Şu Bulgar’lara Bak…

 

Hazırlıklarımız tamamlanmıştı

Anavatan yolları bizi bekliyordu

Yıllardır hayalini kurduğumuz

Adı anıldığında kalbimizin pırpır ettiği

Türkiye’mize kavuşacağımız saatler yakındı.

Tren sınırdan geçerken büyük ve kalın bir kitabın

sahifeleri adeta kapanıyor, 500 yıllık bir tarih mazi oluyordu.

Osmanlı kuzey akıncıları olan bizlerin ataları, dedeleri,
1354 yılında Çanakkale Gelibolu Üzerinden girdiğimiz Balkanlara

1978 yılının Eylül Ayının 18 günü veda ediyorduk.

Sultan 1 Murad Döneminde Edirnenin fethedilmesinden sonra

Osmanlının Başkenti olan Edirne şehrine heyecanlı

bir yolculuktan sonra nihayet ulaşmıştık.

Serhat şehir Edirne’de 1 gün devlet misafirhanesinde misafir edildik.

Çoçuktum, 13 yaşındaydım, masal gibi günlerden geçiyordum.

Hayatımıda ilk kez bir tabak içerisinde bizlere yemek olarak

sunulan küçük küçük yeşil küçük balık pullarına benzeyen,

bir yemek verdiler, sonradan alıştık, adı mercimekmiş,

soframızdan hiç eksik olmayan bu yemeyi menümüze kattık.

Bir gün sonra eşyalarımız bir kamyona sığdırıldı, yola çıktık.

Padişahlar şehri İstanbul tabelasını geçtiğimizde anladık büyüklüğünü.

Ne kadar küçük bir yerde yaşıyormuşum dedim kendi kendime, korkmuştum.

Beşyüz Evler semtindeki bizim için tutulan kiralık yeni evimize ulaşmıştık.

Dedem, annem, babam, kardeşim ve ben bir de daha önce

Türkiyeye göç etmiş bir kaç akrabamızla hemen eşyalarımızı taşıdık.

Henüz yerleşmedik, her şey çok hızlı gelişiyordu.

Ülkemizi, köyümüzü, hayallerimizi, umutlarımızı, malımızı mülkümüzü

kısacası bugüne kadar biriktirdiklerimizi, mezarlarında bıraktığımız

öksüz kalan cenazelerimizi, boynu bükük terketmek zorunda kalıp
anavatana göç etmiştik.

Nerden bilecektik bu kadar zor olacağını, hiç tahmin etmediğimiz,

hayal edemediğimiz maceralar yaşadık ,ki bizim hiç alışık olmadığımız

bilmediğimiz, akıl edemediğimiz şeylerdi bunlar.

Artık Deliorman eteklerindeki köyümüzde değildik,

Bulgaristan bizim memleketimiz değildi, muhacirdik artık.

Eski Cuma günleri yerine İstanbul Türkiye günleri başlamıştı.

Topu topu üç kısa güne beşyüz yıllık bir geçmişi sığıdırmış,

yeni bir hayata, dünyaya, düzene, kültüre merhaba demiştik.

Hayat tüm güzellik ve çirkinlikleri ile akıp gitmekten vazgeçmiyordu.

Yeni evimizdeki ikinci günümüzde akşam saatlerinde,

evin ekmek alma sorumluluğu bende olduğundan dolayı,

yeni yuvamızın bulunduğu mahallemizdeki bakkala ekmek almaya geldim.

3 gün önce köyümüzdeki magazinden ekmek alan ben, bugün, ilk kez,

ekmeğimizi bakkal dükkanından alacaktım. Bakkala girdim;

-üç ekmek dedim (istedim)

bakkal sahibi önce parayı aldı sonra üstünü çevirdi, saymadan cebime koydum.

bana ekmeğin fiyatını söylemişlerdi ama ben yine de

para üstü ne verirse ona razı olacaktım çünkü yolda öyle karar vermiştim.

Yanımda getirdiğim file şeklindeki torbamı verecektim ki,

bakkal ekmekleri dolabın içinden alıp bir naylon poşete koyup bana uzatıvermişti.

Sevinmiştim ama belli etmedim,

ne güzel artık yanımda torba taşımayacağım dedim içimden.

Bizim köyde herkes torbasını yanından getirmek zorundaydı, magazin bedava poşet vermezdi.

Arkamı döndüm, kapıdan çıkarken bakkal sahibinin, yanındaki arkadaşına;

”Yahu bu Bulgarlar ne akıllı insanlar daha dün geldiler bugün Türkçe konuşuyorlar”

dediğini duymak zorunda kaldım.

Evle bakkal arasındaki beşyüz bilemedin altıyüz metre mesafe
bana kocaman bir asır gibi geldi,

Ne demekti, Şü Bulgarlar?

Ne demekti bir günde Türkçe öğrendiler?

Bu insanlar neden bize böyle davranıyorlardı?

Neden bizi dışlıyorlar, ötekileştiriyorlardı?

Sorular sorular kafamda gidip geliyordu.

Hiç mi tarih bilmiyorlardı?

Bu kadar cahil olmalarını kabul edemiyordum.

Bulgar olsaydık neden Bulgaristanı bırakıp Türkiyeye gelelim ki diyordum, neden?

Yoksa ailem bana ve kardeşime bazı şeyleri doğru anlatmıyor muydu,
biz Türk değil miydik gerçekten.

Evimle bakkal dükkanı arasındaki beş dakikalık mesafede

o kadar çok şey geçirdim ki kafamdan, darmadağın olmuş bir çocuktum artık ben.

Ondokuzuncu yüzyılın başına kadar aynı devletin vatandaşı, insanı olan

bakkal ile ben, şimdi ne olmuştu da ayrışmıştık.

Bizim Balkanlardaki yüzyıllık Türklük, ana dil, din mücadelemiz,

nasıl bilinmez, görmezden gelinirdi ?

Yüzyıllık kimlik dil, din mücadele tarihimizde kaybolan,
sürülen, öldürülen aydınlarımız
neden yok edilmeye, önemli görevlerden alıkonularak hapislerde
çürütülmüşlerdi.

Balkanlardan ana vatana yapılan göçler sırasında ölen iki buçuk milyon
Türk’ün ruhunu sızlatacak böylesine bir bilinçsizlik, cahillik nasıl kabul edilebilirdi?

Bu sorular yumağını uzun yıllar hiç kafamdan silip atamamıştım.

Artık ben ne geldiğim ülkeye ait hissediyordum, nede bulunduğum yeni ülkeye.

Hani bir şeylerin senden eksildiğini bilirsin için acır ya hani,

sen, buna rağmen, yaşama tutunmak zorundasındır, ve tutunursunda bir şekilde,

öyle bir şey işte bu muhacirlik.

Atalarımız boş yere dememişler demekki:

” Muhacirlik Ateşten bir gömlek giymektir” diye.

Bu huzursuzluk, mutsuz eden karışık duygularım bir kaç yılıma mal oldu.

Lise yıllarıma kadar süregelen bu travmalarım okuma öğrenme sevdam sayesinde bir nebze olsun hafiflemişti.

Okumayı hiç bırakmadığım iyi oldu,

yıllar sonra travmalar yaşamış çocuk ruhuma su serpen şu sözleri okuyacaktım.

”Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani “Düşmanla sonuna kadar dövüşenler”. Çekilen ordunun ri’cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.”

M. Kemal ATATÜRK 17.01.1931

Neden sonra öğrendim ki bana Bulgar diyen bakkalın sahibi de zaten Türk değilmiş.

Analadım ki bizi anlamaları tanımaları kabul etmeleri zaman alacak, bizim de kendimizi yeniden toparlamamız, bu şoklardan arınmamız zaman alacaktı, Ben yıllar sonra, büyüdükten sonra yani Bulgaristan Türkü olmaktan büyük onur ve gurur duydum, kendimle iftihar ettim. Biz kuzey akıncılarının torunlarıyız, çalışkanız, diz çökmeyiz, zorluklar bizi yıldıramaz, ekip biçmeyi de biliriz, söküp takmayı da beceririz çok şükür.

Hiçbir zaman ana yurdumuzda da ata yurdumuzda da devletimize yük olmayız,
Atamız Atatürkün bizi taraf ettiği gibi, kendimizi feda eder, ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenleriz biz. Biz Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıyız.

Yıllar geçti, çalıştım, çalıştık, çalışıyoruz, şükürler olsun yolumuz iyilik, güzellik, aydınlıktır bizim, durmak yok yola devam.

Ne diyor Büyük önderimiz;

”Ne Mutlu Türküm diyene”

Cevat ÇIRAK

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

26.02.2016

 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı

AKARDEON’UM ANILARIM

AKARDEON

Merhaba dostlarım ve okumayı seven arkadaşlarım. Bugün  yeni yılın ikinci günü, ilk ayı yani Ocak ayındayız. Hava mis gibi, güneş her zanki gibi cömert ve karşılıksız ışık ve sevgiyle içimizi ısıtıyor, ne güzel bir gün. Ben önümüzdeki hafta sınavlarım olduğu için , ders çalışma planları yaparken  nedense bu mevsimde mis gibi havayı ve penceremden bana gülümseyen güneşi görünce bıraktım, ders kitabımı oturduğum koltuğumun üzerine usulca koyarak çalışmayı öteledim. Neden bilmiyorum ama, çocukluğumun kırık buruk hatıraları canlanıverdi yüreğimde, ruhumu bir hüzün kapladı, duraksadım ve anılarda gezintiye çıkıtım tarifsiz.

Tam 40 yıl önceydi, yıl 1978, aylardan 18 Eylül,  ailem üzerine ateşten bir gömlek giymiş, varını yoğunu arkasında bırakmış ve anavatan hasreti ile çıkmış belirsiz dertli sıkıntılı bir yola koyulmuştu. Türkiyeye göç ediyorduk, Bulgaristanın Deli Orman bölgesinde bulunan Eski Cuma kasabasının Muratlar köyünden yeni yaptığımız ve içinde sadece beş ay oturduğumuz  evimizi  bedelenin üçte birine satarak bizi Edirneye götürecek trene binmek için Şeytancık kasabasına doğru yoldayız. Zorlu, sıkıntılı dönüşü olmayan , maceralı unutulmaz  bir yolculuktan sonra önce Edirne ve daha sonra Istanbula sağsalim ulaşıyoruz. Akrabalarımızın bizi karşılamasından sonra Gaziosmanpaşa Beşyüzler semtindeki kiralık evimize ulaşıyoruz. İki günde 13 yaşındaki bir çocuğun ruhunun kaldırmayacağı aksiyonla nasıl çarpışmış  baş etmişim tarif edemem size, hala 40 yıl geçmesine rağmen anlayamıyorum. Şimdi biraz hızlanalım, ilk gün evimize yerleşiyoruz, ikinci gün tüm aile fertlerine kardeşim ve yaşlı dedem hariç iş aramaya koyuluyoruz.  Annem Bayrampaşada bir tekstil atölyesinde, Babam çok uzak bir  yermiş İstanbul dışında  Kumburgaz’da bir çiftlikte ve bende oturduğumuz mahallede küçük bir terlik üreten atölyede işe başlıyoruz.  Şimdi diyeceksiniz ki okul işi ne oldu,  okul işi bir gün sonraya kaldı, önce iş konusu  halledildi, ertesi gün mahallemizdeki orta okula kaydım yapıldı. Bulgaristanda altıncı sınıfı bitirmişim 7 sınıfa Türkiyede devam edeceğim. İki okulum arasında 600 km mesafe olmasına rağmen, ülke farklı, dil, farklı, kültür bambaşka bir farklı, tepetaklak olmuşum da ağlayanım yok. Kader bizi kervanına katmış sürüklüyor bir yerlere ama nereye bilen yok. Öyle karışmış ki çocuk kafam, köyümde ki okulda 19 kişilik çok modern sınıflarda eğitim görürken bugün istanbulun Gaziosmanpaşa semtindeki 84 kişilik sınıfındayım. Sabah işe gidiyorum öğlenci olduğum için akşama kadar okula, bu arada akşam da ders çalışmak için zamanımız yok,  eve iş alıyoruz terliklerin ökçelerine deri kaplıyoruz, ek gelir elde etmeye çalışıyoruz. Neden böyle yoğun çalışıyoruz çünkü biz alışık değiliz kirada oturmaya, bir an önce arsa almalıyız ve kendi evimizi inşa etme telaşındayız.  Sadece çalışarak birikecek paraya bu işler olur mu olmaz elbet. Bulgaristan’dan yanımızda getirebildiğimiz ve satılabilecek durumda ne varsa  hafta sonları yakın semt pazarlarında bazen babam, bazen annemle ve bazende ben tek başıma pazarda küçük bir tezgah açarak, şahsi eşyalarımızı satmaya çalışıyoruz. Yazarken bile zorlanıyor insan, ne dertli fırtınalı günlermiş, nasıl katlanmışım, nasıl sakin kalabilmişim, düşünüyorumda hala işin içerisinden çıkamıyorum. Hiç unutamadığım o kadar çok anım varki hangi biri anlatsam. En ağırıma gidenlerden  bir tanesi neydi biliyor musunuz. Kış bitti diyerekten yatarken üzerimize örttüğümüz yüzde yün battaniyelerimiz vardı, onları bana sattırdılar, sonra uzun orta kısa dalga yayın yapan evimizin neşesi bir radyomuz vardı onu da Topkapı pazarında yine ben sattım, ama eve dönerken minibüste gözyaşlarımı içime akıttım, içim parçalandı. Neyse bu bölümde çok kalmayalım, biz yaklaşık bir yıl sonra bir miktar peşin para ve kalanı senetle olmak üzere arsamızı aldık. Nasıl mutluyuz evde bayram havası esiyor, dedem, babam, annem, ben ve kardeşim yer sofrasına oturmuşuz akşam yemeğindeyiz,  Her akşam yediklerimiz nerdeyse hiç değişmediği için belli tarhana çorbası,  turşu, soğan ekmek ve su. Yinede şikayet edemem çok şukur karnımız doymaktaydı,  güzel günlerdi özlüyor insan.  Arsa aldık sevinçliyiz dediysem de , öyle anlatılacak kadar büyük bir yer değildi arsa, toplam 148 metrekare bir yerdi, ama Türkiyede ilk sahip olduğumuz şeydi, fakat gerçekten bizim miydi değilmiydi ondan bile daha emin değildik, çünkü biz hala muhacir kağıdı ile oturuyorduk  anavatanımızda, misafirdik yani. Yarın birileri çıksa hadi gidin dese bizim dediğimiz toprakta , Bulgaristanda bıraktığımız topraklarımız gibi elimizden alınabilir el konulabilirdi. Ama olsun biz arsayı aldığımız gece çok umutlu ve mutluyduk, ilk kez o sofrada iyi ki böyle güzel sıcak yüreklerden oluşan bir ailem var, ne mutlu bize dediğim günlerdi o günler. Bazen düşünüyorum da nasıl katlanmışım nasıl sabır gösterip dayanmışım, hiç kolay değildi, ama ailemizin manevi gücü ve sevgisi ile şu an bile katlanamayacağım işlere imza atmışız, şükürler olsun. Neyse hayat devam ediyor, yaklaşık 6 ay sonraya denk gelen bir tarihte biz evimizin temelini attık ve inşaata başlamış olduk.  Kaynak yetersizliği yüzünden belki biraz ağır ilerliyordu ama her geçen gün taş üstüne taş koyuyorduk. Benim yüküm armıştı, sabahları daha erken kalkarak önce 7 km uzaktaki inşaata gider 8 adet 200 LT kapasiteleri olan inşaat suyu varillerini iki kova ile  500 metre mesafedeki bir komsunun su kuyusundan elle taşırarak dolduruyordum. Dolduruyordum derken yazmak kolay da siz bir de bana sorun, 15 yaşıma merdiven dayamışım,  yüküm belki iki belki beş katı ağır, lakin umut bizi ayakta tutmaya devam ediyor. O yıllar yani 1980 yıllar, zor yıllar Türkiye için, herşey kara borsa, enflasyon üç sıfırlı rakamlar ile anılıyor, akşam yatıyor sabah kalkıyorsun her şeyin fiyatını zamlanmış buluyorsun. Birşeyi almak için kuyruklar var saatlerce sıra bekliyorsun sana sıra gelene kadar mesela tüp kalırsa alıyorsun, kalmadıysa çaresiz boş tüp ile evine dönüyorsun. Boş tüple eve dönmek ne demek günümüzün gençeleri bilemez, o yüzden bu konular ayrıca ele alınıp yazılması gereken konular, üzerinde çok durmayayım, çünkü anlayamazsınız.  Efendim gelelim zurnanın son deliğine, evimiz artık hasırını atma aşamasında, yani evin üstünü betonla kapama aşamasına gelmiş bulunmaktayız, kalıp çakılmış, elektrik ve su ve atık gideri boruları döşenmeye başlanmış demirlerin montajı yapılıyor, ve usta sürekli babamdan çimentonun ne zaman geleceğini  soruyor. Dedim ya size o yıllar enteresan yıllar, zor yıllar, sıkıntılı yıllar diye,  ve beklenen korktuğumuz şey oluyor. Parası ödediğimiz çimento fabrikası grev kararı alıyor, bizim inşaat için sipariş ettiğimiz çimentolar kara borsaya düşüyor,  sadece bir günde birim fiyatlarına  hatırı sayılır oranda zam geliyor. Buraya kadar bir şekilde inşaatı getirmişiz fakat bu zam bizim tüm planlarımızı tepe taklak ederek bizim tüm heyecanımızı alıyor ve yerine verdiği şey üzüntü üzüntü ve yine üzüntü. Eş dostan borç isteyecek durum hiç yok zaten, o yolların hepsi denenmiş ve tüketilmiş. Çimento kara borsa olduğu için senet sepet kabul edilmiyor, tek çare var oda nakit para bulunmamsı gerekiyor. Ama nerden ve  nasıl bulunacak ? İhtiyacımız olan para da öyle çok büyük bir para değil aslında, zaten parasını ödemişiz de grevden dolayı oluşan ekstra farkını bulmamız gerekiyor. Sayılı günler hızla ilerliyor, herkes ,nerden bulunacaksa, bu parayı bulacağız endişe ve düşüncesinde, sürekli bu konuyu konuşuyor. Kolay değil öyle mal mülk sahibi olmak, önce bir feleğin çemberinden geçmeniz gerekiyor. Hiç ama hiç unutmuyorum, Cumartesi günüydü, okuldan gelmiş evimizin balkonunda akordeon sırtımda birşeyler mırıldanmaya çalışıyordum. Daha öğle saatleriydi, evde benden başka kimse yoktu, ben de babam evde olmadığından dolayı rahattım, kendi halimde eğleniyor bir şarkının notalarını bulmaya çalışıyordum. Hava yaz havası, ılık bir rüzgar,  beni  kucaklamaya çalışan fakat balkonun duvarından dolayı bir türlü başaramayan sapsarı bir güneş,  tam bir keyif havasındayım yani. Tüm koşullar çok uygun olunca, notalarda bir neşeli, sanki bir gösteride performans sergileyen sanatçıya yardım edercesine usturuplu ve disiplinli sesler çıkartarak şov yapıyor edasındalar. Önce ihtimal vermedim, lakin ikinci kez balkona girilen kapının açılış sesini duyunca dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Aman Allahım dedim babam gelmiş, ama neden erken gelmiş demek geçti içimden. Olanca gür ve öfkeli sesiyle bana bağırmaya başladı.  Sen burda ne yapıyorsun, biz çaresizlikten nelerle uğraşıyoruz sen burda keyif yapıyorsun, başka zaman bulamadında bugünü mü buldun. Bir süre sonra sanırım söylediklerini duymamaya başladım.  Galiba hissettim biliyor musunuz, kötü bir şey olacak gerçekten hissettim. Böyle içim cız etti, sanki içimden birşeyler koptu.  Tüm bu yaşananlar anlık gelişen plansız programsız olaylardı, sanırım bu yüzden travma gibi ağır geldi.  Al akordeonu, kılıfına koy, git Cumartesi pazarına ve onu sat yoksa ev yarım kalacak, evet evet, bu ses babamın sesiydi, zaten başka da bir ses olamazdı, sadece ikimiz oradaydık.  Sadece kısık bir sesle tamam diyebildim. gerisini hiç sormayın hatırlamıyorum. Hiç ihtimal vermediğim şey başıma geldi. Babam en sevdiğimi elimden alıyordu, inanılır gibi değil ama bu bir gerçekti. Fakirlik yoksulluk karşısında çaresiz, kimsesiz hissetiğiniz  oldu hiç bilmiyorum, öyle acı bir duygu ki anlatmaya kelimeler, cümleler satırlar yeterli gelmez. Evden çıkmam pazar yerine ulaşmam saniyeler değil, sanki saliseler içerisinde cereyan etti. Hani derler ya kul sıkışmadan hızır yetişmezmiş diye, gerçekten bu söz damıtılmış denenmiş bir söz . Benim huzur sesli, kırmızı renkli, siyah kayışları ve kocaman valiz çanta kılıfı olan Akardeon’um artık benim değildi, Yeni sahibi benim yaşlarımda bir kız çocuğu karşımda duruyor, mutluluktan parlayan gözleri ile sıkıca babasının elini tuttu, keyfi çok yerinde olarak hadi gidelim baba çok merak ediyorum çalabilecek miyim dedi. Babası en sevdiğimi elimden aldı kayışından tutarak sırtına astı, hafifçe bir sallandı, valiz tam olarak sırtında oturunca gülen yüzlü mutlu kızının elinden tuttu ve pazarın içerisinde kayboldu. Evin tamamlanması için gereken para biraz fazlası ile tedarik edilmiş ev tamamlanmıştı. Küçük mü yada erken yaşta  yetişkin  olmuş  bir çocuğun hayalleri, umutları, mutlulukları bıçak gibi kesilmiş belirsiz bir bahara bırakılmıştı.  Her şeye rağmen hayat devam ediyordu, bu çekilen acılar gelecek güzel keyifli günlerin bedeliydi, ve öyle de oldu. Hiçbir şey için geç değildir, çok yakında emekli olmuş fakat çocukluğunu doya doya yaşayamamış  bu çocuğun yeni bir akardeonu olacak, ve o çocuk kaldığı yerden çocukluğuna devam edecek.  Hiç kimseden hiçbirşeyden şikayet etmeden, hep şükür ederek mutlu edecek ve mutlu olacak. Mutluluk onun da hakkı.

 

Cevat ÇIRAK

02.01.2018

 

Oy Hakkı Kutsaldır

 

Sürekli gittiğim kafede ben de şahit oluyorum bazen. Siyasetten futbola kadar her konuda fikir üreten, vır vır konuşan arkadaşlar görüyorum, dinliyorum tahammül etmeye çalışıyorum. Sohbetlerine dahil oluyorum bazen, bazı fikirlerinin aslında dayanaksız ve kaynaksız olduğunu belge ve kanıtlarımla ortaya koyduğumda, süratlarının nasıl ekşidiğini nasıl da, nerde çıktı bu adam ?gibi bakışlara maruz kalıyorum. Zamanla bu arkadaşlarla aramız bozuluyor ve ilişkimiz başlamadan bitiveriyor. Hatta belli bir zaman sonra arkamdan düşmanca dedikodular duymaya başlıyorum. Kimdir bu arkadaşlar , neden böyle konuşuyorlar, nasıl bu kadar bilgiçlik taslayabiliyorlar diye küçük bir analize koyulduğumuzda ortaya çıkan sonuçlar çok şaşırtıcı olabiliyor. Evet, gerçekten aslında ne kadar sığ bir bilgiyle ahmak kestiklerine inanamıyorum. Bu arkadaşların ortak özellikleri nelerdir diye merak ediyorsununuz değil mi?
Hadi bir göz atalım;
— Sandık yüzü görmemiş insanlar olduklarını görüyorsunuz. Mesala bir partiyi hararetle savunan arkadaşın laf arasında ağızından ben hiç oy kullanmadım itirafını duyabilirisiniz. Örneğin benim müdavimi olduğum kafede abim yaşında bir arkadaş çift ülke vatandaşı olduğu halde her iki ülkede oy kullanmadığını kendi ağızından itiraf etmişti. Am nedense bu çok bilmişliklerine engel konduramıyorlar.
— Bir başka özellikleri bu çok bilen arkadaşların aslında hiç kitap okumadıklarını öğreniyorsunuz, neden okumadıklarını sorduklarında hayat tecrubelerinin onlara yeterli olduğunu savunmaktan geri kalmıyorlar. Oysa bilgi sahibi olmadan söz sahibi olunamayacağını bilmiyorlar. Okusalar daha neler öğrencekler ama gerek duymuyorlar, doğuştan filozof doğuluyor mu ? Okuduğum kadarıyla doğuştan filozof olunmuyor okumadım, duymadım.
— Diğer bir özellikleri de bu arkadaşlar hangi işlere soyunsalar başarılı olamıyorlar. Başarısızlıklarının nedenini sorduğunuzda size onlarca bahane sayabilirler, nedense kendi hatalarından yanlışlarından hiç bahsetmezler, onlar sütten çıkmış ak kaşıktırlar her zaman. Oysa aynaya baksalar ana başarısızlık nedenin ne ve kim olduğunu öğrenme şansları olacak ama bu haklarını kullanmıyorlar.
Bu arkadaşların yukarıda saydıklarımdan daha fazla ortak özellikleri olduğunu biliyorum ve yazabilirim ama sanırım bu kadarı yeterli olacaktır.
Gelelim asıl konuya, düşünmek, düşündüklerimizi konuşmak, tartışmak bunlar doğruyu gerçeği bulmak ve görmek adına gerekli ve olması gereken durumlar, lakin, hangi yöne oy kullanacağımıza karar verdiysek, oy kullanarak bunu kararımızı tescil ettirerek, geçerli kılıyoruz. Uzun tartışma ve araştırmalar sonucunda karar aşamasına gelmediysek artık karar vermek için önümüzde 1 hafta süremiz daha var, lütfen iyi değirlendirelim. Oy hakkımızı kullanmak topraklarımızın ve vatanımızın yaşamasına ve devamına ortak olmak demektir. Lütfen katılımı arttıralım , oyumuzu çöpe atmayalım, ülkemizin geleceği için oyumu kullanalım, değerli kılalım, vatanımızı ve millerimizi yüceltelim. Topraklarımıza sahip çıkalım başka vatanımız yok . Oy hakkı bu yüzden kutsaldır, sorumlu davranalım örnek olalım.

Saygılarımla

Cevat ÇIRAK
Pazar 09.04.2017

14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜ

14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜ 

Yeni yılla birlikte bembeyaz bir sayfa açıyoruz, ve daha ilk günden çok güzel bir şekilde o açtığımız yeni sayfaya insana ve insanlığa hizmet edecek güzel adımlar atmak yerine, nefsimize hevesimize yenik düşerek karalama defteri haline dönüştürüyoruz.

İşte yılbaşından sonra bizi bekleyen en önemli sınav 14 Şubat Sevgililer Günü.

Neymiş Milattan sonra üçüncü yüzyılda Romada Aziz Valentin adında doktor olarak görev yapan bir rahip, İmparator 2. Klaudius’un askerliği yasaklamasına rağmen sevgililere gizlice nikah kıyarak evlendirmiş. Fakat imparator durumu öğrenince Aziz Valentini idama mahkum etmiş. Merhametli İmparator merhametini göstermiş ,hristiyanlıktan çık ve Romanın dinlerine geri dön demiş. Ama bizim Aziz Valentin kabul etmemiş. 14.Şubat Sevgililer gününde idam edilmiş. Olaydan neredeyse 300 yıl sonra, MS. 496’da Papa Gelasius 14 Şubat’ı Sevgililer Günü’nü resmi bayram günü olarak belirleyerek kutlanmaya başlanmış. 

Günümüzde sevgililer günü kutlamaları ise amacından çok uzaklaştırılmış, dönüştürülmüş ve kapitalizmin sömürü aracı haline getirilmiş. Modern dünyada, 14 Şubat Sevgililer Günü tüketimi körüklemek için bir silah olarak kullanılmaya başlanmış.

Gerçek sevginin içini boşalttığına inandığım bu güne ne kadar inanmaz ve uzak durursanız o kadar sağlıklı bir sevgiyi yaşama şansını bulabileceğimize inanıyorum. Hayır hayır, sadece inanmıyorum, yıllaraca yaşayarak öğrendiğim bu duruma bir dur demek için bu satırları yazıyorum. 

Dolu dolu tam 38 koca yılımı perakende sektörüne adamış bir profesyonel olarak çok emin bir şekilde diyorum ki ; günümüzde sevgililer günü kapitalist düzenin arz fazlası ürünleri stoklardan düşmek için kullanılan bir araçtır. 

Gerçek sevgileri genetiği bozulmuş ürünler haline dönüştüren sağlıksız bir gıdadır bu özel günler. Tuzlu su gibidir, içtikçe susar, susadıkça içersiniz ve hiç doymak bilmezsiniz. Peki ne yapalım diye sorular gelmeden ben dilim döndüğünce cevap vermeye çalışayım. 

‘’Önemli olan seni tamamlayacak ruhu bulmandır. Her Peygamberin verdiği öğüt aynıdır. “Sana ayna olacak insanı bul.’’ der Mevlana.

Gerçek sevgili senden bekleyen değil sana katandır, verendir, ruhunu renklendiren zenginleştirendir. 

Mevlana ile devam edelim,

Aşk nasip işidir,

Hesap işi değil,

Aşk adayıştır,

Arayış değil.

Sözlerdeki inceliğe ve mesajın gücüne bakar mısınız!

Siz siz olun Kapitalizm istiyor diye sevgililer gününü hesap işine dönüştürmeyin, bir şey beklemeyin, karşılıksız olduğu zaman aşk güzeldir.

Sevgililer günü geldi diye diğer yarınızdan, hayat toldaşınızdan, yarınızdan beklenti içine girmeyin, sevdiğinize isyan etmeyin.

İsyanlardayım dedi..

Hayır imtihanlardaydı..

Farketseydi kurtulacaktı. 

diye devam ediyor Mevlana.

Hem sonra sevgilinin günü mü olurmuş? Olamaz olmamalı da zaten. 

Sevdiğin sürece her gün değil, ay değil, yıl değil, yaşadığın tüm anlar sizindir.

Bu sadece Sevgililer günü için geçerli tez değildir.

Mesela anneler günü neymiş, babalar günü de nerden çıkmış, çok anlamsız bence. Ananın babanın, sevgilinin günü mü olurmuş?! Kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyorlar bizimle. Sadece oynamakla kalmıyorlar, özümüzden uzaklaştırıp, maddiyatın peşinde koşturuyorlar hepimizi. Dünya nimetleri yüzünden aramızı bozuyorlar. İnsanlığı gerçek değerlerden çok uzaklaştırıyorlar. Aynı zamanda bin bir zorlukla kazandığımızı, emeğimizle biriktirdiklerimizi alıyorlar cebimizden. 

Ülkemizi, sevdiklerimizi, düşünmek mecburiyetindeyiz, sevdiklerimize karşı sorumluyuz, ülkemizin kaynaklarına karşı sorumluyuz. Dikkatli harcalar yapmak, arzu edileni değil gerekli olanı tüketmek ve bütçe ayırmak zorundayız. Yoksa ‘’israf eden iflas eder ‘’ derler bilirsiniz. Bizim böyle günlerle geçirecek zamanımız yok, olmamalı da.

Ama yok ben illa bir şey yapmak istiyorum derseniz, mesela, bir paket çamaşır alın kimsesizler yurduna gidin hem ziyaret edin hemde bir ihtiyaç sahibinin gönlüne su serpin, muhtaç olanın bir ihtiyacına aracı olun. Başka yollarda var; ağaç dikin, çiçek ekin… Eğer durumunuz çok çok iyi ise bir garibanın veresiye defterini azaltın yada sıfırlayın. Sonra da bu yaptığınız iyilikleri denize atın, unutun. İyilik yapıp bunu söyleyen tefeciler gibi olmayın. Sağ elin verdiğini sol el görmeyecek şekilde yapın yaşayın iyiliklerinizi sadece siz bilin.

Bakın görün kalbiniz ve vicdanınız nasıl özgürlüğüne kavuşmuş bir kuş gibi pır pır edecek, gerçek huzura mutluluğa ve sevgiye ulaşacaksınız. Bu yüzden veren el alan elden üstündür derler.

Bakın kutsal kitaplar ne diyor.

Kalıcı olan üç şey vardır: İman, umut, sevgi. Bunların en üstünü de sevgidir. 

(1. Korintliler 13. Bölüm)

Yazımızı artık bitirelim artık derken aklıma Yunus Emre’nin şu dizeleri düşüverdi nedense,

‘’Yunus, eğer akıllıysan bu dünyada mülke bağlanma, onu süsleme. Mülke bağlananlar, onu süsleyenler şimdi kara toprak olmuş yatıyor.’’

‘’Dünya yalan kardeşim, dünya yalan! Var mı yalan dünyada bakî kalan. Mal da yalan, mülk de yalan. Var biraz da sen oyalan. ‘’

Sevgiyle kalın.

Cevat ÇIRAK 

11.02.2020 

 Memleketim ve Şehrim

img-20180605-wa0017

 

Memleketim ve Şehrim

Deli Ormanlıyım ben

Balkanlardan

Eski Balkan Derler

Koca Balkan Derler

Biz bizim Balkan deriz

Eteklerinde büyüdük

Meralarında

Çelik çomak oynadık

Mandalarla Malaklarla

Göllerinde derelerinde yüzdük

Yalnız değildik

Ördekler de kazlarda bize eşlik etti

Kurbağaları  saymıyorum

Onları çok yorduk

Siz bilir misiniz ?

Kuzuları anneleri koca sürü içerisinde nasıl bulur

Kuzular mı annelerini anneler mı kuzuları tanır

Muhteşem bir andır o canların buluşması

Biz o çocukluk günlerini hiç unutamıyoruz

Ne zaman bir araya gelsek canlanır anılarımız

Koydeki bir ağacın gölgesinde

Kaldığımız yerden başlar anılar üzerine sohbetler

Memleket bu nasıl unutulur

Kolay mı unutmak, yok olup gitmek.

Nasıl kıyarız çocukluğumuza, yaşadıklarımıza

Özlüyoruz işte elimizde degil.

Yahu dedik ya,

Biz oralıyız

Deli Ormanlıyız

Eski Balkanlıyız

Koca Balkan da derler

Koca Yusufun, Kurtderelinin oralıyız

Hey gözünü sevdiğim toprağım

Canım ciğerim herşeyim alın yazım

Memleketim

Bitmez sevdam, hasretim, anılarım hiç bitmez

Ben gurbetteyim, gurbet benim içimde.

Derin iyileşmez yaram, çıkmaz sokağım,

Memleketim, Memleketim, Memleketim.

 

psx_20180916_222102

Benim Şehrim

Istanbul

Vapurlara eşlik eden martıları

Ilık esen lodosu poyrazı

İnce belli çay bardaklarında içilen

Vazgeçilmezi,

Dumanlı demli çayın tadı.

Susamlı gevrek simidi

Buram buram aşk kokan sokakları

Sürekli acelesi olup

Bir yerlere

Yetişmeye çalışan insanları

Yük taşıyan hamalları

Levanda kokan hamamları

Mis gibi

Türk Kahvesi kokan dükkanları

Nasıl anlatsam bilmem ki

İşte oradır benim şehrim

Başın ağırdı mesela

Çık Bakırköyden sahil yoluna

Aç arabanda pencereni

Martıların balık avını dalgalarla cümbüşünü seyret

Susam kokusunu yüreğinde hisset

Bırak kendini boğazın sularına

İlaç doktor para etmez ağırına

Ilık rüzgarlar boğazda raks ederken

Ne gam ne keder, ne dert ne elem

Ne gurbet acısı ne aşk acısı vız gelir bana

Dedim ya ben Istanbulluyum

Ben buram buram tarih kokan

Şehirlerin şehrindenim

Istanbuldan, gerdandan, boğazdan

Ikı kıtanın şehrinden,

İster Avrupadan ister Asyadan

İstanbuldan, İstanbul, İstanbuldan.

Ne memleketimden vazgeçerim

Ne koca güzel,  şehrimden.

Cevat ÇIRAK

17.09.1965

Galata İstanbul

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

BALKANLARDA KALAN ÇOCUKLUĞUM

http://www.istanbulgazetesi.com.tr/balkanlarda-kalan-cocuklugum-makale,76349.html
http://istanbulegazete.com/default.aspx?Sayfa=2&t=05.02.2020


BALKANLARDA KALAN ÇOCUKLUĞUM
Ahmet ÖZDEMİR
Kuşkusuz, Gorki’nin Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim’den oluşan üçlemesi, Rus dilinde yazılmış en güzel otobiyografilerden biri. Çocukluğunda babasını yitirişini, taşındığı dedesinin evinde geçirdiği yılları anlatır.

Zeki Ömer Defne, çocukluğunu anlattığı şiirinin bir dörtlüğünde ““Durmuş enginlere doğru içimde, / ‘Gel! Gel!’ eder denizlere bir çocuk / Ve hep arada, bir hasret menzili, / Gelir, gelir.. gelir, gider bir ufuk.,” diyor.

Cevdet Kudret gibi: “Ne oldu çocukluğum? /Köşelerinde nefes nefes koştuğum / Odalar? / Ortalarında tahta at koşturduğum / Geniş sofalar? / Sofalarda gizli yuvalarım, gizli yerlerim? Hani benim kurşun askerlerim? …” diye soruları sorulara ekleyenleriniz olmuştur. Ya da Mualla Tetik gibi “Gökyüzünü özlüyorum çocukluğumun, / Alabildiğince mavi, alabildiğince geniş. / Umutların coşkuyla birleştiği yerde; / Sonsuza uzanır tatlı bir düş.” diyerek düşler alemine dalabilirsiniz. Ama anılar hep mutlu, neşeli, şen; çocukluğunuz el bebek gül bebek, yediğiniz önünde, yemediğiniz arkanızda, cicili, bicili giysiler içinde görüntüleri yansıtmaz.

Cevat Çırak, 1965’de Türklerin yoğun olarak yaşadığı Bulgaristan Eski Cuma Kasabası Muratlar köyünde doğdu. Bulgar mezaliminin mazlumlarından olan ailesi 1978 yılının Eylül ayında anavatanıTürkiyeye göç etti. O günleri yakından biliyor ve gazeteci olarak takip ediyordum. Gelen soydaşlarımızın trenden inişlerini yere kapanıp anavatanın toprağını öpüşlerini gözlerimden yaşlar akıtarak seyretmiştim. Cevat Çırak, eğitimini Türkiye’de sürdürdü. Ticarat hayatına ve yöneticilik hizmetlerine devam etti. Tarihe ve edebiyata meraklı, Atatürk`e hayran. Ama çocukluk yıllarını, çocukluk yıllarının acı tatlı günlerinin yaşandığı toprakları unutamıyor. Bir başka hüzün içeren özlemlerle dolup taşıyor. Kendini altın kafesteki bülbül gibi hissediyor.

Özlemlerini, anılarını “Balkanlarda Kalan Çocukluğum” adıyla kitaplaştırdı. Bulgaristan Türklerinin nasıl bir ateşten gömlek giydikleri, sıkıntılı zahmetli yolculuklarını bizlere anlatıyor. Bu yolculukta başlarından geçen ilginç, unutamaz, sıkıntılı olayları, tarihe not düşmek ve gelecek nesillere miras bırakmak amacıyla yazmış. Diyor ki “…Yıllarca ruhumda zihnimde birikenlerden bende derin izler bırakan anılarımı kâğıda döktüm. Bilirsiniz ‘Söz uçar yazı kalır derler’ ben de çocuklarıma ve gelecek nesillerimize değerli bir miras olsun diye yola çıktım.”
Ne gerek var diye kimse düşünmesin.
“İnsan hafızasının eksikliği unutkanlığıdır” ve “Unutkanlık insan halidir” anlamında kullanılan bir söz vardır: Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.

Asimilasyondan kaçan yüz binlerce Bulgaristan Türkü… Bulgar zindanlarından sınır kapısına getirilen Türk mahkumlar… Kapıkule’den ufka kadar uzanan araç kuyrukları… ve ufku dahi delip geçen yeni bir başlangıç hayali… 1960’lı, 1970’lı yıllardaki göçler ve 1989… Bir Jivkov adını kaçımız hatırlıyor. Gerekli derslerin alınabilmesi için hatırlanmalı ve Cevat Çırak gibi o günlerin tanıkları, tanıklıklarını yazmalı, diye düşünüyorum.
Okudukça kimileri “evet bizde benzer sıkıntıları acıları yaşadık, diyebilmeli.

“Balkanlarda kalan Çocukluğum” ana vatana göç eden Bulgaristan Türklerinin yolculuklarını 13 yaşlarındaki bir çocuğun gözünden yansıtıyor. Kitap üç bölümden oluşmuş: Hikayeler, şiirler ve günlük yazıları…

Cevat Çırak önceleri kendi köyü olan Bulgaristan Eski Cuma Muratlar köyü ve sonrasında Türkiye’deki yaşadıklarını anlatmayı amaçlamış. Ancak yazdıkça, çerçeveyi genişleterek hedef kitleyi büyütmüş. Şöyle yazıyor: “Neden bu yol çıktım derseniz, cevabı çok basit, Kaşgarlı Mahmut Divan-ü Lugati’t Türk adlı eserinde şöyle der: ’Soyunu bilmeyen nesilden, güçlü bir gelecek inşa etmesini beklemek hüsran olur.’ İşte bu kutsal amaca kısmen de olsa katkı sunabildiysem ne mutlu bana.”
Balkanlarda Kalan Çocukluğum, duygu dolu bir içeriğe, şiirin kanatlarında gözlemler içeriyor. Birkaç dize alıntı yaparak sizleri duygu selinin kıyısına getireyim:

“ Tam kırk yıl önce, / Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde / Ilık bir Eylül gününde / tahtadan yapılmış kasaların içine… / Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik / Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza / Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası. / Devam ettik yüklemeye, / köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık / itinayla yerleştirdik, zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza …”

BALKANLARDA KALAN ÇOCUKLUĞUM

TÜM KİTAPÇILARDA

Tam kırk yıl önce

Deli Orman eteklerinde sakin bir köyde

Ilık bir Eylül gününde

tahtadan yapılmış kasaların içine…

Önce bahçemizdeki konserve edilmiş sebze ve meyvelerimizi yükledik

Maalesef o sebze ve meyvelerin yetiştiği toprakları alamadık yanımıza

Tahta kasalara sığdıramadık atalarımızın bize bıraktığı mirası.

Devam ettik yüklemeye

köy kokulu kıyafetlerimizi toprak kokan yatak yorganımızı yerleştirdik

Tarlamızı kazdığımız çapamızı küreğimizi keserimizi de unutmadık

itinayla yerleştirdik zaten başka ne alabilirdik ki yanımıza …

Karıncanın Kerameti

Cemal bu sabah telaşla uyanmadı

Her sabah ki telaşından eser yoktu.

Kalktı çok sakin bir şekilde önce traşı gelmiş mi onu kontrol etti.

Bugün her şey mükemmel olmalı dedi içinden.

Özenle traş oldu, sonra duş aldı.

En güzel kıyafetlerini giydi.

Özel günler için sakladığı parfümünden sıktı.

Sonra saate baktı, saat her sabahki kalktığı saatten erkendi.

Evinin kapsını kapatırken bir şey unttum mu diye dönüp arkasına bakmadı.

Oysa her sabah evden çıkmadan önce her şeyi en az iki kez kontrol ederdi.

Cemal bugün sanki gidip de tekrar dönmeyecekmiş gibi haraket ediyordu.

Otobüs durağına vardığında yine saatine baktı, en az yarım saat erken gelmişim dedi.

Neyse ki aylardan hazirandı, beklemesinde bir sakınca yoktu.

Her zaman gazete okuyan Cemal bu sabah otobüs durağının direğine yaslanmış duruyordu.

Çok anlamsız bir duruştu bu, gözlerini bir boşluğa sabitleşmiş sanki donup kalmıştı.

Zamanın nasıl geçtiğini anlamadı Cemal. Otobüs geldi yolcular binince haraket edildi.

Otobüs tıklım tıklım doluydu, yolcular terle karışık her şey kokuyorlardı,

Hele o sarımsak kokusu yok mu, aç olan midelere zehir gibi geliyordu.

Her sabah bu kötü kokulardan rahatsız olan Cemal bu sabah oldukça sakin ve huzurluydu.

Kimseye laf etmiyor, içinden söylenmiyordu, tam tersi yüzü etrafa gülücükler saçıyordu.

Her sabah birlikte yolculuk ettiği arkadaşları bile bu duruma anlama verememişlerdi.

Kimse otobüste hayırdır Cemal deme cesaretini gösteremedi, sadece baka kaldılar.

Cemal olduğu yerden ara sıra gelinen durağı kontrol ediyordu.

Bir şey daha yapıyordu Cemal, belirli aralıklarla sağ cebine eline sokuyordu.

Belli ki cebinde önemli bir şey vardı, ama ne olduğunu kimse bilmiyordu.

Karaköy vapur iskelesi durağında otobüsten indi Cemal.

Oysa bu durak onun her sabah indiği durak değildi.

Cemal her sabah kapalı çarşı durağında iniyordu.

Arkadaşları Beyazıt durağında inmişlerdi ama meraktan çatlıyorlardı.

Cemal halletmem gerken bir işim var demişti sorduklarında.

Başki hiç bir bilgi yoktu arkadaşlarının elinde, bu yüzden merak ediyorlardı.

Bu durum hiç normal bir durum değildi, lakin kimseden bir tahmin çıkmıyordu.

Bu arada Cemal biletini almış adalar vapuruna binmişti.

Vapur Karaköy limanından haraket ettiğinde adeta düdüğüyle yeni doğan güneşi

selamlıyordu.

Adalar vapuru burnunu Haydarpaşa limanına doğru çevirdiğinde manzara muhteşemdi.

Sabah mahmurluğu ile yeni güne merhaba demeye kalkan Kız Kulesi karşılarındaydı.

Muhteşem manzara karşısında büyülenmemek imkansızdı,

birden martı sesleri vapurun motor sesini unutturmuştu, yolcuların keyfi yerindeydi.

Vapurdaki simitçinin keyfi daha çok yerindeydi. Herkes birer ikişer simit alıyor

martılarlarla paylaşıyordu.

Hatta bazı yolcular peş peşe ellerindeki simit parçalarını havaya atıyor martılar

yakalayanınca keyiften dört köşe oluyorlar, tekrar simitçi diye haykırıyorlardı.

Kız kulesi ne martılara kulak asıyor, nede yolcuların

martı doyurma yarışı ve telaşı ile ilgileniyordu.

Kız kulesine kendinden beklenen nazı ve ihtişamı sergilemekle meşguldu.

Güneş yükseldikçe kız kulesinin güzelliği vapurun yolcularını ihtişamı ile mest ediyordu.

Cemal içinden, evet dedi doğru seçim yaptım, olacaksa böyle güzel olmalı dedi.

Vapur artık İstanbul boğazından çıkmış karşı adalara doğru yol alıyordu.

Vapur denizin dalgaları ile boğuşurken Cemal kararını vermişti, Heybeli adasında inecekti.

Vapur Burgaz adadan başlayarak yolcusunu sırasıyla indirmeye başlamıştı.

Sıra Heybeli adaya geldiğinde Cemal anonsu duydu oturduğu yerden kalktı, ve yürüdü.

Heybeli ada hafta içi olduğundan ve çok erken saatler olduğundan olsa gerek sakindi.

Sokaklarda İstanbuldaki işlerine yetişmeye çalışan çalışanlar dışında pek kimse yoktu.

Esnaf yeni güne hazırlanıyor, güzel yaz havasının etkisiyle bazıları keyifle ıslık çalışıyordu

Cemal İstanbulda başka yeşil orman olan bir yer bilmiyordu. Ama bu adayı da çok sevmişti.

Yıllar önce bir arkadaşının ısrarı ile Heybeli adaya gelmiş görmüş ve çok beğenmişti

O yüzden burayı seçmişti. Tekrar sağ elini sağ cebimine soktu, cebini kontrol etti.

Evet hala yerindeydi, duruyordu, rahatladı ve yürümeye devam etti.

Yolu takip ederek Heybeli adanın istanbulu geniş açı ile gören burnuna geldi.

Şöyle bir etrafına bakındı, en doğru yeri seçmeliydi, biraz daha yukarılara yürüdü.

Evet dedi bu iki ağacın altı hem çok gölge değil, hemde çok güneş görmüyor dedi

Cemal ne sıcağı çok severdi ne de çok serin havayı, ılık olmalıydı oturacağı yer.

Önce yere gelişigüzel bırakıverdi kendi, çimenler daha tam olarak kurumamıştı,

ama çok kulak asmadı, pantalonuma zaten bundan sonra çok ihtiyaç olmayacak dedi içinden

Biraz uzanayım dedi hemen sonra ayakkabılarını da çıkartacaktı.

Sırt üstü olarak koca gövdesini çimenlere teslim ediverdi Ceamal

Uzandığı yerden güneş hafifçe onu rahatsız ediyordu ama olsundu, keyfini çıkartayım dedi.

İki elini başının altına yastık yaptı. En sevdiği haraketlerden biriydi bu sır üstü pozisyonu

Sonra gözlerini hafifçe kapadı, bir kaç dakika kafasını dinlemek istedi.

Ama evdeki hesap çarşıya uymadı.

Gözlerini kapar kapamaz aklına köyü geldi.

Yemyeşil suyu bol köyündeki anıları canlandı.

Cemal Deliormanlıydı, köyü de Razgrad iline bağlı 250 haneli bir dağ köyüydü.

Köyünün ortasından dere geçerdi. Birden derenin gürül gürül akan suyunun

sesi kulaklarını çınlattı. Yattığı yerden yüzü gülümsedi.

Köyünü çok özlemişti. burnunda tütüyordu yemyeşil köyü,

Sekiz yıl olmuştu köyünden ayrılalı, hiç kolay değildi, ama mecburdu Cemal hasret çekmeye

Sekiz yıl önce büyük bir karton kutuda bir tırın dorsesinde

Bulgaristan sınırından kaçak olarak Türkiyeye kaçmıştı Cemal,

Kaçarken de yanında üstündeki pantalon ve tişörtten başka üç kuruş parası ile kaçmıştı.

O gün bugün gurbetteydi Cemal, acıyı bal eylemiş, özlemini törpülemek için,

sevdiklerini hatırlamamak için deli gibi çalışmıştı ama nafileydi, insan memleketini,

sevdiklerini ata yurdunu özlüyordu, fakat kader sabır diyordu, sabır.

Cemal güneş yükselince güneşten korunmak için sol tarafına döndü,

gözleri açıkken sağ cebi geldi aklına, ve sağ elini cebine sokarak cebindekini kontrol etti.

Sol tarafına döndüğü sırada hemen göz hizasında bir yeni yakılmış fakat söndürülmüş bir

sigara izmariti gördü Cemal.

Ne acelesi varsa sahibinin yazık olmuş sigaraya dedi içinden.

Sonra deniz dalgalarının sesini duydu.

Biraz ileride dalgalar adanın kıyısındaki taşları dövüyordu.

Hayat kaldığı yerden devam ediyordu, her şey yolundaymış gibi devam ediyordu.

Cemal tekrar başını çimenlere yasladı ama bu sefer sola dönük olarak tekrar uzandı.

Gözlerini yine kapadı, on dakika da olsa biraz uyumak kestirmek istedi.

Ama nafile bir uğraştı bu istek.

Pamuk elli anacığı geldi gözünün önüne, Cemalinin gergin yüzünü şefkatli parmakları ile

boydan boya okşadı, yüsünde dokunmadık yer kalmamıştı, sanki içine bir huzur serpilmişti.

Ah anacığım dedi Cemal içinden, bir bilsen nasıl özledim, bir bilsen kokuna nasıl hasretim.

Hafifçe gözlerinin nemlendiğini hissediyordu Cemal ama olsundu.

Bu hissi bile yaşamak müthişti. Anam dedi içinden bir bilsem neler çekiyorum,

bir bilsen bu sekiz yıla neler neler sığıdırdım. Ağlıyordu Cemal hemde hıçkırarak

yüreğine taş basarak ağlıyordu. Çok birikmişti, hep içine atmıştı Cemal, hiç kolay değildi.

Annesi bir Balkan Türkü deli orman anasıydı. Şalvarını hiç çıkartmayan, çok çalışkan,

sabırlı, fedakar bir kadındı Sevdiye anne.

Cemal coşmuştu bir kere, özledikleri peş peşe sıra gözetmeksizin aklına geliyordu.

Sevdiye anacığı bir dızmana böreği yapsaydı şimdi, yanına da bir tabak ağda (pekmez)

olaydı, Cemal kimseye bırakmadan, kimseyi düşünmeden bir tepsi böreği tek başına yerdi.

Hele anasının yaptığı kıvırma börekleri çevre köylerde bile bilinirdi.

Cemal artık dayanamıyordu, hasretlik, özlem, dolmuş taşmaya başlamıştı.

Daha fazla anasını ve yemeklerini düşünmemek için aniden kapalı gözlerini açıverdi.

Karşısında yine o sigara izmariti bıraktığı yerde duruyordu, pek kulak asmak istemedi.

Tam biraz da sağıma döneyim bakalım dedi ama dönemedi,

Önündeki sigara izmaritinin arkasında kıpırdayan bir şey gördü.

Hafifçe kafasını yattığı yerden kaldırdı, hareket eden şeyin ne olduğunu anlamak istedi.

Önce bir ekmek kırıntısı gördü, kıpır kıpır bir yükseliyor bir iniyordu, ama bir türlü

sigara izmaritinin Cemale doğru olan tarafına geçemiyordu ekmek kırıntısı.

Karıncayı gördükten sonra anladı Cemal durumu, tam da tahmin ettiği gibiydi.

Küçük bir tek karınca, bir yerden ekmek kırıntısı bulmuş evine götürmeye çalışıyordu.

Ama sigara izmariti beri tarafına geçmesine izin vermiyordu.

Karınca sürekli deniyor, ama tam geçti geçecek derken ekmek kırıntısı zirvedeyken

pat diye geri düşüyordu.

Cemal içinden hiç kolay değil dedi, ekmek arslanın ağızında, çabalamadan olmuyor dedi.

Bu sırada karınca bilmem kaçıncı defa aynı ekmeğini izmaritin üstünden geçirebilmek için

denemeler yapıyordu, ama her seferinde başarısız olmasına rağmen ısrarla devam ediyordu.

Cemal karıncaya dönerek ekmek kolay kazanılmıyor diyerek sağ tarafına dönmeye karar verdi.

Döner dönmez önce sağ cebini yine kontrol etti, ve usulca tekrar çimenlere serildi.

Yüzü terden parlıyordu, hava epey ısınmıştı.

Cemal gerçekten biraz uyumak istedi, ve gözlerini kapatmadan önce tişörtüyle biraz terini

kuruladı ve göz yaşını sildi.

Ağlamaktan şişen gözlerin normale dönmesi için biraz zamana ve

dinlenmeye ihtiyacı vardı. Cemal gözlerini kapatarak usulca uykuya dalmak istedi.

Ama yine başaramadı.

Bugün on dakika dahi olsa Cemale uyumak haram edilmişti sanki.

Gözlerini kapatır kapatmaz bu sefer kumral saçlı, mavi gözlü Zeynebi geldi aklına.

Aslında aklında değilde sanki karşısında dizlerinin üstüne çömelmiş de Cemal’ine sevgi dolu

gözlerle bakıyordu.

Zeynep çok güzel bir kızdı, Gerlovo vadisindeki köylerden birinde doğmuş tatlı dilli bir Türk

kızıydı. Çok güzel bir sesi vardı, o nedenle türkü deyince akla her yerde her zaman Zeynep

gelirdi. Rodop dağlarını bre Pakizem türküsünü ondan güzel okuyan yoktu.

Sırf bu yüzden Cemal ona söz vermişti , yaz tatili gelince bir yolunu bulup Zeynebini Rodop

dağlarına gezmeye o muhteşem güzelliği görmeye götürecekti.

Cemal sözünde durmuş ve Zeynebi ile koca balkanı aşarak Rodop dağlarını üç gün üç gece

gezmişlerdi. Zeynebin Cemal’ine olan sevdası Rodop dağlarını gördükten sonra üç kat

artmıştı.

Rodop dağlarının güzelliğini bilmeyenler görmeyenler ilk kez gördükleri

güzellikler karşısında adeta küçük dillerini yutarlar derlerdi.

Görmeyen kaldıysa hala geç değil görmenizi şiddetle tavsiye ederim.

Rodop dağlarının %83 Bulgaristan %17 Yunanistan topraklarındadır.

Pirin, Filibe Kırcaali, Mestanlı şehirleri Rodop dağları içerisinde yer alır .

Mayıstan sonra giderseniz yeşilin bu dünyada kaç tonu varsa hepsi ayrı bir güzellikte görmek

size de nasip olur.

Suyu, doğası havası nasıl anlatsam bilemiyorum ki.

Sadece şunu söyleyebilirim size bu dağlarda yaşayan insanların ömrü dünyadaki en uzun

yaşayan insanlar sınıfındadır.

Ben demiyorum bilim adamları tespit etmiş ve tüm dünyaya örnek göstermişler.

Zeyneple Cemal Rodop dağlarındaki üç günlük gezinin ertesinde evlenmeye karar vermişler

fakat her şey usulünce olmalıymış Zeynebin tek şartı buymuş Cemal de Türk örf adetlerine

ve geleneklerine göre olması konusunda çok hassas davranmış zaten.

Cemal Zeynebi ile kendi arasında söz kesmişler ama, bu yeterli olmazmış, Zeynep anne

babasına öyle söz vermiş zamanında, ikisi de o günü beklemeye koyulmuşlar ama kader

Cemali İstanbula sürükleyivermiş işte.

Cemal snaki bir rüyada gibi bu anılarını tazelerken , Zeynebi ile bir günlük Rusçuk gezisini de

hiç unutamıyor, o günü hep hatırlıyordu.

Rusçukta Tuna boyunda bir kafede otururlarken ilk kez Zeynebini öpmüş. Rusçuk gezisini

bu özel öpücük yüzünden çok özel bir gün olarak ilan etmişti.

O gün Zeynebine ait olduğunu kendisine söylemiş ve dile benden ne dilersen demişti.

Zeynep Camaline ben hiç Varna şehrini ve Karadenizi görmedim beni oraya götürsen çok

memun olurum demişti de Cemal nasıl sevinmişti.

Varnaya söz verdiğini hatırlayınca Cemal birden irkilerek yattığı yerden kalkıverdi.

Güneş iyice yükselmiş kızdırmaya başlamıştı, bu yüzden Cemal biraz terlemişti bile.

Cemal bir hışımla tekrar güneşin ters tarafına dönüverdi.

Döner dönmez aklına yine sağ cebinini kontrol etmek geldi, hemen elini cebine attı, rahatladı

Tekrar karıncayla sigara izmaritinin savaşına ilişti gözü

Cemal bu mücadelede karıncadan yana taraf olmuştu. Karınca saatlerce ekmeğinin peşine

düşmüş ve onu yuvasına götürmek için saatlerce bıkmadan usanmadan savaş veriyordu.

Cemal karanıcanın sigara izmariti ile mücadelesini izlemeye başlamıştı.

İçinden karıncaya sigaranın etrafından dolansan aslında ne iyi olacak diye geçiriyordu. Ama

sonra kendisine kızıyordu, karınca da o kadar akıl olsa zaten bunu çoktan yapardı diyordu.

İzlemeye devam ederken bir şeyi fark etti Cemal!

Sigara üzerindeki ekmek kaya kaya izmaritin kenarına kadar gelmişti. Cemal olacak bu iş

karınca ha gayret dedi içinden. Karınca da sanki Cemali duymuş gibi davrandı saatlerce

uğraştığı ekmeğini sigara izmaritinin üzerinden geçirememişti ama gayretleri sonuç vermiş

sigaranın etrafından dolanarak ekmeğini omuzlamış olarak zaferle yoluna devam ediyordu.

Cemal çok sevindi bu duruma, nasıl mutlu oldu, ayağa kalktı ayakkabılarını tekrar giydi ve

sevinçten sağ sola zıplamaya başlamıştı.

Sonra tekrar aklına sağ cebi geldi tekrar durdu elini cebine attı, her şey yolunda değil dedi bu

sefer.

Hayır dedi, hayır ben ne yapıyorum böyle, kızgınlığı yeniden yaşama sevincine dönüşmeye mi başlamıştı ne!

Evet dedi kendi kendine Cemal Mücadele etmelisin, pes etmek yok dedi.

Küçük bir karınca Cemalin umutlarını yeniden ateşlemişti.

Silkelendi Cemal kendine geldi, of dedi ben ne yapıyorum böyle.

Babası geldi aklına, daha doğrusu babasının nasihatleri bir bir geçiyordu gözünün önünden

Bizde taş üstüne taş koymak var oğlum, olanı satmak yok. Biz çocuklarımızın geleceği için

hep böyle çalışır biriktiririz. Gün gelir düşeriz bunda ayıplanacak bir şey yok.

Önemli olan düştüğün yerden kalmasını bilmektir.

Babasının nasihatleri bir bir zihninden akıp gidiyordu.

Sonra Cemal Zeynebine verdiği Varna sözünü hatırladı, yine tüh be sen ne yapıyordun böyle

dedi, ve kendine kızdı.

Bambaşka bir Cemal vardı artık karşımızda.

Ümitsizlik gitmiş yerine yeni ufuklar açılmıştı.

Cemal etrafına bakında bir şey arıyordu, ve yolun kenarına doğru yürümeye başladı.

Çöp kovasına yaklaşınca sağ cebindeki mektubu çıkarttı hızlı bir şekilde onu parçalara böldü

ve çöpe kovasına atarak karıncanın mücadele ettiği sigara izmaritinin yanında geldi.

Artık zaman çok değerliydi,

Hiç vaki kaybetmeden dizlerinin üzerine çöktü, sonra gözleri saatlerce mücadele etmiş ve

zafer kazanmış karıncayı aradı ama bulamadı.

Karınca çoktan ekmeğini ile yuvasına ulaşmıştı.

Öyle pişman olmuş bir hali vardı ki sığınacak tek bir yer vardı artık .

Ellerini açtı dua etmeye başladı Cemal;

Allahım beni affet

Her zaman bağışlayan yüce rabbim bu karıncayı bana sen gönderdin,

Senden af diliyorum, sana sığınıyorum diye yalvarıyor ve göz yaşlarına hakim olamıyordu.

Sabaha erkenden kalkıp Heybeli adaya intihar etmeye gelen Cemal küçük bir karıncanın

yardımı ve yol göstermesi ile yeniden hayata tutunmaya karar vermişti.

Karıncanın kerameti Cemali kurtarmış hayata döndürmüştü.

Allahım ben zaten bir pantalon ve tişörtle anavatanıma kaçmıştım, sekiz yıl gece gündüz

çalışarak kazandıklarımı kaybettim diye intihar etmeye karar vermişim, ucunda ölüm yok ya

tekrar çalışır kazanırım ne olur beni affet.

Dua ettikçe hafifleyen Cemal rahatlamış ve anne annesinden öğrendiği ilk duayı tekrar etmeye başlamıştı. Önce Arapçasını sonra Türkçesini okuyor, okudukça rahatlıyordu Cemal.

Bismillahirrahmanirrahim
Rabbi Yessir ve la tüasir
Sehlil Aleyna bi fadlike ye müyessir
Rabbi zidne ilmen ve fehmen nafian
Ve temmim bil hayri

Allah’ım senin sonsuz merhametin ve yardımın olmadan ben bu işi yapamam. Allah’ım

bütün hayırlı işlerimi zorlaştırma, kolaylaştır, ilmimi artırarak yaptığım işleri bana ve

çevreme faydalı kıl, ve işlerimi en hayırlı şekilde sonuçlandır.

Dua ettikçe ve karıncadan aldığı ders aklına geldikçe Cemal ümitlerini yenilemiş olarak bir

süre sonra sakinleşmişti.

Çantasında getirdiği halatlar ve ipleri de kendisinden utanarak ve sıkılarak intihar

mektubunu yırtıp attığı çöp kovasına poşetle birlikte attı ve son yükünden de kurtulmuş oldu.

Zaman epey ilerlemişti. Cemal tekrar geldiği istikamete doğru emin adımlarla yürümeye

başladı.

İstanbula gidecek vapur iskeleye yanaşmak üzereydi.

Cemal yetişebilmek için adımlarını sıklaştırdı.

Vapuru kaçırmak ve bir saat daha adada zaman kaybetmek istemiyordu.

Kafasında dükkanını kurtarmak için yeni planlar yapmaya başlamıştı.

İstanbula döner dönmez hemen Beyazıttaki yol geçen hana gidecek bu mesleği öğreten ve sevdirten Artin Ustasına durumu anlatacak ve yol göstermesini yardım etmesini isteyecekti.

Heybeliada her zamanki sükunetle akşama hazırlanırken Cemal yeni heyecanlara yelken

açmaya hazır hissediyordu kendisini.

Cevat ÇIRAK

14.01.2020

Not: Hikaye ikinci bölümle devam edecektir.

Nasuhi Gemici

Behçet Necatigil Kitaplarda Ölmek adlı şiirinde

Adı, soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır parantez.

O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.

demiş,

Kısaca büyük şairimiz bize hayatı şöyle özetliyor.

Aç parantez/…/ kapa parantez işte sen sadece bu kadarsın diyor.

O iki parantezin arasına üç nokta varya oraya ne sığdırdığın çok önemli.

Nasuhi Gemizi 26 Eylül 1964 yılında açtı parantezini sonra . . . 10.01.2020 de kapadı o açtığı parantezini.

Şimdi şaire aldanıp böyle basit bakarsanız hiç nefes alıp vermeyelim daha iyi.

E tamam da ne o zaman bu hayat dediğimiz şey.

Hani Nazım usta diyor ya

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin

hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından. 

İşte Nasuhi kardeşim öyle bir candı,
hep insanlar ve koca insanlık adına daha iyisini bulmaya çabaladı.
Hiç pes etmedi...
Nerde görev verdilerse koşa koşa sorumluluk aldı,
Bir kerecik bile ama ile başlayan cümle kurmadı.

Yaşadım diyebilmek için yaşadı Nasuhi,

Çok zor dostlar gerçekten çok zor...
yazacak o kadar çok anım varki Nasuhi ile ilgili 
ama yazarsam herkes üzülecek, sevenleri gözyaşı dökecek 
zaten hepimiz bitik ve yıkık bir haldeyiz ki, 
birde ben sizin yükünüze yük olmayayım.

İnsanlar neden çok seviyor Nasuhiyi biliyor musunuz?

şairin o aç parantez kapa parantez dediği yere varya

Nasuhi kardeşim bana göre
İnsanların üzerinden güneş sistemindeki 8 gezenden çok daha 
fazla yük aldı,
İnsanlar, dostları arkadaşları hep iyi olsunlar,
hep güzelin ve hoşgörünün gölgesi 
altında kalsınlar diye çabaladı.

Mum gibiydi yani benim arkadaşım, 
yanarak  etrafını ışıl ışıl aydınlatır 
kendi dibinin karanlığına kulak asmazdı 

ve bugün Nasuhi Gemici adeta
Centilmen olarak doğmak bir tesadüftür fakat bir centilmen olarak ölmek büyük bir başarıdır sözlerine örnek bir son adım attı. 

Evet Dostlar biz bugün bir beyefendiyi sonsuzluğa uğurladık.

Hakkınızı helal ediniz

Cevat ÇIRAK 
11.01.2020