Şu Bulgar’lara Bak…

 

Hazırlıklarımız tamamlanmıştı

Anavatan yolları bizi bekliyordu

Yıllardır hayalini kurduğumuz

Adı anıldığında kalbimizin pırpır ettiği

Türkiye’mize kavuşacağımız saatler yakındı.

Tren sınırdan geçerken büyük ve kalın bir kitabın

sahifeleri adeta kapanıyor, 500 yıllık bir tarih mazi oluyordu.

Osmanlı kuzey akıncıları olan bizlerin ataları, dedeleri,
1354 yılında Çanakkale Gelibolu Üzerinden girdiğimiz Balkanlara

1978 yılının Eylül Ayının 18 günü veda ediyorduk.

Sultan 1 Murad Döneminde Edirnenin fethedilmesinden sonra

Osmanlının Başkenti olan Edirne şehrine heyecanlı

bir yolculuktan sonra nihayet ulaşmıştık.

Serhat şehir Edirne’de 1 gün devlet misafirhanesinde misafir edildik.

Çoçuktum, 13 yaşındaydım, masal gibi günlerden geçiyordum.

Hayatımıda ilk kez bir tabak içerisinde bizlere yemek olarak

sunulan küçük küçük yeşil küçük balık pullarına benzeyen,

bir yemek verdiler, sonradan alıştık, adı mercimekmiş,

soframızdan hiç eksik olmayan bu yemeyi menümüze kattık.

Bir gün sonra eşyalarımız bir kamyona sığdırıldı, yola çıktık.

Padişahlar şehri İstanbul tabelasını geçtiğimizde anladık büyüklüğünü.

Ne kadar küçük bir yerde yaşıyormuşum dedim kendi kendime, korkmuştum.

Beşyüz Evler semtindeki bizim için tutulan kiralık yeni evimize ulaşmıştık.

Dedem, annem, babam, kardeşim ve ben bir de daha önce

Türkiyeye göç etmiş bir kaç akrabamızla hemen eşyalarımızı taşıdık.

Henüz yerleşmedik, her şey çok hızlı gelişiyordu.

Ülkemizi, köyümüzü, hayallerimizi, umutlarımızı, malımızı mülkümüzü

kısacası bugüne kadar biriktirdiklerimizi, mezarlarında bıraktığımız

öksüz kalan cenazelerimizi, boynu bükük terketmek zorunda kalıp
anavatana göç etmiştik.

Nerden bilecektik bu kadar zor olacağını, hiç tahmin etmediğimiz,

hayal edemediğimiz maceralar yaşadık ,ki bizim hiç alışık olmadığımız

bilmediğimiz, akıl edemediğimiz şeylerdi bunlar.

Artık Deliorman eteklerindeki köyümüzde değildik,

Bulgaristan bizim memleketimiz değildi, muhacirdik artık.

Eski Cuma günleri yerine İstanbul Türkiye günleri başlamıştı.

Topu topu üç kısa güne beşyüz yıllık bir geçmişi sığıdırmış,

yeni bir hayata, dünyaya, düzene, kültüre merhaba demiştik.

Hayat tüm güzellik ve çirkinlikleri ile akıp gitmekten vazgeçmiyordu.

Yeni evimizdeki ikinci günümüzde akşam saatlerinde,

evin ekmek alma sorumluluğu bende olduğundan dolayı,

yeni yuvamızın bulunduğu mahallemizdeki bakkala ekmek almaya geldim.

3 gün önce köyümüzdeki magazinden ekmek alan ben, bugün, ilk kez,

ekmeğimizi bakkal dükkanından alacaktım. Bakkala girdim;

-üç ekmek dedim (istedim)

bakkal sahibi önce parayı aldı sonra üstünü çevirdi, saymadan cebime koydum.

bana ekmeğin fiyatını söylemişlerdi ama ben yine de

para üstü ne verirse ona razı olacaktım çünkü yolda öyle karar vermiştim.

Yanımda getirdiğim file şeklindeki torbamı verecektim ki,

bakkal ekmekleri dolabın içinden alıp bir naylon poşete koyup bana uzatıvermişti.

Sevinmiştim ama belli etmedim,

ne güzel artık yanımda torba taşımayacağım dedim içimden.

Bizim köyde herkes torbasını yanından getirmek zorundaydı, magazin bedava poşet vermezdi.

Arkamı döndüm, kapıdan çıkarken bakkal sahibinin, yanındaki arkadaşına;

”Yahu bu Bulgarlar ne akıllı insanlar daha dün geldiler bugün Türkçe konuşuyorlar”

dediğini duymak zorunda kaldım.

Evle bakkal arasındaki beşyüz bilemedin altıyüz metre mesafe
bana kocaman bir asır gibi geldi,

Ne demekti, Şü Bulgarlar?

Ne demekti bir günde Türkçe öğrendiler?

Bu insanlar neden bize böyle davranıyorlardı?

Neden bizi dışlıyorlar, ötekileştiriyorlardı?

Sorular sorular kafamda gidip geliyordu.

Hiç mi tarih bilmiyorlardı?

Bu kadar cahil olmalarını kabul edemiyordum.

Bulgar olsaydık neden Bulgaristanı bırakıp Türkiyeye gelelim ki diyordum, neden?

Yoksa ailem bana ve kardeşime bazı şeyleri doğru anlatmıyor muydu,
biz Türk değil miydik gerçekten.

Evimle bakkal dükkanı arasındaki beş dakikalık mesafede

o kadar çok şey geçirdim ki kafamdan, darmadağın olmuş bir çocuktum artık ben.

Ondokuzuncu yüzyılın başına kadar aynı devletin vatandaşı, insanı olan

bakkal ile ben, şimdi ne olmuştu da ayrışmıştık.

Bizim Balkanlardaki yüzyıllık Türklük, ana dil, din mücadelemiz,

nasıl bilinmez, görmezden gelinirdi ?

Yüzyıllık kimlik dil, din mücadele tarihimizde kaybolan,
sürülen, öldürülen aydınlarımız
neden yok edilmeye, önemli görevlerden alıkonularak hapislerde
çürütülmüşlerdi.

Balkanlardan ana vatana yapılan göçler sırasında ölen iki buçuk milyon
Türk’ün ruhunu sızlatacak böylesine bir bilinçsizlik, cahillik nasıl kabul edilebilirdi?

Bu sorular yumağını uzun yıllar hiç kafamdan silip atamamıştım.

Artık ben ne geldiğim ülkeye ait hissediyordum, nede bulunduğum yeni ülkeye.

Hani bir şeylerin senden eksildiğini bilirsin için acır ya hani,

sen, buna rağmen, yaşama tutunmak zorundasındır, ve tutunursunda bir şekilde,

öyle bir şey işte bu muhacirlik.

Atalarımız boş yere dememişler demekki:

” Muhacirlik Ateşten bir gömlek giymektir” diye.

Bu huzursuzluk, mutsuz eden karışık duygularım bir kaç yılıma mal oldu.

Lise yıllarıma kadar süregelen bu travmalarım okuma öğrenme sevdam sayesinde bir nebze olsun hafiflemişti.

Okumayı hiç bırakmadığım iyi oldu,

yıllar sonra travmalar yaşamış çocuk ruhuma su serpen şu sözleri okuyacaktım.

”Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani “Düşmanla sonuna kadar dövüşenler”. Çekilen ordunun ri’cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.”

M. Kemal ATATÜRK 17.01.1931

Neden sonra öğrendim ki bana Bulgar diyen bakkalın sahibi de zaten Türk değilmiş.

Analadım ki bizi anlamaları tanımaları kabul etmeleri zaman alacak, bizim de kendimizi yeniden toparlamamız, bu şoklardan arınmamız zaman alacaktı, Ben yıllar sonra, büyüdükten sonra yani Bulgaristan Türkü olmaktan büyük onur ve gurur duydum, kendimle iftihar ettim. Biz kuzey akıncılarının torunlarıyız, çalışkanız, diz çökmeyiz, zorluklar bizi yıldıramaz, ekip biçmeyi de biliriz, söküp takmayı da beceririz çok şükür.

Hiçbir zaman ana yurdumuzda da ata yurdumuzda da devletimize yük olmayız,
Atamız Atatürkün bizi taraf ettiği gibi, kendimizi feda eder, ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenleriz biz. Biz Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıyız.

Yıllar geçti, çalıştım, çalıştık, çalışıyoruz, şükürler olsun yolumuz iyilik, güzellik, aydınlıktır bizim, durmak yok yola devam.

Ne diyor Büyük önderimiz;

”Ne Mutlu Türküm diyene”

Cevat ÇIRAK

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

26.02.2016

 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı
Eski Cuma, Muratlar Köyü, Buynovo, Targovishte, hikaye, Bulgaristan,, Fakirlik, aile, akardeon, ateşten gömlek, muhacirlik, çocukluk,, Genel, muhacirlik, göçmenlik,, Yaşadım diyebilmek için. içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

AKARDEON’UM ANILARIM

AKARDEON

Merhaba dostlarım ve okumayı seven arkadaşlarım. Bugün  yeni yılın ikinci günü, ilk ayı yani Ocak ayındayız. Hava mis gibi, güneş her zanki gibi cömert ve karşılıksız ışık ve sevgiyle içimizi ısıtıyor, ne güzel bir gün. Ben önümüzdeki hafta sınavlarım olduğu için , ders çalışma planları yaparken  nedense bu mevsimde mis gibi havayı ve penceremden bana gülümseyen güneşi görünce bıraktım, ders kitabımı oturduğum koltuğumun üzerine usulca koyarak çalışmayı öteledim. Neden bilmiyorum ama, çocukluğumun kırık buruk hatıraları canlanıverdi yüreğimde, ruhumu bir hüzün kapladı, duraksadım ve anılarda gezintiye çıkıtım tarifsiz.

Tam 40 yıl önceydi, yıl 1978, aylardan 18 Eylül,  ailem üzerine ateşten bir gömlek giymiş, varını yoğunu arkasında bırakmış ve anavatan hasreti ile çıkmış belirsiz dertli sıkıntılı bir yola koyulmuştu. Türkiyeye göç ediyorduk, Bulgaristanın Deli Orman bölgesinde bulunan Eski Cuma kasabasının Muratlar köyünden yeni yaptığımız ve içinde sadece beş ay oturduğumuz  evimizi  bedelenin üçte birine satarak bizi Edirneye götürecek trene binmek için Şeytancık kasabasına doğru yoldayız. Zorlu, sıkıntılı dönüşü olmayan , maceralı unutulmaz  bir yolculuktan sonra önce Edirne ve daha sonra Istanbula sağsalim ulaşıyoruz. Akrabalarımızın bizi karşılamasından sonra Gaziosmanpaşa Beşyüzler semtindeki kiralık evimize ulaşıyoruz. İki günde 13 yaşındaki bir çocuğun ruhunun kaldırmayacağı aksiyonla nasıl çarpışmış  baş etmişim tarif edemem size, hala 40 yıl geçmesine rağmen anlayamıyorum. Şimdi biraz hızlanalım, ilk gün evimize yerleşiyoruz, ikinci gün tüm aile fertlerine kardeşim ve yaşlı dedem hariç iş aramaya koyuluyoruz.  Annem Bayrampaşada bir tekstil atölyesinde, Babam çok uzak bir  yermiş İstanbul dışında  Kumburgaz’da bir çiftlikte ve bende oturduğumuz mahallede küçük bir terlik üreten atölyede işe başlıyoruz.  Şimdi diyeceksiniz ki okul işi ne oldu,  okul işi bir gün sonraya kaldı, önce iş konusu  halledildi, ertesi gün mahallemizdeki orta okula kaydım yapıldı. Bulgaristanda altıncı sınıfı bitirmişim 7 sınıfa Türkiyede devam edeceğim. İki okulum arasında 600 km mesafe olmasına rağmen, ülke farklı, dil, farklı, kültür bambaşka bir farklı, tepetaklak olmuşum da ağlayanım yok. Kader bizi kervanına katmış sürüklüyor bir yerlere ama nereye bilen yok. Öyle karışmış ki çocuk kafam, köyümde ki okulda 19 kişilik çok modern sınıflarda eğitim görürken bugün istanbulun Gaziosmanpaşa semtindeki 84 kişilik sınıfındayım. Sabah işe gidiyorum öğlenci olduğum için akşama kadar okula, bu arada akşam da ders çalışmak için zamanımız yok,  eve iş alıyoruz terliklerin ökçelerine deri kaplıyoruz, ek gelir elde etmeye çalışıyoruz. Neden böyle yoğun çalışıyoruz çünkü biz alışık değiliz kirada oturmaya, bir an önce arsa almalıyız ve kendi evimizi inşa etme telaşındayız.  Sadece çalışarak birikecek paraya bu işler olur mu olmaz elbet. Bulgaristan’dan yanımızda getirebildiğimiz ve satılabilecek durumda ne varsa  hafta sonları yakın semt pazarlarında bazen babam, bazen annemle ve bazende ben tek başıma pazarda küçük bir tezgah açarak, şahsi eşyalarımızı satmaya çalışıyoruz. Yazarken bile zorlanıyor insan, ne dertli fırtınalı günlermiş, nasıl katlanmışım, nasıl sakin kalabilmişim, düşünüyorumda hala işin içerisinden çıkamıyorum. Hiç unutamadığım o kadar çok anım varki hangi biri anlatsam. En ağırıma gidenlerden  bir tanesi neydi biliyor musunuz. Kış bitti diyerekten yatarken üzerimize örttüğümüz yüzde yün battaniyelerimiz vardı, onları bana sattırdılar, sonra uzun orta kısa dalga yayın yapan evimizin neşesi bir radyomuz vardı onu da Topkapı pazarında yine ben sattım, ama eve dönerken minibüste gözyaşlarımı içime akıttım, içim parçalandı. Neyse bu bölümde çok kalmayalım, biz yaklaşık bir yıl sonra bir miktar peşin para ve kalanı senetle olmak üzere arsamızı aldık. Nasıl mutluyuz evde bayram havası esiyor, dedem, babam, annem, ben ve kardeşim yer sofrasına oturmuşuz akşam yemeğindeyiz,  Her akşam yediklerimiz nerdeyse hiç değişmediği için belli tarhana çorbası,  turşu, soğan ekmek ve su. Yinede şikayet edemem çok şukur karnımız doymaktaydı,  güzel günlerdi özlüyor insan.  Arsa aldık sevinçliyiz dediysem de , öyle anlatılacak kadar büyük bir yer değildi arsa, toplam 148 metrekare bir yerdi, ama Türkiyede ilk sahip olduğumuz şeydi, fakat gerçekten bizim miydi değilmiydi ondan bile daha emin değildik, çünkü biz hala muhacir kağıdı ile oturuyorduk  anavatanımızda, misafirdik yani. Yarın birileri çıksa hadi gidin dese bizim dediğimiz toprakta , Bulgaristanda bıraktığımız topraklarımız gibi elimizden alınabilir el konulabilirdi. Ama olsun biz arsayı aldığımız gece çok umutlu ve mutluyduk, ilk kez o sofrada iyi ki böyle güzel sıcak yüreklerden oluşan bir ailem var, ne mutlu bize dediğim günlerdi o günler. Bazen düşünüyorum da nasıl katlanmışım nasıl sabır gösterip dayanmışım, hiç kolay değildi, ama ailemizin manevi gücü ve sevgisi ile şu an bile katlanamayacağım işlere imza atmışız, şükürler olsun. Neyse hayat devam ediyor, yaklaşık 6 ay sonraya denk gelen bir tarihte biz evimizin temelini attık ve inşaata başlamış olduk.  Kaynak yetersizliği yüzünden belki biraz ağır ilerliyordu ama her geçen gün taş üstüne taş koyuyorduk. Benim yüküm armıştı, sabahları daha erken kalkarak önce 7 km uzaktaki inşaata gider 8 adet 200 LT kapasiteleri olan inşaat suyu varillerini iki kova ile  500 metre mesafedeki bir komsunun su kuyusundan elle taşırarak dolduruyordum. Dolduruyordum derken yazmak kolay da siz bir de bana sorun, 15 yaşıma merdiven dayamışım,  yüküm belki iki belki beş katı ağır, lakin umut bizi ayakta tutmaya devam ediyor. O yıllar yani 1980 yıllar, zor yıllar Türkiye için, herşey kara borsa, enflasyon üç sıfırlı rakamlar ile anılıyor, akşam yatıyor sabah kalkıyorsun her şeyin fiyatını zamlanmış buluyorsun. Birşeyi almak için kuyruklar var saatlerce sıra bekliyorsun sana sıra gelene kadar mesela tüp kalırsa alıyorsun, kalmadıysa çaresiz boş tüp ile evine dönüyorsun. Boş tüple eve dönmek ne demek günümüzün gençeleri bilemez, o yüzden bu konular ayrıca ele alınıp yazılması gereken konular, üzerinde çok durmayayım, çünkü anlayamazsınız.  Efendim gelelim zurnanın son deliğine, evimiz artık hasırını atma aşamasında, yani evin üstünü betonla kapama aşamasına gelmiş bulunmaktayız, kalıp çakılmış, elektrik ve su ve atık gideri boruları döşenmeye başlanmış demirlerin montajı yapılıyor, ve usta sürekli babamdan çimentonun ne zaman geleceğini  soruyor. Dedim ya size o yıllar enteresan yıllar, zor yıllar, sıkıntılı yıllar diye,  ve beklenen korktuğumuz şey oluyor. Parası ödediğimiz çimento fabrikası grev kararı alıyor, bizim inşaat için sipariş ettiğimiz çimentolar kara borsaya düşüyor,  sadece bir günde birim fiyatlarına  hatırı sayılır oranda zam geliyor. Buraya kadar bir şekilde inşaatı getirmişiz fakat bu zam bizim tüm planlarımızı tepe taklak ederek bizim tüm heyecanımızı alıyor ve yerine verdiği şey üzüntü üzüntü ve yine üzüntü. Eş dostan borç isteyecek durum hiç yok zaten, o yolların hepsi denenmiş ve tüketilmiş. Çimento kara borsa olduğu için senet sepet kabul edilmiyor, tek çare var oda nakit para bulunmamsı gerekiyor. Ama nerden ve  nasıl bulunacak ? İhtiyacımız olan para da öyle çok büyük bir para değil aslında, zaten parasını ödemişiz de grevden dolayı oluşan ekstra farkını bulmamız gerekiyor. Sayılı günler hızla ilerliyor, herkes ,nerden bulunacaksa, bu parayı bulacağız endişe ve düşüncesinde, sürekli bu konuyu konuşuyor. Kolay değil öyle mal mülk sahibi olmak, önce bir feleğin çemberinden geçmeniz gerekiyor. Hiç ama hiç unutmuyorum, Cumartesi günüydü, okuldan gelmiş evimizin balkonunda akordeon sırtımda birşeyler mırıldanmaya çalışıyordum. Daha öğle saatleriydi, evde benden başka kimse yoktu, ben de babam evde olmadığından dolayı rahattım, kendi halimde eğleniyor bir şarkının notalarını bulmaya çalışıyordum. Hava yaz havası, ılık bir rüzgar,  beni  kucaklamaya çalışan fakat balkonun duvarından dolayı bir türlü başaramayan sapsarı bir güneş,  tam bir keyif havasındayım yani. Tüm koşullar çok uygun olunca, notalarda bir neşeli, sanki bir gösteride performans sergileyen sanatçıya yardım edercesine usturuplu ve disiplinli sesler çıkartarak şov yapıyor edasındalar. Önce ihtimal vermedim, lakin ikinci kez balkona girilen kapının açılış sesini duyunca dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Aman Allahım dedim babam gelmiş, ama neden erken gelmiş demek geçti içimden. Olanca gür ve öfkeli sesiyle bana bağırmaya başladı.  Sen burda ne yapıyorsun, biz çaresizlikten nelerle uğraşıyoruz sen burda keyif yapıyorsun, başka zaman bulamadında bugünü mü buldun. Bir süre sonra sanırım söylediklerini duymamaya başladım.  Galiba hissettim biliyor musunuz, kötü bir şey olacak gerçekten hissettim. Böyle içim cız etti, sanki içimden birşeyler koptu.  Tüm bu yaşananlar anlık gelişen plansız programsız olaylardı, sanırım bu yüzden travma gibi ağır geldi.  Al akordeonu, kılıfına koy, git Cumartesi pazarına ve onu sat yoksa ev yarım kalacak, evet evet, bu ses babamın sesiydi, zaten başka da bir ses olamazdı, sadece ikimiz oradaydık.  Sadece kısık bir sesle tamam diyebildim. gerisini hiç sormayın hatırlamıyorum. Hiç ihtimal vermediğim şey başıma geldi. Babam en sevdiğimi elimden alıyordu, inanılır gibi değil ama bu bir gerçekti. Fakirlik yoksulluk karşısında çaresiz, kimsesiz hissetiğiniz  oldu hiç bilmiyorum, öyle acı bir duygu ki anlatmaya kelimeler, cümleler satırlar yeterli gelmez. Evden çıkmam pazar yerine ulaşmam saniyeler değil, sanki saliseler içerisinde cereyan etti. Hani derler ya kul sıkışmadan hızır yetişmezmiş diye, gerçekten bu söz damıtılmış denenmiş bir söz . Benim huzur sesli, kırmızı renkli, siyah kayışları ve kocaman valiz çanta kılıfı olan Akardeon’um artık benim değildi, Yeni sahibi benim yaşlarımda bir kız çocuğu karşımda duruyor, mutluluktan parlayan gözleri ile sıkıca babasının elini tuttu, keyfi çok yerinde olarak hadi gidelim baba çok merak ediyorum çalabilecek miyim dedi. Babası en sevdiğimi elimden aldı kayışından tutarak sırtına astı, hafifçe bir sallandı, valiz tam olarak sırtında oturunca gülen yüzlü mutlu kızının elinden tuttu ve pazarın içerisinde kayboldu. Evin tamamlanması için gereken para biraz fazlası ile tedarik edilmiş ev tamamlanmıştı. Küçük mü yada erken yaşta  yetişkin  olmuş  bir çocuğun hayalleri, umutları, mutlulukları bıçak gibi kesilmiş belirsiz bir bahara bırakılmıştı.  Her şeye rağmen hayat devam ediyordu, bu çekilen acılar gelecek güzel keyifli günlerin bedeliydi, ve öyle de oldu. Hiçbir şey için geç değildir, çok yakında emekli olmuş fakat çocukluğunu doya doya yaşayamamış  bu çocuğun yeni bir akardeonu olacak, ve o çocuk kaldığı yerden çocukluğuna devam edecek.  Hiç kimseden hiçbirşeyden şikayet etmeden, hep şükür ederek mutlu edecek ve mutlu olacak. Mutluluk onun da hakkı.

 

Cevat ÇIRAK

02.01.2018

 

Çocuk Sevgi, Fakirlik, aile, akardeon, ateşten gömlek, muhacirlik, çocukluk,, Genel, Yaşadım diyebilmek için. içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Oy Hakkı Kutsaldır

 

Sürekli gittiğim kafede ben de şahit oluyorum bazen. Siyasetten futbola kadar her konuda fikir üreten, vır vır konuşan arkadaşlar görüyorum, dinliyorum tahammül etmeye çalışıyorum. Sohbetlerine dahil oluyorum bazen, bazı fikirlerinin aslında dayanaksız ve kaynaksız olduğunu belge ve kanıtlarımla ortaya koyduğumda, süratlarının nasıl ekşidiğini nasıl da, nerde çıktı bu adam ?gibi bakışlara maruz kalıyorum. Zamanla bu arkadaşlarla aramız bozuluyor ve ilişkimiz başlamadan bitiveriyor. Hatta belli bir zaman sonra arkamdan düşmanca dedikodular duymaya başlıyorum. Kimdir bu arkadaşlar , neden böyle konuşuyorlar, nasıl bu kadar bilgiçlik taslayabiliyorlar diye küçük bir analize koyulduğumuzda ortaya çıkan sonuçlar çok şaşırtıcı olabiliyor. Evet, gerçekten aslında ne kadar sığ bir bilgiyle ahmak kestiklerine inanamıyorum. Bu arkadaşların ortak özellikleri nelerdir diye merak ediyorsununuz değil mi?
Hadi bir göz atalım;
— Sandık yüzü görmemiş insanlar olduklarını görüyorsunuz. Mesala bir partiyi hararetle savunan arkadaşın laf arasında ağızından ben hiç oy kullanmadım itirafını duyabilirisiniz. Örneğin benim müdavimi olduğum kafede abim yaşında bir arkadaş çift ülke vatandaşı olduğu halde her iki ülkede oy kullanmadığını kendi ağızından itiraf etmişti. Am nedense bu çok bilmişliklerine engel konduramıyorlar.
— Bir başka özellikleri bu çok bilen arkadaşların aslında hiç kitap okumadıklarını öğreniyorsunuz, neden okumadıklarını sorduklarında hayat tecrubelerinin onlara yeterli olduğunu savunmaktan geri kalmıyorlar. Oysa bilgi sahibi olmadan söz sahibi olunamayacağını bilmiyorlar. Okusalar daha neler öğrencekler ama gerek duymuyorlar, doğuştan filozof doğuluyor mu ? Okuduğum kadarıyla doğuştan filozof olunmuyor okumadım, duymadım.
— Diğer bir özellikleri de bu arkadaşlar hangi işlere soyunsalar başarılı olamıyorlar. Başarısızlıklarının nedenini sorduğunuzda size onlarca bahane sayabilirler, nedense kendi hatalarından yanlışlarından hiç bahsetmezler, onlar sütten çıkmış ak kaşıktırlar her zaman. Oysa aynaya baksalar ana başarısızlık nedenin ne ve kim olduğunu öğrenme şansları olacak ama bu haklarını kullanmıyorlar.
Bu arkadaşların yukarıda saydıklarımdan daha fazla ortak özellikleri olduğunu biliyorum ve yazabilirim ama sanırım bu kadarı yeterli olacaktır.
Gelelim asıl konuya, düşünmek, düşündüklerimizi konuşmak, tartışmak bunlar doğruyu gerçeği bulmak ve görmek adına gerekli ve olması gereken durumlar, lakin, hangi yöne oy kullanacağımıza karar verdiysek, oy kullanarak bunu kararımızı tescil ettirerek, geçerli kılıyoruz. Uzun tartışma ve araştırmalar sonucunda karar aşamasına gelmediysek artık karar vermek için önümüzde 1 hafta süremiz daha var, lütfen iyi değirlendirelim. Oy hakkımızı kullanmak topraklarımızın ve vatanımızın yaşamasına ve devamına ortak olmak demektir. Lütfen katılımı arttıralım , oyumuzu çöpe atmayalım, ülkemizin geleceği için oyumu kullanalım, değerli kılalım, vatanımızı ve millerimizi yüceltelim. Topraklarımıza sahip çıkalım başka vatanımız yok . Oy hakkı bu yüzden kutsaldır, sorumlu davranalım örnek olalım.

Saygılarımla

Cevat ÇIRAK
Pazar 09.04.2017

Genel içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Küçücüksün Yavrum (Yavrumdan Ayrıldım)

 

Bir ateşten gömlek muhacirlik hikayesidir.

Türküler bizim türkülerimiz, sırdaşlarımız,  nefesimiz, yaşanmışlıklarımız. Yavrumdan Ayrıldım türküsüz hepsinden farklı bir konumdadır.  Neden öyledir derseniz, birincisi türkünün  derin yaşanmış sözleri, ikincisi sanatçının yanık  ve muhteşem yorumudur. Öyle içinizi yakan sızlatan sözleri var ki, gözyaşlarınıza hakim  olamıyorsunuz.

Türkünün sözleri öyle derin öyle kahırlı ki, kim bilir hangi acılar  hasretlikler yaşandıktan sonra yazıldı kim bilir?

Hadi türkünün sözlerinden yola çıkarak hikayesini içimizdeki kendi yaşadığımız hasretlikler gurbet acıları ayrılıklar ile benzeterek anlamaya çalışalım.

1 Kıta;

Nasıl oldu da yavrum ayrıldım senden

Aniden hiç beklenmeyen bir anda yaşanmış ayrılık, derin acılar bırakmış.

Çok ağır gelmiş ve yürek burkan evlat acısı geç anlaşılmış.  Anne hasretliğin gurbetin derin üzüntüsünü daha fazla içinde tutamamış, feryad figan olmuş, yürekler dağlanmış.

Burnumda kokarsın karanfil gibi

Karanfil kokusunu bilirsiniz,  ağız kokularını gidermek için ağınıza bir kaç küçük parça atarsınız, ağızınızda çiğnedikçe, dil altından kana karışır, bir müddet sonra acı vermeye başlar ya hani işte anne o acıyı ağır geldiğinden olsa gerekn taşıyamamış kağıda dökmüş.

 

Yavrumdan ayrıldım nereye gideyim

Anne o kadar çaresiz kalmış, ciğeri yanmış ki, çözüm bulamayınca nereye gitmek istediğini bilmediğinden çaresizlikten Nereye gideyim diye yakarmaktadır.

Hasretin yolu uzak nasıl döneyim.

Anne yavrusunun ulaşılamaz  mesafelerde olduğunu bilmektedir, Elindeki imkanlar elinde olmayana mecburiyetler nedeniyle kısıtlanmıştır., Çaresizlik cana tak etmiştir,  yol ne kadar uzak olursa olsun gitmek istemektedir lakin çaresizlik imkansızlık belini bükmektedir.

2 Kıta;

Resmine bakarken ah ederim ben

Evladına olan hasretini özlemini elinde kalan fotoğraflarla telafi etmeye gayret etmeye çalışmakta, fakat, bir türlü özlemini giderememektedir. Acı her geçen dakika, saat gün  zaman ağır gelmektedir.

İsmini andıkça vah ederim ben

Elindeki fotoğrafa bakıp evladının adını andıkça, hasreti bıçak gibi yüreğini parçalamaktadır. Yavrusunun ismini her andığında anne ölüp ölüp dirilmekte, ömürden ömür gitmektedir.

Yavrumdan ayrıldım nereye gideyim

Yavru hasreti başka hasretlere hiç benzemez, yaşam sevincinizi,  ruh halinizi perişan eder. Yarım yamalak çaresiz kalır çare dilenmeye yol  bulmaya çalışırsınız ama nafiledir.

Hasretin yolu uzak nasıl döneyim

Hasretlik anneye anlatılmasına rağmen anne acılarına yaralarına  merhem aramaktadır. Çözüm bulamayacağını bildiği halde ana umudunu kaybetmek istememektedir.

3 Kıta;

Bağrı yanık yavrum bir anayım ben

Anne yavrusunun da aynı durumda olduğunu bilmekte, hissetmektedir.

Umudunu yitirmemek adına son çare olarak bağrı yanık yavrusuna ben gelemiyorum ne olur bir yol bulup sen gelmeye çalış hayali ile ayakta kalmaya çalışmaktadır. Annenin gözü sürekli yolları gözlemlemektedir.

Çöllerde kalan şu kuşlar misali

Çöllerde yol alırken içinizi en çok susuzluk, ölüm korkusu nasıl acıtıyorsa, evlat hasreti de  aynı şekilde can evini paramparça etmektedir. Ayrılık acısı hasretlik annenin belini bükmektedir.

Derdimi kimlere yanayım ben

Derdini köyündeki herkesle paylaşarak yardım istemesine rağmen çözüm çare bulamamıştır.  Anne artık bitkin olmasına rağmen Allahtan umudunu kesmek istememekte, fakat eski gücü olmadığını da bilmektedir. Zaman daralmaktadır.

Acıtır kalbimi dişler misali

Anne adeta vahşi bir hayvanın saldırısına uğramış gibi hissetmektedir. Vücudunun her tarafı dişlenmiş, ısırılmış  per perişan halsiz biçare  hissetmektedir. Anne evlat özleminin onu yaşamdan alıkoyduğunu hissetmekte ve görmektedir.  Artık umutsuzluk ve hasretlik nedeniyle yolun sonu yaklaşmıştır.

 

  • Nasıl oldu da yavrum ayrıldım senden
    Burnumda kokarsın karanfil gibi
    Yavrumdan ayrıldım nereye gideyim
    Hasretin yolu uzak nasıl döneyim

    Resmıne bakarken ah ederım ben
    İsmini andıkça vah ederim ben
    Yavrumdan ayrıldım nereye gideyim
    Hasretin yolu uzak nasıl döneyim

    Bağrı yanık yavrum bir anayım ben
    Çöllerde kalan şu kuşlar misali
    Derdimi kimlere yanayım ben
    Acıtır kalbimi dişler misali

  • Sıdıka Ahmedova
  • Bulgaristan

Sıdıka Ahmedova ile yapılan bir röportajda ”en çok Küçücüksün Yavrum şarkısının sevildiğini, çünkü, ayrılıklardan, göçmenlikten insanların bağrının çok yandığını söylemiştir. Ahmedova, nereye gitse bu şarkıyı söylemesi için istekte bulunulduğunu belirtmiştir.

Küçücüksün yavrum türküsünü, sahneden söylerken herkesin gözyaşlarını görürdüm, söyleyemezdim, yarıda bırakırdım. Acıklı sözleri var çok. Bizim Deliorman’da daha çok böyle gurbet şarkıları var, hüzünlü şarkılar var, bunlar seviliyor daha çok. Halk göçmenlik olunca hüzünlü şarkıları daha çok kabul ediyor. Bence, tam 50 yılda bunu gördüm ben.”

demiştir.

Bilmeyen ne bilsin! ”Muhacirlik Ateş Gömlektir”  yaşayanlara bilenlere selam olsun.

Hadi muhacirliği anlatan bu türküyü sahibinin sesinden, deli ormanın yanık sesi Sıdıka Ahmedova’dan  dinleyelim

https://www.youtube.com/watch?v=0lOf4Wd_YjM

Cevat ÇIRAK

29.06.2018

Reklamlar
göçmenlik, muhacirlik, ateşten gömlek, anne, evlat, hasret , gurbet,, Genel, muhacirlik, göçmenlik, içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Özel Günler Mi Güzel Günler Mi?

Özel Günler Mi Güzel Günler Mi?

Şimdi diyeceksiniz ki buda nerden çıktı?

Nerdeyse 40 koca yılını perakende sektöründe yönetici olarak tüketmiş bendeniz,

kapitalist düzenin uydurduğu bu bir günlük özel günler trajedisine inanmayın diyorum.

Mesela anneler günü,

Anneniz sizi dokuz ay binbir zahmetle karnında taşısın,

Doğumda acılar, sancılar içinde akla karayı seçerek sizi doğursun.

Peygamber sabrından öte bir fedakarlıkla üzerinize titresin,

Uykusuz susuz katıksız geceler geçirsin

Sizi büyütürken gözünden sakınsın

En güzel türküleri şarkıları masalları sizin için söylesin

Ömrünün sonuna kadar karşılıksız bir sevgi ile sürekli sizi düşünsün

Yaz demesin kış demesin didinsin uğraşsın emek versin

Peki siz ne yapıyorsunuz karşılık olarak?

Mesaj atarak, çiçek sepeti göndererek, hediye alarak vicdanınızı

rahatlatıyorsunuz, sosyal medya denen sanal ortamlardan güzel sözler,

yanına fotoğraf falan koyarak kutsal bir vazifenin, emeğin diyetini ödemeye kalkışıyorsunuz.

Sömürü düzeninin size dayattığı bir günü bekleyerek fırsat bilerek şov yapıyorsunuz.

Hadi ordan bu ne kurnazlık, bu ne ahmaklık.

Babanızı düşün mesala

Anneniz bir doğururken, babanız doğumhane kapısında dokuz doğursun

Yemesinden içmesinden kısarak, arttırmaya ve sizin bitmez tükenmez tüm

ihtiyaçlarını tamamlamaya çalışsın. Bebek mamanızı seçerken babanız, en iyi markayı almaya çalışsın. Yol parasından kısarak, öğle yemeklerini ayak üstü

geçiştirerek midesini aldatmaya çalışsın, sevdiği tüm zevklerden imtina etsin vazgeçsin. Arkadaşlarını ihmal etsin. Bayram alışverişi yaparken kendine üst baş almayı unutsun, didinsin, hatta belkide sizin ihtiyaçlarınızı eksiksiz tamamlamak için  ek iş  düşünsün.

Siz Haziran ayının ikinci haftasını bekleyin,

sonra belki bir kareli gömlek, bir tişort, belki bir çift ayakkabıyı hediye paketi yap, sonra apar topar çık evden  babanı ziyaret et on- onbeş dakika  otur,

bir kaç güzel söz biraz iltifat kalk kaç git  keyfinin peşine.

Oysa bizleri dünyaya getiren büyük bir fedakarlık ve emekle büyüten anne  babalarımız böyle günlük reklam kokan hareketler ister mi diye hiç düşünmeyiz.

Gerçekten hangi durumlarda mutlu olurlar, bizden istekleri beklentileri nelerdir?

Hiç bu açıdan düşünmeyiz, onlar ise, genelde bizleri üzmemek için mış gibi yapar, etraflarına mutluluk saçarlar.

Gerçekte ise ana babalarımız bizi mutlu görmek isterler, huzurlu olmamızı,

çocuklarımızla birlik neşe içerisine yarınlara umutla bakmamızı isterler.

Çiçek bahçesindeki rengarenk çiçekler saksılarında özgür, ait oldukları bahçede ise hep birlikte kardeşçesine yaşayarak çevrelerine umut saçabiliyorlar. Bizim anne babalarımızda aynı şekilde hayal ve umut içinde yaşıyorlar. En çok mutlu oldukları anlar  ise, büyük ailenin bir arada olması, hep birlikte sofranın kuşatılarak etrafında kenetlenilmesi en büyük arzuları ve mutlulukları. Büyük aile ile bir arada yenen cıvıl cıvıl yemeklerden sonra , anne, baba, çocuklar, gelinler, dağamatlar ve torunlar, ne muhteşem bir sahne oluyor değil mi?

Anne babalar  büyük ailelerini bir arada gördükleri zaman mutludurlar,  heyecanları coşar, yüzlerindeki gülümseme  bir başka güzelleşir. Sadece bir kişi büyük aile fotoğrafından, mutluluktan

sorumlu hisseder kendini, o her zaman ciddidir, o her zaman bir kartların  kanatları altına aldığı yavrularını korumaya ve kollamaya çalışarak, mağrur ve bir o kadar da gururludur.  İşte size anlatmaya çalıştığım bir örnek fotoğraf, benim ailemin gurur tablosu.

Anne Babanızı çok mutlu etmek isterseniz büyük aile olarak bir araya gelin, geçin fotoğraf makinesinin karşısına ve sadece gülümseyin.

Cevat ÇIRAK

17.06.2018

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Nereyi düşlüyorsan, oraya aitsin

İstanbulda yaşıyoruz . İstanbul dışında yaşayanlarımız da var.

İki kıtaya yayılmış dünyanın en güzel 7 tepeli şehrinin içindeyiz.

Boğaz Manzaramız olağan üstü. Bir yanımız Karadeniz bir yanımız Marmara.

Arzu edersek Avrupada kıtasına yok sıkıldım derseniz Asya kıtasında yaşıyoruz.

Tiyatrolar, konserler, sinemalar, festivaller hepsi bir tık yanımızda, ulaşabiliyoruz

İstersek vapurda simidimizi martılarımızla paylaşabiliyoruz, boğazda geziyoruz.

Herkesin hayal ettiği şehirde evimiz evlerimiz, arabalarımız da var üstelik.

Öyle bolluk ve bereket içiresinde yaşarken bile özlüyoruz, rüyalarımız hala orda.

Köyümüzün içinden geçen suları serin beli lom deresinin melodisini özlüyoruz

Mandalarla ördeklerle o derenin su birikintilerinde yüzmeye bayılıyoruz.

Köyümüzün yüksek yerlerinden biri olan İsaArmutluklarından Fisek dağına  bakıyoruz yüzümüz tebessümle doluyor.

Eski Caminin yanındaki Bahçelik çeşmesinden su içmek istersek içiyoruz.

Yok ben bugün Koca Çeşmenin soğuk suyu ile yüzümü yıkarım derseniz hay hay

Yediler korusunda ağaçların üstüne koliba* yapalım pesmetlerimizi** orada yiyelim derseniz lafımı olur hemen yola koyuluyoruz.

Ben Duvanlar çeşmesine gideceğim köyün kenarındaki çeşmeden su içeceğim dersiniz, alırsınız yanınıza taze dalından koparılmış bir karpuz soğutur yersiniz

Bugün köyün içindeki çeşmelerden birinin suyuyla serinlemek istiyorum derseniz mesela Mollaahmetler  çeşmesi köyün içinde keyifle serinlersiniz.

İşleriniz bitti al nevaleyi in aşağıdaki yazovire*** hem balık tut hem sefa sür.

Kocaman bir köydesin doğa ile baş başa göl ve17 şırıl şırıl akan suyu olan çeşme

Hangi mahallesinde olursan ol yeşilin her tonu gözünün önünde kuş sesleri, rüya.

Ana, ilk, orta okulun hep aynı köyde, arkadaşların, dostların, anıların masal gibi.

Özlüyoruz işte, görmeden edemiyoruz, geçmişimiz orda kaldı bizde yarım kaldık

Türkiye anavatanımız, İstanbul sevdamız, mutluyuz, gururluyuz müteşekkiriz.

Lakin biliriz, ilk sevgili derin bir iz bırakır ruhumuzda,  o ilk aşk varya o başka.

Öz yurdumuz bizim unutulmazımız ilk göz ağırımız aşkımız, vazgeçilmezimiz.

Özlüyoruz arkadaş özlüyoruz hemde candan yürekten özlüyoruz bu sevda bitmez

Neden mi yazdım ben bu dizeleri, bir gün önce memlekete köyümdeydim.

Dün ise iki kıtayı birleştiren Fatih Sultan Mehmet köprüsünden geçerken arabanın camlarını açayım boğaz havası alayım derken aklıma geldi yazdım işte.

Özlüyoruz işte, bir gün geçse bile özlüyoruz, çünkü biz oraya aitiz.

Düşlerimiz hala orada başka yolu izahı yok bunun.

Ne oraya aitiz ne de buraya, çünkü biz muhaciriz.

İstanbulda Köyümüzü, Köyümüzde İstanbulu özlüyoruz.

İşin özü   “Her nereyi düşlüyorsan, oraya aitsin.”

Cevat ÇIRAK

İstanbul

08.06.2018

* Koliba,: Ağaçlardan yapılmış günlük ev.

** Pesmet :bir çeşit börek

*** Yazovir: göl

 

Eski Cuma, Muratlar Köyü, Buynovo, Targovishte, hikaye, Bulgaristan,, Genel, muhacirlik, göçmenlik, içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Coğrafya kaderdir!

                                 fullsizeoutput_1b7b

Tarih 03. Haziran 2018

Bulgaristan Muratlar Köyü

Fotoğraf : Cevat ÇIRAK

Küçük Oğlu 24 yıl bu evde yaşadı hayaller kurdu

Büyük Oğlu 26 yıl yaşadı hayaller kurdu

Babaları 50 yıldan fazla bu evde yaşadı yuva kurdu

Dede yadigarı bu evde mutluluklar güzellikler yaşandı

Kırk yıl önce bu evin ön odası köy odası olarak kullanıldı

Köy odası bir dönem berber dükkanı olarak hizmet verdi

Mutlu kardeşçe yaşanan hayatlar birden bire bir gecede yıkılıverdi

1989 Yılında Bulgaristan Türklerinin isim değiştirme süreci yaşandı

Hiçbir günahı olmayan bu çalışkan Türkler, yurtlarını terketmek zorunda kaldı

Ateşten gömlek giyen yüzbinlerce Türk yollara koyuldu

Özyurtlarından koparılan insanlar anavatan Türkiye yolunda sınıra  yığıldı.

Hiç kolay olmadı, yeniden sıfırdan bir düzen içinde hayatla mücadele başladı

Yaşamayan ne bilsin, acılar sıkıntılar ağır gelmiyordu yaşanması gerekiyordu

Hayaller, özlemler, hasretlik, çocukluğumuz, toprak kokusu içimizi acıtıyordu.

Oğullar aradan geçen 28 yıl sonra hayallerinde yaşattıkları  evlerinin önündeydi

Bu kadar uzun süre geçmesine rağmen rüyalar hala bu evde yaşatılıyordu.

Babaları çok yıllar sonra evlatları ile çok mutlu oldukları evlerinin önündeydi

Kolay değildi benim bu sahneye şahit olmam, içim acıyacaktı biliyordum

Fakat tahmin ettiğimden daha ağır bir travma yaşadık hep beraber.

Hayallerimizdeki mutlu yuvadan sonra gözümüzün gördüğü  bambaşkaydı

Ne acılar ne sıkıntılar yaşadık yıkılmadık  gördüklerimiz de bizi yıkamayacaktı

Bu fotoğraf bize yeni hayaller kurmamız gerektiğini hatırlattı,  canımız acıdı

Evin önce avlu duvarları yıkılmış, zamanla bahçesindeki çiçekler solmuş

Canlı bir insan gibi  ev hüzne kapılmış içine çekilmiş omuzları adeta çöküvermiş

Oysa evlerini ziyarete gelen  baba ve oğullar ne hayalle koşarak gelmişlerdi.

Sırtımızı o eski güzel günlere dönüp yola koyulma vakti gelmişti, çaresizdik

Aklıma İbn Haldun’un yüzyıllarca önce söylediği bir söz geldi

 Coğrafya kaderdir! ”

Cevat ÇIRAK 

05.06.2018 

 

 

Eski Cuma, Muratlar Köyü, Buynovo, Targovishte, hikaye, Bulgaristan,, Genel içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Köyde Kurbağa Yarışları

                                          O gün günlerden hangi gündü derseniz hatırlayamadım. Hava sımsıcaktı, doğa canlanmaya başlamış, bahçelerimizdeki ağaçlar çiçeklerini açmış, hatta bazıları, çiçeklerini dökmeye başlamış, meyvelerini küçük şımarık sevimli bir kedi yavrusu gibi sevgi ile büyütmeye başlamışlardı bile. Tusuz Çeşme (Buzluca Çeşmesi) ile Tepelilerin demir işliği olan Hasan dayımın evlerinin önündeki polananın (meranın ) otları büyümüş hatta bir karışı çoktan geçmişti. Biz aşağı mahalle uşakları bu merada en çok çelik çomak oynamayı severdik. Ne oyundu ama, kafamız dahil çürümedik, ezilmedik morarmadık yerimiz kalmazdı, ama biz hiç şikayetçi değildik. İşte ben bu meranın üzerindeki çimlere uzanınca sanki purjinalı (yaylı) yatakta yatar gibi hissederdim. Mustafa Kocababamın (dedemin) evi de benim güneşlendiğim meranın batısında yer almaktaydı. Çok yakındı kocabamın (dedemin) evi aslında, ama sayalar tarafından gelen bir dere polana (mera) ile ev arasında olduğu için nedense benim o yaşlardaki çocuk kafamda çok uzak görünüyordu. Bizim aşağı mahalle çocukları biraz yaramaz zıpır çocuklardı, sadece onlar değil bende onlar gibiydim, hatta daha yaramazdım diyebilirim.

O merada oynarken, sadece hoplayıp zıplamazdık,  aklımıza ne cinlikler gelirdi bir bilseniz. Bugün gene her zamankinden daha bir  formumdaydım, yine bir cinlik  aklıma gelmişti, ve hemen denemeliydim. Sırt üstü uzanmış merada güneşlenirken eğlenceli olacağını düşünüyordum, aynı zamanda kendi kendimle diyalog halindeydim, uzaktan bakınca deli gibi bir haldeydim, hayalimle gülüyor konuşuyordum. Bir Kurbağa ile denemiştim çok güzel olmuştu, şimdi dedim ki ne kadar kurbağa bulursam hepsine aynı şeyi yapacağım ve daha sonra arkadaşlarıma haber vereceğim, onları şaşırtacaktım. Planım hazırdı, şartlar benden yanaydı, okul da yoktu, dersleri düşünmeden bir an önce harakete geçmeliydim. Ligor aganın sebze bahçesini sulamak için köyümüzün içinden geçen Beli Lom deresinden bir su yolu açılır, tam bahçenin girişinden geçici bir duvarla kesilerek, özetle topraktan duvar yapılarak suyun birikmesi ile orta ölçekli sayılabilecek büyükçe bir göl oluşturuldu. O gün ben suya  girdiğimde fark etmiştim gölde bir insan boyuna yakın su toplanmıştı. Biz zıpır yaramaz  köy uşakları yazın bile buz gibi akan Beli Lom deresinin sularında yüzmeyi çok severdik. Daha da keyifli olması için mahallemizin mandaları ve malakları ile beraber yüzmekten bambaşka bir keyif alırdık. Mandalarla birlikte yüzünce derenin suyu çamur gibi olurdu, farkında olmadan çamur banyosu da yapar dururmuşuz aslında, ama biz nerden bileceğiz o yaşlarda çamurun banyosu olduğunu becanım, uşaktık  biz o zaman. İşte biz arkadaşlarla ve mandalarla yüzerken kurbağalar da bize katılırdı. Ne keyifli bir hayatımız varmış, yazarken bile o günleri nasıl özlüyorum. Düşünsenize Beli Lom deresindesin içide malaklar, mandalar, yanında kurbağalar kazlar ördekler, birde biz uşaklar hep beraber yıkanırdık. Suyun altındaki balıkları saymıyorum, çünkü onları göremiyorduk, hesaba katmıyorum onları.. Masallardaki kahramanlar gibiyiz yani, bildiğiniz gibi değil. Ben biraz güneşlenip yine uyduruk gölün içinde buluyorum kendimi, bir kurbağa vırak vırak yanımda dolaşıp duruyor, etrafımdan dönüyor, suya dalmak istemiyorda sanki benimle oyun oynamak istiyor hayvan. Hava çok güzel, hayvan deyip geçme oda güneşlenmek istiyor diyorum içimden,  moralim düzeliyor, çocuk ruhumu okşuyor bu düşüncem. Kurbağa tam bana sırtını dönmüş uzaklaşacakken sağ elimle yakaladım kurbağayı, çamurlu suyun  içinde yürüyerek sudan çıktım, meraya oturdum, ve etrafıma bakmaya başladım. Oturduğum yerden sağa sola döndükçe de üzerimdeki kara gaşta’dan (boxer siyah kilot) akan sular çimlerle buluşuyor adeta onlara bu sıcak havada kısmen de olsa hayat veriyorlardı.

Ben etrafımda dolanıp duruyordum. Aradığım kuru bir saman sapıydı, biraz zaman aldı fakat nihayet aradığımı bulmuştum. Kurbağayı sol elime aldım avuçladım ve iyice sıkıştırdıktan sonra; hadi dedim benekli yeşil kurbağa, biraz sık dişini, hiç canın acımayacak. Saman sapını kurbağanın poposuna soktuktan sonra derin ve sık nefes alarak kurbağayı planladığım gibi şişirmeye başladım. Çok uzun sürmesin, kurbağa işkence çekmesin diye olsa gerek, hızla şişirmiştim, çocuk aklı işte. Elimdeki kurbağa davul derisi gibi gerilmiş, kocaman olmuştu,  sonra onu koşar adımlarla götürdüm suyun üzerine bıraktım. Bu arada çok dikkatliyim, hiç bir haraketini kaçırmak istemiyorum. Kurbağa suyun üstünde bir o yana bir bu yana savrulmaya çalışıyor lakin hiç bir haraketi ile  sonuç alamıyordu. Ben bu arada dalmayı denemesini istiyordum, ve heyecandan daha yakından izlemeye devam edebilmek için dizlerime kadar tekrar o meşhur çamurlu göle girmiştim bile. Mandalar yavru malakları ile hiç oralı olmuyorlar, keyiflerine keyif katarak güneşleniyorlardı. Güneş yükselmiş olmalıydı, çünkü benim kafamın tepesi sıcaktan yanıyordu, tamamen içgüdüsel olarak kafamı soğutmak için gövdemin tamamını suyun içine bırakıvermiştim. Su çamurluydu ama aynı zamanda serindi ve bana çok iyi geldi. Ellerimle yüzümü kurularken bir de ne göreyim benim kurbağa da az ilerde dalmaya çalışıyor ama içi hava dolu olduğu için dalamıyordu. Kurbağa daha sonra bir çok kez denemesine rağmen başarılı olamıyordu, uzun zaman suyun üzerinde kaldığı için güneşten de sırtı derisi iyi ısınmış olmalı ki, huzursuzluk onu daha çok geriyordu. Gerildikçe de benim nefesimle içine üflediğim hava yavaş yavaş çıkıyordu. Nihayet kurbağa eski normal boyutlarına ulaşmış, tekrar suya dalmaya başlamıştı. İşte size o bahsettiğim müthiş fikir buydu. Şimdi bu müthiş fikri geliştirmem gerekiyordu. Aklım hemencecik çalışmış fikrime cevap vermişti. En az diyordum  en az 5 kurbağa yakalamalıyım ve şovumun hazırlıklarını tamamladıktan sonra arkadaşlarıma haber verip onlara parlak fikrimi sunmalıyım.  Lakin yardıma ihtiyacım olacaktı, beş kurbağayı aynı anda  şişirmem mümkün omayacaktı. İşte bu yüzden arkadaşlarımın yardımına ihtiyacım vardı. Karnım acıkmış biraz da susamıştım ama aklıma koyduğumu yapacaktım, sabırsızlanıyor hızlı ve seri  haraket ediyordum. Kısa sürede bir küçük kapalı havuzun içine tam tamına 6 kurbağa kapatmıştım. Artık Harakete geçme zamanıydı, merada benden bihaber arkadaşlarım kendi aralında futbol maçı yapıyorlardı. Bir ıslıkla arkadaşlarımı yanımda bulmuştum, belli ki onlarda futbol maçından sıkılmışlardı ki, hemen yanımda bitiverdiler. Arkadaşlarıma durumu izah ettikten sonra oyun başladı. Son anda oyunun kurallarını değiştirmiş olmam onları da heyecanlandırmıştı. Altı kurbağayı altı arkadaşım şişirecek, bir arkadaşımız hakem olacak, iki arkadaşımız başlama çizgisi için bir ip bulacak başlama yerini belirleyecek, iki arkadaşımızda  finiş çizgisi ipini tutacaktı. Heyecan fırtınasına hazırdık. Kurbağalar şişirilmiş olarak avuçlarımızda depinip duruyorlardı. Dizlerimize kadar derenin içindeydik artık, start cizgisinin önünde mi demem gerekiyor bilemiyorum ama biz ve kurbağalarımız yarışa hazırdık. Tam 2 metre mesafede finiş çizgisi duruyordu, gözler bir o çizgiye bir de elimizde kıvranan kurbağalardaydı. Hakemin başlama düdüğü ıslık sesiydi, duyar duymaz ellerimiz açılmış ve kurbağalar kendi kulvarlarından hızla yarışmak üzere tarafımızdan  fırlatılmışlardı. Ortalık harman yeri gibi oluvermişti, bizler suyun üstünde hoplayıp zıplarken göl tamamen çamur oluvermişti. Hepimiz suya dalıp çıkıyor kurbağalarımızı ürküterek yarıştan birinci çıkmaya çabalıyorduk. Mandalar bizim gürültümüzden rahatsız olmuş güneşlenmeye çıkmışlardı,  ördekler ve kazlar zaten tırsık ürkek havyanlardı çoktan evlerine sıvışmışlardı bile. Kurbağalar bir yandan içlerindeki havayı boşaltmaya çalışırken bir yandan da bizden uzaklaşmanın hesapları içerisinde gibiydiler. Bizim ise en deli dolu, neşe dolu, keyifli anlarımızdı. Yarış bahaneydi am  kurbağaları yarıştırmak şahaneydi. Emin olun o anlar gerçekten muhteşemdi. Artık yarışın bir önemi yoktu zaman durmuştu. Çamurlu gölün içendiki oyunumuz saatlerce sürmüştü,  güneş batmak üzereydi. Karınlarımız gurulduyordu, deli gibi  açtık, temiz suya muhtaçtık, kirliydik, hepimiz çamur içerisindeydik ama kimse bundan rahatsız değildi, çünkü biz o keyifli anlarda dünyanın en mutlu çocuklarıydık. Nice güzel yarınlar ertesi günler, bir sonraki günler bizim maceralarımızla renklenmeyi bekliyordu. Biz Eski Cuma Muratlar köyünün çocuklarıydık, kimse bizim mutluluğumuza engel olmadı, olamazdı, her yeni gün mutluluğumuz için tanrının biz çocuklara armağanıydı, güneş epey yol almış yediler ormanın arkasına kadar varmıştı. Mutlu keyifli deli dolu günlerimiz sanki hiç bitmeyecek gibiydi…

Cevat ÇIRAK

04.04.2018

Eski Cuma, Muratlar Köyü, Buynovo, Targovishte, hikaye, Bulgaristan,, Genel, kurbağa yarışları, köy hayatı içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

https://www.facebook.com/groups/muratlarkoyu/

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Köyde İlk Bahar

Köyde İlk Bahar

Nevruz ateşleri sokaklarda geceyi

aydınlatlatmaya başlayınca,

kış uykusundan uyandığımızın farkına varırım.

Günler uzamaya başlar, gündüz ile gece arasındna

bir nöbet değişimi olur. Uzun geceler gider yerine

sımsıcak taze misler gibi kokan uzun yaz devralır nöbeti.

Her mevsim güzeldir de, yazın müjdecisi ilk bahar

yeni heyecanların ilk sancıları gibidir. Bir başkadır yani.

Babamın kıştan sipariş ettiği tohumlar paketlerinden çıkar,

özenle seçilmiş toprakla buluşur. üzerleri üşümesinler der gibi

hafifçe örtülür, can suyu verilir.

Kimse bilmez ama ben bilirim babamın sebze tohumlarını

sevgiyle beslediğini, onlara dua ettiğini.

Toprak dinlenmiş ve güçlenmiş uykusunu almış

olarak yeniden uyanırken, sebze tohumları adeta yarış

eder ilk ben toprağa kavuşacağım diye.

Bir apartman dairesinin balkonunda atılır bu ilk adımlar.

toprakla doldurulmuş görünen saksılar aslında artık gebedir.

Önce anlam veremediğiniz o çıplak saksılar

bir kaç gün sonra küçük küçük yeşermeye başlar.

İşte bu topraktan sonra, ekilen tohumların da

nefes alıp vermeye başladığının işaretleridir.

Fideler babamdan daha heyecanlıdır,

Mayıs ayını iple çekmeye başlarlar.

Bir Mayıs bahar bayramı ile birlikte

domates, salatalık, biber ve diğer fideler

artık bahçelerindeki asıl topraklarınındadır.

Babam artık o fideleri babane ederek,

şehir hayatından adeta kaçarcasına

Arnavut köy Karaburun köyündeki

bahçeye teslim eder emeğini.

Bu buluşma öyle bir kavuşma anıdır ki,

Babam sanki doğa ile birlikte yeniden uyanır,

gücüne güç katarak umutlarını tazeler.

Ne inanılmaz bir dönüşümdür bu mucize,

muhteşemdir. Çocukluğunu köyde geçirmiş

her çocuk, aslında ilk önce toprağa, sonra ev hayvanlarına

aşık olur, daha sonra insan sevmeyi öğrenir.

İşte, yetmişbeş yaşındaki babamın en büyük yaşama tutkusu,

her sene bir öncekinden daha büyük bir heyecanla tazelenirken,

benim ise, içim kederlenir, ruhum darlanır,

o çok özlediğim köyüm gelir aklıma.

İstanbulda yaşarım 40 yıldan fazladır ama;

Bir sor bakalım çocukluğuma ve gönlüme, köyümü unuttura bilmiş miyim?

Dünyada ve Türkiyede gezmediğim görmediğim memleket kalmadı lakin,

hala köyümle yatar köyümle kalkarım ben.

Öyle hasret çeker, özler severim yani, sevilmez mi!

Benim can köyüm o; Deliorman eteklerinde Eski Cuma Muratlar köyü.

Adını yazarken göğüsümün inip çıkması hızlanır,

heyecanım ikiye katlanır, kendimden geçerim.

Hatıralar akmaya başlar aklımından,

dönerim hayalimdeki cennetime sığınırım.

– Her akşam saat beş oldu mu dedemle bahçeyi sulardık.

Siz bilir misiniz, suyun toprakla kavuşmasından hemen sonra

ortaya çıkan o muhteşem kokuyu, aşık eder kendine insanı.

Dünyanın en pahalı parfümünü verseler değişilmez o lezzet,

yaşam iksiridir, sevinç kaynağımdır, mutluluk ve keyfimdir. özelimdir.

-Bahçemizin bir bölümünde karpuzlarımız ve kavunlarımız,

başka bir köşesinde yemyeşil yonca tarlası

yanında boy boy süt mısırlar, dolu dolu hayat, dolu dolu mutluluk.

– Düşünebiliyor musunuz, bahçenizde bembeyaz vak vak eden ördekler,

boy boy kazlar, tavuklar, horozlar, büyük bir koro gibi kendi dilleri

döndüğünce türkülerini söyleyerek yemek saatlerini bekliyorlar.

– Yumurtan taze, sütün kaymağın, köy peynirin, kilerdeki, domates ve biberden yapılmış bize özel salçalar, kompostolar, of of nasıl anlatayım, kelimeler anlatamıyor hasretimi.

Temiz havasından, çeşmelerinden şırıl şırıl akan buz gibi sularından bahsetmek,

dağalarını ovalarını, yemyeşil ormanlarını hatırlamak yürek burkuyor, can yakıyor lakin ne yapalım elden bir şey gelmiyor. Özlüyoruz, içimizde anılarımızla yaşıyor yaşatıyoruz. Kader böyleymiş sağlık olsun demekten başka çıkış yolumuz yok ki bizim. Ateşten gömleği giydik bir kere, ne buraya aitiz, ne oraya, gidip geliyoruz işte. Bir şey daha var , bir ay sonra Eski Cumanın ıhlamurları çiçek açacak ve o güzelim küçük şehir buram buram ıhlamur kokacak. Tam hasret yaralarım iyileşti derken, benim yine memlekete gidesim geldi, yok arkadaş bu böyle olmaz valizi acil hazırlayıp yola çıkmam lazım.

Hoşgeldin bahar hoş geldiniz anılarım umutlarım canlarım, hoşgeldiniz.

Cevat ÇIRAK

01.04.2018

Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, ağaç, ev, çim, bitki, açık hava ve doğa
Eski Cuma, Muratlar Köyü, Buynovo, Targovishte, hikaye, Bulgaristan,, Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın