Memleketim ve Şehrim

img-20180605-wa0017

 

Memleketim ve Şehrim

Deli Ormanlıyım ben

Balkanlardan

Eski Balkan Derler

Koca Balkan Derler

Biz bizim Balkan deriz

Eteklerinde büyüdük

Meralarında

Çelik çomak oynadık

Mandalarla Malaklarla

Göllerinde derelerinde yüzdük

Yalnız değildik

Ördekler de kazlarda bize eşlik etti

Kurbağaları  saymıyorum

Onları çok yorduk

Siz bilir misiniz ?

Kuzuları anneleri koca sürü içerisinde nasıl bulur

Kuzular mı annelerini anneler mı kuzuları tanır

Muhteşem bir andır o canların buluşması

Biz o çocukluk günlerini hiç unutamıyoruz

Ne zaman bir araya gelsek canlanır anılarımız

Koydeki bir ağacın gölgesinde

Kaldığımız yerden başlar anılar üzerine sohbetler

Memleket bu nasıl unutulur

Kolay mı unutmak, yok olup gitmek.

Nasıl kıyarız çocukluğumuza, yaşadıklarımıza

Özlüyoruz işte elimizde degil.

Yahu dedik ya,

Biz oralıyız

Deli Ormanlıyız

Eski Balkanlıyız

Koca Balkan da derler

Koca Yusufun, Kurtderelinin oralıyız

Hey gözünü sevdiğim toprağım

Canım ciğerim herşeyim alın yazım

Memleketim

Bitmez sevdam, hasretim, anılarım hiç bitmez

Ben gurbetteyim, gurbet benim içimde.

Derin iyileşmez yaram, çıkmaz sokağım,

Memleketim, Memleketim, Memleketim.

 

psx_20180916_222102

Benim Şehrim

Istanbul

Vapurlara eşlik eden martıları

Ilık esen lodosu poyrazı

İnce belli çay bardaklarında içilen

Vazgeçilmezi,

Dumanlı demli çayın tadı.

Susamlı gevrek simidi

Buram buram aşk kokan sokakları

Sürekli acelesi olup

Bir yerlere

Yetişmeye çalışan insanları

Yük taşıyan hamalları

Levanda kokan hamamları

Mis gibi

Türk Kahvesi kokan dükkanları

Nasıl anlatsam bilmem ki

İşte oradır benim şehrim

Başın ağırdı mesela

Çık Bakırköyden sahil yoluna

Aç arabanda pencereni

Martıların balık avını dalgalarla cümbüşünü seyret

Susam kokusunu yüreğinde hisset

Bırak kendini boğazın sularına

İlaç doktor para etmez ağırına

Ilık rüzgarlar boğazda raks ederken

Ne gam ne keder, ne dert ne elem

Ne gurbet acısı ne aşk acısı vız gelir bana

Dedim ya ben Istanbulluyum

Ben buram buram tarih kokan

Şehirlerin şehrindenim

Istanbuldan, gerdandan, boğazdan

Ikı kıtanın şehrinden,

İster Avrupadan ister Asyadan

İstanbuldan, İstanbul, İstanbuldan.

Ne memleketimden vazgeçerim

Ne koca güzel,  şehrimden.

Cevat ÇIRAK

17.09.1965

Galata İstanbul

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Şu Bulgar’lara Bak…

 

Hazırlıklarımız tamamlanmıştı

Anavatan yolları bizi bekliyordu

Yıllardır hayalini kurduğumuz

Adı anıldığında kalbimizin pırpır ettiği

Türkiye’mize kavuşacağımız saatler yakındı.

Tren sınırdan geçerken büyük ve kalın bir kitabın

sahifeleri adeta kapanıyor, 500 yıllık bir tarih mazi oluyordu.

Osmanlı kuzey akıncıları olan bizlerin ataları, dedeleri,
1354 yılında Çanakkale Gelibolu Üzerinden girdiğimiz Balkanlara

1978 yılının Eylül Ayının 18 günü veda ediyorduk.

Sultan 1 Murad Döneminde Edirnenin fethedilmesinden sonra

Osmanlının Başkenti olan Edirne şehrine heyecanlı

bir yolculuktan sonra nihayet ulaşmıştık.

Serhat şehir Edirne’de 1 gün devlet misafirhanesinde misafir edildik.

Çoçuktum, 13 yaşındaydım, masal gibi günlerden geçiyordum.

Hayatımıda ilk kez bir tabak içerisinde bizlere yemek olarak

sunulan küçük küçük yeşil küçük balık pullarına benzeyen,

bir yemek verdiler, sonradan alıştık, adı mercimekmiş,

soframızdan hiç eksik olmayan bu yemeyi menümüze kattık.

Bir gün sonra eşyalarımız bir kamyona sığdırıldı, yola çıktık.

Padişahlar şehri İstanbul tabelasını geçtiğimizde anladık büyüklüğünü.

Ne kadar küçük bir yerde yaşıyormuşum dedim kendi kendime, korkmuştum.

Beşyüz Evler semtindeki bizim için tutulan kiralık yeni evimize ulaşmıştık.

Dedem, annem, babam, kardeşim ve ben bir de daha önce

Türkiyeye göç etmiş bir kaç akrabamızla hemen eşyalarımızı taşıdık.

Henüz yerleşmedik, her şey çok hızlı gelişiyordu.

Ülkemizi, köyümüzü, hayallerimizi, umutlarımızı, malımızı mülkümüzü

kısacası bugüne kadar biriktirdiklerimizi, mezarlarında bıraktığımız

öksüz kalan cenazelerimizi, boynu bükük terketmek zorunda kalıp
anavatana göç etmiştik.

Nerden bilecektik bu kadar zor olacağını, hiç tahmin etmediğimiz,

hayal edemediğimiz maceralar yaşadık ,ki bizim hiç alışık olmadığımız

bilmediğimiz, akıl edemediğimiz şeylerdi bunlar.

Artık Deliorman eteklerindeki köyümüzde değildik,

Bulgaristan bizim memleketimiz değildi, muhacirdik artık.

Eski Cuma günleri yerine İstanbul Türkiye günleri başlamıştı.

Topu topu üç kısa güne beşyüz yıllık bir geçmişi sığıdırmış,

yeni bir hayata, dünyaya, düzene, kültüre merhaba demiştik.

Hayat tüm güzellik ve çirkinlikleri ile akıp gitmekten vazgeçmiyordu.

Yeni evimizdeki ikinci günümüzde akşam saatlerinde,

evin ekmek alma sorumluluğu bende olduğundan dolayı,

yeni yuvamızın bulunduğu mahallemizdeki bakkala ekmek almaya geldim.

3 gün önce köyümüzdeki magazinden ekmek alan ben, bugün, ilk kez,

ekmeğimizi bakkal dükkanından alacaktım. Bakkala girdim;

-üç ekmek dedim (istedim)

bakkal sahibi önce parayı aldı sonra üstünü çevirdi, saymadan cebime koydum.

bana ekmeğin fiyatını söylemişlerdi ama ben yine de

para üstü ne verirse ona razı olacaktım çünkü yolda öyle karar vermiştim.

Yanımda getirdiğim file şeklindeki torbamı verecektim ki,

bakkal ekmekleri dolabın içinden alıp bir naylon poşete koyup bana uzatıvermişti.

Sevinmiştim ama belli etmedim,

ne güzel artık yanımda torba taşımayacağım dedim içimden.

Bizim köyde herkes torbasını yanından getirmek zorundaydı, magazin bedava poşet vermezdi.

Arkamı döndüm, kapıdan çıkarken bakkal sahibinin, yanındaki arkadaşına;

”Yahu bu Bulgarlar ne akıllı insanlar daha dün geldiler bugün Türkçe konuşuyorlar”

dediğini duymak zorunda kaldım.

Evle bakkal arasındaki beşyüz bilemedin altıyüz metre mesafe
bana kocaman bir asır gibi geldi,

Ne demekti, Şü Bulgarlar?

Ne demekti bir günde Türkçe öğrendiler?

Bu insanlar neden bize böyle davranıyorlardı?

Neden bizi dışlıyorlar, ötekileştiriyorlardı?

Sorular sorular kafamda gidip geliyordu.

Hiç mi tarih bilmiyorlardı?

Bu kadar cahil olmalarını kabul edemiyordum.

Bulgar olsaydık neden Bulgaristanı bırakıp Türkiyeye gelelim ki diyordum, neden?

Yoksa ailem bana ve kardeşime bazı şeyleri doğru anlatmıyor muydu,
biz Türk değil miydik gerçekten.

Evimle bakkal dükkanı arasındaki beş dakikalık mesafede

o kadar çok şey geçirdim ki kafamdan, darmadağın olmuş bir çocuktum artık ben.

Ondokuzuncu yüzyılın başına kadar aynı devletin vatandaşı, insanı olan

bakkal ile ben, şimdi ne olmuştu da ayrışmıştık.

Bizim Balkanlardaki yüzyıllık Türklük, ana dil, din mücadelemiz,

nasıl bilinmez, görmezden gelinirdi ?

Yüzyıllık kimlik dil, din mücadele tarihimizde kaybolan,
sürülen, öldürülen aydınlarımız
neden yok edilmeye, önemli görevlerden alıkonularak hapislerde
çürütülmüşlerdi.

Balkanlardan ana vatana yapılan göçler sırasında ölen iki buçuk milyon
Türk’ün ruhunu sızlatacak böylesine bir bilinçsizlik, cahillik nasıl kabul edilebilirdi?

Bu sorular yumağını uzun yıllar hiç kafamdan silip atamamıştım.

Artık ben ne geldiğim ülkeye ait hissediyordum, nede bulunduğum yeni ülkeye.

Hani bir şeylerin senden eksildiğini bilirsin için acır ya hani,

sen, buna rağmen, yaşama tutunmak zorundasındır, ve tutunursunda bir şekilde,

öyle bir şey işte bu muhacirlik.

Atalarımız boş yere dememişler demekki:

” Muhacirlik Ateşten bir gömlek giymektir” diye.

Bu huzursuzluk, mutsuz eden karışık duygularım bir kaç yılıma mal oldu.

Lise yıllarıma kadar süregelen bu travmalarım okuma öğrenme sevdam sayesinde bir nebze olsun hafiflemişti.

Okumayı hiç bırakmadığım iyi oldu,

yıllar sonra travmalar yaşamış çocuk ruhuma su serpen şu sözleri okuyacaktım.

”Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani “Düşmanla sonuna kadar dövüşenler”. Çekilen ordunun ri’cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.”

M. Kemal ATATÜRK 17.01.1931

Neden sonra öğrendim ki bana Bulgar diyen bakkalın sahibi de zaten Türk değilmiş.

Analadım ki bizi anlamaları tanımaları kabul etmeleri zaman alacak, bizim de kendimizi yeniden toparlamamız, bu şoklardan arınmamız zaman alacaktı, Ben yıllar sonra, büyüdükten sonra yani Bulgaristan Türkü olmaktan büyük onur ve gurur duydum, kendimle iftihar ettim. Biz kuzey akıncılarının torunlarıyız, çalışkanız, diz çökmeyiz, zorluklar bizi yıldıramaz, ekip biçmeyi de biliriz, söküp takmayı da beceririz çok şükür.

Hiçbir zaman ana yurdumuzda da ata yurdumuzda da devletimize yük olmayız,
Atamız Atatürkün bizi taraf ettiği gibi, kendimizi feda eder, ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenleriz biz. Biz Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıyız.

Yıllar geçti, çalıştım, çalıştık, çalışıyoruz, şükürler olsun yolumuz iyilik, güzellik, aydınlıktır bizim, durmak yok yola devam.

Ne diyor Büyük önderimiz;

”Ne Mutlu Türküm diyene”

Cevat ÇIRAK

cevatcirak.wordpress.com

cirakcevat.blogspot.com

26.02.2016

 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı

AKARDEON’UM ANILARIM

AKARDEON

Merhaba dostlarım ve okumayı seven arkadaşlarım. Bugün  yeni yılın ikinci günü, ilk ayı yani Ocak ayındayız. Hava mis gibi, güneş her zanki gibi cömert ve karşılıksız ışık ve sevgiyle içimizi ısıtıyor, ne güzel bir gün. Ben önümüzdeki hafta sınavlarım olduğu için , ders çalışma planları yaparken  nedense bu mevsimde mis gibi havayı ve penceremden bana gülümseyen güneşi görünce bıraktım, ders kitabımı oturduğum koltuğumun üzerine usulca koyarak çalışmayı öteledim. Neden bilmiyorum ama, çocukluğumun kırık buruk hatıraları canlanıverdi yüreğimde, ruhumu bir hüzün kapladı, duraksadım ve anılarda gezintiye çıkıtım tarifsiz.

Tam 40 yıl önceydi, yıl 1978, aylardan 18 Eylül,  ailem üzerine ateşten bir gömlek giymiş, varını yoğunu arkasında bırakmış ve anavatan hasreti ile çıkmış belirsiz dertli sıkıntılı bir yola koyulmuştu. Türkiyeye göç ediyorduk, Bulgaristanın Deli Orman bölgesinde bulunan Eski Cuma kasabasının Muratlar köyünden yeni yaptığımız ve içinde sadece beş ay oturduğumuz  evimizi  bedelenin üçte birine satarak bizi Edirneye götürecek trene binmek için Şeytancık kasabasına doğru yoldayız. Zorlu, sıkıntılı dönüşü olmayan , maceralı unutulmaz  bir yolculuktan sonra önce Edirne ve daha sonra Istanbula sağsalim ulaşıyoruz. Akrabalarımızın bizi karşılamasından sonra Gaziosmanpaşa Beşyüzler semtindeki kiralık evimize ulaşıyoruz. İki günde 13 yaşındaki bir çocuğun ruhunun kaldırmayacağı aksiyonla nasıl çarpışmış  baş etmişim tarif edemem size, hala 40 yıl geçmesine rağmen anlayamıyorum. Şimdi biraz hızlanalım, ilk gün evimize yerleşiyoruz, ikinci gün tüm aile fertlerine kardeşim ve yaşlı dedem hariç iş aramaya koyuluyoruz.  Annem Bayrampaşada bir tekstil atölyesinde, Babam çok uzak bir  yermiş İstanbul dışında  Kumburgaz’da bir çiftlikte ve bende oturduğumuz mahallede küçük bir terlik üreten atölyede işe başlıyoruz.  Şimdi diyeceksiniz ki okul işi ne oldu,  okul işi bir gün sonraya kaldı, önce iş konusu  halledildi, ertesi gün mahallemizdeki orta okula kaydım yapıldı. Bulgaristanda altıncı sınıfı bitirmişim 7 sınıfa Türkiyede devam edeceğim. İki okulum arasında 600 km mesafe olmasına rağmen, ülke farklı, dil, farklı, kültür bambaşka bir farklı, tepetaklak olmuşum da ağlayanım yok. Kader bizi kervanına katmış sürüklüyor bir yerlere ama nereye bilen yok. Öyle karışmış ki çocuk kafam, köyümde ki okulda 19 kişilik çok modern sınıflarda eğitim görürken bugün istanbulun Gaziosmanpaşa semtindeki 84 kişilik sınıfındayım. Sabah işe gidiyorum öğlenci olduğum için akşama kadar okula, bu arada akşam da ders çalışmak için zamanımız yok,  eve iş alıyoruz terliklerin ökçelerine deri kaplıyoruz, ek gelir elde etmeye çalışıyoruz. Neden böyle yoğun çalışıyoruz çünkü biz alışık değiliz kirada oturmaya, bir an önce arsa almalıyız ve kendi evimizi inşa etme telaşındayız.  Sadece çalışarak birikecek paraya bu işler olur mu olmaz elbet. Bulgaristan’dan yanımızda getirebildiğimiz ve satılabilecek durumda ne varsa  hafta sonları yakın semt pazarlarında bazen babam, bazen annemle ve bazende ben tek başıma pazarda küçük bir tezgah açarak, şahsi eşyalarımızı satmaya çalışıyoruz. Yazarken bile zorlanıyor insan, ne dertli fırtınalı günlermiş, nasıl katlanmışım, nasıl sakin kalabilmişim, düşünüyorumda hala işin içerisinden çıkamıyorum. Hiç unutamadığım o kadar çok anım varki hangi biri anlatsam. En ağırıma gidenlerden  bir tanesi neydi biliyor musunuz. Kış bitti diyerekten yatarken üzerimize örttüğümüz yüzde yün battaniyelerimiz vardı, onları bana sattırdılar, sonra uzun orta kısa dalga yayın yapan evimizin neşesi bir radyomuz vardı onu da Topkapı pazarında yine ben sattım, ama eve dönerken minibüste gözyaşlarımı içime akıttım, içim parçalandı. Neyse bu bölümde çok kalmayalım, biz yaklaşık bir yıl sonra bir miktar peşin para ve kalanı senetle olmak üzere arsamızı aldık. Nasıl mutluyuz evde bayram havası esiyor, dedem, babam, annem, ben ve kardeşim yer sofrasına oturmuşuz akşam yemeğindeyiz,  Her akşam yediklerimiz nerdeyse hiç değişmediği için belli tarhana çorbası,  turşu, soğan ekmek ve su. Yinede şikayet edemem çok şukur karnımız doymaktaydı,  güzel günlerdi özlüyor insan.  Arsa aldık sevinçliyiz dediysem de , öyle anlatılacak kadar büyük bir yer değildi arsa, toplam 148 metrekare bir yerdi, ama Türkiyede ilk sahip olduğumuz şeydi, fakat gerçekten bizim miydi değilmiydi ondan bile daha emin değildik, çünkü biz hala muhacir kağıdı ile oturuyorduk  anavatanımızda, misafirdik yani. Yarın birileri çıksa hadi gidin dese bizim dediğimiz toprakta , Bulgaristanda bıraktığımız topraklarımız gibi elimizden alınabilir el konulabilirdi. Ama olsun biz arsayı aldığımız gece çok umutlu ve mutluyduk, ilk kez o sofrada iyi ki böyle güzel sıcak yüreklerden oluşan bir ailem var, ne mutlu bize dediğim günlerdi o günler. Bazen düşünüyorum da nasıl katlanmışım nasıl sabır gösterip dayanmışım, hiç kolay değildi, ama ailemizin manevi gücü ve sevgisi ile şu an bile katlanamayacağım işlere imza atmışız, şükürler olsun. Neyse hayat devam ediyor, yaklaşık 6 ay sonraya denk gelen bir tarihte biz evimizin temelini attık ve inşaata başlamış olduk.  Kaynak yetersizliği yüzünden belki biraz ağır ilerliyordu ama her geçen gün taş üstüne taş koyuyorduk. Benim yüküm armıştı, sabahları daha erken kalkarak önce 7 km uzaktaki inşaata gider 8 adet 200 LT kapasiteleri olan inşaat suyu varillerini iki kova ile  500 metre mesafedeki bir komsunun su kuyusundan elle taşırarak dolduruyordum. Dolduruyordum derken yazmak kolay da siz bir de bana sorun, 15 yaşıma merdiven dayamışım,  yüküm belki iki belki beş katı ağır, lakin umut bizi ayakta tutmaya devam ediyor. O yıllar yani 1980 yıllar, zor yıllar Türkiye için, herşey kara borsa, enflasyon üç sıfırlı rakamlar ile anılıyor, akşam yatıyor sabah kalkıyorsun her şeyin fiyatını zamlanmış buluyorsun. Birşeyi almak için kuyruklar var saatlerce sıra bekliyorsun sana sıra gelene kadar mesela tüp kalırsa alıyorsun, kalmadıysa çaresiz boş tüp ile evine dönüyorsun. Boş tüple eve dönmek ne demek günümüzün gençeleri bilemez, o yüzden bu konular ayrıca ele alınıp yazılması gereken konular, üzerinde çok durmayayım, çünkü anlayamazsınız.  Efendim gelelim zurnanın son deliğine, evimiz artık hasırını atma aşamasında, yani evin üstünü betonla kapama aşamasına gelmiş bulunmaktayız, kalıp çakılmış, elektrik ve su ve atık gideri boruları döşenmeye başlanmış demirlerin montajı yapılıyor, ve usta sürekli babamdan çimentonun ne zaman geleceğini  soruyor. Dedim ya size o yıllar enteresan yıllar, zor yıllar, sıkıntılı yıllar diye,  ve beklenen korktuğumuz şey oluyor. Parası ödediğimiz çimento fabrikası grev kararı alıyor, bizim inşaat için sipariş ettiğimiz çimentolar kara borsaya düşüyor,  sadece bir günde birim fiyatlarına  hatırı sayılır oranda zam geliyor. Buraya kadar bir şekilde inşaatı getirmişiz fakat bu zam bizim tüm planlarımızı tepe taklak ederek bizim tüm heyecanımızı alıyor ve yerine verdiği şey üzüntü üzüntü ve yine üzüntü. Eş dostan borç isteyecek durum hiç yok zaten, o yolların hepsi denenmiş ve tüketilmiş. Çimento kara borsa olduğu için senet sepet kabul edilmiyor, tek çare var oda nakit para bulunmamsı gerekiyor. Ama nerden ve  nasıl bulunacak ? İhtiyacımız olan para da öyle çok büyük bir para değil aslında, zaten parasını ödemişiz de grevden dolayı oluşan ekstra farkını bulmamız gerekiyor. Sayılı günler hızla ilerliyor, herkes ,nerden bulunacaksa, bu parayı bulacağız endişe ve düşüncesinde, sürekli bu konuyu konuşuyor. Kolay değil öyle mal mülk sahibi olmak, önce bir feleğin çemberinden geçmeniz gerekiyor. Hiç ama hiç unutmuyorum, Cumartesi günüydü, okuldan gelmiş evimizin balkonunda akordeon sırtımda birşeyler mırıldanmaya çalışıyordum. Daha öğle saatleriydi, evde benden başka kimse yoktu, ben de babam evde olmadığından dolayı rahattım, kendi halimde eğleniyor bir şarkının notalarını bulmaya çalışıyordum. Hava yaz havası, ılık bir rüzgar,  beni  kucaklamaya çalışan fakat balkonun duvarından dolayı bir türlü başaramayan sapsarı bir güneş,  tam bir keyif havasındayım yani. Tüm koşullar çok uygun olunca, notalarda bir neşeli, sanki bir gösteride performans sergileyen sanatçıya yardım edercesine usturuplu ve disiplinli sesler çıkartarak şov yapıyor edasındalar. Önce ihtimal vermedim, lakin ikinci kez balkona girilen kapının açılış sesini duyunca dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Aman Allahım dedim babam gelmiş, ama neden erken gelmiş demek geçti içimden. Olanca gür ve öfkeli sesiyle bana bağırmaya başladı.  Sen burda ne yapıyorsun, biz çaresizlikten nelerle uğraşıyoruz sen burda keyif yapıyorsun, başka zaman bulamadında bugünü mü buldun. Bir süre sonra sanırım söylediklerini duymamaya başladım.  Galiba hissettim biliyor musunuz, kötü bir şey olacak gerçekten hissettim. Böyle içim cız etti, sanki içimden birşeyler koptu.  Tüm bu yaşananlar anlık gelişen plansız programsız olaylardı, sanırım bu yüzden travma gibi ağır geldi.  Al akordeonu, kılıfına koy, git Cumartesi pazarına ve onu sat yoksa ev yarım kalacak, evet evet, bu ses babamın sesiydi, zaten başka da bir ses olamazdı, sadece ikimiz oradaydık.  Sadece kısık bir sesle tamam diyebildim. gerisini hiç sormayın hatırlamıyorum. Hiç ihtimal vermediğim şey başıma geldi. Babam en sevdiğimi elimden alıyordu, inanılır gibi değil ama bu bir gerçekti. Fakirlik yoksulluk karşısında çaresiz, kimsesiz hissetiğiniz  oldu hiç bilmiyorum, öyle acı bir duygu ki anlatmaya kelimeler, cümleler satırlar yeterli gelmez. Evden çıkmam pazar yerine ulaşmam saniyeler değil, sanki saliseler içerisinde cereyan etti. Hani derler ya kul sıkışmadan hızır yetişmezmiş diye, gerçekten bu söz damıtılmış denenmiş bir söz . Benim huzur sesli, kırmızı renkli, siyah kayışları ve kocaman valiz çanta kılıfı olan Akardeon’um artık benim değildi, Yeni sahibi benim yaşlarımda bir kız çocuğu karşımda duruyor, mutluluktan parlayan gözleri ile sıkıca babasının elini tuttu, keyfi çok yerinde olarak hadi gidelim baba çok merak ediyorum çalabilecek miyim dedi. Babası en sevdiğimi elimden aldı kayışından tutarak sırtına astı, hafifçe bir sallandı, valiz tam olarak sırtında oturunca gülen yüzlü mutlu kızının elinden tuttu ve pazarın içerisinde kayboldu. Evin tamamlanması için gereken para biraz fazlası ile tedarik edilmiş ev tamamlanmıştı. Küçük mü yada erken yaşta  yetişkin  olmuş  bir çocuğun hayalleri, umutları, mutlulukları bıçak gibi kesilmiş belirsiz bir bahara bırakılmıştı.  Her şeye rağmen hayat devam ediyordu, bu çekilen acılar gelecek güzel keyifli günlerin bedeliydi, ve öyle de oldu. Hiçbir şey için geç değildir, çok yakında emekli olmuş fakat çocukluğunu doya doya yaşayamamış  bu çocuğun yeni bir akardeonu olacak, ve o çocuk kaldığı yerden çocukluğuna devam edecek.  Hiç kimseden hiçbirşeyden şikayet etmeden, hep şükür ederek mutlu edecek ve mutlu olacak. Mutluluk onun da hakkı.

 

Cevat ÇIRAK

02.01.2018

 

Oy Hakkı Kutsaldır

 

Sürekli gittiğim kafede ben de şahit oluyorum bazen. Siyasetten futbola kadar her konuda fikir üreten, vır vır konuşan arkadaşlar görüyorum, dinliyorum tahammül etmeye çalışıyorum. Sohbetlerine dahil oluyorum bazen, bazı fikirlerinin aslında dayanaksız ve kaynaksız olduğunu belge ve kanıtlarımla ortaya koyduğumda, süratlarının nasıl ekşidiğini nasıl da, nerde çıktı bu adam ?gibi bakışlara maruz kalıyorum. Zamanla bu arkadaşlarla aramız bozuluyor ve ilişkimiz başlamadan bitiveriyor. Hatta belli bir zaman sonra arkamdan düşmanca dedikodular duymaya başlıyorum. Kimdir bu arkadaşlar , neden böyle konuşuyorlar, nasıl bu kadar bilgiçlik taslayabiliyorlar diye küçük bir analize koyulduğumuzda ortaya çıkan sonuçlar çok şaşırtıcı olabiliyor. Evet, gerçekten aslında ne kadar sığ bir bilgiyle ahmak kestiklerine inanamıyorum. Bu arkadaşların ortak özellikleri nelerdir diye merak ediyorsununuz değil mi?
Hadi bir göz atalım;
— Sandık yüzü görmemiş insanlar olduklarını görüyorsunuz. Mesala bir partiyi hararetle savunan arkadaşın laf arasında ağızından ben hiç oy kullanmadım itirafını duyabilirisiniz. Örneğin benim müdavimi olduğum kafede abim yaşında bir arkadaş çift ülke vatandaşı olduğu halde her iki ülkede oy kullanmadığını kendi ağızından itiraf etmişti. Am nedense bu çok bilmişliklerine engel konduramıyorlar.
— Bir başka özellikleri bu çok bilen arkadaşların aslında hiç kitap okumadıklarını öğreniyorsunuz, neden okumadıklarını sorduklarında hayat tecrubelerinin onlara yeterli olduğunu savunmaktan geri kalmıyorlar. Oysa bilgi sahibi olmadan söz sahibi olunamayacağını bilmiyorlar. Okusalar daha neler öğrencekler ama gerek duymuyorlar, doğuştan filozof doğuluyor mu ? Okuduğum kadarıyla doğuştan filozof olunmuyor okumadım, duymadım.
— Diğer bir özellikleri de bu arkadaşlar hangi işlere soyunsalar başarılı olamıyorlar. Başarısızlıklarının nedenini sorduğunuzda size onlarca bahane sayabilirler, nedense kendi hatalarından yanlışlarından hiç bahsetmezler, onlar sütten çıkmış ak kaşıktırlar her zaman. Oysa aynaya baksalar ana başarısızlık nedenin ne ve kim olduğunu öğrenme şansları olacak ama bu haklarını kullanmıyorlar.
Bu arkadaşların yukarıda saydıklarımdan daha fazla ortak özellikleri olduğunu biliyorum ve yazabilirim ama sanırım bu kadarı yeterli olacaktır.
Gelelim asıl konuya, düşünmek, düşündüklerimizi konuşmak, tartışmak bunlar doğruyu gerçeği bulmak ve görmek adına gerekli ve olması gereken durumlar, lakin, hangi yöne oy kullanacağımıza karar verdiysek, oy kullanarak bunu kararımızı tescil ettirerek, geçerli kılıyoruz. Uzun tartışma ve araştırmalar sonucunda karar aşamasına gelmediysek artık karar vermek için önümüzde 1 hafta süremiz daha var, lütfen iyi değirlendirelim. Oy hakkımızı kullanmak topraklarımızın ve vatanımızın yaşamasına ve devamına ortak olmak demektir. Lütfen katılımı arttıralım , oyumuzu çöpe atmayalım, ülkemizin geleceği için oyumu kullanalım, değerli kılalım, vatanımızı ve millerimizi yüceltelim. Topraklarımıza sahip çıkalım başka vatanımız yok . Oy hakkı bu yüzden kutsaldır, sorumlu davranalım örnek olalım.

Saygılarımla

Cevat ÇIRAK
Pazar 09.04.2017

Savruluyoruz

Farkında mısınız?

Son dönemlerde toplumca savruluyoruz.

Otobüse biniyorum 53 yaşındayım, gördüklerim beni ürkütüyor

Benim zamanımda gençler yaşlılara yer verirdi

Şimdi öyle mi ? Hayır !

Gencecik çocuklar ya uyku numarasına yatmışlar

Yada çok yoğun ders/ kitap okuyorlar sözde…

Kulaklıkları da cabası, duymadım görmedim modu.

Edepsizce Savruluyoruz.

Sadece toplu taşıma araçlarında mı durum böyle?

Elbette hayır, Her yer aynı.

Mesela,

Arabanla evden yola çıkıyorsunuz

25 yıldan fazla araç kullanmışlığım var ama,

sokağa çıkınca başıma gelecekler için dua ediyorum.

Araçlarımız çok konforlu, her türlü donanım var, amma…

Mesela direksiyon simitlerinin altında sinyal kolları var biliyorunuz.

Nedense şöförler sözleşmişçesine ısrarla inat ediyorlar, kullanmıyorlar.

Sorumluluğumuz yetmiyormuş gibi, birde;

Önümüzde ve arkamızda seyreden araçlarının şöförlerin de aklından

geçenleri tahmin etmek durumundayız.

Dünyanın her yerinde yaya geçidinden geçen insanlara, canlılara yol verilir.

Bizde duruma bakar mısınız!

Çok iyi niyetle ve kural gereği yol veriyorsunuz,

fakat arkanızdaki araç şoförü size kural ihlal etmiş gibi muamele ediyor.

Haklı olduğunuzu kibarca anlatmaya çalışmak istiyorsunuz

fakat neyle karşılaşacağınızı tahmin edemiyorsunuz.

Kendinize hiç yakıştıramayacağınız çözümler üretiyorsunuz.

Camlarınızı kapatıp küfürbaz bir adam olup çıkıveriyorsunuz.

Savruluyoruz derken çok ciddiyim.

Her yönümüzle çıkmaz sokakta yol alıyoruz.

Eve ayak basıyorsunuz, tam şükür edecek, bir oh be diyeceksiniz

Ama nerde…

Bu sefer hezeyan televizyon kanalarında devam ediyor.

Her kanalda seviyesiz siyasi saygısızlık almış başını gidiyor.

Bir film, bir dizi bakayım deseneniz, kendinizden ve içinde bulunduğunuz

toplumunuzdan utanıyorsunuz.

Senaristlere kızayım diyorum ama…

Yapımcı prim yapan işler istediği için olsak gerek

Kimin eli kimin cebimde, belli olmayan,

kim kimi nasıl satıyor, belli olmayan,

Kötü örnekler oluşturan diziler, filimler, yapımlar izliyorsunuz.

Kime sorsam, haklılar,

Kime sorsan, günahsızlar

Kime neden desen, ihanete uğramış

Kime dokunsan aldatılmış

Gerçekten bu gidişat bizi ahlaken çöküşe sürüklüyor

Gerçekten diyorum, görüyorum durumu fena kötü

Toplumca ahlaksızlığa, saygısızlığa, sevgisizliğe doğru

hızla sürükleniyor yitiriliyoruz.

Sosyologlar, toplumbilimciler, eğitimciler,

Herkesten önce anne babalar, siz böyle yetişmediniz

Neden böyle yetiştiriyorsunuz. Neden ?

Yeter, dur diyelim bu rezil duruma,

Sürüklenmeyelim yeter artık.

Aslında,

Çok kolay,

çözümü var !

Bize yapılmasını istemediğimizi başkasına yapmayarak başlayalım.

Neden bu kötü gidişe dur demeyelim?

Neden görmezden gelelim?

Neden seyredelim?

Başkasından çözüm beklemeyelim

Özümüze dönelim,

Ahlak diyelim, ordan başlayalım.

Ne diyor Mevlana

İnsanla hayvan arasındaki fark, edeptir.

Cevat ÇIRAK

22.03.2019

Reklamlar

GÜVEN

(Recep Muallimin Anısına )

Bilirsiniz işte Mart’ın sonu bahardır derler.

Bu söz öylesine söylenmiş bir söz değildir.

Kış boyunca dinlenmiş sulanmış toprak

Suya ilk cemre düşünce harakete geçmekle kalmaz

Köklerini içinde barındırdığı tüm bitki ve ağaçları da harekete geçirir

Eğer çiftçiyseniz köylüyseniz bunu bilirsiniz,

Ağaçlarınızı bakıma alır eski ve fazla dalları budarsınız.

Mart ayının bitimi ile birlikte ağaçlarınız tomurcuklanmaya başlar .

İşte bu yüzden Mart’ın sonu bahardır, aşktır, heyecandır, keyiftir

Yemyeşil olur her taraf, hangi yeşile doya doya bakacağınızı şaşırırsınız.

İçinizdeki enerjiyi boşaltmak istersiniz.

İşte bugün yine öyle bir gün

Köylü çocukları yine kendi mahallelerinde toplanmış cambazlık peşinde

Bizde bizim mahalledeki peykadayız ( şehir mobilyası)

Oturmuş ne yapalımı düşünmüyoruz

Maça hazırlanıyoruz, yukarı mahalle ile maçımız var

Takımlar altışar kişilik olacak, biz 8 kişiyiz

Maça nasıl çıkacağız.

Ne giyeceğiz ortak bir forma bulma arayışındayız.

Beyaz potnik (kolsuz atlet),

yanlarında beyaz çizgili kara gaştalarla (bokser) çıkalım diyoruz.

Ama yapamıyoruz,

çünkü hepimizde aynı takımlardan olmadığını anlıyoruz.

Sonra neler yaparız diye düşünüyoruz ama nafile bulamıyoruz

Bir arkadaşım sen bir şey demedin bugün, vardır bir bildiğin diyor

Olmaz mı bende her zaman bir çare çözüm vardır,

Çok zeki olduğumdan değil ama okuduğum kitaplarda öyle yazıyor

Ordan biliyorum yani…

Evet diyorum siz burdan ayrılmayın ben yarım saate geleceğim diyorum

Koşa koşa mahalleden ayrılıyorum

Yarım saat sonra ellerim dolu mahalleye dönüyorum

Pırıl pırıl mavi formalar var elimde, şortlar beyaz

Formalar muhteşem, harika bir duygu bu,

Herkes şaşırıyor, ama biraz da korku var

Ya yakalanırsak !

Ya gören olursa biz ne yaparız!

Kormayın diyorum bütün sorumluluk benim

Sonuçta diyorum ben bizim okulun spor sorumlusuyum

Maç bitince yerine götürüp bırakacağım zaten kimse bilmeyecek ki.

Arkadaşlarımı rahatlatmak için öyle diyorum ama,

içimdeki ses benimle pek yanı fikirde değil.

Neyse ok yayadan çıktı bir kere, ne olacaksa olacak, geçmiş olsun

Formaları giydik ama hepimiz on- onüç yaşlarında çocuklarız

formalar bize en az üç numara büyük.

Bazı arkadaşlarımızın boyları kısa fistan giymiş gibi duruyorlar,

herkes birbirine gülüyor alay ediyor ama , olsun, bir yol bulacağız elbet

Bir şorta iki çocuk sığacak kadar büyük bu şortlara

pantalon kayışları ile çözüm buluyoruz, formaların eteklerini de şortun

içindeki külodümüzün içine bırakınca takım hazır oluyor.

Hadi bakalım maçın oynanacağı sahaya,

İniyoruz buzluca çemesinin oradaki polanaya (meraya)

Bizim sahamız buradır her zaman,

Rakip mahalle de gelmiş, ısınmaya başlamılar bile

Bizi görünce donup kalıyorlar tabiği

Formaları tanıyorlar, a sifon bunlar ne yapmış böyle diyorlar.

Direktör duyarsa hele görürse ne yapar bunları bilmem diyorlar

Bir çocuk diyor ki direktöre gerek yok Recep muallim görsün yetecek

Biz sanki olacakları bilmiyoruz gibi kuyrukları dik tutuyoruz, havalıyız.

Maç başlıyor, ama her iki tarafta şaşkınlık devam ediyor.

rakip takım bizi nasıl gambazlayacaklarını düşünüyor,

biz de sürekli üsütmüzde durmayan şortları kaldırmaktan perişan olduk

Düşe kalka maçı tamamlıyoruz,

3-1 maç bizim, yine zafer Gagarin Mahallesinin

Ey, biz deliyiz deli.

Biz aşağı mahalle uşaklarıyız, maytap değil akına öyleyiz.

bütün köy değil sadece komşu köylere kadar duyulan,

şanımız şöhretimiz var bizim,

Herkes dağlıyor, ama benim işim daha bitmedi

Aldığım formaları kimse görmeden yerine bırakmam lazım

Hepsini bir poşete koyuyorum ve doğru büyük okulun yolunu tutuyorum

Okulumuzun spor malzemeleri ve diğer her şey o depoda.

Depo nerde derseniz okulun altında kino (sinema ) varya işte orda

Kino’nun içinde sahne arkasınsa 3 tane boş oda vardı,

o odalardan bir tanesi spor deposu olarak tahsis edilmiş

Sorumlusu Recep Muallim, onun yardımcısı ben

Anahtarlar onda yedekleri bende duruyor, sorumluluk büyük yani

Usulca kino’nun arkasındaki kapıdan içeriye giriyorum,

İkinci oda spor odası,

yürürken cebimden anahtarları çıkartacağım telaşlıyım.

Tam anahtarı buldum kapıyı açacağım donup kalıyorum.

Sinema perdesi aralanıyor önce bir el görüyorum sonra kocaman bir gölge

Recep muallim karşımda, bir elimde formaların bulunduğu torba

diğer elimde anahtarlar ve karşımda Recep Muallim

Sözde cevabım vardı, her şeyin hesabını verebilecek gibi atıp tutan ben,

bilim kurgu filmelerindeki karakterler gibi donup kalıyorum.

Recep muallim her zamanki gibi sakin, ağır başlı duruşu ve ihtişamı ile

karşımda hiç konuşmadan duruyor, beni izliyor.

İşte tam o saniyelerin durduğu, geçmek bilmediği

anda ben hayatımın dersini alıyorum.

Saniyeler diyorum ama belki saliseler içinde;

Güven kelimesinin anlamını öğreniyorum

Hatta öğrenmekle kalmıyor içini kocaman kocaman dolduruyorum

İnsanların güvenine mahsar olmak ne demek öğreniyorum

Haysiyet, onur karakter nasıl olamlı öğreniyorum.

Hem öğreniyor hemde geleceğime yatırım yapıyormuşum,

ama o zamanlar çocukmuşum bilmiyormuşum , şimdi daha iyi anlıyorum.

Türk Dil Kurumu daha güvenin ne olduğunu yazmadan ben yazıyorum.

Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu, itimat*

Kafam allak bullak hocam karşımdan ama ben suskun ördek yavrusu,

O atıp tutan ben den eser kalmamış, ödlek zavallı biriyim artık.

Dedim ya saniyeler saliseler içinde benim aklımdan bunlar geçerken

Recep Muallim ne yaptı merak ediyorsunuz değil mi?

Gerçi ne yapsa yeridir hakkıdır, hemde yerden göğe kadar hakkıdır.

Oysa o bana kısa bir süre bakıp izledikten sonra, sakin bir ses tonu ile,

Her insan hata yapabilir , böyle ”bir” hakkı vardır, ben sana güveniyorum,

Hadi koy o emanetleri aldığın yere kapat kapıyı gidelim, unutalım bu günü,

Bir insan bağırmadan çağırmadan nasıl adam edilir,

nasıl geleceğe hazırlanır öğrendim

Birde çıkarken kolunu omuzuma atmaz mı!

Ben müdürle konuşurum sana bir şey olmaz, canını sıkma demez mi !

Keşke dedim bir ton sopa yeseydim de bu öğretmenime bunu yapmasaydım

Ertesi gün herkes, özellikle beni ispiyon eden rakip takımdaki

arkadaşların mutluluğu kursaklarıda kalmıştı,

Benim arkadaşlarım ise benden çok korkmuşlardı ama hep

yanımdaydılar, be öyle olmaya da devam ediyorlar.

Recep Muallim bizim beden eğitimi öğretmenimizdi

Sağlıklı bir vücut nasıl olurdan önce sağlam bir karakter, ondan da öncesi

sağlıklı bir insanın ahlakının nasıl olması gerektiğini öğretmiş bize,

gelecek vizyonumuzun sağlam temeller üzerine kurulması için çok emek

vermiş. Yolumuza ışık tutmuş, kalbimize ahlaklı insanlık mayası çalmış,

Bizim köyümüzdeki çocuklar, öğrenciler ne kadar şanslıymış diyorum

ne muhteşem öğretmenlerden ders almışız, geleceğe adım atmışız.

Bu değerli hocalarımızın bana öğrettiklerini 38 yıllık iş ve yöneticilik

hayatımda her zaman kullandım. Belki bu yüzden çok sevilen sayılan bir

yönetici oldum.

Recep Muallim yıllarca Bulgaristan Eski Cuma Muratlar Köyünde

Kiril i Metodi mektebinde

yüzlerce öğrenci yetiştirdikten sonra 1978 yılında ailesiyle Türkiye’ye göç

etmiştir. İstanbulda bür süre daha öğretenlik yaptıktan sonra her ölümlü

gibi hakka yürümüştür . Allah mekanını cennet eylesin, nurlar içinde kabir

rahatlığı versin.

Bu vesile ile bize emek veren, yol gösteren değerli ve çok sevgili

öğretmenlerimize minnet duygularımızla şükranlarımı ve saygılarımı bir

borç bilirim.

”Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu yaşayacağınız güzel günler diliyorum.

Cevat ÇIRAK

03.03.2019

*Kaynak : Türk Dil Kurumu

Balkan Türkleri Muhacir mi? Göçmen Mi?

Uzun zamandan bu yana gerek sosyal medya gerekse bazı makale ve yazılarda gizli bir tartışmaya şahit oluyorum. Bazı arkadaşlar Balkanlardan göç etmiş biz Türklere özellikle muhacir denilmesi gerektiği konusunda ısrar etmeye devam etmektedir. Ben bu konuyu biraz araştırmak irdelemek istedim, sözlükler bize nasıl yol gösteriyor bir bakalım derim.

Türkiyede Türk Dil Kurumu bu konuda en önemli otorite olduğuna göre başka kapıyı çalmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Evet açalım bakalım TDK sözlüğü bize nasıl yol gösterecek;

Öncelikle Muhacir ne demekle başlayalım.

muhacir 
sıfat (muha:cir) Arapça muhācir
1. sıfat Göçmen
Yolda uzun bir muhacir kafilesine tesadüf ettik.” – Ö. Seyfettin
2. Hz. Muhammed’e uyarak Mekke’den Medine’ye göç eden

Görüldüğü üzere muhacir Arapça kökenli bir sıfat (muha:cir) Türkçe karşılığı göçmen olarak verilmiş. Peki buraya kadar her şey net. Türkçe olmayan bir sıfatı almışız Türkçemize monte etmiş kullanıyoruz.

Şimdi bir de göçmen ne demek, bir de ona bakalım müsadenizle.

göçmen 
sıfat
1. sıfat Kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk), muhacir
Ama biz de yeni göçmeniz, hâlden anlarız.” – N. Araz
2. Sıcak iklimli ülkelere giden (hayvan)

Yine bir sıfat çıkıyor karşımıza. Lakin önemli bir fark var. Öz Türkçe bir kelime ile karşılaşıyoruz. Türk Dil Kurumu sözlüğü göçmen kelimesini ne güzel açıklamış, ” Kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk), muhacir.

Görüldüğü üzere Arapça bir kelime olan muhacir ile Türkçe bir kelime olan göçmen aynı anlamları taşıyan farklı dillere ait iki sıfat olarak karşımızda duruyor.

Peki biz hangisini kullanmalıyız?

Benim tercihim Türkçe olan göçmen kelimesi olacaktır.

Neden derseniz ?

Çok basit, çünkü ben Türküm de ondan.

Ama hala ben muhacir kelimesinde ısrar ediyorum diyenler olabilir.

Saygı duyarım iki kelimenin anlamı da aynı olduğuna göre sorun yok.

Sorun bence başka bir temelde,

Dilimizi zaten 550 yıl boyunca Arapça ve Farsça dillerinin harmanlanmasından meydana getirdiğimiz osmanlıca denen ve hiç bizim özümüzle alakası olmayan bir dile hizmet etmeye devam etmek konusundaki ısrarımız olacaktır.

Tartışmanın boyutunu genişletmek isteyenler olabilir.

Mesela;

Biri/birileri çıkar Ama büyük önderimizde göçmenlere muhacirler diye hitap etmiştir, sen ondan daha iyi mi bileceksin diyebilir.

Cevabım var elbet. Doksan küsür yıl önce kullanılan bir Türkçe ile kaleme alınmış sözler bunlar. Cumhuriyetimiz kurulduktan ve harf devrimi yapıldıktan sonra güzel Türkçemizi yaban otu gibi sarmış sarmalamış bu yabancı kelimelerle yazmak zorunda olduğumuzu kimse unutmamalıdır.

Güzel Türkçemiz her dilde olduğu gibi zaman içerisinde gelişmiştir, her geçen gün de gelişmeye devam etmektedir. Dolayısı ile bize bügün göçmen sıfatını (kelimisini) kullanmak yakışır. Eskiye rağbet etmek, bizim olmayanda ısrar etmek neden?

Ayrıca unutulmamalıdır ki,; Büyük önderimiz Söylev’i kaleme alırken o günkü güncel ve alternatifi olmayan yazıyı ve dili kullanmak zorunda kalmıştır. Bugün kitapçılardan alıp okuduğumuz ”Nutuk” günümüz Türkçesi ile güncellenerek basılmaktadır. Orjinalini herkes alıp okuyabilir mi ? Hayır. Hadi diyelim okudu, okuduğunu anlayabilir mi? Cevap yine Hayır olacaktır.

Bir diğer önemli konu da

Birde Ensar Muhacirler vardır. Yani ; Dinleri ve inançları uğruna, Mekke’den Medine ye göç eden Müslümanlar vardır. Fakat onların yukarıda anlatmaya çalıştıklarımla direk ilgili ve alakası yoktur

 Neden yoktur derseniz;

ensar 
isim, din b. (***) (ensa:rı) Arapça enṣār
isim, din b. (***) Hz. Muhammed’e hicret zamanında yardım eden Medineliler

Mekke’de gelen Müslümanlara yardım edenlere ise Ensar denir.

Balkanlardan göç eden Türklere ensar demek isteyenler çıkabilir, kesinlikle olmaz kullanılmaz diyemem. Fakat unutulmamsı gereken en önemli husus ensar muhacirler İslamiyetin yayıldığı dönemde hicret etmiş ve sahip çıkılmış ilk islam dinine inananlardır. Balkanlardan göçün altında yatan nedenler çok farklıdır. Olayı putperestlerden kaçanlarla, bir başka semavi dinin zülmünden kaçanların meselesi gibi göstermek doğru bir çözümleme olamayacaktır. Olur diyen çıkarsa dönüp bugünkü orta doğu batakılığında birbirini katleden sözde müslümanlara hak vermiş olacaktır.

Biz Balkan göçmenlerinin durumu çok daha ağır yaptırım ve şartlar içermektedir. Sadece dini tanım ve nedenlerle izah edilemez bir vahşetle karşı kaşıya kalmıştık. Maddi manevi ve insani olarak çok daha ağır şart ve koşullarda işkence ve zalimlikle tüm haklarımız ve kazanımlarımız elimizden alınmaya çalışılmış ve belli bölge ve dönemlerde alınmıştır. Daha ileri giderek soykırımdan söz etsek yeridir.

Cevat ÇIRAK

12.02.2019

Yine Kaçıp Gidesim  Var Buralardan 

Yine Kaçıp Gidesim Var

Bugün günlerden pazar.

Kış ortasında olmamıza rağmen adeta bir yaz havası var dışarda

Güneş pırıl pırıl göz kırpıyor bahçeye bakan salonun penceresinden

Adeta bizimle kahvaltı sofrasına oturup sohbet edesi var güneşin.

Yaz havalarının değerini kış aylarında anlıyoruz, insanoğluyuz işte,..

Oysa benim aklıma güneşi görünce çocukluğum gelir, toprak kokusu gelir,

hemen çocukluğuma dönesim geliverir.

Yavru kuzuların sesi gelir, beyaz ördeklerin vak vaklaması gelir

Hemen başlarım hayal kurmaya,

Yahu sizde bana hak vereceksiniz, köyde büyümeniz şart değil ki!

Bakın şimdi ne anlatacağım,

Çok değil yaklaşık bir ay sonra ne olacak biliyor musunuz

Halk takvimi ve inanışına göre, kasım günlerinin 100. gününden 5 gün sonra cemrelerin düşmeye başlıyor. Cemrenin birer hafta aralıkla havaya, suya ve toprağa düştüğüne inanılıyor. Üç tane olan cemrenin birincisi havaya (19-20 Şubat), ikincisi suya (26-27 Şubat) ve üçüncüsü de (5-6 Mart) toprağa düşer.

e diyeceksiniz ki her sene düşüyor zaten, ne olacak cemre düşünce

“Ateş”, “kor” anlamına gelen cemrenin her yıl şubat ayı sonunda başlayan takvime göre önce havaya, sonra suya, son olarak da toprağa düştüğü kabul ediliyor. “cemre düşmesi”, bahar bayramı nevruzun yaklaştığına da işaret ediyor.

“cemre düşmesi” hayvancılıkla uğraşanlar için soğuk nedeniyle dışarıya çıkartamadıkları hayvanların otlaklara kavuşma zamanının yaklaştığını, tarımla uğraşanlar için de toprağın işlenme dönemine gelindiğini ifade ediyor.

Yani canlar diyorum ki her çocuk köyde büyümeli

her çocuk hayvanların içinde sevmeyi öğrenmeli,

Her çocuk kuzu sesini duyarak , yüreğinde açtığı tertemiz sıcak

cennet kapılarını köy sobasının yanında kuzu seslerinin coşkusu ile

bir sıfır önde başlamalı hayata,

Ama biliyor musunuz,

şükürler olsun ben o şanslı çoçuklardan sayılırım.

Şimdi bizim köyde olsaydık, nisan ayında başlayıp haziran sonuna kadar devam eden o toprağın kış uykusundan uyanışını çıplak gözle görecek izleyecektik.

Bu zaman diliminde,

Yeşilin onlarca tonları ile süsleniyor, meranın çimenleri bir başka yeşil,

çiçeklerin yaprakları bir başka ton yeşil ile bezeniyor.

ağaçların coşkuyla savrulmaya başlayan yaprakları, tarif edemediğim tonları anlatılmaz yaşanır ediyor hayatı.

Birde dostlar Mayıs sonunda ıhlamur ağaçları varya işte onlar çok suçlu

Çiçek açmaya başlıyorlar , etrafta yayılan o ıhlamurun, tiryaki eden kokusu

varya, ben o güzel kokular arasında olmayı bu beton duvarları arasında

olmayı yüzbin kere tercih ederim.

Bu kadar abartarak anlattın demeyin,

Hadi bizim köy gidelim, ama öyle köyün içine değil,

Boğazkesen yolunu takip edelim.

Su deposunun hemen arkasında Koca Koru var, oraya geçelim,

İnelim arabadan. aylardan mayıs olsun mesela,

girelim korunun içine,

hiç konuşmadan,

hiç ses yapmadan, gürültü etmeden yürüyelim.

Yuvalarından kanat açıp güneşe çıkan kuşların sesleri ile

böceklerin birbirinden neşeli melodileri ile kulaklarınız bayram etsin.

Kendinizi büyük bir çok sesli orkestradan size özel

konser dinliyormuşçasına kulak verin doğanın sunduğu zenginliklere.

Biraz kafanızı dinledikten ve epey yol aldıktan sonra bakın bakalım

kendinizi nasıl hissedeceksiniz.

Sonra baktınız hala doyamadınız bu doğanın iyileştirici gücüne

yönünüzü köyümüzün batısına dönün ve Yediler ormanına doğru küçük

adımlarla yol almaya başlayın. Ağaç köklerine de bakın,

yosunlu taraflar hep kuzeyi gösterir,

güney kısımlarında da eğer şansınız varsa,

bir gün önce yağmur yağdıysa mantar bulursunuz,

toplayın doğa size zengin mutfağını sunmaya devam edecektir.

Yediler ormanına geçerken koyun sayalarının arkasından geçeceksiniz,

annelerini bekleyen, çobanı gözleyen, dönmelerini bekleyen kuzuların

seslerini duyacaksınız.

Onlara sıcak bir gülücükle selam vermeyi unutmayın.

Anne yolu beklemek kolay iş değil.

Yediler ormanına gelince defne ağaçlarını göreceksiniz,

onların yapraklarını toplayın, yaralarınıza şifa bulacaksınız.

Çok yürüdük, ayaklarımızı biraz dinlendirelim derseniz,

geri dönün köye doğru az biraz yol alın.

Sayaların hemen altında karşınızdaki pınarı (su kuyusunu ) gördükten sonra

zaten meradasınızdır, yavaşlayın.

Gövdenizi sırt üstü çimenlere yaslayın,

gözlerinizi kapatın güneş sizi biraz ısıtsın.

Hayat enerjinizi yenilemiş olacaksınız.

ayrıca vücudunuzdaki yağlar D vitaminine dönüşsün.

Böylece kışa da hazırlık yapmış olacaksınız, kışın üşümeyeceksiniz.

Yaklaşık yarım saat dinlendikten ve yeniden yol almaya

hazır olduktan sonra kalkın macera bitmedi heyecan bizi bekler.

Yönünüzü batıya dönün

on dakika yürüdükten sonra yazoviri (gölü) göreceksiniz,

inin oraya kendinize uygun bir yer seçin.

Balıkların su içindeki danslarını hemen hissedeceksiniz.

zaten çevrenizde balık avına gelen avcılar size selam verecektir.

Onlardan isterseniz balık alın,

yada yardım isteyin balıklarınızı kendiniz avlayın.

Ateş yakın şöyle yapın demiyeceğim, o kadarını şehirde de öğretiyorlar.

Hava kararıncaya kadar doğanın size huzur yüklemesine izin verin,

hoplayın zıplayın eğlenin,

korkmayın doğa cömerttir, hak ettiğinizden fazlasını verecektir.

Keyifli günü biraz yorgunlukla bitirseniz de bu aksiyonlu gün

size ilaç gibi gelecektir.

Akşam evinize döndükten düş alıp yattıktan sonra

ertesi gün

işe büyük bir enerji deposuyla gideceksiniz.

Sizdeki değişimi fark edip neler oluyor diye sorduklarında,

arkadaşlarınıza hayalimdi gerçek oldu dersiniz.

Haftaya bizde gelmek istiyoruz derlerse davet edin,

köyde gezilecek daha çok yer var,

merak etmeyin köylü size sahip çıkacak yol gösterecektir.

Haa bir şey daha var,

Hatırlatmak isterim bu sefer sırt çantanıza bir yetmişlik olmasa bile bir otuz beşlik milli ayrandan koyun, temiz havada iyi gelir, çarpmaz beya. 🙂

Cevat ÇIRAK

10.02.2019

https://cirakcevat.blogspot.com.tr

https://cevatcirak.wordpress.com

Bir Gönül Emekçisi Vedat Taş

Sabah Kalkarsınız Perdenizi çekersiniz Pırıl pırıl parlayan güneş size gülümseyerek günaydın der Düşünmezsiniz, Kimseye borcunuz yoktur Kimseden alacaklı da değilsinizdir Her şey yolundadır yani, şükürler edersiniz halinize Bazen hepimize olur ya hani, yada bana oluyor sadece bilmiyorum O gün adını koyamadığınız bir rahatsızlık huzursuzluk sezersiniz Hayır olsun dersiniz ama, gün içinde o rahatsızlık büyümeye devam eder Aklınıza bir dostunuz gelir onu arayıp dertleşmek istersiniz İşte bende önceki gün öyle yaptım Bir bahane bulup en yakınımdaki can dostum Ridvanı aradım Bu huzursuzlukla sıkıntılı gün geçmek bilmezdi yoksa Arama sebebim bir kenara Ridvan bana acı haber vermişti . Boşuna değildir benim huzursuzluklarım, endişelerim telaşlı hallerim Hep ardından bir acı, hüzün gelir, dağılırım, bir kaç zaman toparlanamam Akşam evine güle oynaya gelen ustam abim Vedat Taş hakka yürümüştür 15 yıl beraber çalıştık, çok emeği vardır üzerimde, Bana Mesleğimi sevdirten adamlardan ilki dir ustam Vedat Taş Kızamayan öfkelenemeyen inadına insan oğlu insandır Vedat Taş Hata yaptığım çok oldu, çıkıp bir gün sesini yükselterek sende demedi Zaman zaman haddimi aştığım da olmadı değil, bir kere kenara çekip hadi ordan demedi İşimi sevmeyi, emeğe saygıyı ondan öğrendim, Güzel bir pabuç gördü mü , uzaktan anlardı, dakikalarca kalıbından sayasına köselesine astarına kadar inceler, bize fikir sorar sonra en doğru ve keyifli şekilde fikrini satardı. Güzel yürekli insandı, işini aşkla yapardı, gönül adamıydı Bir çizgisi vardı, ayakkabı saraciye piyasasında örnek alınacak ender meslek erbaplarındandı, sevilir sayılırdı. Bir de Abim Vedat Taş tanır bilirim ben, gönül adamı, yürek işçisi, hoşgörü erbabı, Her zaman sade ve yalın, her zaman sakin ve duru Birleştirici, onarıcı, tamamlayıcı bir yurdum insanı. 19 Aralık doğum günüydü, Keyifli yaşlar diliyorum patronum yazmıştım. Cevaba bakar mısınız, sade yalın mütevazi… Teşekkür ederim Cevat hep birlikte inşallah sağolasın. yazmış. Vedat ustam abim, yeni yaşını 2 ay bile yaşamadan aniden ayrılıverdi aramızdan. Sondan bir önceki irtibatı kurmuşuz bilmeden. Dün son kez görevimizi yerine getirmek için cami avlusuna ayak bastığımızda yine Ridvanla beraberdik, Cami avlusundaki kalabalığı görünce içimden dedim ki giderayak bizi bir araya getirdin birleştirdin gene usta, gider ayak bizi kenetledin öyle gittin ustam, abim. ÇARŞI Mağazalarının efsane ekibinden bir yıldız, bir köşe taşı yoruldu bu zalim dünya halinden sonsuzluğa teslim etti yüreğini. Bize haklarımızı helal etmek, Bağrımıza taş basmak bir de dua etmek kaldı çaresiz. Allah mekanını cennet eylesin, Allah kabir rahatlığı versin

Fotoğrafçı Sali Muallim

Sabahın ılık yeli sınıfımızın açık penceresinden süzülerek içeriye dalıyor hala uyumakta olan ruhlarımızı uyandırmaya çalışıyordu. Çok erken saatlerde kalkmaya alışık biz köy çocukları nedense bugün uyku mahmurluğunu üzerimizden atamamıştık. Birden sınıfın kapısı açıldı ve sınıf öğretmenimiz kendinden emin adımlarla sınıfın ortasını adeta yararak kara tahtanın önündeki masasına doğru ilerliyordu. Sınıf birden kendine gelivermiş uykudan eser kalmamıştı. Hepimiz oturduğumuz rahlelerimizde derse hazır hale gelmiştik bile.

Sınıf öğretenimiz, bugün haftalık değerlendirme yapacağız çocuklar, defter ve kitaplarınızı kaldırın sohbet edeceğiz diyerek konuya girivermişti bile.

Önce ders notlarımızı kontrol etti. Bizim oralarda öğretmenler sınıfta bir öğrenciyi imtihan ettiği zaman verdiği notu önce kendi not defterine sonra bizdeki not defterlerine (belejnik) işler imzalardı. Bizde aldığımız notu eve dönünce velimize imzalatır ertesi günü öğretmenimize gösterirdik. Çok şükür benim bu konuda hiç sıkıntımız olmadı. Derslerim hep beş ve altıdan aşağı olmazdı. Bizim zamanımızda en yük not altıydı. Öğretmen tek tek hepimizin notlarını kontrol ettikten sonra, çocuklar size bir duyurumuz var diyerek, hepimizi meraklandırmıştı. Okulumuzda öğrencilere yönelik kurslar açılacak dedi. Açılacak kurslar fotoğrafçılık ve iş makineleri kursu olacaktır. Katılma mecburiyeti yoktur, katılmak isteyenler ders sonunda tarafıma adlarını yazdırabiliriler. Kontenjan sınırlı olacağından acele karar vermenizde fayda var diyerek duyuruyu bitirmişti.

Ben hemen fotoğrafçılık kursuna adımı yazdırmıştım. Bu kurs nedense her öğrencinin ilgilisini çekiyordu fakat zor olur düşüncesiyle arkadaşlar pek kayıt olmaya yanaşmıyorlardı. Benden başka sınıfta bir arkadaşım daha kayıt olmuştu. Köyümüzde ilk kez böyle bir kurs açılıyordu. Toplam kontenjanı bilmiyordum, farklı 6,7 ve 8’ci sınıflardan toplam 8 öğrencinin kayıt yaptırdığını öğrenmiştim.

Düşünsenize bundan kırk yıl önce bir köy okulunda fotoğrafçılık kursu açılıyordu. İlk kursiyerlerden biri de ben olacaktım. Bu yazdıklarıma inanmayanlar olabilir, ama bu benim içim bir mucizeydi. 1970 li yılların ortalarında Kuzey-Doğu Bulgaristan coğrafyasında Eski Cuma şehrinin Muratlar Köyündeki bir köyün çocukları fotoğraf makinası ve fotoğrafla buluşacaktı. Biz bugün bile bunun hayalini kuramazken sosyalist bir ülkenin köyünde çiftçilerin, emekçilerin çocukları fotoğrafçılık öğreneceklerdi. Bu müthiş ötesi bir şeydi.

Dersleri kimin vereceğini hepimiz biliyorduk. Bizim köyde bu işlerden anlayan tek bir kişi vardı, oda köyümüzün öğretmenlerinden olan Sali Muallimdi. Sali Muallim köyümüzdeki fotoğraf çeken ve bunları işleyebilecek karanlık odaya sahip tek kişisiydi.

Kurs yeri büyük okulun yanındaki bizim baraka olarak tabir ettiğimiz, sonradan ilave edilen prefabrik okulun sol tarafındaki sınıfın bitişiğindeki küçük bir odada yapılacaktı. Kurslar akşam saatlerinde yapılacaktı. Haftada 2 gün ve 2 saat olarak planlanmıştı. okul dönemi aynı zamanda kurs dönemi olarak geçerli olacaktı. Dersler akşam saat beşte başlayacak yedide bitecekti.

İlk dersimiz ilgi çeksin diye karanlık odada yapıldı. Kayıtlı sekiz kursiyerden altısı sınıfta hazır bulunuyordu. Karanlık odada Sali Muallimin ne yapacağını merak ederken heyecanlıydık, ama boş durmak olmazdı. Hocamızdan habersiz kendi aramızda çaktırmadan şakalaşıyor, zaman geçiriyorduk. Sali muallim bizim sınıfın derslerine girmediği için tanımıyordum. Nasıl bir tarzı olduğunu bilmediğimden karanlık odadaki disiplini bozmamak için pür dikkat söyleyeceklerini dinlemeye konsantre olmuştum.

Çocuklar hoşgeldiniz diyerek derse başlamıştık. Ses tonundan tecrübeli ve disiplinli bir hoca olduğunu hepimiz anladık mı bilmiyorum, lakin ben anlamıştım. Son derece kendinden emin fakat bir o kadarda sakin ve etkileyeci bir tonda konuşan hocamızın konuya verdiği önem anlaşılıyordu. Çocuklar çok meraklısınız biliyorum, öğrendikçe, keşfettikçe çok seveceksiniz, hiç elinizden eksik etmeyeceksiniz, iyi ki gelmişim diyeceksiniz diyerek bizi konunun içinde dahil etmeye çalışıyordu. Aynı zamanda elinde tuttuğu Rus malı Zenit TTL marka fotoğraf makinasını bize göstererek tanıtmaya çalışıyordu. Odanın içinde kırmızı bir ışıktan başka bir ışık olmadığı için bizde makinayı yarım yamalak görebiliyor, daha çok ilgili göstermeye çalışıyorduk. Benim için müthiş bir mucizevi gündü diyebilirim, daha ilk gün olmasına rağmen o sihirli kutudan çok etkilenmiştim. O kadar heyecanlanmıştım ki ilk geçen 2 saatlik süre bana beş bilemedin on dakika gibi gelmişti. Bu kadar kısa sürelerde biz bu işi nasıl öğrenecektik ki, bu zaman yeterli olacak mıydı, kurstan eve dönerken kafamı kurcalayan sorular sormaya devam ediyordum.

Çok geçemden kursa katılan çocukların hepsi Sali muallim sayesinde bu küçük fotoğraf makinası denen sihirli kutuyu çok sevmiştik. Hatta öyle derin sevmiş ve arzu etmiştik ki ailelerimizi ikna edip bizde fotoğraf makinası sahibi olmaya başlamıştık.

Hiç unutmuyorum Sali muallimin önerisi ve tavsiyesi ile bir okul gezisinde Sofyadaki büyük yürüyen merdivenli mağazadan kendime Smena 8 marka Rus malı bir fotoğraf makinası almıştım. Makinaya 14.5 leva para vermiştim. Deri kılıflı çok fiyakalı bir makinaydı, nasıl sevinmiştim. İçinde 36 mm bir ORWO marka film takılmış halde ilk fotoğraflarımı Bulgaristanın başkenti Sofya’da İvan Vazov tiyatrosunun önündeki parkta çekmiştim. Ne tesadüftür ki o fotoğraflar birlikte geziye katıldığımız arkadaşlarımın fotoğrafları idi, ve hala o değerli anıları saklarım. Fotoğraf makinasını aldığım mağazanın yürüyen merdivenlerini de hiç unutamıyorum bu arada; İlk kez yürüyen merdivene biniyordum, sene 1977 yazı, 12 yaşındayım, ne güzel günler geçirmiştim çocukluğumda, hiç ama hiç unutamıyorum. Güzel hissettiren günler unutulmuyor, unutulamıyor, istesiniz de olmuyor, ama ben zaten unutmak istemiyorum.

Derler ilerlemeye devam ettim. Bir kaç hafta Sonra kursumuzun öğretmeni Sali Muallim ile çok güzel vakit geçirmeye başladık. Hocamız bize fotoğrafla iligili ne biliyorsa en basit ve etkili yolla anlatıyor, bizler hayranlıkla izleyerek yeni ufuklara açılıyorduk. Sölemeden geçmemeliyim. O zamanlar okullarda resmi dil Bulgarca olmasına rağmen bizim köyde hiç Bulgar öğrenci yoktu. Buna rağmen Sali muallim bizimle karanlık odada bulgarca konuşaya başlar fakat okuldan herkes çekildikten sonra önce usulca sonra normal bir tonda türkçe konuşmaya geçiyorduk. Ne komikti ama, düşünsenize öğretmen türk, öğrenciler türk ve ya çingene çocukları, hiç bulgar öğtrenci yok ama biz bulgarca konuşmak zorundaydık. Hocamız da önce kendi ve bizim halimize gülüyordu. Zaten hangimiz çok iyi bulgarca biliyorduk ki, çok trajikomik bir durumda ama çaresiz bu duruma mecburduk. Hatta ben belki o dönemlerde bulgarcadan çok çingenece dilini daha iyi biliyordum. Çünkü biz müslüman çingene çocukları ile aynı mahallenin uşakları olarak aynı tozun içinde yuvalanıyorduk, ama illa zorla bulgarca konuşmaya zorlanıyorduk.

Bu arada Sali muallim içimizden bu işe yatkın olanları seçmeye başlamış sorumluluklar vermeye çabalıyordu. Sanırım seçilen öğrencilerden biri de bendim. Filmleri yıkama, fotoğrafları basma ve kurutma işlerini bir çok kez ben yapmaya başlamıştım. Hocamız bize güvendikçe sorumluluklarımız arttı, sadece bu kadarla kalmadık, bir kaç önemli anma gününde ve toplantılarda bizde fotoğraflar çekmeye başlamıştık. Hayat hocamızın sayesinde bize daha bir renkli ve cıvıl cıvıl gelmeye başlamıştı. Renk denizinde yüzüyor, keyifli anlar yaşıyorduk. Ah o günler ah o unutulmaz anılar, beni siz delirttiniz.

İşte bu değerli ve yetenekli Sali Mullim sayesinde bizim köyümüzdeki fotoğraf albümleri güzel ve keyifli anılarla doludur.

Unutamdan belirtmeliyim o yıllarda dijital fotoğraf diye bir şey yok, fotoğrafçılık zahmetli ve maliyetli bir işti. Herkese göre değildi yani.

Sali Öğretmen aslında bizim Salih öğretmenimizmiş; Biz Memlekette Sali Muallim diyorduk ama Türkiyeye göç ettikten sonra Salih Öğretmen olduğunu öğrenmiştik. Ne yapalım, bizim oralardaki şivemiz Salihi bilmiyordu, bizde geleneklerimize uygun haraket ediyorduk.

Günler geçtikçe ustalaştık, bir süre sonra elimizdeki fotoğraf makinelerini beğenmez olduk. Yetersiz bulmaya başladık. Salih öğretmenimiz için bu havadisler güzel havadislerdi. Bu gelişme demekti, kursun başarılı olması anlamına geliyordu.

Salih Öğretmeni yazmaya ve sizlerle paylaşmaya karar verdiğimde, en az 3-4 hafta her dakika bize böyle bir beceriyi kazandıran bu değerli hocamızı nasıl anlatmalıyım diye düşündüm, kafa yordum;

Değerli Hocamız bize;

  • Sadece vizörden bakmayı öğretmemişti, o küçük kutunun arkasından bakmayı bilirsek kocaman renkli bir dünya olduğunu öğretmişti, göstermişti.
  • Diyafram, estantene zamanlayıcı nediri öğretirken, görmenin yeterli olmayacağını, bakmayı öğrenmemiz gerektiğini anlatmaya çalışmıştı.
  • Fotoğrafı sevdirmek kolaymış, ama değerli hocam bize o sihirli kutu ile doğayı, hayvanları, insanları sevmeyi öğretmişti,
  • her nesenin, her canlının içindeki güzellikleri görmeyi öğretmişti,
  • Öğrenmek için sabırlı olmayı, başarının tesadüf olmadığını, emek istediğini öğretmişti.
  • Sevgili hocamız bize daha o kadar çok hayat dersi vermiş ki, bazılarına belki sıra gelmemiş olabiliri diye düşünüyorum bazen. Ebette bunu zaman gösterecek, beklemeyi sabretmeyi öğrendik sayesinde. Şükürler olsun.

Bence Salih Öğretmen bize en çok iyi insan olmanın kurallarını, erdemi, haysiyeti, onuru da öğretmişti. İyi insan olabildiysek hep bu emektar öğretmenlerimiz sayesinde gelişti ve mutlu sona ulaştı diyebilirim.

Yıllar sonra bu anımı sizinle paylaşırken, cümleleri düzgün kurmaya çalışırken o günler bir bir aklıma geliyor, hüzünleniyorum, o hayat doldu neşe dolu günleri iyi ki yaşamışım diyorum.

Yıllar geçmeye devam etti, Bizler ateşten gömlekler giydik, acılar sıkıntılar çektik ama bir şekilde büyüdük. Hayat devam ediyordu. Çalıştık didindik, çok çalıştık, aile kurduk, çoluk çocuk sahibi olduk, torun sahibi olduk, ve nihayet emekli olduk, hala yaşamaya çabalamaya devam ediyoruz. Şükürler olsun.

Yıllar olgunlaştırıyor insanı, hayatı daha anlamlı yaşamaya başlıyoruz galiba.

Sevgili Salih Öğretmenimin sayesinde fotoğrafı çok sevmişim ben. Öyle ki Emekli olduktan sonra kalktım üşenmedim üniversiteye tekrar geri döndüm, iki yıl dört dönem fotoğraf ve video kameramanlığı okudum. Mezuniyet diplomama baktıkça hocama ne kadar teşekkür etsem azdır diyorum. Bizim ne kadar değerli öğretmenlerimiz varmış diyorum, ççok şanlıymışız çok. Sadece Salih Öğretmen mi geliyor aklıma derseniz, hayır hayır öyle değil elbette. Daha çok anılarım var, saygıyla andığım öğretmenlerim var benim. Beden eğitimi öğretmenim Recep Muallim, Coğorafya dersine giren Cemal Muallim, çok değerli sınıf öğretmenim Remziye öğretmen, hep hatırımda olan saygıya değer iyi yürekli güzel insanlar, öğretmenlerim, yol gösterenlerim, geleceğe ışık tutanlarım, iyi varsınız.

Elbette biz son bulsun istemedik ama, bu güzel hayat dolu, önemli derslerle süslenmiş günlerde bir gün son buluverdi. Her şey aniden bitiverdi. Hiç suçumuz olmadığı halde, hak etmediğimiz istemediğimiz sıkıntılara sürüklediler hepimizi.

Bulgaristan Türkleri neler çekti neler.

Müslüman olmak, Türk olmak suç olup çıkıvermişti. Türkçe konuşmak yasaklanmış, insanlar zorunlu bir göçe zorlanmıştı. Ata yurdunu bırakma zamanı gelmişti. Zorunlu göç sonucunda muhacir olmak zorunda kalan bizler çil yavruları gibi Türkiyenin çeşitli bölge ve şehirlerine göçe zorlanmıştık.

Yeni bir dünya, yeni bir düzen ve bambaşka bir hayat bizi bekliyordu.

İşte bu günler yaşanırken, Bulgaristan’da yaşayan diğer Türkler gibi, iyi yetişmiş Türk eğitim ordusu da anavatana göç etmeye mecbur bırakılmıştı. Salih öğretmende aynı kaderi paylaştı, oda ailesinle birlikte Türkiye’ye İstanbula göç etmek zorunda kaldı. Uzun süre Bulgaristan ve Türkiyede öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldu. Halen İstanbul iline bağlı Çatalca ilçesinin şirin bir köyünden yaşamına devam etmektedir.

Sevgili öğretmenlerimizi saygı sevgi ve hürmetle anmaya devam edeceğiz, bizlere kattıklarından dolayı köyümüzün okuluna ve öğrencilerine emek vermiş tüm değerli öğretmenlerime ne kadar teşekkür etsek azdır.

Bir dileğim daha var elbet: Hiç kimse yurdundan yerinden toprağından edilmesin, hep yazıyorum yine yazacağım ” Coğrafya kaderimiz olmasın.” Olursa da kimse merak etmesin. Biz Evladı Fatihanlar nereye gitsek, nerde olsak, taş üstüne taş koyar yine en güzelini yaşar yaşatırız. Biz Balkan türkleri ve Bulgaristan türkleri yüce önderimizden biliyoruz ki ”Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. ”

Saygılarımla Değerli Salih Öğretmenim.

Cevat ÇIRAK

03.02.1019