Memleketim ve Şehrim

img-20180605-wa0017

 

Memleketim ve Şehrim

Deli Ormanlıyım ben

Balkanlardan

Eski Balkan Derler

Koca Balkan Derler

Biz bizim Balkan deriz

Eteklerinde büyüdük

Meralarında

Çelik çomak oynadık

Mandalarla Malaklarla

Göllerinde derelerinde yüzdük

Yalnız değildik

Ördekler de kazlarda bize eşlik etti

Kurbağaları  saymıyorum

Onları çok yorduk

Siz bilir misiniz ?

Kuzuları anneleri koca sürü içerisinde nasıl bulur

Kuzular mı annelerini anneler mı kuzuları tanır

Muhteşem bir andır o canların buluşması

Biz o çocukluk günlerini hiç unutamıyoruz

Ne zaman bir araya gelsek canlanır anılarımız

Koydeki bir ağacın gölgesinde

Kaldığımız yerden başlar anılar üzerine sohbetler

Memleket bu nasıl unutulur

Kolay mı unutmak, yok olup gitmek.

Nasıl kıyarız çocukluğumuza, yaşadıklarımıza

Özlüyoruz işte elimizde degil.

Yahu dedik ya,

Biz oralıyız

Deli Ormanlıyız

Eski Balkanlıyız

Koca Balkan da derler

Koca Yusufun, Kurtderelinin oralıyız

Hey gözünü sevdiğim toprağım

Canım ciğerim herşeyim alın yazım

Memleketim

Bitmez sevdam, hasretim, anılarım hiç bitmez

Ben gurbetteyim, gurbet benim içimde.

Derin iyileşmez yaram, çıkmaz sokağım,

Memleketim, Memleketim, Memleketim.

 

psx_20180916_222102

Benim Şehrim

Istanbul

Vapurlara eşlik eden martıları

Ilık esen lodosu poyrazı

İnce belli çay bardaklarında içilen

Vazgeçilmezi,

Dumanlı demli çayın tadı.

Susamlı gevrek simidi

Buram buram aşk kokan sokakları

Sürekli acelesi olup

Bir yerlere

Yetişmeye çalışan insanları

Yük taşıyan hamalları

Levanda kokan hamamları

Mis gibi

Türk Kahvesi kokan dükkanları

Nasıl anlatsam bilmem ki

İşte oradır benim şehrim

Başın ağırdı mesela

Çık Bakırköyden sahil yoluna

Aç arabanda pencereni

Martıların balık avını dalgalarla cümbüşünü seyret

Susam kokusunu yüreğinde hisset

Bırak kendini boğazın sularına

İlaç doktor para etmez ağırına

Ilık rüzgarlar boğazda raks ederken

Ne gam ne keder, ne dert ne elem

Ne gurbet acısı ne aşk acısı vız gelir bana

Dedim ya ben Istanbulluyum

Ben buram buram tarih kokan

Şehirlerin şehrindenim

Istanbuldan, gerdandan, boğazdan

Ikı kıtanın şehrinden,

İster Avrupadan ister Asyadan

İstanbuldan, İstanbul, İstanbuldan.

Ne memleketimden vazgeçerim

Ne koca güzel,  şehrimden.

Cevat ÇIRAK

17.09.1965

Galata İstanbul

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Şu Bulgar’lara Bak…

 

Hazırlıklarımız tamamlanmıştı

Anavatan yolları bizi bekliyordu

Yıllardır hayalini kurduğumuz

Adı anıldığında kalbimizin pırpır ettiği

Türkiye’mize kavuşacağımız saatler yakındı.

Tren sınırdan geçerken büyük ve kalın bir kitabın

sahifeleri adeta kapanıyor, 500 yıllık bir tarih mazi oluyordu.

Osmanlı kuzey akıncıları olan bizlerin ataları, dedeleri,
1354 yılında Çanakkale Gelibolu Üzerinden girdiğimiz Balkanlara

1978 yılının Eylül Ayının 18 günü veda ediyorduk.

Sultan 1 Murad Döneminde Edirnenin fethedilmesinden sonra

Osmanlının Başkenti olan Edirne şehrine heyecanlı

bir yolculuktan sonra nihayet ulaşmıştık.

Serhat şehir Edirne’de 1 gün devlet misafirhanesinde misafir edildik.

Çoçuktum, 13 yaşındaydım, masal gibi günlerden geçiyordum.

Hayatımıda ilk kez bir tabak içerisinde bizlere yemek olarak

sunulan küçük küçük yeşil küçük balık pullarına benzeyen,

bir yemek verdiler, sonradan alıştık, adı mercimekmiş,

soframızdan hiç eksik olmayan bu yemeyi menümüze kattık.

Bir gün sonra eşyalarımız bir kamyona sığdırıldı, yola çıktık.

Padişahlar şehri İstanbul tabelasını geçtiğimizde anladık büyüklüğünü.

Ne kadar küçük bir yerde yaşıyormuşum dedim kendi kendime, korkmuştum.

Beşyüz Evler semtindeki bizim için tutulan kiralık yeni evimize ulaşmıştık.

Dedem, annem, babam, kardeşim ve ben bir de daha önce

Türkiyeye göç etmiş bir kaç akrabamızla hemen eşyalarımızı taşıdık.

Henüz yerleşmedik, her şey çok hızlı gelişiyordu.

Ülkemizi, köyümüzü, hayallerimizi, umutlarımızı, malımızı mülkümüzü

kısacası bugüne kadar biriktirdiklerimizi, mezarlarında bıraktığımız

öksüz kalan cenazelerimizi, boynu bükük terketmek zorunda kalıp
anavatana göç etmiştik.

Nerden bilecektik bu kadar zor olacağını, hiç tahmin etmediğimiz,

hayal edemediğimiz maceralar yaşadık ,ki bizim hiç alışık olmadığımız

bilmediğimiz, akıl edemediğimiz şeylerdi bunlar.

Artık Deliorman eteklerindeki köyümüzde değildik,

Bulgaristan bizim memleketimiz değildi, muhacirdik artık.

Eski Cuma günleri yerine İstanbul Türkiye günleri başlamıştı.

Topu topu üç kısa güne beşyüz yıllık bir geçmişi sığıdırmış,

yeni bir hayata, dünyaya, düzene, kültüre merhaba demiştik.

Hayat tüm güzellik ve çirkinlikleri ile akıp gitmekten vazgeçmiyordu.

Yeni evimizdeki ikinci günümüzde akşam saatlerinde,

evin ekmek alma sorumluluğu bende olduğundan dolayı,

yeni yuvamızın bulunduğu mahallemizdeki bakkala ekmek almaya geldim.

3 gün önce köyümüzdeki magazinden ekmek alan ben, bugün, ilk kez,

ekmeğimizi bakkal dükkanından alacaktım. Bakkala girdim;

-üç ekmek dedim (istedim)

bakkal sahibi önce parayı aldı sonra üstünü çevirdi, saymadan cebime koydum.

bana ekmeğin fiyatını söylemişlerdi ama ben yine de

para üstü ne verirse ona razı olacaktım çünkü yolda öyle karar vermiştim.

Yanımda getirdiğim file şeklindeki torbamı verecektim ki,

bakkal ekmekleri dolabın içinden alıp bir naylon poşete koyup bana uzatıvermişti.

Sevinmiştim ama belli etmedim,

ne güzel artık yanımda torba taşımayacağım dedim içimden.

Bizim köyde herkes torbasını yanından getirmek zorundaydı, magazin bedava poşet vermezdi.

Arkamı döndüm, kapıdan çıkarken bakkal sahibinin, yanındaki arkadaşına;

”Yahu bu Bulgarlar ne akıllı insanlar daha dün geldiler bugün Türkçe konuşuyorlar”

dediğini duymak zorunda kaldım.

Evle bakkal arasındaki beşyüz bilemedin altıyüz metre mesafe
bana kocaman bir asır gibi geldi,

Ne demekti, Şü Bulgarlar?

Ne demekti bir günde Türkçe öğrendiler?

Bu insanlar neden bize böyle davranıyorlardı?

Neden bizi dışlıyorlar, ötekileştiriyorlardı?

Sorular sorular kafamda gidip geliyordu.

Hiç mi tarih bilmiyorlardı?

Bu kadar cahil olmalarını kabul edemiyordum.

Bulgar olsaydık neden Bulgaristanı bırakıp Türkiyeye gelelim ki diyordum, neden?

Yoksa ailem bana ve kardeşime bazı şeyleri doğru anlatmıyor muydu,
biz Türk değil miydik gerçekten.

Evimle bakkal dükkanı arasındaki beş dakikalık mesafede

o kadar çok şey geçirdim ki kafamdan, darmadağın olmuş bir çocuktum artık ben.

Ondokuzuncu yüzyılın başına kadar aynı devletin vatandaşı, insanı olan

bakkal ile ben, şimdi ne olmuştu da ayrışmıştık.

Bizim Balkanlardaki yüzyıllık Türklük, ana dil, din mücadelemiz,

nasıl bilinmez, görmezden gelinirdi ?

Yüzyıllık kimlik dil, din mücadele tarihimizde kaybolan,
sürülen, öldürülen aydınlarımız
neden yok edilmeye, önemli görevlerden alıkonularak hapislerde
çürütülmüşlerdi.

Balkanlardan ana vatana yapılan göçler sırasında ölen iki buçuk milyon
Türk’ün ruhunu sızlatacak böylesine bir bilinçsizlik, cahillik nasıl kabul edilebilirdi?

Bu sorular yumağını uzun yıllar hiç kafamdan silip atamamıştım.

Artık ben ne geldiğim ülkeye ait hissediyordum, nede bulunduğum yeni ülkeye.

Hani bir şeylerin senden eksildiğini bilirsin için acır ya hani,

sen, buna rağmen, yaşama tutunmak zorundasındır, ve tutunursunda bir şekilde,

öyle bir şey işte bu muhacirlik.

Atalarımız boş yere dememişler demekki:

” Muhacirlik Ateşten bir gömlek giymektir” diye.

Bu huzursuzluk, mutsuz eden karışık duygularım bir kaç yılıma mal oldu.

Lise yıllarıma kadar süregelen bu travmalarım okuma öğrenme sevdam sayesinde bir nebze olsun hafiflemişti.

Okumayı hiç bırakmadığım iyi oldu,

yıllar sonra travmalar yaşamış çocuk ruhuma su serpen şu sözleri okuyacaktım.

”Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani “Düşmanla sonuna kadar dövüşenler”. Çekilen ordunun ri’cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.”

M. Kemal ATATÜRK 17.01.1931

Neden sonra öğrendim ki bana Bulgar diyen bakkalın sahibi de zaten Türk değilmiş.

Analadım ki bizi anlamaları tanımaları kabul etmeleri zaman alacak, bizim de kendimizi yeniden toparlamamız, bu şoklardan arınmamız zaman alacaktı, Ben yıllar sonra, büyüdükten sonra yani Bulgaristan Türkü olmaktan büyük onur ve gurur duydum, kendimle iftihar ettim. Biz kuzey akıncılarının torunlarıyız, çalışkanız, diz çökmeyiz, zorluklar bizi yıldıramaz, ekip biçmeyi de biliriz, söküp takmayı da beceririz çok şükür.

Hiçbir zaman ana yurdumuzda da ata yurdumuzda da devletimize yük olmayız,
Atamız Atatürkün bizi taraf ettiği gibi, kendimizi feda eder, ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenleriz biz. Biz Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıyız.

Yıllar geçti, çalıştım, çalıştık, çalışıyoruz, şükürler olsun yolumuz iyilik, güzellik, aydınlıktır bizim, durmak yok yola devam.

Ne diyor Büyük önderimiz;

”Ne Mutlu Türküm diyene”

Cevat ÇIRAK

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

26.02.2016

 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı

AKARDEON’UM ANILARIM

AKARDEON

Merhaba dostlarım ve okumayı seven arkadaşlarım. Bugün  yeni yılın ikinci günü, ilk ayı yani Ocak ayındayız. Hava mis gibi, güneş her zanki gibi cömert ve karşılıksız ışık ve sevgiyle içimizi ısıtıyor, ne güzel bir gün. Ben önümüzdeki hafta sınavlarım olduğu için , ders çalışma planları yaparken  nedense bu mevsimde mis gibi havayı ve penceremden bana gülümseyen güneşi görünce bıraktım, ders kitabımı oturduğum koltuğumun üzerine usulca koyarak çalışmayı öteledim. Neden bilmiyorum ama, çocukluğumun kırık buruk hatıraları canlanıverdi yüreğimde, ruhumu bir hüzün kapladı, duraksadım ve anılarda gezintiye çıkıtım tarifsiz.

Tam 40 yıl önceydi, yıl 1978, aylardan 18 Eylül,  ailem üzerine ateşten bir gömlek giymiş, varını yoğunu arkasında bırakmış ve anavatan hasreti ile çıkmış belirsiz dertli sıkıntılı bir yola koyulmuştu. Türkiyeye göç ediyorduk, Bulgaristanın Deli Orman bölgesinde bulunan Eski Cuma kasabasının Muratlar köyünden yeni yaptığımız ve içinde sadece beş ay oturduğumuz  evimizi  bedelenin üçte birine satarak bizi Edirneye götürecek trene binmek için Şeytancık kasabasına doğru yoldayız. Zorlu, sıkıntılı dönüşü olmayan , maceralı unutulmaz  bir yolculuktan sonra önce Edirne ve daha sonra Istanbula sağsalim ulaşıyoruz. Akrabalarımızın bizi karşılamasından sonra Gaziosmanpaşa Beşyüzler semtindeki kiralık evimize ulaşıyoruz. İki günde 13 yaşındaki bir çocuğun ruhunun kaldırmayacağı aksiyonla nasıl çarpışmış  baş etmişim tarif edemem size, hala 40 yıl geçmesine rağmen anlayamıyorum. Şimdi biraz hızlanalım, ilk gün evimize yerleşiyoruz, ikinci gün tüm aile fertlerine kardeşim ve yaşlı dedem hariç iş aramaya koyuluyoruz.  Annem Bayrampaşada bir tekstil atölyesinde, Babam çok uzak bir  yermiş İstanbul dışında  Kumburgaz’da bir çiftlikte ve bende oturduğumuz mahallede küçük bir terlik üreten atölyede işe başlıyoruz.  Şimdi diyeceksiniz ki okul işi ne oldu,  okul işi bir gün sonraya kaldı, önce iş konusu  halledildi, ertesi gün mahallemizdeki orta okula kaydım yapıldı. Bulgaristanda altıncı sınıfı bitirmişim 7 sınıfa Türkiyede devam edeceğim. İki okulum arasında 600 km mesafe olmasına rağmen, ülke farklı, dil, farklı, kültür bambaşka bir farklı, tepetaklak olmuşum da ağlayanım yok. Kader bizi kervanına katmış sürüklüyor bir yerlere ama nereye bilen yok. Öyle karışmış ki çocuk kafam, köyümde ki okulda 19 kişilik çok modern sınıflarda eğitim görürken bugün istanbulun Gaziosmanpaşa semtindeki 84 kişilik sınıfındayım. Sabah işe gidiyorum öğlenci olduğum için akşama kadar okula, bu arada akşam da ders çalışmak için zamanımız yok,  eve iş alıyoruz terliklerin ökçelerine deri kaplıyoruz, ek gelir elde etmeye çalışıyoruz. Neden böyle yoğun çalışıyoruz çünkü biz alışık değiliz kirada oturmaya, bir an önce arsa almalıyız ve kendi evimizi inşa etme telaşındayız.  Sadece çalışarak birikecek paraya bu işler olur mu olmaz elbet. Bulgaristan’dan yanımızda getirebildiğimiz ve satılabilecek durumda ne varsa  hafta sonları yakın semt pazarlarında bazen babam, bazen annemle ve bazende ben tek başıma pazarda küçük bir tezgah açarak, şahsi eşyalarımızı satmaya çalışıyoruz. Yazarken bile zorlanıyor insan, ne dertli fırtınalı günlermiş, nasıl katlanmışım, nasıl sakin kalabilmişim, düşünüyorumda hala işin içerisinden çıkamıyorum. Hiç unutamadığım o kadar çok anım varki hangi biri anlatsam. En ağırıma gidenlerden  bir tanesi neydi biliyor musunuz. Kış bitti diyerekten yatarken üzerimize örttüğümüz yüzde yün battaniyelerimiz vardı, onları bana sattırdılar, sonra uzun orta kısa dalga yayın yapan evimizin neşesi bir radyomuz vardı onu da Topkapı pazarında yine ben sattım, ama eve dönerken minibüste gözyaşlarımı içime akıttım, içim parçalandı. Neyse bu bölümde çok kalmayalım, biz yaklaşık bir yıl sonra bir miktar peşin para ve kalanı senetle olmak üzere arsamızı aldık. Nasıl mutluyuz evde bayram havası esiyor, dedem, babam, annem, ben ve kardeşim yer sofrasına oturmuşuz akşam yemeğindeyiz,  Her akşam yediklerimiz nerdeyse hiç değişmediği için belli tarhana çorbası,  turşu, soğan ekmek ve su. Yinede şikayet edemem çok şukur karnımız doymaktaydı,  güzel günlerdi özlüyor insan.  Arsa aldık sevinçliyiz dediysem de , öyle anlatılacak kadar büyük bir yer değildi arsa, toplam 148 metrekare bir yerdi, ama Türkiyede ilk sahip olduğumuz şeydi, fakat gerçekten bizim miydi değilmiydi ondan bile daha emin değildik, çünkü biz hala muhacir kağıdı ile oturuyorduk  anavatanımızda, misafirdik yani. Yarın birileri çıksa hadi gidin dese bizim dediğimiz toprakta , Bulgaristanda bıraktığımız topraklarımız gibi elimizden alınabilir el konulabilirdi. Ama olsun biz arsayı aldığımız gece çok umutlu ve mutluyduk, ilk kez o sofrada iyi ki böyle güzel sıcak yüreklerden oluşan bir ailem var, ne mutlu bize dediğim günlerdi o günler. Bazen düşünüyorum da nasıl katlanmışım nasıl sabır gösterip dayanmışım, hiç kolay değildi, ama ailemizin manevi gücü ve sevgisi ile şu an bile katlanamayacağım işlere imza atmışız, şükürler olsun. Neyse hayat devam ediyor, yaklaşık 6 ay sonraya denk gelen bir tarihte biz evimizin temelini attık ve inşaata başlamış olduk.  Kaynak yetersizliği yüzünden belki biraz ağır ilerliyordu ama her geçen gün taş üstüne taş koyuyorduk. Benim yüküm armıştı, sabahları daha erken kalkarak önce 7 km uzaktaki inşaata gider 8 adet 200 LT kapasiteleri olan inşaat suyu varillerini iki kova ile  500 metre mesafedeki bir komsunun su kuyusundan elle taşırarak dolduruyordum. Dolduruyordum derken yazmak kolay da siz bir de bana sorun, 15 yaşıma merdiven dayamışım,  yüküm belki iki belki beş katı ağır, lakin umut bizi ayakta tutmaya devam ediyor. O yıllar yani 1980 yıllar, zor yıllar Türkiye için, herşey kara borsa, enflasyon üç sıfırlı rakamlar ile anılıyor, akşam yatıyor sabah kalkıyorsun her şeyin fiyatını zamlanmış buluyorsun. Birşeyi almak için kuyruklar var saatlerce sıra bekliyorsun sana sıra gelene kadar mesela tüp kalırsa alıyorsun, kalmadıysa çaresiz boş tüp ile evine dönüyorsun. Boş tüple eve dönmek ne demek günümüzün gençeleri bilemez, o yüzden bu konular ayrıca ele alınıp yazılması gereken konular, üzerinde çok durmayayım, çünkü anlayamazsınız.  Efendim gelelim zurnanın son deliğine, evimiz artık hasırını atma aşamasında, yani evin üstünü betonla kapama aşamasına gelmiş bulunmaktayız, kalıp çakılmış, elektrik ve su ve atık gideri boruları döşenmeye başlanmış demirlerin montajı yapılıyor, ve usta sürekli babamdan çimentonun ne zaman geleceğini  soruyor. Dedim ya size o yıllar enteresan yıllar, zor yıllar, sıkıntılı yıllar diye,  ve beklenen korktuğumuz şey oluyor. Parası ödediğimiz çimento fabrikası grev kararı alıyor, bizim inşaat için sipariş ettiğimiz çimentolar kara borsaya düşüyor,  sadece bir günde birim fiyatlarına  hatırı sayılır oranda zam geliyor. Buraya kadar bir şekilde inşaatı getirmişiz fakat bu zam bizim tüm planlarımızı tepe taklak ederek bizim tüm heyecanımızı alıyor ve yerine verdiği şey üzüntü üzüntü ve yine üzüntü. Eş dostan borç isteyecek durum hiç yok zaten, o yolların hepsi denenmiş ve tüketilmiş. Çimento kara borsa olduğu için senet sepet kabul edilmiyor, tek çare var oda nakit para bulunmamsı gerekiyor. Ama nerden ve  nasıl bulunacak ? İhtiyacımız olan para da öyle çok büyük bir para değil aslında, zaten parasını ödemişiz de grevden dolayı oluşan ekstra farkını bulmamız gerekiyor. Sayılı günler hızla ilerliyor, herkes ,nerden bulunacaksa, bu parayı bulacağız endişe ve düşüncesinde, sürekli bu konuyu konuşuyor. Kolay değil öyle mal mülk sahibi olmak, önce bir feleğin çemberinden geçmeniz gerekiyor. Hiç ama hiç unutmuyorum, Cumartesi günüydü, okuldan gelmiş evimizin balkonunda akordeon sırtımda birşeyler mırıldanmaya çalışıyordum. Daha öğle saatleriydi, evde benden başka kimse yoktu, ben de babam evde olmadığından dolayı rahattım, kendi halimde eğleniyor bir şarkının notalarını bulmaya çalışıyordum. Hava yaz havası, ılık bir rüzgar,  beni  kucaklamaya çalışan fakat balkonun duvarından dolayı bir türlü başaramayan sapsarı bir güneş,  tam bir keyif havasındayım yani. Tüm koşullar çok uygun olunca, notalarda bir neşeli, sanki bir gösteride performans sergileyen sanatçıya yardım edercesine usturuplu ve disiplinli sesler çıkartarak şov yapıyor edasındalar. Önce ihtimal vermedim, lakin ikinci kez balkona girilen kapının açılış sesini duyunca dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Aman Allahım dedim babam gelmiş, ama neden erken gelmiş demek geçti içimden. Olanca gür ve öfkeli sesiyle bana bağırmaya başladı.  Sen burda ne yapıyorsun, biz çaresizlikten nelerle uğraşıyoruz sen burda keyif yapıyorsun, başka zaman bulamadında bugünü mü buldun. Bir süre sonra sanırım söylediklerini duymamaya başladım.  Galiba hissettim biliyor musunuz, kötü bir şey olacak gerçekten hissettim. Böyle içim cız etti, sanki içimden birşeyler koptu.  Tüm bu yaşananlar anlık gelişen plansız programsız olaylardı, sanırım bu yüzden travma gibi ağır geldi.  Al akordeonu, kılıfına koy, git Cumartesi pazarına ve onu sat yoksa ev yarım kalacak, evet evet, bu ses babamın sesiydi, zaten başka da bir ses olamazdı, sadece ikimiz oradaydık.  Sadece kısık bir sesle tamam diyebildim. gerisini hiç sormayın hatırlamıyorum. Hiç ihtimal vermediğim şey başıma geldi. Babam en sevdiğimi elimden alıyordu, inanılır gibi değil ama bu bir gerçekti. Fakirlik yoksulluk karşısında çaresiz, kimsesiz hissetiğiniz  oldu hiç bilmiyorum, öyle acı bir duygu ki anlatmaya kelimeler, cümleler satırlar yeterli gelmez. Evden çıkmam pazar yerine ulaşmam saniyeler değil, sanki saliseler içerisinde cereyan etti. Hani derler ya kul sıkışmadan hızır yetişmezmiş diye, gerçekten bu söz damıtılmış denenmiş bir söz . Benim huzur sesli, kırmızı renkli, siyah kayışları ve kocaman valiz çanta kılıfı olan Akardeon’um artık benim değildi, Yeni sahibi benim yaşlarımda bir kız çocuğu karşımda duruyor, mutluluktan parlayan gözleri ile sıkıca babasının elini tuttu, keyfi çok yerinde olarak hadi gidelim baba çok merak ediyorum çalabilecek miyim dedi. Babası en sevdiğimi elimden aldı kayışından tutarak sırtına astı, hafifçe bir sallandı, valiz tam olarak sırtında oturunca gülen yüzlü mutlu kızının elinden tuttu ve pazarın içerisinde kayboldu. Evin tamamlanması için gereken para biraz fazlası ile tedarik edilmiş ev tamamlanmıştı. Küçük mü yada erken yaşta  yetişkin  olmuş  bir çocuğun hayalleri, umutları, mutlulukları bıçak gibi kesilmiş belirsiz bir bahara bırakılmıştı.  Her şeye rağmen hayat devam ediyordu, bu çekilen acılar gelecek güzel keyifli günlerin bedeliydi, ve öyle de oldu. Hiçbir şey için geç değildir, çok yakında emekli olmuş fakat çocukluğunu doya doya yaşayamamış  bu çocuğun yeni bir akardeonu olacak, ve o çocuk kaldığı yerden çocukluğuna devam edecek.  Hiç kimseden hiçbirşeyden şikayet etmeden, hep şükür ederek mutlu edecek ve mutlu olacak. Mutluluk onun da hakkı.

 

Cevat ÇIRAK

02.01.2018

 

Oy Hakkı Kutsaldır

 

Sürekli gittiğim kafede ben de şahit oluyorum bazen. Siyasetten futbola kadar her konuda fikir üreten, vır vır konuşan arkadaşlar görüyorum, dinliyorum tahammül etmeye çalışıyorum. Sohbetlerine dahil oluyorum bazen, bazı fikirlerinin aslında dayanaksız ve kaynaksız olduğunu belge ve kanıtlarımla ortaya koyduğumda, süratlarının nasıl ekşidiğini nasıl da, nerde çıktı bu adam ?gibi bakışlara maruz kalıyorum. Zamanla bu arkadaşlarla aramız bozuluyor ve ilişkimiz başlamadan bitiveriyor. Hatta belli bir zaman sonra arkamdan düşmanca dedikodular duymaya başlıyorum. Kimdir bu arkadaşlar , neden böyle konuşuyorlar, nasıl bu kadar bilgiçlik taslayabiliyorlar diye küçük bir analize koyulduğumuzda ortaya çıkan sonuçlar çok şaşırtıcı olabiliyor. Evet, gerçekten aslında ne kadar sığ bir bilgiyle ahmak kestiklerine inanamıyorum. Bu arkadaşların ortak özellikleri nelerdir diye merak ediyorsununuz değil mi?
Hadi bir göz atalım;
— Sandık yüzü görmemiş insanlar olduklarını görüyorsunuz. Mesala bir partiyi hararetle savunan arkadaşın laf arasında ağızından ben hiç oy kullanmadım itirafını duyabilirisiniz. Örneğin benim müdavimi olduğum kafede abim yaşında bir arkadaş çift ülke vatandaşı olduğu halde her iki ülkede oy kullanmadığını kendi ağızından itiraf etmişti. Am nedense bu çok bilmişliklerine engel konduramıyorlar.
— Bir başka özellikleri bu çok bilen arkadaşların aslında hiç kitap okumadıklarını öğreniyorsunuz, neden okumadıklarını sorduklarında hayat tecrubelerinin onlara yeterli olduğunu savunmaktan geri kalmıyorlar. Oysa bilgi sahibi olmadan söz sahibi olunamayacağını bilmiyorlar. Okusalar daha neler öğrencekler ama gerek duymuyorlar, doğuştan filozof doğuluyor mu ? Okuduğum kadarıyla doğuştan filozof olunmuyor okumadım, duymadım.
— Diğer bir özellikleri de bu arkadaşlar hangi işlere soyunsalar başarılı olamıyorlar. Başarısızlıklarının nedenini sorduğunuzda size onlarca bahane sayabilirler, nedense kendi hatalarından yanlışlarından hiç bahsetmezler, onlar sütten çıkmış ak kaşıktırlar her zaman. Oysa aynaya baksalar ana başarısızlık nedenin ne ve kim olduğunu öğrenme şansları olacak ama bu haklarını kullanmıyorlar.
Bu arkadaşların yukarıda saydıklarımdan daha fazla ortak özellikleri olduğunu biliyorum ve yazabilirim ama sanırım bu kadarı yeterli olacaktır.
Gelelim asıl konuya, düşünmek, düşündüklerimizi konuşmak, tartışmak bunlar doğruyu gerçeği bulmak ve görmek adına gerekli ve olması gereken durumlar, lakin, hangi yöne oy kullanacağımıza karar verdiysek, oy kullanarak bunu kararımızı tescil ettirerek, geçerli kılıyoruz. Uzun tartışma ve araştırmalar sonucunda karar aşamasına gelmediysek artık karar vermek için önümüzde 1 hafta süremiz daha var, lütfen iyi değirlendirelim. Oy hakkımızı kullanmak topraklarımızın ve vatanımızın yaşamasına ve devamına ortak olmak demektir. Lütfen katılımı arttıralım , oyumuzu çöpe atmayalım, ülkemizin geleceği için oyumu kullanalım, değerli kılalım, vatanımızı ve millerimizi yüceltelim. Topraklarımıza sahip çıkalım başka vatanımız yok . Oy hakkı bu yüzden kutsaldır, sorumlu davranalım örnek olalım.

Saygılarımla

Cevat ÇIRAK
Pazar 09.04.2017

Yaya Geçidinden Geçerken Aklıma Düşüneler

Yaya Geçidinden Geçerken Aklıma Düşüneler

Bayramın ikinci gününden itibaren beş gün süreyle yurt dışına çıktım.

dün gece de tekrar yurda döndüm.

Kaç gündür aklıma hep yaya geçitlerinden geçerken düşündüklerim geliyor nedense.

Neden bu kadar düşündüm, bilinç altım neden bu konuyu unutmadı diye düşünür oldum.

Yurt dışı deyince yanlış anlamayın sakın, avrupanın göbeğine değil, sadece bir sınır kapısı ile ayrılan Bulgaristana gittim.

Fakat insan sormadan edemiyor. Bir sınır bu kadar mı fark ettirir yaşam biçimini ve kültür alışkanlıklarını.

Neden bu kadar derin farklar var onlarla aramızda.

Bakın şimdi.

En çok aklımda kalan trafik kurallarına uyum ve disiplin oldu nedense.

Mesela orda yaya geçidine yaklaşıyorsun, ayağını kaldırdığın an motorlu araç trafiği duruyor. Araçlar sen yaya geçidine basmadan daha yavaşlıyor, ve duruyorlar.

İster istemez Türkiyeden gelmiş bir turist olarak hayret ediyorsun tabiği.

Ben Türkiyeden kalma alışkanlıkla, kazaya neden olmamak için hızlı adımlarla yolun karşısına geçmeye çalışıyorum.

Orada ki yerli halk ise sana garip ifadelerle bakmaya başlıyor. Şaşırıyorlar!

Onlar yaya geçidinden normal adımlarla, hiç acele etmeden ve gayet güvenli bir şekilde geçerlerken ben neden bu kadar geriliyorum ki acaba?

Hatta ben bir kaç kez şöyle bir ahmaklık ettim galiba, bana yol vermek için durmaya hazırlanan araçlara el ederek geçin dedim, yol vermeye çalıştım.

Araç sürücüleri bana gülümseyerek teşekkür ettiler, el salladılar diye sevinirken, yanımdaki arkadaşım bana bakarak sırıtıyordu.

Bozulduğumu belli ederek neden gülüyorsun diye sordum.

Senin buralı olmadığını anladılar, ona gülüyorlar, bende sana gülüyorum, kusura bakma dedi.

Neden dedim?

Cevabı çok basit dedi. Sadece yaya geçitlerinde değil, hayatın her adımında önce insan dedi.

Benim hemen aklıma ‘’ Millet devlet için vardır’’ sözü geldi.

E bize böyle öğretmişlerdi, devleti yaşatmak için millet fedakarlık eder.

Gerçi insanı yaşat ki devlet yaşasın diye bir sözümüz daha var ama, sanırım o sadece kitaplarda ve sözde belkide çok gerilerde kaldı!

Şimdi hayal edelim. İstanbuldasınız. Her hangi bir yerde, yolun karşısına geçeceksiniz. Yolda trafik ışığı yok, ama yaya geçidi var. Geldiniz yaya geçidinin başına, sağa sola bakmadan yola büyük bir güvenle adımınızı attınız. Sizce ne olur, neler yaşarsınız? İnanılır gibi değil öyle değil mi?

Yaya geçidinden geçen araçlar ya sizi ezip geçecek ya da siz önünüz ve arkanızdan geçen araçlara yol vereceksiniz. Sadece bu kadarla kalsa iyi, birde koştura koştura geçmek zorundasınız, aksi taktirde yollarına çıktığın araçaların kornaları içinizi ürpertir. Siz yinede bütün bu stresli durumu satın alarak yolun karşısına geçtiğinize dua edersiniz.

Oysa Avrupalı yayalar hiç stres olmadan geçer yaya geçidinden, hiç acele etmezler, vu motorlu araçlar da onları sabırla beklerken, ne bir korna sesi, ne bir tacizle rahatsız etmez.

İşte bu stresli durumlar zamanla bizim ruh halimizi zedelerken, hayatımızı da keyifle yaşamamıza engel oluyor. Hayat kalitemiz düşüyor. Hayat kalitemiz düşünce hayallerimiz ve ümitlerimizde bir bir önce azalıyor, sonra sönüp uçup yok olup gidiyor…

Sadece trafik kurallarının sağlıklı uygulanması ile sınırlı değil elbet bu durum.

Hayatın tüm süreçlerinde bizim insanımız genellikle bir koşturmaca ve kovalamaca ile hayata tutunmaya çalışırken, gerçek anlamda medeniyette yaşayan insanlar, huzurlu ve sakin bir hayat yaşarlar. Dolayısı ile hayatının her saniyesini mutlu mesut ve lezzetle yudumlarlar.

Bir şey daha var. Bu kadar olumsuzluğa rağmen, bu gözlemimimden kendime nasıl ders çıkratırım diyorum.

Cevap uzak değil.

İyi ki geldik diyorum,

Trafik tabelalarını ve kurallarını İstanbulda kullanmaya unutmuşuz diyorum. İyi oldu da yeniden kullanmak zorunda kaldık hatırladık kurallar insanlanların konforu mutluluğu için varmış diyorum.

Sonra da kendime şu soruyu soruyorum.

Biz ülke olarak, acaba, kaç yıl sonra trafik kurallarının uygulandığı böyle medeni bir kültüre kavuşacağız diyorum?!

Kendimce bir cevap mırıldanıyorum.

Önce en az 20 yıl diyorum, sonra hayır hayır 20 yıla yetişmez bu iş, en az 50 yıl sonra belki diyorum.

Size de sorayım.

Sizce kaç yıl gerekiyor?

Cevat Çırak

12.06.2019

Reklamlar

Eller çok olunca yük hafifleşir

İnsan hayatı olumlu olumsuz anılar ve maceralarla doludur.

İnsan bu zorlu yolda ilerlerken, ne destanlar ne badireler atlatarak ilerler yol alır.

Çarşı Mağazalarının yıldızlaştığı yıllarda herkes başarıyı alkışlarken, biz perdenin arkasındaki kahramanlar eserimizle gurur duyduk, mutlu olduk ve daha çok kenetlendik. Fakat hiçbir zaman ben demedik, hep biz dedik, bir ilk olduk, birlik olduk, kenetlendik. Yıllar geçti yollarımız ayrılmış olsa da ekip ruhunu koruyarak yolumuza devam ediyoruz. Şükürler olsun. Bugün yoluna Boyner adıyla başarılarına devam eden bu efsane markanın kurucu kahramanlarına yakışanı yaptık. Ne mutlu bizlere.

Bizler eserimizi yaratırken çok çalıştık ve elbette biraz yıprandık ve yorulduk, fakat hep mutu olmasını ve kardeşçe hayatımıza devam ettik.

Her departman üzerine düşeni canla başla yerine getirmeye çalışıyordu. Bu başarılı departmanları içerisinde merkez depomuzun rölü yadsınamaz büyüklükte takdir görüyor ve alkışlanıyordu. O efsane depo ekibinin kuruluş döneminde başında Feridun Esen vardı. Bilirsiniz Feridunu, yerinde duramaz, her yere yetimeye çalışır, durmadan usanmadan koşulsuz müşteri hizmeti verebilmek canla başla çalışırdı.

Başarımız, kapıdaki güvenlikten, temizlik görevlisinden başlayarak en üst makamlara kadar ortak mücadelemizin eseriydi, ne mutlu bizlere.

Biraz zihinlerimizi zorlarsak Feridun Esenle hepimizin iyi kötü bir anısı serüveni gelecektir aklınıza. İşte o Feridun Esen biliyorsunuz amansız bir hastalıkla mücadele etmektedir. Tedavi süreci zorlu bir süreç olmakla birlikte maddi olarak da pahalı bir süreçtir. Hastalık dolayısı ile çalışma imkanı da ortadan kalkan arkadaşımızın desteğe ihtiyacı vardır. Bir İngiliz atasözü ”Eller çok olunca yük hafifleşir” der. Biz Çarşı emekçileri aynı zamanda yürek işçisi gönül elçileriyiz. Yardımlaşma ve dayanışma bir toplumun gelişmesi için güzel vesiledir. Hepimiz Feridun Eseni seviyoruz. Sevmek fiilinden sonra gelen dünyanın en güzel fiili yardım etmektir. Bir Hint atasözü ”Kardeşinin salını karşıya geçirmeye yardım et göreceksin ki sen de karşıdasın. ” demekte bizi vazifeye davet etmektedir.

Hadi el ele verelim Feridun kardeşimizin salını karşıya geçirelim.

Bu davetin onbir ayın sultanı ramazan ayına denk gelmeside bence bir tesadüf değildir. Fitre ve zekat dönemidir, bu bize bir işarettir. Herkesin yardımlaştığı yerde işler yarım kalmaz. Bize yarım iş bırakmaz yakışmaz. Hadi gelin el verelim Feridun kardeşimizin işini imkanlarımız dahilinde tamamlayalım.

Uzatmadan yazıyı manidar bitirelim.

İyilik etmek fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın. Kur’an-ı Kerim

Sağlıklı keyifli günler dilerim.

Cevat ÇIRAK

07.05.2019

Not: En kısa süre içerisinde bir bankaya hesap açılacak ve sizlerle İBAN Numarası paylaşılacaktır.

Seni tanımadan önce Ben

Seni tanımadan önce

Ben,

Kalbimle düşünemezdim

Seni tanımadan önce

Ben,

Hissetiklerimi yazıya

dökemezdim.

Seni tanımadan önce

Bahçemize çıkıp

Çiçeklere su veremezdim

Seni tanımadan önce

Yok yere,

İki kere iki dört edemezdim

Seni tanımadan öce

Sokağa çıktığımda

Yanımdan geçenlere

Selam veremez,

bir merhaba diyemezdim.

Seni tanımadan önce

Mavi denizlerde uçan

Kkelebeklerin

Sadece bir gün ömrü olduğunu

Bilemezdim.

Seni tanımadan öce

Karanlıkta korkumdan

ıslık çalamazdım.

Seni tanımadan önce

Sevdiğimi Kaybetmenin

Ne demek olduğunu bilemezdim.

Seni tanımadan önce

Ayrılık acısı nedir bilemezdim.

Seni tanımadan önce

Çok sevdim, mutlu yaşadım

diyemezdim.

Seni tanımadan önce

Şiir şair nedir bilemezdim.

Seni tanımadan önce

Ben,

Yürekte acırmış

Geç de olsa

Öğrendim

Diyemezdim.

Seni Tanıdım

Kendimi buldum

Seni tanıdım

Hayata tutundum

Senden gizleyemezdim.

Cevat Çırak.

01.06.2109

Feridun Babaya

Feridun Babaya,

Çarşı Mağazalarının efsane depocusuna

Bir kitapta okumuştum, çok iyi hatırlıyorum, şöyle yazıyordu;

”Hatırlamak Kalbin Düşünmesidir Bırak kalbin düşünsün. Hatırla ” diyordu.

Bize kalbimizle düşünme fırsatı verdin, düşündürdün, insan olduğumuzu hatırlattın. Ne muhteşem enerjin ve sevgi gücün varmış be Feridun usta! Bizi tekrar birleştirdin. Değerlerimizi hatırlattın, hatırlandık, hatırladık. İçimizde közlenmek üzere olan insan olmak onurunu haysiyetini alevlendirdin, çoşturdun, yücelttin. İyi ki varsın, iyi ki bizimlesin, iyi ki seni tanımışız.

Biz Çarşının çınarları olmak için çıkmamıştık yola, lakin yıllar yıllar sonra büyük bir çınarın gölgesinde bir araya gelmeyi başardık. Artık ne rüzgar ne fırtına ne güneş bozamaz efsane birlikteliğimizi. Artık hepimiz birimiz için varız. Eller çok olunca yük hafifler derler. Bundan sonra hiç bir ağır yükün altında ezilmek yok. Geleceğe ümitle bakmak var. Hayata dört elle sarılmak var. Çoşku var neşe var ,hüzünleri geride bıraktık.

Biz sayende tekrar kenetlendik, ömür boyu sürecek ölümsüz muhteşem bir şarkıya dönüştük.

Çarşının Çınarları ekibi olarak sana sağlıklı şeker tadında bayramlar diliyoruz.

Koşulsuz kardeşlik ve mutluluklar diliyoruz.

Çarşının Çınarları Grubu Adına

Cevat ÇIRAK

MECİ

Meci

Bu sabah, güneşin doğuşunu görerek uyanmak isterken, farklı sesler duyarak uyanmak zorunda kaldım. Sesler hemen evimizin arkasındaki sayvant’tan* geliyordu. Önce diğer odalardan bir ses duyarak rahatlamak, korkumu yenmek için destek bekledim ama nafile, hiç ses duyamadım. Korkum biraz daha yükselmeye başlamıştı. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Hemen ıslık çalarak kendimi teselli etmeye çalıştım ama nafile, hiç fayda etmedi,  susarak zaman kazandım. Kalktım hemen giyindim ve kendimi dışarıya attım. Hava karanlıkla gündüz arasındaydı, görebiliyor ama net olarak seçemiyordum. Ayakkabılarımı ayağıma geçirmeden ökçelerine basarak hızla arka tarafa seslerin yanına doğru koşmaya başladım. Norma koşullarda  sesin geldiği tarafa koşulmaz ama, ailem evde olmadığına göre kesin sayvant altında bir şeyler yapıyorlardır diye düşündüm. Bir an önce onların yanına sığınarak korkumadan kurtulmak rahatlamak istiyordum. Annemin ve babamın konuşmalarını duyunca korkumdan eser kalmamıştı.

Sayvant altında hummalı bir çalışma ile karşılaştım. dokuma tezgahı kurulmuştu. Dört kalın ağacın dikey ve yatay birleşiminden kare şeklinde duvara yaslanmış bir dörtgen tezgah kurulmuştu. Annem kınnapları** tefe denen delikli tahtadan geçiriyor uçları babama bağlamak için uzatıyordu. Babam kınnaplarını iki ucunu düğüm atarak birleştiriyordu.

Kalktın mı  çocuğum diye  seslendi babam.

Korktumda kalktım diyecektim ama diyemedim.

Sadece kalktım demekle yetindim.

Babam konuşmaya devam etti.

Sen bugün buralarda ol, annene yardım edersin talimatını ve yapılacakları sıraladı.

Bir sürü şey söyledi. Ben sadece dinledim, ama hiç bir şey anlamadım. Daha önce hiç görmediğim bilmediğim duymadığım bir şey yapılıyordu. Sorun değildi, babam işini bitirince nasıl olsa gidecekti. Her zamanki gibi sonra  annem bana her şeyi tekrar anlatacak izah edecekti.

Nihayet babam gidince, annem benim yüzüme baktı, gülümsedi,  anlamadın değil mi? uşağım diye sevecen bir tavırla, ve yanağımı  okşayarak olup biteni anlatmaya başladı.

Bugün bizde meci*** var dedi.

Duraksadım, düşündüm ama hiç bir şey anlamadım. Öğrenmek için deli gibi can atıyordum,  hemen soruları sıralamaya başladım. 

Ne mecisi anne, o ne demek?

Annem sorularımı cevaplamaya başlamıştı bile.

Hasır mecisi var bugün bizde dedi

Soyulmuş mısır kabuklarından, hasır öreceğiz dedi.

Kınnapların neden tefeden tek tek geçirilerek  dizildiğini şimdi anlamaya başlamıştım.

Kilim halı dokunması gibi bir çalışma yapılacaktı.

Fakat ortaya çıkacak ürünün adı, halı, kilim değil de hazır olacaktı.

Hasırı ne yapacağız sorusuna gerek duymadım. Bizim sundurmanın içinde yerde serili olan hasır epey bi eskimiş, ve yenilenmesi gerekiyordu.

Annem ramazan bayramına yakın bu eski hasırı yenilemek istiyordu. Durumu şimdi daha iyi kavramıştım.

Peki dedim, ben ne yapacağım, nasıl yardımcı olacağım sizlere.

Annem başladı yine tane tane izah etmeye;

-Komşu kadınlarımız gelecek

-İçlerindeki en tecrübelisi Küçük Mehmet kaası (karısı) Lebbe ablan  baş çıkarıcı olarak sıra başı olacak dedi. Sonra tezgahın başında sıralanmış diğer  komşu kadınlar ikiye üçe ayrılmış mısır kabuklarını uçlarından birleştirerek kıvıracak ve hasırı örmeye başlayacaklar. Böylece hasır bir uçtan bir uca oluşmaya başlayacak diye devam etti. Hasırın diğer ucuna gelince de her sıra sonundaki baş kapatıcı komşu kadın tarafından kapatılarak sonunda hasır ortaya çıkacaktı.

Sen dedi, şu leğenlerdeki ıslatılmış mısır kabuklarını bize meciye gelen, hasırı ören (dokuyan) komşu kadınlara bittikçe taşıyacak, takviye yapacaksın, onlara yardım edeceksin dedi.

Annem bana izahat vermeye devam ederken komşu kadınlar yavaş yavaş gelmeye başlamıştı bile.

Krıçmayı****  tutan (işleten) Rafi kaası Fatme abla gelir gelmez bizim annemle olan konuşmamız yarım kaldı.

Maa Rayme diye atıldı Fatma abla.

Başka kim gelecek?

Hemen başlayalım da bitirelim

Bütün mahalleli kadınları çağırdın mı?

Ancak bitecek, çok büyük bir hasır olacak.

Fatma abla soruları anneme soruyor fakat kendisi cevaplıyordu.

Annem sadece kafası ile onaylıyordu.

Bu arada, Niyazi kaası Ayşe, Baki Kaası Zele (Zeliha) de kapıdan içeri girmiş tezgahın başına kurulmuşlardı bile.

Herkes işe başlamak için baş çıkarıcı Lebbe ablayı bekiyordu.

Ve nihayet oda geldi,

Lebbe abla tezgahın kamalarına göz ucuyla baktı, sonra kontrol ettiniz mi kamalar yerine sağlam oturtulmuş mu başlıyoruz dedi.

Kontroller tamamdı.

Annemle birlikte 5 kadın bismillah deyip başladılar hasırı dokumaya.

Onlar çalışırken diğer komşu kadınlarda kapıdan girmeye devam ediyordu. İki hasır dokuyacak kadar komşu kadını ve yetişkin kızları bize gelmeye devam ediyordu.

Kendi aralarındaki iş akışı dakik saat gibi çıt çıt işliyordu.

Aynı zamandan sohbet koyulaşmış, espiriler, fıkralar, gülüşmeler, kahkahalar sayvant altını panayır yeri havasına sokmuştu.

Sayvant altında söylenen türküler sokakta yankılanmaya başlamıştı. Neşeli ortamı duyan  diğer komşu kadınlar da evimizin porta’sından girerek bizim eve geliyordu.

Hasır Meci’si korosu türküleri bir başka güzeldi.

        Alçak duvar el vermez

        Benim yarim nee gelmez 

       Nee Gelmez diye sorarsan 

      Uçeniktir (öğrencidir) gelemez,

      (Askerdir el değmez )

Türküler maniler derken, hasır şekil almaya başlamıştı. Saat yerinde durur mu? Durmaz elbet! öğlen olmuştu. Kadınlar bir saat belirlemişlerdi. Herkes aynı saatte kalkacak ara verilecekti. Herkes evine gidecek,  kendi havyanlarının yemini ve suyunu verecek, sonra tekrar geri döneceklerdi. Döndüklerinde  hep birlikte yemekler yenecek, ve sonra tekrar  hasır kaldığı yerden dokunmaya devam edilecekti.

Kadınlar tezgahın başından kalkıp evlerine hayvanlara bakmaya gidince bizde annemle kendi hayvanlarımızın yanına gittik. Annem ineklerin yemini suyunu harılarken, bende buzağının süt biberon kabı ile karnını doyurmuştum. Koyunların ve keçilerin yemek işi kolaydı, tarladan biçilmiş yoncalardan yemliklerini doldurduk ve işimizi bitirmiştik.

Komşu kadınlar gelene kadar sofrayı kurduk, önceden hazır olan börek ve yemekleri sofraya dizdik. Yağlı ekmekten üstü kaymaklı dızmana yapmıştı annem, mis gibi koku karnımın aç olduğunu hatırlatmıştı bana. Yağlı ekmek nasıl yapılır bilir misiniz?  Una soda katılır, 2 yumurta ve uynukla karılır, hamur haline getirilir. Hamur tepsiye konduktan sonra da üzerine kaymak konur ve köy fırınına atılır. Tepsi fırından çıkarken ilk gördüğünüz şey böreğin üstüdündeki kabarmış ve kızarmış  üstüdür. Size bu anı anlatamam, yaşanması gerekn bir an. O sıcak buharı tüten, mis kokan dızmana tepsisinden elinle bir dilim alırsın sonra bir de ağda (pekmez) varsa bandırırsın, oy oy yemeye doymazsız. Bayıla bayıla yersin, bir türlü doymak bilmez sofradan kalkamazsın. Doyunca bir uyku bastırır, sığınacak bir kuytu minder ararsın. Ama köyde yaşıyorsan öyle kaytaramazsın, köyde hiç iş bitmez. Daha  da kötü bir gerçek var, bekleyen işleri senin adına yapacak kimse yoktur.

Ben  hayallere dalmışken, evimizin dış kapısı açıldı.

İşini bitiren komşu kadınlarımız evlerinden döner dönmez sofraya oturdular, sohbetler eşliğinde hep birlikte yemek yediler, karınlarını doyurdular. 

 Komşu kadınlar Anneme sofrayı kaldırmaları için yardım ettiler. Ben de eksilen mısır yapraklarını takviye ettim. Nihayet hasır kaldığı yerden dokunmaya başlanmıştı.

Bir kısa süreli sohbet arasından sonra, hava tekrar şenlenmeye başlamıştı.

Meci korusundan türküler yankılanmaya başlamıştı.

        Uzun olur gemilerin direği 

        Yanık olur Sevgililerin yüreği…

Neşeli sıcak ortamlarda zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu. 

Akşam üzeri hasırın üçte biri tamamlanmıştı. Sohbet ilerlemiş konu gençlere kadar gelmişti.

Ben biten yaprakları leğenlerden kucaklıyor tezgahın başındaki tepsilere koyuyordum. Bir yandan da çocuk yaşıma rağmen meciye gelen bayanların kızlarla ilgili sohbetini dinlemeye, anlamaya çalışıyordum.

Haftaya bizim mahallede yine meci olacakmış. Lakin bu meci kız mecisi olacakmış. Sadece bekar kızların katıldığı meciler de yapılıyormuş. Genç kızlar geliyormuş, onbeş- onsekiz yaş arası kızların bir araya geldiği meciler daha bir renkli olurmuş. Genç kızların mecileri odada yapılırmış. Kızlar odada hasır dokurken köyün genç delikanlıları yavuklularını görmeye gelirmiş. Odanın küçük penceresinden sevdiklerini görmeye çalışırlar, bir şekilde yüzlerini görmeye ve  oda penceresinden sohbet etmeye uğraş verirlermiş. Erkeklerin odaya girmeleri yasakmış, ama bazı delikanlılar gözleri karartırlar, yasakları deler yavuklusunu daha yakından görmek için odaya  girerlermiş. İşte o zaman olanlar olur, kıyamet kopar, ortalık karışırmış.

Henüz yavuklusu olmayan genç kızlar, en güzel don anterilerini giyer, meciye öyle gelirlermiş. Köyün gönlünü henüz kaptırmamış  gençleri de kızların bulunduğu meci odasının altına gelerek kendi kısmetlerini arar bulmaya çalışırlarmış. O günler ne güzel günlermiş, insan özlüyor.

Bu güzel anılara yelken açmışken hasır ne durumda onu unuttuk, dönüp bir bakalım mı? Ne dersiniz?

 Hasır mecisi ciddiyetle devam ederken ikindi vakti işe ara verildi, çaylar kahveler içilirken, suda haşlanmış ve külle dinlendirilmiş, taze mısır ikram edildi. Daha sonra ortak bir kararla mola verildi. Daha sonra tekrar kadınlar hayvanlarını doyurmak için evlerine gitti. Yaklaşık bir saat sonra tekrar hazır tezgahının başına geçerek geç saatlere kadar çalışıldı. Yoğun uğraşlardan sonra mecinin üçüncü gününde kocaman bir hazır tamamlanmış oldu. Hasır tezgahtan uçları kesilip bağlandıktan sonra çıkartıldı. Güneşe kurumaya bırakıldı. 

Köy halleri işte,  yardımlaşma dayanışma olmasa işler bu kadar süratle bitirilemezdi. 

İyi ki yardımlaşma ve dayanışma varmış diyor insan. 

Bizim oralardaki köylerde İmece (meci)  çok yaygındır. Sadece hazır dokumak için meci yapılmaz. Tarla belleme, mısır soyma, patates çıkarma, çayır biçme, yufka pişirme, ev yapma işleri vb. mecisiz olmaz, olsa bile tadı tuzu olmazdı.

Günümüzde böyle dayanışma süreçleri yaşanan köy kaldı mı derseniz? Hiç sanmıyorum. Modern dünya, iş makinaları, ve köylü halkın şehirlere göç etme telaşı neticesinde meci günleri uygulaması artık bitmiştir.

Bu anımı neden mi yazmaya karar verdim.

Bir zamanlar köylerimizde biz böyle yaşardık.  Karşılık beklemeden  yardımlaşma ve dayanışma ile işlerimizi çözer, hep birlikte mutlu mesut geçinir giderdik.

Sanayi öncesi küçük yerleşim birimlerinde (komün’lerde ****) görülen bu gelenek ve göreneklerimizin, kısacası kültürümüzün unutulmaması için kağıda dökerek bir köşede dursun istedim. Belli mi olur! Belki birileri çıkar  eski güzel günleri yada etmek ister. Kültür bu, döner dolaşır yine bizi bulur.

Cevat ÇIRAK 

28.05.2019

sayvant

1.Ağıl, mandıra. 2.Üstü kapalı, yanları açık yer. 3.Samanlık, ot ve saman konulan üstü kapalı yer. 4.Evlerin dışında üstü örtülü, yanları açık genişçe saçakaltı, teras. 5.Üstü tahta ile örtülmüş yayla evi.

**kınnap

Kaba şeyler dikmeye, bağlamaya yarayan ince sicim veya kalın iplik:

***meci

1. İmece. 2. Parasız iş gören yardımcı.

mece (meci) köyde çok yaygındır. Tarla belleme, mısır soyma, patates çıkarma çayır biçme mecisiz olmaz. olsa bile tadı olmaz.

**** Krıçma

Köy Meyhanesi (Bulgarca) 

****Kömün

belli bir toprak parçası üzerinde toplu bir halde ve geniş anlamda anlaşılmak kaydıyla komşuca ilişkiler (hemşehrilik anlayışı) içinde yaşayan insanlardan oluşan, doğal yerleşme birimi niteliğindeki topluluklardır.

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Sizin Hiç Çocukluğunuzu Elinizden Aldılar mı?

Ben çocuktum , yıllar öncesiydi ,

En mutlu olduğum yıllarımdı yani…

İçinden dere geçen bir köyde

İki yanı orman iki yanı göl olan bir cennette

Kuş sesleri içerisinde

Mutlu mesut yaşarken

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Köyümüzdeki derede,

arkadaşlarımla ben

mandaların kuyruklarına tutunmuş yüzerken

Kurbağa yarışı yapar,

günümüzü gün ederken

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mektep avlusu içinde limonatasına top oynardık

kimin yendiği, kimin yenildiği belirsizdi

Maç biter hep beraber gider limonatalarımızı içerdik.

Hesabı kimin ödeyeceği önemsizdi,

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mektepte,

ana dilimizde konuşamazdık,

yasaktı

Biz yasak nedir bilir! dinlemezdik

doğuştan en iyi bildiğimiz dilimizi konuşurduk,

Ana dilimizi yani

Türkçeyi türkçe konuşurduk,

Çünkü biz Türkoğlu Türk

Evlad-ı Fatihanlardık

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden.

Çok gördüler,

Küçük gördüler, zorladılar,

bizi anlamadılar,

tuttular cennet köyümüzden ayırdılar,

bizi ana vatana yolladılar

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden.

Top oynardık bizim mahallenin merasında

top dereye kaçınca bizde topun peşinden

dereye dalardık.

Bir yanımızda kazlar yüzerdi

Diğer yanımızda korkudan çığlık atan ördekler

Nerde kaldı o mutlu günler,

tekrar ne zaman gelecekler?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Mahalle bokluğunda (çöplüğünde)

İki takım kurar muharebecik oynardık

Hayvanlardan arta kalan yaş mısır saplarını silah yapardık

Saatlerce savaşır bir dakikada barış ilan ederdik.

Sonra gider,

En yakınımızın evinde cicili papa ziyafeti çekerdik

Bir dilim ekmek üzerine biraz yağ, kırmızı toz biber, biraz tuz,

Şimdi sorsam cicili papa nedir desem? bilen çıkar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Çelik çomak oynardık

Her yanımız çürür morarırdı ,

ama kimseden çıt çıkmazdı,

Kavga bilmezdik ,

haset barındırmazdık aramızda

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sahi sizin hiç çocukluğunuzu elinizden aldılar mı?

En mutlu yaşlarınızda içten gülücüğünüzü yarım bıraktılar mı?

Kan kardeşinizden, mahalle arkadaşlarınızdan ayırdılar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sizin hiç,

keçinizi, kuzunuzu, çok süt veren alaca ineğinizi

zorla sattırdılar mı?

En sevdiğiniz cefakar eşeğinizden,

sadık dost köpeğinizden ayırdılar mı?

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Sahi,

Sizin hiç çocukluğunuzu elinizden aldılar mı?

Benim çocukluğumu aldılar,

hatta bir kısmını yarım bıraktılar

bir kısmını da çaldılar.

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Yıllar geçmiş olsa da üzerinden,

sevdikleri mutlulukları elinden alınan

kalbi kırılan çocuklar

işte bu yüzden,

hiçbir zaman,

unutmaz

ve asla affetmezler.

Tuttular ayırdılar beni köyümden ve sevdiklerimden

Çocukluğumu aldılar elimden

Cevat ÇIRAK

01.05.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

View at Medium.com

Brigada

Evden çıktığımdan bu yana durmadan koşuyorum. Kalbimin atışlarını duymaya başladığımda anladım yorulduğumu. Bizim evden horemak (meyhane) önüne kadar adeta koşmamış kopmuşum. Köyümüzü boydan boya ortadan ikiye bölen Beli Lom deresinin üzerine taştan yapılmış köprünün üstüne geldiğimde, fark ettim koştuğum uzun mesafeyi. Biraz soluklanmak için köprünün kollarına teslim ettim kendimi. Kalbim göğüsümden çıkmak üzereydi. Beli lom deresi gür bir şekilde taşıdığı sularını aşağıki yazovire (göle) yolcu ediyordu. Su ahenkle dans ediyordu. Suyun melodik sesini duyunca huzur kapladı içimi. Biraz daha sakinledim. Oysa evden nasıl panikle çıkmış durmadan koşmuştum. Geç kalırım diye koştum aslında. Köyümüzün merkezinde, horemak’la yan yana olan magazine (bakkal dükkanı) yetişmeliydim. Köprünün üstüne saatime baktığımda daha yarım saat vardı kapanmasına. magazine yetişmem gerekiyordu. Tamam dedim yetiştin sakin ol.

Magazine girdiğimde satıcı neden geldiğimi anlaşmıştı sanki.

Gülümseyerek hangisinden vereyim diye sordu.

İki çeşit var biri soslu biri sade.

Ben hemen karşılık verdim, ikisinden de birer tane olsun dedim.

Bu balık konserveleri çok iyi katık dedi. Kırda karın doyurmak için çok isle (iyi) bunlar, hiç uğraşmıyorsun, açıp yemeye başlıyorsun, hazır yemek dedi. Ben evet onaylıyorum anlamında sadece kafamı öne sallayarak onay verdim. Başka dedi? Arkadaşların limonata aldı, peynir aldı, birazda helva alan oldu dedi. Tamam bana da ver aynılarından, kıra boş gitmek olmaz dedim. İçimden kırda aç kalmak, ele bakmak olmaz, biraz fazla alayım da belki alamayan olur beraber yeriz dedim. Birlikte yenen yemekler, nasıl bereketli olur bilirisiniz. Allah korusun, ya oralarda acıkır aç kalırsak ne yaparız diye iç geçirdim çocuk aklımla. Nasıl olsa param var, ne istersen alabilirdim , öyle yaptım, istediğimi aldım. Gülümseyerek maganizere (satıcıya) elimdeki parayı uzattım. Maganizer para üstünü uzatırken, bir kaç tane de morena (çikolatalı gofret) alsaydın, yemekten sonra isle gider, desert olur dedi. Avucumda duran para üstünden alması için elimi biraz öne uzattım, tamam dedim, öyle olsun haklısın. Şimdi biraz rahatladım. alışveriş tamamlanmıştı. Magazinden çıkarken teşekkür ettim satıcıya. Oda beni nazik bir şekilde uğurladı. İstersen bekle , beraber çıkalım, bende kapatıyorum diye seslendi. Çok yoğun bir gün geçirdik bugün dedi. Neden diye sormak ihtiyacında değildim,ama maganizer devam etti, brigada olduğu zaman öğrenciler geliyor, onu bunu çok alıyorlar, iyi iş oluyor, bereket versin dedi. Sonra beraber koyulduk yola. Nerdeyse eve kadar bir daha hiç konuşmadan yürüdük.

Tarif edilmez heyecan içerisindeydim. İlk kez brigadaya katılacaktım. Biliyordum bu gece heyecandan uyuyamayacaktım. Eve gelir gelmez annemin de yardımıyla çantamı hazırladım. Bir büyük şişe de su koydum ranitsama (sırt çantası), hazırdım artık. Yatağımda yattığımda uyumadan önce yarını biraz hayal etmeye çalıştım, güzel şeyler hayal ettim hep, çok derinlere dalmışım, derin bir uykuya dalmış, uyumuşum.

Sabah erkenden kalkmıştım,

Annem, nereye gideceksiniz ? Sorusuyla atıldı evimizin mutfağından.

Malina ( ahu dudu ) toplamaya dedim, bize öyle söyledi muallim, çok heyecanlıyım bakalım nasıl olacak diye devam ettim. Heyecandan ne diyeceğimi bilmiyor, sevinçten uçuyordum.

Nasıl oluyor anlamıyordum, ama annem her zaman benim halimden anlardı.

Çok kolay dedi, hiç korkulacak bir şey yok, çok keyifli olur malina toplamak. Ama dikenlerine dikkat et, ellerin kolların yara bere olacak, sonra teselli etmeye çalıştı, sıkıntı yok eve gelince krem süreriz, çok acımaz dedi.

Bu anneler olmasa biz ne yapardık? Nasıl olurdu hayatla mücadelemiz? İyi ki varlar dedim içimden. Hele benim annem dedim, ne cefakar, ne gayretli bir anne, her şeyi kardeşimle benim adıma düşünüyor dedim. Sonra biraz daha düşündüm ve son kararımı verdim. Dünyadaki annelerin hepsi böyledir dedim. Kim yavrusuna kıyabiliri ki? Her ilk adım bir anne desteği ile başlıyor, anneler bu yüzden çok kıymetli. Allah anneleri başımızdan eksik etmesin. Amin.

Annem çok güzel bir gün olacak senin için, unutulmaz bir gün olacak, bir o kadar da keyifli saatler geçireceksin dedi.

Kızlı-Erkekli cıvıl cıvıl, şen şakrak bir gün sizi bekliyor , çok beğenecek memnun eve döneceksiniz diyerek benim evimden uğurladı.

Ranitsamı (sırt çantamı) yüklendim doğru okula gittim. Hepimiz aynı durumdayız galiba, herkes hiç uyumadan sabaha çıkmış gibiydi, gözlerimiz şiş, keyiflerimiz mızmız, ruh halimiz karışık vaziyetindeydi.

Öğretmenlerimiz de gruba katılınca koyulduk yola. İstikamet Yeni Mahalle yolu üzerindeki malina bahçesi. Okul bahçesinden malina bahçesine seyahatimiz yürüyerek yirmi bilemedin yarım saat sürdü.

Bizden önce gelen köy kooperatifimizin kadın işçileri çoktan işe başlamıştı. Malina dolu tahta kasalar birer birer sıraların dışındaki açık bir alana kat kat dizilmekteydi. Güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıştı. Serin sabah havası ısınmaya, içimizi dışımızı ısıtmaya hazırlanmaktaydı. Muallimlerimiz ve kooperatif brigadiri (yöneticisi) her sıraya iki öğrenci olacak şekilde paylaşımlar yaptı. Ellerimize birer adet tahta kasa tutuşturuldu ve kısa bir iş tanımı yapıldıktan sonra görev başlamış oldu. Boyumuz kadar malinalar içerisinde bir o dalda bir bu dalda kızarmış olgunlaşmış malinaları avuçlarımıza topluyor, ezmeden sıkmadan özenle kasaları dolduruyorduk. Alıştıkça toplama hızımız artıyor, bu arada sohbetlerimiz de şenleniyordu. Önce sıralardaki emekçi işçi kadınların yanık sesli olanları şarkıları türküleri yüksek sesle okuyor, melodiler tarla içinde yankılanıyordu. Rodopların bülbülü Kadriye Latifova türküleri çok söyleniyordu. Sarı gülüm var benim, ela gözlerine kurban olduğum ( ), ve bir çok bilinen şarkı türkü sözleri tüm ekip üyelerinin katılımı ile koro halinde okunuyordu. Deliormanın ve Rumelinin hüzünlü sesi Sıdıka Ahmedova dan yavrumdan ayrıldım ( ) türküsü büyük bir çoşkuyla koro halinde söylendikten sonra malinalık içerisinde bir süre sessizlik olur. Öyle bir yanık türküdür ki o, gurbette kimsen olmaya bile, sanki gurbette evladın, bir yakının varmış gibi hüzünlenir insan. Ayrılıklar gelir aklına. Malina bahçesi küçük bir sessizlikten sonra, yeniden giderek renklenir, kahkaha sesleri, gülücükler, derken, keyifli bir ortam yeniden oluşuyordu. Bu sefer yardıma gelen genç öğrenciler gaza geliyor coşuyordu. Ama onları türküleri şarkıları biraz farklıydı. Mesala gençler, Emil Dimitrov şarkılarınından ”O malka eli” ( (Türkçesi Berkant Samanyolu)) şarkısını yavukluları ve sevdikleri ile birlikte söylüyordu. İşçi kadınlar da zaman şarkıya eşlik ediyordu. Bir başkaydı gençlerle tarlada omuz omuza çalışmak. Bulgaristanın en büyük assolisti Lili İvanova şarkıları herkesin dilindeydi. Mesela benim eski arkadaşlarım şarkısını ( СТАРИ МОЙ ПРИЯТЕЛЮ https://www.youtube.com/watch?v=0_0uqB7-Jts ) ) dillere destan bir şarkıydı. ) herkes ezbere bilir büyük bir çoşkuyla söylerdi.

Güneş yükselmiş, kızdırmaya başlamıştı. Başımıza güneş geçmesin diye şapkalar giyilmişti. Şapkası olmayanlar mendillerini başlarına şapka yerine bağlamışti. Mendili de olmayanlar çaresiz değildi, onlar da gazete kağıdından farklı model şapkalar yaparak başlarını korumaya almıştı.

Okuldan yardıma gelen biz taze öğrenciler ise yeni yeni brigadaya alışmaya çalışıyorduk.

Brigada dediğimiz şey işte buydu. Bir nevi öğrenci işçi dayanışması diyebiliriz. Köyümüzün kooperatifinde yaz aylarında işler yoğunlaşınca insan kaynağı ihtiyacı açığı oluşuyordu. İşte böyle durumlarda Kooperatif yöneticileri okul yönetimlerinden yardım talep ediyor, öğretmen ve öğrenciler de koşa koşa, seve seve yardım elini uzatıyorlardı. Brigada Rusça bir kelimeydi, türkçesi tugay anlamına geliyordu. Sosyalist sistemin örgütlü bir dayanışma modeli olarak topraklarımızda o dönemlerde sıkça kullanılıyordu. Anadolu topraklarında öteden beri var olan imece üsülünün organize edilmiş haline benziyordu.

Bu dayanışma modeli o dönemin öğrencileri için derslerden kaytarma, soluklanma ve daha da önemlisi yavuklun sevgilin varsa onunla kırda bahçede randevulaşma modeliydi.

Biz öğrencilerden korkulurdu; Bir yandan kooperatifimize destek oluyor, bir yandan aşklarımızı tazeliyor, şen şakrak bir hayat sürüyorduk. Hey gidi gençliğimin güzel deli dolu günleri hey.

Bizim ilk brigada tecrübemiz olmasına rağmen, deneyimli üst sınıf öğrencilerinden görerek ve öğrenerek keyifini sürdürdüğümüz bir modelden söz ediyorum aslında.

Malina sıralarında ikişer kişi olarak görev alan bizler, eğer yavuklumuzun sınıfı da brigadaya katıldıysa, hemen aynı sıradaki arkadaşımızla anlaşarak sevgililerimizi yanımıza alır, kumrular gibi romantik bir ortamda malina toplamaya devam ederdik. Düşünsenize sevdiğinizle birlikte aynı sıradasınız. Malina topluyorsunuz. En olgun ve güzellerini dalından kopartıp sevgilinize armağan ediyor, eğleniyorsunuz. Gözlerinizin içi gülüyor, yaşamak ama ne yaşamak diyorsunuz.

Ne yorgunluk, ne kızgın güneşin dalgaları, kavrulsanız bile umurunuzda olmuyor hiç bir şey. Şarkılar, türküler, fıkralar, şakalar eşliğinde dayanışma içinde deli dolu bir gün ve günler geçiriyor yorulduğunuzu hele çalıştığınızı hiç anlamıyorsunuz.

Öğle saati gelince bambaşka serüvenler sizi bekliyor. Yemek molası genelde en az bir buçuk saat oluyor. Maksimum yarım saatiniz yemekle geçiyor, geriye bir saat kalıyor. Bir saat bizim gibi kanı kaynayan gençlere böyle durumlarda ciddi bir zaman dilimi. Nemi yapıyoruz? Yeni Mahalle ile bizim köyümüzün tam ortasında yukarki yazovir ( göl ) var *, bizim çalıştığımız tarlaya bu yazovir 5 dakika mesafede. Yaz sıcağında serinlemek kim istemez ki? Hele grup olarak niyetelendiyseniz değmeyin keyfine. Bir saat toplu halde güneşlenip yüzdükten sonra tekrar işe dönüyoruz. Ne dolu keyifli günler yaşıyoruz, sevdiğiniz yanınızda , keyifler tıkırında, akşam olsun istemiyorsunuz. Serüvenlerimiz bitmek bilmiyor, her anı dolu dolu bir şiir gibi gün geçiriyoruz. Brigada dediğimiz şey toplu halde bir şölen, toplu halde bir dayanışma, bir kaynaşma modeli de aslında. Lakin her güzel anının, günün, bir sonu oluyor öyle değil mi. İşte akşam olmak üzere. Toplanan malinalar akşam saatlerinde gelen kooperatif araçlarına yükleniyor, satıldıkları fabrikalara pazarlara gönderiliyor.

Kooperatifte çalışan köylü kadınlar çıkınlarını alıp evlerine dönmeden hepimize teşekkür ediyorlar. Biz öğrenciler mutluluk sarhoşu olmuşuz, bu vaziyette geldiğimiz yola koyuluyoruz. Evlerimize vardığımızda hala güzel geçen bir günün sihiri etkisindeyiz. Evet yorulduk, evet biraz güneşi yedik, ama bir o kadar mutlu keyifili anılar biriktirdik. O gece yemekten sonra hemen yatıyoruz . Yorgun bedenelerimiz sıcak yataklarına kavuşunca deliksiz bir uykunun tadına keyfine varıyorlar. Sabah olunca, perdeler açılıp güneş havasız odayı sıcacık gülen yüzü ile ısıtınca anlıyorsunuz ne kadar yorululduğunuzu . Odanızın penceresini açıp temiz havaya kavuşunca hayat sen ne cömert ne güzelsin yaşamasını bilene diyorsunuz.

Yataktan kalmadan biraz yorgunluk keyfi kaçamağı yapmak istiyorsunuz. Perdelerin uçmaya başlamasından anlıyorsunuz güneşlenmiş sıcak ılık havanın odanızın içinde dolaştığını. Dün renkli bir gün, bugün mis gibi hava, size yeni mutlu günlerin müjdecisi gibi geliyor . İşte o zaman aklınıza Nazımın o meşhur dizeleri geliyor. Yaşadım diyebilmek için.

Yaşadım Diyebilmek İçin

Bilir misin?

Bir gün kuş olup uçacaksın

İşte o an gelmeden ise yaşayacaksın

Yapmadığın şeyleri yapacaksın

Belki bir şarkıya aşık olacaksın

Onu durmadan dinleyip iki gün sonra unutacaksın

Belki de bu şarkıları söyleyeceksin

Her söylediğinde kalbin yeniden atacak 

Kim bilir belki de bir bilim insanı olur da kendini onlara adarsın

Herkes sana karşı koyarken sen bunu para istemeksizin yaparsın

İşte bundan dolayı sen yaşayacaksın

Kimsenin yaşamadığı kadar

Atamın çocuğuyum diyerek ülken için öleceksin belki

Ama ölürken asla pişman olmayacaksın 

Çünkü sen bileceksen her zaman senin kanınla onur duyacak 

Bir gençlik olacak önünde

Bilmem aşık olursun belki de

İşte o zaman onun için her şeyi yapacaksın

Sadece bir gün de olsa

Onu sevdiğini hep dile getireceksin

Ya astronot olursan ne yapacaksın

Uzaya hükmedeceksin 

Diğer insanlara uçtum diye hava atacaksın belki de

Ta ki uçağın çoktan icat edildiğini hatırlayana kadar

Kahraman olmaya ne dersin 

Bir itfaiyeci olarak o ateşlere atlamak

Ve insanları kurtarmak

Seni hayata bağlayacaktır emin ol

Belki de 2 gün uyumadan ders çalışacaksın

Sonunda kötü not alacaksın

İnek olacaksın

Ama bil ki çocuklarına çalıştım diyebileceksin

Ah unutma ki öğretmen olmak da çok güzel bir şey

Çünkü çocuklara öğreteceksin

Bazen  sinirlensen de 

Onları çok seveceksin

Bilemem hiç insan olmayı denedin mi ama

İşte denediğinde yaşamından daha da önemlisi yok, anlayacaksın

Ama bunun sadece senin hayatın olmadığını bilip 

Hayvanları koruyacaksın

Belki de bir gün yeniden doğmak isteyeceksin 

Ve o gün doğacaksın ve bunların hepsini yaşayacaksın

Ne için mi?

Yaşadım diyebilmek için
  • Yukarıkı yazovir ( göl) artık yok , kurutuldu.

Cevat ÇIRAK

30.04.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

View at Medium.com