Memleketim ve Şehrim

img-20180605-wa0017

 

Memleketim ve Şehrim

Deli Ormanlıyım ben

Balkanlardan

Eski Balkan Derler

Koca Balkan Derler

Biz bizim Balkan deriz

Eteklerinde büyüdük

Meralarında

Çelik çomak oynadık

Mandalarla Malaklarla

Göllerinde derelerinde yüzdük

Yalnız değildik

Ördekler de kazlarda bize eşlik etti

Kurbağaları  saymıyorum

Onları çok yorduk

Siz bilir misiniz ?

Kuzuları anneleri koca sürü içerisinde nasıl bulur

Kuzular mı annelerini anneler mı kuzuları tanır

Muhteşem bir andır o canların buluşması

Biz o çocukluk günlerini hiç unutamıyoruz

Ne zaman bir araya gelsek canlanır anılarımız

Koydeki bir ağacın gölgesinde

Kaldığımız yerden başlar anılar üzerine sohbetler

Memleket bu nasıl unutulur

Kolay mı unutmak, yok olup gitmek.

Nasıl kıyarız çocukluğumuza, yaşadıklarımıza

Özlüyoruz işte elimizde degil.

Yahu dedik ya,

Biz oralıyız

Deli Ormanlıyız

Eski Balkanlıyız

Koca Balkan da derler

Koca Yusufun, Kurtderelinin oralıyız

Hey gözünü sevdiğim toprağım

Canım ciğerim herşeyim alın yazım

Memleketim

Bitmez sevdam, hasretim, anılarım hiç bitmez

Ben gurbetteyim, gurbet benim içimde.

Derin iyileşmez yaram, çıkmaz sokağım,

Memleketim, Memleketim, Memleketim.

 

psx_20180916_222102

Benim Şehrim

Istanbul

Vapurlara eşlik eden martıları

Ilık esen lodosu poyrazı

İnce belli çay bardaklarında içilen

Vazgeçilmezi,

Dumanlı demli çayın tadı.

Susamlı gevrek simidi

Buram buram aşk kokan sokakları

Sürekli acelesi olup

Bir yerlere

Yetişmeye çalışan insanları

Yük taşıyan hamalları

Levanda kokan hamamları

Mis gibi

Türk Kahvesi kokan dükkanları

Nasıl anlatsam bilmem ki

İşte oradır benim şehrim

Başın ağırdı mesela

Çık Bakırköyden sahil yoluna

Aç arabanda pencereni

Martıların balık avını dalgalarla cümbüşünü seyret

Susam kokusunu yüreğinde hisset

Bırak kendini boğazın sularına

İlaç doktor para etmez ağırına

Ilık rüzgarlar boğazda raks ederken

Ne gam ne keder, ne dert ne elem

Ne gurbet acısı ne aşk acısı vız gelir bana

Dedim ya ben Istanbulluyum

Ben buram buram tarih kokan

Şehirlerin şehrindenim

Istanbuldan, gerdandan, boğazdan

Ikı kıtanın şehrinden,

İster Avrupadan ister Asyadan

İstanbuldan, İstanbul, İstanbuldan.

Ne memleketimden vazgeçerim

Ne koca güzel,  şehrimden.

Cevat ÇIRAK

17.09.1965

Galata İstanbul

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Şu Bulgar’lara Bak…

 

Hazırlıklarımız tamamlanmıştı

Anavatan yolları bizi bekliyordu

Yıllardır hayalini kurduğumuz

Adı anıldığında kalbimizin pırpır ettiği

Türkiye’mize kavuşacağımız saatler yakındı.

Tren sınırdan geçerken büyük ve kalın bir kitabın

sahifeleri adeta kapanıyor, 500 yıllık bir tarih mazi oluyordu.

Osmanlı kuzey akıncıları olan bizlerin ataları, dedeleri,
1354 yılında Çanakkale Gelibolu Üzerinden girdiğimiz Balkanlara

1978 yılının Eylül Ayının 18 günü veda ediyorduk.

Sultan 1 Murad Döneminde Edirnenin fethedilmesinden sonra

Osmanlının Başkenti olan Edirne şehrine heyecanlı

bir yolculuktan sonra nihayet ulaşmıştık.

Serhat şehir Edirne’de 1 gün devlet misafirhanesinde misafir edildik.

Çoçuktum, 13 yaşındaydım, masal gibi günlerden geçiyordum.

Hayatımıda ilk kez bir tabak içerisinde bizlere yemek olarak

sunulan küçük küçük yeşil küçük balık pullarına benzeyen,

bir yemek verdiler, sonradan alıştık, adı mercimekmiş,

soframızdan hiç eksik olmayan bu yemeyi menümüze kattık.

Bir gün sonra eşyalarımız bir kamyona sığdırıldı, yola çıktık.

Padişahlar şehri İstanbul tabelasını geçtiğimizde anladık büyüklüğünü.

Ne kadar küçük bir yerde yaşıyormuşum dedim kendi kendime, korkmuştum.

Beşyüz Evler semtindeki bizim için tutulan kiralık yeni evimize ulaşmıştık.

Dedem, annem, babam, kardeşim ve ben bir de daha önce

Türkiyeye göç etmiş bir kaç akrabamızla hemen eşyalarımızı taşıdık.

Henüz yerleşmedik, her şey çok hızlı gelişiyordu.

Ülkemizi, köyümüzü, hayallerimizi, umutlarımızı, malımızı mülkümüzü

kısacası bugüne kadar biriktirdiklerimizi, mezarlarında bıraktığımız

öksüz kalan cenazelerimizi, boynu bükük terketmek zorunda kalıp
anavatana göç etmiştik.

Nerden bilecektik bu kadar zor olacağını, hiç tahmin etmediğimiz,

hayal edemediğimiz maceralar yaşadık ,ki bizim hiç alışık olmadığımız

bilmediğimiz, akıl edemediğimiz şeylerdi bunlar.

Artık Deliorman eteklerindeki köyümüzde değildik,

Bulgaristan bizim memleketimiz değildi, muhacirdik artık.

Eski Cuma günleri yerine İstanbul Türkiye günleri başlamıştı.

Topu topu üç kısa güne beşyüz yıllık bir geçmişi sığıdırmış,

yeni bir hayata, dünyaya, düzene, kültüre merhaba demiştik.

Hayat tüm güzellik ve çirkinlikleri ile akıp gitmekten vazgeçmiyordu.

Yeni evimizdeki ikinci günümüzde akşam saatlerinde,

evin ekmek alma sorumluluğu bende olduğundan dolayı,

yeni yuvamızın bulunduğu mahallemizdeki bakkala ekmek almaya geldim.

3 gün önce köyümüzdeki magazinden ekmek alan ben, bugün, ilk kez,

ekmeğimizi bakkal dükkanından alacaktım. Bakkala girdim;

-üç ekmek dedim (istedim)

bakkal sahibi önce parayı aldı sonra üstünü çevirdi, saymadan cebime koydum.

bana ekmeğin fiyatını söylemişlerdi ama ben yine de

para üstü ne verirse ona razı olacaktım çünkü yolda öyle karar vermiştim.

Yanımda getirdiğim file şeklindeki torbamı verecektim ki,

bakkal ekmekleri dolabın içinden alıp bir naylon poşete koyup bana uzatıvermişti.

Sevinmiştim ama belli etmedim,

ne güzel artık yanımda torba taşımayacağım dedim içimden.

Bizim köyde herkes torbasını yanından getirmek zorundaydı, magazin bedava poşet vermezdi.

Arkamı döndüm, kapıdan çıkarken bakkal sahibinin, yanındaki arkadaşına;

”Yahu bu Bulgarlar ne akıllı insanlar daha dün geldiler bugün Türkçe konuşuyorlar”

dediğini duymak zorunda kaldım.

Evle bakkal arasındaki beşyüz bilemedin altıyüz metre mesafe
bana kocaman bir asır gibi geldi,

Ne demekti, Şü Bulgarlar?

Ne demekti bir günde Türkçe öğrendiler?

Bu insanlar neden bize böyle davranıyorlardı?

Neden bizi dışlıyorlar, ötekileştiriyorlardı?

Sorular sorular kafamda gidip geliyordu.

Hiç mi tarih bilmiyorlardı?

Bu kadar cahil olmalarını kabul edemiyordum.

Bulgar olsaydık neden Bulgaristanı bırakıp Türkiyeye gelelim ki diyordum, neden?

Yoksa ailem bana ve kardeşime bazı şeyleri doğru anlatmıyor muydu,
biz Türk değil miydik gerçekten.

Evimle bakkal dükkanı arasındaki beş dakikalık mesafede

o kadar çok şey geçirdim ki kafamdan, darmadağın olmuş bir çocuktum artık ben.

Ondokuzuncu yüzyılın başına kadar aynı devletin vatandaşı, insanı olan

bakkal ile ben, şimdi ne olmuştu da ayrışmıştık.

Bizim Balkanlardaki yüzyıllık Türklük, ana dil, din mücadelemiz,

nasıl bilinmez, görmezden gelinirdi ?

Yüzyıllık kimlik dil, din mücadele tarihimizde kaybolan,
sürülen, öldürülen aydınlarımız
neden yok edilmeye, önemli görevlerden alıkonularak hapislerde
çürütülmüşlerdi.

Balkanlardan ana vatana yapılan göçler sırasında ölen iki buçuk milyon
Türk’ün ruhunu sızlatacak böylesine bir bilinçsizlik, cahillik nasıl kabul edilebilirdi?

Bu sorular yumağını uzun yıllar hiç kafamdan silip atamamıştım.

Artık ben ne geldiğim ülkeye ait hissediyordum, nede bulunduğum yeni ülkeye.

Hani bir şeylerin senden eksildiğini bilirsin için acır ya hani,

sen, buna rağmen, yaşama tutunmak zorundasındır, ve tutunursunda bir şekilde,

öyle bir şey işte bu muhacirlik.

Atalarımız boş yere dememişler demekki:

” Muhacirlik Ateşten bir gömlek giymektir” diye.

Bu huzursuzluk, mutsuz eden karışık duygularım bir kaç yılıma mal oldu.

Lise yıllarıma kadar süregelen bu travmalarım okuma öğrenme sevdam sayesinde bir nebze olsun hafiflemişti.

Okumayı hiç bırakmadığım iyi oldu,

yıllar sonra travmalar yaşamış çocuk ruhuma su serpen şu sözleri okuyacaktım.

”Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani “Düşmanla sonuna kadar dövüşenler”. Çekilen ordunun ri’cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.”

M. Kemal ATATÜRK 17.01.1931

Neden sonra öğrendim ki bana Bulgar diyen bakkalın sahibi de zaten Türk değilmiş.

Analadım ki bizi anlamaları tanımaları kabul etmeleri zaman alacak, bizim de kendimizi yeniden toparlamamız, bu şoklardan arınmamız zaman alacaktı, Ben yıllar sonra, büyüdükten sonra yani Bulgaristan Türkü olmaktan büyük onur ve gurur duydum, kendimle iftihar ettim. Biz kuzey akıncılarının torunlarıyız, çalışkanız, diz çökmeyiz, zorluklar bizi yıldıramaz, ekip biçmeyi de biliriz, söküp takmayı da beceririz çok şükür.

Hiçbir zaman ana yurdumuzda da ata yurdumuzda da devletimize yük olmayız,
Atamız Atatürkün bizi taraf ettiği gibi, kendimizi feda eder, ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenleriz biz. Biz Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıyız.

Yıllar geçti, çalıştım, çalıştık, çalışıyoruz, şükürler olsun yolumuz iyilik, güzellik, aydınlıktır bizim, durmak yok yola devam.

Ne diyor Büyük önderimiz;

”Ne Mutlu Türküm diyene”

Cevat ÇIRAK

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

26.02.2016

 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı

AKARDEON’UM ANILARIM

AKARDEON

Merhaba dostlarım ve okumayı seven arkadaşlarım. Bugün  yeni yılın ikinci günü, ilk ayı yani Ocak ayındayız. Hava mis gibi, güneş her zanki gibi cömert ve karşılıksız ışık ve sevgiyle içimizi ısıtıyor, ne güzel bir gün. Ben önümüzdeki hafta sınavlarım olduğu için , ders çalışma planları yaparken  nedense bu mevsimde mis gibi havayı ve penceremden bana gülümseyen güneşi görünce bıraktım, ders kitabımı oturduğum koltuğumun üzerine usulca koyarak çalışmayı öteledim. Neden bilmiyorum ama, çocukluğumun kırık buruk hatıraları canlanıverdi yüreğimde, ruhumu bir hüzün kapladı, duraksadım ve anılarda gezintiye çıkıtım tarifsiz.

Tam 40 yıl önceydi, yıl 1978, aylardan 18 Eylül,  ailem üzerine ateşten bir gömlek giymiş, varını yoğunu arkasında bırakmış ve anavatan hasreti ile çıkmış belirsiz dertli sıkıntılı bir yola koyulmuştu. Türkiyeye göç ediyorduk, Bulgaristanın Deli Orman bölgesinde bulunan Eski Cuma kasabasının Muratlar köyünden yeni yaptığımız ve içinde sadece beş ay oturduğumuz  evimizi  bedelenin üçte birine satarak bizi Edirneye götürecek trene binmek için Şeytancık kasabasına doğru yoldayız. Zorlu, sıkıntılı dönüşü olmayan , maceralı unutulmaz  bir yolculuktan sonra önce Edirne ve daha sonra Istanbula sağsalim ulaşıyoruz. Akrabalarımızın bizi karşılamasından sonra Gaziosmanpaşa Beşyüzler semtindeki kiralık evimize ulaşıyoruz. İki günde 13 yaşındaki bir çocuğun ruhunun kaldırmayacağı aksiyonla nasıl çarpışmış  baş etmişim tarif edemem size, hala 40 yıl geçmesine rağmen anlayamıyorum. Şimdi biraz hızlanalım, ilk gün evimize yerleşiyoruz, ikinci gün tüm aile fertlerine kardeşim ve yaşlı dedem hariç iş aramaya koyuluyoruz.  Annem Bayrampaşada bir tekstil atölyesinde, Babam çok uzak bir  yermiş İstanbul dışında  Kumburgaz’da bir çiftlikte ve bende oturduğumuz mahallede küçük bir terlik üreten atölyede işe başlıyoruz.  Şimdi diyeceksiniz ki okul işi ne oldu,  okul işi bir gün sonraya kaldı, önce iş konusu  halledildi, ertesi gün mahallemizdeki orta okula kaydım yapıldı. Bulgaristanda altıncı sınıfı bitirmişim 7 sınıfa Türkiyede devam edeceğim. İki okulum arasında 600 km mesafe olmasına rağmen, ülke farklı, dil, farklı, kültür bambaşka bir farklı, tepetaklak olmuşum da ağlayanım yok. Kader bizi kervanına katmış sürüklüyor bir yerlere ama nereye bilen yok. Öyle karışmış ki çocuk kafam, köyümde ki okulda 19 kişilik çok modern sınıflarda eğitim görürken bugün istanbulun Gaziosmanpaşa semtindeki 84 kişilik sınıfındayım. Sabah işe gidiyorum öğlenci olduğum için akşama kadar okula, bu arada akşam da ders çalışmak için zamanımız yok,  eve iş alıyoruz terliklerin ökçelerine deri kaplıyoruz, ek gelir elde etmeye çalışıyoruz. Neden böyle yoğun çalışıyoruz çünkü biz alışık değiliz kirada oturmaya, bir an önce arsa almalıyız ve kendi evimizi inşa etme telaşındayız.  Sadece çalışarak birikecek paraya bu işler olur mu olmaz elbet. Bulgaristan’dan yanımızda getirebildiğimiz ve satılabilecek durumda ne varsa  hafta sonları yakın semt pazarlarında bazen babam, bazen annemle ve bazende ben tek başıma pazarda küçük bir tezgah açarak, şahsi eşyalarımızı satmaya çalışıyoruz. Yazarken bile zorlanıyor insan, ne dertli fırtınalı günlermiş, nasıl katlanmışım, nasıl sakin kalabilmişim, düşünüyorumda hala işin içerisinden çıkamıyorum. Hiç unutamadığım o kadar çok anım varki hangi biri anlatsam. En ağırıma gidenlerden  bir tanesi neydi biliyor musunuz. Kış bitti diyerekten yatarken üzerimize örttüğümüz yüzde yün battaniyelerimiz vardı, onları bana sattırdılar, sonra uzun orta kısa dalga yayın yapan evimizin neşesi bir radyomuz vardı onu da Topkapı pazarında yine ben sattım, ama eve dönerken minibüste gözyaşlarımı içime akıttım, içim parçalandı. Neyse bu bölümde çok kalmayalım, biz yaklaşık bir yıl sonra bir miktar peşin para ve kalanı senetle olmak üzere arsamızı aldık. Nasıl mutluyuz evde bayram havası esiyor, dedem, babam, annem, ben ve kardeşim yer sofrasına oturmuşuz akşam yemeğindeyiz,  Her akşam yediklerimiz nerdeyse hiç değişmediği için belli tarhana çorbası,  turşu, soğan ekmek ve su. Yinede şikayet edemem çok şukur karnımız doymaktaydı,  güzel günlerdi özlüyor insan.  Arsa aldık sevinçliyiz dediysem de , öyle anlatılacak kadar büyük bir yer değildi arsa, toplam 148 metrekare bir yerdi, ama Türkiyede ilk sahip olduğumuz şeydi, fakat gerçekten bizim miydi değilmiydi ondan bile daha emin değildik, çünkü biz hala muhacir kağıdı ile oturuyorduk  anavatanımızda, misafirdik yani. Yarın birileri çıksa hadi gidin dese bizim dediğimiz toprakta , Bulgaristanda bıraktığımız topraklarımız gibi elimizden alınabilir el konulabilirdi. Ama olsun biz arsayı aldığımız gece çok umutlu ve mutluyduk, ilk kez o sofrada iyi ki böyle güzel sıcak yüreklerden oluşan bir ailem var, ne mutlu bize dediğim günlerdi o günler. Bazen düşünüyorum da nasıl katlanmışım nasıl sabır gösterip dayanmışım, hiç kolay değildi, ama ailemizin manevi gücü ve sevgisi ile şu an bile katlanamayacağım işlere imza atmışız, şükürler olsun. Neyse hayat devam ediyor, yaklaşık 6 ay sonraya denk gelen bir tarihte biz evimizin temelini attık ve inşaata başlamış olduk.  Kaynak yetersizliği yüzünden belki biraz ağır ilerliyordu ama her geçen gün taş üstüne taş koyuyorduk. Benim yüküm armıştı, sabahları daha erken kalkarak önce 7 km uzaktaki inşaata gider 8 adet 200 LT kapasiteleri olan inşaat suyu varillerini iki kova ile  500 metre mesafedeki bir komsunun su kuyusundan elle taşırarak dolduruyordum. Dolduruyordum derken yazmak kolay da siz bir de bana sorun, 15 yaşıma merdiven dayamışım,  yüküm belki iki belki beş katı ağır, lakin umut bizi ayakta tutmaya devam ediyor. O yıllar yani 1980 yıllar, zor yıllar Türkiye için, herşey kara borsa, enflasyon üç sıfırlı rakamlar ile anılıyor, akşam yatıyor sabah kalkıyorsun her şeyin fiyatını zamlanmış buluyorsun. Birşeyi almak için kuyruklar var saatlerce sıra bekliyorsun sana sıra gelene kadar mesela tüp kalırsa alıyorsun, kalmadıysa çaresiz boş tüp ile evine dönüyorsun. Boş tüple eve dönmek ne demek günümüzün gençeleri bilemez, o yüzden bu konular ayrıca ele alınıp yazılması gereken konular, üzerinde çok durmayayım, çünkü anlayamazsınız.  Efendim gelelim zurnanın son deliğine, evimiz artık hasırını atma aşamasında, yani evin üstünü betonla kapama aşamasına gelmiş bulunmaktayız, kalıp çakılmış, elektrik ve su ve atık gideri boruları döşenmeye başlanmış demirlerin montajı yapılıyor, ve usta sürekli babamdan çimentonun ne zaman geleceğini  soruyor. Dedim ya size o yıllar enteresan yıllar, zor yıllar, sıkıntılı yıllar diye,  ve beklenen korktuğumuz şey oluyor. Parası ödediğimiz çimento fabrikası grev kararı alıyor, bizim inşaat için sipariş ettiğimiz çimentolar kara borsaya düşüyor,  sadece bir günde birim fiyatlarına  hatırı sayılır oranda zam geliyor. Buraya kadar bir şekilde inşaatı getirmişiz fakat bu zam bizim tüm planlarımızı tepe taklak ederek bizim tüm heyecanımızı alıyor ve yerine verdiği şey üzüntü üzüntü ve yine üzüntü. Eş dostan borç isteyecek durum hiç yok zaten, o yolların hepsi denenmiş ve tüketilmiş. Çimento kara borsa olduğu için senet sepet kabul edilmiyor, tek çare var oda nakit para bulunmamsı gerekiyor. Ama nerden ve  nasıl bulunacak ? İhtiyacımız olan para da öyle çok büyük bir para değil aslında, zaten parasını ödemişiz de grevden dolayı oluşan ekstra farkını bulmamız gerekiyor. Sayılı günler hızla ilerliyor, herkes ,nerden bulunacaksa, bu parayı bulacağız endişe ve düşüncesinde, sürekli bu konuyu konuşuyor. Kolay değil öyle mal mülk sahibi olmak, önce bir feleğin çemberinden geçmeniz gerekiyor. Hiç ama hiç unutmuyorum, Cumartesi günüydü, okuldan gelmiş evimizin balkonunda akordeon sırtımda birşeyler mırıldanmaya çalışıyordum. Daha öğle saatleriydi, evde benden başka kimse yoktu, ben de babam evde olmadığından dolayı rahattım, kendi halimde eğleniyor bir şarkının notalarını bulmaya çalışıyordum. Hava yaz havası, ılık bir rüzgar,  beni  kucaklamaya çalışan fakat balkonun duvarından dolayı bir türlü başaramayan sapsarı bir güneş,  tam bir keyif havasındayım yani. Tüm koşullar çok uygun olunca, notalarda bir neşeli, sanki bir gösteride performans sergileyen sanatçıya yardım edercesine usturuplu ve disiplinli sesler çıkartarak şov yapıyor edasındalar. Önce ihtimal vermedim, lakin ikinci kez balkona girilen kapının açılış sesini duyunca dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Aman Allahım dedim babam gelmiş, ama neden erken gelmiş demek geçti içimden. Olanca gür ve öfkeli sesiyle bana bağırmaya başladı.  Sen burda ne yapıyorsun, biz çaresizlikten nelerle uğraşıyoruz sen burda keyif yapıyorsun, başka zaman bulamadında bugünü mü buldun. Bir süre sonra sanırım söylediklerini duymamaya başladım.  Galiba hissettim biliyor musunuz, kötü bir şey olacak gerçekten hissettim. Böyle içim cız etti, sanki içimden birşeyler koptu.  Tüm bu yaşananlar anlık gelişen plansız programsız olaylardı, sanırım bu yüzden travma gibi ağır geldi.  Al akordeonu, kılıfına koy, git Cumartesi pazarına ve onu sat yoksa ev yarım kalacak, evet evet, bu ses babamın sesiydi, zaten başka da bir ses olamazdı, sadece ikimiz oradaydık.  Sadece kısık bir sesle tamam diyebildim. gerisini hiç sormayın hatırlamıyorum. Hiç ihtimal vermediğim şey başıma geldi. Babam en sevdiğimi elimden alıyordu, inanılır gibi değil ama bu bir gerçekti. Fakirlik yoksulluk karşısında çaresiz, kimsesiz hissetiğiniz  oldu hiç bilmiyorum, öyle acı bir duygu ki anlatmaya kelimeler, cümleler satırlar yeterli gelmez. Evden çıkmam pazar yerine ulaşmam saniyeler değil, sanki saliseler içerisinde cereyan etti. Hani derler ya kul sıkışmadan hızır yetişmezmiş diye, gerçekten bu söz damıtılmış denenmiş bir söz . Benim huzur sesli, kırmızı renkli, siyah kayışları ve kocaman valiz çanta kılıfı olan Akardeon’um artık benim değildi, Yeni sahibi benim yaşlarımda bir kız çocuğu karşımda duruyor, mutluluktan parlayan gözleri ile sıkıca babasının elini tuttu, keyfi çok yerinde olarak hadi gidelim baba çok merak ediyorum çalabilecek miyim dedi. Babası en sevdiğimi elimden aldı kayışından tutarak sırtına astı, hafifçe bir sallandı, valiz tam olarak sırtında oturunca gülen yüzlü mutlu kızının elinden tuttu ve pazarın içerisinde kayboldu. Evin tamamlanması için gereken para biraz fazlası ile tedarik edilmiş ev tamamlanmıştı. Küçük mü yada erken yaşta  yetişkin  olmuş  bir çocuğun hayalleri, umutları, mutlulukları bıçak gibi kesilmiş belirsiz bir bahara bırakılmıştı.  Her şeye rağmen hayat devam ediyordu, bu çekilen acılar gelecek güzel keyifli günlerin bedeliydi, ve öyle de oldu. Hiçbir şey için geç değildir, çok yakında emekli olmuş fakat çocukluğunu doya doya yaşayamamış  bu çocuğun yeni bir akardeonu olacak, ve o çocuk kaldığı yerden çocukluğuna devam edecek.  Hiç kimseden hiçbirşeyden şikayet etmeden, hep şükür ederek mutlu edecek ve mutlu olacak. Mutluluk onun da hakkı.

 

Cevat ÇIRAK

02.01.2018

 

Oy Hakkı Kutsaldır

 

Sürekli gittiğim kafede ben de şahit oluyorum bazen. Siyasetten futbola kadar her konuda fikir üreten, vır vır konuşan arkadaşlar görüyorum, dinliyorum tahammül etmeye çalışıyorum. Sohbetlerine dahil oluyorum bazen, bazı fikirlerinin aslında dayanaksız ve kaynaksız olduğunu belge ve kanıtlarımla ortaya koyduğumda, süratlarının nasıl ekşidiğini nasıl da, nerde çıktı bu adam ?gibi bakışlara maruz kalıyorum. Zamanla bu arkadaşlarla aramız bozuluyor ve ilişkimiz başlamadan bitiveriyor. Hatta belli bir zaman sonra arkamdan düşmanca dedikodular duymaya başlıyorum. Kimdir bu arkadaşlar , neden böyle konuşuyorlar, nasıl bu kadar bilgiçlik taslayabiliyorlar diye küçük bir analize koyulduğumuzda ortaya çıkan sonuçlar çok şaşırtıcı olabiliyor. Evet, gerçekten aslında ne kadar sığ bir bilgiyle ahmak kestiklerine inanamıyorum. Bu arkadaşların ortak özellikleri nelerdir diye merak ediyorsununuz değil mi?
Hadi bir göz atalım;
— Sandık yüzü görmemiş insanlar olduklarını görüyorsunuz. Mesala bir partiyi hararetle savunan arkadaşın laf arasında ağızından ben hiç oy kullanmadım itirafını duyabilirisiniz. Örneğin benim müdavimi olduğum kafede abim yaşında bir arkadaş çift ülke vatandaşı olduğu halde her iki ülkede oy kullanmadığını kendi ağızından itiraf etmişti. Am nedense bu çok bilmişliklerine engel konduramıyorlar.
— Bir başka özellikleri bu çok bilen arkadaşların aslında hiç kitap okumadıklarını öğreniyorsunuz, neden okumadıklarını sorduklarında hayat tecrubelerinin onlara yeterli olduğunu savunmaktan geri kalmıyorlar. Oysa bilgi sahibi olmadan söz sahibi olunamayacağını bilmiyorlar. Okusalar daha neler öğrencekler ama gerek duymuyorlar, doğuştan filozof doğuluyor mu ? Okuduğum kadarıyla doğuştan filozof olunmuyor okumadım, duymadım.
— Diğer bir özellikleri de bu arkadaşlar hangi işlere soyunsalar başarılı olamıyorlar. Başarısızlıklarının nedenini sorduğunuzda size onlarca bahane sayabilirler, nedense kendi hatalarından yanlışlarından hiç bahsetmezler, onlar sütten çıkmış ak kaşıktırlar her zaman. Oysa aynaya baksalar ana başarısızlık nedenin ne ve kim olduğunu öğrenme şansları olacak ama bu haklarını kullanmıyorlar.
Bu arkadaşların yukarıda saydıklarımdan daha fazla ortak özellikleri olduğunu biliyorum ve yazabilirim ama sanırım bu kadarı yeterli olacaktır.
Gelelim asıl konuya, düşünmek, düşündüklerimizi konuşmak, tartışmak bunlar doğruyu gerçeği bulmak ve görmek adına gerekli ve olması gereken durumlar, lakin, hangi yöne oy kullanacağımıza karar verdiysek, oy kullanarak bunu kararımızı tescil ettirerek, geçerli kılıyoruz. Uzun tartışma ve araştırmalar sonucunda karar aşamasına gelmediysek artık karar vermek için önümüzde 1 hafta süremiz daha var, lütfen iyi değirlendirelim. Oy hakkımızı kullanmak topraklarımızın ve vatanımızın yaşamasına ve devamına ortak olmak demektir. Lütfen katılımı arttıralım , oyumuzu çöpe atmayalım, ülkemizin geleceği için oyumu kullanalım, değerli kılalım, vatanımızı ve millerimizi yüceltelim. Topraklarımıza sahip çıkalım başka vatanımız yok . Oy hakkı bu yüzden kutsaldır, sorumlu davranalım örnek olalım.

Saygılarımla

Cevat ÇIRAK
Pazar 09.04.2017

KAR TANELERI 

Evimin penceresi buğulanmış 

Ajans haberlerinin duyurusu vardı bugün

Istanbul’a kâr geliyor diye 

Camlarımın buğusu haberi doğruluyor 

Elimle büğulu camın bir kısmını temizleyince görüyorum  beyaz kar tanelerinin yere süzülüşünü 

Gecikmeden,  Istanbula hoş geldin çocukluk ansiklopedim diyorum.

Hayal dünyamdın bir zamanlar tekrar hoş geldin sefalar getirdin.

Aslında biraz da nazara inandığımdan olsa gerek,  hemen kaybolup  gitmesinden korkuyorum.

Çocukluğumun geçtiği bizim oralarda kar hiç eksik olmazdı. 

Gün boyu yağmayı bırakın,

Aylarca yerden kalkmazdı.

Karla büyüdük biz 

Şehirli çocuklar  anlamaya çalışmasın

Kar beni alır, yüzüme gülücükler kondurur 

Köyümüzün ortasına değil belki ama,

En güzel yıllarıma çocukluğuma  götürür.

Sadece kardan adamlar yaparak o geçmiş günleri  hatırlanmak haksızlık olur.

Yeni doğmuş kuzuları anneleri ile birlikte 

Suya götürürüm biz…

Size bu maceramızı anlatamam.

Yaşamayan bilemez,

Yasayanda  tekrar istiyorum diyemez.

Aşan karlı musmutlu çocukluk gunlerim ah.

Size nekadar teşekkür etsem az,

Karlı kış günlerimizi nekadar anlatsam az.

Köy sobasında firinda kumpir ,tencerede haşlanmış mısır, 

Kapıda içeri girmek için kapıyı bekleyen kedi 

Anca anlar beni…

Siz bana değil dışarıda yağan lapa lapa kara bakin, buğulu cama takılmayın.

Aklinizi güzelden, lapa lapa yağan beyazdan  kaçırmayın.

Reklamlar

LİGOR AGANIN LAHANA BAHÇESİ

    LİGOR  AGANIN  LAHANALARI

Bazen düşünüyorum da, ne kadar şanslıyız diyorum.

Bizim şirin yemyeşil köyümüz cıvıl cıvıl cennet gibiydi diyorum.

Neden öyle diyorum. Merak ettiniz değil mi? Durun anlatacağım.

Cevabı öyle çok uzun ve karmaşık değil!

Bizim şirin köyümüz bereketliydi, neden, çünkü suyu bol. Su demek bereket demek.

Su demek zenginlik demek, Su demek sağlık esenlik demek.

Şimdi size biraz detay verebilirim.

Mesela bizim köye benim çocukluğumda gelmek istediniz, merak ettiniz ve yola çıktınız.

Bu arada kırk sene önceki köyümden bahsediyorum.

Diyelim ki önce doğu tarafından giriş yapmak istediniz.

Sizi önce yukarıki yazovir (suni göl)  karşılar.

Yok ben doğudan değilde batıdan giriş yapmak istiyorum derseniz, aşağıdaki göl siszi karşılar.

Böyle bir köy, her yeri bereket fışkıran masal  köy.Bulgaristan Eski Cumanın Muratlar köyü.

Durun daha bitirmedim ki sadece göller mi, hayır hayır, birde ortasından geçen nehir var. 

Biz ona yıllardır beli lom diyoruz Türkçe anlamı ”beyaz kırık” demek.

İşte bu beli lom deresi, serin ve berrak suları ile  köyümüzü tam ortadan ikiye böler.

Sadece bölmekle kalmaz geçtiği her yeri sular bereketini saçar toprağa can verir, zenginlik verir.

Yer gök  coşar, dere kenarındaki soğut ağaçları yeşerir, çimenler canlanır, balıklar yumurtlar.

Köylümüz bu güzellik karşısında büyülenir, eşine  dostuna anlata anlata bitiremez cennetini.

Beli lom deresi bizim mahallenin aşağısından da geçer, ve köyümüzün  altındaki  göle dökülür.

Bizim mahallede bu derenin hemen yanında bir bostan (sebze bahçesi) vardır.

Çocukluğumuzda o bostan bizim aşağı mahallede yaşayan Ligor aganın bahçesiydi

Ligor aga bizim köydeki birkaç Bulgar aileden birisiydi, bizim mahalleliydi yani,

O zamanlar güzel zamanlardı, Bulgar Türk Çingene kardeş kardeş yaşardık, ayrımız gayrımız yoktu.

Beraber çalışır hep birlikte paylaşırdık. En iyi günümüzde de en kötü günümüzde de birdik yani

İşte o Ligor aganın bostanı o sene çok bereketliydi, her türlü sebze yetişirdi,su hayat veriyordu adeta.

Bahçenin en gözde ürünü  boy boy, sıra sıra dizilmiş lahanalar göze çarpar dikkat çekerdi.

Gelip geçerken insan o kocaman lahanalara bakmadan edemezdi.

Nasıldı o söz güzele bakmak sevaptır derler ya, o lahanalara öyle bakardık yani.

E köy çocuğusun mübarek, sofrada mutlaka turşu olacak, en iyi turşu da lahana turşusudur bilen bilir.

İşler kızışıyor merak artıyorsa doğru yoldayız demektir, acele etmeyin keyfinizi çıkartınız hikaye şimdi başlıyor. Okuyucu sana diyorum acele etme sakin ol, hatta bir fincan çay söyle,  devamı aklımda kaçmıyor. As sonra kağıda dökülecek sakin 🙂 .

Gagarin Mahallesi çocukları rahat durur mu durmaz, ne yapalım canımız sıkılıyor derken…

Hadi dedik hava şartları uygun iş güçte yok.

Yurtluk korusuna gidelim ağaçların tepesine koliba yapalım, sonra keyfini sürelim.

Bizim için iki saatlik iş, odun getir, dalı kes, yaprak getir derken koliba çıktı meydana.

Kalabalık ta değildik ama bir saatte işi bitirdik, uşak aklı işte…

Üstüne de birer filtresiz en ucuz  Dunav marka sigara patlattık mı ooh kebap, suyundan da koy.

Yorgunluk bir yandan sigaradan sonra da açlık bastırdı mı yandın demektir.

Ne koliba karnını doyurur ne sigara açlığını bastırır.

Hemen toplanın bakalım, toplandı derken karar çıktı,

Ne yapıyoruz bilin bakalım?

Ligor aganın bostanına gidiyoruz hepimize yetecek kadar göz hakkı lahana kesiyoruz ve dönüyoruz.

Sonra bir güzel tuz ekip aç karnımız doyuruyoruz. Plan basit uygulamak bize ne ki çocuk oyuncağı.

Çok kalabalık değiliz ama gene beş-altı kişiyiz, azda sayılmayız yani.

Ekibin isimleri bende saklı ısrar etmeyin söylemem, sır olarak bende kalacak, yok öyle kolaycılık.

Hepimiz birer tane kesince 6 lahana eder, ama yetmez bazıları iki bazıları üç kesmiş birader, bu ne ya

Etti mi sana bir çuval lahana, şimdi çuvalda var deme diyorsunuz ama vardı işte, şaka değil vallahi.

Herkes birbirine bakıyor, ne olacak şimdi bu lahanalar diye. Pişman olduk çoktan da kılıf arıyoruz.

Birini kestik dilimledik tuzda ekince  mideler doydu, ama pişmanlık hepimizde diz boyu.

Çuval bize biz çuvala bakıyoruz. Eve götürseniz çalıntı oldukları belli dayak bizi bekliyor

Nereden çaldınız diye soracaklar mı sizce, zinhar sormayacaklar, her şey kabak gibi ortada zaten.

Bizi bu durumda kim anlar? 

Kim bize yol gösterir?

hiç düşünmeden Mustafa Kocabam , hadi o zaman yardım dilemeye, marş marş.

Dedem daha çuvalı görmeden  bizim şapşal yüzümüzden durumu anladı iyi mi!

Yüzü bir gerildi, canı sıkıldı, ama bir yandan da bize de kıyamıyor, bir yol bulma telaşında.

Tamam dedi bırakın lahana çuvalını bana, siz gidin ama bu yaptığınızı bir daha tekrar etmeyin.

Mustafa Kocabam (dedem) zaten lahanaların sahibi  Ligor agayla komşuydu hemde iyi ahpaptı

Ben durumu ona izah ederim dedi, ve sinirli bir şekilde sorunu çözmek için yola koyuldu.

O kış kocabam bir fıçı lahana turşusu yapmıştı, ne zaman sofrada turşuya el atsa gülümserdi.

Biz arkadaşlar bu konuyu bir daha hiç konuşmadık, ama emin olun hayatımızın dersini almıştık.

İhtiyacımız kadarını zaten isteseymişik Ligor aga bize verecekmiş. Nereden mi biliyorum?

Kocabam anne anneme anlatırken duydum. Zaten lahanaları keserken görmüş sahibi. Yıllar sonra yazarken  bile hala utanıyorum.

İster istemez kızmış, haklı adam, onca emek onca alın teri, öyle değil mi ama

Devamını dedemden dinledim ben.

İnsan aç gözlü olmamalı, ihtiyacı kadarına razı olmalı, ama onu da gönül rızasıyla istemeli.

Hiç bir iş gönülsüz zorlama ile bereketli olmaz, Ligor gene iyi adam bir şey demedi gülüp geçti, Toplanan lahanaları da Mustafa sen iyi turşu yapıyorsun sen yap bana’da da verirsin demiş anlaşmışlar. Dedem çıkartmış para vermiş ama Ligor aga almamış lafı bile olmaz demiş. Sen benim bahçeme tarlama yardım ediyorsun, bugüne kadar bir şey istedin mi demiş para teklifini geri çevirmiş. Dinledikçe ben yerin dibi var mı , dalıp oraya girsem mi diye kaçacak delik ararken, dedem anne anneme detayları anlatmaya devam ediyordu.

Yıllar önce bir çete reisi olarak hiç unutamayacağım derslerden birini almışım da o çocuk aklımla anlamamışım, şimdi jetonlar bir bir düşüyor iyi mi!

Şimdi yani kırk sene sonra size bu hikayeyi anlatırken bile ne kadar erdemli insanlar arasında yetişmişiz  de haberimiz yeni oluyor diyorum. Hey beni ben eden güzel köyümün insanları, sizi unutmak mı? Her geçen gün zihnimde anılarımda olacaksınız, bunca koca yıllar geçmesine rağmen hala sizin öğrettiklerinizle ayaktayım, ve hala sizi anmaya devam ediyorum. İyi varsınız ve daima olacaksınız.

Cevat ÇIRAK

09.01.2019

GAGARIN MAHALLESİ.               ÇOCUKLARI 

             GAGARİN  MAHALLESİNİN  ÇOCUKLARI

        Hava tam delilik havası, aylardan haziran, aşağı mahallenin çocukları her zaman toplandıkları yerde oyuna başlamışlardı bile. Biliyorlardı az sonra Mustafa Kocabam (dedem) çıkacak her zamanki gibi bize seslenecekti.

Çok geçmedi

Aynen dediğim gibi de oldu;

Büyük portalın küçük kapısını açtı ve başladı söylenmeye.

Yapmayın ba çocuğun, kime derim ben, siz ne seslemesiniz…

Yıkacağınız avlu kapısı, kırılacak koca kapı ben sonra ne yapacağım.

Biz o sırada mahallede kendi aramızda yaptığımız maça ara verdik tabiğ.

Koca avlu tokadını (kapısı) çift kale maçına kale olarak kullanırsan olacağı budur.

Her gol’de yada aut atışında top portaya çarptıkça  tak tak diye ses çıkartıyor, gürültü oluyor ve biliyoruz ki kocabam çıkacak ve bize gene her gün tekrarladığı lafları saydıracak’tı.

Ama kocabam’da hikayenin sonun mutlu biteceğini biliyordu elbet. Yoksa o kadar laf ettikten sonra bize gülümseyerek kapıyı kapatması tesadüf olamazdı. Kocabam bizim mahallenin çocuklarına hiç kıyamaz hepimizi çok severdi. Hiç ters bir lafını duyan olmamıştı bugüne kadar.

Biz de onu çok severdik, bu kadar gürültüye  patırtıya rağmen her zaman bizi anlayışla karşılardı.

Hatta bazen onu anlar moralinin bozuk olduğu zamanlarda futbol yerine çelik çomak oynardık.

Çelik çomak oynamayı şimdiki gençler pek bilmez, duymamışlardır bile. Çok keyifli bir oyun olduğu kadar tehlikeli de bir oyundu. Ama biz aşağı mahallenin yani namı değer Gagarin Mahallesi çocuklarının en sevdiği oyunlardan biriydi çelik çomak oynamak. 

Saha her zaman aynı sahaydı, Mustafa koacabamın evinin önündeki boş alan. Burası hem bizim toplanma, plan yapma ve planlarımızı uygulama merkeziydi, hemde neşemize neşe kattığımız özgürlük alanımız sayılırdı.

Gagarin Mahallesi aşağıda Tepeli Mahmutların ordan yani Buzluca çeşmesinden başlar yukarı doğru çıkar, bizim mahalleyi ortadan bölen sokağın sonunda yani Hakkıların Kazım aganın evinin olduğu yerde biterdi. Köyün en hızlı, en şaşalı, en deli çocuklarının yetiştiği mahalleydi.

Mahallemizin eskilerine göre bizim mahalle aşağı mahalle olarak bilinirdi.Lakin nesil mahallenin adını değiştirmişti, Hatta sadece bizim mahalle gençleri değil, köyün tamamı ve komşu köylerin gençleri de Gagarin mahallesinin ününü unvanını şanını bilir bilmeyenler er yada geç öğrenirdi.

Bazen düşünürdüm, o dönemlerdeki çocuk aklımla, neden Gagarin Mahallesi deniyordu diye. Kendimce de soruma cevaplar üretirdim; Her halde derdim bu mahallenin sakinleri dünyaya uzaydan geldiler o yüzden böyle anılıyorlar. Bağlantıya bakar mısınız Yuri Gagarin uzaya ilk çıkan kozmonot ya oradan işi nereye bağlıyorum.

Gagarin mahallesinin çocukları bir başka şenlikliydi. Hep beraber hareket ederler, birbirlerini her zaman korur kollarlar, kimsenin onlara yan gözle bakmasına izin vermezlerdi.  Bir zincirin halkaları gibiydiler, tek tek bakıldığından çok sağlam halkaların birleşmiş hali gibiydiler. Öyle bir zincir olmuşları ki, ne kimsenin ayırmaya kırmaya gücü yeter, nede böyle akıl dışı girişimde bulunan olurdu. 

Mesela mahallemizden  bir çocuğa başka köyden yada mahalleden biri laf edecek, mesela dövmeye kalkacak, bir daha uzun süre köy içinde elini kolunu  sallayarak gezmeye şansı olmazdı, olamazdı.

Ancak o eşekliğinin bedelini ödeyecek ondan sonra nefes almaya, rahat rahat dolaşmaya şansı olabilecekti. Gagarin mahallesi dedin mi akan sular dururdu.

Mahallemizin çocukları yazın çelik çomak oynar, kendi aralarında futbol maçı yapar, boklukta (çöplükte) mısır sapları ile iki takım halinde savaş eder, buzluca bayırından lagerli (bilyeli) arabalarla  yarışlar yapar, çakı ile yere saplama oyunu oynardı.

Sadece bu kadar mı der gibi oluşunuzu duyar gibiyim 🙂 Aklınızdan bile geçirmeyin.

 Hayır tabiği kide, rahat duramayız biz, hele biraz sabredin be canım.

 Aşağıki yzovire (göle) balık tutmaya, bazen yurtluk korusuna gideriz, hatta oraya koliba yapar en ucuz fiyata aldığımız sigaralarımızı rahat rahat temiz havada içerdik. Temiz orman havasında sigra içmek ne demekse :). Bazen de  köyümüzün ortasından geçen  Beli lom deresine gider kurbağaları saman çöpleri yardımı ile ağızımızla  popolarından şişirir suyun üzerinde bırakır dalmaya çalışmalarını izlerdik. Kurbağalar içleri hava ile doldurulduğundan dalmak isteseler de suya dalamazlar, çaresizce içlerindeki havanın boşalmasını beklemek zorunda kalırlardı. Ne güzel günlerdi, anımsamak anımsatmak bile huzur veriyor insana.

Diyeceksiniz ki kışın ne yapardınız, merak etmeyin hiç boş durmazdık. Hepimizin kızakları vardı, hatta hepimizde olmasa bile çoğumuzda ya meşe fıçıların tahtalarından yapılmış skilerimiz, (kayaklarımız) yada, gerçekten kırmızı renkli  pirin marka kayak takımlarımızla kışın tadını çıkartırdık. Diyorum ya bizim mahalle kırk beş derece eğimli bir yamaç, kış sporları için çok uygundu. Yukarıdan kızakla yada kayakla koy verdik mi kendimizi Buzlucca çeşmesinin buz gibi suyla dolu havuzlarının içinde son bulurdu maceramız. Bazen çok soğuk olurdu holluklar (çeşme havuzu)  buz tutardı içlerindeki sular, içine düşsek bile ıslanmaz hasta olmazdık. Ama kesin olarak popomuz yada bir yerimiz çürür  yada  morarır acırdı.Güzel günlerdi yani, özlenesi günler.

Şimdi düşününce insan  ne renkli, ne heyecan dolu anılar biriktirmişiz, her saniyemiz bir macera ile büyümüşüz.

Yaşadıklarımızın  hepsini anlatmaya kalksam ciltlerce roman olur, filim olur,oyun olur, herkese ders olur ama, hepsini yazmak doğru olmaz diye düşünüyorum. Bazı akıl sır ermez maceralar da bizde ömür boyu gizemli anı olarak kalsın, anlatırsak olmaz, büyü bozulsun istemeyiz, öyle değil mi!

Bu arada dikkat ederseniz kızlarımızı hiç işin içine dahil etmiyorum. Bizim kızlarımız sayıca çok değildi ama köyün en güzel kızları da bizim mahalleden çıkardı. Ama laf ettirmeyiz her yerde konuşmayız o kadar 🙂 .

Aşağı mahallenin çocukları gençleri şimdi dağılmış durumdalar. Bazıları köyde, birçoğu Türkiye’nin çeşitli illerinde, bazıları Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde yaşıyor yada çalışıyorlar. Fakat sizleri temin ederim ki hepsinin yürekleri gönülleri hala Aşağı mahallede. Hiç fark etmez ister yaz olsun ister kış bu mahallenin suyunu içmiş ekmeğini yemiş her  insan evladı emin olun  hala o günleri çok ama çok özlüyordur. Sımsıcak cıvıl cıvıl yaz günlerini bir başka anıyor, bembeyaz örtü ile kaplı kış manzaralı anılarını hatırlayarak  ruhunu ısıtıyor’dur. Hele şimdi kış ya, kuzular koyunlar bembeyaz karda oynaşarak buzluca çeşmesine su içmeye götürülüyor, gider gelirken de o insanın içini yakan tertemiz kara havası ciğerlerimiz  bayram  ediyordur. Hayalini kurmak bile mucize gibi, yaşayan bilir, yaşamak gerek.

Çok uzatmayayım uzun yazınca kimse okumuyor diyorlar,nedense sıkılıyor insanlar sanırım.

İşte böyle dostlar…

Ne zaman dışarıda bir kaç damla kar tanesi görsem depreşiyor anılarım. Memleketimi özlüyorum, köyümü özlüyorum, mahallem burnumda tütüyor, arkadaşlarım geliyor aklıma, ve en çokta Gagarin Mahallesinin ruhunu özlüyor, iyi ki diyorum, iyi ki yaşamışız, ne mutlu bizlere aşağı mahalle çocuklarına.

Aşağı Mahalle çocukları şimdi neredeler;

Sıralama Buzluca Çeşmesinden yukarı doğru

1 Tepeli Mahmutların Remzi aga -Bulgaristan,

2 Tepeli Mahmutların Rami Rıdvan kardeşler Türkiye İstanbul

3 Rafilerin  Rahmetli Kamil- Türkiye İstanbul -Kalbimizde Yaşıyor

4 Rafilerin Metin İpsanyada kardeşi Necmettin – bazen Türkiye Kırklareli, bazen Eski Cuma

5 Rafilerin Bahattin- Türkiye İstanbul, Mustafa- Bulgaristan Muratlar Köyümüzde, Bayazıt, Türkiye İstanbul.

6 Gavazlardan Ahmet aga Bulgaristan, rahmetli Orhan Kalbimizde yaşıyor

7 Hacı İbramların İbrahim, Hüseyin, Yusuf kardeşler – Türkiye İstanbul

8 Hacı İbramların  İsmail – Türkiye İstanbul

9 Çırakoğlu Cevat ve Mehmet Kardeşler – Türkiye İstanbul

10 Küçük Mehmet oğlu  Rahmetli  Emel Aga – Kalbimizde yaşıyor

11 Gotvaç İsmailin oğlu Emrullah – bazen köyde- bazen Eski Cumada kasabada

12- Çakır Ahmetlerin oğulları Reyhan Almanya, Mehmet Köyde yaşıyor

13 Hakkıların Kazım Agamın Çocukları Hakkı Eski Cumada, Halil – Hollanda

14 Rafiler Niyazi agam-   Türkiye İstanbul

15 Hacellerin Vedat Türkiye İstanbul

16..*.

*Not: Unuttuklarım atladıklarım olabilir sonra ilave ederiz, kusuruma bakmayın.

Cevat Çırak

09.01.2019

  

MUTLULUK

MUTLU’LUK

Her senin sonunda  önce kocaman heyecanlar sonra travmalar yaşatırız kendimize. Ne mutlu bizlere ki, uzun sürmez bu melankolik durumumuz. Hemen gelmekte olan yeniye sarılmak nedir böyle. Ama evet biz insanız, genelde yeniyi severiz. Eski yılın son gün ve gecesinde, gelmekte olan yeni yıla bizleri bağlayan saatlere kurtarıcı olarak sarılırız. 

Özellikle 2018 yılı için diyebilirim ki hepimizi çok yoğun bir şekilde yordu ve yıprattı. İşte bu nedenle olsa gerek, yılbaşı gecesi eski yıldan kurtuluyoruz diye sevinir yeni yıl gelmek üzere diye ümitlerimizi tazeler sinirlerimizi rahatlatmaya çalışırız. Hayaller umutlar saklandıkları sandıktan çıkartılır yeniden hafızamıza yüklenir, masalar kurulur sofralar donatırız. İmkanlarımız değerinde sevdiklerimize hediyeler almaya çalışırız. Ben hediyeye de karşıyım gerçi ama, teamüller her yıl beni yanıltır. Bu son gecenin bir kaç saatinde neler olur derseniz; Aslında kendimizi mutlu olduğumuza ikna etmeye çalışırız, ama nafile bir uğraştır bu, içimizdeki o vicdan dediğimiz kocaman adalet terazisinin karşısına geçince mış gibi dönem sona erer, kendimize geliveririz. O gece, yani eskiyi yeniye bağlayan gecede, birkaç saat sonra ne değişecektir ki, aslında hiçbir şey değişmez. Yarın, sabah olacak, yeni yılın ilk gününde,  bizler kaldığımız yerden yolumuza devam ediyor olacağız, hayat devam ettiği, aktığı yerden çarkında bizi öğütmeye devam edecek, kaldığı yerden sürüp gidecektir aslında. Aksini düşünen varsa, yada başka bir fikri olan varsa, ya şimdi konuşsun yada ebediyete kadar sussun deseler: Çoğunluk susmayı tercih edecektir. Oysa ben size gerçek olan, çıkarsız olan, insana yakışan gerçek mutluluktan bahsetmek istiyorum. Amerikalı hümanist yazar Kurt Vonnegut;

‘ Ve lütfen mutlu olduğunuzda bunu fark edin; ve haykırın ya da mırıldanın ya da sadece düşünmekle yetinin, ‘Eğer bu muhteşem değilse, muhteşem olan nedir ki!  ” der.

Nasıl güzel bir tarif ama öyle değil mi?

Şimdi sizden ricam olacak. Yukarıdaki fotoğrafa sakince ve dikkatlice bir bakınız.

Sizce bu çocuklar hangi ruh haliyle bakıyorlar?

Ceplerinde harçlıkları var mı?

Üstündeki kıyafetlerden, ayağındaki ayakkabılarından her hangi bir endişe veya eziklik hissediyorlar mı?

Nur yüzlü bu çocukların karınları aç mı tok mu?

Gözlerindeki ışıktan geleceğe umutla bakıp bakmadıklarını, çözümleyebildik mi?

Soruları daha çeşitlendirebilir  çoğaltabiliriz de. Ama eminim çok zaman kaybetmenden, kısa bir sürede, bir fikir  sahibi oldunuz diye düşünüyorum.

Bana sorarsanız ellerinde  avuçlarında yok bu çocukların. Gariban fakir kenar semtlerden birinin  ailesinin çocukları bu çocuklar, ama; işte bu masum çocuklar hepimize o mus mutlu gülen cennet yüzleri ile, sımsıcak hissettiriyorlar. Nasıl doğal bir hoşgörü ve kalpten gelen tertemiz bir sevgi ile sarılmışlar hayata. Birçoğumuzdan  daha mutlu mesut görünüyorlar. Kanımca onları böyle mutlu keyifli eden şey, var olanla yetinmeyi ve şükretmeyi becerebilmeleridir. Sahip olduklarının kıymetini çok iyi biliyorlar, gönülleri çok zengin bir eda içerisindeler. Varlıklarını paylaşmaya hazırlar, hatta paylaşırlarsa mutlulukları çoğalacak coşacakmış gibi bir ruh halleri var. 

Durumları ne olursa olsun anı yaşıyorlar, kalplerinde bir gram kötülük yok.

Ruhları iyi insanların sihirli elleri ile yoğurulmuş bu çocuklar ne kadar  mutlular, nasılda hayata bağlılar, nasılda da mutluluğun tam ortasına kurulmuş elmadan pay alan kurtçuklar gibi göz haklarının doğal sefasını sürüyorlar.

Fotoğrafa bakınca sorular soruyorum kendime.

Yeni yıl gibi özel günleri beklemeye ne gerek var ki?

Sabah uyandınız, perdenizi açtınız, odanızın içini dolduran ışığın kaynağı olan sonsuz enerji mucizemiz güneş, uzaktan size gülümsüyorsa, al sana tertemiz yeni bir sayfa. Al sana mutluluk.

Tercih senin. İster bu yeni sayfayı güne çevir, ister bir kaç saat olarak değerlendir, yada hayal gücün, insan sevgin varsa, gönlün iyiliklerle dolup taşıyorsa, senin özel bir güne ihtiyacın yoktur, yaşadığın sürece hayata karşı her zaman bir sıfır öndesindir.

Bakın ünlü bir filozof mutluluk hakkında ne diyor;

”En büyük düşünürlerden Sokrates’e göre mutluluk dışarıdan gelen ödüllerle, başkalarından duyulan övgülerle elde edilmez. Aksine kişinin kendine bahşettiği özel, kişisel başarılardan gelir.

İhtiyaçlarımızı azalttıkça, küçük mutlulukların değerini anlarız.”

Bu sözler sanki yukarıdaki fotoğrafta bize umut veren çocukların mutluluk formülünü binlerce yıl öteden vermiş gibi.

Evet mutlulukla ilerleyen bir kahramanlar ordusuyuz aslında, lakin yolda yürürken sadece önümüze baktığımız için, yolun kenarındaki muhteşem doğayı ve güzellikleri kaçırıyoruz sanki. Oysa  bir başka bilge kişilik ne güzel tarif etmiş.

Hedef yolculuktur” mantrasına benzer şekilde, Buddha mutluluğu, bir yere, bir şeye ulaşmaktan ziyade; kişinin yaşamakta bulduğu doyum olarak tanımlıyor.

Ulaşılması gereken, mutlak bir amaç olmadığını söyleyen Buddha, mutluluğu ancak yolculuğumuz sırasında bulacağımıza inanıyor.

Hadi iki işi bir arada deneyelim ne dersiniz? Hem yolumuza devam edelim, hemde yolun kenarında açan çiçekleri, kiraz ağaçlarını, ağaçaların dallarında beste yapan kuşların melodilerini fark edelim, yüzümüz şenlensin, gönlümüz coşsun zengileşsin, keyiflenelim. 

Konfüçyüs’ün mutluluğa yaklaşımı tarih boyunca;

 ”Olumlu Düşüncenin Gücü gibi birçok kitapta yankılandı.

Konfüçyüs’egöre mutluluk, biz onun varlığına inandıkça kendisini arttırır.”

Keyfini sürün, bu günün yarını yok, telafisi yok, yıl başını beklemeyin, anı yaşama hakkımız var bizim. Güzel günler ve mutluluk hep sizinle olsun. Mutluluklar hep senin olsun. Yeni yılı beklemeye gerek kalmasın, mutluluk yanıbaşımızda, yeterki hissedelim ve başımızı çevirelim, görmeyi ve daha da ötesi güzel bakmayı bilelim.

Mutlu Yıllar…

Cevat ÇIRAK

31.12.2018

Köyümüzde İşçi Bayramı Kutlamaları

 Köyümüzde İşçi Bayramı Kutlamaları 

I.

Bu sabah normal saatimizden önce kalkmıştık. Bir mayıs işçi bayramı kutlamaları her sene olduğu gibi, bu yılda güneş yükselmeden, insanları bunaltmadan başlıyordu. Hepimiz köy meydanında pametniğin (anıtın) önünde toplanmış bir saatten fazla süren sıkıcı konuşmaları dinliyorduk. Korkarım uyku düzenimizin ayarı biraz da bize anlamsız gelen törenler nedeniyle  bozulmuştu gibi sanki. Öyle bir mahmurluk, bir keyifsizlik ki, her yıl aynı can sıkıcı konuşmalar tekrarlanıp döndürülüyordu. Ne tesadüf konuşmacılarda üç aşağı beş yukarı hep aynı kişilerden oluşuyordu. Havanın güzelliği olmasaydı bu tören sanırım hiç katlanılacak gibi değildi. Mayıs ayı bildiğiniz gibi karlı soğuk kış günlerinden çıkıp, ilk baharın insanın içini ısıttığı zamanlara denk gelirdi her yıl. Fakat bu tören neden bu kadar uzadı, hadi artık bitsin artık diye sabırsızlanıyorduk.

Biz öğrenciler gibi törene katılan işçilerde sabah yapılacak güreş müsabakalarının sonuçlanmamış yorumlarına başlamıştı bile. Geçen sene İsmet Pehlivan şampiyon olmuştu, genç yeni güreşçilere şans veriyorlardı. Asıl şenlik şimdi törenlerden sonra başlıyordu yani. Güreşlerden sonra komşu köyümüz Yeni Mahalle ile özel bir maç yapılacaktı. Biz Öğrenciler bu maçla daha fazla ilgiliydik . Özellikle bizim köyün bu sene çok hızlı olduğunu düşünüyor mavi formalı bizim takımı tutuyorduk, Biliyorsunuz bizim köye 4 km uzaktaki Boğazkesen ve maç yapacağımız 3 km yakınımızdaki Yeni Mahalleden de öğrenciler okumaya geliyordu. Onlar bizden farklı düşünüyorlardı, Yeni Mahalle gençleri doğal olarak kendi beyaz formalı takımlarını tutuyorlardı. Boğazkesen gençleri ise hem bizim köyün takımına hemde rakip takımına karşı mesafeliydi. Nasıl desem onlarda haklı olarak en büyük Boğazkesen köyünü görüyorlardı lakin maçları olmadığı için pek oralı olmuyorlardı. Boğazkesen’liler maçtan sonra koşulacak at yarışları ile daha çok ilgileniyor  bir yandan da reisi (otobüsü) kaçırmaktan, köylerine geç dönmekten endişe ediyorlardı. Konuşmalar böyle şekilleniyor, bir an önce törenin bitmesini bekliyorlardı. 

Koyde güreşler 

Çok şükür tören bitmişti, Köy halkı ve komşu iki köyden gelen öğrenci ve işçiler güreşlerin yapılacağı alana doğru çekiliyorlardı. Güreşler genelde  sağlık ocağının arkasındaki polanada (merada) yapılıyordu, bu yılda orada yapılacaktı. Kalabalık insan seli her geçen dakika artıyor, güreş meydanındaki gürültü gittikçe tırmanıyor yükseliyordu. Anonslar yapılmaya ve ufaktan küçük boyların güreşleri başlamış bazıları tamamlanmak üzereydi. Sıra büyüklere gelmişti. Herkes bira an önce final müsabakası için daha şimdiden birbirini ikna etme yarışındaydı. Bir kesim tekrar onun kazanacağını savunurken, bir kesim ise muhalefet ediyor, komşu köylerden gelen çok  güçlü genç güreşçilere şansa veriyorlardı. Yanımdaki arkadaşlarıma dedim ki, rakip gençler ne kadar güçlü olursa olsunlar bizim İsmet pehlivan tecrübesiyle kimseye koca TKZS (köy emek tarım kooperatifi) koçunu kaptırmaz. Allem eder kullem eder,  gene şampiyon olur, koçla beraber büyük ödül olan parayı da cebine koyar bakar işine. Kimseden ses çıkmadı, herkes sus pus olmuştu. Bakalım neler yaşanacak dilerim yanılmam. Büyük güreş, büyük kapışma asıl güreş başlamıştı. Köyümüze dışarıdan gelen genç pehlivanın diri güçlü bünyesi biraz gözümü korkutmuştu, iyi de güreşiyordu, oyun üstüne oyun deniyor ama bir tülü bizim koca İsmet pehlivanı deviremiyordu. Güneş yükselmeye başlamış, hava biraz daha ısınmıştı. Yarım saattir süren amansız müsabaka iki güreşçiyi de yormuştu. Hata yapanın, bir anlık dikkati dağılanın yenileceği bir maç olacağı belli olmuştu. İşte  bu anlar bizim tecrübeli güreşçimizin anlarıydı, tecrübesini konuşturacak ve yine galip gelecekti. İsmet pehlivan ters bir künde ile rakibimi yeşil meranın çimlerine sermişti. Güreş başlamadan bitivermişti. Demek ki tek başına güçlü olmak yeterli olmuyordu, zamanlama, taktik bunlar hep tecrübe işiydi. Dışarıdan gelen rakip güreşçi çok üzgün değildi, büyük bir  ustaya yenilmiş ve bu oyundan büyük dersler çıkartmıştı. İsmet pehlivana sarılmasından saygısından beden dilinden belli ediyordu. Zafer çığılıkları bütün güreş alanını inletiyor, köylülerimiz bizim pehlivanı alkış yağmuruna tutuyorlar, omuzlarda gezdiriyorlardı. İsmet pehlivan 100 leva parayı cebine koymuş, koca TKZS koçunu’da omuzlarına almış sevinçten daireler çizerek meydanda turluyordu. Güreş hevesini almış köylülerimiz ve misafirlerimiz yavaş yavaş İsa Armutluk alanında bulunan köyümüzün futbol sahasına doğru yol çıkmış, hatta biraz telaşla az sonra başlayacak olan maça yetişmeye çalışıyordu.

II.

Bir Mayıs işçi bayramı kutlamaları keyifli bir hale gelivermişti, insanlar tören sıkıntısından nefes almış, eğlenmeye, hayattan keyif almaya başlamıştı. Şimdi  en heyecanlı bölüme sıra gelmişti.

Komşu Takım Yeni Mahallenin formaları beyazdı, Bizim köyün takım formaları mavi. İki takım da çok güçlü, iki takımda çok iddialıydı. Üç köyden erkekler gençler  maç başlamadan saha kenarlarındaki yerlerini almışlar, sabırsızlıkla maçın başlama saatini bekliyordu. He iki takım oyuncuları son hazırlıklar ile haşır neşir oluyorlar, birbirlerine son taktikleri veriyorlardı. Takımlar açıklanmıştı.

Yeni Mahalle Takimi 

Yeni Mahalle Köyü Takımı:

1-  Yusuf (Hacıların)

2- Nazım (Kroyf)

3- Niyazi (Çerençeli Niyazi)

4- Müsfer (Ehlimanov)

5- Mehmet (Çolakların)

6- Müsfer ( Hacıların)

7- Cefer (Velilerin)

8- Selim (Çolakların)

9- Çakır Ahmet 

10- Neşko 

11- Nejdi 

Teknik Direktör : Velilerin Mustafa (Sadıkov)

Mur

Muratlar Köyü Takımı :

1- Mustafa ( Kara Mehmet )

2- Nuri Hüseyin 

3- Küçük Sabri 

4- Rıdvan ( Tepelilerin)

5- Büyük Sabri (Strugar- (tornacı))

6- Küçük İbrahim ( Hacı İbramların)

7- Küçük İsmail  (Hacı İbramların)

8- Remzi Aga (Alfa )

9- Ramisko 

10- Nihat (Tıkız)

11- Osman (Gorski)

Teknik Direktör : Küçük İbrahim ( Hacı İbramların)

Hakem : Boğazkesen Köyünden İzzet Muallim 

Görüleceği üzere kadrolar çok çetin ve güçlü kadrolardı. 1983 yılının en önemli derbi maçlarından  biri oynanacaktı. Hakem İzzet muallim saha kenarından hem kale direklerini kontrol etmesi için birilerini görevlendiriyor, hemde acil bir müdahalesi için gerekli kontrolleri yapıyordu. Köyümüzdeki sağlık ocağının felşeri (sağlık memuru) Geneova mazereti dolayısı ile maça gelememiş onun yerine köylümüz Ömer Felşer nasıl olsa oradaydı zaten, göz kulak olacaktı. Köyümüzün  Rus  UAZ marka yeşil lineykası (ambülansı) şöförü Talip Aga ile saha kenarında hazır bulunuyordu. Son hazırlıklar neredeyse tamam gibiydi. 

Maç saati gelip çatmıştı. Seyirciler biraz kebapçelerin biraz da biraların etkisiyle coşmuştu. Şarkılar türküler  söyleniyor, sloganlar atılıyor, herkes kendi takımına sahip çıkarak destek olmaya çalışıyordu. 

Hakem İzzet Muallim son centilmenlik hatırlatmalarını yaptı ve düdüğünü çalarak müsabakayı başlatmıştı. Kura çekimini misafir takım kazandığı için kale seçimini onlar yapmıştı. Maçta ilk ayağını topla buluşturan Muratlar Köyünden Tıkız Nihat ile paslaşan küçük İsmail oyuna hızlı başlamışlardı. Sahada fırtınalar kopuyordu, top bir o kaleye bir bu kaleye gelip gidiyordu. Belli ki iki takımda birbirini deniyor, ölçmeye tartmaya ve anlamaya çalışıyordu. Kontrollü bir maç olacağı belliydi, kimse hata yamak istemiyordu. Hata yapanın kaybedeceği bir maç olacağı daha şimdiden anlaşılıyordu. Böyle özel bir günde maç kaybetmek her iki takım için de hem moral hemde prestij açısında iyi olmazdı. Maçın 11 dakikasında rakip takımın gölcüsü 10 numaralı formasıyla Neşko ceza sahasına girmeden arttığı şutla adeta yüreklerimizi ağzımıza getirmiş, top kaleyi sıyırıp auta çıkmıştı. Bizim takımın hem kaptanı hemde teknik direktörü Küçük İbrahim orta sahadaki arkadaşlarını yerden oynayın, topu kaldırmayın, tek pas yapın diye uyarıyordu. Maç dakikalar  geçtikçe gerginleşiyor oyunun hızı ve kalitesi artıyordu. Maçın 16 dakikası oynanıyordu, gene rakip takım bir hücum geliştirme peşindeydi. 11 numaralı rakip futbolcu Nejdi topu sağ açıktan ceza sahasına ortalamıştı. Havada bir muz şekli çizerek süzülen top  ceza sahası girişinde bulunan 2 numaralı Kroyf lakaplı  Nazımın ayağında oturduğu gibi şut olarak kaleye yönelmiş ve  kalecimizin sol üst köşesinden füze gibi geçerek ilk gölü rakip takım kaydetmişti. Estetik ve seyri  güzel bir gölün karşısına kaydeden olarak Kroyf Nazımın adı yazılmıştı. Hakem İzzet Muallimin uzun düdük sesi gölün tesçil edildiğinin işaretiydi, top santraya konacak ve kaldığı yerden devam edecekti. Muratlar Köyü futbolcuları biraz gerilmiş moralleri bozulmuştu. Nee atmesin, nee pas vermesin, topu ayağında çok tutesin gibi münakaşalar başlayınca  kaptanın sesi duyuldu. Arkadaşlar sakin olun daha maç yeni başladı ne bu telaş, yapmayın böyle, oyununuzu dağıtmayın sıkı durun, yardımlaşın moralleri yüksek tutun gibi klasik uyarılarını sıralıyordu. Maç kaldığı yerden devam ediyordu. Muratlar takımından 8 numaralı Remzi Agam topu rakip takımın ceza sahasına ortaladı, top 9 numaralı  Ramiskonun önüne düştü. Ramisko topu bir füze gibi rakip takım kalesine gönderdi, top o kadar hızlı olmasına rağmen kaleyi bulamadan saha dışına çıktı. Büyük bir gol fırsatı kaçmış, seyircilere saç baş yoldurmuştu. Artık ilk yarının son dakikaları oynanıyordu, hakem saatine baktı az sonra  maçın ilk yarısının bittiğini ilan edecekti.

Seyirciler bir nebze olsun heyecanlı geçen maçın ilk devresinden çok memnun görünüyorlardı. Horamakçı (Meyhaneci) Necip aga ızgarayı Isa Armutluk’ları alanındaki futbol sahasının kenarına kurmuştu.Taze taze kebapçe (balkan kebabı) ve sıcak sıcak kocaman  köfteleri ısgaraya koyduğu anda bütün sahayı ve etrafını iştah açan nefis bir koku kaplıyordu. Necip aga kebapçeleri 0,25 stotinkaya, köfteleri  0,20 stotinkaya satıyordu. Seyirciler, bizim ve komşu köylüler sadece yürüyerek maç seyretmeye gelmemişlerdi. Bazı seyirciler  Lada ve Moskovich markalı arabaları ile saha kenarına dizilmişlerdi. Arabaların bagajlarının dolu  geldikleri her hallerinden belliydi. Bazı araba bagajlarından kırmızı kasalar, bazı arabalardan ise gri ve ahşap kasalar  çıkıyordu. Kırımızı kasalarda Şumenska Spesialna Bombiçkalar vardı ( 0.33 ml Efes Pilsen şişelerinin aynı) Şumensko demek   kaliteli anlamına geliyordu,  tanesi 0,37 stotinka (kuruş) yani diğer markaya göre biraz fiyatları pahalıydı. Bir de ahşap kasalarda olan biralar vardı, o biralarda kötü değildi ama, onlar obiknovenna (sıradan) biralar sınıfındaydı.Başka bir afade ile onlar çok çabuk mayalandıkları ve çabuk bozuldukları için uzun süre bekletilmeye gelmezlerdi, fiyatları bu nedenden dolayı 0,32 stotinkaydı. Bira içmeyenler, yada alkol sevmeyenler sladoletçi (dondurmacı ) Yonuz agadan dondurma alıyor yada  gündöndü alıp  çıtlatıyorlardı. Hava mis gibi bahar kokuyordu, birde bu harika mevsim güneşinin yanında ızgarada pişen kebapların köftelerin yağları eriyince, ortaya çıkan mis gibi koku da aramıza sızınca, yaşamak bir başka güzel oluyordu. 

III.     

Devre arası dediğimiz, 15 dakika, iki köfte bir bira içilecek kadar kısa bir süreydi. Hakem İzzet muallim santrada top elinde saha içindeki futbolcuları sayıyordu. Son 45 dakika  oynanacaktı. Takımlarda bir değişiklik yoktu, kadrolar ilk yarıdaki kadroların aynıydı. Düdük çaldı oyun tekrar başladı. Muratlar takımı devre arasında  morallerini toplamış daha organize oynuyorlar, ama  sanırım çok istedikleri için golü bulamıyorlardı. Rakip takım daha temkinliydi, galibiyetin verdiği avantajla  kontrollü top oynamaya özen gösteriyor, az hata ile sahadan galip ayrılmak istiyordu. Ani kontra ataklar yaparak skoru garanti etmeye çalışıyorlardı. Bizim Köyün kalecisi bugün günündeydi, kaç yüzde yüz pozisyonu kurtardı saymadım ama harika oynuyordu. O bugün olmasaydı halimiz ne olurdu? Duman olurduk duman. Bizim takımı tutan seyirciler sürekli Mustafa, Mustafa diye tempo tutarak kalecimizi motive ediyordu. Zaman zaman sert geçen pozisyonlar oluyor, bu sefer her iki takım futbolcuları da hakeme dönüp itiraz ediyorlar ama çok ileri gidemiyorlardı. Nasıl gitsinlerdi, İzzet muallim bizim okulda öğretmendi, öğretmene karşı çıkılmazdı, çıkılsa bile çok saygılı ve disiplinli bir öğretmen olarak bilinir öyle anılır tanınırdı. Daha ilerisine asla musade etmezdi. Ayrıca her iki takımın ağır ziyaretçileri vardı. Mesela Muratlar köyünün Muhtarı Mıtko aga da oradaydı, Yeni Mahalleden eski muhtar İbram Embiev de oradaydı. Zaten bizim buralarda yani kültürümüzde büyüklerin, öğretmenlerin yanından saygısızlık edilmezdi. Öğretmen demek baş tacı demekti.

İkici yarının 30 dakikası çok yoğun geçiyordu. Muratlar köyü takımı atak üstüne atak yapıyor, ama rakip Yeni Mahalle de son derece akıllı ve kontrollü oynayarak zaman kazanıyordu. Artık son dakikalar yaklaşılmıştı. Son 15 dakikaya girilirken bizim takımdan kaptan ve teknik direktör Küçük İbrahim oyundan çıkmış onun yerine Pele (Akif) girmişti. Sanırım bizim teknik direktör maçı kenardan izleyip daha doğru stratejiler belirlemek istiyordu. Kaptan gemisini kurtarma peşindeydi.  Kenardan takımı yönetmeye başladığında bizim takım daha sakin akıllı oynamaya başlamıştı. Değişiklik işe yaramış kaptan ve teknik direktör zamanında yaptığı hamlelerle durumu kontrolümüz altına almıştı. Zaman yerinde durmak bilmiyordu. Saatler 88 dakikayı gösteriyordu, maçın bitmesine 2 dakika kalmış olmasına rağmen bizim takım hala mağluptu ve bir o kadar’da saldrıyordu. Rakip takım zaferi kutlamaya hazır, zafer çok yakındı. Zamana oynuyorlar fakat bizim takımın oyunun düzeldiğinin’de farkındaydılar. Herkes artık maçın bitimini beklerken bir mucize olacağına kim inanırdı. Son bir buçuk dakikada mucize beklenmiyordu. Orta sahada Yeni Mahalle takımı bir hata yaparak topu kaptırdı. Orta sahadan düz bir koşu yapan 7 numaralı oyuncumuz Küçük İsmail önündeki 3 rakip  futbolcuyu da çalımlayarak ceza sahasına girmiş kaleci ile baş başa kalmıştı. Aman yarabbim gol mü geliyordu derken, Küçük İsmail  kaleciyi de çalımladı, artık geriye meşin yuvarlağı sadece kalenin içine yuvarlamak kalıyordu. Tam o sırada bir rakip futbolcu son bir gayretle müdahale etmek istedi ama müdahale sonuç vermedi, top kale çizgisini geçerek mucize gerçekleşti, gol oldu.İnanılır gibi değildi. Öyle  şiddetli uğultu koptu ki, bana sanki 4 km ötedeki  fisek tepesinden de duyuldu gibi geldi. Yeni Mahalle takımı büyük bir zaferi kaçırmış, bizim takımı da böyle özel bir günde gemisini kurtarmıştı. Son dakikada attığımız gölle maç berabere bitmiş, hakem topu santra çizgisine koymadan maçı bitirmişti. Maçın son dakikalarındaki yüksek heyecandan dolayı oluşan stres gitmiş, yerine,  yorgunluğun hissedildiği tatlı bir anı geride kalmıştı. İşçi bayramı etkinlikleri hala devam ediyordu. Hayat insanları gülümsemeye, yaz güneşi yüreklerini ısıtmaya devam ediyordu. Sabah merasimden sonra güreşler, öğlen futbol maçı oynanmış akşam üzeri yaklaşmıştı. Saat akşam dört sularıydı, sıra  at yarışlarına gelmişti.

IV.

Fisek Tepesi 

At yarışları deyip geçmeyin. Atlar bizim çiftlikte yetiştirilen yarış atları, jokeyler bizim köyün gençlerinden seçilmiş çocuklardı. 

Yarışlara fisek tepesi eteklerinden başlanıyor ve tam bizim bulunduğumuz İsa Armutların’da son buluyordu. Yaklaşık dört kilometre yarışacak atlar İsa Armutların arasındaki kırmızı çizgiyi geçince son bulacaktı. Hepimizi yeni bir heyecan sarmıştı. Sabahın erken saatlerinden bu yana maceradan maceraya koşuyor, büyük bir keyifle eğlenmeye devam ediyorduk. Bir mayıs işçi bayramın o doyumsuz tadını çıkartıyorduk. İnkar edemeyeceğim sabahki törenler her sene canımızı sıksa da sonraki program bize ilaç gibi, derdimize derman gibi geliyordu.

Köylüler için böyle birliktelikler büyük bir kaynaşma, paylaşma ve kardeşçe yaşama fırsatı ve imkanı sunuyordu. Şimdiki gibi bilgi çağındaki gibi değildik; elimizde akıllı telefonlar, akıllı pedler modern cihazlar yoktu,  ama biz günlerimizi keyifle ve anı yaşayarak geçiriyorduk. İnternet nedir bilmezdik lakin çok mutlu çocuklardık. İşte böyle bir günün son macerasını yaşamaya gelmişti sıra. At yarışları önemliydi. Favoriler de belliydi ama son bir kaç yıldır hep aynı at şampiyon oluyordu. Bu yüzden olsa gerek  herkes bir mucize de bekliyordu sanki.  

Start verildi, yarış başladı. Başlama anonsu hepimizin kulağına kadar ulaşmıştı. Hepsi bizim TKZS çiftliğinde yetişen yarış atları son sürat koşmaya başlamışlardı lakin henüz gözle görülecek yakınlıkta değillerdi. 

Halk yine kendi arasında tahminler yağdırmaya başlamıştı. Gene Şeşin Hasan’ın kara beygiri birinci gelecek, bakın görün bakalım öyle olmayacak mı. Hayır bu sefer Hüsmen aga’nın baktığı  Genç İsmail’in bindiği Malina birinci gelecek, bak dedi’ya dersin, gibi farklı tartışmalar yapılıyor, herkes kendi fikrinin arkasında durmaya çalışıyordu. Atlar köye yaklaştıkça arkalarında daha büyük bir toz bulutu bırakarak bize doğru yani bitiş çizgisine yaklaşıyordu. Açık ara önde koşan iki at sonucu belirleyecekti. diğer dört at önde giden iki atı takip ediyor yarış son hızı ve heyecanıyla devam ediyordu. İki at bazen burun burun geliyor, o anlarda yarış kızışıyordu. Fakat siyah at daha bir diri daha bir istekli koşuyor birinciliği kimseye kaptırmak istemiyor gibiydi. Son beşyüz metreye yaklaşıldığında Fetaların Halil aganın baktığı Şeşiğin Hasan’ın bindiği Beter adlı kara beygir rakibine üç boy fark atarak yarış çizgisini büyük bir gururla geçiyordu. Artından genç İsmailin bindiği Malina ikinci olarak ipi göğüslüyordu. Halk müthiş bir sevinçle yarışı tamamlayan iki şampiyon atı alkışlarken diğer dört at da bitiş çizgisinden geçerek yarışı tamamlıyordu. Şampiyon olan namı değer kara beygir gene Beterdi. Jokeyine ödül taktim edilirken kara beygir Beter gururla yelesini bir sağ bir sola atarak adeta şov yapıyor kuyruğu ile de üzerindeki sinekleri kovalar gibi etrafına caka satıyor gibiydi.

Bir mayıs etkinlikleri programı sabah başlamış ve akşam son program olan at yarışlarının keyifli ve çekişmeli koşusuyla nihayet bulmuştu.Tören alanı boşalırken yorgun ama mutlu zamanlar geçiren Bularistan Eski Cuma Muratlar Köyü ile beraber komşu Boğazkesen ve Yeni Mahalle köylülerinin de ortaklaşa organizasyonu sona eriyordu.Yarın yeni taptaze  bir gün bu mutlu halkı bekliyordu. Yorgunluklar atılacak, armağan edilen bu dopdolu keyifli güzel gün için şükürler edilecekti. Herkes mutlu mesut yuvalarına dönmek için bitkin ve halinden memnun  olarak emin adımlarla evlerinin yolu tutmuştu.

Cevat ÇIRAK 

27.12.2018 

Ahmet Agam Remont (tamir) yaperi 


Işten eve dönüyordum.

Komşum Ahmet agam gene arabasının başında dönenip  duruyordu.

Kolay gele Ahmet aga 

Sağol ba aganin sağol 

Nabesin gene  arabanın başında 

Naabem ba kardeşim  te göresine Remont (tamir) yapem. 

E sen annemsin araba remontundan eşek yada beygir taligası  değil ki bu, içinde koca maşina (motor) var.

Doğru sölesin ba aganın ama nabem. Anladigimdan dil ama aganin , ötesini berisini azcık birkalerim (karıştırıyorum) belki düzelir de avtoservise (servise)  bi kalpak para vermeyem  deye uğraşem, nabem bilesine  taa zaplataya (maaşa) çok var, paramda yok. 

Ah Amed aga ah diyorum,

– ya bilmeden taa çok bozarsan bir yerini kirarsan bütün zaplata gideceke 

Başını iki elinin arasina alarak adeta kendine isyan edercesine,

Auvv bak ben orasını hiç düşünmedime 

dogru söylesin birakem ben şu kuduru (anlar anlamaz ) remont işini, hepten başıma bela almayem, yakarım bütün zaplatayı…

Bizim  diş portaldan evimin kapısının önüne gelene kadar gül gül kırıldim napravo (dogrudan)

Komsşum Ahmet aga arkamdan güldüğümü görmüş laf yetiştireri

Gülme eyyy maytap (şaka )  dil…

Ben bunu nasıl düşünemedim 

beh anasını be anasını, deye deye  söylene söylene arabanın  motorun kaputunu kapatıyordu.

Ev halkı  neden güldüğümü anlayamadan yüzlerini  bana dönmüş meraklarının sorusuna cevap arıyorlardı.

Cevat Çirak 

26.12.2018 

Psikoloğum Domates Salçası

Bazen erkenden yatar yeni günü iple çekersin. İçinden bir sıkıntı olduğunu bilirsinde, bu darlanmanın nedenini bir türlü bulmazsın. Bütün gece bir sağa bir sola döner, ara sıra tavanı seyreder fakat ne hikmetse, beklediğin uykuyu bulamazsın. Nihayet sabah oldu diye sevinirsiniz ama gerginliğin hissedilir ölçüde daha da artmıştır. Daha iyi anlaşılsın diye biraz daha farklı anlatayım şu anki ruh halimi. Hani bazen uçak yolculuğunuz olur ya , siz tam zamanında hava alanında olursunuz, tüm kontrol kapıları ve bilet işlemlerini eksiksiz ve tam zamanında tamamlamışsındır ama; seni tedirgin eden, rahatsız eden bir şeyler hala göğüs tahtanın üstünde koca bir kaya gibi durur ve kaygılanmaya devam edersin. İşte tam o sırada iç sesin sana uçağın rötar yapacak mesajlarını tekrar tekrar göndermeye devam eder ya. Sen iç sesinin mesajlarını düşünürken iç sesin yine haklı çıkar, o lanet anonsu duyarsın ve biraz daha gerilirsin. Bu sefer iç sesin sana, hayır olsun, bir aksiliktir devam edip duruyor, bakalım bu işin sonu nereye varacak demeye devam eder. İşte ben bu ruh halimle boğuşurken kapı zili çaldı. Bu saatte kim olaki acaba? Demeye kalmadı, mutfaktaki eşim seslendi, salça siparişi verdim bir zahmet sen alırımısın, tamam hayatım, mecbur emir büyük yerden, alacağız elimiz mecbur.

Daire kapısını açıyorum, Karşımda bizim sitedeki şarküterinin elemanı tam burnumun dibinde dikiliyor.

Salça sipariş etmişsiniz buyurun onu getirdim.

Ne kadar?

Çocuk önce fişi uzatıyor, toplam 15 tl.

Fişte salçanın bedeli var, 13.5 tl, 1.5 tl hizmet bedeli.

Ben cebimdeki cüzdandan ödemeyi yapıyorum. Ama garip bir şey oluyor. Benim iç ses donup kalıyor. Cevap verecek durumu kalmadı, anladığım kadarıyla. Kafası karıştı, ya da düşük işlemcili bilgisayar gibi dondu kaldı, mübarek. Şu an ya neden diye merak ediyorsunuz, yada çok zekisiniz anladınız siz konuyu 🙂 . Bu sefer iç sesimden önce kendime geliyorum, o beni uyarmadan önce davranıyorum. Yuh diyorum küçük bir salça kavanoz 15 tl mi olurmuş! Şarküterinin elemanı kısa boylu tıknaz bir çocuk, bir adım karşımda. Aklı sıra endişeme ortak olacak. Her şey çok zamlandı, haklısınız abi, herkes sizin gibi isyan ediyor, şiddetli tepki veriyor. Bu yılın mayıs ayında bu salça 4.5 tl di demez mi. Bende jeton nihayet düşüyor. Aklım başıma geliyor. 6 ayda bu kadar zammı olurmuş diyorum sesimi yükselterek. Göğüs tahtamın üzerindeki beni rahatsız eden yükün nedenini buluyorum. Evet beni rahatsız eden, kaç gündür geren, huzursuz eden sebeplerin hepsi tek tek gözümün önünden akmaya başlıyor. Donan hafızamın ekranı hafızama kayıt ettiklerimi tek tek akıtmaya başlıyor.

Geçen gün dolmuştaki konuşmalara kulak kabartmıştım, önce onları hatırlıyorum. İnsanlar doğal gaz faturalarını konuşuyorlar. Çok zamlandı , çok pahalı, en az %40 zam gelmiş, zorlanıyorum, daha kışın başı nasıl baş edeceğiz bilemiyoruz.

Sonraki gün mahallemdeki kafede, sıcak espresso’mu yudumlarken yan masadaki muhabbetler canlanıyor zihnimde. Elektrik faturası masanının üzerinde duruyor, kime ait olduğunu anlayamıyorum ama , şikayetler, tepkiler, tespitler, yüksek sesle dillendiriliyor. Hele o son uygulama nedir öyle, elektrik saati açılış ücreti 24 tl, den 33 tl ye yükselmiş, Bu ne insafsızlık, bu nedir böyle, olmaz, yapılmaz. Derken kafenin sahibi karışıyor söze, 1.300 tl fatura gelmiş dükkana, geçen yıl 600 tl civarında geliyordu, böyle zam mı olurmuş, hele bu 225 tl sayaç okuma bedeli nerden çıktı, Karışık sesler geliyor masadan. Saçmalıyorlar artık, dayanacak gücümüz kalmadı, dönemiyoruz, bu dükkanın kepengi her sabah bana kaça mal oluyor, yeter bıktık diye devam ediyor kafenin işletmenin sahibi.

Yine bir kaç gün önceki başak bir anımı hatırlıyor hafızam. Bize içme suyu getiren firmanın elemanı abi senin artık bizden son su siparişiniz olur her halde soruyor. Neden diye merak ediyorum ? Suya zam geldi dedi. Söylemese haberim olmayacak, ödemesini yapmıştım, gitsene be çocuk, ne kurcalıyor merak ediyorsun. Abi dedi bir damacana su 14.5 tl oldu haberin olsun, Ben eski fiyatı neydi ki diye sordum. Çok zam geldi abi 12,5 tl den 14.5 oldu dedi ve usulca diğer müşterilerine hizmet vermek için apartmandan ayrıldı. Yuh dedim bu ne böyle, hemen hesap yaptım kafamdan. İski faturam 90 tl civarında içme suyu her hafta bir damacana olsa, ki daha fazla olur en az 60 tl toplam 150 tl su parası ediyor. Gerçekten diyorum çok para, millete Allah kolaylık ve sabır versin.

Bulmuştum sıkıntımın nedenini sonunda.

İşte bu konuşmalar bu feryatlar beni böyle umutsuz ve gergin yapmıştı. Göğüsüm üstündeki bu anlaşılmaz sıkıntı bu yüzdendi, evet evet sanki değil bu yüzdendi. İnsanların geçim derdi beni de etkilemiş umutsuzluğumu karamsarlığımı arttırmış, moralimi bozuyordu kaç gündür. Gerçekten hayat pahalılığı insanları mutsuz ediyor, hayattan soğutuyor, derin derin düşündürüyordu. Asgari ücret komisyonu toplanmıştı hadi bakalım bir umut, ne çıkacak dedim kendi kendime.

Salçayı elimden mutfağa bıraktıktan sonra salona geçtim. Çekyata oturup peş peşe gelen zamları düşünemeye başladım, aynı zamanda elimdeki tv kumandasıyla kanallar arasında gezinirken, bir haber kanalının alt yazısı ilişti gözüme, Yeni yılla birlikte, kitap ve kırtasiye ürünlerindeki KDV oranı %8 den 18 çıkarılıyormuş, onu alt yazı geçiyordu. Uygulama Ocak 2019 tarihinden itibaren geçerli olacakmış.

İşte beni can evimden vuran haber bu oldu. Kitaplar en yakın dostlarımdı, beni onlardan ayırmaya mı çalışıyorlardı, bu olmazdı, olamazdı, insan dostundan ayrılır mı hiç. Hemen çözüm bulmuştum kendimce , vazgeçmek yok dedim, ikinci el kitap alır okur dertlenirim, olmadı gider bir kütüphaneye üye olur ordan kitap alır ben yine kitapsız durmazdım. Zaten ben devlet kütüphanesine üyeydim, hemen girip e devletten kontrol etmeliydim, silindiyse kaydımı yenilemliydim, evet vazgeçmek yok dedim, direnmeye aydınlanmaya devam, devam. Kitaptan, tarihten, edebiyattan, sanattan ve kültürden mahrum edemezdim kendimi. Ben kitapsız yapamazdım.

Hanım hadi diye seslendi, daldığım düşüncelerden uyandım. Akşam yemeği için sofra hazırdı, yemek zamanı gelmişti, çorbayı soğutmaya gelmezdi, aç karınla da olmazdı…

İşte dostlar bir yılda fiyatı 2.5 kat artmış bir kavanoz salçadan ne hikaye çıktı. Meğerse o bir küçük kavanoz salça benim psikoloğum, dert ortağım, çıkış kapım olacakmış. Dertlenmelerime merhem olacak, sıkıntılarıma iyi gelecekmiş de, bu yüden bizim şarküterinin elemanı ile karşılaşmışım sanki. Aldı beni yine derin bir düşünce. Bu yaşananlar Tesadüf müydü? Acaba Kader miydi? Yoksa başka bir şey mi? Kafamda deli sorular…

Cevat ÇIRAK

24.12.2018