüz Evler semtindeki bizim için tutulan kiralık yeni evimize ulaşmıştık.

Dedem, annem, babam, kardeşim ve ben bir de daha önce

Türkiyeye göç etmiş bir kaç akrabamızla hemen eşyalarımızı taşıdık.

Henüz yerleşmedik, her şey çok hızlı gelişiyordu.

Ülkemizi, köyümüzü, hayallerimizi, umutlarımızı, malımızı mülkümüzü

kısacası bugüne kadar biriktirdiklerimizi, mezarlarında bıraktığımız

öksüz kalan cenazelerimizi, boynu bükük terketmek zorunda kalıp
anavatana göç etmiştik.

Nerden bilecektik bu kadar zor olacağını, hiç tahmin etmediğimiz,

hayal edemediğimiz maceralar yaşadık ,ki bizim hiç alışık olmadığımız

bilmediğimiz, akıl edemediğimiz şeylerdi bunlar.

Artık Deliorman eteklerindeki köyümüzde değildik,

Bulgaristan bizim memleketimiz değildi, muhacirdik artık.

Eski Cuma günleri yerine İstanbul Türkiye günleri başlamıştı.

Topu topu üç kısa güne beşyüz yıllık bir geçmişi sığıdırmış,

yeni bir hayata, dünyaya, düzene, kültüre merhaba demiştik.

Hayat tüm güzellik ve çirkinlikleri ile akıp gitmekten vazgeçmiyordu.

Yeni evimizdeki ikinci günümüzde akşam saatlerinde,

evin ekmek alma sorumluluğu bende olduğundan dolayı,

yeni yuvamızın bulunduğu mahallemizdeki bakkala ekmek almaya geldim.

3 gün önce köyümüzdeki magazinden ekmek alan ben, bugün, ilk kez,

ekmeğimizi bakkal dükkanından alacaktım. Bakkala girdim;

-üç ekmek dedim (istedim)

bakkal sahibi önce parayı aldı sonra üstünü çevirdi, saymadan cebime koydum.

bana ekmeğin fiyatını söylemişlerdi ama ben yine de

para üstü ne verirse ona razı olacaktım çünkü yolda öyle karar vermiştim.

Yanımda getirdiğim file şeklindeki torbamı verecektim ki,

bakkal ekmekleri dolabın içinden alıp bir naylon poşete koyup bana uzatıvermişti.

Sevinmiştim ama belli etmedim,

ne güzel artık yanımda torba taşımayacağım dedim içimden.

Bizim köyde herkes torbasını yanından getirmek zorundaydı, magazin bedava poşet vermezdi.

Arkamı döndüm, kapıdan çıkarken bakkal sahibinin, yanındaki arkadaşına;

”Yahu bu Bulgarlar ne akıllı insanlar daha dün geldiler bugün Türkçe konuşuyorlar”

dediğini duymak zorunda kaldım.

Evle bakkal arasındaki beşyüz bilemedin altıyüz metre mesafe
bana kocaman bir asır gibi geldi,

Ne demekti, Şü Bulgarlar?

Ne demekti bir günde Türkçe öğrendiler?

Bu insanlar neden bize böyle davranıyorlardı?

Neden bizi dışlıyorlar, ötekileştiriyorlardı?

Sorular sorular kafamda gidip geliyordu.

Hiç mi tarih bilmiyorlardı?

Bu kadar cahil olmalarını kabul edemiyordum.

Bulgar olsaydık neden Bulgaristanı bırakıp Türkiyeye gelelim ki diyordum, neden?

Yoksa ailem bana ve kardeşime bazı şeyleri doğru anlatmıyor muydu,
biz Türk değil miydik gerçekten.

Evimle bakkal dükkanı arasındaki beş dakikalık mesafede

o kadar çok şey geçirdim ki kafamdan, darmadağın olmuş bir çocuktum artık ben.

Ondokuzuncu yüzyılın başına kadar aynı devletin vatandaşı, insanı olan

bakkal ile ben, şimdi ne olmuştu da ayrışmıştık.

Bizim Balkanlardaki yüzyıllık Türklük, ana dil, din mücadelemiz,

nasıl bilinmez, görmezden gelinirdi ?

Yüzyıllık kimlik dil, din mücadele tarihimizde kaybolan,
sürülen, öldürülen aydınlarımız
neden yok edilmeye, önemli görevlerden alıkonularak hapislerde
çürütülmüşlerdi.

Balkanlardan ana vatana yapılan göçler sırasında ölen iki buçuk milyon
Türk’ün ruhunu sızlatacak böylesine bir bilinçsizlik, cahillik nasıl kabul edilebilirdi?

Bu sorular yumağını uzun yıllar hiç kafamdan silip atamamıştım.

Artık ben ne geldiğim ülkeye ait hissediyordum, nede bulunduğum yeni ülkeye.

Hani bir şeylerin senden eksildiğini bilirsin için acır ya hani,

sen, buna rağmen, yaşama tutunmak zorundasındır, ve tutunursunda bir şekilde,

öyle bir şey işte bu muhacirlik.

Atalarımız boş yere dememişler demekki:

” Muhacirlik Ateşten bir gömlek giymektir” diye.

Bu huzursuzluk, mutsuz eden karışık duygularım bir kaç yılıma mal oldu.

Lise yıllarıma kadar süregelen bu travmalarım okuma öğrenme sevdam sayesinde bir nebze olsun hafiflemişti.

Okumayı hiç bırakmadığım iyi oldu,

yıllar sonra travmalar yaşamış çocuk ruhuma su serpen şu sözleri okuyacaktım.

”Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani “Düşmanla sonuna kadar dövüşenler”. Çekilen ordunun ri’cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.”

M. Kemal ATATÜRK 17.01.1931

Neden sonra öğrendim ki bana Bulgar diyen bakkalın sahibi de zaten Türk değilmiş.

Analadım ki bizi anlamaları tanımaları kabul etmeleri zaman alacak, bizim de kendimizi yeniden toparlamamız, bu şoklardan arınmamız zaman alacaktı, Ben yıllar sonra, büyüdükten sonra yani Bulgaristan Türkü olmaktan büyük onur ve gurur duydum, kendimle iftihar ettim. Biz kuzey akıncılarının torunlarıyız, çalışkanız, diz çökmeyiz, zorluklar bizi yıldıramaz, ekip biçmeyi de biliriz, söküp takmayı da beceririz çok şükür.

Hiçbir zaman ana yurdumuzda da ata yurdumuzda da devletimize yük olmayız,
Atamız Atatürkün bizi taraf ettiği gibi, kendimizi feda eder, ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenleriz biz. Biz Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıyız.

Yıllar geçti, çalıştım, çalıştık, çalışıyoruz, şükürler olsun yolumuz iyilik, güzellik, aydınlıktır bizim, durmak yok yola devam.

Ne diyor Büyük önderimiz;

”Ne Mutlu Türküm diyene”

Cevat ÇIRAK

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

26.02.2016

 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı
Eski Cuma, Muratlar Köyü, Buynovo, Targovishte, hikaye, Bulgaristan,, Fakirlik, aile, akardeon, ateşten gömlek, muhacirlik, çocukluk,, Genel, muhacirlik, göçmenlik,, Yaşadım diyebilmek için. içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

AKARDEON’UM ANILARIM

AKARDEON

Merhaba dostlarım ve okumayı seven arkadaşlarım. Bugün  yeni yılın ikinci günü, ilk ayı yani Ocak ayındayız. Hava mis gibi, güneş her zanki gibi cömert ve karşılıksız ışık ve sevgiyle içimizi ısıtıyor, ne güzel bir gün. Ben önümüzdeki hafta sınavlarım olduğu için , ders çalışma planları yaparken  nedense bu mevsimde mis gibi havayı ve penceremden bana gülümseyen güneşi görünce bıraktım, ders kitabımı oturduğum koltuğumun üzerine usulca koyarak çalışmayı öteledim. Neden bilmiyorum ama, çocukluğumun kırık buruk hatıraları canlanıverdi yüreğimde, ruhumu bir hüzün kapladı, duraksadım ve anılarda gezintiye çıkıtım tarifsiz.

Tam 40 yıl önceydi, yıl 1978, aylardan 18 Eylül,  ailem üzerine ateşten bir gömlek giymiş, varını yoğunu arkasında bırakmış ve anavatan hasreti ile çıkmış belirsiz dertli sıkıntılı bir yola koyulmuştu. Türkiyeye göç ediyorduk, Bulgaristanın Deli Orman bölgesinde bulunan Eski Cuma kasabasının Muratlar köyünden yeni yaptığımız ve içinde sadece beş ay oturduğumuz  evimizi  bedelenin üçte birine satarak bizi Edirneye götürecek trene binmek için Şeytancık kasabasına doğru yoldayız. Zorlu, sıkıntılı dönüşü olmayan , maceralı unutulmaz  bir yolculuktan sonra önce Edirne ve daha sonra Istanbula sağsalim ulaşıyoruz. Akrabalarımızın bizi karşılamasından sonra Gaziosmanpaşa Beşyüzler semtindeki kiralık evimize ulaşıyoruz. İki günde 13 yaşındaki bir çocuğun ruhunun kaldırmayacağı aksiyonla nasıl çarpışmış  baş etmişim tarif edemem size, hala 40 yıl geçmesine rağmen anlayamıyorum. Şimdi biraz hızlanalım, ilk gün evimize yerleşiyoruz, ikinci gün tüm aile fertlerine kardeşim ve yaşlı dedem hariç iş aramaya koyuluyoruz.  Annem Bayrampaşada bir tekstil atölyesinde, Babam çok uzak bir  yermiş İstanbul dışında  Kumburgaz’da bir çiftlikte ve bende oturduğumuz mahallede küçük bir terlik üreten atölyede işe başlıyoruz.  Şimdi diyeceksiniz ki okul işi ne oldu,  okul işi bir gün sonraya kaldı, önce iş konusu  halledildi, ertesi gün mahallemizdeki orta okula kaydım yapıldı. Bulgaristanda altıncı sınıfı bitirmişim 7 sınıfa Türkiyede devam edeceğim. İki okulum arasında 600 km mesafe olmasına rağmen, ülke farklı, dil, farklı, kültür bambaşka bir farklı, tepetaklak olmuşum da ağlayanım yok. Kader bizi kervanına katmış sürüklüyor bir yerlere ama nereye bilen yok. Öyle karışmış ki çocuk kafam, köyümde ki okulda 19 kişilik çok modern sınıflarda eğitim görürken bugün istanbulun Gaziosmanpaşa semtindeki 84 kişilik sınıfındayım. Sabah işe gidiyorum öğlenci olduğum için akşama kadar okula, bu arada akşam da ders çalışmak için zamanımız yok,  eve iş alıyoruz terliklerin ökçelerine deri kaplıyoruz, ek gelir elde etmeye çalışıyoruz. Neden böyle yoğun çalışıyoruz çünkü biz alışık değiliz kirada oturmaya, bir an önce arsa almalıyız ve kendi evimizi inşa etme telaşındayız.  Sadece çalışarak birikecek paraya bu işler olur mu olmaz elbet. Bulgaristan’dan yanımızda getirebildiğimiz ve satılabilecek durumda ne varsa  hafta sonları yakın semt pazarlarında bazen babam, bazen annemle ve bazende ben tek başıma pazarda küçük bir tezgah açarak, şahsi eşyalarımızı satmaya çalışıyoruz. Yazarken bile zorlanıyor insan, ne dertli fırtınalı günlermiş, nasıl katlanmışım, nasıl sakin kalabilmişim, düşünüyorumda hala işin içerisinden çıkamıyorum. Hiç unutamadığım o kadar çok anım varki hangi biri anlatsam. En ağırıma gidenlerden  bir tanesi neydi biliyor musunuz. Kış bitti diyerekten yatarken üzerimize örttüğümüz yüzde yün battaniyelerimiz vardı, onları bana sattırdılar, sonra uzun orta kısa dalga yayın yapan evimizin neşesi bir radyomuz vardı onu da Topkapı pazarında yine ben sattım, ama eve dönerken minibüste gözyaşlarımı içime akıttım, içim parçalandı. Neyse bu bölümde çok kalmayalım, biz yaklaşık bir yıl sonra bir miktar peşin para ve kalanı senetle olmak üzere arsamızı aldık. Nasıl mutluyuz evde bayram havası esiyor, dedem, babam, annem, ben ve kardeşim yer sofrasına oturmuşuz akşam yemeğindeyiz,  Her akşam yediklerimiz nerdeyse hiç değişmediği için belli tarhana çorbası,  turşu, soğan ekmek ve su. Yinede şikayet edemem çok şukur karnımız doymaktaydı,  güzel günlerdi özlüyor insan.  Arsa aldık sevinçliyiz dediysem de , öyle anlatılacak kadar büyük bir yer değildi arsa, toplam 148 metrekare bir yerdi, ama Türkiyede ilk sahip olduğumuz şeydi, fakat gerçekten bizim miydi değilmiydi ondan bile daha emin değildik, çünkü biz hala muhacir kağıdı ile oturuyorduk  anavatanımızda, misafirdik yani. Yarın birileri çıksa hadi gidin dese bizim dediğimiz toprakta , Bulgaristanda bıraktığımız topraklarımız gibi elimizden alınabilir el konulabilirdi. Ama olsun biz arsayı aldığımız gece çok umutlu ve mutluyduk, ilk kez o sofrada iyi ki böyle güzel sıcak yüreklerden oluşan bir ailem var, ne mutlu bize dediğim günlerdi o günler. Bazen düşünüyorum da nasıl katlanmışım nasıl sabır gösterip dayanmışım, hiç kolay değildi, ama ailemizin manevi gücü ve sevgisi ile şu an bile katlanamayacağım işlere imza atmışız, şükürler olsun. Neyse hayat devam ediyor, yaklaşık 6 ay sonraya denk gelen bir tarihte biz evimizin temelini attık ve inşaata başlamış olduk.  Kaynak yetersizliği yüzünden belki biraz ağır ilerliyordu ama her geçen gün taş üstüne taş koyuyorduk. Benim yüküm armıştı, sabahları daha erken kalkarak önce 7 km uzaktaki inşaata gider 8 adet 200 LT kapasiteleri olan inşaat suyu varillerini iki kova ile  500 metre mesafedeki bir komsunun su kuyusundan elle taşırarak dolduruyordum. Dolduruyordum derken yazmak kolay da siz bir de bana sorun, 15 yaşıma merdiven dayamışım,  yüküm belki iki belki beş katı ağır, lakin umut bizi ayakta tutmaya devam ediyor. O yıllar yani 1980 yıllar, zor yıllar Türkiye için, herşey kara borsa, enflasyon üç sıfırlı rakamlar ile anılıyor, akşam yatıyor sabah kalkıyorsun her şeyin fiyatını zamlanmış buluyorsun. Birşeyi almak için kuyruklar var saatlerce sıra bekliyorsun sana sıra gelene kadar mesela tüp kalırsa alıyorsun, kalmadıysa çaresiz boş tüp ile evine dönüyorsun. Boş tüple eve dönmek ne demek günümüzün gençeleri bilemez, o yüzden bu konular ayrıca ele alınıp yazılması gereken konular, üzerinde çok durmayayım, çünkü anlayamazsınız.  Efendim gelelim zurnanın son deliğine, evimiz artık hasırını atma aşamasında, yani evin üstünü betonla kapama aşamasına gelmiş bulunmaktayız, kalıp çakılmış, elektrik ve su ve atık gideri boruları döşenmeye başlanmış demirlerin montajı yapılıyor, ve usta sürekli babamdan çimentonun ne zaman geleceğini  soruyor. Dedim ya size o yıllar enteresan yıllar, zor yıllar, sıkıntılı yıllar diye,  ve beklenen korktuğumuz şey oluyor. Parası ödediğimiz çimento fabrikası grev kararı alıyor, bizim inşaat için sipariş ettiğimiz çimentolar kara borsaya düşüyor,  sadece bir günde birim fiyatlarına  hatırı sayılır oranda zam geliyor. Buraya kadar bir şekilde inşaatı getirmişiz fakat bu zam bizim tüm planlarımızı tepe taklak ederek bizim tüm heyecanımızı alıyor ve yerine verdiği şey üzüntü üzüntü ve yine üzüntü. Eş dostan borç isteyecek durum hiç yok zaten, o yolların hepsi denenmiş ve tüketilmiş. Çimento kara borsa olduğu için senet sepet kabul edilmiyor, tek çare var oda nakit para bulunmamsı gerekiyor. Ama nerden ve  nasıl bulunacak ? İhtiyacımız olan para da öyle çok büyük bir para değil aslında, zaten parasını ödemişiz de grevden dolayı oluşan ekstra farkını bulmamız gerekiyor. Sayılı günler hızla ilerliyor, herkes ,nerden bulunacaksa, bu parayı bulacağız endişe ve düşüncesinde, sürekli bu konuyu konuşuyor. Kolay değil öyle mal mülk sahibi olmak, önce bir feleğin çemberinden geçmeniz gerekiyor. Hiç ama hiç unutmuyorum, Cumartesi günüydü, okuldan gelmiş evimizin balkonunda akordeon sırtımda birşeyler mırıldanmaya çalışıyordum. Daha öğle saatleriydi, evde benden başka kimse yoktu, ben de babam evde olmadığından dolayı rahattım, kendi halimde eğleniyor bir şarkının notalarını bulmaya çalışıyordum. Hava yaz havası, ılık bir rüzgar,  beni  kucaklamaya çalışan fakat balkonun duvarından dolayı bir türlü başaramayan sapsarı bir güneş,  tam bir keyif havasındayım yani. Tüm koşullar çok uygun olunca, notalarda bir neşeli, sanki bir gösteride performans sergileyen sanatçıya yardım edercesine usturuplu ve disiplinli sesler çıkartarak şov yapıyor edasındalar. Önce ihtimal vermedim, lakin ikinci kez balkona girilen kapının açılış sesini duyunca dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Aman Allahım dedim babam gelmiş, ama neden erken gelmiş demek geçti içimden. Olanca gür ve öfkeli sesiyle bana bağırmaya başladı.  Sen burda ne yapıyorsun, biz çaresizlikten nelerle uğraşıyoruz sen burda keyif yapıyorsun, başka zaman bulamadında bugünü mü buldun. Bir süre sonra sanırım söylediklerini duymamaya başladım.  Galiba hissettim biliyor musunuz, kötü bir şey olacak gerçekten hissettim. Böyle içim cız etti, sanki içimden birşeyler koptu.  Tüm bu yaşananlar anlık gelişen plansız programsız olaylardı, sanırım bu yüzden travma gibi ağır geldi.  Al akordeonu, kılıfına koy, git Cumartesi pazarına ve onu sat yoksa ev yarım kalacak, evet evet, bu ses babamın sesiydi, zaten başka da bir ses olamazdı, sadece ikimiz oradaydık.  Sadece kısık bir sesle tamam diyebildim. gerisini hiç sormayın hatırlamıyorum. Hiç ihtimal vermediğim şey başıma geldi. Babam en sevdiğimi elimden alıyordu, inanılır gibi değil ama bu bir gerçekti. Fakirlik yoksulluk karşısında çaresiz, kimsesiz hissetiğiniz  oldu hiç bilmiyorum, öyle acı bir duygu ki anlatmaya kelimeler, cümleler satırlar yeterli gelmez. Evden çıkmam pazar yerine ulaşmam saniyeler değil, sanki saliseler içerisinde cereyan etti. Hani derler ya kul sıkışmadan hızır yetişmezmiş diye, gerçekten bu söz damıtılmış denenmiş bir söz . Benim huzur sesli, kırmızı renkli, siyah kayışları ve kocaman valiz çanta kılıfı olan Akardeon’um artık benim değildi, Yeni sahibi benim yaşlarımda bir kız çocuğu karşımda duruyor, mutluluktan parlayan gözleri ile sıkıca babasının elini tuttu, keyfi çok yerinde olarak hadi gidelim baba çok merak ediyorum çalabilecek miyim dedi. Babası en sevdiğimi elimden aldı kayışından tutarak sırtına astı, hafifçe bir sallandı, valiz tam olarak sırtında oturunca gülen yüzlü mutlu kızının elinden tuttu ve pazarın içerisinde kayboldu. Evin tamamlanması için gereken para biraz fazlası ile tedarik edilmiş ev tamamlanmıştı. Küçük mü yada erken yaşta  yetişkin  olmuş  bir çocuğun hayalleri, umutları, mutlulukları bıçak gibi kesilmiş belirsiz bir bahara bırakılmıştı.  Her şeye rağmen hayat devam ediyordu, bu çekilen acılar gelecek güzel keyifli günlerin bedeliydi, ve öyle de oldu. Hiçbir şey için geç değildir, çok yakında emekli olmuş fakat çocukluğunu doya doya yaşayamamış  bu çocuğun yeni bir akardeonu olacak, ve o çocuk kaldığı yerden çocukluğuna devam edecek.  Hiç kimseden hiçbirşeyden şikayet etmeden, hep şükür ederek mutlu edecek ve mutlu olacak. Mutluluk onun da hakkı.

 

Cevat ÇIRAK

02.01.2018

 

Çocuk Sevgi, Fakirlik, aile, akardeon, ateşten gömlek, muhacirlik, çocukluk,, Genel, Yaşadım diyebilmek için. içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Oy Hakkı Kutsaldır

 

Sürekli gittiğim kafede ben de şahit oluyorum bazen. Siyasetten futbola kadar her konuda fikir üreten, vır vır konuşan arkadaşlar görüyorum, dinliyorum tahammül etmeye çalışıyorum. Sohbetlerine dahil oluyorum bazen, bazı fikirlerinin aslında dayanaksız ve kaynaksız olduğunu belge ve kanıtlarımla ortaya koyduğumda, süratlarının nasıl ekşidiğini nasıl da, nerde çıktı bu adam ?gibi bakışlara maruz kalıyorum. Zamanla bu arkadaşlarla aramız bozuluyor ve ilişkimiz başlamadan bitiveriyor. Hatta belli bir zaman sonra arkamdan düşmanca dedikodular duymaya başlıyorum. Kimdir bu arkadaşlar , neden böyle konuşuyorlar, nasıl bu kadar bilgiçlik taslayabiliyorlar diye küçük bir analize koyulduğumuzda ortaya çıkan sonuçlar çok şaşırtıcı olabiliyor. Evet, gerçekten aslında ne kadar sığ bir bilgiyle ahmak kestiklerine inanamıyorum. Bu arkadaşların ortak özellikleri nelerdir diye merak ediyorsununuz değil mi?
Hadi bir göz atalım;
— Sandık yüzü görmemiş insanlar olduklarını görüyorsunuz. Mesala bir partiyi hararetle savunan arkadaşın laf arasında ağızından ben hiç oy kullanmadım itirafını duyabilirisiniz. Örneğin benim müdavimi olduğum kafede abim yaşında bir arkadaş çift ülke vatandaşı olduğu halde her iki ülkede oy kullanmadığını kendi ağızından itiraf etmişti. Am nedense bu çok bilmişliklerine engel konduramıyorlar.
— Bir başka özellikleri bu çok bilen arkadaşların aslında hiç kitap okumadıklarını öğreniyorsunuz, neden okumadıklarını sorduklarında hayat tecrubelerinin onlara yeterli olduğunu savunmaktan geri kalmıyorlar. Oysa bilgi sahibi olmadan söz sahibi olunamayacağını bilmiyorlar. Okusalar daha neler öğrencekler ama gerek duymuyorlar, doğuştan filozof doğuluyor mu ? Okuduğum kadarıyla doğuştan filozof olunmuyor okumadım, duymadım.
— Diğer bir özellikleri de bu arkadaşlar hangi işlere soyunsalar başarılı olamıyorlar. Başarısızlıklarının nedenini sorduğunuzda size onlarca bahane sayabilirler, nedense kendi hatalarından yanlışlarından hiç bahsetmezler, onlar sütten çıkmış ak kaşıktırlar her zaman. Oysa aynaya baksalar ana başarısızlık nedenin ne ve kim olduğunu öğrenme şansları olacak ama bu haklarını kullanmıyorlar.
Bu arkadaşların yukarıda saydıklarımdan daha fazla ortak özellikleri olduğunu biliyorum ve yazabilirim ama sanırım bu kadarı yeterli olacaktır.
Gelelim asıl konuya, düşünmek, düşündüklerimizi konuşmak, tartışmak bunlar doğruyu gerçeği bulmak ve görmek adına gerekli ve olması gereken durumlar, lakin, hangi yöne oy kullanacağımıza karar verdiysek, oy kullanarak bunu kararımızı tescil ettirerek, geçerli kılıyoruz. Uzun tartışma ve araştırmalar sonucunda karar aşamasına gelmediysek artık karar vermek için önümüzde 1 hafta süremiz daha var, lütfen iyi değirlendirelim. Oy hakkımızı kullanmak topraklarımızın ve vatanımızın yaşamasına ve devamına ortak olmak demektir. Lütfen katılımı arttıralım , oyumuzu çöpe atmayalım, ülkemizin geleceği için oyumu kullanalım, değerli kılalım, vatanımızı ve millerimizi yüceltelim. Topraklarımıza sahip çıkalım başka vatanımız yok . Oy hakkı bu yüzden kutsaldır, sorumlu davranalım örnek olalım.

Saygılarımla

Cevat ÇIRAK
Pazar 09.04.2017

Genel içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

10 Kasım Sabahı

10 Kasım Sabahı

Her zamanki saatinden erken kalktı

Özel günlerde kullandığı başörtüşü başındaydı

Hepimizden önce hazırlanmış

Salonda bizi bekliyordu

Saatler sabah sekizi biraz geçiyordu

Ayakkabılarını giydi, bastonunu eline aldı

Ayakkabılarına kontrol etti, çamur toz varmı diye özenle bakti

Bismillah dedi

Evden çıktık

Tören alanına vardığımızda

Çok iyi oldu dedi

Bize dönerek

Sağ olun Allah razı olsun dedi

Yüzündeki gurur

Otoparktaki görevlilerden başlayarak

Herkesi etkilemiş olmalı ki,

Tören alanına kadar arabayla girmemize izin verildi

Tören başlamadan program sunuldu

Saat dokuzu dort geciyordu

Kızına döndü

Başörtum düzgün mu, düzelt dedi,

Sağ eliyle şöyle bir dokunarak başını kontrol etti

Tören alanından 2 dakika saygı duruşu anonsu yankılandı

Oturduğu yerden bastonunu görmezden gelerek

Bir hamlede ayaklandı

2 dakikalik saygı duruşuna hazırdı

Etrafındaki yakin mekteplerden gelen genc talebelerde hazırlandı

Gözleri parlıyordu, başı dimdik geleceğe umutla bakıyordu

O bir Cumhuriyet kadınıydı

Istiklal marşı başlayınca

Kollarını omuz hizasından yeniden kontrol etti, düzelti

Daha bir dik durmak için duruşunu tazeledi

Marşımız bitince hemen oturmadı

Şiirleri konuşmaları

Ayakta dinledi

Tören bitti bekledi

Tören alanındakiler fotoğraf cektiriyordu

Oturduğu yerde bekledi,

Sonra anıtın önunde fotoğraf için yerinden kalkti

Poz verirken gözlerinden mutluluk okunuyordu

Dönuş icin

Arabaya oturduğunda çok şükür dedi

Vazifemizi yerine getirdik

Bize döndü tekrar tekrar

Allah razı olsun dedi

Şükür etti

Balkan göçmenleri

Vatan hasretini, Anayurt kıymetini

Çok derin yaşamış çilesini çekmiş insanlardır

Atatürkün kıymetini en iyi bilenlerdir.

Ateşten gömlek giyenlerdir.

Kayinvalidem olur kendisi

1939 dogumlu 80 yaşında bir ulu çınar

Atasına saygı görevini yerine getirmişti

Babası Makedonya göçmeni

Anası Romanya muhaciri bir ailenin kiziydi

Çorlulu bir Balkan kadını

Cumhuriyet annesi,

Istabul sevdalısı

Onyedi yasindan bu yana

Beykoz Kanlicalı

Kimbilir bizim bilmediğimiz anlayamadığımız

Neler eler görmüş, geçirmiş, yaşamıştı

Neden bukadar Atatürk hayranıydı?

Huzurluydu,

Onurlu ve haysiyetliydi

Sanki savaş kazanmış ordunun

Kahraman askeri gibi sevinçli mutluydu

Gurula evine dönüyordu.

Cevat Çirak

10.11.2018 saat 9.05

Bahçeşehir Gölet Anıt Alanı

,

Reklamlar
Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Çocuk Tren ve Hayalleri

Çocuk Tren ve Hayalleri
Çorlu trenine ilk kez binen çocuk
Yanina hayallerini ve umutlarını da almıştı
Geriye sadece çok sevdiği ailesi anne babası kalmıştı
Tren haraket ettiğinde
Çocuk mutluluktan uçmustu
Ailesi tren gardan ayrılırken
çocuğun arkasından bakakalmıştı.
Tren çok gidemedi
Çocuk doya doya sevinemedi
Kaderi mi suçluydi bilemedi
Hayallerini yaşamasına
Birileri Musade etmedi
Çocuk sevincine doyamadan gitti
Hayalleri çocugun gitmesiyle bitti
Umutlar devrilen vagonlarla yitti
Ailesi bir daha asla
Çocuğun yarim kalan umutlarını yeşertemedi

Genel, şiir içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

YALNIZLIĞIM.

Sabaha karşı ben

Sarılır sarmalanir üşürüm.

Yatağımda bir sağa bir sola dönerim.

Sabaha karşı ben

Dilim dilim Parçalara ayrılır

Dertten kederden sıyrılır,

yanlızlığima döner yenilenirim.

Yalnızlık insana mahsus bilirim.

İnsansız kalmaktan irkilirim

Vermeden alınmaz onuda bilirim

Sayarim severim sevilirim.

Her mevsim güzeldir bilirim

Ama ben kendi mevsimimde

Yalnızligima seyahati severim

Bir gider bir gelir

Hep sarhoş olur dönerim.

Dünyaya yalnız geldim

Yalnız gideceğimi de bilirim.

Aşkların en güzelini düşlerim

Bir köşeye sığınırimda

Sevdiğimi hep yalnız beklerim.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

NAFTALANJA* 

NAFTALANJA*

Gün doğar, insan yaşar derler.

Sabah erken kalkarım.

Okul hazırlıklarımı yapar okula giderim.

Cuma günü hariç her günüm aynıdır.

Bugun haftanın son günü son dersidir.

Ders zilinin çalmasını iple çekerim.

Zil çalınca okulda büyük bir gürültü kopar.

Öğrenciler bir başka neşeli olurlar.

Bu son okul gününden olsa gerek,

Çiçekler her zamankinden güzel kokar. Güneş bir başka gülümser.

Koşar adımlarla evimin yolunu tutarım

Yolda gördüğüm her canlıya selam veririm

Mutluluk sarar her yanımı

Bilirim dedemin gözleri kapıda beni bekler.

Bilirim Bahçemdeki yeni ekilmiş meyveler sebzeler benim yolumu gözler

Sevildiğimi hisseder ben sevmeyi öğrenirim.

Dedemin adı Mehmet Alidir

Dedem beni hep kucaklar okşar sever

Sabırlıdır, ileri yaşına rağmen gayretlidir,

Toprakla arası herkesten çok iyidir.

Toprakla konuşur derleştir.

Okul kıyafetlerimi değiştirdikten sonra Mehmet Ali dedemin yanına giderim

Bahçemizin sulanması için ben acele ederim o güneşin batmasını bekler

Cevat oğlum diye başlar, saçımı okşar, yüzüme gülümser ve devam eder;

”Acele işe şeytan karışır ” bu işler aceleye gelmez diye konuşmasına devam eder, anlatırda anlatır.

Nihayet güneş batar.

Beklenen an gelmiştir.

Dedem tut bakalım hortumu, açıyorum çeşmeyi diyerek uyarır.

Önce domatesleri sulamamı ister

Domateslerin suyu bol içmeleri gerektiğini tekrar tekrar hatılatır.

Ceşme açılır açılmaz su akmaya başlar, hortumun ucu ağırlaşır,

Önce domateslerin kökleri suya kana kana kavuşur.

Yağmurdan sonra ortaya çıkan toprak kokusu vardır ya hani,

İşte o koku sarar etrafımı, gezer dolaşır bahçeyi.

Mehmet Ali dedem bahçenin bir yakasından usulca

Cevat, torunum, suyla topragın buluşmasından daha güzel ne ola ki diye sual eder .

Ben topraktan süzülen bu kokunun adını bile biliyorum dedem diye seslenirim.

Sen öğrettin ya,

Naftalanja, naftalanja, diye cevap veririm.

Bahçedeki biberler, domatesler, sebzeler ve meyveler suya kavuştukça canlanır,

Sebze bahçemiz sulandıkça güzelleşir renklenir dünyam.

Toprak kokusunu bu yüzden bir başka severim.

Toprak kokusu dedemi hatırlatır bana.

Cevat ÇIRAK

28.09.2018

https://cirakcevat.blogspot.com.

trhttps://cevatcirak.wordpress.com

 

* NAFTALANJA:  yağmurdan sonra ortaya cıkan toprak kokusu.

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ANNE OLMAK KOLAY MI

ANNE

Anne olmak annelik kolay mi?

Karnına düşersin

Dokuz ay

Türlü türlü

Işkenceler edersin

Doğarsın

Ne ağlamam biter

Ne sizanman

Okula başlarsın

Kahrını annen çeker

Askere gidersin

Yollarını anan gözler bekler.

Bir kıza tutulur seversin

Kahrını sırrını

Gene anan çeker

Evlenir yuva kurarsın

Derdini annen dinler

Çocukların olur

Annenin gözüne bakarsin.

Işte o zaman anlarsın

Annenin kıymetini

Ne zormuş çocuk büyütmek der

Annenin boynuna düşersin.

Sersem olur geçmişe dönersin

Annene cektirdiklerini düşünür

Içten içe kahrolur

öne kendine kızar söver

Sonra Anene doner

yüksek sesle

dizlerine kapanır af dilersin.

Çocuğun büyüdükçe

Daha iyi anlarsın

Cennetin neden

Analarin ayakları altında olduğunu

Anlarsın.

Anladıkça yanarsın

Yandıkça pişersin

Piştikçe insan olur

Kule dönersin.

Annen sana kızmaz

Hep sevgi ile sinirsiz bir aşka bakar da

Sen hala neler

olup bittiğini kavrayanazsin

Sudan çıkmış balığa dönersin.

Torunların olduğunda

Evlatların sana dönüp

Boynuna sarıldığında

Annene olan sevgin

Değer anlam kazanır

Anana çok cektirdiysen

Sende yaşar çekersin

Hasretle kucakladıysan

Ayağını yıkadıysan

Boynuna sarılıp

Anam diye haykırıp

Bağrına bastiysan

Annenin sevgi dolu

Goğüsüne sığinabildiysen

Sevgiyle yanaklarına

Gülücükler kondurab

Cennetliksin

Annenin gözünde cananisin

Alemin gözünde ibretliksin

Hatalar insana mahsus

Ders almak pişman olmak

Kullara mahsus

Af dilemek

Evlatlara mahsus

Affetmek kucak açmak

Cennetin kapısında

Analara annelere

Yüce yüreklere mahsus.

Cevat ÇIRAK

18.09.2018

Istanbul

Genel, şiir içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bugün Benim Doğum Günüm 

IMG-20170519-WA0003

Eylül aylarını bir başka severim

Düşünsenize,

Yağmurlu bir havada

Yatak odanda

Yağmurun tınısını dinlemek için

Penceren yarım açık

Pervaz kenarına düşen

Damlaları notalarınmış gibi sayıyorsun

Yorgun hissetmiyorsun

İçinde bir huzur, bir mutluluk

Sanki yağmurdan az biraz sonra

Hayal ettiğin gökkuşağı çıkacak

Boydan boya

Masmavi gökyüzü tualini süsleyecek

Yedi rengi ile  rengarenk boyayacak

Kırmızı ile günlük Aşklar

Turuncu ile samimiyetsiz  duygular

Sarı ile sahte sevgiler

Yeşil ile kaybolan doğa ile ormanlar

Lacivert ile hüzünlü yanlız akşamlar

Mor ile solmaya başlayanlar hayaller

Bir bir tuale işlenecek ve yeniden

Bizler büyük resme bakınca

Muhteşem bir tablo ile karşılacağız

Ve yeniden hayata dört elle sarılacağız

Büyük resim her açıdan güzel görünür

Gece gibidir, çirkin olanı saklar,

Sahte olanı gömer karanlığına

Belli etmez kötülükleri, örter çirkinlikleri

Gecenin en karınlık anı gelir irkilirsiniz

Anlarsınız sabahın aydınlığın ve güneşin

Yakın olduğunu,

İçiniz ısınır, uykuya dalarsınız

Işığın, sabahın, güneşin sevimli masallarını

Önce rüyanızda görür huzur bulursunuz,

Sabah olur yeni günün ne getireceğini bilmeden

Sabah erkenden uyanırsınız.

Her yeni gün yeni bir doğum günüdür aslında

Ben neden her yıl 16 Eylülü beklemeliyim ki

Çok saçma…

Sabah olunca

Güneş Perdenin bir köşesinden beni bulup

Bana gülümseyince,

Yaşadığıma şükürler ederim ben.

Bilirim her gün çok özel ve çok güzel

Bilirim doğanın bize cömertliğini

İçimde hissederim güneşim sıcaklığını

Yaşıyorum, sağlıklıyım, huzurluyum

Sevdiklerim Sevenlerim gelir aklıma

Yüzüme suyu vurmadan uyandığımı bu yüzden bilirim

Ve kaldığım yerden başlarım biriktirmeye

Neyim varsa veririm, neyim eksikse alırım

Fazlasını istemem, kardeşlerimi düşünürüm

Benim alışverişimde para geçmez

Ben gönlümde olanı verir,

Kalbinizde olandan verirseniz paylaşırım.

Var olun, hep olun, gülün gülümsetin

Vermeden almak nerde görülmüş.

Bugün benim doğum günün

Bugün benim dostluk günüm.

 

“Benim sana verebileceğim çok bir şey yok aslında; çay var içersen, ben var seversen, yol var gidersen.” Aşık Veysel Şatıroğlu

  

 Cevat ÇIRAK 

16.09.1965

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

 

 

Genel içinde yayınlandı | 2 Yorum