Memleketim ve Şehrim

img-20180605-wa0017

 

Memleketim ve Şehrim

Deli Ormanlıyım ben

Balkanlardan

Eski Balkan Derler

Koca Balkan Derler

Biz bizim Balkan deriz

Eteklerinde büyüdük

Meralarında

Çelik çomak oynadık

Mandalarla Malaklarla

Göllerinde derelerinde yüzdük

Yalnız değildik

Ördekler de kazlarda bize eşlik etti

Kurbağaları  saymıyorum

Onları çok yorduk

Siz bilir misiniz ?

Kuzuları anneleri koca sürü içerisinde nasıl bulur

Kuzular mı annelerini anneler mı kuzuları tanır

Muhteşem bir andır o canların buluşması

Biz o çocukluk günlerini hiç unutamıyoruz

Ne zaman bir araya gelsek canlanır anılarımız

Koydeki bir ağacın gölgesinde

Kaldığımız yerden başlar anılar üzerine sohbetler

Memleket bu nasıl unutulur

Kolay mı unutmak, yok olup gitmek.

Nasıl kıyarız çocukluğumuza, yaşadıklarımıza

Özlüyoruz işte elimizde degil.

Yahu dedik ya,

Biz oralıyız

Deli Ormanlıyız

Eski Balkanlıyız

Koca Balkan da derler

Koca Yusufun, Kurtderelinin oralıyız

Hey gözünü sevdiğim toprağım

Canım ciğerim herşeyim alın yazım

Memleketim

Bitmez sevdam, hasretim, anılarım hiç bitmez

Ben gurbetteyim, gurbet benim içimde.

Derin iyileşmez yaram, çıkmaz sokağım,

Memleketim, Memleketim, Memleketim.

 

psx_20180916_222102

Benim Şehrim

Istanbul

Vapurlara eşlik eden martıları

Ilık esen lodosu poyrazı

İnce belli çay bardaklarında içilen

Vazgeçilmezi,

Dumanlı demli çayın tadı.

Susamlı gevrek simidi

Buram buram aşk kokan sokakları

Sürekli acelesi olup

Bir yerlere

Yetişmeye çalışan insanları

Yük taşıyan hamalları

Levanda kokan hamamları

Mis gibi

Türk Kahvesi kokan dükkanları

Nasıl anlatsam bilmem ki

İşte oradır benim şehrim

Başın ağırdı mesela

Çık Bakırköyden sahil yoluna

Aç arabanda pencereni

Martıların balık avını dalgalarla cümbüşünü seyret

Susam kokusunu yüreğinde hisset

Bırak kendini boğazın sularına

İlaç doktor para etmez ağırına

Ilık rüzgarlar boğazda raks ederken

Ne gam ne keder, ne dert ne elem

Ne gurbet acısı ne aşk acısı vız gelir bana

Dedim ya ben Istanbulluyum

Ben buram buram tarih kokan

Şehirlerin şehrindenim

Istanbuldan, gerdandan, boğazdan

Ikı kıtanın şehrinden,

İster Avrupadan ister Asyadan

İstanbuldan, İstanbul, İstanbuldan.

Ne memleketimden vazgeçerim

Ne koca güzel,  şehrimden.

Cevat ÇIRAK

17.09.1965

Galata İstanbul

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Şu Bulgar’lara Bak…

 

Hazırlıklarımız tamamlanmıştı

Anavatan yolları bizi bekliyordu

Yıllardır hayalini kurduğumuz

Adı anıldığında kalbimizin pırpır ettiği

Türkiye’mize kavuşacağımız saatler yakındı.

Tren sınırdan geçerken büyük ve kalın bir kitabın

sahifeleri adeta kapanıyor, 500 yıllık bir tarih mazi oluyordu.

Osmanlı kuzey akıncıları olan bizlerin ataları, dedeleri,
1354 yılında Çanakkale Gelibolu Üzerinden girdiğimiz Balkanlara

1978 yılının Eylül Ayının 18 günü veda ediyorduk.

Sultan 1 Murad Döneminde Edirnenin fethedilmesinden sonra

Osmanlının Başkenti olan Edirne şehrine heyecanlı

bir yolculuktan sonra nihayet ulaşmıştık.

Serhat şehir Edirne’de 1 gün devlet misafirhanesinde misafir edildik.

Çoçuktum, 13 yaşındaydım, masal gibi günlerden geçiyordum.

Hayatımıda ilk kez bir tabak içerisinde bizlere yemek olarak

sunulan küçük küçük yeşil küçük balık pullarına benzeyen,

bir yemek verdiler, sonradan alıştık, adı mercimekmiş,

soframızdan hiç eksik olmayan bu yemeyi menümüze kattık.

Bir gün sonra eşyalarımız bir kamyona sığdırıldı, yola çıktık.

Padişahlar şehri İstanbul tabelasını geçtiğimizde anladık büyüklüğünü.

Ne kadar küçük bir yerde yaşıyormuşum dedim kendi kendime, korkmuştum.

Beşyüz Evler semtindeki bizim için tutulan kiralık yeni evimize ulaşmıştık.

Dedem, annem, babam, kardeşim ve ben bir de daha önce

Türkiyeye göç etmiş bir kaç akrabamızla hemen eşyalarımızı taşıdık.

Henüz yerleşmedik, her şey çok hızlı gelişiyordu.

Ülkemizi, köyümüzü, hayallerimizi, umutlarımızı, malımızı mülkümüzü

kısacası bugüne kadar biriktirdiklerimizi, mezarlarında bıraktığımız

öksüz kalan cenazelerimizi, boynu bükük terketmek zorunda kalıp
anavatana göç etmiştik.

Nerden bilecektik bu kadar zor olacağını, hiç tahmin etmediğimiz,

hayal edemediğimiz maceralar yaşadık ,ki bizim hiç alışık olmadığımız

bilmediğimiz, akıl edemediğimiz şeylerdi bunlar.

Artık Deliorman eteklerindeki köyümüzde değildik,

Bulgaristan bizim memleketimiz değildi, muhacirdik artık.

Eski Cuma günleri yerine İstanbul Türkiye günleri başlamıştı.

Topu topu üç kısa güne beşyüz yıllık bir geçmişi sığıdırmış,

yeni bir hayata, dünyaya, düzene, kültüre merhaba demiştik.

Hayat tüm güzellik ve çirkinlikleri ile akıp gitmekten vazgeçmiyordu.

Yeni evimizdeki ikinci günümüzde akşam saatlerinde,

evin ekmek alma sorumluluğu bende olduğundan dolayı,

yeni yuvamızın bulunduğu mahallemizdeki bakkala ekmek almaya geldim.

3 gün önce köyümüzdeki magazinden ekmek alan ben, bugün, ilk kez,

ekmeğimizi bakkal dükkanından alacaktım. Bakkala girdim;

-üç ekmek dedim (istedim)

bakkal sahibi önce parayı aldı sonra üstünü çevirdi, saymadan cebime koydum.

bana ekmeğin fiyatını söylemişlerdi ama ben yine de

para üstü ne verirse ona razı olacaktım çünkü yolda öyle karar vermiştim.

Yanımda getirdiğim file şeklindeki torbamı verecektim ki,

bakkal ekmekleri dolabın içinden alıp bir naylon poşete koyup bana uzatıvermişti.

Sevinmiştim ama belli etmedim,

ne güzel artık yanımda torba taşımayacağım dedim içimden.

Bizim köyde herkes torbasını yanından getirmek zorundaydı, magazin bedava poşet vermezdi.

Arkamı döndüm, kapıdan çıkarken bakkal sahibinin, yanındaki arkadaşına;

”Yahu bu Bulgarlar ne akıllı insanlar daha dün geldiler bugün Türkçe konuşuyorlar”

dediğini duymak zorunda kaldım.

Evle bakkal arasındaki beşyüz bilemedin altıyüz metre mesafe
bana kocaman bir asır gibi geldi,

Ne demekti, Şü Bulgarlar?

Ne demekti bir günde Türkçe öğrendiler?

Bu insanlar neden bize böyle davranıyorlardı?

Neden bizi dışlıyorlar, ötekileştiriyorlardı?

Sorular sorular kafamda gidip geliyordu.

Hiç mi tarih bilmiyorlardı?

Bu kadar cahil olmalarını kabul edemiyordum.

Bulgar olsaydık neden Bulgaristanı bırakıp Türkiyeye gelelim ki diyordum, neden?

Yoksa ailem bana ve kardeşime bazı şeyleri doğru anlatmıyor muydu,
biz Türk değil miydik gerçekten.

Evimle bakkal dükkanı arasındaki beş dakikalık mesafede

o kadar çok şey geçirdim ki kafamdan, darmadağın olmuş bir çocuktum artık ben.

Ondokuzuncu yüzyılın başına kadar aynı devletin vatandaşı, insanı olan

bakkal ile ben, şimdi ne olmuştu da ayrışmıştık.

Bizim Balkanlardaki yüzyıllık Türklük, ana dil, din mücadelemiz,

nasıl bilinmez, görmezden gelinirdi ?

Yüzyıllık kimlik dil, din mücadele tarihimizde kaybolan,
sürülen, öldürülen aydınlarımız
neden yok edilmeye, önemli görevlerden alıkonularak hapislerde
çürütülmüşlerdi.

Balkanlardan ana vatana yapılan göçler sırasında ölen iki buçuk milyon
Türk’ün ruhunu sızlatacak böylesine bir bilinçsizlik, cahillik nasıl kabul edilebilirdi?

Bu sorular yumağını uzun yıllar hiç kafamdan silip atamamıştım.

Artık ben ne geldiğim ülkeye ait hissediyordum, nede bulunduğum yeni ülkeye.

Hani bir şeylerin senden eksildiğini bilirsin için acır ya hani,

sen, buna rağmen, yaşama tutunmak zorundasındır, ve tutunursunda bir şekilde,

öyle bir şey işte bu muhacirlik.

Atalarımız boş yere dememişler demekki:

” Muhacirlik Ateşten bir gömlek giymektir” diye.

Bu huzursuzluk, mutsuz eden karışık duygularım bir kaç yılıma mal oldu.

Lise yıllarıma kadar süregelen bu travmalarım okuma öğrenme sevdam sayesinde bir nebze olsun hafiflemişti.

Okumayı hiç bırakmadığım iyi oldu,

yıllar sonra travmalar yaşamış çocuk ruhuma su serpen şu sözleri okuyacaktım.

”Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani “Düşmanla sonuna kadar dövüşenler”. Çekilen ordunun ri’cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.”

M. Kemal ATATÜRK 17.01.1931

Neden sonra öğrendim ki bana Bulgar diyen bakkalın sahibi de zaten Türk değilmiş.

Analadım ki bizi anlamaları tanımaları kabul etmeleri zaman alacak, bizim de kendimizi yeniden toparlamamız, bu şoklardan arınmamız zaman alacaktı, Ben yıllar sonra, büyüdükten sonra yani Bulgaristan Türkü olmaktan büyük onur ve gurur duydum, kendimle iftihar ettim. Biz kuzey akıncılarının torunlarıyız, çalışkanız, diz çökmeyiz, zorluklar bizi yıldıramaz, ekip biçmeyi de biliriz, söküp takmayı da beceririz çok şükür.

Hiçbir zaman ana yurdumuzda da ata yurdumuzda da devletimize yük olmayız,
Atamız Atatürkün bizi taraf ettiği gibi, kendimizi feda eder, ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenleriz biz. Biz Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıyız.

Yıllar geçti, çalıştım, çalıştık, çalışıyoruz, şükürler olsun yolumuz iyilik, güzellik, aydınlıktır bizim, durmak yok yola devam.

Ne diyor Büyük önderimiz;

”Ne Mutlu Türküm diyene”

Cevat ÇIRAK

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

26.02.2016

 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı
Eski Cuma, Muratlar Köyü, Buynovo, Targovishte, hikaye, Bulgaristan,, Fakirlik, aile, akardeon, ateşten gömlek, muhacirlik, çocukluk,, Genel, muhacirlik, göçmenlik,, Yaşadım diyebilmek için. içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

AKARDEON’UM ANILARIM

AKARDEON

Merhaba dostlarım ve okumayı seven arkadaşlarım. Bugün  yeni yılın ikinci günü, ilk ayı yani Ocak ayındayız. Hava mis gibi, güneş her zanki gibi cömert ve karşılıksız ışık ve sevgiyle içimizi ısıtıyor, ne güzel bir gün. Ben önümüzdeki hafta sınavlarım olduğu için , ders çalışma planları yaparken  nedense bu mevsimde mis gibi havayı ve penceremden bana gülümseyen güneşi görünce bıraktım, ders kitabımı oturduğum koltuğumun üzerine usulca koyarak çalışmayı öteledim. Neden bilmiyorum ama, çocukluğumun kırık buruk hatıraları canlanıverdi yüreğimde, ruhumu bir hüzün kapladı, duraksadım ve anılarda gezintiye çıkıtım tarifsiz.

Tam 40 yıl önceydi, yıl 1978, aylardan 18 Eylül,  ailem üzerine ateşten bir gömlek giymiş, varını yoğunu arkasında bırakmış ve anavatan hasreti ile çıkmış belirsiz dertli sıkıntılı bir yola koyulmuştu. Türkiyeye göç ediyorduk, Bulgaristanın Deli Orman bölgesinde bulunan Eski Cuma kasabasının Muratlar köyünden yeni yaptığımız ve içinde sadece beş ay oturduğumuz  evimizi  bedelenin üçte birine satarak bizi Edirneye götürecek trene binmek için Şeytancık kasabasına doğru yoldayız. Zorlu, sıkıntılı dönüşü olmayan , maceralı unutulmaz  bir yolculuktan sonra önce Edirne ve daha sonra Istanbula sağsalim ulaşıyoruz. Akrabalarımızın bizi karşılamasından sonra Gaziosmanpaşa Beşyüzler semtindeki kiralık evimize ulaşıyoruz. İki günde 13 yaşındaki bir çocuğun ruhunun kaldırmayacağı aksiyonla nasıl çarpışmış  baş etmişim tarif edemem size, hala 40 yıl geçmesine rağmen anlayamıyorum. Şimdi biraz hızlanalım, ilk gün evimize yerleşiyoruz, ikinci gün tüm aile fertlerine kardeşim ve yaşlı dedem hariç iş aramaya koyuluyoruz.  Annem Bayrampaşada bir tekstil atölyesinde, Babam çok uzak bir  yermiş İstanbul dışında  Kumburgaz’da bir çiftlikte ve bende oturduğumuz mahallede küçük bir terlik üreten atölyede işe başlıyoruz.  Şimdi diyeceksiniz ki okul işi ne oldu,  okul işi bir gün sonraya kaldı, önce iş konusu  halledildi, ertesi gün mahallemizdeki orta okula kaydım yapıldı. Bulgaristanda altıncı sınıfı bitirmişim 7 sınıfa Türkiyede devam edeceğim. İki okulum arasında 600 km mesafe olmasına rağmen, ülke farklı, dil, farklı, kültür bambaşka bir farklı, tepetaklak olmuşum da ağlayanım yok. Kader bizi kervanına katmış sürüklüyor bir yerlere ama nereye bilen yok. Öyle karışmış ki çocuk kafam, köyümde ki okulda 19 kişilik çok modern sınıflarda eğitim görürken bugün istanbulun Gaziosmanpaşa semtindeki 84 kişilik sınıfındayım. Sabah işe gidiyorum öğlenci olduğum için akşama kadar okula, bu arada akşam da ders çalışmak için zamanımız yok,  eve iş alıyoruz terliklerin ökçelerine deri kaplıyoruz, ek gelir elde etmeye çalışıyoruz. Neden böyle yoğun çalışıyoruz çünkü biz alışık değiliz kirada oturmaya, bir an önce arsa almalıyız ve kendi evimizi inşa etme telaşındayız.  Sadece çalışarak birikecek paraya bu işler olur mu olmaz elbet. Bulgaristan’dan yanımızda getirebildiğimiz ve satılabilecek durumda ne varsa  hafta sonları yakın semt pazarlarında bazen babam, bazen annemle ve bazende ben tek başıma pazarda küçük bir tezgah açarak, şahsi eşyalarımızı satmaya çalışıyoruz. Yazarken bile zorlanıyor insan, ne dertli fırtınalı günlermiş, nasıl katlanmışım, nasıl sakin kalabilmişim, düşünüyorumda hala işin içerisinden çıkamıyorum. Hiç unutamadığım o kadar çok anım varki hangi biri anlatsam. En ağırıma gidenlerden  bir tanesi neydi biliyor musunuz. Kış bitti diyerekten yatarken üzerimize örttüğümüz yüzde yün battaniyelerimiz vardı, onları bana sattırdılar, sonra uzun orta kısa dalga yayın yapan evimizin neşesi bir radyomuz vardı onu da Topkapı pazarında yine ben sattım, ama eve dönerken minibüste gözyaşlarımı içime akıttım, içim parçalandı. Neyse bu bölümde çok kalmayalım, biz yaklaşık bir yıl sonra bir miktar peşin para ve kalanı senetle olmak üzere arsamızı aldık. Nasıl mutluyuz evde bayram havası esiyor, dedem, babam, annem, ben ve kardeşim yer sofrasına oturmuşuz akşam yemeğindeyiz,  Her akşam yediklerimiz nerdeyse hiç değişmediği için belli tarhana çorbası,  turşu, soğan ekmek ve su. Yinede şikayet edemem çok şukur karnımız doymaktaydı,  güzel günlerdi özlüyor insan.  Arsa aldık sevinçliyiz dediysem de , öyle anlatılacak kadar büyük bir yer değildi arsa, toplam 148 metrekare bir yerdi, ama Türkiyede ilk sahip olduğumuz şeydi, fakat gerçekten bizim miydi değilmiydi ondan bile daha emin değildik, çünkü biz hala muhacir kağıdı ile oturuyorduk  anavatanımızda, misafirdik yani. Yarın birileri çıksa hadi gidin dese bizim dediğimiz toprakta , Bulgaristanda bıraktığımız topraklarımız gibi elimizden alınabilir el konulabilirdi. Ama olsun biz arsayı aldığımız gece çok umutlu ve mutluyduk, ilk kez o sofrada iyi ki böyle güzel sıcak yüreklerden oluşan bir ailem var, ne mutlu bize dediğim günlerdi o günler. Bazen düşünüyorum da nasıl katlanmışım nasıl sabır gösterip dayanmışım, hiç kolay değildi, ama ailemizin manevi gücü ve sevgisi ile şu an bile katlanamayacağım işlere imza atmışız, şükürler olsun. Neyse hayat devam ediyor, yaklaşık 6 ay sonraya denk gelen bir tarihte biz evimizin temelini attık ve inşaata başlamış olduk.  Kaynak yetersizliği yüzünden belki biraz ağır ilerliyordu ama her geçen gün taş üstüne taş koyuyorduk. Benim yüküm armıştı, sabahları daha erken kalkarak önce 7 km uzaktaki inşaata gider 8 adet 200 LT kapasiteleri olan inşaat suyu varillerini iki kova ile  500 metre mesafedeki bir komsunun su kuyusundan elle taşırarak dolduruyordum. Dolduruyordum derken yazmak kolay da siz bir de bana sorun, 15 yaşıma merdiven dayamışım,  yüküm belki iki belki beş katı ağır, lakin umut bizi ayakta tutmaya devam ediyor. O yıllar yani 1980 yıllar, zor yıllar Türkiye için, herşey kara borsa, enflasyon üç sıfırlı rakamlar ile anılıyor, akşam yatıyor sabah kalkıyorsun her şeyin fiyatını zamlanmış buluyorsun. Birşeyi almak için kuyruklar var saatlerce sıra bekliyorsun sana sıra gelene kadar mesela tüp kalırsa alıyorsun, kalmadıysa çaresiz boş tüp ile evine dönüyorsun. Boş tüple eve dönmek ne demek günümüzün gençeleri bilemez, o yüzden bu konular ayrıca ele alınıp yazılması gereken konular, üzerinde çok durmayayım, çünkü anlayamazsınız.  Efendim gelelim zurnanın son deliğine, evimiz artık hasırını atma aşamasında, yani evin üstünü betonla kapama aşamasına gelmiş bulunmaktayız, kalıp çakılmış, elektrik ve su ve atık gideri boruları döşenmeye başlanmış demirlerin montajı yapılıyor, ve usta sürekli babamdan çimentonun ne zaman geleceğini  soruyor. Dedim ya size o yıllar enteresan yıllar, zor yıllar, sıkıntılı yıllar diye,  ve beklenen korktuğumuz şey oluyor. Parası ödediğimiz çimento fabrikası grev kararı alıyor, bizim inşaat için sipariş ettiğimiz çimentolar kara borsaya düşüyor,  sadece bir günde birim fiyatlarına  hatırı sayılır oranda zam geliyor. Buraya kadar bir şekilde inşaatı getirmişiz fakat bu zam bizim tüm planlarımızı tepe taklak ederek bizim tüm heyecanımızı alıyor ve yerine verdiği şey üzüntü üzüntü ve yine üzüntü. Eş dostan borç isteyecek durum hiç yok zaten, o yolların hepsi denenmiş ve tüketilmiş. Çimento kara borsa olduğu için senet sepet kabul edilmiyor, tek çare var oda nakit para bulunmamsı gerekiyor. Ama nerden ve  nasıl bulunacak ? İhtiyacımız olan para da öyle çok büyük bir para değil aslında, zaten parasını ödemişiz de grevden dolayı oluşan ekstra farkını bulmamız gerekiyor. Sayılı günler hızla ilerliyor, herkes ,nerden bulunacaksa, bu parayı bulacağız endişe ve düşüncesinde, sürekli bu konuyu konuşuyor. Kolay değil öyle mal mülk sahibi olmak, önce bir feleğin çemberinden geçmeniz gerekiyor. Hiç ama hiç unutmuyorum, Cumartesi günüydü, okuldan gelmiş evimizin balkonunda akordeon sırtımda birşeyler mırıldanmaya çalışıyordum. Daha öğle saatleriydi, evde benden başka kimse yoktu, ben de babam evde olmadığından dolayı rahattım, kendi halimde eğleniyor bir şarkının notalarını bulmaya çalışıyordum. Hava yaz havası, ılık bir rüzgar,  beni  kucaklamaya çalışan fakat balkonun duvarından dolayı bir türlü başaramayan sapsarı bir güneş,  tam bir keyif havasındayım yani. Tüm koşullar çok uygun olunca, notalarda bir neşeli, sanki bir gösteride performans sergileyen sanatçıya yardım edercesine usturuplu ve disiplinli sesler çıkartarak şov yapıyor edasındalar. Önce ihtimal vermedim, lakin ikinci kez balkona girilen kapının açılış sesini duyunca dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Aman Allahım dedim babam gelmiş, ama neden erken gelmiş demek geçti içimden. Olanca gür ve öfkeli sesiyle bana bağırmaya başladı.  Sen burda ne yapıyorsun, biz çaresizlikten nelerle uğraşıyoruz sen burda keyif yapıyorsun, başka zaman bulamadında bugünü mü buldun. Bir süre sonra sanırım söylediklerini duymamaya başladım.  Galiba hissettim biliyor musunuz, kötü bir şey olacak gerçekten hissettim. Böyle içim cız etti, sanki içimden birşeyler koptu.  Tüm bu yaşananlar anlık gelişen plansız programsız olaylardı, sanırım bu yüzden travma gibi ağır geldi.  Al akordeonu, kılıfına koy, git Cumartesi pazarına ve onu sat yoksa ev yarım kalacak, evet evet, bu ses babamın sesiydi, zaten başka da bir ses olamazdı, sadece ikimiz oradaydık.  Sadece kısık bir sesle tamam diyebildim. gerisini hiç sormayın hatırlamıyorum. Hiç ihtimal vermediğim şey başıma geldi. Babam en sevdiğimi elimden alıyordu, inanılır gibi değil ama bu bir gerçekti. Fakirlik yoksulluk karşısında çaresiz, kimsesiz hissetiğiniz  oldu hiç bilmiyorum, öyle acı bir duygu ki anlatmaya kelimeler, cümleler satırlar yeterli gelmez. Evden çıkmam pazar yerine ulaşmam saniyeler değil, sanki saliseler içerisinde cereyan etti. Hani derler ya kul sıkışmadan hızır yetişmezmiş diye, gerçekten bu söz damıtılmış denenmiş bir söz . Benim huzur sesli, kırmızı renkli, siyah kayışları ve kocaman valiz çanta kılıfı olan Akardeon’um artık benim değildi, Yeni sahibi benim yaşlarımda bir kız çocuğu karşımda duruyor, mutluluktan parlayan gözleri ile sıkıca babasının elini tuttu, keyfi çok yerinde olarak hadi gidelim baba çok merak ediyorum çalabilecek miyim dedi. Babası en sevdiğimi elimden aldı kayışından tutarak sırtına astı, hafifçe bir sallandı, valiz tam olarak sırtında oturunca gülen yüzlü mutlu kızının elinden tuttu ve pazarın içerisinde kayboldu. Evin tamamlanması için gereken para biraz fazlası ile tedarik edilmiş ev tamamlanmıştı. Küçük mü yada erken yaşta  yetişkin  olmuş  bir çocuğun hayalleri, umutları, mutlulukları bıçak gibi kesilmiş belirsiz bir bahara bırakılmıştı.  Her şeye rağmen hayat devam ediyordu, bu çekilen acılar gelecek güzel keyifli günlerin bedeliydi, ve öyle de oldu. Hiçbir şey için geç değildir, çok yakında emekli olmuş fakat çocukluğunu doya doya yaşayamamış  bu çocuğun yeni bir akardeonu olacak, ve o çocuk kaldığı yerden çocukluğuna devam edecek.  Hiç kimseden hiçbirşeyden şikayet etmeden, hep şükür ederek mutlu edecek ve mutlu olacak. Mutluluk onun da hakkı.

 

Cevat ÇIRAK

02.01.2018

 

Çocuk Sevgi, Fakirlik, aile, akardeon, ateşten gömlek, muhacirlik, çocukluk,, Genel, Yaşadım diyebilmek için. içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Oy Hakkı Kutsaldır

 

Sürekli gittiğim kafede ben de şahit oluyorum bazen. Siyasetten futbola kadar her konuda fikir üreten, vır vır konuşan arkadaşlar görüyorum, dinliyorum tahammül etmeye çalışıyorum. Sohbetlerine dahil oluyorum bazen, bazı fikirlerinin aslında dayanaksız ve kaynaksız olduğunu belge ve kanıtlarımla ortaya koyduğumda, süratlarının nasıl ekşidiğini nasıl da, nerde çıktı bu adam ?gibi bakışlara maruz kalıyorum. Zamanla bu arkadaşlarla aramız bozuluyor ve ilişkimiz başlamadan bitiveriyor. Hatta belli bir zaman sonra arkamdan düşmanca dedikodular duymaya başlıyorum. Kimdir bu arkadaşlar , neden böyle konuşuyorlar, nasıl bu kadar bilgiçlik taslayabiliyorlar diye küçük bir analize koyulduğumuzda ortaya çıkan sonuçlar çok şaşırtıcı olabiliyor. Evet, gerçekten aslında ne kadar sığ bir bilgiyle ahmak kestiklerine inanamıyorum. Bu arkadaşların ortak özellikleri nelerdir diye merak ediyorsununuz değil mi?
Hadi bir göz atalım;
— Sandık yüzü görmemiş insanlar olduklarını görüyorsunuz. Mesala bir partiyi hararetle savunan arkadaşın laf arasında ağızından ben hiç oy kullanmadım itirafını duyabilirisiniz. Örneğin benim müdavimi olduğum kafede abim yaşında bir arkadaş çift ülke vatandaşı olduğu halde her iki ülkede oy kullanmadığını kendi ağızından itiraf etmişti. Am nedense bu çok bilmişliklerine engel konduramıyorlar.
— Bir başka özellikleri bu çok bilen arkadaşların aslında hiç kitap okumadıklarını öğreniyorsunuz, neden okumadıklarını sorduklarında hayat tecrubelerinin onlara yeterli olduğunu savunmaktan geri kalmıyorlar. Oysa bilgi sahibi olmadan söz sahibi olunamayacağını bilmiyorlar. Okusalar daha neler öğrencekler ama gerek duymuyorlar, doğuştan filozof doğuluyor mu ? Okuduğum kadarıyla doğuştan filozof olunmuyor okumadım, duymadım.
— Diğer bir özellikleri de bu arkadaşlar hangi işlere soyunsalar başarılı olamıyorlar. Başarısızlıklarının nedenini sorduğunuzda size onlarca bahane sayabilirler, nedense kendi hatalarından yanlışlarından hiç bahsetmezler, onlar sütten çıkmış ak kaşıktırlar her zaman. Oysa aynaya baksalar ana başarısızlık nedenin ne ve kim olduğunu öğrenme şansları olacak ama bu haklarını kullanmıyorlar.
Bu arkadaşların yukarıda saydıklarımdan daha fazla ortak özellikleri olduğunu biliyorum ve yazabilirim ama sanırım bu kadarı yeterli olacaktır.
Gelelim asıl konuya, düşünmek, düşündüklerimizi konuşmak, tartışmak bunlar doğruyu gerçeği bulmak ve görmek adına gerekli ve olması gereken durumlar, lakin, hangi yöne oy kullanacağımıza karar verdiysek, oy kullanarak bunu kararımızı tescil ettirerek, geçerli kılıyoruz. Uzun tartışma ve araştırmalar sonucunda karar aşamasına gelmediysek artık karar vermek için önümüzde 1 hafta süremiz daha var, lütfen iyi değirlendirelim. Oy hakkımızı kullanmak topraklarımızın ve vatanımızın yaşamasına ve devamına ortak olmak demektir. Lütfen katılımı arttıralım , oyumuzu çöpe atmayalım, ülkemizin geleceği için oyumu kullanalım, değerli kılalım, vatanımızı ve millerimizi yüceltelim. Topraklarımıza sahip çıkalım başka vatanımız yok . Oy hakkı bu yüzden kutsaldır, sorumlu davranalım örnek olalım.

Saygılarımla

Cevat ÇIRAK
Pazar 09.04.2017

Genel içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

ANNE OLMAK KOLAY MI

ANNE

Anne olmak annelik kolay mi?

Karnına düşersin

Dokuz ay

Türlü türlü

Işkenceler edersin

Doğarsın

Ne ağlamam biter

Ne sizanman

Okula başlarsın

Kahrını annen çeker

Askere gidersin

Yollarını anan gözler bekler.

Bir kıza tutulur seversin

Kahrını sırrını

Gene anan çeker

Evlenir yuva kurarsın

Derdini annen dinler

Çocukların olur

Annenin gözüne bakarsin.

Işte o zaman anlarsın

Annenin kıymetini

Ne zormuş çocuk büyütmek der

Annenin boynuna düşersin.

Sersem olur geçmişe dönersin

Annene cektirdiklerini düşünür

Içten içe kahrolur

öne kendine kızar söver

Sonra Anene doner

yüksek sesle

dizlerine kapanır af dilersin.

Çocuğun büyüdükçe

Daha iyi anlarsın

Cennetin neden

Analarin ayakları altında olduğunu

Anlarsın.

Anladıkça yanarsın

Yandıkça pişersin

Piştikçe insan olur

Kule dönersin.

Annen sana kızmaz

Hep sevgi ile sinirsiz bir aşka bakar da

Sen hala neler

olup bittiğini kavrayanazsin

Sudan çıkmış balığa dönersin.

Torunların olduğunda

Evlatların sana dönüp

Boynuna sarıldığında

Annene olan sevgin

Değer anlam kazanır

Anana çok cektirdiysen

Sende yaşar çekersin

Hasretle kucakladıysan

Ayağını yıkadıysan

Boynuna sarılıp

Anam diye haykırıp

Bağrına bastiysan

Annenin sevgi dolu

Goğüsüne sığinabildiysen

Sevgiyle yanaklarına

Gülücükler kondurab

Cennetliksin

Annenin gözünde cananisin

Alemin gözünde ibretliksin

Hatalar insana mahsus

Ders almak pişman olmak

Kullara mahsus

Af dilemek

Evlatlara mahsus

Affetmek kucak açmak

Cennetin kapısında

Analara annelere

Yüce yüreklere mahsus.

Cevat ÇIRAK

18.09.2018

Istanbul

Reklamlar
Genel, şiir içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bugün Benim Doğum Günüm 

IMG-20170519-WA0003

Eylül aylarını bir başka severim

Düşünsenize,

Yağmurlu bir havada

Yatak odanda

Yağmurun tınısını dinlemek için

Penceren yarım açık

Pervaz kenarına düşen

Damlaları notalarınmış gibi sayıyorsun

Yorgun hissetmiyorsun

İçinde bir huzur, bir mutluluk

Sanki yağmurdan az biraz sonra

Hayal ettiğin gökkuşağı çıkacak

Boydan boya

Masmavi gökyüzü tualini süsleyecek

Yedi rengi ile  rengarenk boyayacak

Kırmızı ile günlük Aşklar

Turuncu ile samimiyetsiz  duygular

Sarı ile sahte sevgiler

Yeşil ile kaybolan doğa ile ormanlar

Lacivert ile hüzünlü yanlız akşamlar

Mor ile solmaya başlayanlar hayaller

Bir bir tuale işlenecek ve yeniden

Bizler büyük resme bakınca

Muhteşem bir tablo ile karşılacağız

Ve yeniden hayata dört elle sarılacağız

Büyük resim her açıdan güzel görünür

Gece gibidir, çirkin olanı saklar,

Sahte olanı gömer karanlığına

Belli etmez kötülükleri, örter çirkinlikleri

Gecenin en karınlık anı gelir irkilirsiniz

Anlarsınız sabahın aydınlığın ve güneşin

Yakın olduğunu,

İçiniz ısınır, uykuya dalarsınız

Işığın, sabahın, güneşin sevimli masallarını

Önce rüyanızda görür huzur bulursunuz,

Sabah olur yeni günün ne getireceğini bilmeden

Sabah erkenden uyanırsınız.

Her yeni gün yeni bir doğum günüdür aslında

Ben neden her yıl 16 Eylülü beklemeliyim ki

Çok saçma…

Sabah olunca

Güneş Perdenin bir köşesinden beni bulup

Bana gülümseyince,

Yaşadığıma şükürler ederim ben.

Bilirim her gün çok özel ve çok güzel

Bilirim doğanın bize cömertliğini

İçimde hissederim güneşim sıcaklığını

Yaşıyorum, sağlıklıyım, huzurluyum

Sevdiklerim Sevenlerim gelir aklıma

Yüzüme suyu vurmadan uyandığımı bu yüzden bilirim

Ve kaldığım yerden başlarım biriktirmeye

Neyim varsa veririm, neyim eksikse alırım

Fazlasını istemem, kardeşlerimi düşünürüm

Benim alışverişimde para geçmez

Ben gönlümde olanı verir,

Kalbinizde olandan verirseniz paylaşırım.

Var olun, hep olun, gülün gülümsetin

Vermeden almak nerde görülmüş.

Bugün benim doğum günün

Bugün benim dostluk günüm.

 

“Benim sana verebileceğim çok bir şey yok aslında; çay var içersen, ben var seversen, yol var gidersen.” Aşık Veysel Şatıroğlu

  

 Cevat ÇIRAK 

16.09.1965

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

 

 

Genel içinde yayınlandı | 2 Yorum

VARNA

VARNA

Son ziyaretinde iki yıl kaldığı Varna şehrini çok sever büyük söz ustası büyük Türk ve Dünya şairi Nazım Hikmet. Yanındaki Türk kökenli gazeteciye şöyle bir itirafta bulunur; “Varna’da kendimi memleketime daha yakın hissediyorum. Kokusu, denizi, toprağı… Bana iyi geliyor.” der. *

Münevveri’ni özler, sadece karısını özlemekle kalır mı hiç, biricik oğlu Mehmedini o kadar çok derin özlemiştir ki kavuşsa bağrına basacak yarasına merhem edecektir biricik oğlunu. Bu derin çaresiz sızı her geçen gün daha ağır gelmeye başladığında teselliyi, içindeki hasreti, acıyı, kağıda döker ve şu meşhur şiiri ile seslenir canından çok sevdiği Mehmedine;

“Karşı yaka memleket,

sesleniyorum Varna’dan,

işitiyor musun?

(…)

Oğlum sana sesleniyorum

işitiyor musun?

Memet! Memet!”

Biricik oğlu Mehmedi ve çok sevdiği kadını Münevver aslında çok yakınındadır, aralarında sadece dikenli bir tel vardır, dokunamaz o tellere ama dikenli tellerin acısını yüreğinde hisseder. Gurbette olmak ne zor zanaat, ne derin acılar yaşar ve olgunlaşır insan; Ateşten gömlek giyilen günler bir türlü geçip gitmek  bilmemektedir. Vatan Hasreti, sevdiği kadının özlemi, ve oğluna olan sevgisi yaralarını sürekli tazelemektedir, acı ve hasret acısı yüreğinde harman olmuştur da derman olamamıştır bir kez bile.

Bu huzurlu şirin şehri anlatmak için güçlü bir giriş düşünmüştüm aslında, ve yazıma öyle başlayacaktım ama dedim ki hayır, öyle yapma, doğaçlama başla ve içindeki sesle  devam et. Sevgili dostlarım Varna öyle planlı programlı anlatılamaz ki zaten, yaşadıklarını hatta daha da ötesi ile hissettiklerinizle anlatacaksınız bu küçük sakin karadeniz şehrini.

Kim ne derse desin Nazım Hikmet Varnada çok sevdiği memleketine bir adım kadar yakındır, içi hasret dolu bir şekilde sokaklarında dolaşırken bu şehrin adeta memleketinde gibi hisseder.

Gündüzleri huzur şehri Varna geceleri ise bir başka eğlence dünyası mı desem cennete açılan kapı mı desem, öyle büyülü bir şehir yani.

Diyelim ki ilk kez ziyaret ettiniz Varnayı, ne yapacaksınız? Çok basit tren istasyonu ve otobüs terminali yan yanadır zaten. İnin ve insanların yürüdüğü yöne etrafınızdaki güzellikleri seyrederek ilerleyin. Çok kısa bir süre sonra, yani bir-birbuçuk kilometre sonra şehir merkezindesiniz. Şehir Merkezi dediysek öyle iki kelime ile anlatılacak bir yer değilki kısa keselim. Önce bi şaşıracaksınız; Karşınıza masmavi rengi ve dev  dalgaları ile Karadeniz çıkacak,  sizi selamlayacak, sonra boydan boya uzanan altın sarısı kumlardan oluşan bir kumsal ve sahili ile tanışacaksınız, durun bitmedi. Hayallerinizdeki gibi devam edin, önce denizi gördünüz, sonra kumsalı, sonra ne görmek ister insan, ben olsam ağaç ,çiçek, böcek, kuş sesi, yani park görmek isterim mesela, eminim sizde öyle istersiniz öyle değil mi? İşe size hayal gibi gerçekler, boydan boya uzanmış tam 7.5 km yemyeşil, güzel kokulu çiçekleri ve cıvıl cıvıl kuş sesleri ile  size adeta bol bol oksijen armağan eden büyük bir parkın içinde bulacaksınız kendinizi.

Yani şehrin en değerli yerleri kodamanlara, kısa yoldan zengin olanlara peşkeş çekilmemiş, peki ne yapılmış, devlet tarafından bir güzel düzenlenmiş ve halka keyifli vakit geçirmek için çok sıcak ve kendinizi huzurlu hissedeceğiniz bir dünya cenneti yaratılmış, size sadece keyifini çıkartmak kalmış. E hadi ne duruyorsunuz tutun sevdiğinizin elinden ve çiçekler böcekler içerisinde yürüyüşe başlayın, bakın o zaman neler hissedeceksiniz. Gençleştiğinizi hissedeceksiniz, yaşadığınıza binlerce kez şükürler edeceksiniz, asık süratlar yerini gülen sımsıcak yüzlere bırakacak, gevşecek rahatlayacaksınız. Park öyle büyük tasarlanmış ki içinde bir sürü aktivite sizleri bekliyor olacak. İster botanik bahçeye gidin görün, ister diğer tarafta yunusların gösterisini izleyin. Yok ben ılık esen bir yaz yelinde kahve içmek istiyorum, deniz ve bir ağaç gölgesi  altında kahvemi yudumlayarak, anı yaşamak, istiyorum derseniz, hay hay, kocaman park, kumsal ve deniz emrinizde, vallahi şaka değil billahi şaka yapmıyorum yahu, gidin kendiniz görün ben az bile anlatıyorum.

Yorgunuluk kahvenizi yudumladınız, ama hala şaşkınlığınız üzerinizden gitmedi   kendinize gelemediniz, hadi bakalım, trafiğe tamamen kapalı şehir merkezinde dolaşmaya devam ediyorsunuz. Sağınızda solunuzda boncuk gibi işlenmiş ve dizilmiş renkli  şirin kafeler restoranlar,  içlerinde gülen yüzleri ile mutlu bakan, sakin ve keyifli yaşayan insanların arasında ağır ağır geçiyorsunuz, geziyorsunuz anı yaşıyorsunuz, tadını çıkartıyorsunuz, şükrediyorsunuz halinize. Vakit ilerliyor karnınız acıktı diyelim, Bulgarca bilmiyorum, İngilizce de yok diye üzülmeyin, mutlaka Türkçe bilen bir garson görevli size yardımcı olacaktır.  Hatta ben yesem simdi, ne yenir ne meşhur diye de düşünmeyin, Adana Kebap isteyin hemen size servis ederler, şaşırmayın neden  şaşırmayın çünkü asıl şaşıracaklarınız akşamın ve gecenin gizemde saklı sizleri bekliyor, hatta size sürprizler planlıyorlar. Ben size meşhur şopska salatalarını, sek içilen anasonsuz erik, üzüm ve kaysı rakılarını, kebapçelerini tavsiye ederim.

Artık güneş batmak üzere, yorgunluk baş gösterdi ve otelinize geçip odanızda biraz dinlenmek iyi gelecek öyle değil mi. Duşunuzu alın şöyle biraz soluklanın, dinlenin, hatta imkan varsa yarım saat güzel bir uyku kaçamağı yapın,  geceye güçlü bir başlangıç yapın. Rahat bir şeyler giyin, ama kesinlikle kendinize yakışan şık kıyafetler seçin, neden diye sormayın sokağa atınca kendinizi sorunuza cevap bulacaksınız. Kişisel bakım parfümler falan derken saat 21.00 gibi atın kendinizi cennetin kapısı sokaklara.  Rahat olun, korkmayın fiyatlar ile ilgili sıkıntı yaşamayacaksınız, herşeyin fiyatı belli, verdiğiniz her siparişin, fişi masınıza geliyor zaten, endişeye mahal yok. Ne tarz bir eğlence kültürünüz varsa ona göre eğlence mekanı bulacaksınız, ve hiç tedirginlik yaşamadan keyifli bir geceye adım atmış olacaksınız. Elbette gündüz biraz bulgar parası olan leva aldınız zaten, olacak yanınızda,  Şehir merkezinde gece ile dans ederken ,insan selinin içerisinde kaybolmadan önce bir şey daha fark edeceksiniz. Tam Varnanın merkezinde, araç trafiğine kapalı olan büyük caddede bir çok stand göreceksiniz.Hepsi bir şeyler satıyor zannediyorsunuz öyle değil mi, ama hayır yine yanıldınız. O gördüğünüz kioskların hepsinde kitap satılıyor, bazılarında sanat eserleri, yağlı boya tablolar  ve tekrar kitaplar kitaplar.  Arada bir sınır var sadece ama fark çok büyük diyeceksiniz.

Hadi biraz daha denize doğru ilerleyelim dediniz ve biraz yürüdünüz, şanslısınız canlı konser var, aaa oda ne halka açık bedava konser, herkes o alana geçince kafalarını sallamaya bedenelerini oynatmaya başlıyor. Yaşlısı genci, ellerinde dondurmaları ile çocuklar hep birlikte dans ediyorlar, eğleniyor, anı dolu dolu yaşıyor, günlerini gün ediyorlar…

 

Şimdi biraz daha heyecanlı olsun,  tatilde olduğumuzu gerçekten hissedelim diyorsanız kolay, hemen halledeceksiniz. Hadi bir garsona yada bir restoran çalışanına, olmadı sokaktaki bir vatandaşa sorun hemen size yardımcı olurlar. Ben içine kapanık bir insanım soramam da diyebilirsiniz, o zaman seslere kulak verin, yüksek desibel ses neredeyse aradığınız yer orasıdır. Hadi bakın keyfinize, alkolün cennetinde olduğunuzu unutmayın, alkol sudan ucuz bu memlekette. Nerden mi biliyorum, ne zaman Bulgaristanda canım kola çekse girip markete veya  dükkana elimde bira ile çıkıyorum. Ortalama bir kola 1.39 leva bir bira ise 1.49 leva, hatta bazı sular biradan ve koladan pahalı, demedi demeyin. Gidince görecek benzer örnekleri sizde yaşayacaksınız.

Artık gecelere aktınız, aradığınız yeri buldunuz, ben yavaş yavaş aranızdan çekileyim, diyorum ne dersiniz. Son bir şey mesela yaya geçidinden mi geçeceksiniz, rahat olun, ayağınızı yaya geçidine attınız mı duble yollarda bile karşı taraftaki araçlar siz geçene kadar durup size yol veriyor, çünkü siz insansınız, önce insan sonra makine. Fakat yaya geçidi yok ve memlekette olduğu gibi rastgele yola dalarsanız polise yakalanmayın, cezayı ödersiniz, az para değil ceza, demedi demeyin. Onlar bu kurallara medeniyet diyorlar.

Hadi gene başa dönelim Nazım Ustayla başladığımız yazımıza  bir güzel hikaye ile son verelim.

Nazım Hikmet  Varnada deniz manzaralı yeşillikler içindeki mütevazi Bor Hotelinde kalmış. Hotelin üçüncü katında sağdan yedinci pencere, ordan geçerseniz, aklınızda olsun bir selam verin, biliyorsanız bir şiirinden iki kelam ediverin, ruhu şad olsun deyiverin, içniz ısınır.

Varnaya çok yakın Balçık ilçesinde Romanya Kraliçesi Marie’nin yazlık sarayı var, içinde ikibine yakın bitki var, Avrupanın ikinci büyük botanik bahçesi diyorlar. Nazım işte bu sarayın denize bakan bahçesindeki taş koltuklara oturarak yazarmış şiirlerini.  Bulgaristan yazdığı şiirlerin bir çoğu meşhur olan, dilden dile dolaşan, hatta şarkı olmuş şiirlerdir. Fakat benim Bulgaristanın Balçık şehrindeki Romanya Kraliçesi Marie’nin sarayındaki o memlekete bakan taş koltuklarında yazdığı ve çok  sevdiğim şiiri ile hoşça kalın, sevgiyle kalın diyerek hepinizi selamlıyorum.

Çok yorgunum

Beni bekleme kaptan

Seyir defterini başkası yazsın

Çınarlı, kubbeli mavi bir liman

Beni o limana çıkaramazsın


Cevat ÇIRAK 

13.08.2018 

cevatcirak@hotmail.com

Kaynaklar:

* :  Nazımın İzinde Varna/ Ayhan Hülagü

** : Nazım Hikmet ve Sofya/ Serdar Şahinkaya

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Memleketimin Yakınından Geçerken

Memleketimin Yakınından Geçerken

Bu sabah yine erkenciyiz, erken kalkan yol alır diyorlar bizde öyle yaptık ve yola koyulduk.  Erken kalkmamıza rağmen Ağustos sıcağının tesirini  üzerimdeki tişort’de  biriken terden iliklerime kadar hissedebiliyorum. Romanya’nın başkenti Bukreş  şehrinden Bulgaristan  Rusçuk kentine dönüyoruz. Otobüsün penceresinden  yeşillikleri görünce sıcak ve bunaltıcı havayı çalışan klimanın da yardımıyla unutarak, hayallere dalıyorum. Romanyanın  özellikle Transilvanya bölgesi aklıma derin bir iz bıraktı. Karpat dağlarını Galatasaraylı Hagi sayesinde çok duymuştum ama kendi gözlerimle görünce büyüleniyor insan. Aklıma Türkiyenin Doğu Karadeniz bölgesi geliyor, güzelim cennet doğu karadeniz yanlız değilmişsin diyorum. İki bölgenin ortak yanları çok, ama akılda kalması için yeşilin her tonunu görüyor, adeta doğanın kollarında yeşillikler cennetinde sörf yapıyor gibi hissediyorsunuz. Krallar şehri  olarak nam salmış Braşov şehrindeki çok iyi korunmuş tarihi doku sizi öyle bir etkiliyor ki, tek ziyaret yetmez buraya mutlaka tekrar gelmeliyim diyorsunuz. Sınai şehrindeki Peles Şatosunu size hangi kelimelerle anlatsam bilemiyorum. Şatonun içerisindeki Çek mimarın ustalığı, detayın detayını düşünerek bir sanat eserine imza atmış olmasını görmeniz gerekiyor. Muhteşem diyemem az gelir, daha ileri bir çalışma ve emekten söz ediyorum, ancak gidip gözlerinizle gördüğünüzde bana hak vereceksiniz. Ben işte bu ruh haliyle yol alırken diğer grup üyelerimizin yerlerinden kalkarak fotoğraflar çekmeye başlamasıyla hayal dünyamdan çıkıyorum meşhur Tuna nehri üzerindeki 1952 yılında inşa edilen dostluk köprüsünün büyüleyici atmosferinden etkilenerek fotoğraflar çekmeye başlıyorum. Bugün şanslı günümdeyim her halde, köprü iki katlı ve üstümüzden tren geçiyor, bizim için büyük şans. Ama gruptakiler bu durumu bilmediklerinden doğal olarak şaşırıyorlar. Ben zaten bundan kırk yıl önce bu köprüsünün ortasına kadar gelmiş biri olarak keyifle başlıyorum yanımıdaki arkadaşlara rehberlik etmeye.

                                               Romanya Sınai Peles Şatosu

 

Sınırdan geçmemiz biraz zaman aldı ama çok üzerinde durmaya gerek olduğunu düşünmüyorum, her zamanki gümrük prosedürleri işletiliyor.

Hedefimiz, Rusçuk üzerinden iki saatlik bir yolculuktan sonra Bulgaristanın turistik canlı şehirlerinden biri olan Varnaya  ulaşmak. Varna şehrinin adını duymak bile benim heyecanımın yüzüme yansımasına neden oluyor. Varna şehri Karadeniz kıyısında bulunan, kış aylarında beşyüzbin yaz aylarında ise nüfusu iki kat artan canlı bir turist cenneti.  Çocukluğumda çok ziyaret etmişliğim var ama üzerinden kırk yıl geçti. Hayal ettiğim gibi mi acaba, hala o büyülü, insanın ömrüne ömür katan ruhu yaşıyor mu diye merakım iki katına çıkıyor.

Gelelim asıl beni sevince boğan ikinci sıraya  koyduğum heyecanıma. Varna yolu üzerinde seyrederken iki şehirden geçiyor olacağız, önce Razgrad son Şumnu şehirleri. Bu şehirler neden önemli, önce biraz bu konuyu açıkalığa kavuşturalım. Bulgaristanda Türk azınlığın yoğuna olarak yaşadığı yerlerden geçiyoruz. Türklerin yoğun yaşadığı bir bölge de Kırcaali bölgesidir. Heyecanım tırmanmaya devam ediyor, Türklerin yoğun yaşadığı bölgeden geçmiyoruz sadece, az sonra yol üzerinde benim doğum büyüdüğüm köyümün dört kilometre yakınından geçeceğiz. Benim şehrim Razgrad şehrine yarım saat mesafede,  doğup büyüdüğüm köyüm, Varna yolu üzerinde Razgradla Şumnu şehirleri arasında otobana paralel bir konumda. Her geçen saniye kasabama daha da önemlisi köyüme yaklaşıyorum, göğüsüm kabarıyor,  heyecanım artıyor. Büyülendiğim verimli topraklarımdan geçerken otobüste yanımdaki arkadaşlarıma köyümden memleketimden bahsedeceğim. Verimli tarlalarımızdan, köyümdeki sayıları 17 bulan buz gibi suları akan çeşmelerimden bahsedeceğim. Eğitim sisteminden, çocuklara verilen değerden, yeşilden, doğadan, hayatın güzelliğiden, bahsedeceğim, sabırsızlanıyorum. Durun daha bitmedi, köyümdeki yazlık ve kışlık sinemadan, iki tane kütüphaneden, köydeki gençlik evinden, köyümüzün hamamından, köy meydanındaki meyhaneden,  meşhur kebapçemizden, mastikadan bahsedeceğim. Memleketim işte, burda doğup büyüyen kim aynı duygularla, heyecanlarla hatırlamıyor ki? Sanırım hepimiz sosyalist sistemin bizlere kattıklarını ne inkar edebiliriz nede unutabiliriz. Ben şahsen iyi ki diyorum köyde doğmuşum, hayatımın en güzel yıllarını köyümde geçirmişim, ne kadar mutluymuşum, o günlerden biriktirdiğim anılarım beni ayakta tutuyor,  hey gidi mutlu canlı keyifli masal tandıda günlerimiz hey, özlüyorum iste ne yapayım, elimden değil yahu. Size hiç oluyor mu bilmem, keşke diyorum sihirli bir makina icad edilmiş olsada  insanın insan gibi mutlu yaşadığı o unutamadığımız günlere bizi tekrar ışınlasa, hayal işte ne yaparsın. Ama hayal dedik ya, o günler artık kolay kolay geri gelmeyecek biliyorum.

İşte diyorum yanımdaki yeni tanıştığım arkadaşlarıma bizim kasabanın tabelası görüldü. Herkes şöyle bir dönüp bana baktığına göre sanırım biraz fazla yüksek sesle haykırdım, heyecan işte ne yapayım beya memleketimin kokusundan havasından içmeden sarhoş oluyorum, elimde değil. Herkes  halimden anlıyor her halde , gülümsüyorlar, e turumuzun rehberi de Razgradlı, ben size bunlardan bahsederken oda gruba benzer konuları dili döndüğünce  anlatmaya çalışıyordu, sosyalizmi bilmeyen bazı konuları anlatmakta gerçekten çok zor. Razgrad şehrinden çıkıp kısa bir süre yani 15-20 dakika sonra  yolumuzun üzerinde sağ tarafımızda  mavi bir tabela görüyorum, Buynovo (Muratlar) işte diyorum yanımdaki bankacı gence işte o sizlere büyük heyecanla anlattığım, bahsettiğim köyümün tabelası. Anlatırken terlemişim galiba yanımdaki hanım efendiler peçete uzatıyorlar, alnın şakakların terledi sil istersen diyorlar. Ben hala iste bu yoldan 4 km kadar korunun içinden gidince köyümüze  kuzeydoğudan  giriş  yapmış oluyoruz falan anlatmaya çalışıyorum. Söylediklerimin tamamı, kalptan  gelen sesler, ruhumda çocukluğumdan kalan izler, hem hatırlanması yürekleri burkuyor hemde kolay değil yahu köyümden bahsediyorum şaka değil. Kırk yıldır ayrı kaldığım köyüm, insan bir tuhaf oluyor, masal değil bu anlattıklarım gerçek yaşamdan kesitler. Düşünsenize, aradan geçen onca koca yıl olmasına rağmen,  birden başka bir ruh haline bürünüyorsunuz, dertlerinizi sıkıntılarınızı unutuyorsunuz. Güzel duygular bunlar, keyifli yaşanmışlıklar, hiç unutmayacağım, asla unutturmayacağım, bu yüzden dilim döndüğümce yazıyorum, tarihe notlar düşüyorum.

                                                     Fisek Dağı

Rehberin sesini duydum Cevat bey mi dedi o, evet evet, yanımda oturanlar da beni uyarıyor, efendim diye sesleniyorum. Oda benim gibi duygulu, benden, neler hissettiğimi paylaşmamı, bölge hakkında bilgi vermemi talep ediyor.  Rehber heyecanlı, bende keza aynı derin duygular, arzular şelale, kolay değil be dostlar, hiç kolay değil, aynı yaşlardayız rehberle,  insan memleketinden geçerken bir başka oluyor, içi tuhaflaşıyor, şöyle derin bir ah çekesi geliyor. Hele bir de yol boyunca Fisek Balkanın sürekli seninle birlikte yol boyunca bakıp bakıp ister istemez geçmişe alıp taşıyor bu yorgun kırgın yüreğimi, içim parçalanıyor, ciğerim yanıyor,  aklıma şarkının sözleri geliyor ” olmasaydı sonumuz böye” diye. Oysa daha 2 ay önce fisek dağına beş arkadaş kırk yıl sonra tırmanmıştık ama, memleket işte özlüyorsun, elden bir şey gelmiyor maalesef. Kimseye hissettirmeden fisek dağına uzaktan bir selam veriyorum, içimden diyorum ki, çıksam şu dağın tepesine bir haykırsam, avazım çıktığı kadar  bağırsan, içimde ne var ne yok  bir dökülse, hafiflesem. Derin mevzular bunlar, iki kadehten sonra konuyu tekrar açmak gerekiyor, ne dersiniz?  Derken Varna tabelasını görüyorum ve diyorum ki hayat akıp gidiyor, zor dostum zor, işte hayat böyle akıp gidiyor, anılar kalıyor yadigar, ve her şey yolundaymış gibi başımı dik tutup önüme bakıyorum, biliyorum coğrafya kaderimiz, seçme şansımız, hakkımız olsaydı keşke…

          Köyümüzün Tabelası

Cevat ÇIRAK

12.08.2018

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Dolar Yüzünden Yazı Yazamamak

Dolar Yüzünden Yazamamak

Son bir hafta içerisinde kendime yazacak bir konu buluyorum, oturup yazmak istiyorum, ama bir türlü başlayamıyorum.  Bugün dedim ki olan oldu, bundan sonra  ne olursa olsun yılmayacağım yazacağım, ame nerdee, yine yazamadım.

Konu belli, kafamda senaryo taslağı hazır, lakin bilgisayarı açıyorum  bir kelime yazıyorum devamı gelemiyor, akmıyor, sorun nerde peki, sorun kulağım gözüm dövizde, dolardan gelecek haberlerde. Yok diyorum dinleme, müzik kanalı aç müzik dinle, birkaç dakika sonra, gözüm akan yazı arıyor, müzik kanalında döviz kurları altan akmıyor. Kumanda sol yanımda, hemen istem dışı elim kumandaya gidiyor.

Özellikle doların neredeyse her gün rekorlar tazelemesi, hatta son birkaç gündür sabah ve akşam yeni tazelenmiş rekorlar sağlımızı ve psikolojimizi derinden etkiyor.

Önce diyorum ki aman sana ne döviz cinsinden borcun yok, alacağın da yok, ne dir bu telaş bu endişe, neden keyfine bakmıyorsun, ama olmuyor işte, yapamıyorsun, elinde değil.

Düşündükçe, ülkemin birikimleri saniye saniye yok oluyor, yıllarca emek vererek binbir sorlukla biriktirdiklerimizi kaybediyoruz. Milli değerlerimiz paramız, diğer ülke para birimleri karşısında düzenli bir ivmeyle eriyor, değersizleşiyor, dolayısı ile güzel ülkemin kaynakları yok paraya düşüyor. Emperyalist ülkelerin ağızı sulanıyor, kamu ve özel sektör varlıklarımız kapitalist egemen güçlerin elinede oyuncak oluyor. Düşündükçe başınıza ağrılar giriyor, moraliniz bozuluyor, ama sonunda sakinleşip düşünmeye zamanınız kalıyor.  Özeleştiri yaptığınızda  görüyorsunuz herkes kendi ateşinde yanıyor. Hani dış güçler dış güçler muhabbeti varya, külliyen yalan. Çok zor şartlarda kazandıklarınızı, kaynaklarınızı doğru kullanmadığınızı yönetmediğimizi görebiliyorsunuz. Özellikle yap işlet devret modeli ile yapılan işler belimizi bükmüş, Yanlış hesapların sonucunda maliyetlerimiz 4-5 kat şişmiş durumda. Kazandığımız paraları betona yatırmışız. Hadi biraz daha sorgulama yapalım, biz nerelerde yanlış yaptık,  neden şiştik, rakiplerin eline kolay lokma olarak düştük?  Cevabı bulmak zor değil aslında, ”bir insanı layık olmadığı yere getirmek zülümdür.” Evet bu sözler bana ait değil, Hazreti Aliye ait, ne kadar derin bir felsefesi var bu sözlerin öyle değil  mi?  Siz hayvanat bahçesinin müdürünü TÜBİTAK gibi bir kurumun başına koyarsanız, beden öğretmenini hastaneye başhekim yaparsanız, ekonomi bilmeyen bir insanı, paranın başına  atarsanız, sonuçlarına  katlanmak zorunda kalıyorsunuz. Liyakat olmayınca önce  adalet taraf oluyor, ve tüm organizma devamında rezaletler yaşayabiliyor. Sonra ne mi oluyor, onların doları varsa bizim Allahımız var, bizim insanımız var  masalına önce kendiniz sonra halkımız inanmış gibi yapıyor, ama, mış gibi yapılınca  olmuyor işte, olmayacakta. Olcağına inananlar hala vardır, olabilir, onlara iki çift sözüm olacak; Lütfen  otobüs durağında tren beklemeyin, o büyük umutlarla beklediğiniz tren otobüs durağına gelmezde, geçmezde.

Hadi bugünlük bu kadar yeter, kalın sağlıcakla.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İznik’li Selanik’li Trabzonlu Nikos

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın