Şu Bulgar’lara Bak…

 

Hazırlıklarımız tamamlanmıştı

Anavatan yolları bizi bekliyordu

Yıllardır hayalini kurduğumuz

Adı anıldığında kalbimizin pırpır ettiği

Türkiye’mize kavuşacağımız saatler yakındı.

Tren sınırdan geçerken büyük ve kalın bir kitabın

sahifeleri adeta kapanıyor, 500 yıllık bir tarih mazi oluyordu.

Osmanlı kuzey akıncıları olan bizlerin ataları, dedeleri,
1354 yılında Çanakkale Gelibolu Üzerinden girdiğimiz Balkanlara

1978 yılının Eylül Ayının 18 günü veda ediyorduk.

Sultan 1 Murad Döneminde Edirnenin fethedilmesinden sonra

Osmanlının Başkenti olan Edirne şehrine heyecanlı

bir yolculuktan sonra nihayet ulaşmıştık.

Serhat şehir Edirne’de 1 gün devlet misafirhanesinde misafir edildik.

Çoçuktum, 13 yaşındaydım, masal gibi günlerden geçiyordum.

Hayatımıda ilk kez bir tabak içerisinde bizlere yemek olarak

sunulan küçük küçük yeşil küçük balık pullarına benzeyen,

bir yemek verdiler, sonradan alıştık, adı mercimekmiş,

soframızdan hiç eksik olmayan bu yemeyi menümüze kattık.

Bir gün sonra eşyalarımız bir kamyona sığdırıldı, yola çıktık.

Padişahlar şehri İstanbul tabelasını geçtiğimizde anladık büyüklüğünü.

Ne kadar küçük bir yerde yaşıyormuşum dedim kendi kendime, korkmuştum.

Beşyüz Evler semtindeki bizim için tutulan kiralık yeni evimize ulaşmıştık.

Dedem, annem, babam, kardeşim ve ben bir de daha önce

Türkiyeye göç etmiş bir kaç akrabamızla hemen eşyalarımızı taşıdık.

Henüz yerleşmedik, her şey çok hızlı gelişiyordu.

Ülkemizi, köyümüzü, hayallerimizi, umutlarımızı, malımızı mülkümüzü

kısacası bugüne kadar biriktirdiklerimizi, mezarlarında bıraktığımız

öksüz kalan cenazelerimizi, boynu bükük terketmek zorunda kalıp
anavatana göç etmiştik.

Nerden bilecektik bu kadar zor olacağını, hiç tahmin etmediğimiz,

hayal edemediğimiz maceralar yaşadık ,ki bizim hiç alışık olmadığımız

bilmediğimiz, akıl edemediğimiz şeylerdi bunlar.

Artık Deliorman eteklerindeki köyümüzde değildik,

Bulgaristan bizim memleketimiz değildi, muhacirdik artık.

Eski Cuma günleri yerine İstanbul Türkiye günleri başlamıştı.

Topu topu üç kısa güne beşyüz yıllık bir geçmişi sığıdırmış,

yeni bir hayata, dünyaya, düzene, kültüre merhaba demiştik.

Hayat tüm güzellik ve çirkinlikleri ile akıp gitmekten vazgeçmiyordu.

Yeni evimizdeki ikinci günümüzde akşam saatlerinde,

evin ekmek alma sorumluluğu bende olduğundan dolayı,

yeni yuvamızın bulunduğu mahallemizdeki bakkala ekmek almaya geldim.

3 gün önce köyümüzdeki magazinden ekmek alan ben, bugün, ilk kez,

ekmeğimizi bakkal dükkanından alacaktım. Bakkala girdim;

-üç ekmek dedim (istedim)

bakkal sahibi önce parayı aldı sonra üstünü çevirdi, saymadan cebime koydum.

bana ekmeğin fiyatını söylemişlerdi ama ben yine de

para üstü ne verirse ona razı olacaktım çünkü yolda öyle karar vermiştim.

Yanımda getirdiğim file şeklindeki torbamı verecektim ki,

bakkal ekmekleri dolabın içinden alıp bir naylon poşete koyup bana uzatıvermişti.

Sevinmiştim ama belli etmedim,

ne güzel artık yanımda torba taşımayacağım dedim içimden.

Bizim köyde herkes torbasını yanından getirmek zorundaydı, magazin bedava poşet vermezdi.

Arkamı döndüm, kapıdan çıkarken bakkal sahibinin, yanındaki arkadaşına;

”Yahu bu Bulgarlar ne akıllı insanlar daha dün geldiler bugün Türkçe konuşuyorlar”

dediğini duymak zorunda kaldım.

Evle bakkal arasındaki beşyüz bilemedin altıyüz metre mesafe
bana kocaman bir asır gibi geldi,

Ne demekti, Şü Bulgarlar?

Ne demekti bir günde Türkçe öğrendiler?

Bu insanlar neden bize böyle davranıyorlardı?

Neden bizi dışlıyorlar, ötekileştiriyorlardı?

Sorular sorular kafamda gidip geliyordu.

Hiç mi tarih bilmiyorlardı?

Bu kadar cahil olmalarını kabul edemiyordum.

Bulgar olsaydık neden Bulgaristanı bırakıp Türkiyeye gelelim ki diyordum, neden?

Yoksa ailem bana ve kardeşime bazı şeyleri doğru anlatmıyor muydu,
biz Türk değil miydik gerçekten.

Evimle bakkal dükkanı arasındaki beş dakikalık mesafede

o kadar çok şey geçirdim ki kafamdan, darmadağın olmuş bir çocuktum artık ben.

Ondokuzuncu yüzyılın başına kadar aynı devletin vatandaşı, insanı olan

bakkal ile ben, şimdi ne olmuştu da ayrışmıştık.

Bizim Balkanlardaki yüzyıllık Türklük, ana dil, din mücadelemiz,

nasıl bilinmez, görmezden gelinirdi ?

Yüzyıllık kimlik dil, din mücadele tarihimizde kaybolan,
sürülen, öldürülen aydınlarımız
neden yok edilmeye, önemli görevlerden alıkonularak hapislerde
çürütülmüşlerdi.

Balkanlardan ana vatana yapılan göçler sırasında ölen iki buçuk milyon
Türk’ün ruhunu sızlatacak böylesine bir bilinçsizlik, cahillik nasıl kabul edilebilirdi?

Bu sorular yumağını uzun yıllar hiç kafamdan silip atamamıştım.

Artık ben ne geldiğim ülkeye ait hissediyordum, nede bulunduğum yeni ülkeye.

Hani bir şeylerin senden eksildiğini bilirsin için acır ya hani,

sen, buna rağmen, yaşama tutunmak zorundasındır, ve tutunursunda bir şekilde,

öyle bir şey işte bu muhacirlik.

Atalarımız boş yere dememişler demekki:

” Muhacirlik Ateşten bir gömlek giymektir” diye.

Bu huzursuzluk, mutsuz eden karışık duygularım bir kaç yılıma mal oldu.

Lise yıllarıma kadar süregelen bu travmalarım okuma öğrenme sevdam sayesinde bir nebze olsun hafiflemişti.

Okumayı hiç bırakmadığım iyi oldu,

yıllar sonra travmalar yaşamış çocuk ruhuma su serpen şu sözleri okuyacaktım.

”Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani “Düşmanla sonuna kadar dövüşenler”. Çekilen ordunun ri’cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.”

M. Kemal ATATÜRK 17.01.1931

Neden sonra öğrendim ki bana Bulgar diyen bakkalın sahibi de zaten Türk değilmiş.

Analadım ki bizi anlamaları tanımaları kabul etmeleri zaman alacak, bizim de kendimizi yeniden toparlamamız, bu şoklardan arınmamız zaman alacaktı, Ben yıllar sonra, büyüdükten sonra yani Bulgaristan Türkü olmaktan büyük onur ve gurur duydum, kendimle iftihar ettim. Biz kuzey akıncılarının torunlarıyız, çalışkanız, diz çökmeyiz, zorluklar bizi yıldıramaz, ekip biçmeyi de biliriz, söküp takmayı da beceririz çok şükür.

Hiçbir zaman ana yurdumuzda da ata yurdumuzda da devletimize yük olmayız,
Atamız Atatürkün bizi taraf ettiği gibi, kendimizi feda eder, ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenleriz biz. Biz Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıyız.

Yıllar geçti, çalıştım, çalıştık, çalışıyoruz, şükürler olsun yolumuz iyilik, güzellik, aydınlıktır bizim, durmak yok yola devam.

Ne diyor Büyük önderimiz;

”Ne Mutlu Türküm diyene”

Cevat ÇIRAK

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

26.02.2016

 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı
Eski Cuma, Muratlar Köyü, Buynovo, Targovishte, hikaye, Bulgaristan,, Fakirlik, aile, akardeon, ateşten gömlek, muhacirlik, çocukluk,, Genel, muhacirlik, göçmenlik,, Yaşadım diyebilmek için. içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

AKARDEON’UM ANILARIM

AKARDEON

Merhaba dostlarım ve okumayı seven arkadaşlarım. Bugün  yeni yılın ikinci günü, ilk ayı yani Ocak ayındayız. Hava mis gibi, güneş her zanki gibi cömert ve karşılıksız ışık ve sevgiyle içimizi ısıtıyor, ne güzel bir gün. Ben önümüzdeki hafta sınavlarım olduğu için , ders çalışma planları yaparken  nedense bu mevsimde mis gibi havayı ve penceremden bana gülümseyen güneşi görünce bıraktım, ders kitabımı oturduğum koltuğumun üzerine usulca koyarak çalışmayı öteledim. Neden bilmiyorum ama, çocukluğumun kırık buruk hatıraları canlanıverdi yüreğimde, ruhumu bir hüzün kapladı, duraksadım ve anılarda gezintiye çıkıtım tarifsiz.

Tam 40 yıl önceydi, yıl 1978, aylardan 18 Eylül,  ailem üzerine ateşten bir gömlek giymiş, varını yoğunu arkasında bırakmış ve anavatan hasreti ile çıkmış belirsiz dertli sıkıntılı bir yola koyulmuştu. Türkiyeye göç ediyorduk, Bulgaristanın Deli Orman bölgesinde bulunan Eski Cuma kasabasının Muratlar köyünden yeni yaptığımız ve içinde sadece beş ay oturduğumuz  evimizi  bedelenin üçte birine satarak bizi Edirneye götürecek trene binmek için Şeytancık kasabasına doğru yoldayız. Zorlu, sıkıntılı dönüşü olmayan , maceralı unutulmaz  bir yolculuktan sonra önce Edirne ve daha sonra Istanbula sağsalim ulaşıyoruz. Akrabalarımızın bizi karşılamasından sonra Gaziosmanpaşa Beşyüzler semtindeki kiralık evimize ulaşıyoruz. İki günde 13 yaşındaki bir çocuğun ruhunun kaldırmayacağı aksiyonla nasıl çarpışmış  baş etmişim tarif edemem size, hala 40 yıl geçmesine rağmen anlayamıyorum. Şimdi biraz hızlanalım, ilk gün evimize yerleşiyoruz, ikinci gün tüm aile fertlerine kardeşim ve yaşlı dedem hariç iş aramaya koyuluyoruz.  Annem Bayrampaşada bir tekstil atölyesinde, Babam çok uzak bir  yermiş İstanbul dışında  Kumburgaz’da bir çiftlikte ve bende oturduğumuz mahallede küçük bir terlik üreten atölyede işe başlıyoruz.  Şimdi diyeceksiniz ki okul işi ne oldu,  okul işi bir gün sonraya kaldı, önce iş konusu  halledildi, ertesi gün mahallemizdeki orta okula kaydım yapıldı. Bulgaristanda altıncı sınıfı bitirmişim 7 sınıfa Türkiyede devam edeceğim. İki okulum arasında 600 km mesafe olmasına rağmen, ülke farklı, dil, farklı, kültür bambaşka bir farklı, tepetaklak olmuşum da ağlayanım yok. Kader bizi kervanına katmış sürüklüyor bir yerlere ama nereye bilen yok. Öyle karışmış ki çocuk kafam, köyümde ki okulda 19 kişilik çok modern sınıflarda eğitim görürken bugün istanbulun Gaziosmanpaşa semtindeki 84 kişilik sınıfındayım. Sabah işe gidiyorum öğlenci olduğum için akşama kadar okula, bu arada akşam da ders çalışmak için zamanımız yok,  eve iş alıyoruz terliklerin ökçelerine deri kaplıyoruz, ek gelir elde etmeye çalışıyoruz. Neden böyle yoğun çalışıyoruz çünkü biz alışık değiliz kirada oturmaya, bir an önce arsa almalıyız ve kendi evimizi inşa etme telaşındayız.  Sadece çalışarak birikecek paraya bu işler olur mu olmaz elbet. Bulgaristan’dan yanımızda getirebildiğimiz ve satılabilecek durumda ne varsa  hafta sonları yakın semt pazarlarında bazen babam, bazen annemle ve bazende ben tek başıma pazarda küçük bir tezgah açarak, şahsi eşyalarımızı satmaya çalışıyoruz. Yazarken bile zorlanıyor insan, ne dertli fırtınalı günlermiş, nasıl katlanmışım, nasıl sakin kalabilmişim, düşünüyorumda hala işin içerisinden çıkamıyorum. Hiç unutamadığım o kadar çok anım varki hangi biri anlatsam. En ağırıma gidenlerden  bir tanesi neydi biliyor musunuz. Kış bitti diyerekten yatarken üzerimize örttüğümüz yüzde yün battaniyelerimiz vardı, onları bana sattırdılar, sonra uzun orta kısa dalga yayın yapan evimizin neşesi bir radyomuz vardı onu da Topkapı pazarında yine ben sattım, ama eve dönerken minibüste gözyaşlarımı içime akıttım, içim parçalandı. Neyse bu bölümde çok kalmayalım, biz yaklaşık bir yıl sonra bir miktar peşin para ve kalanı senetle olmak üzere arsamızı aldık. Nasıl mutluyuz evde bayram havası esiyor, dedem, babam, annem, ben ve kardeşim yer sofrasına oturmuşuz akşam yemeğindeyiz,  Her akşam yediklerimiz nerdeyse hiç değişmediği için belli tarhana çorbası,  turşu, soğan ekmek ve su. Yinede şikayet edemem çok şukur karnımız doymaktaydı,  güzel günlerdi özlüyor insan.  Arsa aldık sevinçliyiz dediysem de , öyle anlatılacak kadar büyük bir yer değildi arsa, toplam 148 metrekare bir yerdi, ama Türkiyede ilk sahip olduğumuz şeydi, fakat gerçekten bizim miydi değilmiydi ondan bile daha emin değildik, çünkü biz hala muhacir kağıdı ile oturuyorduk  anavatanımızda, misafirdik yani. Yarın birileri çıksa hadi gidin dese bizim dediğimiz toprakta , Bulgaristanda bıraktığımız topraklarımız gibi elimizden alınabilir el konulabilirdi. Ama olsun biz arsayı aldığımız gece çok umutlu ve mutluyduk, ilk kez o sofrada iyi ki böyle güzel sıcak yüreklerden oluşan bir ailem var, ne mutlu bize dediğim günlerdi o günler. Bazen düşünüyorum da nasıl katlanmışım nasıl sabır gösterip dayanmışım, hiç kolay değildi, ama ailemizin manevi gücü ve sevgisi ile şu an bile katlanamayacağım işlere imza atmışız, şükürler olsun. Neyse hayat devam ediyor, yaklaşık 6 ay sonraya denk gelen bir tarihte biz evimizin temelini attık ve inşaata başlamış olduk.  Kaynak yetersizliği yüzünden belki biraz ağır ilerliyordu ama her geçen gün taş üstüne taş koyuyorduk. Benim yüküm armıştı, sabahları daha erken kalkarak önce 7 km uzaktaki inşaata gider 8 adet 200 LT kapasiteleri olan inşaat suyu varillerini iki kova ile  500 metre mesafedeki bir komsunun su kuyusundan elle taşırarak dolduruyordum. Dolduruyordum derken yazmak kolay da siz bir de bana sorun, 15 yaşıma merdiven dayamışım,  yüküm belki iki belki beş katı ağır, lakin umut bizi ayakta tutmaya devam ediyor. O yıllar yani 1980 yıllar, zor yıllar Türkiye için, herşey kara borsa, enflasyon üç sıfırlı rakamlar ile anılıyor, akşam yatıyor sabah kalkıyorsun her şeyin fiyatını zamlanmış buluyorsun. Birşeyi almak için kuyruklar var saatlerce sıra bekliyorsun sana sıra gelene kadar mesela tüp kalırsa alıyorsun, kalmadıysa çaresiz boş tüp ile evine dönüyorsun. Boş tüple eve dönmek ne demek günümüzün gençeleri bilemez, o yüzden bu konular ayrıca ele alınıp yazılması gereken konular, üzerinde çok durmayayım, çünkü anlayamazsınız.  Efendim gelelim zurnanın son deliğine, evimiz artık hasırını atma aşamasında, yani evin üstünü betonla kapama aşamasına gelmiş bulunmaktayız, kalıp çakılmış, elektrik ve su ve atık gideri boruları döşenmeye başlanmış demirlerin montajı yapılıyor, ve usta sürekli babamdan çimentonun ne zaman geleceğini  soruyor. Dedim ya size o yıllar enteresan yıllar, zor yıllar, sıkıntılı yıllar diye,  ve beklenen korktuğumuz şey oluyor. Parası ödediğimiz çimento fabrikası grev kararı alıyor, bizim inşaat için sipariş ettiğimiz çimentolar kara borsaya düşüyor,  sadece bir günde birim fiyatlarına  hatırı sayılır oranda zam geliyor. Buraya kadar bir şekilde inşaatı getirmişiz fakat bu zam bizim tüm planlarımızı tepe taklak ederek bizim tüm heyecanımızı alıyor ve yerine verdiği şey üzüntü üzüntü ve yine üzüntü. Eş dostan borç isteyecek durum hiç yok zaten, o yolların hepsi denenmiş ve tüketilmiş. Çimento kara borsa olduğu için senet sepet kabul edilmiyor, tek çare var oda nakit para bulunmamsı gerekiyor. Ama nerden ve  nasıl bulunacak ? İhtiyacımız olan para da öyle çok büyük bir para değil aslında, zaten parasını ödemişiz de grevden dolayı oluşan ekstra farkını bulmamız gerekiyor. Sayılı günler hızla ilerliyor, herkes ,nerden bulunacaksa, bu parayı bulacağız endişe ve düşüncesinde, sürekli bu konuyu konuşuyor. Kolay değil öyle mal mülk sahibi olmak, önce bir feleğin çemberinden geçmeniz gerekiyor. Hiç ama hiç unutmuyorum, Cumartesi günüydü, okuldan gelmiş evimizin balkonunda akordeon sırtımda birşeyler mırıldanmaya çalışıyordum. Daha öğle saatleriydi, evde benden başka kimse yoktu, ben de babam evde olmadığından dolayı rahattım, kendi halimde eğleniyor bir şarkının notalarını bulmaya çalışıyordum. Hava yaz havası, ılık bir rüzgar,  beni  kucaklamaya çalışan fakat balkonun duvarından dolayı bir türlü başaramayan sapsarı bir güneş,  tam bir keyif havasındayım yani. Tüm koşullar çok uygun olunca, notalarda bir neşeli, sanki bir gösteride performans sergileyen sanatçıya yardım edercesine usturuplu ve disiplinli sesler çıkartarak şov yapıyor edasındalar. Önce ihtimal vermedim, lakin ikinci kez balkona girilen kapının açılış sesini duyunca dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Aman Allahım dedim babam gelmiş, ama neden erken gelmiş demek geçti içimden. Olanca gür ve öfkeli sesiyle bana bağırmaya başladı.  Sen burda ne yapıyorsun, biz çaresizlikten nelerle uğraşıyoruz sen burda keyif yapıyorsun, başka zaman bulamadında bugünü mü buldun. Bir süre sonra sanırım söylediklerini duymamaya başladım.  Galiba hissettim biliyor musunuz, kötü bir şey olacak gerçekten hissettim. Böyle içim cız etti, sanki içimden birşeyler koptu.  Tüm bu yaşananlar anlık gelişen plansız programsız olaylardı, sanırım bu yüzden travma gibi ağır geldi.  Al akordeonu, kılıfına koy, git Cumartesi pazarına ve onu sat yoksa ev yarım kalacak, evet evet, bu ses babamın sesiydi, zaten başka da bir ses olamazdı, sadece ikimiz oradaydık.  Sadece kısık bir sesle tamam diyebildim. gerisini hiç sormayın hatırlamıyorum. Hiç ihtimal vermediğim şey başıma geldi. Babam en sevdiğimi elimden alıyordu, inanılır gibi değil ama bu bir gerçekti. Fakirlik yoksulluk karşısında çaresiz, kimsesiz hissetiğiniz  oldu hiç bilmiyorum, öyle acı bir duygu ki anlatmaya kelimeler, cümleler satırlar yeterli gelmez. Evden çıkmam pazar yerine ulaşmam saniyeler değil, sanki saliseler içerisinde cereyan etti. Hani derler ya kul sıkışmadan hızır yetişmezmiş diye, gerçekten bu söz damıtılmış denenmiş bir söz . Benim huzur sesli, kırmızı renkli, siyah kayışları ve kocaman valiz çanta kılıfı olan Akardeon’um artık benim değildi, Yeni sahibi benim yaşlarımda bir kız çocuğu karşımda duruyor, mutluluktan parlayan gözleri ile sıkıca babasının elini tuttu, keyfi çok yerinde olarak hadi gidelim baba çok merak ediyorum çalabilecek miyim dedi. Babası en sevdiğimi elimden aldı kayışından tutarak sırtına astı, hafifçe bir sallandı, valiz tam olarak sırtında oturunca gülen yüzlü mutlu kızının elinden tuttu ve pazarın içerisinde kayboldu. Evin tamamlanması için gereken para biraz fazlası ile tedarik edilmiş ev tamamlanmıştı. Küçük mü yada erken yaşta  yetişkin  olmuş  bir çocuğun hayalleri, umutları, mutlulukları bıçak gibi kesilmiş belirsiz bir bahara bırakılmıştı.  Her şeye rağmen hayat devam ediyordu, bu çekilen acılar gelecek güzel keyifli günlerin bedeliydi, ve öyle de oldu. Hiçbir şey için geç değildir, çok yakında emekli olmuş fakat çocukluğunu doya doya yaşayamamış  bu çocuğun yeni bir akardeonu olacak, ve o çocuk kaldığı yerden çocukluğuna devam edecek.  Hiç kimseden hiçbirşeyden şikayet etmeden, hep şükür ederek mutlu edecek ve mutlu olacak. Mutluluk onun da hakkı.

 

Cevat ÇIRAK

02.01.2018

 

Çocuk Sevgi, Fakirlik, aile, akardeon, ateşten gömlek, muhacirlik, çocukluk,, Genel, Yaşadım diyebilmek için. içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Oy Hakkı Kutsaldır

 

Sürekli gittiğim kafede ben de şahit oluyorum bazen. Siyasetten futbola kadar her konuda fikir üreten, vır vır konuşan arkadaşlar görüyorum, dinliyorum tahammül etmeye çalışıyorum. Sohbetlerine dahil oluyorum bazen, bazı fikirlerinin aslında dayanaksız ve kaynaksız olduğunu belge ve kanıtlarımla ortaya koyduğumda, süratlarının nasıl ekşidiğini nasıl da, nerde çıktı bu adam ?gibi bakışlara maruz kalıyorum. Zamanla bu arkadaşlarla aramız bozuluyor ve ilişkimiz başlamadan bitiveriyor. Hatta belli bir zaman sonra arkamdan düşmanca dedikodular duymaya başlıyorum. Kimdir bu arkadaşlar , neden böyle konuşuyorlar, nasıl bu kadar bilgiçlik taslayabiliyorlar diye küçük bir analize koyulduğumuzda ortaya çıkan sonuçlar çok şaşırtıcı olabiliyor. Evet, gerçekten aslında ne kadar sığ bir bilgiyle ahmak kestiklerine inanamıyorum. Bu arkadaşların ortak özellikleri nelerdir diye merak ediyorsununuz değil mi?
Hadi bir göz atalım;
— Sandık yüzü görmemiş insanlar olduklarını görüyorsunuz. Mesala bir partiyi hararetle savunan arkadaşın laf arasında ağızından ben hiç oy kullanmadım itirafını duyabilirisiniz. Örneğin benim müdavimi olduğum kafede abim yaşında bir arkadaş çift ülke vatandaşı olduğu halde her iki ülkede oy kullanmadığını kendi ağızından itiraf etmişti. Am nedense bu çok bilmişliklerine engel konduramıyorlar.
— Bir başka özellikleri bu çok bilen arkadaşların aslında hiç kitap okumadıklarını öğreniyorsunuz, neden okumadıklarını sorduklarında hayat tecrubelerinin onlara yeterli olduğunu savunmaktan geri kalmıyorlar. Oysa bilgi sahibi olmadan söz sahibi olunamayacağını bilmiyorlar. Okusalar daha neler öğrencekler ama gerek duymuyorlar, doğuştan filozof doğuluyor mu ? Okuduğum kadarıyla doğuştan filozof olunmuyor okumadım, duymadım.
— Diğer bir özellikleri de bu arkadaşlar hangi işlere soyunsalar başarılı olamıyorlar. Başarısızlıklarının nedenini sorduğunuzda size onlarca bahane sayabilirler, nedense kendi hatalarından yanlışlarından hiç bahsetmezler, onlar sütten çıkmış ak kaşıktırlar her zaman. Oysa aynaya baksalar ana başarısızlık nedenin ne ve kim olduğunu öğrenme şansları olacak ama bu haklarını kullanmıyorlar.
Bu arkadaşların yukarıda saydıklarımdan daha fazla ortak özellikleri olduğunu biliyorum ve yazabilirim ama sanırım bu kadarı yeterli olacaktır.
Gelelim asıl konuya, düşünmek, düşündüklerimizi konuşmak, tartışmak bunlar doğruyu gerçeği bulmak ve görmek adına gerekli ve olması gereken durumlar, lakin, hangi yöne oy kullanacağımıza karar verdiysek, oy kullanarak bunu kararımızı tescil ettirerek, geçerli kılıyoruz. Uzun tartışma ve araştırmalar sonucunda karar aşamasına gelmediysek artık karar vermek için önümüzde 1 hafta süremiz daha var, lütfen iyi değirlendirelim. Oy hakkımızı kullanmak topraklarımızın ve vatanımızın yaşamasına ve devamına ortak olmak demektir. Lütfen katılımı arttıralım , oyumuzu çöpe atmayalım, ülkemizin geleceği için oyumu kullanalım, değerli kılalım, vatanımızı ve millerimizi yüceltelim. Topraklarımıza sahip çıkalım başka vatanımız yok . Oy hakkı bu yüzden kutsaldır, sorumlu davranalım örnek olalım.

Saygılarımla

Cevat ÇIRAK
Pazar 09.04.2017

Genel içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Köyde Kurbağa Yarışları

                                          O gün günlerden hangi gündü derseniz hatırlayamadım. Hava sımsıcaktı, doğa canlanmaya başlamış, bahçelerimizdeki ağaçlar çiçeklerini açmış, hatta bazıları, çiçeklerini dökmeye başlamış, meyvelerini küçük şımarık sevimli bir kedi yavrusu gibi sevgi ile büyütmeye başlamışlardı bile. Tusuz Çeşme (Buzluca Çeşmesi) ile Tepelilerin demir işliği olan Hasan dayımın evlerinin önündeki polananın (meranın ) otları büyümüş hatta bir karışı çoktan geçmişti. Biz aşağı mahalle uşakları bu merada en çok çelik çomak oynamayı severdik. Ne oyundu ama, kafamız dahil çürümedik, ezilmedik morarmadık yerimiz kalmazdı, ama biz hiç şikayetçi değildik. İşte ben bu meranın üzerindeki çimlere uzanınca sanki purjinalı (yaylı) yatakta yatar gibi hissederdim. Mustafa Kocababamın (dedemin) evi de benim güneşlendiğim meranın batısında yer almaktaydı. Çok yakındı kocabamın (dedemin) evi aslında, ama sayalar tarafından gelen bir dere polana (mera) ile ev arasında olduğu için nedense benim o yaşlardaki çocuk kafamda çok uzak görünüyordu. Bizim aşağı mahalle çocukları biraz yaramaz zıpır çocuklardı, sadece onlar değil bende onlar gibiydim, hatta daha yaramazdım diyebilirim.

O merada oynarken, sadece hoplayıp zıplamazdık,  aklımıza ne cinlikler gelirdi bir bilseniz. Bugün gene her zamankinden daha bir  formumdaydım, yine bir cinlik  aklıma gelmişti, ve hemen denemeliydim. Sırt üstü uzanmış merada güneşlenirken eğlenceli olacağını düşünüyordum, aynı zamanda kendi kendimle diyalog halindeydim, uzaktan bakınca deli gibi bir haldeydim, hayalimle gülüyor konuşuyordum. Bir Kurbağa ile denemiştim çok güzel olmuştu, şimdi dedim ki ne kadar kurbağa bulursam hepsine aynı şeyi yapacağım ve daha sonra arkadaşlarıma haber vereceğim, onları şaşırtacaktım. Planım hazırdı, şartlar benden yanaydı, okul da yoktu, dersleri düşünmeden bir an önce harakete geçmeliydim. Ligor aganın sebze bahçesini sulamak için köyümüzün içinden geçen Beli Lom deresinden bir su yolu açılır, tam bahçenin girişinden geçici bir duvarla kesilerek, özetle topraktan duvar yapılarak suyun birikmesi ile orta ölçekli sayılabilecek büyükçe bir göl oluşturuldu. O gün ben suya  girdiğimde fark etmiştim gölde bir insan boyuna yakın su toplanmıştı. Biz zıpır yaramaz  köy uşakları yazın bile buz gibi akan Beli Lom deresinin sularında yüzmeyi çok severdik. Daha da keyifli olması için mahallemizin mandaları ve malakları ile beraber yüzmekten bambaşka bir keyif alırdık. Mandalarla birlikte yüzünce derenin suyu çamur gibi olurdu, farkında olmadan çamur banyosu da yapar dururmuşuz aslında, ama biz nerden bileceğiz o yaşlarda çamurun banyosu olduğunu becanım, uşaktık  biz o zaman. İşte biz arkadaşlarla ve mandalarla yüzerken kurbağalar da bize katılırdı. Ne keyifli bir hayatımız varmış, yazarken bile o günleri nasıl özlüyorum. Düşünsenize Beli Lom deresindesin içide malaklar, mandalar, yanında kurbağalar kazlar ördekler, birde biz uşaklar hep beraber yıkanırdık. Suyun altındaki balıkları saymıyorum, çünkü onları göremiyorduk, hesaba katmıyorum onları.. Masallardaki kahramanlar gibiyiz yani, bildiğiniz gibi değil. Ben biraz güneşlenip yine uyduruk gölün içinde buluyorum kendimi, bir kurbağa vırak vırak yanımda dolaşıp duruyor, etrafımdan dönüyor, suya dalmak istemiyorda sanki benimle oyun oynamak istiyor hayvan. Hava çok güzel, hayvan deyip geçme oda güneşlenmek istiyor diyorum içimden,  moralim düzeliyor, çocuk ruhumu okşuyor bu düşüncem. Kurbağa tam bana sırtını dönmüş uzaklaşacakken sağ elimle yakaladım kurbağayı, çamurlu suyun  içinde yürüyerek sudan çıktım, meraya oturdum, ve etrafıma bakmaya başladım. Oturduğum yerden sağa sola döndükçe de üzerimdeki kara gaşta’dan (boxer siyah kilot) akan sular çimlerle buluşuyor adeta onlara bu sıcak havada kısmen de olsa hayat veriyorlardı.

Ben etrafımda dolanıp duruyordum. Aradığım kuru bir saman sapıydı, biraz zaman aldı fakat nihayet aradığımı bulmuştum. Kurbağayı sol elime aldım avuçladım ve iyice sıkıştırdıktan sonra; hadi dedim benekli yeşil kurbağa, biraz sık dişini, hiç canın acımayacak. Saman sapını kurbağanın poposuna soktuktan sonra derin ve sık nefes alarak kurbağayı planladığım gibi şişirmeye başladım. Çok uzun sürmesin, kurbağa işkence çekmesin diye olsa gerek, hızla şişirmiştim, çocuk aklı işte. Elimdeki kurbağa davul derisi gibi gerilmiş, kocaman olmuştu,  sonra onu koşar adımlarla götürdüm suyun üzerine bıraktım. Bu arada çok dikkatliyim, hiç bir haraketini kaçırmak istemiyorum. Kurbağa suyun üstünde bir o yana bir bu yana savrulmaya çalışıyor lakin hiç bir haraketi ile  sonuç alamıyordu. Ben bu arada dalmayı denemesini istiyordum, ve heyecandan daha yakından izlemeye devam edebilmek için dizlerime kadar tekrar o meşhur çamurlu göle girmiştim bile. Mandalar yavru malakları ile hiç oralı olmuyorlar, keyiflerine keyif katarak güneşleniyorlardı. Güneş yükselmiş olmalıydı, çünkü benim kafamın tepesi sıcaktan yanıyordu, tamamen içgüdüsel olarak kafamı soğutmak için gövdemin tamamını suyun içine bırakıvermiştim. Su çamurluydu ama aynı zamanda serindi ve bana çok iyi geldi. Ellerimle yüzümü kurularken bir de ne göreyim benim kurbağa da az ilerde dalmaya çalışıyor ama içi hava dolu olduğu için dalamıyordu. Kurbağa daha sonra bir çok kez denemesine rağmen başarılı olamıyordu, uzun zaman suyun üzerinde kaldığı için güneşten de sırtı derisi iyi ısınmış olmalı ki, huzursuzluk onu daha çok geriyordu. Gerildikçe de benim nefesimle içine üflediğim hava yavaş yavaş çıkıyordu. Nihayet kurbağa eski normal boyutlarına ulaşmış, tekrar suya dalmaya başlamıştı. İşte size o bahsettiğim müthiş fikir buydu. Şimdi bu müthiş fikri geliştirmem gerekiyordu. Aklım hemencecik çalışmış fikrime cevap vermişti. En az diyordum  en az 5 kurbağa yakalamalıyım ve şovumun hazırlıklarını tamamladıktan sonra arkadaşlarıma haber verip onlara parlak fikrimi sunmalıyım.  Lakin yardıma ihtiyacım olacaktı, beş kurbağayı aynı anda  şişirmem mümkün omayacaktı. İşte bu yüzden arkadaşlarımın yardımına ihtiyacım vardı. Karnım acıkmış biraz da susamıştım ama aklıma koyduğumu yapacaktım, sabırsızlanıyor hızlı ve seri  haraket ediyordum. Kısa sürede bir küçük kapalı havuzun içine tam tamına 6 kurbağa kapatmıştım. Artık Harakete geçme zamanıydı, merada benden bihaber arkadaşlarım kendi aralında futbol maçı yapıyorlardı. Bir ıslıkla arkadaşlarımı yanımda bulmuştum, belli ki onlarda futbol maçından sıkılmışlardı ki, hemen yanımda bitiverdiler. Arkadaşlarıma durumu izah ettikten sonra oyun başladı. Son anda oyunun kurallarını değiştirmiş olmam onları da heyecanlandırmıştı. Altı kurbağayı altı arkadaşım şişirecek, bir arkadaşımız hakem olacak, iki arkadaşımız başlama çizgisi için bir ip bulacak başlama yerini belirleyecek, iki arkadaşımızda  finiş çizgisi ipini tutacaktı. Heyecan fırtınasına hazırdık. Kurbağalar şişirilmiş olarak avuçlarımızda depinip duruyorlardı. Dizlerimize kadar derenin içindeydik artık, start cizgisinin önünde mi demem gerekiyor bilemiyorum ama biz ve kurbağalarımız yarışa hazırdık. Tam 2 metre mesafede finiş çizgisi duruyordu, gözler bir o çizgiye bir de elimizde kıvranan kurbağalardaydı. Hakemin başlama düdüğü ıslık sesiydi, duyar duymaz ellerimiz açılmış ve kurbağalar kendi kulvarlarından hızla yarışmak üzere tarafımızdan  fırlatılmışlardı. Ortalık harman yeri gibi oluvermişti, bizler suyun üstünde hoplayıp zıplarken göl tamamen çamur oluvermişti. Hepimiz suya dalıp çıkıyor kurbağalarımızı ürküterek yarıştan birinci çıkmaya çabalıyorduk. Mandalar bizim gürültümüzden rahatsız olmuş güneşlenmeye çıkmışlardı,  ördekler ve kazlar zaten tırsık ürkek havyanlardı çoktan evlerine sıvışmışlardı bile. Kurbağalar bir yandan içlerindeki havayı boşaltmaya çalışırken bir yandan da bizden uzaklaşmanın hesapları içerisinde gibiydiler. Bizim ise en deli dolu, neşe dolu, keyifli anlarımızdı. Yarış bahaneydi am  kurbağaları yarıştırmak şahaneydi. Emin olun o anlar gerçekten muhteşemdi. Artık yarışın bir önemi yoktu zaman durmuştu. Çamurlu gölün içendiki oyunumuz saatlerce sürmüştü,  güneş batmak üzereydi. Karınlarımız gurulduyordu, deli gibi  açtık, temiz suya muhtaçtık, kirliydik, hepimiz çamur içerisindeydik ama kimse bundan rahatsız değildi, çünkü biz o keyifli anlarda dünyanın en mutlu çocuklarıydık. Nice güzel yarınlar ertesi günler, bir sonraki günler bizim maceralarımızla renklenmeyi bekliyordu. Biz Eski Cuma Muratlar köyünün çocuklarıydık, kimse bizim mutluluğumuza engel olmadı, olamazdı, her yeni gün mutluluğumuz için tanrının biz çocuklara armağanıydı, güneş epey yol almış yediler ormanın arkasına kadar varmıştı. Mutlu keyifli deli dolu günlerimiz sanki hiç bitmeyecek gibiydi…

Cevat ÇIRAK

04.04.2018

Reklamlar
Eski Cuma, Muratlar Köyü, Buynovo, Targovishte, hikaye, Bulgaristan,, Genel, kurbağa yarışları, köy hayatı içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

https://www.facebook.com/groups/muratlarkoyu/

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Köyde İlk Bahar

Köyde İlk Bahar

Nevruz ateşleri sokaklarda geceyi

aydınlatlatmaya başlayınca,

kış uykusundan uyandığımızın farkına varırım.

Günler uzamaya başlar, gündüz ile gece arasındna

bir nöbet değişimi olur. Uzun geceler gider yerine

sımsıcak taze misler gibi kokan uzun yaz devralır nöbeti.

Her mevsim güzeldir de, yazın müjdecisi ilk bahar

yeni heyecanların ilk sancıları gibidir. Bir başkadır yani.

Babamın kıştan sipariş ettiği tohumlar paketlerinden çıkar,

özenle seçilmiş toprakla buluşur. üzerleri üşümesinler der gibi

hafifçe örtülür, can suyu verilir.

Kimse bilmez ama ben bilirim babamın sebze tohumlarını

sevgiyle beslediğini, onlara dua ettiğini.

Toprak dinlenmiş ve güçlenmiş uykusunu almış

olarak yeniden uyanırken, sebze tohumları adeta yarış

eder ilk ben toprağa kavuşacağım diye.

Bir apartman dairesinin balkonunda atılır bu ilk adımlar.

toprakla doldurulmuş görünen saksılar aslında artık gebedir.

Önce anlam veremediğiniz o çıplak saksılar

bir kaç gün sonra küçük küçük yeşermeye başlar.

İşte bu topraktan sonra, ekilen tohumların da

nefes alıp vermeye başladığının işaretleridir.

Fideler babamdan daha heyecanlıdır,

Mayıs ayını iple çekmeye başlarlar.

Bir Mayıs bahar bayramı ile birlikte

domates, salatalık, biber ve diğer fideler

artık bahçelerindeki asıl topraklarınındadır.

Babam artık o fideleri babane ederek,

şehir hayatından adeta kaçarcasına

Arnavut köy Karaburun köyündeki

bahçeye teslim eder emeğini.

Bu buluşma öyle bir kavuşma anıdır ki,

Babam sanki doğa ile birlikte yeniden uyanır,

gücüne güç katarak umutlarını tazeler.

Ne inanılmaz bir dönüşümdür bu mucize,

muhteşemdir. Çocukluğunu köyde geçirmiş

her çocuk, aslında ilk önce toprağa, sonra ev hayvanlarına

aşık olur, daha sonra insan sevmeyi öğrenir.

İşte, yetmişbeş yaşındaki babamın en büyük yaşama tutkusu,

her sene bir öncekinden daha büyük bir heyecanla tazelenirken,

benim ise, içim kederlenir, ruhum darlanır,

o çok özlediğim köyüm gelir aklıma.

İstanbulda yaşarım 40 yıldan fazladır ama;

Bir sor bakalım çocukluğuma ve gönlüme, köyümü unuttura bilmiş miyim?

Dünyada ve Türkiyede gezmediğim görmediğim memleket kalmadı lakin,

hala köyümle yatar köyümle kalkarım ben.

Öyle hasret çeker, özler severim yani, sevilmez mi!

Benim can köyüm o; Deliorman eteklerinde Eski Cuma Muratlar köyü.

Adını yazarken göğüsümün inip çıkması hızlanır,

heyecanım ikiye katlanır, kendimden geçerim.

Hatıralar akmaya başlar aklımından,

dönerim hayalimdeki cennetime sığınırım.

– Her akşam saat beş oldu mu dedemle bahçeyi sulardık.

Siz bilir misiniz, suyun toprakla kavuşmasından hemen sonra

ortaya çıkan o muhteşem kokuyu, aşık eder kendine insanı.

Dünyanın en pahalı parfümünü verseler değişilmez o lezzet,

yaşam iksiridir, sevinç kaynağımdır, mutluluk ve keyfimdir. özelimdir.

-Bahçemizin bir bölümünde karpuzlarımız ve kavunlarımız,

başka bir köşesinde yemyeşil yonca tarlası

yanında boy boy süt mısırlar, dolu dolu hayat, dolu dolu mutluluk.

– Düşünebiliyor musunuz, bahçenizde bembeyaz vak vak eden ördekler,

boy boy kazlar, tavuklar, horozlar, büyük bir koro gibi kendi dilleri

döndüğünce türkülerini söyleyerek yemek saatlerini bekliyorlar.

– Yumurtan taze, sütün kaymağın, köy peynirin, kilerdeki, domates ve biberden yapılmış bize özel salçalar, kompostolar, of of nasıl anlatayım, kelimeler anlatamıyor hasretimi.

Temiz havasından, çeşmelerinden şırıl şırıl akan buz gibi sularından bahsetmek,

dağalarını ovalarını, yemyeşil ormanlarını hatırlamak yürek burkuyor, can yakıyor lakin ne yapalım elden bir şey gelmiyor. Özlüyoruz, içimizde anılarımızla yaşıyor yaşatıyoruz. Kader böyleymiş sağlık olsun demekten başka çıkış yolumuz yok ki bizim. Ateşten gömleği giydik bir kere, ne buraya aitiz, ne oraya, gidip geliyoruz işte. Bir şey daha var , bir ay sonra Eski Cumanın ıhlamurları çiçek açacak ve o güzelim küçük şehir buram buram ıhlamur kokacak. Tam hasret yaralarım iyileşti derken, benim yine memlekete gidesim geldi, yok arkadaş bu böyle olmaz valizi acil hazırlayıp yola çıkmam lazım.

Hoşgeldin bahar hoş geldiniz anılarım umutlarım canlarım, hoşgeldiniz.

Cevat ÇIRAK

01.04.2018

Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, ağaç, ev, çim, bitki, açık hava ve doğa
Eski Cuma, Muratlar Köyü, Buynovo, Targovishte, hikaye, Bulgaristan,, Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kadın

 

Kimi der ki kadın

Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim,
Hayat arkadaşımdır.

Nazım Hikmet Ran

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Var mıydı Yok muydu?

Var mıydı Yok muydu?

Her zaman olduğu gibi,

yine Çarşamba ve yine,

Rusça dersi günüydü.

Dersin Öğretmeni,

Kocaman bir Rus kadın

lakabıYorgova, kısa boylu,

çok şişman ve yapılıydı.

İri cüssesi ile

sınıfa girer ağır adımlar atar,

kendi kendine konuşarak,

masaya adeta oturmaz

komple istila ederdi.

Elinde uzun sopası,

gözlükler gözle burun arasında,

usulca sınıfı kontrol ederdi.

Köy Okulumuzdaki en şişman öğretmendi.

Her zaman ciddi, bir o kadar titiz.

Dersi dinlemeyeni, çalışmayanı

hiç affetmez o meşhur sopasıyla

kafasının ortasına vurarak cezalandırırdı.

Kendisi Rusyadan ülkemize gelmişti.

Bir dönem en iyi Rusça öğretmeni olarak bilinirdi.

Ama biz öğrencilere kimse sormazdı,

iyi mi kötü mü, seviyor sayıyor muyuz diye.

Rusça dersinden çok başka bir ünü,

marifeti ile tanınırdı aramızda.

Kendisi komünist olduğu için,

hep dinlerin olmadığından bahis eder,

inanmayın, aldanmayın, sömürülmeyin,

kendinize yazık etmeyin diye nasihat ederdi.

Gel zaman git zaman okul bitti,

en sevdiğimiz yaz tatili zamanı  geldi çattı.

Her sene okullar tatil olunca asıl tatiller

eğlenceler dönemi başlardı bizim için.

Hepimiz çok mutluyduk,

bize gezmek olsun, diyar diyar

gezer yorulmazdık.

Ama bu yaz çetin geçecekti,

aldığımız haber tam bir felaketti.

Rusça Öğretmeni de bizimle,

tura katılacak, bize rehber olacaktı.

Bulgaristan turu denince bize

büyük bir dünya turu gibi gelirdi.

Oysa küçük fakat çok güzel bir ülkede,

yaşadığımızı gezdikçe anlıyorduk.

Gezi başlamış Yorgova’ya rağmen

üçüncü günümüz nihayet bulmuştu.

Geceyi Gabrovo şehrinde bir okulun

sınıflarında, yerde yatarak geçirecektik.

Her şey planladığı gibi gitmiyordu,

battaniyelerimize sıkı sıkı sarılmış,

bir sağ bir sola dönerek geçiyorduk geceyi.

Uyuyamıyorduk, saat sabahın ikisini

geçmek üzereydi, ama sağanak şiddetini

ve vahametini sürdürerek devam ediyordu.

Sadece deli gibi yağmur yağmıyordu,

gök gürlüyor, şimşekler çakıyordu.

Korkudan hepimiz ölmek üzereydik, lakin,

Rusça öğretmeni Yorgovadan çekiniyor,

nefes almaktan korkuyorduk.

Bundan daha kötüsü olur mu demeyin, olur.

Maalesef kendisi ile aynı sınıfta geceliyorduk.

Hani korkumuzun şiddeti yüz birim ile,

ifade edilse Yorgova’dan dolayı,

bizdeki korku diğer sınıflara göre,

yüzbeş birim hissediliyordu. Beş birim eksta hoca payı.

Gök gürlüyor, şimşekler çakıyor,

kapılar pencereler zangır zangır titriyordu.

Saatler sabahın üçüne doğru yol alırken,

birden hiç unutamayacağım bir şey oldu.

Sınıfın içinden kocaman bir karaltı göründü,

bana göre üç insan eninde bir buçuk insan boyunda,

devasa bir gölge ayağa kalktı.

İlk önce anlayamadığım bir takım

hareketler içerisindeyken, heyecanlı ve

kısa kısa mırıldanarak başı yukarıda konuşuyordu.

Eminim benden başka da gören vardı ama,

korkumusundan ses çıkartamıyordur diye düşündüm.

Durumum gerginlikten başka bir hale evriliyordu.

Kendimi toparladım, ve ne dediğine kulak verdim.

Bulgarca Rusça aynı dilde zaten, sadece duymuyor

anlıyordum dediklerini.

”Bog da pomogne, bog pomogni, boje gospodi,

mırıldanmalarını duyuyordum.

Allah yardım etsin, Allahım yardım et, Allahım büyüksün,

demekti Türkçesi.

Dizlerinin üzerine kalkmış bu kocaman gölge,

bir takım haraketler yapıyordu. Yağmur ve gök gürültüsü

şiddetini arttırıyor, sınıfta çocuk varmış yokmuş,

hiç kulak asmadan acımısızca yağmaya devam ediyordu.

Yorgova hocamız sadece dua etmiyor,

aynı zamanda  hac çıkarıyordu. Bir başka değişle,

bize Allah yoktur, dinler hurafedir diyen büyük

komünist, koca Rus Yorgova İstavroz çıkarıyordu.

Yani latince adı  ‘Signum Crucis’ icra ediyordu. 

Artık yağmuru ve gök gürültüsünü duymaz olmuştum,

korkunun yerini başka bir duygu devralmıştı.

Ben hocamızın dediklerini hep dilemiştim ama,

anneannemin bana öğrettiği duayı yağmur ve gök

gürültüsünde sürekli tekrar etmiştim.


Rabbiyesir vela tuassir Rabbi temmim bil-hayır.


Anlamını çok sonra merak edip öğrendiğim dua,

meğerse ne kadar  anlamlı ve güzelmiş;

Rabbim işimi kolaylaştır, güçleştirme,

Rabbim bu işi hayırla tamamla!.

Koca komünist  Rusu dua ederken gördükten sonra,

içimden dedim ki iyi ki anneannem var iyi ki bana

bu duayı daha sekiz yaşımda öğretmiş ezberletmişti.

Gezimiz ertesi gün kaldığı yerden devam etti,

Hocamıza bu konuyu hiç açamayacaktım biliyorum,

hiç açmayı da düşünmedim zaten.

Ben dersimi almıştım, anlamıştım her şeyin masal olduğunu.

Hatırladıkça, o kabus dolu gece aklıma geldikçe,

içimdeki ses , o da biliyordu diyordu, oda biliyordu.

Var mıydı yok muydu sorusu çok gereksizdi.

Cevat ÇIRAK 

19.03.2018

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bu Çocuklar Türk ve Müslüman

Bu Çocuklar Türk ve Müslüman

Sıcak günler gelmişti. Pencerelerin hepsi açık olmasına rağmen

sınıflarda ders gören biz öğrencileri içeriye giren güneş ışınları

terletmeye, öğretmenleri de oflayıp puflatmaya başlayınca,

anlardık, ders yılının sonuna gelinmekte olduğunu.

Mayıs  ayları doğanın uykudan uyanıp  yeşermeye

cıvıldamaya başladığı aylar olduğundan olsa gerek

tüm diğer canlılar gibi, biz insancıklar da, şen şakrak

bir ruh haliyle neşelenmeye ve yeniden canlanmaya

hazır hale geliverirdik.

Özellikle biz öğrenciler, hele hele başarılı olanlarımız,

mesela, ben gibi sürekli bir yolunu bulup taktir getirmesini bilenler.

Bilirdik son teneffüs zili çaldığında en az 3 ay süren tatiller aylarının başladığını.

Bu yıl beşinci sınıfı taktir ve teşekkürle bitirmiştim.

Belejnikte (karne)  bütün derslerim iki ders hariç

hepsi pek iyi altı (altı en yüksek not)

iş bilgisi dersim 5, müzik dersim 4  olarak gelmişti.

Başarılı bir öğrenci olarak teşekkür almama rağmen,

babam bu durumu her yıl tekrar ettiği gibi yine

anlamakta zorluk yaşamış ve ne yazıkki bana da yaşatmıştı.

Babama göre derslerin hepsi altı olmalıydı,  yoksa mutlu olamıyordu adam.

Bende bu duruma artık yıllardır alışık olduğum için çok üzerinde durmuyor

önüme bakıyordum.

Sosyalist sistemle yönetilen Bulgaristan devleti, gençlere ve yaşlılara

çok önem verir, onları her mevsim rahat ettirmek için elinden gelen en iyi

imkanları sunardı.

Hele hele derslerinde çok başarılı olan, alacı dediğimiz gurumuz talebelerin

öncelik hakkı bulunurdu.

Okul bitmeden programlar yapılırdı; Mesela bu yıl benim programım şöyleydi:

  1. Haziran 1975 5 gün Bulgaristan ülke turu gezisi
  2. Temmuz 1975 7 gün Zelena Morava köyü (yeşil ova köyü) lager ( kamp )
  3. Haziran 1975  7  gün Varna deniz tatili

Ailem tatiller konusunda önceden okul yönetimi tarafından bilgilendirilir,

her türlü güvenceler verilirdi.

Benim ilk tatilim olan Bulgaristan turum yarın sabah erkenden başlıyordu.

Sabah erkenden saat 06.00  da reis (otobüs)  köy meydanından kalkacaktı.

Ben annemle ranitsamı (sırt çantamı) erkenden hazırlamış, banyomu yapmış,

hemen sabah olsun diye erkenden yatmıştım. Her anne babanın yaptığı gibi,

yola çıkmadan verilen nasihatlerden size bahsetmek ve sıkmak istemiyorum,

 

Allahım diyorum iyi ki anam var da beni geç olmadan uyandırıyor, şükürler olsun.

Evin önündeki çeşmede buluyorum kendimi. Yola çıkacağım ya,

sabah kahvaltıda ev yapımı lukanka (ev yapımı inceltilmiş kurutulmuş sucuk)

yediriyorlar, öğlen yemek yiyemez isem, aç kalmayayım diye tıka basa oluyorum.

Yumurtalar, kavurmalar önümde, uykum yarım yamalak,

annem sürekli yi uşağım yi, doyur karnını deyip deyip,

olmayan iştahımı biraz daha kapatıyor.

Bu arada akşamdan hazırılanan ranitsamda (sırt çantamda)

kıyafetten çok yiyecek var, en çok da kolay taşındığı ve bozulmadığı için

en az 5-6 çatal (kangal) sucuk var.

Çantam biraz daha sıkıştırılsa, benim kilom kadar olacak tıka basa dolulukta.

Sabah oldu şükür, yola koyulalım.

Köy meydanında horamak (meyhane ) önünde duran mavi beyaz renkli çavdar marka reisi (otobüsü) gördüm ya, sevinçten anamın elini bırakıp o yöne koşmaya başlayıverdim işte…

Benden önce gelen bir kaç arkadaş daha vardı ve herkesin yüzü uykusuz  olmasına rağmen neşeliydi.

Otobüsler çok yeni değillerdi ama devletin kontrolünde ve denetimide

oldukları için, güvenlikle ilgili hiç bir zaafiyetleri olmazdı.

Otobüsler büyük olsalar bile öğretmen ve öğrenciler ile birlikte

18-20 kişilik olurdu diye hatırlıyorum.

Bizim yaşımızdaki çocukların ekskurziya (seyehat) grupları, kontrölü kolay olsun diye bilerek az sayıda planlanlanmaktaydı.

3 öğretmen 18 öğrenci tamam olunca reisimiz harekete hazır hale gelmiş kapıları kapatılmıştı.

Otobüs hareket etmeden önce sorumlu bir öğretmen kuralları hatırlatırken çocuklar da onları uğurlamaya gelen anneleri ile  pencerelerden el sallayarak vedalaşmak ile alakadar oluyorlardı.

Şöför en deneyimli olanlardan seçilir, çocukları taşıdığı için hiç bir zaman saatte 80 km hızı geçmez, tüm trafik kurallarına harfiyen uyar, büyük bir sorumluluk ile görevini layiki ile yapmaya çalışırdı. Otobüs haraket halindeyken koltuklardan kalmak yasaktı.

Bir haftalık turumuzda, önemli tarihi ve turistik merkezler ziyaret edilecek,  öğretmelerimizde  bizlere ziyaret edilen tarihi ve turistik destinasyonlar hakkında bildiklerini paylaşacak ve bizleri aydınlatacaklardı.

İlk durağımız Bulgaristanın en önemli tarihi şehirlerinden Veliko Tırnovo’ya  ulaştığımızda, tüm diğer arkadaşlarımda olduğu gibi benide kendisine hayran bırakmıştı.

Çok iyi bakılmış, bulgar mimarisi ile vucüt bulmuş tarihi evler, evlerin aralarındaki arnavut kaldırımları, dar olmasına rağmen  hiç rahatsız etmeyen sokaklar, şehrin konumu nedeniyle küp gibi dizilmiş üste bindirilmiş gibi duran evler, ve onsekiz büyülenmiş köylü çocuğu bizler, ilk aşkımızı yaşar gibiydik, yeni tanıştığımız şehrimizle  birbirimize sevdalanıvermiştik. Bu öyle bir yıldırım aşkıydı ki, tek kelime ile muhteşemdi diyebilirim.

Bizim yaşımızda sadece bir şehir görmüş çocuklar için masal olan bu şehirde, gezilecek görülecek o kadar çok yer vardı ki, hayranlıkla başlayan şehir turumuz yoğun bir şekilde gün boyu devam etti. Akşam üzeri heyecan ve hayranlığın yerini aşırı yürümek, açlık ve yorgunluktan ıstıraba bırakmak üzereydi. Öğretmenlerimizin bugünlük bu kadar yeter çocuklar anonsu gelince, yorgunluk yılgınlık kaplı yüzlerimizdeki ifadelerin  yerini sevinç ve neşeye bırakıvermişti.

Gezilerimizde konaklamalar genelde, gittiğimiz şehrin bir okulunda gerçekleşirdi. Rahlelerden arındırılmış sınıflarda gecelerdik.  Hepimiz sıra sıra dizilir meşhur Rodopski  (Rodop) yün battaniyelerimizi yere serer onların üzerinde uyurduk. Sakın aklınıza sert olur, rahat olmaz gibi şeyler gelmesin, hepimiz çok yorulduğumuz için olsa gerek, bize çok konforlu gelirdi. Belkide değişik ve keyifli bir heyecan olmasından dolayı bu düşündüğünüz olumsuzluklar bizim için tecrübeden öte bir eğlence ve motivasyon kaynağı sayılırdı.

Ne zaman yattık, ne zaman sabah oldu hiç farkına varmadan sabah oluverirdi.

İkinci yeni  güne merhaba,

Zakuskalar (kahvaltı) edildikten sonra bugünkü rotamız açıklanmıştı. Önce meşhur ŞİPKA geçidine gidilecek, 999 basamak merdiven tek tek çıkılacak ve zirvedeki anıt ziyaret edilecekti.  ŞİPKA geçidi bizim hepimizin defterlerinin ön yüzünden resmi olan anıtların en önemlisi ve en kutsalıydı. Muhteşem bir eserdi.

Sipka-gecidi-18

Bulgaristan halkının Osmanlı İmparatorluğunun idaresinden kurtuluşunu simgeleyen bu eser, Bulgarlar tarafından onlara yardım eder Rus ordusu anısına inşa edilmişti.  Bulgarlar bu stratejik öneme sahip geçitte, Rusların yardımıyla Osmanlı ordusunu püskürtmüş ve kendi egemen devletlerini kurmuşlardı. Önemini daha iyi anlatabilmek için benzetme yapayım; Çanakkale Savaşları bizim için ne ifade ediyorsa Bulgarlar için de Şipka geçidi o değerdeydi.

Ruslar için yapılan bu muhteşem anıt ile ilgili  Türkiyede yaptığımız araştırmalardan biliyorum 13.000 Osmanlı Askeri bu savaşlarda şehit düşmüştü.  Osmanlı İmparatorluğu yıkılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, yeni devletimiz Osmanlı askerleri için bir anıt yapmak istediklerinde Bulgar hükümetiden olumsuz yanıt verildiğini de bilinmesini isterim.

Şipka anıtı Bulgaristanın tam ortasında Balkan dağları üzerinde 1329 rakımlı askeri açıdan stratejik bir tepedir. Dolayısı ile oraya çıkmak ve inmek epey zaman almaktadır.

Öğretmenlerimizin talimatıyla tepeden inmeye başladığımızda, sırasıyla, dağın eteklerinden itibaren ziyaret edeceğimiz tarihi önemi olan bir kaç manastır ve kiliseler ziyaret edilerek şehre inilecekti.

Yukarıda hava güzeldi, serine yakın ılık esen rüzgarın etkisiyle pek bir şey hissetmeden inerken oksijen azalmasının  ve yorgunluğunda katkısıyla manastır ve kilise ziyaretleri daha şimdiden eziyet olmaya başlamıştı.

Aslında eziyete sebep olan başka bir neden daha vardı.

Bizim köy bir Türk Köyüydü, köyümüzde toplasınız on bilemedin onbeş  hane Bulgar aile vardı, onlarda yaşlı olan  aileler sayılırdı.. Bizim 18 kişilik grubumuzda 2 Bulgar öğretmen dışında  bir yada 2 Bulgar öğrenci vardı, yada yoktu, tam hatırlamıyorum bile. Grubumuzun tamamı Türk ve Çingene müslüman öğrencilerden oluşmakta ayrıca bir öğretmenizde Türktü.

Biz öğrenciler her şeye rağmen, programa uymak zorunda olduğumuzu bildiğimizden, çok fazla ses çıkartamıyor harfiyen programa uymaya çalışıyorduk.

Yolumuz uzadıkça ben yorulmaya başladığımı anlar ve  bir an önce akşamın gelmesini iple çekmeye başlardım. Keyifsiz zevksiz hallere bürünürdüm.

İlk ziyaret edeceğimiz manastıra ulaştığımızda,  bayan Bulgar olan öğretmenlerimiz bilgilendirme ve tanıtım konuşması yaptı. Öğretmenimiz, manastır içerisinde sessiz olunması gerektiğini hatırlatıyordu. Hepimizin eline birer adet mum tutuşturmuştu. Mumları nasıl yakacağımızı, nereye nasıl dikeceğimizi de özellikle belirtiyordu.

Çocuk dönemlerimde, nedense akıl edememiştim ama, şimdi düşünüyorumda sosyalist bir ülkede yaşıyoruz, okullarda dinlerin lafını bile etmek suç iken, nasıl oluyordu da bunları biz öğrenicilere yaşatıyorlardı.

Manastırın kapasında ellerimizde mumlar, tek sıra halinde dizilmiştik.Hepimiz çocuk sayılırız sonuçta, gireceğiz mumu yakacağız,  tarif edildiği gibi diğer mumların yanına dikecektik. Dilek yada dua edeceğiz ve hızlıca şöyle bir bakıp ilk soluğu kapıda alacağız diye plan yapıyorduk.

Biran duraksadım,  öğretmenlerimize gözüm ilişti, sanki üçü bir araya gelmiş hararetli bir şekilde bir konu hakkında gergin bir üslupla tartışıyorlar gibiydi.  2 Bulgar ve bir Türk öğretmen hangi konuyu tartışıyorsa artık, belli ki anlaşamıyorlardı.  Türk olan bayan öğretmen benim sınıf hocamdı. Belli ki anlaşamıyorlar ama hangi konuda onu henüz anlayamıyoruz, zaten anlamak da istemiyoruz, yorgunuz acıktık ve manastır ziyareti hiçte keyifli bir macera değildi bizim açımızdan.

Sınıf öğretmenimiz jest ve mimiklerini de kullanarak karşı çıkıyor, birşeyleri izah ediyor, fakat bir türlü karşı taraf  ikna olmak bilmiyor gibiydi.

Nihayet dedim,  geliyorlar, Bulgar öğretmenler sırayı düzene sokmaya çalışıyordu.

Giriyoruz nihayet derken olanlar olmuştu.

Türk öğretmen yüksek sesle çocuklar Türk ve müslüman olanlarınız  manastıra girip gezebilir, ama mum yakmak, dilek dilemek zorunda değilsiniz açıklamasını yaptı. Diğer iki  öğretmen zorla bizi içeriye sokmaya çalışırken, gerginliğin nedeni anlaşılmıştı.

Ramize* öğretmen kararını düzeltmek için tekrar seslendi; Manastırlara hiç girmeyeceksiniz. Sizin öyle yerlerde ne işiniz var, bizin dininizde mum yakmak , dilek dilemek yok, ben izin vermiyorum diye seslendi. Birden bu durum tüm grubu etkisine aldı, biz öğrenciler şaşkınız, bir öğretmen hayır derken diğeri ikisi hala bize kapıyı işaret ederek ilerlememizi buyuruyordu.

İşler biraz daha gerginleşmeye yönelmiş , manastırdaki görevli rahipler seslerden rahatsız olmuş, devreye girmişlerdi. Öğretmenlere dönerek, Allahın evinde bu yaptığınız olmaz, doğru değil, hele hele çocukların önünde bu kavga hiç olmaz, diyerek öğretmenlere yaklaşıyorlardı.

Manstır görevlisi bir papaz  ile öğretmenler, dakikalar süren diyaloktan sonra, uzlaşmaya varmışlar gibiydi sanki.  Girmek istemeyen öğrenciler girmeyebilir,  girenlerde mum yakıp dilek dilemek mecburiyetinde değil, anonsunu Ramize öğretmen yapmıştı. Gerginlik gitmiş yerine sessizlik gelmişti.

Ogün ben Ramize öğretmenim hakkında endişelenmiştim, ona bir şey olur diye çok korkmuştum. Hatta ne olur bir şey olmasın diye dua bile etmiştim. Sonraki günlerde kimseyle bu konuyu paylaşmamış kimseye anlatmak istememiştim nedense.

İşini çok severek yapan, benim de aynı zamanda sınıf öğretmenim olan Ramize öğretmenimin asıl branşı Rusça öğretmenliği idi. Biz ondan çok korkar ama  bir o kadar da çok severdik. İdealist bir eğitimci idi. Aslen Omurtaklıydı (Osman Pazarlı), özü sözü bir, sözünü hiç esirgemeyen, gözü pekti, adelet dağıtıcısı yürekli bir cevherdi. Belkide bu yüzden tüm öğrenci öğretmen ve veliler tarafından seviliyor olsa gerekti.

Yıllar geçti büyüdük. Olaylara yetişkin bir insan gözü ile bakmaya başlayınca, o gün yaşananların ne anlama geldiğini kafamda oturtabilmiştim. Sevgili öğretmenimizi ne kadar örnek almışım meğer. Ne zaman bir yerde bir haksız durum görsem, yıllar önce yaşadığım o anım geliverir aklıma. Hemen duruşum değişir, sözümü esirgemem, bağrıma taş basar adaletten şaşmam. Bazende kızanlar olur bana neden böylesin diye  sorarlar bana. Sırf bu özelliğin yüzünden, bazen mevki, bazen de çok maddi kayıplar veriyorsun diyerek kızarlar sistem ederler bana. Ama ben kulak asmam bilirim sebebini, üzerinde durmam gülümser geçerim.

Bedenen kuvvetli, yüksek seciyeli muhafız olarak yetiştirildiğimizi düşünüyorum.

Bizi bu kabiliyete ulaştıran, taşıyan, öğretmenlerime, özellikle asil duruş ve davranışlarıyla bana yol gösteren Ramize öğretmenime çok teşekkür ediyorum.

Öğretmenler!… Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli bu nitelik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.

Musta Kemal Atatürk.

Cevat ÇIRAK

27.02.2018

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

avtobus-61.jpg
* Ramize öğretmen hayal edilmiş bir karakter değildir. Gerçek , yaşanmış bir olay olmasına rağmen öğretmenimin izni olmadan deşifre edilmesini istemediğimden Ramize adı ile anılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eski Cuma, Muratlar Köyü, Buynovo, Targovishte, hikaye, Bulgaristan,, Genel, okul,eğitim, öğretim, öğrenci, öğretmen. içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 1 Yorum