Memleketim ve Şehrim

img-20180605-wa0017

 

Memleketim ve Şehrim

Deli Ormanlıyım ben

Balkanlardan

Eski Balkan Derler

Koca Balkan Derler

Biz bizim Balkan deriz

Eteklerinde büyüdük

Meralarında

Çelik çomak oynadık

Mandalarla Malaklarla

Göllerinde derelerinde yüzdük

Yalnız değildik

Ördekler de kazlarda bize eşlik etti

Kurbağaları  saymıyorum

Onları çok yorduk

Siz bilir misiniz ?

Kuzuları anneleri koca sürü içerisinde nasıl bulur

Kuzular mı annelerini anneler mı kuzuları tanır

Muhteşem bir andır o canların buluşması

Biz o çocukluk günlerini hiç unutamıyoruz

Ne zaman bir araya gelsek canlanır anılarımız

Koydeki bir ağacın gölgesinde

Kaldığımız yerden başlar anılar üzerine sohbetler

Memleket bu nasıl unutulur

Kolay mı unutmak, yok olup gitmek.

Nasıl kıyarız çocukluğumuza, yaşadıklarımıza

Özlüyoruz işte elimizde degil.

Yahu dedik ya,

Biz oralıyız

Deli Ormanlıyız

Eski Balkanlıyız

Koca Balkan da derler

Koca Yusufun, Kurtderelinin oralıyız

Hey gözünü sevdiğim toprağım

Canım ciğerim herşeyim alın yazım

Memleketim

Bitmez sevdam, hasretim, anılarım hiç bitmez

Ben gurbetteyim, gurbet benim içimde.

Derin iyileşmez yaram, çıkmaz sokağım,

Memleketim, Memleketim, Memleketim.

 

psx_20180916_222102

Benim Şehrim

Istanbul

Vapurlara eşlik eden martıları

Ilık esen lodosu poyrazı

İnce belli çay bardaklarında içilen

Vazgeçilmezi,

Dumanlı demli çayın tadı.

Susamlı gevrek simidi

Buram buram aşk kokan sokakları

Sürekli acelesi olup

Bir yerlere

Yetişmeye çalışan insanları

Yük taşıyan hamalları

Levanda kokan hamamları

Mis gibi

Türk Kahvesi kokan dükkanları

Nasıl anlatsam bilmem ki

İşte oradır benim şehrim

Başın ağırdı mesela

Çık Bakırköyden sahil yoluna

Aç arabanda pencereni

Martıların balık avını dalgalarla cümbüşünü seyret

Susam kokusunu yüreğinde hisset

Bırak kendini boğazın sularına

İlaç doktor para etmez ağırına

Ilık rüzgarlar boğazda raks ederken

Ne gam ne keder, ne dert ne elem

Ne gurbet acısı ne aşk acısı vız gelir bana

Dedim ya ben Istanbulluyum

Ben buram buram tarih kokan

Şehirlerin şehrindenim

Istanbuldan, gerdandan, boğazdan

Ikı kıtanın şehrinden,

İster Avrupadan ister Asyadan

İstanbuldan, İstanbul, İstanbuldan.

Ne memleketimden vazgeçerim

Ne koca güzel,  şehrimden.

Cevat ÇIRAK

17.09.1965

Galata İstanbul

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Şu Bulgar’lara Bak…

 

Hazırlıklarımız tamamlanmıştı

Anavatan yolları bizi bekliyordu

Yıllardır hayalini kurduğumuz

Adı anıldığında kalbimizin pırpır ettiği

Türkiye’mize kavuşacağımız saatler yakındı.

Tren sınırdan geçerken büyük ve kalın bir kitabın

sahifeleri adeta kapanıyor, 500 yıllık bir tarih mazi oluyordu.

Osmanlı kuzey akıncıları olan bizlerin ataları, dedeleri,
1354 yılında Çanakkale Gelibolu Üzerinden girdiğimiz Balkanlara

1978 yılının Eylül Ayının 18 günü veda ediyorduk.

Sultan 1 Murad Döneminde Edirnenin fethedilmesinden sonra

Osmanlının Başkenti olan Edirne şehrine heyecanlı

bir yolculuktan sonra nihayet ulaşmıştık.

Serhat şehir Edirne’de 1 gün devlet misafirhanesinde misafir edildik.

Çoçuktum, 13 yaşındaydım, masal gibi günlerden geçiyordum.

Hayatımıda ilk kez bir tabak içerisinde bizlere yemek olarak

sunulan küçük küçük yeşil küçük balık pullarına benzeyen,

bir yemek verdiler, sonradan alıştık, adı mercimekmiş,

soframızdan hiç eksik olmayan bu yemeyi menümüze kattık.

Bir gün sonra eşyalarımız bir kamyona sığdırıldı, yola çıktık.

Padişahlar şehri İstanbul tabelasını geçtiğimizde anladık büyüklüğünü.

Ne kadar küçük bir yerde yaşıyormuşum dedim kendi kendime, korkmuştum.

Beşyüz Evler semtindeki bizim için tutulan kiralık yeni evimize ulaşmıştık.

Dedem, annem, babam, kardeşim ve ben bir de daha önce

Türkiyeye göç etmiş bir kaç akrabamızla hemen eşyalarımızı taşıdık.

Henüz yerleşmedik, her şey çok hızlı gelişiyordu.

Ülkemizi, köyümüzü, hayallerimizi, umutlarımızı, malımızı mülkümüzü

kısacası bugüne kadar biriktirdiklerimizi, mezarlarında bıraktığımız

öksüz kalan cenazelerimizi, boynu bükük terketmek zorunda kalıp
anavatana göç etmiştik.

Nerden bilecektik bu kadar zor olacağını, hiç tahmin etmediğimiz,

hayal edemediğimiz maceralar yaşadık ,ki bizim hiç alışık olmadığımız

bilmediğimiz, akıl edemediğimiz şeylerdi bunlar.

Artık Deliorman eteklerindeki köyümüzde değildik,

Bulgaristan bizim memleketimiz değildi, muhacirdik artık.

Eski Cuma günleri yerine İstanbul Türkiye günleri başlamıştı.

Topu topu üç kısa güne beşyüz yıllık bir geçmişi sığıdırmış,

yeni bir hayata, dünyaya, düzene, kültüre merhaba demiştik.

Hayat tüm güzellik ve çirkinlikleri ile akıp gitmekten vazgeçmiyordu.

Yeni evimizdeki ikinci günümüzde akşam saatlerinde,

evin ekmek alma sorumluluğu bende olduğundan dolayı,

yeni yuvamızın bulunduğu mahallemizdeki bakkala ekmek almaya geldim.

3 gün önce köyümüzdeki magazinden ekmek alan ben, bugün, ilk kez,

ekmeğimizi bakkal dükkanından alacaktım. Bakkala girdim;

-üç ekmek dedim (istedim)

bakkal sahibi önce parayı aldı sonra üstünü çevirdi, saymadan cebime koydum.

bana ekmeğin fiyatını söylemişlerdi ama ben yine de

para üstü ne verirse ona razı olacaktım çünkü yolda öyle karar vermiştim.

Yanımda getirdiğim file şeklindeki torbamı verecektim ki,

bakkal ekmekleri dolabın içinden alıp bir naylon poşete koyup bana uzatıvermişti.

Sevinmiştim ama belli etmedim,

ne güzel artık yanımda torba taşımayacağım dedim içimden.

Bizim köyde herkes torbasını yanından getirmek zorundaydı, magazin bedava poşet vermezdi.

Arkamı döndüm, kapıdan çıkarken bakkal sahibinin, yanındaki arkadaşına;

”Yahu bu Bulgarlar ne akıllı insanlar daha dün geldiler bugün Türkçe konuşuyorlar”

dediğini duymak zorunda kaldım.

Evle bakkal arasındaki beşyüz bilemedin altıyüz metre mesafe
bana kocaman bir asır gibi geldi,

Ne demekti, Şü Bulgarlar?

Ne demekti bir günde Türkçe öğrendiler?

Bu insanlar neden bize böyle davranıyorlardı?

Neden bizi dışlıyorlar, ötekileştiriyorlardı?

Sorular sorular kafamda gidip geliyordu.

Hiç mi tarih bilmiyorlardı?

Bu kadar cahil olmalarını kabul edemiyordum.

Bulgar olsaydık neden Bulgaristanı bırakıp Türkiyeye gelelim ki diyordum, neden?

Yoksa ailem bana ve kardeşime bazı şeyleri doğru anlatmıyor muydu,
biz Türk değil miydik gerçekten.

Evimle bakkal dükkanı arasındaki beş dakikalık mesafede

o kadar çok şey geçirdim ki kafamdan, darmadağın olmuş bir çocuktum artık ben.

Ondokuzuncu yüzyılın başına kadar aynı devletin vatandaşı, insanı olan

bakkal ile ben, şimdi ne olmuştu da ayrışmıştık.

Bizim Balkanlardaki yüzyıllık Türklük, ana dil, din mücadelemiz,

nasıl bilinmez, görmezden gelinirdi ?

Yüzyıllık kimlik dil, din mücadele tarihimizde kaybolan,
sürülen, öldürülen aydınlarımız
neden yok edilmeye, önemli görevlerden alıkonularak hapislerde
çürütülmüşlerdi.

Balkanlardan ana vatana yapılan göçler sırasında ölen iki buçuk milyon
Türk’ün ruhunu sızlatacak böylesine bir bilinçsizlik, cahillik nasıl kabul edilebilirdi?

Bu sorular yumağını uzun yıllar hiç kafamdan silip atamamıştım.

Artık ben ne geldiğim ülkeye ait hissediyordum, nede bulunduğum yeni ülkeye.

Hani bir şeylerin senden eksildiğini bilirsin için acır ya hani,

sen, buna rağmen, yaşama tutunmak zorundasındır, ve tutunursunda bir şekilde,

öyle bir şey işte bu muhacirlik.

Atalarımız boş yere dememişler demekki:

” Muhacirlik Ateşten bir gömlek giymektir” diye.

Bu huzursuzluk, mutsuz eden karışık duygularım bir kaç yılıma mal oldu.

Lise yıllarıma kadar süregelen bu travmalarım okuma öğrenme sevdam sayesinde bir nebze olsun hafiflemişti.

Okumayı hiç bırakmadığım iyi oldu,

yıllar sonra travmalar yaşamış çocuk ruhuma su serpen şu sözleri okuyacaktım.

”Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani “Düşmanla sonuna kadar dövüşenler”. Çekilen ordunun ri’cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.”

M. Kemal ATATÜRK 17.01.1931

Neden sonra öğrendim ki bana Bulgar diyen bakkalın sahibi de zaten Türk değilmiş.

Analadım ki bizi anlamaları tanımaları kabul etmeleri zaman alacak, bizim de kendimizi yeniden toparlamamız, bu şoklardan arınmamız zaman alacaktı, Ben yıllar sonra, büyüdükten sonra yani Bulgaristan Türkü olmaktan büyük onur ve gurur duydum, kendimle iftihar ettim. Biz kuzey akıncılarının torunlarıyız, çalışkanız, diz çökmeyiz, zorluklar bizi yıldıramaz, ekip biçmeyi de biliriz, söküp takmayı da beceririz çok şükür.

Hiçbir zaman ana yurdumuzda da ata yurdumuzda da devletimize yük olmayız,
Atamız Atatürkün bizi taraf ettiği gibi, kendimizi feda eder, ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenleriz biz. Biz Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıyız.

Yıllar geçti, çalıştım, çalıştık, çalışıyoruz, şükürler olsun yolumuz iyilik, güzellik, aydınlıktır bizim, durmak yok yola devam.

Ne diyor Büyük önderimiz;

”Ne Mutlu Türküm diyene”

Cevat ÇIRAK

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

26.02.2016

 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı

AKARDEON’UM ANILARIM

AKARDEON

Merhaba dostlarım ve okumayı seven arkadaşlarım. Bugün  yeni yılın ikinci günü, ilk ayı yani Ocak ayındayız. Hava mis gibi, güneş her zanki gibi cömert ve karşılıksız ışık ve sevgiyle içimizi ısıtıyor, ne güzel bir gün. Ben önümüzdeki hafta sınavlarım olduğu için , ders çalışma planları yaparken  nedense bu mevsimde mis gibi havayı ve penceremden bana gülümseyen güneşi görünce bıraktım, ders kitabımı oturduğum koltuğumun üzerine usulca koyarak çalışmayı öteledim. Neden bilmiyorum ama, çocukluğumun kırık buruk hatıraları canlanıverdi yüreğimde, ruhumu bir hüzün kapladı, duraksadım ve anılarda gezintiye çıkıtım tarifsiz.

Tam 40 yıl önceydi, yıl 1978, aylardan 18 Eylül,  ailem üzerine ateşten bir gömlek giymiş, varını yoğunu arkasında bırakmış ve anavatan hasreti ile çıkmış belirsiz dertli sıkıntılı bir yola koyulmuştu. Türkiyeye göç ediyorduk, Bulgaristanın Deli Orman bölgesinde bulunan Eski Cuma kasabasının Muratlar köyünden yeni yaptığımız ve içinde sadece beş ay oturduğumuz  evimizi  bedelenin üçte birine satarak bizi Edirneye götürecek trene binmek için Şeytancık kasabasına doğru yoldayız. Zorlu, sıkıntılı dönüşü olmayan , maceralı unutulmaz  bir yolculuktan sonra önce Edirne ve daha sonra Istanbula sağsalim ulaşıyoruz. Akrabalarımızın bizi karşılamasından sonra Gaziosmanpaşa Beşyüzler semtindeki kiralık evimize ulaşıyoruz. İki günde 13 yaşındaki bir çocuğun ruhunun kaldırmayacağı aksiyonla nasıl çarpışmış  baş etmişim tarif edemem size, hala 40 yıl geçmesine rağmen anlayamıyorum. Şimdi biraz hızlanalım, ilk gün evimize yerleşiyoruz, ikinci gün tüm aile fertlerine kardeşim ve yaşlı dedem hariç iş aramaya koyuluyoruz.  Annem Bayrampaşada bir tekstil atölyesinde, Babam çok uzak bir  yermiş İstanbul dışında  Kumburgaz’da bir çiftlikte ve bende oturduğumuz mahallede küçük bir terlik üreten atölyede işe başlıyoruz.  Şimdi diyeceksiniz ki okul işi ne oldu,  okul işi bir gün sonraya kaldı, önce iş konusu  halledildi, ertesi gün mahallemizdeki orta okula kaydım yapıldı. Bulgaristanda altıncı sınıfı bitirmişim 7 sınıfa Türkiyede devam edeceğim. İki okulum arasında 600 km mesafe olmasına rağmen, ülke farklı, dil, farklı, kültür bambaşka bir farklı, tepetaklak olmuşum da ağlayanım yok. Kader bizi kervanına katmış sürüklüyor bir yerlere ama nereye bilen yok. Öyle karışmış ki çocuk kafam, köyümde ki okulda 19 kişilik çok modern sınıflarda eğitim görürken bugün istanbulun Gaziosmanpaşa semtindeki 84 kişilik sınıfındayım. Sabah işe gidiyorum öğlenci olduğum için akşama kadar okula, bu arada akşam da ders çalışmak için zamanımız yok,  eve iş alıyoruz terliklerin ökçelerine deri kaplıyoruz, ek gelir elde etmeye çalışıyoruz. Neden böyle yoğun çalışıyoruz çünkü biz alışık değiliz kirada oturmaya, bir an önce arsa almalıyız ve kendi evimizi inşa etme telaşındayız.  Sadece çalışarak birikecek paraya bu işler olur mu olmaz elbet. Bulgaristan’dan yanımızda getirebildiğimiz ve satılabilecek durumda ne varsa  hafta sonları yakın semt pazarlarında bazen babam, bazen annemle ve bazende ben tek başıma pazarda küçük bir tezgah açarak, şahsi eşyalarımızı satmaya çalışıyoruz. Yazarken bile zorlanıyor insan, ne dertli fırtınalı günlermiş, nasıl katlanmışım, nasıl sakin kalabilmişim, düşünüyorumda hala işin içerisinden çıkamıyorum. Hiç unutamadığım o kadar çok anım varki hangi biri anlatsam. En ağırıma gidenlerden  bir tanesi neydi biliyor musunuz. Kış bitti diyerekten yatarken üzerimize örttüğümüz yüzde yün battaniyelerimiz vardı, onları bana sattırdılar, sonra uzun orta kısa dalga yayın yapan evimizin neşesi bir radyomuz vardı onu da Topkapı pazarında yine ben sattım, ama eve dönerken minibüste gözyaşlarımı içime akıttım, içim parçalandı. Neyse bu bölümde çok kalmayalım, biz yaklaşık bir yıl sonra bir miktar peşin para ve kalanı senetle olmak üzere arsamızı aldık. Nasıl mutluyuz evde bayram havası esiyor, dedem, babam, annem, ben ve kardeşim yer sofrasına oturmuşuz akşam yemeğindeyiz,  Her akşam yediklerimiz nerdeyse hiç değişmediği için belli tarhana çorbası,  turşu, soğan ekmek ve su. Yinede şikayet edemem çok şukur karnımız doymaktaydı,  güzel günlerdi özlüyor insan.  Arsa aldık sevinçliyiz dediysem de , öyle anlatılacak kadar büyük bir yer değildi arsa, toplam 148 metrekare bir yerdi, ama Türkiyede ilk sahip olduğumuz şeydi, fakat gerçekten bizim miydi değilmiydi ondan bile daha emin değildik, çünkü biz hala muhacir kağıdı ile oturuyorduk  anavatanımızda, misafirdik yani. Yarın birileri çıksa hadi gidin dese bizim dediğimiz toprakta , Bulgaristanda bıraktığımız topraklarımız gibi elimizden alınabilir el konulabilirdi. Ama olsun biz arsayı aldığımız gece çok umutlu ve mutluyduk, ilk kez o sofrada iyi ki böyle güzel sıcak yüreklerden oluşan bir ailem var, ne mutlu bize dediğim günlerdi o günler. Bazen düşünüyorum da nasıl katlanmışım nasıl sabır gösterip dayanmışım, hiç kolay değildi, ama ailemizin manevi gücü ve sevgisi ile şu an bile katlanamayacağım işlere imza atmışız, şükürler olsun. Neyse hayat devam ediyor, yaklaşık 6 ay sonraya denk gelen bir tarihte biz evimizin temelini attık ve inşaata başlamış olduk.  Kaynak yetersizliği yüzünden belki biraz ağır ilerliyordu ama her geçen gün taş üstüne taş koyuyorduk. Benim yüküm armıştı, sabahları daha erken kalkarak önce 7 km uzaktaki inşaata gider 8 adet 200 LT kapasiteleri olan inşaat suyu varillerini iki kova ile  500 metre mesafedeki bir komsunun su kuyusundan elle taşırarak dolduruyordum. Dolduruyordum derken yazmak kolay da siz bir de bana sorun, 15 yaşıma merdiven dayamışım,  yüküm belki iki belki beş katı ağır, lakin umut bizi ayakta tutmaya devam ediyor. O yıllar yani 1980 yıllar, zor yıllar Türkiye için, herşey kara borsa, enflasyon üç sıfırlı rakamlar ile anılıyor, akşam yatıyor sabah kalkıyorsun her şeyin fiyatını zamlanmış buluyorsun. Birşeyi almak için kuyruklar var saatlerce sıra bekliyorsun sana sıra gelene kadar mesela tüp kalırsa alıyorsun, kalmadıysa çaresiz boş tüp ile evine dönüyorsun. Boş tüple eve dönmek ne demek günümüzün gençeleri bilemez, o yüzden bu konular ayrıca ele alınıp yazılması gereken konular, üzerinde çok durmayayım, çünkü anlayamazsınız.  Efendim gelelim zurnanın son deliğine, evimiz artık hasırını atma aşamasında, yani evin üstünü betonla kapama aşamasına gelmiş bulunmaktayız, kalıp çakılmış, elektrik ve su ve atık gideri boruları döşenmeye başlanmış demirlerin montajı yapılıyor, ve usta sürekli babamdan çimentonun ne zaman geleceğini  soruyor. Dedim ya size o yıllar enteresan yıllar, zor yıllar, sıkıntılı yıllar diye,  ve beklenen korktuğumuz şey oluyor. Parası ödediğimiz çimento fabrikası grev kararı alıyor, bizim inşaat için sipariş ettiğimiz çimentolar kara borsaya düşüyor,  sadece bir günde birim fiyatlarına  hatırı sayılır oranda zam geliyor. Buraya kadar bir şekilde inşaatı getirmişiz fakat bu zam bizim tüm planlarımızı tepe taklak ederek bizim tüm heyecanımızı alıyor ve yerine verdiği şey üzüntü üzüntü ve yine üzüntü. Eş dostan borç isteyecek durum hiç yok zaten, o yolların hepsi denenmiş ve tüketilmiş. Çimento kara borsa olduğu için senet sepet kabul edilmiyor, tek çare var oda nakit para bulunmamsı gerekiyor. Ama nerden ve  nasıl bulunacak ? İhtiyacımız olan para da öyle çok büyük bir para değil aslında, zaten parasını ödemişiz de grevden dolayı oluşan ekstra farkını bulmamız gerekiyor. Sayılı günler hızla ilerliyor, herkes ,nerden bulunacaksa, bu parayı bulacağız endişe ve düşüncesinde, sürekli bu konuyu konuşuyor. Kolay değil öyle mal mülk sahibi olmak, önce bir feleğin çemberinden geçmeniz gerekiyor. Hiç ama hiç unutmuyorum, Cumartesi günüydü, okuldan gelmiş evimizin balkonunda akordeon sırtımda birşeyler mırıldanmaya çalışıyordum. Daha öğle saatleriydi, evde benden başka kimse yoktu, ben de babam evde olmadığından dolayı rahattım, kendi halimde eğleniyor bir şarkının notalarını bulmaya çalışıyordum. Hava yaz havası, ılık bir rüzgar,  beni  kucaklamaya çalışan fakat balkonun duvarından dolayı bir türlü başaramayan sapsarı bir güneş,  tam bir keyif havasındayım yani. Tüm koşullar çok uygun olunca, notalarda bir neşeli, sanki bir gösteride performans sergileyen sanatçıya yardım edercesine usturuplu ve disiplinli sesler çıkartarak şov yapıyor edasındalar. Önce ihtimal vermedim, lakin ikinci kez balkona girilen kapının açılış sesini duyunca dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Aman Allahım dedim babam gelmiş, ama neden erken gelmiş demek geçti içimden. Olanca gür ve öfkeli sesiyle bana bağırmaya başladı.  Sen burda ne yapıyorsun, biz çaresizlikten nelerle uğraşıyoruz sen burda keyif yapıyorsun, başka zaman bulamadında bugünü mü buldun. Bir süre sonra sanırım söylediklerini duymamaya başladım.  Galiba hissettim biliyor musunuz, kötü bir şey olacak gerçekten hissettim. Böyle içim cız etti, sanki içimden birşeyler koptu.  Tüm bu yaşananlar anlık gelişen plansız programsız olaylardı, sanırım bu yüzden travma gibi ağır geldi.  Al akordeonu, kılıfına koy, git Cumartesi pazarına ve onu sat yoksa ev yarım kalacak, evet evet, bu ses babamın sesiydi, zaten başka da bir ses olamazdı, sadece ikimiz oradaydık.  Sadece kısık bir sesle tamam diyebildim. gerisini hiç sormayın hatırlamıyorum. Hiç ihtimal vermediğim şey başıma geldi. Babam en sevdiğimi elimden alıyordu, inanılır gibi değil ama bu bir gerçekti. Fakirlik yoksulluk karşısında çaresiz, kimsesiz hissetiğiniz  oldu hiç bilmiyorum, öyle acı bir duygu ki anlatmaya kelimeler, cümleler satırlar yeterli gelmez. Evden çıkmam pazar yerine ulaşmam saniyeler değil, sanki saliseler içerisinde cereyan etti. Hani derler ya kul sıkışmadan hızır yetişmezmiş diye, gerçekten bu söz damıtılmış denenmiş bir söz . Benim huzur sesli, kırmızı renkli, siyah kayışları ve kocaman valiz çanta kılıfı olan Akardeon’um artık benim değildi, Yeni sahibi benim yaşlarımda bir kız çocuğu karşımda duruyor, mutluluktan parlayan gözleri ile sıkıca babasının elini tuttu, keyfi çok yerinde olarak hadi gidelim baba çok merak ediyorum çalabilecek miyim dedi. Babası en sevdiğimi elimden aldı kayışından tutarak sırtına astı, hafifçe bir sallandı, valiz tam olarak sırtında oturunca gülen yüzlü mutlu kızının elinden tuttu ve pazarın içerisinde kayboldu. Evin tamamlanması için gereken para biraz fazlası ile tedarik edilmiş ev tamamlanmıştı. Küçük mü yada erken yaşta  yetişkin  olmuş  bir çocuğun hayalleri, umutları, mutlulukları bıçak gibi kesilmiş belirsiz bir bahara bırakılmıştı.  Her şeye rağmen hayat devam ediyordu, bu çekilen acılar gelecek güzel keyifli günlerin bedeliydi, ve öyle de oldu. Hiçbir şey için geç değildir, çok yakında emekli olmuş fakat çocukluğunu doya doya yaşayamamış  bu çocuğun yeni bir akardeonu olacak, ve o çocuk kaldığı yerden çocukluğuna devam edecek.  Hiç kimseden hiçbirşeyden şikayet etmeden, hep şükür ederek mutlu edecek ve mutlu olacak. Mutluluk onun da hakkı.

 

Cevat ÇIRAK

02.01.2018

 

Oy Hakkı Kutsaldır

 

Sürekli gittiğim kafede ben de şahit oluyorum bazen. Siyasetten futbola kadar her konuda fikir üreten, vır vır konuşan arkadaşlar görüyorum, dinliyorum tahammül etmeye çalışıyorum. Sohbetlerine dahil oluyorum bazen, bazı fikirlerinin aslında dayanaksız ve kaynaksız olduğunu belge ve kanıtlarımla ortaya koyduğumda, süratlarının nasıl ekşidiğini nasıl da, nerde çıktı bu adam ?gibi bakışlara maruz kalıyorum. Zamanla bu arkadaşlarla aramız bozuluyor ve ilişkimiz başlamadan bitiveriyor. Hatta belli bir zaman sonra arkamdan düşmanca dedikodular duymaya başlıyorum. Kimdir bu arkadaşlar , neden böyle konuşuyorlar, nasıl bu kadar bilgiçlik taslayabiliyorlar diye küçük bir analize koyulduğumuzda ortaya çıkan sonuçlar çok şaşırtıcı olabiliyor. Evet, gerçekten aslında ne kadar sığ bir bilgiyle ahmak kestiklerine inanamıyorum. Bu arkadaşların ortak özellikleri nelerdir diye merak ediyorsununuz değil mi?
Hadi bir göz atalım;
— Sandık yüzü görmemiş insanlar olduklarını görüyorsunuz. Mesala bir partiyi hararetle savunan arkadaşın laf arasında ağızından ben hiç oy kullanmadım itirafını duyabilirisiniz. Örneğin benim müdavimi olduğum kafede abim yaşında bir arkadaş çift ülke vatandaşı olduğu halde her iki ülkede oy kullanmadığını kendi ağızından itiraf etmişti. Am nedense bu çok bilmişliklerine engel konduramıyorlar.
— Bir başka özellikleri bu çok bilen arkadaşların aslında hiç kitap okumadıklarını öğreniyorsunuz, neden okumadıklarını sorduklarında hayat tecrubelerinin onlara yeterli olduğunu savunmaktan geri kalmıyorlar. Oysa bilgi sahibi olmadan söz sahibi olunamayacağını bilmiyorlar. Okusalar daha neler öğrencekler ama gerek duymuyorlar, doğuştan filozof doğuluyor mu ? Okuduğum kadarıyla doğuştan filozof olunmuyor okumadım, duymadım.
— Diğer bir özellikleri de bu arkadaşlar hangi işlere soyunsalar başarılı olamıyorlar. Başarısızlıklarının nedenini sorduğunuzda size onlarca bahane sayabilirler, nedense kendi hatalarından yanlışlarından hiç bahsetmezler, onlar sütten çıkmış ak kaşıktırlar her zaman. Oysa aynaya baksalar ana başarısızlık nedenin ne ve kim olduğunu öğrenme şansları olacak ama bu haklarını kullanmıyorlar.
Bu arkadaşların yukarıda saydıklarımdan daha fazla ortak özellikleri olduğunu biliyorum ve yazabilirim ama sanırım bu kadarı yeterli olacaktır.
Gelelim asıl konuya, düşünmek, düşündüklerimizi konuşmak, tartışmak bunlar doğruyu gerçeği bulmak ve görmek adına gerekli ve olması gereken durumlar, lakin, hangi yöne oy kullanacağımıza karar verdiysek, oy kullanarak bunu kararımızı tescil ettirerek, geçerli kılıyoruz. Uzun tartışma ve araştırmalar sonucunda karar aşamasına gelmediysek artık karar vermek için önümüzde 1 hafta süremiz daha var, lütfen iyi değirlendirelim. Oy hakkımızı kullanmak topraklarımızın ve vatanımızın yaşamasına ve devamına ortak olmak demektir. Lütfen katılımı arttıralım , oyumuzu çöpe atmayalım, ülkemizin geleceği için oyumu kullanalım, değerli kılalım, vatanımızı ve millerimizi yüceltelim. Topraklarımıza sahip çıkalım başka vatanımız yok . Oy hakkı bu yüzden kutsaldır, sorumlu davranalım örnek olalım.

Saygılarımla

Cevat ÇIRAK
Pazar 09.04.2017

İznik’li, Selanik’li, Trabzonlu Nikos

İznik’li, Selanik’li, Trabzonlu Nikos

2016 yılı yazında 2 aile atladik arabaya Selanik’e gidelim Atamızın doğduğu baba evini ziyaret edelim dedik ve yola koyulduk. Selanik güzel sehir geceleri cıvıl cıvıl. Temmuz sıcağında oturduk çok güzel bir restora yemek siparişlerimizi vereceğiz aramızda Türkçe konusuyor karar vermeye çalışıyoruz derken Ingilizce konuşan garsonumuzun yanina başka bir garson geldi güler yüzlü uzun boylu, hoşgeldiniz dedi, garson arkadaşından izin istedi ve bizimle ilgilenmeye başladı. Restoranda ne varsa en iyisini bize servis etmeye başladı. Kimseye ikram etmediği özel tadımlık içkiler ikram etti. Türkiye’yi dedesinden dinlemiş öğrenmiş. İznikliyiz biz dedem hep memleketi anlatırdı ben Yunanistanda doğdum büyüdüm ama aklım gönlüm hep orada dedi. Bende bir Balkan göçmeniyim vatan hasretinin nasil bir yürek yakan aci olduğunu cok iyi bilirim ve hala yasarım, öyle bir özlemdir ki sen yaşadıkça içinde büyür durduramazsın. Anlattım ona kaderimiz ayn dedim, cok zor ama yapacak bir sey kader iste. Sonra anlatmaya devam etti İznikten Trabzona taşınmışlar koyu bir Trabzonspor taraftarıyım dedi. Içimden dedim bu gönlü zengin çocuk bizim çocuk ben sana Trabzon forması alip göndereceğim dedim, gülümsedi gözleri parladı, fakat tesekkür ederken hissettim çok inanmadı gibiydi beden dili. Her halde icinden 3 gun sonra unutur boşuna ümitlenme demiştir diye geçirdim kafamdan. Sonra adresini aldım bir kâğıda yazdırdım. Formanın arkasına kaç numara yazdirayım dedim. Sağ bek oynarirmış 2 numara usun dedi. Dedim ki sen buyuk bir taraftarsın takım 11 kişi sen 12 ol, sana trabzonun il kodunu yani 61 numarayi yazdirtalim büyük taraftar olduğun belli olsun dedim, anlaştık. Geriye bir şey daha kaldı adini da yandıralım formana dedim.Çok masraflı olacak gerek yok dedi ama ben adina da aldım. Nikosla boyle tanıştık işte. Bir gecenin akşam yemeğinde iki saat içerisinde mesafeler yıllar içinde biriktirdiklerimizden bahsettik biraz olsun hasret giderdik. Çok keyifli bir geceydi Nikos bize muhteşem bir ev sahipliği yaptı. Güzel şeyler çabuk biter bilirsiniz vedalaştik ayrıldık. Ertesi gün zaten dönüş icin yola koyulduk Türkiye döndük. Cok sürmedi sözüm vardi yerine getirmek boynumuzun borcuydu. Forma alindi isimler yazdırıldı, dedim ki böyle yarim yamalak olmaz şortu da oldun takım olsun dedik. Çalıştığım mağazada Trabzona gönül vermiş bir depo yöneticimiz vardi onu göndermiştim oda içinden gelmiş, forma şort var çorapları da ben alayim demiş almış sağ olsun. PTT şubesine gittiğimde memur bir koliye koyman gerekiyor sonra tartılacak biraz pahalıya patlar haberin olsun icinde ne var deyince bende formayı gösterdim, bende kısaca kendisine biraz hikayeyi anlatınca yüzü yumuşadı. Bana ne iyi etmişsin dedi ve isin rengi değişti. Küçük gönderi yapalım zarfla gönderelim daha uygun olur demezmi? Güzel şeyler her zaman güzel başlayıp güzel bitiyor ben buna hep inanırdım, gercekten oyle oldu. Sağolsun PTT Kargodaki arkadaşın yönlendirmesi ve yardımıyla çok ustaca paketlediğim gönderi teslim edilmeye hazırdı . Teslim fişini aldıktan son en geç 15 gun içerisinde teslim edileceğini öğrendikten sonra sözünü tutmuş olmanın verdiği huzurla PTT den ayrıldım.

Reklamlar

Köklerimizden Öğütler

Son dönemlerde herkes ülkemizin bugünkü durumunu konuşur yazar düşünür oldu. Elbette suçlamak çok kolay, zahmetsizce ben demiştim deyip kenara çekilmek işimize geliyor tabii.

Ben böyle sıkıntılı durumlara düştüğümde dönüp Köklerimiz bize ne önermiş, neler vasiyet etmiş bakarım.

Bilirsiniz aslında ama ben yine de hatırlatayım; İlki Bilge Kaan’ın 800 yüzyılda kardeşi Kul Tigin ile birlikte Türk Milletine hitap ettiği ORHUN yazıtlarıdır.

Diğer yazılı belge ise Atatürkümüzün Türk Gençliğine hitabesidir.

Benim için her iki belge de altın değerindedir. Muhtemelen hepimiz Ey Türk gençliği diye başlayan hitabeyi biliyorsunuz. Bu nedenle ben size önce ORHUN YAZITLARI’NDA bizlere hangi uyarılar yapılmış nelere dikkat etmemiz gerektiğini hatırlatan yazıttan alıntılar yapmak istiyorum.

Bugüne kadar hiç merak edip okumayanlar üşenmeden sabır gösterip okursanız ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.

Lütfen okuduktan sonra yetişkin çocuklarınıza aktarınız sayfanızda dostlarınız arkadaşlarınızla paylaşınız.

Cevat Çırak
18.09.2019

ORHUN YAZITLARI

( Alıntıdır. )

  1. Yüzyılın başlarında Ulu Atamız Bilge Kağan ve kardeşi Kül Tigin’in Bengü taşlara yazdırdığı yazıtlar.

Ben, Gök gibi yüce, Tanrı’nın yarattığı Türklerin Bilge Kağan’ı!

Ey benim büyük Budunum, bütün kavimleri boyları,
Kabileleri, budunları, urukları, obaları, Türk soyları.

Kumandanları, beyleri, devletin güney ve kuzey yöneticileri,
Bir yanda mülki ve idari erkanın ulvi üst düzey yöneticileri.

Hanedan ailesinden Şadapıt Beyleri, güçlü erkan beyleri,
Öbür tarafta ise askeri erkanın önde gelen Tarkan beyleri.

Özellikle bu kazanımları, devam ettirecek olan yiğitlere derim,
Kardeşlerim, oğullarım, bütün soyum, boyum, buyruk beylerim!

Otuz kabile olan Tatar halkının dokuz boydan oluşmuş Oğuz beyleri,
Bütün Budunum, aziz Budunum, duyun beni, kaldırın havaya kılıçları yayları.

Sizlere söylemem gereken çok önemli sözlerim var!
Sözlerimi baştan sona dinleyin, sözüm size etsin kar.

İşitin beni, sesime kulak verin, sözümü iyi anlayın,
Gönülden gelen sözlerimi can kulağıyla dinleyin.

Ben burada, herkesin kolay ulaşabildiği şu yerde nakkaş tutturdum,
Yararlanacağınıza inandığım sözlerimi, bu ebedi taşa nakşettirdim.

Söylemem gereken şeyleri,buraya diktirdiğim bu taşa yazdırdım,
Türk Budununu derleyip toparlayacak sözleri taş üstüne kazdırdım.

Türk Budunu bir araya gelip, büyük imparatorluk kurduğunu anlattım,
Sonra nasıl yanılıp şaştığını yazdım dağılıp yok olduğundan söz ettim.

Ben başa geçince Türk Budununu il, ülke, devlet sahibi yaptım,
Onu nasıl düzene sokup, yönettiğimi de buraya ekleyip kattım.

Derlenip toparlanmanın, birlik, beraberliğin önemini yazdım,
Aldanıp dağılmanın ise ölüm demek olduğunu buraya kazıdım.

Siz de buna bakarak öğrenin, bilin, anlayın,her şeyi burda bulabilirsiniz,
Ey Türk Budunu ve beyleri, daha önce yanıldığınız gibi; yine yanılabilirsiniz!

Ben, bu çağda kağanlık tahtına oturdum Tanrı lutfetti başta durdum,
Kendim de bahtlı olduğum için, ben Kağanınız olarak tahta oturdum.

Ben Kağan olunca, önemsiz milleti, nönemli, değersiz milleti değerli kıldım,
Doğuda gün doğusu, Güneyde gün ortası, dört yanı sefer eyleyip aldım.

Ben, bunca halkı ve milleti düzene soktum, dağınıklıktan kurtardım,
Buyruğuma aldım, hepsi mutlu ve huzurludur, onların yarasını sardım.

Üstte mavi gök, altta yağız yer ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış,
İnsan oğullarının üzerine, benim atalarım kağan olmuş, can katılmış.

Büyük dedem Bumin, büyük babam İstemi Kağan tahta oturmuşlar,
Tanrı Dağının eteklerinde Gök-Türkler adıyla büyük devlet kurmuşlar.

Türk Budununu derleyip toplamışlar, devleti ve töreyi düzene sokmuşlar,
İmparatorluğu ve kurumlarını ustaca yönetip yoksul halka bakmışlar.

Onlar kağan olup tahta çıktığında, dört yanları düşmanlarla doluymuş,
Her yana ordular sevk edip hepsini yenip dize getirenler çok uluymuş.

Düşman milletleri buyruk altına alıp, karşı çıkana acı çektirmişler,
Dik başlılara baş eğdirmişler, güç gösterenlere diz çöktürmüşler.

Doğuda Kadırkan dağları, Batıda Demirkapı’ya yerleşip kalmışlar,
Daha önce düzensiz yaşayan Göktürkleri derleyip toparlamışlar.

Ülkeyi güzelce ele almışlar, iyi bir düzen, nizam ve egemenlik kurmuşlar,
Bilgili kağanmışlar, yiğit kağanmışlar düşmanların başını ezip vurmuşlar.

İyi yasalar, güzel törelerle bu yüce Devleti ve Budunu yüceltmişler,
Ülkenin düzenini en iyi şekilde sağlayarak halkı mutlu etmişler.

Nihayet ölme sırası onlara da gelmiş, onlar da vefat etmişler,
Her milletten yasçılar, ağlayıcılar, ağıtçılar gelip yas tutmuşlar.

Doğal olarak onların ardından ise küçük kardeşleri kağan olmuş,
Oğulları kağan olmuş ama Türk ülkesine yine kötülükler dolmuş.

Küçük kardeşler büyük kardeşleri gibi, oğullar babaları gibi olamamış,
Bilgisiz, ülküsüz, kötü kağanlar tahta oturmuşlar ülke huzur bulamamış.

Tabii buyrukları da bilgisizce, korkakça, ürkekçe ve kötüymüş,
Vezirleri de onların kendileri gibi bilgisiz, ülküsüz ve katıymış.

Ülkenin düzenini, ulusun töresini bozmuşlar, bunu gören beyler üzülmüş,
Ardından beyleri, yöneticileri ve halkıyla beraber bütün millet bozulmuş.

Hepsi geçimsiz, düzensiz, bilgisiz ve korkak bir hal almışlar,
Sonra uygunsuz, uyumsuz, hak, hukuk tanımaz hale gelmişler.

Kurnaz, fitneci, ikiyüzlü, sahtekâr hileci Çin milleti fırsat bulmuş,
Çinliler, kardeşi kardeşe kötüleyip birbirine düşürüp öç almış.

Beyleriyle Budunun arasını açmış, fitlemiş, fesat sokmuş,
Kurdukları gizli hile ve düzenlerle Türk devletlerini yıkmış.

Çin milletine bey olması gereken soylu oğulları kul yapmış,
Hatun olması gereken hanım kızları cariye edip dul yapmış.

Türk beyleri, Türk adını bırakıp Çin adları, sanları alır olmuşlar,
Çin Kağanına itaat edip, sonra Çin saraylarında kalır olmuşlar.

Elli yıl, Çin’e hizmet etmişler, onlar için çalışıp çabalayıp gitmişler,
Varlıklarını ve ülkelerini her şeyiyle Çin hakanına teslim etmişler.

Acılar içinde kıvranan Türk Budunu, nihayet kendi kendine hani devletim,
Hani benim ilim, ülkem, şanım, şerefim, İmparatorluğum, Budunum diye?

Böyle deyip düşünerek Çin kağanına bütün Türkler düşman olmuş,
Çin boyunduruğundan kurtulup baş kaldırarak bağımsızlığını almış.

Bundan sonra Yüce Tanrı Türk halkı yok olmasın, millet olsun dilemiş,
Babam İlteriş Kağan ile annem İlbilge Hatun’u yüceltip, yükseltmiş.

Babam İlteriş Kağan on yedi erle ortaya atılmış, harekete geçmiş,
Onun adını duyan düşmanlar Hanın korkusundan dağlara kaçmış.

Tanrı güç, kuvvet vermiş, babamın askerleri kurt gibi olmuş,
Çinli düşmanların askerleri ise savaşlarda koyun gibi olmuş.

Doğuya, batıya seferler düzenlemiş, etrafına yiğitleri toplamış,
Hepsi yedi yüz kişi olmuşlar, Türk cilasunları etrafı kaplamış.

Bu yedi yüz kişiyle babam İlteriş Kağan düşmanı önüne katmışlar,
Büyük bir mücadele sonunda tüm düşmanları bozup, dağıtmışlar.

Türk Budunu yeniden dirilmiş, kendi kağanlarına, şadlarına kavuşmuş,
Türk ülkesi üzerinde gezinen kara bulutlar Türk rüzgarıyla savuşmuş.

Bütün zor işlerin üstesinden gelmişti sonra babam vefat etti,
Babam İlteriş Kağan beni henüz sekiz yaşında bırakıp gitti.

Ben, daha on dört yaşıma geldiğimde Tanrı’nın lutfuyla bir han oldum,
Amcam kağanla birlikte, düşman üzerine on üç sefer yapıp şan aldım.

Türk, Oğuz beyleri, Budunum dinleyin! Senin işte böyle yören vardı,
Sağlam bir düzene oturtulmuş, iyi bir ülken, devletin, tören vardı.

Üstten gök yıkılmasa, alttan yer yarılmasa sana kimse yan bakamaz,
Senin imparatorluğunu kimse bozamaz, töreni ve devletini yıkamaz.

Ey Türk, silkin ve kendine dön! Hatalarından vazgeç ve pişman ol!
Aklını başına topla! Her şeyin farkına var! Olup bitenleri gör, ibret al.

Türk Budunu! Ey Kutlu Ötüken diyarının Budunu ! Özüne dur yakın,
Sen, gereksiz yere, bu mukaddes ülkeni bırakıp gitme sakın.

Amcam Kağan’dan sonra Kül Tigin’in ısrarıyla Kağan oldum,
Kül Tigin, benim kağanlığım için çok çalıştı ben kağanlığı aldım.

Küçük kardeşim Kül Tigin’le söz birliği edip karar aldık,
İki prens şad ve diğer yardımcılarımla bir araya geldik.

Elele, kafa kafaya, omuz omuza verdik, görüştük, konuşup danıştım,
Gece uyumadım, gündüz oturmadım, Türk Budunu için ölesiye çalıştım.

Hiçbir sorun bırakmadım hepsini çözdüm, Hiç bir kötülük bırakmadım,
Hepsini düzelttim, ülkemde kötülere ve kötülerin sözlerini takmadım.

Yönetim merkezim olan Ötüken Ormanı’nda oturup kalktım,
Çin milleti ile iyi ilişkiler kurdum, onlarla anlaşmalar yaptım.

Türk Budunu ve beyleri! Ben on dokuz yıl bey olarak görev sürdürdüm,
Kağanlık dönemimde devlet yönettim, Hüküm sürdüm, karar aldırdım.

Budunuma en iyisini kazandım, hiç hırs ve çıkarlar peşinde koşmadım,
Hep Budunum için çalıştım, çabaladım, kazandım, hiç hataya düşmedim.

Kardeşim Kül Tigin vefat etti, Kül Tigin kırk yedi yaşında uçup gitti,
Ben, üzüntülere, yaslara boğuldum, bu şekilde uzun yıllar geçip gitti.

Görür gözüm görmez gibi, bilir aklım ise bilmez oldu,
Öyle derin düşüncelere daldım ki yüzüm gülmez oldu.

Yiğit kardeşimin yas törenini tamamladık, Ona yakışan bir türbe yaptırdım,
Binanın içini, dışını süsleyip, bezedik gözalıcı resimlerle üstünü kapattırdım.

Adına ölümsüz taş yontturduk, gönlümdeki sözleri üstüne yazıp diktik,
Sizde onu görün, böylece bilin! Okunup ibret alınsın diye onlara baktık.

Ey Türk Budunumun, bütün beyleri, sözlerimi iyice işitin, can kulağıyla dinleyin!
Budunumla iyi ilgilenin! Onları besleyin, büyütün, eğitin ve kötülükleri önleyin.

Kalkındırın, yüceltin! Sakın ola ki, Budunumu ezmeyin, üzmeyin, incitmeyin!
Ona sıkıntı vermeyin, eza, cefa etmeyin! Acı çektirmeyin, kenara itmeyin!

Budunumu sıkmayın, sıkıştırmayın, Budunuma yük olmayın!
Üzerinden ağır yükleri kaldırın! Onlara bahane bulmayın.

Ben Kül Tigin ve Yollug Tiginle beraber yazıları taşa önde yazdım,
Kül Tigin yazıtını yirmi gün, Bilge Kağan yazıtını bir ay dört günde yazdım.

Budunumuzu yücelten, ona büyük hizmetler eden ey büyük insanlar,
Gelecek nesiller bu anıtı okusunlar ama ebediyen unutulmasınlar.

Ey Türk titre ve kendine dön!
Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir?

54 Sene 5 dakika

Saatler günler aylar yıllar derken

Bir bakıyorsun hayatınızın 53 yılı

gerinizde kalıver’miş.

Acısıyla tatlısıyla inişi ve çıkışıyla

Yollar aşılmış, göz açılmış, yürek

dağlanmış, bilgi birikmiş,

Neden mi özeleştiri yapıyorum;

Kısaca aktarayım,

Bugün 16 Eylül  doğduğum gün

Ne çabuk geçivermiş onca yıl.

Ben hiç pişman olmadım diyemem

keşkelerim yok diyemem,

elbette var, hemde az buz değil.

Yada keşkelerim çok ama

iyiki yaşadım da diyebilirsiniz.

Hayat bana ne öğretti

diye sorarsınız!?

Ne mi öğretti?

Daha hoşgörülü olmayı öğrendim

Daha eli açık olmanın doğru

olduğu keşfettim

İnsanlara sevgi ile saygıyla

yaklaşmayı doğru buldum

En sinirli öfkeli halimde bile

gönül almayı görev bildim

Büyüklere her zaman saygının

kazandırdığını farkettim.

Çok kitap okumayı seçtim

Gece gündüz demeden öğrendim

Emekli olduğumda bile

Eğitime ve bilime inandım bağlı

kaldım, hala öğrencilik yapıyorum

Doğru yolda olduğumu nasıl

anladım biliyormusunuz?

Sorunların problemlerin

Çözümünde insanlar bana

Beş dakikada nasıl çözdün

diyorlar

Gülümsüyorum tabiği

Onlar beş dakikasını biliyorlar

Zahmetli geçen 53 yılın

tamamını ben.

Galiba yarından itibaren işler

değişiyor dostlar

54 yıl 5 dakikanın ilk günü

Bana hayırlı olsun.

Size bir şey diyeyim mi dostlarım?

İyi ki varsınız bana insan olmayı

öğrettiniz, daha da önemlisi

İnsan kalabilmek mesele bu

zamanda

Hep iki şey şükrediyorum biliniz

Önce insanlığa ve doğanın

ilhamına,

sonra odalar dolusu kitaplara

ve kitap kokusuna hep

minnetar kalacağım.

Hadi Yunus Emreyle bitirelim

“Bir avuç toprak

Biraz da suyum ben

Neyimle övüneyim

İşte buyum ben”

54 Sene 5 dakikaya hoşgeldiniz.

54 sene 5 dakikanın ilk günü

Cevat Çırak

16.09.1965

Burgazada

Köyümüzdeki Okulumuz

Bugün 17 Ağustos 2019 Cumartesi. Tatil günü olduğu için iş yok. Gerçi bana üç yıldır iş yok ama 🙂 demekki işi özledim ki yazma gereği duydum. Dün geceden planladığımız program maalesef tutmadı. Sağanak yağmur son anda meteroloji tarafından bildirildiğinden evden çıkmak istemedim bugün. Nedense İstanbulda evimin salonundan bahçemizdeki yağmur damlalarının çiçeklerimin yapraklarını yıkamasını seyrederken aklıma köyüm geldi birden. Hemen açtım bilgisayarımdaki eski albümleri. Biraz nostalji yapayım, köyümün geçmişinde dolaşayım diye niyet ettim ve heyecanla sarıldım bilgisayarımın faresine. Daha ilk tıklamamla karşıma kırk yıl önce dolu dolu altı yılımı geçirdiğim köyümdeki okulum çıkıverdi karşıma.

Ne kadar sürdü o mahsun fotoğrafı süzmem, incelemem derseniz, zaman tutmadım ama içim bir tuhaf oldu. Fotoğrafa her bakışımda onlarca anı tazelendi ve zihnimde dolaşmaya başladı. İnsan hatırladıkça hepsini birden bir an önce anlatmak, paylaşmak ve anılara tutunarak kırk yıl geçmişe gidip bir köşeye sığınmak istiyor. Fakat aceleye gerek yok, istesende hepsini birden anlatamıyorsun.

Çok güzel günlerdi. Dolu dolu sağlıklı mutlu günlerdi gerçekten. Sağlıklı kelimesini bilerek koydum cümlenin başına. Neden mi? Köyde okuyan çocuklar bilir, yahu biz gerçekten ruhsal ve fiziksel olarak sağlıklı olduğumuzdan dolayı çok mutluyduk. Sevgi ile beslenince çocuklar bir başka neşe ve hayat dolu oluyor. Temiz havada gerek okulda, sınıflarda gerekse yemyeşil okul bahçesinde ne güzel anılar biriktirmişiz.

Bizim Bulgaristan Eski Cumaya bağlı Muratlar köyümüzde iki tane okul varmış bir zamanlar. Biri Türk okulu birde bizim eğitim gördüğümüz Bulgar okulu. Bir zamanlar devlet Türk ve Çingene (müslüman) ve Bulgar (Hristiyan) öğrencileri ayırmayı uygun görmüş ve bu şekilde bir sistem kurmuş. Ben şimdi işin bu tarafına çok dokunmayacağım. Dokunursam bu yazı uzar da uzar, saatlerimi alır, canımızı da sıkar, en iyisi cümleye nokta koyarak bitirelim.

Hatırlayanlar bilirde bilmeyenleri de keyifli günlerimize dahil etmek için biraz okuldaki zamanımızı nasıl geçiriyorduk onu anlatmaya çalışayım. Bilmeyenlere çok keyifli geleceğinden eminim. Bilenler zaten nasıl mutlu olacaklar size anlatamam. Mesela diyorum ki bir gün bizim sınıfımızı kırk yıl sonra tekrar bir araya getirsem, şu aşağıda fotoğrafını gördüğümüz çocuklar nasıl görünür acaba!? Neden olmasın belki bir gün bu projeyi köyde buluşur yeniden okulun merdivenlerine çıkar yeniden dondurur torunlarımıza bir anı olarak bırakırız ne dersiniz. Olmaz olmaz demeyin, neler oldu neler.

Hadi dönelim sınıflara, size okulumuzdaki bir günü özetlemeye çalışalım. Özetlemeye çalışalım diyorum çünkü hepsini yazarsam roman olur. Roman olunca fena mı olur, e olmaz tabii, hemde çok güzel olur ama okunur mu onu bilmem. Neden bilmem diyorum? Tecrubem bana uzun yazma okunmuyor diyor da ondan.

Biz köyde okula evden çıkarken koşa koşa çıkardık mesela. Bazen arızalarımız olmazmıydı? E olmaz mı, uşak aklı her zaman aynı olmaz. Ama genelde keyifli mutlu talebelerdik gerçekten. Okula ulaştıktan sonra önce ayakkabılarımızı çıkartır, düzgün bir şekilde ayakkabı dolabına düzgünce koyar, sonra sınıfa okulda bıraktığımız terliklerle girerdik. Terliklerin nerdeyse hepsi aynı model ve renk olmasına rağmen kimse kimsenin terliğini karıştırmaz, herkes kendi terliği ile ayakları üşümeden sınıfa dalardı. Düşünsenize yerler parke, ayağınızda terlikler, ve bizden önce hademenin yaktığı tutrakan marka beyaz emaye uzun soba sınıfın her köşesini sımsıcak bir yuva haline getirivermiş. Bir hayal edin bakalım, dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Ruzgar kar tanelerini ordan oraya savuruyor. İçerde muallim ders anlatıyor. Sobada kıpkırmızı olmuş, çıt çıt yanan odun sesleri odanın sessiz ruhuna farklı bir ambiyans katıyor. Oy oy dağlarına bahar gelmiş memleketimin. Ayağınızda terlikler, Yan masada yavuklunuz 🙂 öğretmen arkasını her döndüğünde ikinizde aynı anda yazmayı bırakıp bakışıyorsunuz. Küçük küçük tebessümler karşılıklı gidip geliyor. odanın içinde aşk trafiği dolu dizgin kıvranıyor. Gülücükler açıyor yüzünüzün her kasında. Gözleriniz sevgi bombardımanından fır fır olmuş bir o yana bir bu yana yetişmeye çalışıyorlar. Sadece siz mi böyle mutlusunuz hayır tabii ki de, nerdeyse bütün sınıf böyle aslında. Bir kaç arkadaşımızın yavuklusu yan sınıfta ama olsun, aradaki duvar yüreklerin pır pır etmesine mani değil ki! Bu arkadaşların gözleri saatlerde, onlar zamanı hızlı ileriye sarmakla meşgul.

Öğle yemek saati geldiğinde hep birlikte sabah kahvaltı ettiğimiz ana okulunun bodrumunda bulunan okul yemekhanesine giderken bile size onlarca anı yazarım ama, özellikle siz kendi anılarınızı cümleye yerleştirin diye açık alan bırakıyorum. Hatırlayınca mutlu olacaksınız demiyorum, zaten gülümsemeye o günleri andıkça özlemle anmaya başladınız bile. Öyle değimi ama, yalan mı ?

Daha fazla uzatmadan tadında bırakalım. Ben başlattım siz devam edin. Yazamasanız bile önümüz son bahar ve kış geliyor. Demleyin bir demlik çay, arzunuza göre kahve toplayın ev halkını siz başlatın anıları döndürmeye, isteklere peş peşe gelmeye başlayacak zaten. Beni de unutmayın. Küçük bir kuplede bana bir kelime ayırın, sevaptır 🙂

İyiki bu anıları şu an yıkık dökük okulumuzun dimdik ayakta olduğu dönemde yaşamışız diyorum. Baksanıza biraz düşününce hafızalarımıda bizimle birlikte yaşayan ve biz sağ olduğumuz sürece yaşayacak değerlerimizi keyifle onurla gururla yaşatmaya devam edebilir miydik? İşte bu yüzden en mutlu olduğumuz dönemlerde biriktirdiklerimizi bencillik edip kendimize saklamayalım. Bizden başka insanlarda bu keyifli günleri öğrensin ve ilham alsın. Evlatlarımız bu günleri yaşayamadı, onların da bu altın yılları bilmeye hakkı olmalı. Hele hele torunlarımız, olara ne demeli, zaten bir çok şeyi bizim gibi yaşayamadıklarına inandığım torunlarımız bu günleri öğrense, nasıl olur düşünsenize! Harika olur harika., Demedi demeyin alın kağıdı kalemi , yada bilgisayarınızı yazmayı deneyin, bana hak vereceksiniz. Bu altın dönem anılarından daha güzel miras mı bırakılırmış!

Hadi hafızalar tazelensin çocuklarımız ve torunlarımız bizim keyifli günlerimizi öğrensin. Bize büyüklerimiz ne öğrettiler; çocuk görerek öğrenir, ne görürse onu yapar. Çocuk ne yaparsa güzel yapar. çünkü anne babası onlara en iyisini bırakmak, devretmek için çalışır. Demedi demeyin deneyin.

En güzel günler sizin olsun

EN GÜZEL  
En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür...

Nâzım Hikmet Ran
 ( 1902  - 1963 ) 

Cevat ÇIRAK 
17.08.2019 
İstanbul 

Ey Uykum

Saat gecenin bitmesine yakın

Ben yine uykumun peşindeyim

Kaçtıkça kovalıyorum

Bazen yoruldu pes edecek diyorum

Ama nerde,

yanılıyorum.

Dere tepe düz gidiyorum

Uykum kaçıyor

Ben kovalıyorum.

Kendime sesleniyorum;

Başka bir çözüm bul diyorum

Koyun saymaya başlıyorum,

bir iki üç dört , olmuyor olmuyor

sayıyı unutuyorum,

evet doğru, aklımı veremiyorum

Uykum kaçıyor ben kovalıyorum

Köyümüzün deresi çıkıyor karşıma

Çimenlere uzanarak serin akan sularından,

eğilerek ağızımla,

kana kana, doya doya içiyorum

Uykum kaçıyor ben peşinden kovalıyorum

Saat sabahın ilk saatlerini gösteriyor

Uykum önümde ben peşinde kovalıyorum

Köyümün korularından geçerken,

ey uykum,

inat eteme diyorum

Elbet sende yorulcaksın

kendi ellerine teslim olacaksın

Yapma

Ey uykum

Seni uyarıyorum

Yakalanmak istemiyorsan

Köyümden çık

İnat etme,

beni pişman etme

Çocukluğumu bıraktığım yerde

Kimse benimle baş edemez

Elime su dökemez

Beni kimse

Köyümde yenemez

Uykum Kaçıyor

Ben kovalıyorum.

Sabah ezanı ile

şükür sabah oldu

aydınlık geldi diyorum

Karanlık nöbeti

Aydınlık bir güne devrediyor.

Yeni bir güne

Merhaba diyorum

Uykumu zihnimden

Silip atıyorum.

Elveda uykusuzluk

Merhaba Yeni gün

Merhaba büyük insanlık

Merhaba

Aydınlık.

Hayırlı Sabahlar

Sevgili

Elveda

karamsarlık.

Cevat ÇIRAK

20.07.2019

Ihlamur Kokan Şehrim Eski Cuma

Dünyanın en güzel şehrinde yaşıyorum aslında. İki kıtayı birbirinden ayıran boğazı ile, şehir vapurları ile yarış eden martıları ile, buram buram susam kokan simitleri ile, olmazsa olmaz ince belli bardaklarda içilen Türk çayı ile sevdiğim vazgeçilmezim İstanbul.

Şairlerin dilinden düşüremediği istanbul benim hiç bir zaman vazgeçemeyeceğim vitaminim, can suyum, nihayetinde çok sevdiğim.

Bu şehirde çok çileler çektim, bu şehirde okudum, bu şehirde kariyer yaptım, bu şehirde ailem ve çocuklarım oldu. Nihayetinde bu şehirde emekli oldum. Bu yüzden minnet ve sevgiyle anıyorum her zaman.

Lakin başka bir şehir daha var kalbimin derinliklerinde. Doğduğum şehir, çocukluğumun en keyifli en renkli anılarını saklayan şehir. Buram buram ıhlamur kokan, beni benden alan şirin mi şirin, güzel mi güzel, canımın bir parçası şehir.

Osmanlıca sözlükte şöyle tarif edilir benim ilk göz ağrım.

” Osmanlılar zamanında, Bulgaristan’da Şumnu ile Razgrat arasında yer alan meşhur bir bölge. ”

Adına bir zamanlar Cuma-i Atik denirmiş.

Bugünkü Bulgaristan Preslav Balkanı tarafından ikiye bölünen büyük bir düzlük sahanın içinde yer alan bu küçük mütevazi şehrin sihiri herkese yetecek güzellik ve şirinliktedir.

Mayıs ayı geldi mi o şehirde doğup büyüyen herkes gün saymaya başlar.

Cuma-i Atik bugünkü adıyla Eski Cuma nasıl özletir kendisini bilemezsiniz!

Mayız ayı gelince ısrarla davet eder müdavimlerini, kayıtsız kalamazsınız, hayır diyemezsiniz, eğer durumunuz musaıt ise davete seve seve icabet edersiniz.

Yola çıkma vakti gelmiştir artık,

Büyük Üstad Yahya Kemalin Sessiz Gemi şiirindeki mısralar dökülüverir kalbinizden;

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Eski Cumaya* (Meçhule) giden bir gemi kalkar bu limandan.

*Biliyorsunuz ama hatırlatmakta yarar var şiirin orjinalinde Meçhule gider gemi.

Nasıl seyahat ederseniz edin, ister kendi aracınızla, ister otobüsle, isterseniz bir dostunuzun misafiri olarak, bir an önce varmak, şehrin merkezindeki bir kafeye yerleşip kahvenizi yudumlarken, o mis ıhlamur kokularını içinize çekmeye başlar, yaşadığınıza şükredersiniz.

İlk sevincinizi sınırı geçince hissedersiniz, bu yolun yarısıdır çünkü. Sınırdaki benzincide kahve otomatından espresso kahvenizi alır, yudum yudum şehrinizin havasına, kokusuna ve dokusuna uyum sağlamaya başlarsınız. Şaka yapmıyorum güzeldir bizim küçük kasabamız, alıştırma yapmadan, prova etmeden gitmeyin sakın, o temiz balkan havası sizi alıp çoçukluğunuza yuvarlayıverir.

Sonra hep yeşili takip ederek, yolculuğunuza kaldığınız yerden devam edersiniz.

 Ortalama bir saatlik bir yolculuktan sonra, bir mola daha vermeniz gerekecektir.

İkinci molaya beş kala yolun sağındaki lavanta tarlalarını görünce arabınızı sağa çekin, inin arabanızdan dalın tarlanın içine. Kırmızıya yakın mosmor tarlanın içinde lavantalara zarar vermeden ve derin derin nefes alarak o muhteşem taze lavanta kokularını içinize çekin. Aman büyülenmeye başladığınızı kimseye belli etmeyin, bir saatten biraz fazla yolculuğunuz daha var. Lavanta tarlasından çıktıktan çok kısa bir süre sonra Petolıçka’ ya (5 yol ağızı) ulaşacaksınız, bu sizin gelenek haline gelmiş asıl mola yerinizdir. Hadi ama ne bekliyorsunuz, saat işliyor, Özlediniz biliyorum. Sıcak sıcak bira ile nasıl bir uyumu varsa bu meretlerin, yedikçe yiyesin geliyor insanın. Siz o meşhur ızgaradan taze pişmiş olarak servis edilen kebapçelerden (balkan kebabı) en az üç tane yersiniz. Sıkıntı yaşayacağınız konu başka. O kadar çok çeşidi var ki, hangi buz gibi soğuk bira markasının olacağına karar vermeye çalışırsınız. Hatırlamaya çalışırsınız, geçen sefer Zagorka içmiştim, ondan önce Şumenska, ve nihayet dolaptan aldığınız Kamenitsa açık renkli birayı satıcıya uzatır açtırırsınız. Satıcı size bardak uzatır ama siz hiçbir zaman birayı bardaktan içmediniz ki, kalsın dersiniz, buz gibi birayı ısıtmanın ne alemi var?

Lütfen acele etmeyin, kebapçeler ağızda dağılarak midenizi şenlendirsin, hadi şimdi iki yudumda biradan yudumlayın, ooh artsın eksilmesin yarasın.

Tabaklarınız ve şişeler boşalınca şehrinize ulaşmak için geri kalan yol düşer aklınıza. Kotel Balkanına doğru tırmanış başlar. Artık bir bilemdiniz bir buçuk saat oksijen deposu, yemyeşil orman yolunu takip ederek, ilk göz ağırınız şehrinize doğru yeniden yol almaya başlarsınız.

Bir an önce varmak istersiniz, lakin dağ yolu işte, çok virajlı, dikkat gerektiriyor, aman ha acele yok. Hatta biraz daha konforlu olsun diye ortama uygun bir melodi size eşlik etse fena olmaz mı? E Hadi o zaman açın radyoyu, Balkan melodileri kulağınızın pasını alıversin.

İki şarkı, üç şarkı derken tırmandığınız Kotel Balkanından inişe geçtikten az sonra karşınıza Osmanpazarı (Omurtak) tabelası çıkıverir. Artık Eski Cuma il sınırları içerisinde olduğunuzu biliyorsunuz, sevinciniz heyecanınızı tetikler, yüzünüz zaten temiz havadan dolayı kıpkırmızı olmuştur da siz onu heyecana bağlarsınız. Sevdiğiniz çocukuluğunuzun şehrine yaklaşmaktasınız, ne büyük mutluluk.

Eski Cuma yoluna girdiniz ve aşağıda doğru inerken, eşsiz doğa tekrar size eşlik eder. Cıvıl cıvıl kuş sesleri, böcekler, doğanın melodisine ortak olan serinleten ağaç yapraklarının hışıltısı, ne muhteşem değil mi? Harika hissedersiniz, yaşadığınıza bir kez daha şükredersiniz. İyi ki buralarda doğmuşum, iyi ki Eski Cumalıyım dersiniz, kendinizle gurur duyarsınız.

Şehir Merkezine gelmeden önce yolun sol tarafında sizi Beyaz At, Ray (Cennet) hoteli karşılar, son virajda olduğunu anlarsınız.

Artık dakikalar içerisinde şehre giriş yapacaksınız. Nerden mi anladınız.

Hoteli geçtikten sonra burnunuza taze açmış ıhlamur kokuları ufak dokunuşlar yapmaya başlar. Hoş geldiniz seromonisidir bu, mis gibi ıhlamur ormanına yaklaşıyorsunuzdur. Bir an önce valizlerden kurtulup devasa ıhlamur ağaçlarının altında ıhlamur kokuları eşliğinde yeni öğütülmüş kahve çekirdeklerinin harmanına kendinizi teslim etmeye hazırlanırsınız. aslında dünden hazırsınız da tekrar heyecan sarıp sarmalar bedeninizi. E güzel şeyler bunlar, keyifli anılar biriktirmek için sıcak ve neşeli bir gün. Aman ıştınmayın şimdi nazar değmesin 🙂

Şehir Merkezine girmek üzeresiniz ben sizi son bir kez daha uyarayım bazı şeyleri hatırlatayım en iyisi.

Şehir merkezi öyle böyle değil, yoğun taze ıhlamur kokar. Bir Kafenin bahçesine oturdunuz, siparişiniz alındı, garson kız bir an önce size kahvesini servis etmek için hızlı adımlarla yanınızdan ayrıldı. Siz artık yemyeşil bir doğa içinde çocukluğunuzla, gençliğinizle, unutulmaz anılarınızla baş başasınız. Eski güzel günlerin hatıraları bir bir zihninizin derinliklerinden size merhaba demeye başlamıştır. Yıllar öncesine dönersiniz, okuldaki arkadaşlarınız, gençlik yıllarındaki cambazlıklarınız, yaramazlıklarınız, kaçamaklarınız bir bir sırayla gelir gelir aklınıza. Kim bilir belki ilk aşkınızla, oturduğunuz masayı görür hatırlarsınız. İşte tam burda yeni aldığım dınki (denim, kot) pantolonumu giymiş sevgilimi bekliyordum diye hatırlarsınız. Kendi kendinize gülümsemeye başlarsınız, Bu arada garson kız kahvenizi getirirken sizin şaşkın hallerinize bir anlam veremez, gülümser. Sizde gülümsersiniz. Yaşamak işte budur dersiniz, etrafınızda göz teması kuran, gülümseyen ve gülümseten yüzler, ne hoş değil mi?! İstermisiniz garson kız espirileri ile sizi gülümsetmişken o eski sevgiliniz şehir merkezinden geçerken sizi fark edip, merhaba desin, yanınıza oturup size eşlik etsin. Oy oy oy nasıl fantezi ama. Olmaz olmaz demeyin, neler oluyor hayatta. Siz yeterki hayal edin, arzulayın, ve üzerinize düşeni yapın, tesadüf diye bir şey yoktur. Emek , sevgi, gayret, heyecan hepsi güzel şeyler, hepsi bizi biz yapan renkli seçenekler. Siz sadece hayal edin ve sonra planlayın ve harakete geçin. Çok ince düşünmeyin, hatta bir şiirden bir kuple gelsin aklınıza. Mesela ben olsam Dağlarına bahar gelmiş memleketim derdim, gerisini düşünmezdim. Düşünsenize havada taze açmış ıhlamurların yaydığı kokular, fincandan saçılan kahve kokuları ile havada buluşuyor, buna aşk demiyelim de ne diyelim, buna sevda türküsü demiyelim sessiz mi kalalım. Biz insanız, insana yakışanı yaparız, bize yakışan da budur. Evet biliyorum, siz hala yolda karşınıza çıkan mis gibi lavanta bahçesini ve kokularını da unutmuyorsunuz. Ihlamur ve kahve kokusuna lavanta kokusunu da katarak güzel kokular üçlemesi yapmak istiyorsunuz. Amacınız maddi zenginlik değil ki insana mahsus ruhsal zenginlik. Hadi hep güzelden iyiden, insanlıktan yana olalım. kardeşe kardeşçe insanlık yaraşır. Hadi dosta selam yola devam diyelim. Yazımızı Ahmet Arifle bitirelim. İçerde (Hapiste) şiirinin son bölümünde mutluluğunu şöyle tarif eder büyük usta. ”Görüşmecim yeşil soğan göndermiş, Karanfil kokuyor cigarım. Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.*

  • İçerde şiiri – Ahmet Arif

İÇERDE  

  Haberin var mı taş duvar?
  Demir kapı, kör pencere,
  Yastığım, ranzam, zincirim,
  Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
  Zulamdaki mahzun resim,
  Haberin var mi?
  Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
  Karanfil kokuyor cıgaram
  Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…     

Ahmed ARİF

Cevat ÇIRAK

24.06.2019